Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın, Erbil merkezli Arapça yayın yapan Şems TV’ye verdiği ancak kanalda yayımlanmayan röportajından bölümler Suriye televizyonlarında izleyiciyle buluştu. Yayınlanan kesitlerde Şara’nın, Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Kürt bileşeninin hakları ve Suriye devletinin geleceğine ilişkin değerlendirmeleri yer aldı.
“MAZLUM ABDİ’YE SÖYLEDİM:
TEK DAMLA KAN DÖKÜLMESİNE GEREK YOK”
Şara, SDG lideri Mazlum
Abdi ile yaptığı görüşmenin ayrıntılarını da paylaştı. Şara, görüşmede şu
ifadeleri kullandığını aktardı:
“Mazlum Abdi’ye dedim ki:
Mazlum kardeşim. Eğer Kürt bileşeninin hakları için savaşıyorsanız, tek bir
damla kan dökmenize gerek yok. Çünkü Kürt bileşeninin hakları anayasa
tarafından güvence altına alınmıştır. Bu haklar herhangi bir cumhurbaşkanından
gelen bir lütuf veya bağış değildir; aksine devletin yerine getirmesi gereken
bir görevdir. Ben Suriye’deki tüm Kürt haklarına inanıyorum ve bu haklar
anayasal güvence altında olmalıdır.”
“SDG ÇOK BAŞLI, KANDİL
BAĞLANTISI GÜN GİBİ ORTADA”
SDG’ye yönelik
eleştirilerini sürdüren Şara, örgütün yapısal sorunlarına dikkat çekerek
şunları söyledi:
“SDG’nin temel sorunu çok
başlı olmasıdır. Masada anlaştığınız ancak kendi içinde karar mekanizması
olmayan, verdiği sözü uygulayamayan bir yapıyla müzakere ediyorsunuz. Kandil
ile olan organik bağları, onlar ne derse desin gün gibi ortadadır. Suriye, dışarıdan
gelen ve Türkiye ile 50 yıllık bir geçmişi olan bu çatışmanın bedelini kendi
topraklarında ödeyemez.”
Şara, Kürtleri sınır
ötesi çatışmalarla ilişkilendirmenin onları korumak anlamına gelmediğini
belirterek, bunun aksine yeni riskler yarattığını ifade etti.
“KÜRTLER İÇİN ASIL
SERMAYE SURİYE DEVLETİDİR”
Şara, Kürt vatandaşların
güvenliği ve geleceği konusundaki yaklaşımını da şu sözlerle dile getirdi:
“Kürt bileşeni için asıl
sermaye Suriye devletidir. Eğer biz devlet olarak kapıları kapatsaydık veya
‘Kürtleri yönetimde istemiyoruz’ deseydik, o zaman başka seçenekler arama
hakları olurdu. Ancak biz Halep’i ve tüm şehirlerimizi yeniden inşa ederken, birilerinin
mahalle aralarında hendekler kazması kabul edilemez.”
“ENTEGRASYON GÜVENLİĞİN
TEMELİDİR”
Açıklamalarında
entegrasyon vurgusu yapan Şara, Kürt vatandaşların güvenliğinin silahlı
yapılarla değil, devlet kurumlarıyla bütünleşmeyle sağlanabileceğini savundu:
“Kürt vatandaşlarımızın
gerçek güvenliği, yeni Suriye’ye ve devletin yasal kurumlarına entegre olmaktan
geçer.”
AHMED ŞARA'NIN
AÇIKLAMALARININ TAMAMI ŞU ŞEKİLDE:
“Hepimizin bildiği gibi
Halep, Suriye ekonomisinin yaklaşık %50’sinden fazlasını temsil etmektedir ve
ülke ekonomisi için temel bir geçiş koridoru niteliğindedir. Ekonomi ise doğası
gereği bir miktar istikrar ve sükûnete ihtiyaç duyar. O dönemde SDG ile bazı
mutabakatlar sağladık. İlk görüşme muhtemelen yaklaşık bir buçuk ay sonra,
Şam’a varışımızla birlikte ya da ondan kısa bir süre önce gerçekleşti.
