7 Temmuz 2026 Salı

“Dünyayı Bölen Devrim” bize ne anlatıyor? Abbas Bilgili+07/07/2026

İnsanlık tarihinin kırılma noktalarından birinin de devrimler olduğunda kuşku yok. Ani ve şiddetli bir toplumsal değişimi barındıran devrim olgusunun, sonrasını nasıl etkilediği ve biçimlendirdiği konusu tarihçiler, sosyologlar, siyaset bilimciler ve hukukçular açısından ilgi çekici bir konu. İnsanlığa bedeli ağır olmakla birlikte, bulunmaz bir tecrübe, araştırmacılara zengin bir malzeme sunduğunu da kuşku yok.

Devrim olarak adlandırılan toplumsal hareketler içinde 1789 Fransız Devrimi ile 1917 Rus Devrimi’nin etki ve büyüklükleri tartışmasız kabul edilir. Toplumsal değişmenin evrim yoluyla olmasını isteyenler, barındırdığı şiddet (terör) ve yıkıcılık nedeniyle devrime ciddi eleştiriler getirmiştir. Edmund Burke’ün (Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler, Kadim Yayınları, 2023) ve Alexis de Tocqueville’in (Eski Rejim ve Devrim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2025) bu bağlamda birer çalışmalardır. Taha Akyol’un yeni çalışması “Dünyayı Bölen Devrim / Sovyet Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü”nü de (Doğan Kitap, 2026) bir devrim eleştirisi ve Rus Devrimi’nin anatomisi olarak kabul etmek gerekir. Çalışmayı, Burke ve özellikle de Tocqueville’in eleştirisine benzetebiliriz. Burke, henüz Fransız devrimin birinci yılında yapmıştı eleştirisini, ama Tocqueville devrimden 67 yıl sonrası gibi daha görülebilir bir mesafeden bakmıştı. Taha Akyol ise Rus Devrimi’nin 74 yıllık bir pratik ve çöküş sonrası gibi daha zengin bir veri birikimiyle yapıyor analizini.

YERLİ ARAŞTIRMACILAR SOVYET DEVRİMİNİ YETERİNCE İNCELEMEDİ

Türkiye’yi yakından ilgilendiren Sovyetler ve Sovyet devrimi üzerine yerli araştırmacıların yeteri kadar çalışma yapmadığını biliyoruz. Son zamanlarda yayınlanan Onur İşçi ve Samuel J. Hirst’in Kızıl Yıldız / Sovyetler Birliği Tarihi (Kronik, 2025) ve Gün Zileli’nin 1917-1918 Rusya’da Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne (Bilim ve Sanat, 2019) ve yine Zileli’nin Sovyetler Birliği’nde Devlet Terörü ve Gulaglar (Kaos, 2021) isimli çalışmalarını anmak gerekir. Taha Akyol’un da konuya yabancı olmadığını önceki yayınlarından biliyoruz. “Sovyet Rus Stratejisi ve Türkiye”(2 Cilt, Ötüken, 1976, 1979), “Politikada Şiddet” (Töre-Devlet, 1980) ve “Leninsiz Komünizm” (Hasret, 1979) adı altındaki çalışmaları ile konuya hakimiyet ve yetkinliğini göstermiştir. Bu bağlamda Ekim devrimi ve Sovyetlerin çöküşü üzerine yaptığı analizi ve ulaştığı sonuçları önemsemek gerekir.

Önemli tespitlerden birisi; Marksizmin batıda demokrasi ile birlikte sosyal demokrasiye evrilirken, Rusya’daki anti demokratik bir süreçte Leninizm ve Stalinizm adı altında demir bir yumruğa evrildiği görüşüdür.

Marks’ın diyalektik materyalizm teorisine göre, devrimin ileri kapitalist ülkelerde gerçekleşmesi gerekirken, Rusya gibi köylü ağırlıklı bir toplumda gerçekleşmiş olmasının üzerinde durmak gerekiyor. İşçi sınıfının “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeylerinin kalmadığı” anda patlamanın olacağını öngören Marks’ın bu görüşü bugüne kadar gerçekleşmiş değil. Bunun nedeni batıda işçilerin devrim yapmasını gerektirecek bir kopuş noktasının çok uzağında olmalarıdır. On dokuzuncu yüzyıl vahşi kapitalizminin, özgür düşünce / demokrasi ortam ve sürecinde (işçilerin hukuksal kazanımları ile) “ehlileşmesi” işçi sınıfını devrim noktasından uzaklaştırmıştır. Nitekim Akyol’un kitabında bu durum “sosyal demokrasiye evrilme” olarak belirtilmiştir. Esasen bugün “İş Hukuku” olarak bilinen ve işçilerin haklarını garanti almaya çalışan hukuk dalının “işçinin hukuku” olduğunu ve “vahşi” denilen kapitalizmin ehlileşmesi işlevini gördüğünü söylemek isabetli olacaktır. Bu “ehlileşeme” olgusunun “sosyal demokrasiye evrilme” anlamına geldiğini ve Marksistlerce de de “sapma” olarak değerlendirildiğini hatırlatalım.

Rusya’da ise süreç farklı işlemiştir. Marksist anlamda devrim yapacak proletarya mevcut değildi. Sıkı örgütlenmiş bir grubun öncülüğü gerekiyordu. Bolşevik devrim fikri ile otokratik Rus tarihi arasındaki ilişkiye dikkat çekilerek, Çarlıktan devralınmış bir despotizmin devrime şekil veren unsurlardan biri olduğu belirtiliyor. Rus insanının ruhsal yapısına eklemlenmiş Ortodoks sofuluğun da devrime “mistik bir din” hüviyeti kazandırdığı görüşü de ilgi çekici. Bu unsurlara Rusya’nın uçsuz bucaksız bozkır ortamının getirdiği ruhsal durum da üçüncü unsur olarak ekleniyor. Rusya bozkırlarının insan ruhu üzerindeki etkisini görmek için Çehov’un Bozkır isimli novellasına bakmak gerek. Bu unsurların yoğurarak biçim verdiği insan ve toplumda ılımlılık ve denge değil, aşırılık kendini gösteriyor. Toplum bir uçtan bir uca savrulabiliyor. Albert Camus’nün deyimi ile “öğreti bir din, bir bağnazlık haline gelmişti. Havariliği seçtiler, sosyalist oldular.” Çarlık ve kiliseye kölece ve inançla bağlılıktan teorilere, ideolojilere ölümüne bir inançla bağlılık.

