Çeşitli vesilelerle eğitimi gündem etmekte fayda var. Bu vesileler eğitim üzerine ne düşündüğümüzü, nasıl düşündüğümüzü açığa çıkarıyor; eğitim tasavvurumuzun sınırlarını, meseleleri hangi kavramlarla konuşabildiğimizi ve daha da önemlisi hangi soruları hiç soramadığımızı görünür kılıyor. Özellikle yetkililerin açıklamaları bu açıdan son derece önemli. Bu açıklamalarda dile getirilenlerin yanında sessiz bırakılanlara, satır aralarında görünmez kılınanlara ve tartışmanın sistematik biçimde dışında tutulanlara da dikkat kesilmek gerekiyor. Zaten bir söylemin temel hatları söylenenlerin yanında söylenmeyenler de hesaba katılınca belirginleşir. Dolayısıyla yetkililerin ve kurumların eğitime ilişkin açıklamaları, alanı nasıl kavradıklarının, hangi meseleleri problem olarak gördüklerinin ve hangi meseleleri daha baştan tartışma dışına ittiklerinin de göstergesidir.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in son açıklamaları da
bu çerçevede ele alınmayı hak ediyor. Söz konusu açıklamalar Bakanlığın
önceliklerini gösterdiği gibi Türkiye’de eğitim tartışmasının hangi eksende
yürüdüğünü ve hangi eksende bilinçli ya da bilinçsiz biçimde tıkandığını da
gösteriyor. Bu nedenle konumlanışımızı sadece söylenenlerin doğruluğu veya
yanlışlığı üzerinden ayarlayamayız. Söylenenlerin bizi hangi gerçekliğe
yönelttiği ve hangi gerçeklikten uzaklaştırdığı odağımızda olmak durumundadır.
Bakan Tekin, çocukların ‘geçmiş kavgası’ yapmadan
bütün tarihsel mirasa sahip çıkmaları gerektiğini belirterek müfredat
değişikliklerini bu amaç doğrultusunda gerçekleştirdiklerini ifade ediyor.
Kendi öğrencilik yıllarında ders kitaplarının aylarca gelmediğini, öğrencilerin
sınıflara odun taşıdığını hatırlatıyor; bugün ise kitapların eğitim yılının ilk
günü sıralarda hazır bulunduğunu, okulların fiziksel standartlarının önemli
ölçüde yükseldiğini söylüyor. Muhalefetin okul yemeği üzerinden yürüttüğü eleştirilere
karşılık da son yirmi yılda yüz binlerce derslik yapıldığını, sınıfların
dijital altyapıyla donatıldığını belirterek bu yatırımların görülmesi
gerektiğini ifade ediyor.
Bu tespitlerin önemli bir kısmına itiraz etmek mümkün
değil. Türkiye’nin eğitim altyapısı, özellikle son yirmi yılda ciddi bir
dönüşüm geçirdi. Derslik sayısı artı, ücretsiz ders kitabı uygulaması başarılı
bir şekilde yürürlükte, teknolojik donanım belirli bir standardın üzerine
çıkarıldı, eğitimin kronik sorunları arasında yer alan pek çok fiziksel
eksiklik büyük ölçüde giderilmiş durumda. Bu gelişmelerin bir kısmı tarihsel
sürecin doğal sonucu olmakla birlikte, önemli bir kısmı da hükümetin politikalarıyla
bağlantılıdır. Bunu görmezden gelmek, gerçeğe karartma uygulamaktır.
Ancak tam da burada gözden kaçırılmaması gereken
birkaç temel husus var.
Birincisi ve belki de en önemlisi, Sayın Bakanın
“geçmiş kavgası” olarak özetlediği meseledir. Çünkü bu mesele, yalnızca
müfredatta yapılacak birtakım değişikliklerle çözülebilecek pedagojik bir
tartışma değil; modernleşme tarihimizin, özellikle de Cumhuriyet döneminden
itibaren farklı biçimlerde devam eden medeniyet ve kimlik geriliminin eğitim
alanındaki yansımasıdır. Bu nedenle ifade edilen husus hayati önemdedir. Ancak
modernleşme hikâyemizin mihverinde yer alan bu meselenin gündelik siyasetin
çekişmesinde veya etkisi son derece tartışmalı müfredat değişikliklerine
sıkıştırılması en iyimser ifadeyle içini boşaltmaktır. Zaten bu tip hayati
meselelere ilişkin atılan adımların önemli bir kısmı maalesef sembolik düzeyde
kalmıştır. Eğitim alanında ne kurumsal yapı ne de onu var eden zihniyet
dünyasını hedef alan yapısal bir dönüşüm gerçekleştirilememiştir. Diğer
taraftan, geçmişle barışma çağrısı olarak sunulan söylem, kullandığı dil
itibarıyla geçmişle hesaplaşmanın farklı bir evresini çağrıştırmaktadır. Barışma
temalı çağrı paradoksal biçimde yeni bir cepheleşmenin dili içinde ifade
bulmaktadır.
İkincisi, eğitimin temel krizinin fiziksel altyapı
eksikliğiyle değil okul formu ve onu mümkün kılan tarihsel-toplumsal koşulların
başkalaşımıyla bağlantılı olmasıdır. İstikrarlı bir şekilde süregelen nitelik
ve memnuniyetsizlik problemimizin kök bağlantıları da buradadır. Nitekim
eğitimin maddi koşullarındaki tüm iyileşme çabaları, nitelik sorununu ortadan
kaldırmıyor. Tersine çoğu zaman bu sorunun üzerini örten bir kamuflaja
dönüşüyor. Eğitim sisteminin karşı karşıya olduğu esas kriz budur ve gerçekçi
olmak gerekirse bu krizin fiziksel altyapı, teknik donanımla sahici bir
irtibatı da yoktur.