Hatırlıyorum, Mazlum Abdi ile bir araya geldim ve ilk görüşmede kendisine
açıkça şunu söyledim: “Sayın Mazlum, eğer Kürt bileşeninin hakları için
mücadele ediyorsanız, tek bir damla kan dökmenize gerek yok. Çünkü Kürt
bileşeninin hakları korunmuştur ve anayasa ile de güvence altına alınacaktır.”
"KÜRT BİLEŞENİNİN
HAKLARI PAZARLIK KONUSU DEĞİLDİR"
Vatandaşlık hakları,
yönetime katılım hakkı ve Kürt bileşeninden subayların Suriye ordusunda yer
alması gibi hususlar temel haklardır. Kürt bileşeni devrim sürecine bizimle
birlikte katılmış, devrimin asli bir parçası olmuştur. Ancak bu bileşen zorunlu
olarak SDG’ye bağlı değildir. Ben şahsen, SDG’nin tüm Kürt bileşenini temsil
ettiği yönündeki görüşe inanmıyorum. Ayrıca Kürt bileşeninin kendi içinde iç
görüş ayrılıkları bulunmaktadır ve hepsi SDG’nin ideolojisi ve yapısı etrafında
birleşmiş değildir. Bu nedenle kendisine şunu söyledim: Yeter ki hep birlikte
vatanı düşünelim ve hakları hukuki mekanizmalar üzerinden ele alalım. Böylece
hukuk egemen olur ve herkesin haklarını güvence altına alır. Buna örnek olarak
şunu dile getirdim: Son on dört yıl içerisinde ihlale uğramış herhangi bir Kürt
hakkı, örneğin zorunlu göç vakaları, müzakere dahi edilmeksizin iade
edilmelidir. Çünkü Kürt toplumunun hakları pazarlık konusu değildir. Aynı
şekilde vatandaşlık hakları, parlamentoya katılım, egemen ve üst düzey devlet makamlarında
görev alma gibi haklar da kota ya da paylaştırma esasına değil, liyakat
ilkesine dayanmalıdır. Bu çerçevede görüşmeler olumlu geçti ve tartışmalar
ilerleyerek nihayetinde 10 Mart Anlaşması’na ulaşıldı.
“SURİYE TOPLUMUNUN TAMAMI
MAĞDURDUR"
“Geçmiş yıllarda tekrar
tekrar vurguladığımız gibi, Suriye halkına büyük zulümler yapılmıştır; bu
zulümler yalnızca Suriye halkına değil, Lübnan halkına da yansımış, ayrıca Kürt
bileşeni dâhil olmak üzere Suriye halkının tüm bileşenlerini kapsamıştır. Yani
zulüm, Suriye toplumunun bütün kesimlerini kuşatan genel bir zulüm olmuştur. Bu
şartlar altında mübarek Suriye Devrimi gerçekleşmiş ve bu devrimde, diğer tüm
Suriye halkı bileşenleriyle birlikte Kürt kardeşlerimizin de değerli bir
katılımı olmuştur. Ardından olaylar gelişmiş, devrim süreci boyunca pek çok
gelişme ve ayrıntı yaşanmış, nihayetinde özgürleşme gerçekleşmiştir. Bu
özgürleşme, Kürt halkına ve Suriye toplumunun diğer tüm bileşenlerine yönelik
yapılan haksızlıklara karşı ilk gerçek ve somut tepki niteliğinde olmuştur.