HUKUKUN VE PİYASANIN OLMAYIŞI

Kanaatimizce kitabın en önemli ve ilgi çekici kısmı Sovyetlerin yıkılma sebebine dair tespitlerdir. Yazar, bunu iki faktöre bağlıyor; hukukun ve piyasanın olmayışı. Her ne kadar bu iki faktöre son bölümde değinmekte ise de, esasen kitabın ana gövdesinde bunların ayrıntıları mevcut ve yaygın örnekleri de verilmiş. Hukukla sınırlı olmayan, özgürlüklere yer vermeyen totaliter bir sistemin sürdürülebilir olmadığını görüyor ve anlıyoruz. Aynı şekilde, ekonominin piyasaya göre değil de kumanda ile işletilmeye çalışılması sonu getiren çok önemli bir sebep olarak anlatılıyor. Nitekim komünist parti ile yönetilen Çin’in bu gerçeği görerek piyasa unsuruna yer verdiği de hatırlatılıyor.

STALİN TERÖRÜ

Stalin dendiğinde, estirdiği devlet terörü, sürgünler, gulag denilen toplama kampları, sadece karşıt görüştekileri değil, yoldaşlarını da “itirafa zorlayarak” infaz etmeler akla geliyor. Ancak bu Stalin zorbalığında Lenin’den devralınan mirasın da payının olduğu hatırlatılıyor. Devrimi yapanların özgür bir ülke hayal ettiklerini ama demir bir yumrukla karşılaştıklarını görüyoruz. Örneğin devrimin öncülerinden Konştad deniz üssündekiler 1921’de sosyalizmle birlikte demokrasinin geleceğini beklerken, hür seçimlerin ve gizli oyun karşısında olan Lenin’in “demir disiplini” ile karşılaşıyorlar ve kan ve gözyaşıyla hüsrana uğruyorlar. Komünist Parti her şeye egemen olduğu için bir “Parti Devleti” doğuyor. Elbette parti devletinde de muhalif görüşler parti için tehlikedir. İşçi devletinde (!) işçilere ve sendikalara özgürlük vermeye karşı olan Lenin’in görüş ve konuşmaları, davranışlarında Stalin terörünün ip uçları rahatlıkla görülüyor. Yazarın da vurguladığı üzere, Stalinizmin temelleri Lenin zamanında atılıyor. Daha Lenin ölmeden dizginler yavaş yavaş Stalin’in eline geçiyor. Lenin’in hastalanması, kısmi felçli duruma düşmesi Stalin’in işini kolaylaştırıyor. Polit Büro’daki 7 üyeden bir olan Troçki önceleri Stalin’i “olağanüstü sıradan” biri olarak görürken, durumu fark ettiğinde artık çok geç olduğunu anlıyor. Lenin’in hastalığı, son günleri ve ölüm sürecinin Stalin tarafından kendi lehine kullanılmasındaki düşündürücü gelişmeler hakikaten oldukça ibretlik.

Lenin 21 Ocak 1924’te ölüyor ve Stalin diktatörlüğü bütün ağırlığı ve yoğunluğuyla özgürlüklerin, insan haklarının, hukukun üzerinden silindir gibi geçiyor. Ta ki 5 Ocak 1953’te diktatörün ölümüne kadar devam ediyor. Bir zamanlar (1936’da) Stalin Anayasası’nı öven Nazım Hikmet, hatır için yazıldığı söylenen bir şiirde ölümü üzerine 1953’te övgüler dizerken, 1962’de yazdığı bir şiirde “bıyıkları çorbamızın içindeki” Stalin’in ölümü ile göğsündeki tonlarca ağırlığın kalktığını söylüyor.

Stalin terörü üzerine çok şey söylendi ve yazıldı. Bu konuda ciddi bir literatür de oluşmuş durumda. Akyol’un kitabında bunlar önemli kaynaklardan alıntı ile anlatılmış durumda. En yakınındaki parti üst düzey yöneticilerini dahi büyük baskılarla “itirafçı” yapıp, “halk düşmanı” haline getirerek infaz etmesine dair çok sayıda örneği insan düşünerek ve üzülerek okuyor. Troçki, Zinoyev, Kirov, Buharin, Radek gibi önemli isimlerin sonu korkunç birer ölüm olmuştur. Stalin’in pratiğinde kurşuna düzmek sıradan bir olaydır.

Esasen “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin Marks ve Lenin tarafından burjuva ekonomisinin üst yapısı olarak kabul edilerek reddedilmesinin proletarya diktatörlüğünün gereği olduğu düşünüldüğünde, teorik temellerin de hukukla bağlantısının olmadığı sonucunu doğurmaktadır. Bu da uygulamayı “hukukla sınırlanamamış iktidar” durumuna getirmiştir. Hukukla sınırlama olmayınca Stalin gibi bir zorbanın elinde tam bir cinayet makinasına dönüşmesi kaçınılmaz oluyor.

