İnsanlık tarihinin kırılma noktalarından birinin de devrimler olduğunda kuşku yok. Ani ve şiddetli bir toplumsal değişimi barındıran devrim olgusunun, sonrasını nasıl etkilediği ve biçimlendirdiği konusu tarihçiler, sosyologlar, siyaset bilimciler ve hukukçular açısından ilgi çekici bir konu. İnsanlığa bedeli ağır olmakla birlikte, bulunmaz bir tecrübe, araştırmacılara zengin bir malzeme sunduğunu da kuşku yok.
Devrim olarak adlandırılan toplumsal
hareketler içinde 1789 Fransız Devrimi ile 1917 Rus Devrimi’nin etki ve
büyüklükleri tartışmasız kabul edilir. Toplumsal değişmenin evrim yoluyla
olmasını isteyenler, barındırdığı şiddet (terör) ve yıkıcılık nedeniyle devrime
ciddi eleştiriler getirmiştir. Edmund Burke’ün (Fransa’daki Devrim Üzerine
Düşünceler, Kadim Yayınları, 2023) ve Alexis de Tocqueville’in (Eski Rejim ve
Devrim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2025) bu bağlamda birer
çalışmalardır. Taha Akyol’un yeni çalışması “Dünyayı Bölen Devrim / Sovyet
Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü”nü de (Doğan Kitap, 2026) bir devrim
eleştirisi ve Rus Devrimi’nin anatomisi olarak kabul etmek gerekir. Çalışmayı,
Burke ve özellikle de Tocqueville’in eleştirisine benzetebiliriz. Burke, henüz
Fransız devrimin birinci yılında yapmıştı eleştirisini, ama Tocqueville
devrimden 67 yıl sonrası gibi daha görülebilir bir mesafeden bakmıştı. Taha
Akyol ise Rus Devrimi’nin 74 yıllık bir pratik ve çöküş sonrası gibi daha
zengin bir veri birikimiyle yapıyor analizini.
YERLİ ARAŞTIRMACILAR SOVYET
DEVRİMİNİ YETERİNCE İNCELEMEDİ
Türkiye’yi yakından ilgilendiren Sovyetler
ve Sovyet devrimi üzerine yerli araştırmacıların yeteri kadar çalışma
yapmadığını biliyoruz. Son zamanlarda yayınlanan Onur İşçi ve Samuel J.
Hirst’in Kızıl Yıldız / Sovyetler Birliği Tarihi (Kronik, 2025) ve Gün Zileli’nin
1917-1918 Rusya’da Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne (Bilim ve Sanat, 2019) ve
yine Zileli’nin Sovyetler Birliği’nde Devlet Terörü ve Gulaglar (Kaos, 2021)
isimli çalışmalarını anmak gerekir. Taha Akyol’un da konuya yabancı olmadığını
önceki yayınlarından biliyoruz. “Sovyet Rus Stratejisi ve Türkiye”(2 Cilt,
Ötüken, 1976, 1979), “Politikada Şiddet” (Töre-Devlet, 1980) ve “Leninsiz
Komünizm” (Hasret, 1979) adı altındaki çalışmaları ile konuya hakimiyet ve
yetkinliğini göstermiştir. Bu bağlamda Ekim devrimi ve Sovyetlerin çöküşü
üzerine yaptığı analizi ve ulaştığı sonuçları önemsemek gerekir.
Önemli tespitlerden birisi; Marksizmin
batıda demokrasi ile birlikte sosyal demokrasiye evrilirken, Rusya’daki anti
demokratik bir süreçte Leninizm ve Stalinizm adı altında demir bir yumruğa
evrildiği görüşüdür.
Marks’ın diyalektik materyalizm teorisine
göre, devrimin ileri kapitalist ülkelerde gerçekleşmesi gerekirken, Rusya gibi
köylü ağırlıklı bir toplumda gerçekleşmiş olmasının üzerinde durmak gerekiyor.
İşçi sınıfının “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeylerinin kalmadığı” anda
patlamanın olacağını öngören Marks’ın bu görüşü bugüne kadar gerçekleşmiş
değil. Bunun nedeni batıda işçilerin devrim yapmasını gerektirecek bir kopuş
noktasının çok uzağında olmalarıdır. On dokuzuncu yüzyıl vahşi kapitalizminin,
özgür düşünce / demokrasi ortam ve sürecinde (işçilerin hukuksal kazanımları
ile) “ehlileşmesi” işçi sınıfını devrim noktasından uzaklaştırmıştır. Nitekim
Akyol’un kitabında bu durum “sosyal demokrasiye evrilme” olarak belirtilmiştir.
Esasen bugün “İş Hukuku” olarak bilinen ve işçilerin haklarını garanti almaya
çalışan hukuk dalının “işçinin hukuku” olduğunu ve “vahşi” denilen kapitalizmin
ehlileşmesi işlevini gördüğünü söylemek isabetli olacaktır. Bu “ehlileşeme”
olgusunun “sosyal demokrasiye evrilme” anlamına geldiğini ve Marksistlerce de
de “sapma” olarak değerlendirildiğini hatırlatalım.