Çünkü bu, Kürt bileşenine ve diğer toplumsal bileşenlere karşı son derece kötü
uygulamalar gerçekleştirmiş büyük ve suç niteliği taşıyan bir rejim yapısının
çökertilmesi anlamına gelmektedir. Özellikle Kürt bileşenine yönelik seçici ve
sistematik uygulamalar söz konusuydu; bunlar arasında, Kürtlerin bir kısmının
Suriye vatandaşlığından mahrum bırakılması, vatandaşlık haklarının engellenmesi
ve benzeri uygulamalar yer almaktaydı. Bu nedenle devrik rejim sisteminin
yıkılması, fiilî ve gerçek Kürt haklarının iadesi açısından ilk ve temel adım
olmuştur. Ancak Kürt bileşeni, yalnızca rejim döneminde değil, Suriye Devrimi
sürecinde de, diğer halk kesimleri gibi çeşitli zulümlere maruz kalmıştır. Bu
zulümler, gerek DEAŞ tarafından ki biz onlarla kanlı bir savaşa girdik, gerekse
disiplin ve hukuki bağlılığı yeterli olmayan bazı silahlı gruplar tarafından
gerçekleştirilmiştir. Ben şahsen de, mübarek Suriye Devrimi süresince, Kürt
bileşenini korumak adına elimden gelen her şeyi yapmaya çalıştım. Her ne kadar
Kürtlerin yaşadığı bazı bölgeler, bizim kontrolümüzde olan kuzeybatı Suriye’de
olmasa da, o dönemde yapabileceğim her şeyi yaptım. Hatta bu tutumum, o süreçte
gücümün yetmeyeceği ölçüde karşı koyamayacağım bazı güçlerle çarpışmama/ karşı
karşıya gelmeme yol açtı. Buna rağmen, elimden geleni yaptım ve bu durum, o
bölgelerdeki Kürt halkının da tanıklığıyla sabittir. Genel olarak şunu açıkça
söyleyebilirim ki: Suriye toplumunun tamamı mağdurdur. Hepimiz, önceki rejimin
işlediği suçların ve zulmün kurbanıyız.”
“HALEP’TE YALNIZCA GEÇİCİ
VE ACİL MÜDAHALELERLE YETİNDİK”
"Büyük şehirlere
yönelik özgürleştirmenin ilk anlarında, girdiğimiz şehirlerden biri olan
Halep’te, herkesin de gördüğü gibi SDG Halep’in büyük mahallelerinden biri olan
Şeyh Maksud semtinde bulunuyordu. Halep’e girişimiz sırasında bu yapı yayılma ve
genişleme yoluna gitti ve kente giren güçlere saldırılarda bulundu. Bu durum,
askerî güçlerin ilerleyişini ve koordinasyonunu kısmen sekteye uğrattı. Ancak
biz hızlı ve acil önlemler aldık ve kısa sürede dikkatimizi Halep’ten sonraki
aşamaya yönelttik. Bu aşamalar sırasıyla Humus, ardından Hama ve nihayetinde
Şam’a ulaşma süreciydi. Bu nedenle, Halep’te yalnızca geçici ve acil
müdahalelerle yetindik. Bu müdahalelerin sonucunda, Şeyh Maksud’da bulunan SDG
güçleri Eşrefiye, Beni Zeyd ve sanayi bölgelerine doğru yayıldı. Bu bölgeler,
yüksek rakımlı olup Halep’i kuzey, batı ve kuzeybatı kesimlerine bağlayan ana
geçiş yollarına ve stratejik arterlere hâkim konumdadır. Aynı zamanda bu
alanlarda yoğun bir fabrika ve sanayi tesisi bulunmaktadır. Bilindiği üzere
Halep, Suriye ekonomisinin yaklaşık %50’sinden fazlasını temsil eden ekonominin
ana damarıdır ve ülke ekonomisi için temel bir geçiş koridorudur. Ekonomi ise
doğası gereği istikrar ve sükûnete ihtiyaç duyar. Bu nedenle o dönemde SDG ile
bazı mutabakatlara vardık. Muhtemelen ilk görüşme, Şam’a ulaşmamızdan yaklaşık
bir buçuk ay sonra ya da bundan daha da geç bir tarihte gerçekleşti.”