Bütün bu hukuksuzlukların bir de hukukî kılıfı var; göstermelik mahkemelerde sahibinin sesi konumundaki yargıç ve savcılar bugünler için var! Doğrudan kurşuna dizdirmek yerine duruma göre “itiraf” ile elde edilen kanıtlar (!) sonucunda hain, casus ve sabotajcılar “yargı kılıfı” ile cezalandırılma yoluna gidiliyor. Esasen olağanüstü dönemlerin başka yerlerindeki uygulamalarında da bu tür yargıç ve savcılar hep var olmuştur. Fransız Devrim Mahkemesi savcısı Fouquier-Tinville, Yassıada savcısı Altay Ömer Egesel gibi Stalin yargılamalarında da benzer bir tip olan savcı Andrey Vişinski iş başındaydı!

EKONOMİ VE PİYASA

Sovyetlerin yıkılışındaki diğer önemli sebep de ekonominin emir komuta ile yürütülmesi, yani piyasanın olmayışı olarak ifade ediliyor. Kitapta emir komuta baskısı sadece ekonomi için değil, genel anlamda uzunca anlatılmakla birlikte, ekonomi ile ilgili ayrıntılı bilgi ve analiz son kısımlarda yapılmıştır. Stalin’in farklı düşünen iktisatçıları kurşuna dizdirdiğini düşününce ekonominin nasıl bir hal aldığını tahmin etmek güç değil. Ölümünden sonra da Stalin’in ekonomi anlayışı emir komuta olarak Sovyetlerde devam etmiş ve verimsiz (üretken olmayan) ekonomi çöküşü hızlanırmıştır. İktisatçı Korkut Boratav’dan yapılan alıntılar da Sovyet ekonomisindeki durumun Türk okuruna daha önceden sunulduğunu göstermektedir. Durumu iyi göstermek için istatistiklerle oynamak ve propaganda ile övünmek de aslında bizlere yabancısı olmadığımız önemli mesajlar veriyor. Piyasa yani ekonomik özgürlük olmayınca hantal yapı rekabet edemeyerek çöküşe hizmet ediyor. “Toprak verimli olmasından çok sakinlerinin özgürlüğü nispetinde mahsul verir” diyen Tocqueville bunu Fransa tarihi bağlamında söylese de, evrensel bir ilkeye değiniyordu.

BİZE VERİLEN MESAJ

Şüphesiz 1917 Rus Devrimi ve 74 yıllık Sovyet pratiği insanlık için ve ülkemiz için çok büyük bir laboratuvar tecrübesidir. Sovyetlerin yıkılışında hukukun ve piyasanın olmayışının oynadığı rolü görünce insan özellikle emir komuta ile hareket eden iktisatçılar ve hukukçuların dünyadaki ve bizdeki halini hatırlıyor. Emir komuta ile Merkez Bankası’nı hizaya getirip, faizleri emirle belirlemenin sonucunu bu ülke yaşadı ve yaşamaktadır. Hukukun durumu ise her gün yaşadığımız akıl almaz uygulamalarla gündemimizden düşmüyor. Oysa Akyol’un kitabı olaylar ve yorumlarıyla Sovyet pratiğinden önemli dersler çıkarmamız için ciddi örnekler sunuyor.

*Abbas Bilgili, hukukçu.

6 Temmuz 2026 Pazartesi

Mutarrif'in Sorusu: İktidarı güç mü meşru kılar, rızâ mı? Mustafa Yeneroğlu+05/07/2026

Hicrî 75 (694) yılında Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervân'ın Irak umumî valisi Haccâc b. Yûsuf, Medâin valisi Mutarrif b. el-Mugîre'ye görünüşte basit, gerçekte ise son derece ağır bir soru yöneltti. "Sizin peygamberiniz mi daha şereflidir, yoksa halifeniz mi?" Bir başka rivayette soruyla yetinmedi, cevabı da kendisi verdi. "Abdülmelik Allah'ın halifesidir ve Allah katında elçilerinden daha değerlidir." Emevî döneminin önde gelen tarihçilerinden Belâzürî'nin aktardığına göre Mutarrif'in dili bir an tutuldu. Ardından şu hükmü verdi: "Vallahi o kâfirdir."

Bu kısa karşılaşma, hicrî birinci yüzyılın sonunda İslâm dünyasını kasıp kavuran temel soruyu bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu. İktidar, peygamberin bile üstüne çıkarılan, eleştirilemez ve kutsal bir mevkiye mi yükselecek, yoksa hukukun ve ümmetin önünde hesap veren bir emanet olarak mı kalacaktı? Bu soruya cevap veren bir teorisyen değil, yönetimin içinde olan tecrübeli bir valiydi. Mutarrif, hicrî 77 (696) yılında Abdülmelik ve Haccâc'a biatını geri çekerek bu itirazı bir siyasal programa dönüştürdü. Ortaya koyduğu şey, yalnızca bir siyasî tavır değil, bir meşruiyet ölçüsüydü.

EMEVÎ DÜZENİNİN MEŞRUİYETİ

İslâm'ın ilk asrı, dönemin dilinde fitne denen iki büyük iç savaşla sarsıldı. İlki, Hz. Osman'ın katlinin ardından Hz. Ali ile Muâviye arasında başladı ve hilafetin Emevî saltanatına dönüşmesiyle sonuçlandı. İkincisi ise Yezîd'in veraset yoluyla halife tayin edilmesi ve Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da şehid edilmesinin ardından baş gösterdi. Abdullah b. Zübeyr, Emevî saltanatına karşı Mekke'de hilafetini ilan etmiş ve geniş kabul görmüştü. Ancak Haccâc'ın Mekke'yi kuşatıp mancınıklarla dövdüğü, Kâbe'nin zarar gördüğü ve İbnü'z-Zübeyr'in katledildiği Hicrî 73 (692) yılıyla birlikte ikinci fitne sona erdi; meşruiyet sorusu da fiilen tegallüb lehine karara bağlandı.