Rusya’da ise süreç farklı işlemiştir.
Marksist anlamda devrim yapacak proletarya mevcut değildi. Sıkı örgütlenmiş bir
grubun öncülüğü gerekiyordu. Bolşevik devrim fikri ile otokratik Rus tarihi
arasındaki ilişkiye dikkat çekilerek, Çarlıktan devralınmış bir despotizmin
devrime şekil veren unsurlardan biri olduğu belirtiliyor. Rus insanının ruhsal
yapısına eklemlenmiş Ortodoks sofuluğun da devrime “mistik bir din” hüviyeti
kazandırdığı görüşü de ilgi çekici. Bu unsurlara Rusya’nın uçsuz bucaksız
bozkır ortamının getirdiği ruhsal durum da üçüncü unsur olarak ekleniyor. Rusya
bozkırlarının insan ruhu üzerindeki etkisini görmek için Çehov’un Bozkır isimli
novellasına bakmak gerek. Bu unsurların yoğurarak biçim verdiği insan ve
toplumda ılımlılık ve denge değil, aşırılık kendini gösteriyor. Toplum bir
uçtan bir uca savrulabiliyor. Albert Camus’nün deyimi ile “öğreti bir din, bir
bağnazlık haline gelmişti. Havariliği seçtiler, sosyalist oldular.” Çarlık ve
kiliseye kölece ve inançla bağlılıktan teorilere, ideolojilere ölümüne bir
inançla bağlılık.
HUKUKUN VE PİYASANIN OLMAYIŞI
Kanaatimizce kitabın en önemli ve ilgi
çekici kısmı Sovyetlerin yıkılma sebebine dair tespitlerdir. Yazar, bunu iki
faktöre bağlıyor; hukukun ve piyasanın olmayışı. Her ne kadar bu iki faktöre
son bölümde değinmekte ise de, esasen kitabın ana gövdesinde bunların
ayrıntıları mevcut ve yaygın örnekleri de verilmiş. Hukukla sınırlı olmayan,
özgürlüklere yer vermeyen totaliter bir sistemin sürdürülebilir olmadığını
görüyor ve anlıyoruz. Aynı şekilde, ekonominin piyasaya göre değil de kumanda
ile işletilmeye çalışılması sonu getiren çok önemli bir sebep olarak
anlatılıyor. Nitekim komünist parti ile yönetilen Çin’in bu gerçeği görerek
piyasa unsuruna yer verdiği de hatırlatılıyor.
STALİN TERÖRÜ
Stalin dendiğinde, estirdiği devlet
terörü, sürgünler, gulag denilen toplama kampları, sadece karşıt görüştekileri
değil, yoldaşlarını da “itirafa zorlayarak” infaz etmeler akla geliyor. Ancak
bu Stalin zorbalığında Lenin’den devralınan mirasın da payının olduğu
hatırlatılıyor. Devrimi yapanların özgür bir ülke hayal ettiklerini ama demir
bir yumrukla karşılaştıklarını görüyoruz. Örneğin devrimin öncülerinden Konştad
deniz üssündekiler 1921’de sosyalizmle birlikte demokrasinin geleceğini
beklerken, hür seçimlerin ve gizli oyun karşısında olan Lenin’in “demir
disiplini” ile karşılaşıyorlar ve kan ve gözyaşıyla hüsrana uğruyorlar.
Komünist Parti her şeye egemen olduğu için bir “Parti Devleti” doğuyor. Elbette
parti devletinde de muhalif görüşler parti için tehlikedir. İşçi devletinde (!)
işçilere ve sendikalara özgürlük vermeye karşı olan Lenin’in görüş ve
konuşmaları, davranışlarında Stalin terörünün ip uçları rahatlıkla görülüyor.
Yazarın da vurguladığı üzere, Stalinizmin temelleri Lenin zamanında atılıyor.
Daha Lenin ölmeden dizginler yavaş yavaş Stalin’in eline geçiyor. Lenin’in
hastalanması, kısmi felçli duruma düşmesi Stalin’in işini kolaylaştırıyor.
Polit Büro’daki 7 üyeden bir olan Troçki önceleri Stalin’i “olağanüstü sıradan”
biri olarak görürken, durumu fark ettiğinde artık çok geç olduğunu anlıyor.
Lenin’in hastalığı, son günleri ve ölüm sürecinin Stalin tarafından kendi
lehine kullanılmasındaki düşündürücü gelişmeler hakikaten oldukça ibretlik.
Lenin 21 Ocak 1924’te ölüyor ve Stalin
diktatörlüğü bütün ağırlığı ve yoğunluğuyla özgürlüklerin, insan haklarının,
hukukun üzerinden silindir gibi geçiyor. Ta ki 5 Ocak 1953’te diktatörün
ölümüne kadar devam ediyor. Bir zamanlar (1936’da) Stalin Anayasası’nı öven
Nazım Hikmet, hatır için yazıldığı söylenen bir şiirde ölümü üzerine 1953’te
övgüler dizerken, 1962’de yazdığı bir şiirde “bıyıkları çorbamızın içindeki”
Stalin’in ölümü ile göğsündeki tonlarca ağırlığın kalktığını söylüyor.