"PARLAMENTO
SEÇİMLERİNE KATILIMLARININ ÖNÜNÜ AÇTIK"
“Kürt bileşeni, Suriye
toplumsal yapısıyla zaten entegre olmuş durumdadır. Bugün Şam’ın merkezinde
Kürt nüfusun yaşadığı mahalleler bulunmaktadır; bu insanlar Suriye toplumuyla
iç içe yaşamaktadır, üniversitelerde eğitim görmektedir. Günümüzde Suriye hükümeti
içinde de Kürt bileşeninden isimler yer almaktadır. Örneğin, Eğitim Bakanlığı
gibi en önemli bakanlıklardan birinde Kürt bileşeninden bir bakan görev
yapıyor. Biz, Kürt bileşeninin parlamento seçimlerine katılmasını teklif ettik.
Ancak Kuzeydoğu Suriye bölgelerinde, yaklaşan yeni Suriye Parlamentosu (Halk
Meclisi) seçimlerine katılım için seçimlerin yapılması engellendi. Bu nedenle
ben şuna inanıyorum: Kürt bileşeninin korunması, mevcut fırsatın ve Suriye’deki
yeni dönemin doğru değerlendirilmesi, Suriye devletiyle tam entegrasyon
sağlanması ve sürece etkin biçimde katılım göstermesi büyük önem taşımaktadır.
Bu katılım; ister ordu, ister güvenlik kurumları, ister egemen devlet
makamları, isterse parlamento düzeyinde olsun, hepsi için geçerlidir. Ayrıca, Suriye
için ortak ve birleşik bir hukuk sistemi oluşturma sürecine katkı sunmaları da
hayati önemdedir. Aksi takdirde gecikmeleri, onları tarihin dışında
bırakacaktır. Kürt bileşeninin, silahlı ve dar parti yapıları içine
hapsedilmesi; dış bağlantıları bulunan, Kandil Dağları’ndan talimat alan, 40–50
yıldır toplumsal hayattan kopmuş ve Türkiye’de kronik bir sorun yaşayan
yapılarla ilişkilendirilmesi, Suriye’deki Kürtleri bu çıkmazın içine
sürüklemektedir. Bu durum, Kürt bileşenini kalkınma, yeniden imar ve eğitim
gibi bugün Suriye’de yaşanan süreçlerden mahrum bırakmakta; aynı zamanda
Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekleyen uluslararası iradeye de ters
düşmektedir. Hatta onları fiilen koruyan Amerika Birleşik Devletleri dahi, bu
korumayı belli ölçülerde sürdürmekle birlikte, açık ve net bir şekilde ABD
Başkanı Sn. Trump aracılığıyla Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekleyen bir
politika izlemekte ve Suriye’ye yeniden birleşme fırsatı tanınmasını
savunmaktadır. Tüm bu değişimlere rağmen karşı bir tutum sergilemek, bölgesel
ve uluslararası dönüşümlerle açıkça çelişmektedir.”
"SDG'NİN YAKLAŞIMI
NE KÜRTLERİ KORUR NE DE SURİYE'NİN GELECEĞİNİ"
“SDG örgütünün temel
sorunlarından biri, yapısı içinde çok başlılık bulunmasıdır. Siz bir tarafla
müzakere ediyorsunuz, ancak o taraf imzaladığı ya da vardığı anlaşmayı
uygulayacak yetki ve iradeye sahip olmuyor. Kandil ile olan bağları da, ne
kadar inkâr edilirse edilsin, açık ve aleni bir gerçektir. Gerçek karar alma
mekanizması, SDG içindeki askerî ve güvenlikçi yapıların elindedir ve tüm
düşünce sistemi askerî ve güvenlik meseleleri etrafında şekillenmektedir.