Fakat yaşanan yalnızca bir iktidarın tahkimi değildi; daha derinde bir medeniyet kırılmasıydı. Tegallüb (fiilî hâkimiyeti zorla ele geçirenin meşru sayılması), cebr doktriniyle meşrulaştırıldı, verasetle hanedanlık düzenine dönüştü, halifetullah iddiasıyla kutsallaştırıldı. Böylece şûrâ, rızâ, biat ve emanet gibi kurucu ilkelerin yerini yeni bir siyasal paradigma aldı. Kevâkibî bunu istibdadın kökeni olarak çözümledi; Malik bin Nebi ise bir medeniyetin kendi kurucu fikirlerinden kopuşu olarak yorumladı.

ŞÛRÂYA DÖNÜŞ ÇAĞRISI

Mutarrif'in teklifi, rızâ ve şûrâya bir dönüş çağrısıydı. Bu fikir boşlukta doğmadı; arkasında tarihî öncüller vardı. İlki, dört halife dönemi (Râşidûn) tecrübesiydi. Mutarrif teklifini doğrudan Hz. Ömer'in mirasına bağlar; hilafet, Ömer'in bıraktığı gibi Müslümanların şûrâsıyla ve razı oldukları kişinin seçimiyle belirlenmeliydi. Hz. Ömer'in halefini tayin etmeyip seçimi bir şûrâ heyetine bırakması, Mutarrif için hilafetin aslî biçiminin en güçlü deliliydi.

İkinci öncül, birkaç yıl önce yenilgiye uğrayan İbnü'z-Zübeyr hareketiydi. İbnü'z-Zübeyr de hilafeti Emevî verasetine karşı Kureyş'in rızâ ve biatına dayandırmıştı. Mutarrif, yenilmiş bu çizgiyi farklı şartlarda yeniden dile getiriyordu. Aynı dönemde Hâricîler de verasete ve zorla ele geçirilen iktidara karşı çıkıyor, meşruiyeti cemaatin seçimine bağlıyor; ancak soy ayrımını bütünüyle reddediyordu.

Son olarak, iktidarın zulmünü ilâhî kaderin kaçınılmaz sonucu sayan cebr anlayışına yönelen itiraz da aynı fikrî iklimin bir parçasıydı. O yıllarda Hasan-ı Basrî ve Kaderiyye çizgisi, insanın fiillerinde irade sahibi olduğunu ve zulmün ilâhî takdire havale edilemeyeceğini savunuyordu. Hâricîlerin yönetimin zorbalığa dayandığı eleştirisi de farklı bir yerden aynı sonuca ulaşıyordu. Mutarrif'i bu damara bağlayan ortak ilke şuydu: Zulüm, galip gelmekle meşru olmaz.

Emevîlerin hilafeti kendi hanedanlarına hasretmesine üç farklı itiraz yükseldi. Biri, hakkı Kureyş'in tamamına açan İbnü'z-Zübeyr çizgisiydi. İkincisi, hilafeti Peygamber'in soyundan gelen Hâşimoğullarına bağlayan Şiî çizgiydi. Üçüncüsü ise soy şartını bütünüyle reddeden Hâricî çizgiydi. Mutarrif ilkine yakındı; verasete karşı çıkıyor, fakat Kureyş çerçevesini koruyor ve onun içinde şûrâ ile seçimi savunuyordu. Onun özgünlüğü, bu çerçeveyi bir hânedan imtiyazı olarak değil, rızâ ve istişâre usulü içinde yeniden yorumlamasında yatıyordu.

ADALET VE HUKUKLA SINIRLI İKTİDAR

Mutarrif'in meşruiyet anlayışı yalnızca yöneticinin nasıl seçildiğiyle değil, nasıl yönettiğiyle de ilgiliydi. Bunu en açık biçimde Medâin valiliğine başlarken verdiği hutbede dile getirdi. Taberî ve Belâzürî'nin aktardığına göre yöneticiyi hak ve adaletle kayıtlı, hesap verebilir ve istişâreye açık bir emanetçi olarak tanımladı. Halkı sabah akşam dinleyeceğini, yanlış gördüklerinde kendisini uyarmalarını istediğini, emredilen adaleti yerine getirmezse kendi helâkini hazırlamış olacağını söyledi. Bu, yetkisini hukuk ve adaletle sınırlı gören, toplumun denetimini meşru kabul eden bir yönetici tasavvuruydu.

Aynı ilke, o dönemde Irak'ta ciddi bir askerî tehdit oluşturan Hâricî lider Şebîb b. Yezîd'in taraftarlarının dile getirdiği şikâyetlerde de görünür. Ganimetin hukuka aykırı biçimde gasbedilmesi, had cezalarının keyfî biçimde uygulanması ya da uygulanmaması ve yönetimin kaba kuvvete dayanması… Bu itirazların ortak paydası, hukukun yöneticiyi de bağlaması talebiydi. Mutarrif bu talebi reddetmedi; aksine meşruiyet anlayışının bir parçası hâline getirdi. Ona göre yönetici yalnız ümmetin rızâsıyla iş başına gelmemeli, aynı zamanda hukukun sınırları içinde kalmalıydı.

RIZÂ ÖLÇÜTÜ VE KUREYŞ SINIRI

Mutarrif'in tekrar tekrar kullandığı kavram er-rızâdır; razı olunan, üzerinde uzlaşılan kişi. Bu, dönemin temel siyasî kavramlarından biriydi. Hânedan dışı muhalefet hareketleri bir aday çağırırken genellikle bu ifadeyi kullanıyor, toplumun rızâsı ve biatıyla iş başına gelen meşru imamı kastediyordu. Bunun karşıtı ise dayatılan yöneticiydi. Bu kavram, daha sonra ehl-i hall ve'l-akd, biat ve icmâ ekseninde gelişecek imamet teorisinin henüz kurumsallaşmamış ilk ifadesiydi. Mutarrif de meşruiyetin temel ölçüsünü burada görüyordu; ancak bu ilkeye önemli bir sınır ekliyordu. Rızâ gösterilen kişi, Kureyş'ten olmalıydı.