Stalin terörü üzerine çok şey söylendi ve
yazıldı. Bu konuda ciddi bir literatür de oluşmuş durumda. Akyol’un kitabında
bunlar önemli kaynaklardan alıntı ile anlatılmış durumda. En yakınındaki parti
üst düzey yöneticilerini dahi büyük baskılarla “itirafçı” yapıp, “halk düşmanı”
haline getirerek infaz etmesine dair çok sayıda örneği insan düşünerek ve
üzülerek okuyor. Troçki, Zinoyev, Kirov, Buharin, Radek gibi önemli isimlerin
sonu korkunç birer ölüm olmuştur. Stalin’in pratiğinde kurşuna düzmek sıradan bir
olaydır.
Esasen “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin
Marks ve Lenin tarafından burjuva ekonomisinin üst yapısı olarak kabul edilerek
reddedilmesinin proletarya diktatörlüğünün gereği olduğu düşünüldüğünde, teorik
temellerin de hukukla bağlantısının olmadığı sonucunu doğurmaktadır. Bu da
uygulamayı “hukukla sınırlanamamış iktidar” durumuna getirmiştir. Hukukla
sınırlama olmayınca Stalin gibi bir zorbanın elinde tam bir cinayet makinasına
dönüşmesi kaçınılmaz oluyor.
Bütün bu hukuksuzlukların bir de hukukî
kılıfı var; göstermelik mahkemelerde sahibinin sesi konumundaki yargıç ve
savcılar bugünler için var! Doğrudan kurşuna dizdirmek yerine duruma göre
“itiraf” ile elde edilen kanıtlar (!) sonucunda hain, casus ve sabotajcılar
“yargı kılıfı” ile cezalandırılma yoluna gidiliyor. Esasen olağanüstü
dönemlerin başka yerlerindeki uygulamalarında da bu tür yargıç ve savcılar hep
var olmuştur. Fransız Devrim Mahkemesi savcısı Fouquier-Tinville, Yassıada
savcısı Altay Ömer Egesel gibi Stalin yargılamalarında da benzer bir tip olan
savcı Andrey Vişinski iş başındaydı!
EKONOMİ VE PİYASA
Sovyetlerin yıkılışındaki diğer önemli
sebep de ekonominin emir komuta ile yürütülmesi, yani piyasanın olmayışı olarak
ifade ediliyor. Kitapta emir komuta baskısı sadece ekonomi için değil, genel
anlamda uzunca anlatılmakla birlikte, ekonomi ile ilgili ayrıntılı bilgi ve
analiz son kısımlarda yapılmıştır. Stalin’in farklı düşünen iktisatçıları
kurşuna dizdirdiğini düşününce ekonominin nasıl bir hal aldığını tahmin etmek
güç değil. Ölümünden sonra da Stalin’in ekonomi anlayışı emir komuta olarak
Sovyetlerde devam etmiş ve verimsiz (üretken olmayan) ekonomi çöküşü
hızlanırmıştır. İktisatçı Korkut Boratav’dan yapılan alıntılar da Sovyet
ekonomisindeki durumun Türk okuruna daha önceden sunulduğunu göstermektedir.
Durumu iyi göstermek için istatistiklerle oynamak ve propaganda ile övünmek de
aslında bizlere yabancısı olmadığımız önemli mesajlar veriyor. Piyasa yani
ekonomik özgürlük olmayınca hantal yapı rekabet edemeyerek çöküşe hizmet
ediyor. “Toprak verimli olmasından çok sakinlerinin özgürlüğü nispetinde mahsul
verir” diyen Tocqueville bunu Fransa tarihi bağlamında söylese de, evrensel bir
ilkeye değiniyordu.
BİZE VERİLEN MESAJ
Şüphesiz 1917 Rus Devrimi ve 74 yıllık
Sovyet pratiği insanlık için ve ülkemiz için çok büyük bir laboratuvar
tecrübesidir. Sovyetlerin yıkılışında hukukun ve piyasanın olmayışının oynadığı
rolü görünce insan özellikle emir komuta ile hareket eden iktisatçılar ve
hukukçuların dünyadaki ve bizdeki halini hatırlıyor. Emir komuta ile Merkez
Bankası’nı hizaya getirip, faizleri emirle belirlemenin sonucunu bu ülke yaşadı
ve yaşamaktadır. Hukukun durumu ise her gün yaşadığımız akıl almaz
uygulamalarla gündemimizden düşmüyor. Oysa Akyol’un kitabı olaylar ve
yorumlarıyla Sovyet pratiğinden önemli dersler çıkarmamız için ciddi örnekler
sunuyor.
*Abbas Bilgili, hukukçu.