Burada temel soru şudur: Suriye’de Kürt bileşeninin korunması, sınır aşan,
dışarıdan gelen silahlı bir örgüt yapılanması aracılığıyla mı sağlanır? Bu
yapının, Türkiye ile 40–50 yıldır süregelen kronik bir sorunu bulunmaktadır ve
Suriye’nin, bu sorunun kendi toprakları üzerinde çözülmesinin bedelini
üstlenmesi mümkün değildir. Peki, Kürt bileşenini korumak; onu sınır ötesi bir
sorunla, yani PKK ile ve bu örgütün komşu ülkelere yönelik saldırılarıyla
ilişkilendirmek midir? Bunun aracı olarak reşit olmayanların silah altına
alınması, zorunlu askerlik, kadınların ve erkeklerin bu yapıya zorla dâhil
edilmesi midir? Ayrıca, bu politikalarla Suriye devletiyle ilişkilerin daha da
gerilmesi, gerçekten Kürt bileşeninin yararına mıdır? Kürt bileşeninin gerçek
korunması, yeni Suriye gerçekliğiyle entegrasyon yoluyla mümkündür. Suriye
devleti, Kürtler için büyük bir siyasal ve toplumsal sermaye niteliğindedir.
Eğer Suriye devleti Kürtlere kapılarını kapatsaydı, “Suriye’de Kürt
istemiyoruz, yönetimde yer almalarını istemiyoruz” deseydi, o zaman Kürtlerin
başka seçenekler aramasının meşru bir zemini olurdu. Ancak bugün durum böyle
değildir. O hâlde çözüm; silahlı bir örgütün, çoğunluğu Kürtlerden oluşan
yerleşim bölgelerinin ortasında, Halep gibi canlandırılmasını ve insani bir
şehir hâline getirilmesini hedeflediğimiz bir kentte tüneller ve hendekler
kazması mıdır? Bu yaklaşım, ne Kürt bileşenini korur ne de Suriye’nin
geleceğine hizmet eder.”
“HALEP’İN MERKEZİNDEN
ROKET DÜŞMESİ KABUL EDİLEBİLİR BİR DURUM DEĞİLDİR”
“Nisan 2025’te yapılan bu
anlaşmada, özellikle Şeyh Maksud Mahallesi ile ilgili özel bir mutabakata
varıldı. Çünkü burada zaman zaman bazı çatışmalar ve sürtüşmeler yaşanıyordu.
Söz konusu örgüt, Suriye ekonomisinin kalbi sayılan bir şehir olan Halep’in merkezinde,
sivil bir yerleşim alanı içinde silahlı bir güce sahipti. Bizim temel
yaklaşımımız ve en başından beri izlediğimiz politika açıktır: ekonomik
kalkınma ve güvenlik istikrarı. Ekonomik kalkınma, zorunlu olarak güvenli ve
istikrarlı bir ortam gerektirir. Dünyanın çeşitli yerlerinde büyük şirketlerle
görüşmeler yaparken, yatırım ve ticaret için bölgeyi pazarlarken, her iki-üç
ayda bir bu mahalleden şehir merkezine havan ya da roket mermilerinin düşmesi
kabul edilebilir bir durum değildir. Böyle bir ortamda, bölgeyi ekonomik olarak
tanıtmak için verdiğimiz tüm çabalar sıfır noktasına geri dönmektedir.
Anlaşmaya göre, SDG’nin Halep’te —özellikle Şeyh Maksud’da— bulunan silahlı
unsurlarının çekilmesi gerekiyordu. SDG, “Bu mahallelerde silahlı gücümüz var”
diyerek, bu güçlerin tamamen geri çekilmesini kabul etti. Buna karşılık,
mahallelerin özel yapısı göz önünde bulundurularak, yalnızca Suriye İçişleri
Bakanlığı’na bağlı bazı güvenlik personelinin kalması ve bunların da mahalle
sakinlerinden seçilerek, İçişleri Bakanlığı ile koordineli şekilde mahalle
yönetimi ve güvenliğini sağlaması kararlaştırıldı. Çekilme süreci gerçekleşti
ve bize, “Her şey tamamlandı, tüm unsurlar çekildi” denildi. Ancak buna rağmen,
hala bölgede askerî bir varlığın sürdüğü ortaya çıktı. Yaklaşık iki ay sonra,
aynı şekilde çatışmalar ve sürtüşmeler yeniden başladı, ardından top atışları
da tekrar görüldü. Bu bombardımanlar, yalnızca bir tarafı değil, çevredeki
sivil yerleşim alanlarını da hedef aldı. Şeyh Maksud, Eşrefiye ve Beni Zeyd
mahallelerinde Araplar, Kürtler ve Hristiyanlar birlikte yaşamaktadır; yani bu
bölgeler toplumsal açıdan karma ve çeşitlidir. Buna rağmen, saldırılar pazar
yerlerini, sivil mahalleleri ve günlük yaşam alanlarını etkilemiştir. Tüm
bunlar, bölgede sağlamaya çalıştığımız güvenlik istikrarını ciddi biçimde
zedelemektedir.”