Bu sınır onu Hâricîlerden ayırıyordu. Hâricîlerin eşitlikçi anlayışına göre liyakat sahibi her Müslüman, Arap olsun olmasın, Kureyşli olsun olmasın yönetebilirdi. Mutarrif ise Kureyş çerçevesini koruyor, fakat veraset yerine şûrâ ve rızâyı esas alıyordu. Bu tercih ona daha geniş bir toplumsal meşruiyet zemini sağlayabilirdi. Öte yandan teklifini siyaseten uygulanması güç bir konuma da sürüklüyordu. Çünkü etrafında üzerinde uzlaşılabilecek somut bir Kureyşî aday yoktu; kendisi de Kureyşli değil, Sakîfliydi.

MUTLAK OTORİTENİN REDDİ

Müzakere sonuçsuz kalınca Mutarrif en yakın adamlarını toplayıp niyetini açıkladı. "Oldum olası bu zalim adamların işlerini tasvip etmem ve içten içe reddederim" dedi; Hâricîler şûrâ teklifini kabul etseydi onlarla birlikte Abdülmelik ve Haccâc'ı azledeceğini söyledi. Ardından biatını alenen geri çekti. "Sizi şahit tutuyorum ki ben Abdülmelik b. Mervân'ı ve Haccâc b. Yûsuf'u hal' ettim." Arkasından yalnızca zulme karşı cihad niyeti taşıyanların gelmesini istedi.

Son çarpışmada Mutarrif'in adamları karşı saftaki Müslümanları şahitliğe çağırdı. Abdülmelik ve Haccâc'ın "hevâlarına tâbi olan, haktan ayrılan, zanla hareket eden ve öfkeyle kan döken" zorbalar olduğunu kabul etmelerini istediler. Karşı taraf ise "Yalan söyledin ey Allah'ın düşmanı!" diye bağırdı. Bu kısa karşılaşma, Mutarrif'in bütün davasını özetler. O, iktidarı hakikat ve adalet ölçüsü önünde hesaba çağırıyordu; karşısındakiler ise bu çağrının kendisini düşmanlık sayıyordu.

Aynı çarpışmada Mutarrif'in son ana kadar dilinden düşürmediği âyet, Âl-i İmrân sûresinin 64. âyetiydi: "Gelin, aramızda eşit olan bir söze gelelim; yalnız Allah'a kulluk edelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp birbirimizi rabler edinmeyelim." Bu âyetin seçimi tesadüf değildi. "Birbirimizi rabler edinmeyelim" çağrısı, halifeyi peygamberlerin üstünde gören söyleme doğrudan bir cevaptı. Yönetici bir rab değildi; ona kulluk derecesinde itaat, şirke yaklaşırdı. Mutarrif'in ölüm anında dilinden düşmeyen bu âyet, hutbesindeki adalet anlayışı ve şûrâ çağrısıyla aynı istikameti gösteriyordu. Hepsi tek bir ilkeye çıkıyordu: Mutlaklaştırılmış otoritenin reddi.

SİYASET DÜŞÜNCESİNDEKİ YERİ

Bu itirazın kimden geldiği de anlamlıdır. Mutarrif, rejimin kendi atadığı, Sakîf eşrâfından bir valiydi. Babası Mugîre b. Şu'be, erken İslâm'ın en pragmatik siyasetçilerinden biri olarak iktidarla uzlaşmayı neredeyse bir sanata dönüştürmüştü. Kardeşleri Urve ve Hamza da Haccâc'ın valileri olarak görev yaptı. Urve'nin âkıbeti, içinde yaşadıkları siyasî zeminin ne kadar sert olduğunu gösterir. Abdülmelik'e yazdığı bir mektupta Haccâc'ı zorbalık ve çabucak kan dökmekle suçlamış, Haccâc da bunu öğrenince onu ölünceye kadar dövdürmüştü. Hafif bir eleştiri bile ölümle karşılanırken Mutarrif, meşruiyetin kökünü tartışmaya açıyordu. Onu babasından ve kardeşlerinden ayıran da buydu. Onlar maslahatçı bir uyum siyasetini sürdürürken Mutarrif meşruiyet sorusunu merkeze aldı.

Mutarrif'in kim olduğu kaynaklarda bile tam yerine oturmaz. Taberî, onun isyanını Hâricî lider Şebîb'in anlatısı içinde aktarır; bu tercih onu okuyucunun gözünde Hâricî hareketin bir parçası gibi gösterir. Oysa metnin içeriği bu yerleştirmeyi doğrulamaz. Belâzürî bunu açıkça düzeltir: "Bazıları Mutarrif'in Hâricîlerin görüşünü benimsediğini söyledi, ama bu doğru değildir; o, İbnü'l-Eş'as ile birlikte ayaklanan kurrânın görüşünü benimsiyordu." Bu düzeltme önemlidir. Mutarrif, birkaç yıl sonra Kûfe'nin önde gelen âlim ve kurrâlarının Haccâc'a karşı topluca ayağa kalktığı İbnü'l-Eş'as isyanının erken habercisidir. Ne saraya itaat eden bir memurdur ne de herkesi tekfir eden bir Hâricî; zulme itiraz eden, fakat tekfir ve keyfî şiddetten kaçınan, meşruiyeti rızâ ve adalette arayan bir çizgiyi temsil eder.