Üçüncüsü ise siyasetin doğasına ilişkindir. Kimsenin
yapılan hizmetler nedeniyle yöneticilere teşekkür etmek mecburiyeti olamaz.
Veya muhalefetin muhalefet etme biçimini iktidarın kabul standardına uydurma
zorunluluğundan da bahsedilemez. Dolayısıyla hükümetin eleştiriden muafiyet
talebi de muhalefetin tartışmayı teknik-tali alanlardaki eksiklikleri abartması
veya ideolojik-politik alandaki kısır çekişmelere sıkıştırması da meseleyi
sığlaştırdığı gibi mevcudun muhafaza ve müdafaasına hizmet ettiği not edilmelidir.
Bu şekildeki bir tartışma, eğitimde temel meseleleri
düşünmeyi sistematik biçimde engelleyen operasyonel bir işlev görüyor.
Tarafların eğitim tasavvuru bakımından ayrıştıklarını söylemek mümkün değil.
Mevcut okul yapılanmasında bir problem görmüyorlar, çözümü daha fazla yatırım
yaparak güçlendirmekte görüyorlar. Okulun kendisini, üzerine temellendiği
kabulleri, tarihsel-toplumsal dayanaklarını sorgulama ihtiyacını
hissetmiyorlar. Alanın teknik detaylarını, dekoratif unsurlarını sorun eden
kavrayışta derin bir uzlaşı var ki mevcut düzeneğin can suyu bu uzlaşıdan temin
ediliyor.
Dolayısıyla bu tarz gündemler çoğu zaman anlamlı bir
tartışma olmaktan çok, yapısal sorgulamayı görünmez kılan sahte müdahaleler
olarak not edilmeli. O yüzden taraflar arasındaki gerilim, toplumda iki farklı
eğitim anlayışı var ve bunlar çatışıyor çağrışımı yapıyor. Oysa çatışan şey
farklı eğitim tasavvurları değil; aynı paradigma/düzen içinde kimin egemen
olacağıdır. Gerçek bir eğitim tartışması yaptığımızı zannederken sadece mevcuda
olan mahkûmiyetimizin düzeyi artıyor, olası alternatif arayışların/okumaların/çözümlerin
önüne görünmez setler çekiliyor. Israrla üzerinde durmamız, sorgulamada
ciddiyet göstermemiz gereken şey okul içi palyatif tedbirler değil karikatüre
dönüşen okulun kendisidir ve şüphesiz okulu karikatüre çeviren
tarihsel-toplumsal gerçekliktir.
Modern okul, belirli tarihsel şartların ürünüdür. Aynı
yaş grubundaki bireyleri aynı mekânda toplayan, zamanı standartlaştıran,
bilgiyi merkezîleştiren ve başarıyı tek tip ölçütlerle değerlendiren bu model,
sanayi toplumunun ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Bugün ise bilgi
üretim biçimleri, çalışma hayatı, teknolojik imkânlar, öğrenme pratikleri ve
toplumsal ilişkiler köklü biçimde değişmiş olmasına rağmen okul lokasyonuna
indirgenmiş eğitim sistemi büyük ölçüde aynı tarihsel varsayımlar üzerinden
işlemeye devam etmektedir.
İşte esas kriz tam da burada ortaya çıkmaktadır.
Bugün eğitim alanında yaşadığımız sorunların önemli
kısmı okulun üzerine kurulduğu tarihsel-toplumsal zeminin çözülmüş olmasından
kaynaklanmaktadır. Zaman, mekân ve insan tasarımıyla ilgili bir mühendislik
faaliyetinden bahsediyoruz. Esasında akredite edilmiş bir yaşam biçimi ve buna
uygun bireylerin yetiştirileceği geniş çaplı bir biyopolitik ile karşı
karşıyayız. Bu düzeneği kendisini kuşatan ekosistemle birlikte düşünmek ve bu
ölçekte yaşanan çözülmeyi görmek yerine, dijital çağın akışkan gerçekliği içinde
merkezî, hiyerarşik ve standartlaştırılmış eski yapıyı onarmaya çalışıyoruz.
Elbirliğiyle hayatımıza kasteden bir direnç odağına canlılık atfediyoruz.
Alanla temasımızı yitirmiş durumdayız, alanı içine
alan hayatın kendisiyle irtibatımızın sıhhati de tartışmalıdır. Zira bu şartlar
içerisinde böyle gündemlerimizin olmaması icap ederdi. Biz kimiz, neredeyiz,
bulunduğumuz yerin hususiyetleri neler, ne olmak istiyoruz, ne olmak
istediğimize nasıl karar veriyoruz, olmak istediğimiz şeyi niye olamadık, niye
olamıyoruz, olmak istediğimiz şeyi nasıl hayata geçireceğiz, bunun yolu yordamı
nedir? Eğitimin, okulun bununla bağı, bağlantısı nedir, nasıl olmalıdır? Alanın
teknik-tali düzenlemeleri bu geniş ölçeğin içinde neye karşılık geliyor.
Baudelaire “Şeytanın en büyük hilesi, insanları onun
var olmadığına inandırmaktır” demişti. Biz başarısızlığı yeniden üreten
sistematiği çözüm diye dolaşımda tutarken bir hileye kurban gittiğimizi de fark
edemiyoruz. “Hangi içerik, hangi müfredat?” gibi sorulardan önce
perspektifimizi, ufkumuzu genişleten daha geniş ve büyük sorularla yüzleşmeye
ihtiyacımız var. Bu sorularla yüzleşmediğimiz sürece odun taşınan sınıflardan
akıllı tahtalı sınıflara geçmiş olmamız, tarihsel ömrünü tamamlamış bir yapının
dekorunu yenilemekten öteye geçmeyecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.