“ÖZGÜRLEŞME, SURİYE İÇİN
YENİ BİR BAŞLANGIÇTIR”
“Önceki dönemde,
mezhepsel ve etnik çatışmalar ile kimlikler üzerinden ayrıştırma açık ve
doğrudan bir şekilde kullanılıyordu. Bu durum hem gözle görülür hem de herkes
tarafından hissedilir bir gerçekti. Bazı taraflar, diğerleri aleyhine
güçlendirilmiş, bu yaklaşım kamu görevlerinin dağıtımında ve servetin
paylaşımında dahi kendini göstermiştir. Adalet ve zulümle ilgili tüm ölçütler,
Suriye halkının bileşenlerine karşı haksız ve adaletsiz biçimde uygulanmıştır.
Bu süreç, toplumda derin izler, güven kaybı ve mağduriyet duygusu bırakmıştır.
Bazı bölgelerde bu mağduriyet duygusu abartılı boyutlara ulaşmış olsa da, genel
olarak bu durum inkâr edilemez. Ancak Suriye’nin özgürleşmesi, tüm bu sorunlar
için bir çıkış yolu ve gerçek bir fırsat sunmuştur. Bu özgürleşme, Suriye için
yeni bir dönemin ve yeni bir başlangıcın kapısını aralamıştır. Bu yeni dönemde
hedef; hukuka dayalı vatandaşlık haklarının güvence altına alındığı, kurumların
doğru ve sağlıklı şekilde inşa edildiği, servetin tüm Suriye halkı bileşenleri
arasında adil biçimde paylaşıldığı bir devlet yapısının oluşturulmasıdır. Aynı
zamanda, Suriye’de herhangi bir bileşenin ya da grubun, hak talebinde
bulunabileceği kurumsal ve hukuki mekanizmalara sahip olması; bu taleplerin
yasal yollarla dile getirilmesi ve takip edilmesi temel bir ilke olmalıdır. Bu
noktaya ulaşmak ve bu sistemi inşa etmek, istikrar ve sükûnet gerektirir. Bizim
başından beri üzerinde durduğumuz ve uğruna çaba gösterdiğimiz husus da tam
olarak budur. Bu nedenle, gerek mübarek Suriye Devrimi sürecinde, gerekse daha
öncesinde yaşanan pek çok ihtilaflı meseleyi geride bıraktık ve yeni bir sayfa
açtık. Hatta bu yaklaşımı özgürleştirme süreci sırasında da benimsedik. Her ne
kadar bunun bir askerî operasyon olduğu herkes tarafından görülmüş olsa da,
süreç boyunca merhamet, sorumluluk ve ölçülülük anlayışı hâkim olmuştur.”