Bu çizginin neden güçlenemediği de öğreticidir. Mutarrif iki güçlü kutup arasında sıkışmıştı; bir yanda cezalandıran saray, öte yanda katılım dayatan Hâricî kılıcı. İkisinden de uzak duran bu çizgi, ikisinin de gücünden mahrum kaldı. Rızâ ve şûrâ ilkesini yeniden hayata geçirecek zemin yoktu. Mutarrif bir siyasal program ortaya koydu; fakat onu taşıyacak güç yoktu. Tarihsel olarak galip gelen, tegallüb ve veraset modeli oldu.

Fakat bu çizgi Mutarrif'le sona ermedi. Onun ölümünden yalnızca birkaç yıl sonra dünyaya gelen Ebû Hanîfe (ö. 150/767), aynı meşruiyet ölçüsünü hem sözüyle hem de bedel ödeyerek savundu. Hem Emevî valisi İbn Hübeyre'nin hem Abbasî halifesi Mansûr'un kadılık teklifini reddetti; dövüldü, hapsedildi ve hapiste öldürüldü. Dört Sünnî mezhep imamı arasında tegallübe en açık itirazı yükselten oydu. Çünkü meseleyi maslahat veya sabır çerçevesinde değil, doğrudan meşruiyet ilkesi üzerinden ele alıyordu.

Bu tarihsel kırılmayı çağdaş dönemde en derin biçimde çözümleyen isimlerden biri Muhammed Âbid el-Câbirî'dir. Ona göre fitne sonrasında akîde, iktidarı sınırlayan bir ilke olmaktan çıkıp onu meşrulaştıran bir araca dönüşmüş; böylece özellikle Arap siyasî aklında zorba iktidar kalıcı hâle gelmiştir. Muhammed İkbal ise aynı kırılmayı farklı bir açıdan okur. İslâm'ın siyasî idealini "ruhanî demokrasi" olarak tanımlar; bu idealin özünü eşitlik, dayanışma ve özgürlük oluşturur. Ona göre Emevî ve Abbasî halifeleri, ictihadı bireysel müctehidlerin uhdesinde tutup kalıcı bir yasama geleneğinin doğmasına bilinçli olarak izin vermediler. Böylece şûrâ ve rızâ, siyasî hayatı düzenleyen fiilî ilkeler olmaktan çıkıp daha çok normatif teorinin ve muhalefetin dili hâline geldi.

Bu tartışma yalnız İslâm siyaset düşüncesine ait değildir. Mutarrif'in yedinci yüzyılın sonunda sorduğu soru (iktidarın meşruiyetini güç mü sağlar, yoksa yönetilenlerin rızâsı mı?) siyaset felsefesinin en eski ve en evrensel sorularından biridir. Antik Yunan'dan beri güç ile hak arasındaki gerilim siyaset düşüncesinin merkezinde yer alır. Thukydides'in Melos Diyaloğu'nda Atinalıların dile getirdiği "güçlü olan yapar, zayıf olan katlanır" anlayışı ile Emevî sarayının tegallüb anlayışı, aynı siyasî mantığın iki farklı tarihî tezahürüdür. Buna karşılık iktidarın hukukla sınırlandırılması ve meşruiyetinin yönetilenlerin rızâsına dayanması fikri, hem İslâm hem Batı düşüncesinde uzun ve çetin bir tarihsel mücadelenin ürünü oldu. Batı'da Aquinas adaletsiz yasanın bağlayıcı olmadığını savundu; on altıncı yüzyılda Kalvinist direniş doktrini zalim hükümdara karşı direnme hakkını temellendirdi; Locke (1689) yönetimin meşruiyetini yönetilenlerin rızâsına bağladı, Montesquieu ise iktidarın ancak kuvvetler ayrılığıyla sınırlandırılabileceğini gösterdi. Bu ilkeler ancak on sekizinci yüzyılın sonunda anayasal bir zemine kavuştu. Amerikan Anayasası (1787) ile Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi (1789), yönetilenlerin rızâsına dayalı meşruiyet anlayışını modern anayasal düzenin temel ilkelerinden biri hâline getirdi.

Bu tarihsel karşılaştırmanın gösterdiği şey açıktır. İktidarın sınırlandırılması ve meşruiyetinin rızâya bağlanması belirli bir medeniyete değil, insanlığın ortak siyasî tecrübesine ait evrensel bir ilkedir. İslâm düşünce geleneği bu ilkeyi şûrâ, biat, rızâ, adalet ve emanet kavramlarıyla ifade etti. Mutarrif ise onu yalnızca savunmakla kalmadı; biatını geri çekerek siyasî bir tavra dönüştürdü. Bu bakımdan onun tutumu, modern anayasacılıkta yönetilenlerin rızâsının geri çekilebileceği fikriyle dikkat çekici bir paralellik taşır.

Mutarrif b. el-Mugîre'nin önemi, kurduğu bir sistemde ya da kazandığı bir zaferde değil, sorduğu sorunun isabetinde ve onu sorduğu tarihî anda yatar. O yeni bir şey icat etmiyordu. Savunduğu ölçü, vahyin adalet ve şûrâ emrinde, Peygamber'in istişâreye dayanan yönetiminde ve ilk halifelerin seçimle iş başına gelmesinde zaten vardı. Onun yaptığı, tegallübün, zorla alınan biatın ve kutsallaştırılmış iktidarın hâkim olduğu bir düzende bu ölçüyü yeniden ve yüksek sesle dile getirmekti. Yenilgisi, savunduğu ilkenin yanlışlığını değil, tegallübün artık siyasî düzeni belirleyen meşruiyet ölçüsü hâline gelmiş olduğunu gösteriyordu. Rızâya dayanan ve hukukla sınırlandırılmış iktidar anlayışı, Mutarrif'te erken, açık ve bedeli ödenmiş bir ifadeye kavuşmuştur. Tegallübün hâlâ meşruiyet iddiasında bulunduğu bir dünyada, onun itirazı güncelliğini korumaktadır.

Türkiye’nin NATO ile imtihanı Hakan Temiztürk+03/07/2026

NATO’nun Ankara Zirvesi, ABD Başkanı Donald Trump’un son aylardaki konuşmalarından ve ittifaka yönelik eleştirilerinden sonra rutin bir liderler toplantısı olmanın ötesine geçecek gibi görünüyor. İran’la savaş sürecinde ABD Başkanı sık sık NATO’ya sitem eden, hatta ittifakı suçlayan açıklamalar yaptı. NATO’dan ve istediği desteği temin edemediği İngiltere başta olmak üzere üye ülkelere ağır eleştirilerde bulunmuştu. ABD’nin İngiliz üslerini kullanmasına ilk aşamada izin vermemesini, İngiltere Başbakanı Starmer’ın geçmişteki kadar kararlı olmadığını, ABD-İngiltere ilişkilerinin geçmişteki kadar güçlü olmadığını, Londra’nın İran konusunda diğer müttefikler kadar istekli davranmadığını dile getiren Trump diğer ülke liderlerine de açık açık tehditler savurmuştu kendine has üslupsuzluğuyla…

MÜJDE DEDİĞİ SATIŞ!

Tehditleri, tepkileri, şovları ve diğer tuhaflıklarıyla ekranlarda kendinden bahsettirmeyi başaran ABD Başkanı, bu süreçte Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında genellikle güzel sözler söylemeye itina gösterdi. Erdoğan’ın harika liderliğinden, aralarındaki dostluktan, ordusunun büyük ve güçlü olduğundan bahsetti. Geçen hafta kurduğu “müjde”li cümlelerle bu övgüsünü en ileri seviyeye taşıdı…

Böyle bir ortamda Türkiye’nin ev sahipliğinde toplanacak olan NATO Zirvesinin Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik konumunu yeniden öne çıkaracak olması, Rusya-Ukrayna Savaşı devam ederken Avrupa güvenliğinin yeniden şekillenmesi, savunma harcamaları ve yük paylaşımı (ABD’nin Avrupalı müttefiklerinden daha fazla katkı beklentisi bu bağlamda önem arz ediyor) bakımından ‘tarihî’ olduğu değerlendiriliyor.

Türkiye’nin bu zirveden beklentileri ise üç başlık altında toplanıyor: Savunma sanayii alanındaki kısıtlamaların kaldırılması, Türkiye’nin Avrupa güvenliğindeki rolünün daha fazla tanınması, terörle mücadelede müttefiklerden daha güçlü destek beklentisi bulunuyor. Bunlar Erdoğan’ın hem hafta başında hem de çeşitli ortamlarda dile getirdiği hususlar aynı zamanda…

Böylesine önem atfedilen zirve, doğal olarak medya ve siyaset çevrelerinde yoğun bir şekilde tartışılıyor.

Tartışmaların ilginç birkaç boyutu bulunuyor:

NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında öneminin azaldığı, yeni konseptte ‘düşman’ın İslam/İslam dünyası olduğu tezini özellikle 1990’lı yıllarda sık sık gündeme taşıyan İslamcı çevreler, zirvenin Ankara’da yapılacak olmasından ve Trump’ın Türkiye ve Erdoğan övgülerinden dolayı eski konumlarından uzakta durmayı, büyük bir strateji olarak pazarlıyorlar… İslamcı, İslamcı olduğundan daha çok rijit tavrıyla bilinen bir gazete, NATO’yu reddettiklerini ama müttefik olmaktan dolayı yapacak bir şeyin olmadığını belirtiyor, NATO’ya ve zirveye, daha fazla olarak da zirve dolayısıyla alınan önlemlere tepki gösteren sosyalistlere ve ulusalcılara tepki gösteriyor! Bu mantık, kendileri dışında başkalarının NATO’yu dışlamasını, NATO’yu reddetmesini, NATO’ya ve yaptıklarına karşı çıkmasını kabul etmiyor! NATO’yu, Trump’ı ve zulüm ve katliam destekçisi diğer liderleri değil onlara tepki gösterenleri suçluyor…

GEÇMİŞİN NATO KARŞITLARI

Bu çizginin AK Parti ve Erdoğan öncesindeki dönemde kendi içinde daha tutarlı, daha hakkaniyetli, daha insancıl olan tutumu, AK Partili yıllarda epeyce değişim geçirdi ve bazılarında NATO’cu olmaya kadar vardı! Bunda -yukarıda işaret edildiği gibi- Trump’ın Türkiye ve Erdoğan hakkındaki sözleri çok etkili oldu şüphesiz. ABD Başkanının çoğu birbiriyle çelişik, tutarsız ve geçersiz sözleri uğruna hem “ABD emperyalizmi” söyleminden hem de bizatihi kötülüğü temsil eden Trump’ın özelde Müslümanlar genelde tüm mazlumlar için tehdit ve tehlike olduğu gerçeğini ifade etmekten uzak duruyor.

(Türkiye’deki İslamcı çevrelerde Trump’a yönelik yaklaşım, evet, tamamen destekleyici değildir şüphesiz. Ama iktidarı körü körüne desteklemeyi strateji diye pazarlayanların yaklaşımı tamamen reddedici de değildir. İktidar destekçisi İslamcı medya daha çok jeopolitik ve devlet çıkarları açısından değerlendirdiği görüntüsü vermeye çalışırken, ikinci grupta yer alan ve geçmişteki NATO/ABD/Batı karşıtlığının öncülüğünü yapan ideolojik İslamcı gruplar/yayınlar Filistin, İsrail ve ABD’nin Orta Doğu politikalarını daha belirleyici ölçüt olarak öne çıkarmaya ve buralarda olan bitenlerden dolayı Trump’ın yönlendirdiği ABD/Batı politikalarını bütünüyle reddediyor.)