“Kürt meselesinin çözümü,
Suriye’nin yaklaşık %25’ini oluşturan, 50 bin kilometrekarelik geniş bir
coğrafyayı kontrol eden bir yapının varlığıyla mı sağlanır? Bu bölgede gıda, su
ve enerji kaynakları bulunmaktadır ve aynı zamanda burada çok sayıda Arap aşireti
yaşamaktadır. Nüfus yapısı açısından bakıldığında, Kuzeydoğu Suriye’de Kürt
bileşeninin oranı yaklaşık %12–15’i geçmemektedir. Buna rağmen bu kadar geniş
bir coğrafyanın kontrol edilmesi, Suriye’nin bu zenginliklerden yararlanmasını
engellemekte, üretim seviyelerini ciddi biçimde düşürmekte ve bu bölgeden elde
edilen gelirlerin ülke dışındaki bir yapıya aktarılmasına yol açmaktadır. Peki
bu tablo, Kürt bileşenini korumak adına doğru ve makul bir politika olarak
görülebilir mi? Oysa Kürt bileşeni Suriye toplumsal yapısıyla zaten
bütünleşmiştir. Bugün Şam’ın merkezinde Kürtlerin yaşadığı mahalleler
bulunmaktadır; bu insanlar Suriye toplumuyla iç içe yaşamaktadır ve
üniversitelerde eğitim görmektedir. Aynı şekilde günümüzde Suriye hükümeti
içinde, örneğin en önemli bakanlıklardan biri olan Eğitim Bakanlığı gibi bir
makamda da Kürt bir bakan bulunmaktadır.”
"KANDİL’DEN TALİMAT
ALAN YAPILAR KÜRTLERİ ÇIKMAZA SÜRÜKLÜYOR"
“Öncelikle şunu net
biçimde belirtmek gerekir: Bu askerî operasyon, Şeyh Maksud Mahallesi’nde
bulunan silahlı güçlerin ilk olarak İHA’larla (FPV) saldırı başlatması ve
çevredeki mahalleleri bombalaması üzerine gerçekleşmiştir. Biz askerî
operasyona, mahalle içindeki sivillerin %90’ından fazlası tahliye edilmeden
kesinlikle başlamadık. Böylesi bir çatışma, yoğun nüfuslu bir alanda, çok büyük
betonarme blokların bulunduğu ve 15 yıldır kazılmış geniş bir tünel ağına sahip
bir bölgede yürütülmüştür. Burada ateşkes sürecinde, İlk aşama yaklaşık dört
saat, İkinci aşama da yine dört saat çıkış Koridoru bıraktık. Biz her defasında
sivillere çağrıda bulunduk, güvenli geçiş koridorları açtık. Uluslararası
hukuka ve düzenli orduların uyguladığı tüm kurallara uygun biçimde insani ve
güvenli koridorlar oluşturduk. Bu koridorlar üzerinden, mahalle sakinlerinin
%90’ından fazlasını çatışma başlamadan önce güvenli bölgelere tahliye ettik.
Askerî ilerleme aşamasında, güvenli giriş noktaları seçtik. Ancak oradaki
devasa beton tahkimatlar ve milyonlarca dolar harcanarak inşa edilmiş tünel
sistemleri onlara bir fayda sağlamadı. Çünkü bu yapıların tamamı tam anlamıyla
askerîleştirilmişti; hatta hastaneler bile askerî amaçlarla tahkim edilmişti.
Buna rağmen, belirli bir silahlı grup, Halep gibi merkezi ve stratejik bir
şehirde yaşayan yaklaşık 300 bin insanın kaderini ve kararını etkilemeye
çalıştı. Kamuoyunda “tüm Kürt bileşeni devlete karşı” gibi bir algı
oluşturulmak istendi. Oysa tam tersine, askerî ilerleme başlamadan önce Kürt bileşeninin
tamamı devletin himayesine alınmıştı. Aksine, Şeyh Maksud’un içinde bulunan
bazı silahlı gruplar, sivillerin mahalleden çıkmasını engelledi. Buna dair özel
görüntüler ve kanıtlar bende mevcuttur. İnsanları zorla hastanelere soktular ve
son aşamada hastanelere sığındılar. Ben bu süreçte çok sayıda arabuluculuğu
kabul ettim. Bizzat Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron benimle resmî olarak
iletişime geçti ve “Bu meseleyi çözelim, sadece silahlı unsurlar Şeyh
Maksud’dan çıksın” dedi. Ben de buna olumlu yanıt verdim, operasyonu durdurduk
ve otobüsleri mahalleye gönderdik. Ancak buna rağmen silahlı unsurlar
mahalleden çıkmayı reddetti. Daha sonra açıkça anlaşıldı ki, Kandil’den gelen
talimat doğrultusunda mahallede kalmaları ve son nefese kadar savaşmaları
emredilmişti. Bu süreçte Amerikalılar ve Kuzeydoğu Suriye dosyasını yöneten
diğer güçler de benimle temasa geçti. Bize, Şeyh Maksud’daki silahlı güçlerin
üç aşamada çekileceğini söylediler. Biz bu plana tamamen olumlu yaklaştık,
herhangi bir itirazımız olmadı. Ancak daha sonra bize, SDG’nin bu plana da onay
vermediği bildirildi. Bu noktada şu soru kendiliğinden ortaya çıkmaktadır: Eğer
daha önce yapılan Nisan Anlaşması uyarınca askerî güçlerin çekildiği
söyleniyorsa, o hâlde içeride kim savaşıyordu?”
“10 MART ANLAŞMASI KÜRT
HAKLARINI ANAYASAL GÜVENCE ALTINA ALIYOR”
“10 Mart Anlaşması, açık
ve net bir şekilde Kürt bileşeninin anayasal haklarının tanınmasını, bu
hakların anayasa metninde açıkça yer almasını ve Suriye’deki Kürt bileşeninin
kültürel özgünlüğüne saygı gösterilmesini öngörmektedir. Aynı zamanda bu anlaşma,
Suriye devletinin ülkenin tüm coğrafi alanı üzerinde egemenlik kurmasını,
Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını ve yeni Suriye gerçekliğine hizmet
etmeyen dış ilişkilerden, örgütsel yapılardan ve bağlantılardan vazgeçilmesini
şart koşmaktadır. Bu hususlar üzerinde mutabakata varılmıştır ve anlaşma,
kamuoyuna net ve açık bir şekilde duyurulmuştur. Gerçek şu ki, son on yıldır
ilk kez, SDG dosyasında hem Suriye sahasında hem de Kuzeydoğu Suriye
coğrafyasında gerçek bir rahatlama ve açılım yaşanmıştır. Çünkü bu anlaşma, ilk
kez Suriye’nin resmî onayını almış, aynı zamanda Kuzeydoğu Suriye’de SDG’yi
fiilen koruyan Amerika Birleşik Devletleri’nin onayını da kazanmıştır. Bununla
birlikte, Türkiye’nin de onayını almıştır. Bu durum, on yıldır aşılamayan bir
çıkmazın aşılması anlamına gelmektedir. Üstelik bu sonuca kan dökülmeden,
medyada gürültü koparılmadan ve sessiz diplomasi yoluyla ulaşılmıştır. Bu
nedenle söz konusu anlaşma, Suriye halkının tamamında büyük bir memnuniyet
yaratmış, Kürt bileşeni dâhil olmak üzere tüm toplum kesimleri tarafından
olumlu karşılanmıştır. Anlaşma metninde ayrıca, SDG’nin kontrolündeki
bölgelerin, eski rejimin kalıntıları için bir sığınak hâline gelmemesi
gerektiği açıkça belirtilmiştir. Bu unsurlara karşı net ve sınırlayıcı önlemler
alınması öngörülmüştür. Bizim hedefimiz, 2025 yılının sonuna kadar bu
anlaşmanın maddelerinin tamamının hayata geçirilmesidir. Bu doğrultuda,
yaklaşık dokuz aylık aşamalı bir takvim çerçevesinde anlaşmanın eksiksiz
uygulanmasını hedefliyoruz. Ancak gelinen noktada, ne yazık ki sahada ileriye
dönük tek bir somut adım dahi atılmamıştır.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.