Zirve dolayısıyla alınan -en hafif deyimiyle- abartılı önlemlerin devlet kanallarında (TRT, AA, DMM) ve iktidar yanlısı medyada normalleştirildiği de dikkatlerden kaçmıyor. Bu kanallara göre Ankara cadde ve sokaklarının brandalarla, panolarla, tabela ve görsellerle kapatılması güvenlik tedbirinden ibaret ve bu da sadece iki günlük bir tedbir! Kendilerini muhalif mecralarda yapılan haber ve yorumları yalanlamakla görevli sayıyor bu kanallar… Oysa gösteri ve yürüyüş yasağı zirveden 15 gün önce başladı. Yollarda kontroller de yerine ve semtine göre günlerdir sıkı bir biçimde sürüyor. Ayrıca “branda ile güvenlik” de oldukça sıkıntılı bir durum değil mi? Maksat bir şeyleri gözlerden saklamak değil de gerçekten iddia edildiği gibi güvenlik ise bu nasıl olacaktır? Brandalar fakirliği, düzensizliği, çirkinliği sakladığı gibi kötü niyetlileri de saklamaz mı mesela?

Yolları, bulvarları, caddeleri, sokakları bütünüyle brandalarla kaplamak, gereksizdir, abartıdır, israftır. Yazıktır, günahtır. Bunu çok mahir ve çok hızlı bir şekilde başarmış olan Ankara Büyükşehir Belediyesi, bu başarısıyla kimsenin gözüne de girecek değildir ayrıca…

TUTUKLAMA VE AKREDİTASYON

Yüzlerce insanın gözaltına alınması, 200’e yakınının tutuklanması da iktidar sözcülüğüne hevesli medya mensuplarına normal geliyor! Zirve’yi takip edecek gazetecilerin akreditasyonu da gözlerden kaçırılıyor; kimin haberci olduğuna NATO’nun mu İletişim Başkanlığının mı karar verdiği anlaşılamıyor. Mesela dış politika ve NATO, Avrupa, ABD konularına en fazla yer veren Cumhuriyet gazetesine Zirve’yi takip etme izni verilmiyor ve bunda bir beis görülmüyor!

(Geçmişin İslamcıları, bugünün iktidar destekçileri, ilginçtir, Trump gibi gerçekten, bizatihi zalimler için bu ve benzeri sıfatları kullanmaktan da imtina ediyor. ABD/Batı emperyalizmi üzerine bir literatür oluşturmuş olan bu çizginin, baba ve oğul Bush’un Irak’ta, Clinton ve Obama’nın hem Ortadoğu’da hem de başka coğrafyalarda milyonlarca masumun kanına girmiş olmalarına isyanı takdirle hatırlanırken onlardan hiçbir farkı bulunmayan Trump’a laf etmemeleri çok tuhaf… Oysa zalim zalimdir, kötü kötüdür, katil katildir! Birkaç gönül alıcı söz, bu gerçeği değiştiremez, değiştirmemelidir! Hak edenlere karşı hak ettikleri durumda bu sıfatları hatırlatmak, masum ve mazlum insanların sesi olması gereken medyanın görevidir.)

İktidarın ve muhalif-muvafık politikacıların ‘siyaseten’ durumu idare edecek eylem ve söylem geliştirmeleri -hoş görülebilir değil ama- anlaşılabilirdir belki ama İslamcı medyanın, aydınların, düşünürlerin ‘siyasî’ davranma hakkı ve sorumluluğu yoktur! Kendisini politikanın, siyasetin, günlük politik didişmelerin parçası sayıp onlara takılıp gidenlerin yaptığı gazetecilik değil maskaralıktır, dalkavukluktur. Böyleleri zaman zaman peşine takıldıklarının farklı bir manevrasıyla boşa düşmektedir.

(Bu arada, NATO’nun öneminin, büyüklüğünün, gerekliliğinin bolca ve her yönüyle tartışıldığı bir ortamda bir ilkesi, hassasiyeti, tutarlılığı kalmamış bir kanalda Batı/Avrupa karşıtı yayınlara rastlamak da oldukça ironik geldi! Her konuda konuşabilme kabiliyetine sahip 5-10 kişiden Coşkun Başbuğ, İsmail Dükel, Fulya Öztürk ve son zamanların yükselen yıldızı Oytun Erbaş, Batı hayranlığının gereksizliğini, Rusya’nın büyüklüğünü, Avrupa’nın ne kadar kötü ve tabii Türkiye’nin ne kadar iyi olduğunu, Batı’ya gidenlerin pişmanlığını filan tartışıyorlar kendilerinden emin bir şekilde!)

MEDYAYA DÜŞEN…

NATO, Türkiye’nin güç bela dahil olduğu, bunun için dünyanın öbür ucundaki Kore’de 721 şehit verdiği, dahil olduktan bir süre sonra ikinci büyük ordusu olduğu bir savunma paktı… Kimi, kimden savunduğu, olası bir savaşta Türkiye’yi savunup savunmayacağı, karşısındaki Varşova Paktı çöktükten sonra yeni ‘düşman’ının kim olduğu çokça tartışıldı; bundan sonra da tartışılmaya devam edecek tabii ki… Ankara Zirvesi, Avrupa’da ve Ortadoğu’da savaşların yaşandığı bir döneme denk geldiği için önemli bir zirve olacak şüphesiz… Bütün bunlara tamam! Ama abartılı yorumlar, bağlamından koparılan sözler, geçmişte dile getirilen hususlar unutulmadan…

Masumların mazlumların mağdurların sesi olma sorumluluğu taşıması gereken medyaya düşen, özellikle İslamcı medyaya düşen Zirve’yi de NATO’yu da Trump’ı da diğer ülkeleri ve liderleri de gerektiği gibi takip etmek, sorgulamak ve haberleştirmektir.

*Prof. Dr. Hakan Temiztürk, Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi.