22 Haziran 2026 Pazartesi

Türk tipi otokrasiyi besleyip semirten iki kavram: Dışarıda ‘stabilitokrasi’, içeride ‘devlet aklı’ Cansu Çamlıbel/22 Haziran 2026

Geçen haftaya damgasını vuran konulardan biri hiç şüphesiz Avrupa Parlamentosu’nun (AP) bu seneki Türkiye raporu oldu. Türkiye gelmekte olanı, raporun AP Genel Kurulu’nda oylanmasından beş gün önce bu köşede yayımladığımız Slovenyalı Parlamenter Vladimir Prebilic’in açıklamalarıyla öğrendi. Avrupa Parlamentosu’nun Adalet Bakanı Akın Gürlek’e Avrupa Birliği’nin “Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi” kapsamında yaptırım uygulanması çağrısı doğrudan sonuç doğuracak bir şey olmamakla birlikte Birlik içinde sessiz ve derinden yürüyen bir tartışmaya seviye atlatma potansiyeli taşıyor. Hükümet cenahı sürpriz olmayan biçimde Prebilic’i şahıs olarak itibarsızlaştırma ve Gazze soykırımı konusunda kifayetsiz kalan AB’nin ahlaki pozisyonunu sorgulama yoluna giderek asıl tartışmayı perdeleme çabasına girişti.

Oysa Prebilic Avrupa’nın daha ziyade seçilmişleri arasında uzundur kapalı kapılar ardında süren “Türkiye tartışmasının” ülkemiz içindeki otoriter rejimin el arttırmasıyla birlikte artık gizlenemez biçimde ortalığa dökülmekte olduğunun haberini veriyordu. Brüksel, Türkiye ile AB arasında 2016’ta imzalanan “18 Mart Mutabakatı”nı Suriye’deki iç savaş nedeniyle doğudan AB içine yönelen göç ve terör dalgalarıyla baş etmenin hızlı yöntemlerinden biri olarak gördü. Bu açıdan bakıldığında bizim kamuoyundaki adıyla “Mülteci Anlaşması” Avrupa Birliği’nin sınır kontrol sorumluluklarının dışsallaştırdı.

Vladimir Prebilic ile

Türkiye’nin Doğu’dan AB içine gelen sığınmacıların döndürüldüğü bir çeşit “taşeron ülke” olarak kullanılabiliyor olması Avrupa göç politikası açısından bir dönüm noktasıydı. Böylesi bir “kıyak” karşılığında Erdoğan’ın kendi ülkesi içinde yöneldiği antidemokratik rotaya karşı sessiz kalmayı çok da büyük bir bedel olarak görmediler. Üyelik görüşmelerinin zaten bir yere gittiği yoktu, iki taraf da bunun bilinciyle sadece kağıt üzerinde devam eden müzakere sürecini başka türlü pazarlıkların paravanı olarak kullanma konusunda sessizce uzlaştı. Avrupa Birliği’nin kuruluş felsefesiyle çelişen bu “al-ver”in karar alıcılar tarafından içeride nasıl meşrulaştırılıp aklandığını Prebilic şöyle anlatıyor:

“Avrupa Birliği belli bir noktaya kadar bu oyunu Erdoğan’la siyasi oportünizm nedeniyle oynadı. Çünkü Türkiye’ye ihtiyaç vardı. Bir mülteci akını vardı, Suriye’de istikrarsızlık vardı, IŞİD ile mücadele vardı. Avrupa Birliği açısından Erdoğan ve Türkiye Ortadoğu’da bir çeşit ‘istikrar’ unsuru olarak görüldü. ‘Demokrasinin bazı unsurları zedeleniyor olsa da istikrar önemli’ diye bakıldı. Bana kalırsa kesinlikle yanlış bir yaklaşımdı. İkincisi, Trump öncesinde Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği'nin benzersiz bir ilişki vardı. Biz Avrupa tarafı olarak güvenlik konusunda biraz bedavacıydık. Amerikalılar güvenliği sağlardı, biz de onların güvenlik şemsiyesi altında olacağımızı bilirdik. Türkiye de NATO üyesi olarak bu şemsiyenin önemli bir üyesiydi. Bu yüzden de ‘demokratik sorunlara rağmen Türkiye’nin içerde olması gerekiyor’ diye bakıldı. ‘Hoş olmayan dosyaları açmayalım’ denildi.”

Vladimir Prebilic’in sözünü ettiği Avrupa oportünizminin Türkiye’de ve Batı Balkanlar’daki Sırbistan gibi bazı diğer AB üyeliğine aday ülkelere bakışı özetleyen bir kavram buldu bazı Avrupalı akademisyenler; “stabilitokrasi.”

“İstikrar” ve “otokrasi” kelimelerinin bir araya gelmesiyle türetilen bu kavram, siyasi istikrar vaat ederek dış meşruiyet elde eden rekabetçi otoriter rejimler için kullanılıyor.

Avrupa Birliği’nin kendi stratejik çıkarları için mevzu bahis aday ülkedeki otokratlaşma eğilimlerini kabul etmeye başlamasıyla birlikte bu ülkelerle ilişki dinamiği “stabilitokrasi” kavramı üzerinden şekilleniyor. Avrupa Birliği’nin öz anlayışında ve kimliğinde radikal bir değişim anlamına gelen bu durum Suriye iç savaşı, Ukrayna-Rusya savaşı, Gazze soykırımı, İsrail-İran savaşları nedeniyle neredeyse kalıcı hale gelmiş durumda. Bu politikanın yüzlerinden biri kuşkusuz 2019’dan beri (iki dönemdir) AB Komisyonu Başkanı olarak görev yapan Ursula von der Leyen.

Prebilic’e göre ‘siyasi istikrar vaat ederek dış meşruiyet elde eden otoriter rejimler’ arasında Türkiye işi en ileri götüren olduğu için 2016’da Avrupa liderliğinden sığınmacılar karşılığında satın aldığı sessizliği kaybetmek üzere. 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla başlayan ve 21 Mayıs 2026’da CHP’ye mahkeme tarafından el konulmasıyla tahkim edilen yargı darbesinin Türkiye’de artık seçim yoluyla iktidar değiştirme ihtimalini ortadan kaldırmak üzere olduğunun en azından Avrupa Parlamentosu içinde net biçimde görülmekte olduğunu savunuyor.

Durumun onun anlattığı kadar sarih olduğunu hiç düşünmüyorum. Velev ki öyle… Yine de çok geç ve pek manasız!

Birincisi, Avrupa Parlamentosu AB içindeki karar alma mekanizmaları arasında hala en zayıf olanı ve AB Komisyonu hala biraz önce izah etmeye çalıştığım jeopolitikçi kafayla yönetiliyor. İkincisi, kendi çıkarları için dış meşruiyet hediye ettikleri Erdoğan nezdinde pek bir hükümleri kalmadı. Çünkü artık şantaj yaptığında sonuç alabildiğini, kapalı kapılar ardında el sıkışabildiğini biliyor. Üçüncüsü de AB kurucu değerlerinden kalan kırıntıları da Gazze’de harcayarak “insan hakları” konusundaki ahlaki otoritesini kaybetti.

Türk tipi otokrasiyi besleyip semirten batının “stabilitokrasi” perspektifinin tek suçlusu Avrupa Birliği değil muhakkak ki. Brexit’le 2020’de Avrupa Birliği’nden resmen ayrılan Britanya, yüzyıllardır çok mahir olduğu otokratlarla iş tutma geleneğini coşkuyla devam ettiriyor. Ha bir de tabii “stabilitokrasi” gibi bir kavramsallaştırmaya dahi ihtiyaç duymadan doğrudan tek adamlara hayranlığı ve her koşulda parayı önceleyebildiği için Erdoğan’ın tercih ettiği ilişki şeklini hiç ikiletmeden ilk günden tesis eden Donald Trump var. Ne demişti Trump’ın Ortadoğu’ya temsilci olarak atadığı dört trilyoner kankasından biri olan Büyükelçi Thomas Barrack eylül 2025’te Erdoğan’ın Oval Ofis randevusunun arifesinde?

“Başkan Trump ilişkilerdeki tartışmalı başlıklardan bıktığını, cüretkar bir adım atmamız ve ona ihtiyacı olanı vermemiz gerektiğini söyledi. Erdoğan’ın neye ihtiyacı olduğunu sorduğumda ise Başkanımız bana ‘meşruiyet’ dedi. Yani mesele sınırlar, S-400’ler ya da F-16’lar değil, meşruiyet!”

Türk tipi otokrasiye dışardan sağlanan meşruiyeti bir kenara not ettikten sonra dönüp bir de içerdeki taşıyıcı kolonlara bakalım. Milat yine 2015-2016 dönemi. 2015 Haziran’ındaki ilk ve hala tek genel seçim yenilgisinden sonra Erdoğan’ın imdadına yetişen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, başkanlık sisteminin getirilmesi ve yerleştirilmesi için “beka” söylemini içi boşalıncaya kadar ziyadesiyle kullandı. Memleket yedi düvele karşı bir varoluş savaşı veriyordu ve varoluşumuz ancak tek bir kişi etrafında kenetlenilirse korunabilirdi. 2024’e geldiğimizde Devlet Bahçeli, varoluş krizimizi boyutlandırırsak “iç barış ülküsü”nü de bohçaya ekledi. Türkiye’nin varoluşu için Erdoğan gibi Abdullah Öcalan da kilit bir aktör olarak tarif edilmeye başlandı Bahçeli tarafından. Kimsenin kaygılanmasına lüzum yoktu çünkü “devlet aklı” konuşuyordu. Başta bu anlatının alıcısı çok oldu belki ama geldiğimiz noktada projenin bu kısmının yalpalamakta olduğu aşikar.

“Devlet aklı biziz” diyerek kendilerine sahip olduklarından hayli fazla bir ehemmiyet yükleyen Bahçeli ve kurmayları, yanıtı bugünkü “devlet”in asıl ve mutlak sahibinden türlü biçimlerde aldılar ve almaya devam ediyorlar.

Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Behlül Özkan

Bir de kendini “devlet aklı”nın sahibi görmese de “devlet aklı”na güvenerek 78 yaşında siyasete dönen, CHP’nin AKP yargısı tarafından atanmış Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun durumu var. Kılıçdaroğlu ekibinin büyük çoğunluğunun kendilerine “devlet” tarafından tevdi edilen bu görevi, bir intikam, bir güç devşirme ve hatta ilerde belki iktidara ortak olma aracı olarak gördüğünü esefle izliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun durumu ise biraz başka, bir tür paralel evrende yaşıyor sanki. 19 Haziran akşamı Sözcü TV yayınında Kemal Bey’i izlerken, Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Behlül Özkan’ın 2024 tarihli “Erdoğan ile rekabet etmek, devletle işbirliği yapmak: Kılıçdaroğlu Türkiye’de ana muhalefet lideri olarak neden başarısız oldu?” makalesindeki tespitleri hatırladım.

Behlül Özkan’ın Kılıçdaroğlu ile de mülakat yaparak hazırladığı İngilizce makaledeki temel argümanı şu; “Kılıçdaroğlu aslında hiçbir zaman otoriterliğin bir kurbanı değil, olmadı. Tersine otoriter rejim içinde stratejik fırsatlar arayan bir siyasi aktör olageldi.”

Yani aslında Kemal Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın kurduğu otoriter rejimle hakiki bir mücadeleye girmek yerine yeri geldiğinde uzlaştı ve siyasi varlığını bu dinamik üzerinden tahkim etti. Rejimin karşılaştığı her krizde, düzeni ve istikrarı koruma adına en az yüzde 50’lik muhalif bloğu dizginlemeyi üzerine aldı. Sivil toplumun muhalefet enerjisini harekete geçirerek siyasi alana taşımak yerine sönümlendirip ehlileştirdi.

Peki Kılıçdaroğlu bunu neden yaptı ve neden yeniden yapabilsin diye kendisine biçilen son rolü kabul etti?

Behlül Özkan

Doç. Dr. Özkan muhalif kesimde popüler olan “truva atı” teorisine prim vermiyor, Kılıçdaroğlu’nun hakikaten de bir gün devletin topu kendisine getireceğine körü körüne inandığını düşünüyor:

“Nasıl ki koşullar uygun hale geldiğinde (Baykal’ın kasedi patladığında) genel başkanlık ona nasip olmuştu, uygun koşullar oluştuğunda devlet içindeki güç merkezleri cumhurbaşkanlığının önünü açardı. 2023’te tam da buna inandı. Kaybedince bu sefer de koşullar uygun olmadığı için kaybettiğine inandı. Bugün ise artık tekrar aday olamayacağını ya da kazanamayacağını biliyor. Ama hükümetin desteğiyle zamana oynayarak CHP Genel Başkanlığında oturabileceğini görüyor. Bu da ona yetiyor çünkü şu düşünceyle yaşıyor: ‘Kriz anında devletin güvenebileceği muhalefet odağı benim. Dolayısıyla top benim.’”

Özkan’a göre Kemal Kılıçdaroğlu-Bülent Kuşoğlu ikilisi bu saplantılı “devlet aklı” okuması üzerinden izledikleri siyaset ile Fransa’nın 1940’ta Alman ordularının işgali sırasında Nazilerle iş birliğine giden Vichy hükümeti gibi bir pozisyona düşürdüler kendilerini. Yani kendi çıkarları için “rejim işbirlikçisi” oldular.

Özkan’ın tarif ettiği yerden bakıldığında, bu yazının başında detaylı biçimde pozisyonuna yer verdiğim Avrupa Birliği de Erdoğan tarafından tesis edilen Türk tipi otokrasinin işbirlikçisi durumundadır. Neyse ki Türkiye toplumunun demokrasi mücadelesinde artık ne Kemal Kılıçdaroğlu’ndan ne de Avrupa Birliği’nden bir beklentisi var. Buna mukabil giderek daha net görünüyor ki dışarda “stabilitokrasi” diyenlerle, içerde “devlet aklı” diye diye kendini sisteme eklemleyenler olmasaydı bugün “Şu koşullar altında yapılacak bir seçim gerçek bir seçim midir?” diye soruyor olmazdık.

İki kere öldürülen adam: Gaylân ed-Dımaşkî ve iktidarın kaderle imtihanı Mustafa Yeneroğlu+21/06/2026

Hicrî 125 (M.S. 743) yılına yaklaşırken Şam’da, Bâb el-Ferâdîs “Cennet Kapısı” denilen kuzey sur kapısının önünde bir kalabalık toplanmıştı. Kapının altında, az sonra idam edilecek, elleri ve ayakları kesilmiş bir adam vardı; bazı rivayetlere göre, son sözünü söyleyemesin diye dili de kesilmişti. Yanında, bir zamanlar adaletiyle ünlü Halife Ömer b. Abdülaziz’in muhafızlığını yapmış olan müridi Sâlih b. Süveyd duruyordu, o da asılacaktı.

İnfazı emreden, dönemin güçlü hükümdarı Hişâm b. Abdülmelik’ti. Asılan adamın adı Gaylân ed-Dımaşkî’ydi. Suçu bir isyan, suikast ya da ihanet değildi. Suçu, tek bir cümleydi: “İnsan, yaptığından kendisi sorumludur.”

Bugün bize sıradan bir hakikat gibi görünen bu cümle, sekizinci yüzyıl Şam’ında bir adamın hayatına mal oldu. Çünkü o cümlenin arkasında, düzeni sarsabilecek bir cümle gizliydi: Eğer insan yaptığından sorumluysa, halife de yaptığından sorumludur ve zulüm “Allah böyle takdir etti” diyerek meşrulaştırılamaz.

ŞAM’IN KÂTİBİ, SARAYIN İÇİNDEKİ YABANCI

Gaylân ed-Dımaşkî’nin hayatına dair elimizdeki bilgiler sınırlı ve yer yer tartışmalıdır. Tam adıyla Ebû Mervân Gaylân b. Müslim, nisbesiyle el-Kıbtî ed-Dımaşkî, muhtemelen Mısırlı bir Kıptî ya da Himyer’in Kıbt koluna mensup bir aileden geliyordu. Her halükârda Arap aristokrasisinin dışında, mevâlî (azatlı) tabakasına mensuptu. Babasının Emevî hanedanına bağlı bir azatlı (yani köleliği sona erdirilmiş kimse) olduğu aktarılır. Kendisi ise Şam’da, imparatorluğun kalbinde, devlet kâtipliği yapıyordu.

Kaynaklar onu, Abdülmelik b. Mervân’ın oğlu Saîd’e öğretmenlik yapacak kadar saraya yakın gösterir. Daha da önemlisi, sonradan “İslâm’ın en âdil halifesi” diye anılacak olan Ömer b. Abdülaziz onu yanına almış, vaazlarını dinlemiş ve bazı reformlarda ona dayanmıştı.

ADALET SÖZ DEĞİL, EYLEMDİR

Ömer b. Abdülaziz halifeliği döneminde saray, Gaylân’a makam ve gelir getirecek mevkiler arasında tercih hakkı tanıdığında, onun seçimi kim olduğunu tek başına anlattı: O, kazanç getiren bir göreve değil, “reddü’l-mezâlim” denilen işe (yani devletin gasp ettiği malların, haksızlıkların, zorla alınmış mülklerin sahiplerine iadesine) talip oldu.

Câbirî’nin naklettiği bir sahne, bu tercihin ne anlama geldiğini gösterir. Gaylân, devlet adamlarından birinin zorla el konmuş mallardan oluşan hazinesini meydana çıkarttırır ve halka şöyle seslenir: “Gelin, hainlerin malına gelin. Gelin, zalimlerin malına gelin. İşte bunlar, onların malları; oysa insanlar açlıktan ölüyor.”

Nitekim sonraki gelenek, Gaylân ve onun gibi düşünenleri “ehl-i adl”, yani “adalet ehli” diye anacaktır. Madem zulüm Allah’ın takdiri değil yöneticinin tercihiyse, halk ona boyun eğmek zorunda değildir.

ZULÜM ALLAH’TAN MI GELİR?

Gaylân’ın bütün dramı, bugün bize teknik bir akaid meselesi gibi görünen tek bir soruda düğümlenir: İnsanın fiillerini yaratan kimdir? Emevî sarayının resmî cevabı nettir. Her şey (iyi ve kötü, adalet ve zulüm) Allah’ın ezelî takdiriyle olur. Bu görüşe “cebr”, yani zorlama akidesi denir. Saray uleması bunu açıkça siyasete şöyle tercüme ediyordu: “Yeryüzü Allah’ındır, onu halifesine emanet etmiştir; Allah’ın takdir ettiğini hiç kimse değiştiremez.”

Mantık basit ve ürkütücüydü. Eğer halifeyi tahta Allah oturttuysa, ona itaatsizlik Allah’a isyandır; eğer zulüm Allah’ın takdiriyse, zalime karşı çıkmak kadere karşı çıkmaktır. Kader inancı, böylece iktidar tarafından siyasal sorumluluğu ortadan kaldıran bir yoruma dönüştürülerek mazlumu susturan, zalimi ise sorumluluktan kurtaran bir itaat ideolojisine dönüşmüştü.

Gaylân’ın ve ondan önce Basra’da bu yolu açan Ma’bed el-Cühenî’nin itiraz ettiği tam da buydu. Ma’bed, Emevî emîrlerinin haksız fiillerinin Allah’ın takdiri olmadığını söyleyen ilk Basralı sesti. Kaynaklarda anlatılan bir sahne, bu itirazın siyasi yükünü gösterir. Ma’bed, bir arkadaşıyla birlikte devrin en saygın âlimi Hasan-ı Basrî’nin meclisine gelir ve sorar: “Bu emîrler kan döküyor, halkın malını gasbediyor, sonra da ‘Bizim fiillerimiz ancak Allah’ın takdiriyledir’ diyorlar; ne dersin?” Hasan’ın cevabı, sonradan Gaylân’ı darağacına götürecek bütün meseleyi tek cümlede toplar: “Allah’ın düşmanları yalan söylüyor.”

Onlara “Kaderiyye” dendi; ama savundukları şey, adın çağrıştırdığının tersine, kaderin değil sorumluluğun ve hürriyetin teolojisiydi. İnsan kendi fiilinin failidir; öyleyse sorumludur; öyleyse hesaba çekilebilir. Ve bu ilke yöneticiyi de kapsar. Gaylân’dan günümüze ulaşan tek metin olan Ömer b. Abdülaziz’e yazdığı mektupta da meseleyi tam bir adalet sorgusu olarak kurar. İbnü’l-Murtedâ’nın aktardığı satırlar şöyledir: “Baktım, gördüm, inceledim ey Ömer! Yaptığını ayıplayan, ayıpladığını yapan bir hakîm hiç gördün mü? Kullarına güçlerinin üstünde yük yükleyen, sonra da itaat ettikleri için onlara azap eden bir merhametli gördün mü? İnsanları zulme ve kötülüğe teşvik eden bir âdil gördün mü?”

Bu satırların inceliği, ilahî adaleti bir mantık zincirine bağlamasındadır: Âdil bir Tanrı, insanı yapmaya mecbur ettiği bir fiilden ötürü cezalandırmaz; öyleyse insan o fiilde özgürdür. Ama aynı mantık, iktidara doğru da uzanır. Çünkü “zulmü kim yaratıyor?” sorusunun cevabı “Allah değil, insan yaratıyor” ise, o zaman sarayın “biz sadece kaderi uyguluyoruz” savunması da çöker.

Modern araştırmacılar burada çarpıcı bir paralelliğe işaret eder: Gaylân’ın çağdaşı, aynı Şam’da, aynı Emevî bürokrasisinin içinde yaşayan Hristiyan ilahiyatçı Şamlı Yuhanna da (sonradan Doğu kilisesinin azizi sayılan adam) tam bu yıllarda irade özgürlüğü üzerine yazıyordu; iki dinin iki düşünürünün insanın sorumluluğunu birbirine yakın kelimelerle savunması, aynı şehrin entelektüel havasından besleniyordu. Ne var ki bu benzerlik, Gaylân’ın kendi devrinde bir suçlamaya dönüştürülmüştü: Emevî tarafının fakihi Evzâî, Kaderîlerin bu fikri Hristiyanlardan devşirdiğini öne sürerek onları itibarsızlaştırmaya çalışıyordu. Tarihin tuhaf bir cilvesiyle, biri aziz oldu; öteki idam edildi.

İKTİDAR MİRAS DEĞİL, EMANETTİR

Gaylân’ın hürriyet anlayışı yalnızca teolojik değildi; modern siyasal kavramlarla ifade edersek, bu düşüncenin anayasal nitelikte bir sonucu vardı. Dönemin yerleşik kabulü, hilafetin Kureyş kabilesinin tekelinde olduğuydu; iktidar, soy yoluyla devralınan bir mirastı. Gaylân bunu reddetti. Ona göre imamet ne Kureyş’in tekelindeydi ne de bir hanedanın mülküydü. Kaynakların aktardığına göre o, “Kitap ve Sünnet’e göre hareket eden herkesin” (Arap olsun olmasın, soylu olsun olmasın) imam olabileceğini ve bu imametin ancak “bütün ümmetin icmâsıyla”, yani toplumun ortak rızasıyla kurulabileceğini savunuyordu. Dahası; Kitap ve Sünnet’e göre yönetmeyen, yani hukuktan sapan yöneticinin azledilebileceğini söylüyordu.

Bu fikirlerin, kendisini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ilan eden bir hanedan için ne anlama geldiğini tahmin etmek zor değildir. Gaylân’ın özgür irade teolojisi ile seçime, rızaya ve azle dayalı iktidar tasavvuru, aynı madalyonun iki yüzüydü. Birini kabul eden, ötekini de kabul etmek zorundaydı. Saray ikisini birden reddetti.

BÂB EL-FERÂDÎS’TE BİR SABAH

Gaylân’ın sonu, göstermelik bir muhakeme ile geldi. Hişâm b. Abdülmelik onu, dönemin en sert kader-karşıtı hukukçusu Evzâî’nin huzurunda sorgulattı. Evzâî, Gaylân’a kendi ilkesiyle çelişmeden cevaplayamayacağı sorular yöneltti. Taberî’nin kaydettiği bir başka rivayette sorgucu Meymûn b. Mihrân’dır ve diyalog şöyledir: Gaylân sorar, “Allah, kendisine isyan edilmesini diledi mi?”; muhatabı karşılık verir, “Peki Allah dilemeden mi O’na isyan edildi?” Gaylân susar. Bu “susturulma” sahnesinin tarihî gerçekliği tartışmalıdır; büyük ihtimalle sonradan, mağlubu küçük düşürmek için biçimlenmiş bir anlatıdır. Kesin olan ise sonucudur.

Hişâm, Gaylân’ın ve müridi Sâlih b. Süveyd’in Bâb el-Ferâdîs’ten asılmasını emretti. İnfazın ardından Gaylân’ın Kaderî takipçilerini topraklarından sürdü; onları Kızıldeniz’in ortasındaki ıssız Dahlak adalarına gönderdi. Yani cezalandırılan yalnızca bir kişi değil, bir fikirdi.

Bu, bir eşikti: Devlet artık yalnızca isyancıyı değil, “yanlış” düşüneni de cezalandırıyordu. Emevîler isyancı ile sapkını ayırıyordu; isyancı doğrudan öldürülürken, sapkına bir tür muhakeme yapılır, fikrini geri alması için fırsat verilir, sonra çarmıha gerilirdi. Gaylân âsi değildi; eli silah tutmamıştı; suçu tamamen fikrîydi.

BİR FİKİR ASILMAZ

Devletin bir adamı asması, bir fikri asmaya yetmedi. Gaylân’ın idamından yalnızca bir yıl sonra, 744’te, Şam’da bir saray darbesi yaşandı ve tahta, tarihe “Yezîd III” diye geçen Yezîd b. Velîd çıktı. Onu iktidara taşıyanlar, kaynaklarda doğrudan “Gaylâniyye”, yani Gaylân’ın yolundan gidenler, diye anılan Şamlı Kaderîlerdi; Gaylân artık bir fikrî mektebin adıydı. Yezîd’in tahta çıkar çıkmaz verdiği söz ise bu yazının başında anlattığımız sahnenin neredeyse aynısıydı: Kitap ve Sünnet’e göre yöneteceğini ve haksız yere alınmış malları sahiplerine iade edeceğini ilan etti. Gaylân’ın bir zamanlar, Şam meydanında açtırdığı “zalimlerin hazinesi”, bir halifenin resmî programına dönüşmüştü.

Bu iktidar kısa ömürlü oldu; Yezîd III birkaç ay sonra öldü, Emevî hanedanı da çok geçmeden tarihten silindi. Ama bir şey değişmişti: Asılan adamın fikri, onu asanların sarayına kadar yürümüştü. Belki de tam bu yüzden, Gaylân’ı bir kez öldürmek yetmeyecekti.

Gaylân’ın hikâyesini benzersiz kılan, yalnızca nasıl öldüğü değil, öldükten sonra başına gelenlerdir. Çünkü Gaylân iki kere öldürüldü. İlkinde bedeni ortadan kaldırıldı, ikincisinde ise hafızası.

Sorun şuydu: Gaylân bir sapkın olarak idam edilmişti. Peki hangi sapkınlıkla? Onu darağacına götüren resmî suçlamanın adı “Kaderîlik”ti; yani iktidarın kendisini dokunulmaz kılmak için dayattığı “her şey Allah’ın takdiridir” akidesini reddetmesiydi.

Nitekim onu sorgulayan fakih Evzâî’nin verdiği idam hükmü de bizzat bu “kaderî sapkınlık” gerekçesine dayanıyordu. Ama işte çelişki tam buradaydı: Bu “sapkın”, dönemin en saygın âlimleriyle, yani Hasan-ı Basrî, Mekhûl eş-Şâmî, Meymûn b. Mihrân, hatta âdil halife Ömer b. Abdülaziz ile aynı meclislerde oturmuştu. Sonraki yüzyılların yazarları için bu, çözülmesi gereken bir utançtı. Eğer Gaylân baş sapkınsa, onunla ilişki kuran bütün o saygın isimler de mi lekeliydi? Çözümleri, Gaylân’ı yavaş yavaş bu çevreden silmek oldu.

Çağdaş tarihçi Steven Judd, bu silme işleminin parmak izlerini ortaya koyar. İbn Sa’d, diğerlerine göre daha eski tarihli olan eserinde Gaylân ile Meymûn b. Mihrân arasında geçen bir yazışma kayıtlıdır. Sonraki yazarlar, İbn Asâkir, Zehebî, Mizzî, İbn Hacer ise İbn Sa’d’ı kaynak göstererek bu pasajı neredeyse kelimesi kelimesine aktarırlar; ama hepsi, tek bir şeyi, Gaylân’ın adını metinden çıkarırlar. Saygın Meymûn, sapkın Gaylân’la temasından böylece “arındırılmış” olur.

Üstelik onu mahkûm eden etiketin kendisi de muğlaktı. Gaylân yalnızca “Kaderî” diye anılmadı; heresiografi (yani mezhepler ve sapkınlıklar literatürü) kaynakları onu aynı zamanda “Mürciî” olarak da damgalar. (Mürcie, büyük günahkârın imanı hakkındaki nihaî hükmü insanlara değil, Allah’a bırakan anlayışın adıdır.) İlk bakışta tuhaf bir terkip gibi görünse de, bu iki etiketi birleştiren ortak bir mantık vardır: ne zalimin zulmü kadere yazılabilir ne de iktidar muhalifini “kâfir” ilan etme yetkisini kendinde görebilir; son söz Allah’ındır. Asıl dikkat çekici olan ise: aynı damga yalnızca Gaylân’a vurulmadı. Sonraki gelenek aynı etiketi Ebû Hanîfe’ye, hatta kimi tasniflerde Mâlik ve Şâfiî’ye, yani Sünnî hukukun kurucu imamlarına da yöneltti. Ortodoksinin sınırı çoğu zaman fikrin içinde değil, o sınırı sonradan çizen kalemdeydi: aynı söz, kimin söylediğine göre “mezhep” ya da “bid’at” olabiliyordu.

Heresiografi bu silme işini yüzyıllar boyunca sürdürdü. Eş’arî’den Bağdâdî’ye, oradan Şehristânî’ye uzanan zincirde Gaylân giderek yalnızlaştırıldı; saygın isimlerin yanından çıkarıldı, giderek daha marjinal isimlerin arasına yerleştirildi ve nihayet tek başına bir “baş bid’atçı”ya dönüştürüldü. İşte, ikinci ölüm budur.

BUGÜNE DÜŞEN GÖLGE

Gaylân ed-Dımaşkî’nin hikâyesi, on üç asır öncesinden bugüne iki soruyu önümüze koyuyor.

Birincisi, sorumluluk sorusudur. Gaylân’ın hasımları “her şey kaderdir” diyordu. Bu cümle, masum bir tevekkül ifadesi değil, zulmü failsiz bırakan bir sigortaydı. Gaylân buna karşı çıktı. İnsanın özgürlüğünü savunmak, onu sorumlu kılmaktı; sorumlu kılmak ise, ona hesap sorma hakkını geri vermekti.

İkinci soru ise hafızaya ilişkindir. Toplumlar, geçmişlerindeki rahatsız edici fikirleri ne yapar? Onları tartışır mı, yoksa unutturur mu? Gaylân’ın “ikinci ölümü” bize gösteriyor ki, en etkili sansür bazen darağacında değil, tarih kitaplarında gerçekleşir.

Bugün İslâm düşünce geleneğine baktığımızda, gördüğümüz tablo çoğu zaman bu redaksiyonun sonucudur; kenara itilmiş, etiketlenmiş, karikatürize edilmiş seslerin boşalttığı bir alan. Gaylân’ı yeniden okumak, yalnızca tarihi bir haksızlığı düzeltmek değildir. Aynı zamanda kendi geleneğimizin içinde, hürriyetin, sorumluluğun ve hesap verebilir iktidar fikrinin sandığımızdan çok daha eski köklere sahip olduğunu yeniden hatırlamaktır.

Gaylân idamının üzerine on üç asır geçti. Bugün isimler değişti, rejimler değişti, kullanılan kavramlar değişti. Ama sınırsız iktidarı, hesap vermekten kaçınmayı ve hatta zulmü kaderle, zorunlulukla ya da devlet aklıyla açıklama çabası değişmedi. Gaylân’ın hikâyesi bu yüzden yalnızca geçmişe ait değildir. O, her çağda iktidara aynı soruyu yöneltir: Eğer insan yaptıklarından sorumlu değilse adalet nasıl mümkündür? Sorumluysa, bir iktidar kendisini bu sorumluluğun dışında nasıl görebilir?

*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul Milletvekili.

19 Haziran 2026 Cuma

Dijital cumhuriyetin eşiğinde Tolga Yıldız+18/06/2026

Temsili demokrasinin tarihsel gerekçesi, uzun süre oldukça ikna ediciydi. Halk dediğimiz büyük kalabalıklar aynı anda konuşamaz, aynı bilgiye eşit biçimde ulaşamaz, devletin gündelik işleyişini izleyemez, bütçenin nereye aktığını göremezdi. Bu yüzden halk adına konuşacak, karar verecek, denetleyecek temsilciler gerekiyordu. Temsil, bir bakıma teknik bir zorunluluktu. Coğrafyanın, iletişim araçlarının, okuryazarlığın, bürokrasinin ve bilgiye erişimin sınırları içinde makul görünen bir çözümdü.

Fakat bugün artık aynı dünyada yaşamıyoruz. İnternet, yapay zekâ, güvenli dijital kimlik, açık veri altyapıları, blokzincir, katılımcı bütçe platformları, harita tabanlı talep sistemleri ve gerçek zamanlı denetim panelleri, siyasal katılımın maddi zeminini değiştirdi. Bu teknolojilerin hiçbiri kendi başına demokrasi üretmez. Hatta kötü ellerde daha karanlık bir gözetim rejiminin aracı olarak da kullanılabilir. Yine de şu soruyu artık erteleyemeyiz: Vatandaşın iradesini dört ya da beş yılda bir sandığa bırakıp sonra sessiz kalmasını beklemek hâlâ demokrasi midir?

TÜRKİYE’NİN GÜÇLÜ DİJİTAL DEVLET ALTYAPISI

Türkiye bu tartışma için sanıldığından daha güçlü ve daha çelişkili bir örnek sunuyor. Çünkü Türkiye’de dijital devlet zayıf bir fikir değildir. Tam tersine, e-Devlet Kapısı, MERNİS, UYAP, e-Nabız, EBA, EKAP, Gelir İdaresi’nin dijital vergi sistemleri, SGK hizmetleri, belediye açık veri portalları ve mobil belediye uygulamalarıyla oldukça geniş bir dijital kamu altyapısı oluşmuş durumda. Bugün e-Devlet Kapısı, SGK dökümünden adli sicile, tapu bilgisinden vergi borcuna, öğrenci belgesinden belediye hizmetlerine kadar pek çok işlemin tek kapıdan yapılabildiği devasa bir kamu arayüzü haline geldi. 2025 istatistiklerine göre 68 milyonu aşan kullanıcı, 9 bini aşan hizmet ve 4 milyarı aşan yıllık giriş, burada artık marjinal bir uygulamadan değil, gündelik hayatın merkezine yerleşmiş bir altyapıdan söz ettiğimizi gösteriyor.

Bu başarıyı küçümsememek gerekir. Devletin birçok hizmetinin tek kapıda toplanması, vatandaşın kurumlar arasında dolaşma yükünü azaltır. Bir belge için saatlerce sıra beklemek yerine birkaç dakikada çıktı almak, emeklilik bilgisini görmek, trafik cezasını ödemek, ikametgâh belgesi almak, dava dosyasına ulaşmak, sağlık geçmişini incelemek gerçek bir kolaylıktır. Türkiye dijital hizmet sunumunda ciddi bir birikim oluşturmuştur. OECD’nin Türkiye için hazırladığı dijital devlet değerlendirmesi de bu hizmet gücünü, kullanıcı odaklılığı ve dijital altyapı başarısını teslim eder.

DİJİTAL DEVLET, DİJİTAL CUMHURİYET DEĞİLDİR

Tam da burada asıl ayrımı yapmak gerekir: Dijital devlet, dijital cumhuriyet demek değildir; devletin hizmetlerini ekrana taşımasıdır. Dijital cumhuriyet ise vatandaşın devlet üzerinde gerçek zamanlı bilgi, katılım, denetim ve itiraz gücü kazanmasıdır. Türkiye’de güçlü olan daha çok birincisidir. İkincisi ise zayıf, dağınık ve çoğu zaman sembolik düzeydedir.

e-Devlet Kapısı çok sayıda hizmete erişim sağlar, fakat vatandaşın kamu kararına gerçekten katıldığı ortak bir siyaset alanı değildir. Vatandaş orada çoğu zaman başvuran, sorgulayan, belge alan, ödeme yapan, sonuç bekleyen kişidir. İşlemler hızlanmıştır, fakat vatandaşın siyasal etkisi aynı ölçüde artmamıştır. Devlet vatandaşa daha hızlı hizmet verir hale gelmiştir ama vatandaşın devleti daha derinden denetleyip yönlendirdiğini söylemek pek mümkün değildir.

SAĞLIK, EĞİTİM VE YARGIDA DİJİTALLEŞMENİN SINIRLARI

e-Nabız bu ikili yapının en iyi örneklerinden biridir. Sağlık Bakanlığı’nın 2015’te hizmete aldığı bu platform, tahlil sonuçlarından reçetelere, radyolojik görüntülerden raporlara kadar sağlık geçmişini vatandaşın erişimine açtı. Kullanıcı sayısının 78,5 milyona ulaşması, e-Nabız’ın neredeyse bütün toplumu kapsayan dijital bir sağlık hafızasına dönüştüğünü gösteriyor. Pandemi döneminde test ve aşı süreçlerinin izlenmesi, 6 Şubat depremlerinden sonra doğal afet bilgilendirme modülüyle yakınların hangi sağlık kuruluşunda olduğunun bulunabilmesi, doğru tasarlanmış dijital kamu altyapısının kriz anlarında ne kadar kritik olabileceğini gösterdi.

EBA deneyimi de benzer bir ders verdi. Pandemi döneminde EBA’nın milyonlarca öğrenci ve öğretmeni taşıyan bir uzaktan eğitim altyapısına dönüşmesi, önceden hazırlanmış dijital platformların kriz anlarında nasıl hayati hale gelebileceğini gösterdi. MEB verilerine göre 2020-2021 döneminde EBA milyarlarca kez ziyaret edildi, milyonlarca öğrenci ve öğretmen sistemi aktif kullandı, on binlerce destek noktası açıldı, yüz binlerce tablet dağıtıldı. Bunlar doğru uygulamalardı. Ama aynı deneyim dijital uçurumu da görünür kıldı. İnterneti olmayan, cihazı olmayan, evde sessiz çalışma alanı bulunmayan, ebeveyn desteği alamayan çocuk için dijital eğitim eşitleyici değil, eşitsizliği büyüten bir mekanizma haline gelebilir. Dijitalleşme ancak sosyal adalet politikasıyla birlikte yürürse demokratikleşme potansiyeli taşır.

UYAP ise yargı alanında dijitalleşmenin en güçlü örneklerinden biridir. Mahkeme dosyalarının elektronikleşmesi, avukat portalı, vatandaş portalı, e-satış, e-tebligat, emsal karar arama gibi araçlar adalet sisteminin işlem hızını artırdı. Kâğıt, posta, fiziksel takip ve bürokratik gecikme azaldı. Fakat dijital adalet yalnızca dosyanın elektronikleşmesi anlamına gelmemeli. Yurttaşın adalete erişiminin kolaylaşması, kararların anlaşılır hale gelmesi, yargısal süreçlerin makul sürede ilerlemesi, verilerin anonimleştirilerek kamusal denetime açılması ve algoritmik ya da idari süreçlerin hesap verebilir olması gerekir. Aksi halde UYAP çok gelişmiş bir işlem sistemi olsa da adaletin demokratikleşmesi kendiliğinden gerçekleşmez.

VERGİNİN İZİNİ SÜRMEK: BÜTÇE, HARCAMA VE HESAP VERME

Vergi ve kamu harcaması ise bu tartışmanın en çıplak yeridir. Bugün vatandaş çoğu zaman vergiyi öder, sonra parasının hangi okula, hastaneye, yola, ihaleye, sosyal yardıma ya da teknoloji altyapısına aktığını göremez. EKAP kamu ihalelerini elektronik ortama taşıyarak önemli bir şeffaflık zemini oluşturmuştur. Gelir İdaresi dijital beyanname, e-fatura, vergi borcu sorgulama ve ödeme gibi işlemleri büyük ölçüde dijitalleştirmiştir. Bunlar doğru adımlardır. Fakat vatandaş açısından en temel soru cevapsız kalır: Benim param nereye gidiyor?

Bütçe dili çoğu zaman uzmanların, bürokratların, şirketlerin ve sınırlı sayıdaki denetçinin okuyabildiği şifreli bir defter gibi işler. Oysa açık veri ve yapay zekâ birlikte kullanıldığında okuryazarlığı sınırlı biri bile “Benim param nereye gidiyor?” diye sorup sade ve doğru bir cevap alabilir. “Bu okul ihalesi neden uzadı?”, “Bu hastane neden bu kadar pahalıya yapıldı?”, “Benzer hizmet başka şehirde kaça mal olmuş?”, “Benim ilçemde eğitime ayrılan pay neden düşmüş?” gibi sorular kamusal hayatın gündelik soruları haline gelebilir. Dijital devlet belge verir. Dijital cumhuriyet gerekçe sunar. Dijital devlet işlem yaptırır. Dijital cumhuriyet hesap sordurur.

YEREL YÖNETİMLER VE AKTİF VATANDAŞLIK AĞLARI

Yerel yönetimlerde bu yönde bazı denemeler var. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerin açık veri portalları ulaşım, çevre, trafik, bütçe, altyapı ve kent hizmetlerine ilişkin bazı verileri erişime açıyor. Fakat bu sistemlerin çoğu hâlâ hizmet bildirimi ve memnuniyet ölçümü düzeyinde kalıyor. Vatandaşın önerisinin hangi teknik değerlendirmeden geçtiği, hangi bütçe kalemine bağlandığı, neden kabul edilip neden reddedildiği, hangi denetim sürecine açıldığı çoğu zaman yeterince görünür olmuyor.Oysa aktif vatandaşlık ağları tam da burada gerekir. İnsanlar mahalle, okul, işyeri, afet, ulaşım, sağlık, çevre, kira, gıda, enerji gibi başlıklarda dinamik dijital ağlara girip çıkabilmeli. Bir sorun gördüğünde talep açabilmeli, öneri verebilmeli, aynı sorunu yaşayanlarla eşleşebilmeli, ilgili kamu kurumunun cevabını görebilmeli. Bir mahallede kreş yoksa, bu bilgi yalnızca birkaç velinin ifade edilmiş talebi olarak kalmamalı. Haritada görünmeli. Kaç kişi etkileniyor, hangi kurum sorumlu, bütçe var mı, benzer talepler nerelerde açılmış, çözüm süresi ne olmuş, herkesçe anlaşılabilmeli.

Bu, yerel hizmet kalitesini artıracak teknik bir yeniliğin dışında, planlama, haber alma, katılım ve denetimin akışkan hale gelmesi demektir. Birey talep açar. Mahalle ağı, bunu büyütür. Uzman ağı, teknik gerekçe üretir. Kamu kurumu cevap verir. Harcama kaydı görünür olur. Bağımsız denetim süreci inceler. Vatandaş sonucu görür. Bu döngü belediyeden bakanlığa, Sayıştay’dan Meclis’e, yerel talepten yüksek devlet kurumlarına kadar uzanabilir.

Türkiye’nin eksiği de burada belirginleşiyor. OECD raporunda Türkiye’de açık veri, katılım ve şeffaflık hedeflerinin stratejik belgelerde yer aldığı, fakat bunun kamu kurumlarının geneline yayılmış bir katılım kültürüne dönüşmediği belirtiliyor. Kamu danışma platformları sınırlı kullanılıyor. Bütün kamu sektörünü bağlayan güçlü bir veri stratejisine, veri yönetişimi kültürüne ve kamusal veri sahipliği mimarisine ihtiyaç sürüyor. Kısacası Türkiye’nin dijital hizmet altyapısı güçlü ama veriyi demokratik katılıma çevirebilme becerisi henüz aynı düzeyde değil.

ORTAK KAYNAKLAR, DİJİTAL CÜZDAN VE KAYIT GÜVENİ

Daha ileri soru ise mülkiyetle ilgilidir. Dijital çağda ortak kaynakların nasıl yönetileceğini de yeniden düşünmek gerekir. Enerji, maden, veri, kamu arazisi, şehir rantı, katma değer, doğa ve aşırı kâr gibi ortak kaynaklardan doğan payların toplum adına kaydedildiği kamusal bir dijital cüzdan düşünülebilir. Bu ortak havuzdan eğitim, sağlık, bakım, barınma, afet, çocuk, yaşlılık, engellilik ve yoksulluk gibi alanlara açık kurallarla kaynak aktarılabilir. Bu herkesin aynı payı alması anlamına gelmez. İhtiyaç, katkı, kırılganlık, bölgesel eşitsizlik ve toplumsal fayda birlikte hesaba katıldığında daha adil bir paylaşım zemini oluşabilir.

Burada blokzincire sihirli bir çözüm gibi bakmamak gerekir. OECD de blokzincirin demokratik katılım alanında henüz büyük ölçekli dönüştürücü etkisini kanıtlamadığını söylüyor. Yine de kamu kayıtlarının değiştirilemez, izlenebilir, denetlenebilir hale gelmesi fikri önemlidir. Bir ihale kaydı, bir bütçe aktarımı, bir ortak kaynak geliri, bir sosyal destek kalemi geriye dönük olarak silinemiyor, değiştirilemiyor ve bağımsız biçimde görülebiliyorsa kamusal güvenin maddi zemini güçlenir. Sorun teknolojinin adı değildir. Sorun kaydın kimin için, kime karşı ve hangi hukukla tutulduğudur.

DİJİTAL CUMHURİYETİN RİSKLERİ: EŞİTSİZLİK, TEKNİK ELİT VE MAHREMİYET

Fakat burada iyimserliğin hemen yanına sert bir uyarı notu koymak gerekir. Dijital katılım kolayca linç kültürüne, anlık öfke siyasetine, çoğunluk baskısına ve manipülasyona açık hale gelebilir. Herkesin internete erişmesi, herkesin eşit yurttaşlık gücüne sahip olduğu anlamına gelmez. Yaşlılar, yoksullar, kırsal bölgelerde yaşayanlar, engelliler, teknik okuryazarlığı düşük olanlar ya da gündelik hayatı zaten ağır yüklerle dolu olanlar sistemin dışında kalabilir. Böyle bir durumda zamanı olan, örgütlü olan, teknik becerisi yüksek olan, daha yüksek ses çıkaran gruplar sistemi ele geçirebilir. Üstelik eski siyasal elitlerin yerine yeni bir teknik elit de geçebilir. Yazılımcılar, veri mühendisleri, platform sahipleri, algoritma tasarımcıları ve siber güvenlik uzmanları görünmez bir yönetici sınıfa dönüşebilir. Algoritmalar tarafsız değildir. Hangi verinin önemli sayıldığı, hangi ihtiyacın önceliklendirildiği, hangi bölgeye kaynak ayrıldığı, hangi itirazın meşru görüldüğü her zaman siyasal ve ahlaki tercihler içerir. Bu yüzden algoritma patron olmamalı. Hele patronun algoritması hiç olmamalı. Kuralı toplum koymalı, hukuk sınır çizmeli, uzman denetlemeli, vatandaş izlemeli, itiraz mekanizması hep açık kalmalı.

Mahremiyet bu işin kırmızı çizgisidir. Türkiye’de MERNİS kimlik verisini, e-Nabız sağlık verisini, SGK çalışma ve sosyal güvenlik verisini, Gelir İdaresi mali veriyi, UYAP adli veriyi, e-Devlet Kapısı ise çok sayıda kamu hizmetini aynı dijital ekosisteme bağlamaktadır. Bu entegrasyon hizmet kolaylığı sağlar ama aynı zamanda büyük bir veri yoğunlaşması yaratır. Devletin görünür olması ile vatandaşın çıplak hale gelmesi aynı kapıya çıkmaz. Kamu harcaması açık olmalı ama vatandaşın sağlık, gelir, borç, sosyal yardım, engellilik, işsizlik ya da siyasal katılım bilgileri ortalığa saçılmamalı. Dijital cumhuriyetin ilkesi basit olmalı: Kamu kaydı görünür olmalı, vatandaş mahrem kalmalıdır.

Bunun teknik karşılıkları da var. Açık kaynak kod, bağımsız denetim, algoritmik karara itiraz hakkı, veri minimizasyonu, farklılaştırılmış mahremiyet, erişim kayıtlarının vatandaş tarafından görülebilmesi, siber güvenlik denetimi, insan gözetimi ve düzenli etki analizi olmadan dijitalleşme demokratikleşme anlamına gelmez. Kanada’nın algoritmik etki değerlendirmesi gibi modeller, otomatik karar sistemlerinin yalnızca verimlilik açısından değil, hak, risk, önyargı, itiraz ve hesap verebilirlik açısından da değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Türkiye’nin dijital devlet gücü de bu tür demokratik güvencelere ihtiyaç duyar.

DİJİTAL DEVLET AKLINDAN DİJİTAL CUMHURİYET AKLINA

Asıl mesele dijital devlet değil, dijital cumhuriyet aklıdır. Dijital devlet, eski bürokrasinin ekranlara aktarılmış hali olarak kalabilir. Vatandaşı daha hızlı izleyen, daha hızlı sınıflandıran, daha hızlı yönlendiren bir makine gibi çalışabilir. Dijital cumhuriyet ise vatandaşın devlete karşı güç kazandığı yeni bir siyasal imkândır. Vatandaş izlenen, ölçülen, yönlendirilen bir veri nesnesi olarak kalmaz. Devleti görebilir, soru sorabilir, bütçe ve ortak kaynaklar üzerinde gerçek bir söz hakkı kazanır.

Teknoloji bizi kendiliğinden özgürleştirmez ama halk iradesini gündelik hayata yayacak, yönetimi daha yatay hale getirecek, kamu kararını vatandaşın gözü önüne taşıyacak, mülkiyeti ve paylaşımı yeniden tartışmaya açacak araçları da ilk kez bu kadar somut hale getiriyor. Türkiye’nin dijital devlet deneyimi bize şunu gösteriyor: Altyapı hazırlanabilir, milyonlarca insan sisteme bağlanabilir, hizmetler tek kapıdan verilebilir, kriz anlarında dijital platformlar hayat kurtarabilir. Fakat bütün bunlar halk iradesinin gündelik hayata gerçekten yansıdığı anlamına gelmez.

Eğer bu olanaklarla bile bu düzen demokratikleşmeyecekse, o zaman dünya çapında şimdiki yönetim biçimlerimizin daha ziyade ve en iyi ihtimalle oligarşik olduğunu kabul edelim.

TOLGA YILDIZ

İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyesidir. Bilimsel makaleleri Evolutionary Anthropology ve Learning, Culture and Social Interaction gibi uluslararası dergilerde yayımlanan Yıldız, Integrative Psychological and Behavioral Science dergisinin yayın kurulunda görevli

17 Haziran 2026 Çarşamba

‘Devlet dersinde öldürülmek’ Abdulbaki Değer+16/06/2026

Ağrı’da gencecik bir öğretmenin intiharı gündemde. Ardında bıraktığı iddialar ise en az ölümü kadar ağır: Barınma ve ulaşım sorunları, ekonomik sıkışmışlık, değersizleştirilme, mobbing, sistematik biçimde görmezden gelinme…

Yine İBB soruşturması kapsamında tutuklu yargılanan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in gözaltı sürecine ilişkin anlattıkları da kamuoyunun önünde duruyor. İddialar doğruysa ortada yalnızca hukuki değil, aynı zamanda insani ve ahlaki bir problem bulunuyor. Çünkü anlatılanlar, bir soruşturma sürecinden çok aşağılamayı ve fiili cezalandırmayı gösteriyor.

İlk bakışta bu olaylar, farklı farklı hadiseler gibi görünebilir. Ancak bunlar; ilişki, işleyiş, zihniyet anlamında nasıl bir hayat sürdüğümüze ayna tutuyor. Burada iki boyut karşımıza çıkıyor. Birincisi, devletin işleyişi, vatandaşla/toplumla kurduğu ilişki ve bu ilişkinin niteliği. Bu noktada her zaman organize bir kötülüğü, merkezi bir planı ya da karanlık bir odağın varlığını düşünmek zorunda değiliz. Bazen belirli ilke ve değerler etrafında şekillenmemiş kurumsal yapılar da son derece yıkıcı sonuçlar üretebilir. İnsanı merkeze almayan bir işleyiş, zamanla kimsenin özel olarak istemediği ama herkesin katkıda bulunduğu bir mekanizmaya dönüşebilir.

Öyle bir yapıdır ki bu, yanlışların yeniden ve yeniden üretilmesine yol açabilir. Böyle durumlarda kurumların verdiği tepkiler de en az olayların kendisi kadar önem kazanır. Çünkü yalnızca yaşananlara değil, yaşananlar karşısında gösterilen reflekslere de bakıyoruz. Bazen yapılan açıklamalar, verilen güvenceler veya yürütülen süreçler, iddiaları çürütmek yerine kuşkuları pekâlâ büyütebilir.

İkinci husus daha çok toplumsal doku ve iklimle bağlantılıdır. Öyle bir gerçeklik içindeyiz ki dikkat edilirse bu tür iddiaların asla olamayacağına ilişkin bir kanaat taşımıyoruz. Toplumun önemli bir kısmı bu tür iddiaları duyduğunda şaşırmaktan çok ihtimal dâhilinde değerlendiriyor.

Olaylardan çok daha vahimi işin bu kısmıdır. Bir toplumun kendisi hakkında verebileceği en acı hüküm, bazı kötülükleri artık mümkün görmesidir. Bazı kötülüklerle birlikte yaşamakta herhangi bir problem görmüyor olması veya bunu kanıksamasıdır. Hiçbir şey yaşadığımız hayattan daha büyük öğretici olamaz ve yaşadığımız hayat da kurumlara duymamız gereken güveni ve hukukun koruyuculuğuna ilişkin inancımızı biçimlendiriyor. Onlardan neyi bekleyip bekleyemeyeceğimizin ayarlamasını yaptırıyor. Tekrar etmek gerekiyor; evet, işin bir yüzünde yapılan ve kabulü mümkün olmayan iş var ve maalesef bir de bu işin yaşandığı yerde bizim bulunduğumuz gerçeği var.

Bu iki hadisenin gösterdikleri üzerinde durmaya devam etmekte yarar var. Klişeye dönüştürülen Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” düsturu, pragmatik bir konumlanmayı değil tartışmasız odaklanılması ve titizlenilmesi gereken yerin, amaç olduğunu belirtiyor. Amacımız; insanı insanca yaşatmaktır. İnsanı nesneye dönüştüren, çarpık bir düzenin aparatına indirgeyen bir döngünün meşrulaştırımı olamaz. Bu olaylarda da görüyoruz ki, devlet yapılanmamız kendi asli amacına odaklanmakta, buna titizlik göstermekte ciddi bir problem yaşıyor.

Güçlü devlet, insanın hak ve hukukunu güvence altına alan devlettir. Devlet, hakların teminatı olmaktan çıkıp insanların üzerinde baskı kurmanın aracına dönüştüğünde, ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor. Devlet adına yapılanlara, yapılabilenlere, yapılmasına engel olunmayanlara ve olunamayanlara bakıldığında izahı güç bir durumla karşı karşıyayız.

Türkiye’de tarihsel olarak, zaten devlet-toplum ilişkisinin hak ve hukukun merkeze alındığı bir sistematiğe erişemediği problemi önümüzdedir ve maalesef bu olaylarla problemin aynıyla devam ettiği görülmektedir. Devletin eşit yurttaşlık temelinde kurumsallaştırılamaması onu hâlâ belirli kesimlerin imtiyaz ilişkisi kurdukları operasyonel bir aygıt olarak işlediğini gösteriyor. Dolayısıyla devletin kurumsallaşamadığı, toplumun da devletten pay kapma motivasyonuyla yanlış ve tahrik edici bir kulvara sürüklendiği bir döngüde savrulmaya devam ediyoruz. Türkiye’nin yapılanmasını, korunması gereken temel amaca bağlayacak girişimlerden kaçıldıkça ilişki ve işleyiş bu tarz sevimsiz görünümlerle karşımıza yeniden çıkıyor. Nitekim bu tip hadiseleri kendisi için bir kriz, bir varlık saldırısı olarak görmeyen devlet yapılanmamız, durumun vahametini daha da artırıyor. Hele hele bu tip iddiaların ve gündemlerin ele alınış biçiminde, yönetme sürecinde özellikle oluşturulan gizemli “olay olmuş olabilir” iması karanlık ve korkutucu gerçekliğimizi teyit ediyor. Devlet adeta kendi eliyle kendi itibarını, kendi niteliğini hedef tahtasına yerleştiriyor.

İnsanı yaşatmanın doğrudan eşit yurttaşlıkla ve devletin temel görevinin bunu sağlamakla ilintili olduğu gerçeğinden uzak olduğumuzun somut örneği olarak bu olaylar hayatımızdadır. Eşitlik fikrinin kurumsal yapımızın temelinde hayat bulmadığı; tersine, ‘iki kez eşit olanların’, ‘olmak isteyenlerin’ ve ‘olmuş gibi davranabilenlerin’ olduğu bir vasat altı eşikteyiz.

En büyük imtiyazımız ötekinin eşiti olmaktır. Eşitliğin, eşit yurttaşlık fikrinin dayanağı budur. Bu yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir kabuldür.

Tam da bu nedenle bugün yaşananları yalnızca münferit olaylar olarak değerlendiremeyiz. İntiharın kendisi başta olmak üzere intihara giden yol, yoldaki işleyiş sadece bize ölümün trajik hikâyesini sunmuyor. Eğitim gerçekliğimizin nasıl ölümcül bir işleyişte olduğunu da gösteriyor. Döngüsü, işleyişi, yapılanması klikleşme, mobbing, ekonomik kriz, görmezden gelme kısacası insan yerine koymama olan bir yerde eğitim faaliyetinin yürütüldüğünden, o eğitimden memlekete bir hayır geleceğinden bahsedilebilir mi? Aynı şekilde, adaleti ve güvenliği tesis edecek mekanizmalarımızın kendileri birer güvensizlik ve adaletsizlik odağı olmanın töhmeti altındaysa bunun tuzun kokması anlamına geleceği açık değil mi?

Büyük hedeflerden, medeniyet vurgularından, güçlü Türkiye’nin yarınlarından bahsediyoruz. Fakat insanın güvenliğini, onurunu ve hakkını koruyamayan bir düzende esasında neden bahsettiğimizi, nasıl bahsedebildiğimizi sorgulamamız gerekiyor. Bir medeniyet iddiası varsa önce insan yaşatılmalıdır. Bir dava iddiası varsa önce adalet tesis edilmelidir. Bir güç iddiası varsa önce zayıfın hakkı korunmalıdır.

Hiçbir sistem kusursuz değildir. Fakat kurumların niteliği, yanlışın hiç yaşanmamasında değil; yaşandığında gösterilen reflekslerde ortaya çıkar. Hukukun, hakkı ihlal edenin kimliğine bakmaksızın devreye girmesinde ortaya çıkar. Medeniyet inşasının, güçlü Türkiye’nin zemini burasıdır. Devlet yapılanmamızın güvence sağlayamadığı yerde hele bunun gibi olaylar karşısında insanların aklına ilk gelen şey “Bu olmuş olabilir.” düşüncesi ise alarm zilleri çalıyor demektir.

Sürekli başarı hikâyeleri dinlerken, büyük söylemlere maruz kalırken birden bire önümüze öyle hadiseler düşüyor ki kendimizi bütün süslerinden arınmış çıplak gerçekle yüz yüze buluyoruz. Simgesel düzen çöktüğünde karşımızda “gerçeğin çölü” beliriyor adeta. Ağrı’daki öğretmenin ölümü de, gözaltı süreçlerine ilişkin dile getirilen iddialar da bize aynı şeyi hatırlatıyor: insanın insanca muamele görmediğini, haksızlığa uğradığını, hakkının yenildiğini, değer verilmediğini…. ağır bir şekilde düşündürten bir gerçekliğimiz var.

Bu yüzden Ece Ayhan’ın o sarsıcı dizeleri hâlâ güncelliğini koruyor:

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında

Bir teneffüs daha yaşasaydı,

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür

Devlet dersinde öldürülmüştür.

Mesele, insanı koruması gereken yapıların insanı kırdığı ve değersizleştirdiği yerde ortaya çıkan büyük toplumsal yaradır. Devlet dersinde öldürülmek, tam da bu yaraya verilen isimdir.

‘Butlan’ hukukta karşılığı olmayan izahı zor bir karar Prof. Dr. Muhammet Özekes+15/06/2026

CHP Kurultayı ile ilgili olarak verilen Ankara Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) Kararı birçok açıdan değerlendirilmiştir. Ancak karar aynı zamanda ve asıl (görev, yargı yolu, anayasa hukuku, seçim hukuku, kamu hukuku, ceza hukuku tartışmaları ve bu yöndeki doğru olup olmaması bir yana) usûl hukuku sorunudur. Karar hem yargılama hem esas hem de tedbir bakımından birçok usûl sorununu ve yanlışlığını barındırmaktadır. Bu süreçte tarafımıza birçok soru yöneltilmiş; ancak konunun sıcaklığı içinde alelacele bir değerlendirme yapmanın sakıncası, ayrıca ortaya çıkan siyasî tartışmanın içinde söylenecek sözün kaybolma ihtimal sebebiyle bu sorulara acele cevap vermeyi doğru bulmadık. Bu konuda yaklaşık otuz sayfalık daha ayrıntılı ve akademik temelli, atıflı ve dip notlu makalemize lexpera blog’tan ulaşmak mümkün. Özet değerlendirmemiz şöyledir:

1.) Kararda görev olarak ifade edilse de, aslında ciddî bir yargı yolu/kolu sorunu mevcuttur. Seçim yargısının alanına girilerek ve kesinleşmiş seçim süreçleri yok sayılarak karar verildiği şeklinde çok net eleştiriler mevcuttur. Bu konudaki aslî tartışmaları anayasa, kamu ve seçim hukuku alanında çalışanlara bırakmakla birlikte, kararın veriliş şekli, gerekçesi ve sonuçları da dikkate alındığında, özellikle gerekçenin bu konuda tatminkâr olmaması karşısında, konunun seçim yargısının alanına girdiğini söylemek daha mümkündür. Verilen bu karar, atipik, hukukumuzda aslında karşılığı olmayan, hukuk düzenimizde yer bulması ve izahı zor bir karardır. Bunu baştan bilerek ve kabul ederek tüm yorumları yapmak gerekir.

2.) Parti Kurultay’ında bazı sorunların olması, hatta bunların suç oluşturması başka bir şeydir, bunun için Kurultay’ın ve kararların geriye dönük olarak iptali başka bir şeydir. Sorumlular hakkında gereği yapılabilir, ilgili hukukî süreçler işletilebilir. Ancak seçim yargısı denetiminden geçmiş, kesinleşmiş bir sürecin mutlak butlanla hükümsüz sayılıp iptali başka bir şeydir. Yargıtay’ın bu tarz durumlarda (sendikalar, dernekler, birlikler, şirketler vs.) çok sık ve farklı tüzel kişilikler için kabul ettiği etki kuralı gereğince, olanın sonuca etkisi ve sonucu değiştirme durumu araştırılmadan karar verilmesi de hatalıdır; en hafif haliyle eksik ve yetersiz incelemedir.

3.) Şayet konunun seçim yargısının alanına girmesine rağmen adlî yargıda (medenî yargı içinde) karar verilmesi durumu ortaya çıkmışsa, YSK’nın boşanma kararı veya taşınmaz ya da alacak davası hakkında karar vermesinden, sulh hukuk mahkemesinin, ağırlaştırılmış müebbet hapis kararı vermesinden hiçbir farkı yoktur. Açık yargı yolu/kolu ihlâli olduğunda ise, bunun Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından dahi giderilemeyecek bir temel anayasal sorun olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü, YSK denetiminden geçmiş işlemlerin kesinliği karşısında bu tür yargı kolu/alanı sorunu çıkmayacağı ön kabulü ve Anayasa düzenlemesi söz konusudur. Bu tür durumlarda gerek yabancı doktrinde gerekse konuyla ilgili Türk doktrininde, verilen hükmün duruma göre yok, en azından etkisiz (yani icra edilemez, uygulanamaz) hüküm sayılabileceği kabul edilebilmektedir, bu potansiyeli vardır. Nitekim Mahkemenin “gereği için” başta YSK olmak üzere seçim organlarına kararın gönderilmesi yönünde karar vermesine karşı, YSK’nın ise, bizim adlî yargı organlarının kararlarını icra etmemiz söz konusu değil, şeklinde açıklaması da buna işaret etmektedir.

4.) Bu sorunun eninde sonunda YSK’nın önüne geleceği açıktır. Özellikle bir erken seçim kararı söz konusu olursa, bu karar durumu doğrudan etkileyecektir. O sebeple, asıl icra makamı olarak YSK’nın ya bu kararın seçim yargısı ve hukuku bakımından bir etkisi olmayacağını ya da Mahkeme kararına göre hareket edileceğini açıklaması önemlidir. Birincisi, kararın seçim yargısı bakımından etkisiz bir karar olduğu anlamına gelecektir. İkincisinde ise birçok sorun söz konusudur. Örneğin, Partinin kurultaysız kalmanın sonuçlarıyla karşılaşması ve seçime girememesi ihtimali ortaya çıkabilir. O sebeple YSK bu kanaatteyse bu görüşünü açıklayarak en azından bu sorunun giderilmesinin yolunu açmalıdır. Aksi halde şu anda sessiz kalıp daha sonra partinin seçime girmesine engel olursa, bu bilinçli şekilde bir soruna ve mağduriyete sebep olmak anlamına gelmektedir. Böyle durumlarda Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da dikkat çekildiği üzere, yargı organlarının ihmalî ve yanlış davranışlarından dolayı hak sahiplerinin haklarından mahrum bırakılması sonucu doğacaktır.

5.) Kararda gerekçe yapılan hususların hemen hemen hepsi, henüz karar aşamasına gelmemiş, esas numarası ile yürütülen hukuk ve ceza davaları olduğu görülmektedir. Kararın gerekçesinde, bu yargılamaların safahatları anlatılmış, hatta bir dosyadaki mazeret meselesi üzerinde aslında sonuca etkili değilken (normla bir mahkeme kararında pek rastlanmayacak şekilde) uzun uzun durulmuştur. Fakat dosyaların bir kısmında henüz usûlî işlemler dahi tamamlanmamıştır. Ceza dosyalarında ise henüz karar verilmemiş ve iddialardan ibaret bir durum söz konusudur. Mahkemenin temel gerekçesi olarak, bu yargılamaların safahatı anlatıldıktan, hatta bazılarında duruşma talikleri olduğu belirtildikten sonra ilgili paragrafların sonunda, sanki bir ispat gerçekleşmiş gibi “anlaşılmaktadır” denilmiştir. Usûl hukukumuzda, hüküm verilmemiş, hatta kesinleşmemiş dosyalar hükme esas alınmaz, ispatı gerçekleştirmiş olmaz, belirtelim ki “anlaşılmaktadır” şeklinde bir ispat yöntemi de yoktur.

6.) Yerleşik Yargıtay uygulamasında neredeyse istisnasız şekilde, özellikle bir ceza davasının sonucunun hukuk davasını etkileyeceği düşünülüyorsa, o zaman bu dosyaların “bekletici sorun” yapılması gerektiği sürekli ve ısrarlı olarak vurgulanmaktadır. Mahkeme bu dosyaların sonucunun mevcut Kurultay davasını doğrudan etkilediğini düşünüyorsa, en fazla bekletici sorun kararı vermesi gerekirdi, hatta Yargıtay’a göre bu zorunludur. En basit ticarî dosyalarda, asliye hukuk davalarında dahi uygulanan bu temel yöntem, bu kadar önemli davada uygulanmamış, gözardı edilmiştir.

7.) Ayrıca, gerekçede bu dosyalar dışında somut, açık, kesin bir delil bulunmamakta, genel geçer matbu ifadelerle gerekçe ifade edilmektedir. Kararın gerekçesine bakıldığında, ne usûl hukukumuzda normal bir davada esas alınan “tam ispat” ne de sınırlı durumlarda ve geçici hukukî korumalarda dikkate alınan “yaklaşık ispat” şartı karşılanmıştır. Sadece ayrıntılandırılmış, ispat niteliği olmayan bazı iddialar ve henüz kesinleşmemiş, hatta karara bağlanmamış bazı ihtimaller üzerinden hüküm ve tedbir verilmiştir.

8.) Karar bu kapsamda gerekçe yönünden de oldukça zayıftır. Anayasa ve özellikle Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda belirtilen gerekçenin temel unsurları mevcut değildir. Çünkü, somut, açık, davacıların delillerinin davalı tarafın delillerine neden üstün tutulduğu belirtilmemiş, ifade edilen dosyaların somut olarak Kurultay sonucunu nasıl etkilediği açıklanmamıştır. Özellikle adil yargılanmayla bağlantılı “hukukî dinlenilme hakkı” kapsamında kararın somut ve açık olarak gerekçelendirilmesi gerekmektedir. Bazı davaları arka arkaya sıralamak usûl hukuku anlamında bir gerekçe oluşturmamaktadır. Doktrinde ve yargı kararlarında, bu şekilde denetime elverişli olmayan gerekçelere “soyut gerekçe”, “görünürde gerekçe”, “formül veya matbu gerekçe”, “sözde gerekçe”, “şeklî gerekçe” denilmektedir. Oysa bu kadar önemli bir davanın gerekçesi, oldukça kapsamlı ve altlama faaliyetini tam karşılaması gerekir.

9.) Özellikle verilen tedbir kararı geçici hukukî koruma hukuku bakımından birçok sorunu içinde barındırmaktadır. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, bu tedbir kararına karşı kanun yolunun açık olduğu konusunda bir tereddüt yoktur. Şayet, ilk derece mahkemesi bir tedbir kararı vermiş, bölge adliye mahkemesi bunu istinafen incelemişse, bu istinaf kararına karşı Yargıtay yolu, temyiz yolu kapalıdır. Ancak, ilk defa bölge adliye mahkemesinde ve istinaf aşamasında bir tedbir kararı verilmişse, henüz bu karar bir kanun yolu denetiminden geçmediğinden ilk derece kararı gibidir, buna karşı Yargıtay’a başvurulabilir ve buradaki inceleme istinafen yapılan bir incelemedir. Şayet bölge adliye mahkemesi tedbire karşı başvurulacak bu yolu kapatmak isterse HMK m. 346 ve 366 çerçevesinde bu kararına karşı Yargıtay’a başvurulabilir. Yargıtay’ın da bunun üzerine acele bir incelemeyle karar vermesi gerekir. Kanun yolunun kapatılması, açıkça hak aram özgürlüğü ihlâlidir. Bölge adliyesi tedbir kararı verirken, bu kanunda açıkça yazmasa da, yasak değil denilerek tedbir yetkisini kabul edip, ancak denetime gelince kanun yolu ifadesini sadece istinaf olarak daraltıp denetimi mümkün kılmamak başlı başına çelişki olur.

10.) Tedbir bakımından HMK m. 389’un şartlar oluşmamıştır. Ayrıca yukarıda açıklandığı üzere yaklaşık ispat şartı da sağlanamamıştır. Kaldı ki, Mahkeme de sadece istinaf incelemesinde de tedbir kararı verilebileceğinin gerekçesini yazmış, onun dışında tedbire ilişkin ciddî bir gerekçe yazmamış, yaklaşık ispatı sağlayıcı açıklama yapmamıştır. Mahkeme mutlak butlan kararı varsa, kamu düzeni gereği tedbir kararı da verilmelidir faraziyesinden hareket etmiştir.

11.) Tedbir kararı sonucu baştan sağlayıcı, hem de oluşacak kesin karardan daha fazlasıyla öne çeken bir karardır. Bu açıdan tamamen yanlış ve tedbir hukukuna aykırıdır. Yargıtay, hatta bölge adliye mahkemeleri daha hafif durumlarda dahi sonuca etkili karar olmayacağı gerekçesiyle bu tür talepleri reddederken, burada sonucu da aşan bir karar verilmesi, tüm bu yerleşik görüş ve kararlara aykırıdır.

12.) Tedbir kararının nasıl uygulanacağı ve etkisi sorunu da vardır. Normalde bir tedbirin amacı bir sorunu geçici olarak çözmekken, çalışmanın içerisinde bu tedbirin ortaya çıkartacağı en az altı yedi bağımsız sorun ortaya konulmuştur. Sorun çözmesi gereken tedbirin, kendisinin büyük bir sorun olması hukuken çözümsüz bir sorundur.

13.) Kişilik haklarına (keza aile hukukuna, taşınmaz malların aynına) ilişkin kararlar kesinleşmeden icra edilemezler, tedbiren dahi mümkün olmaz. Örneğin, tapu iptal ve tescil davasında, tedbiren tasarrufu engelleyici kararlar verilebilir, ancak tescil anlamına gelecek mülkiyeti değiştirici kararlar tedbiren verilemez. Yine bir boşanma davasında nafaka ve velayete ilişkin tedbir kararı verilebilir, ancak boşanma kararının geçici de olsa nüfusa kaydı kararı verilemez. Oysa Kurultay kararında, bazı geçici tedbirler alınmakla yetinilmemiş, adeta hüküm kesinleşmiş gibi, asıl hükümdeki hususlar tedbire aktarılmıştır.

14.) Şayet bir tedbir kararı verilecekse o zaman da tedbirin, objektif koruyucu niteliği olmalıdır. Bu sebeple uyuşmazlığın tarafları ve menfaati zıt olanlar arasından birilerini tedbiren görevlendirmek olmamalı, Partide bağımsız ve tarafsız kişilerden bir atama yapılmalıdır. Bu da yapılmamıştır.

15.) Tedbir kararı ile birlikte 2023 Kurultayında seçilen organların görevi tamamen sona ermemiş, tedbiren atananlar da tam ve mutlak olarak görevlendirilmemiştir. Ortada olsa olsa tüm sorunlarına rağmen tedbiren görevlendirilmiş bir yönetim söz konusudur. Bunun sonucu olarak, bu karar yine de geçerli sayılacaksa 2023 Kurultayı ile gelen organların durumu şu anda askıdadır, ancak asıl kararın kesinleşmesi ile kesin halini alabilir. Tedbiren atananlar ise ancak tedbirle sınırlı bir konumdadırlar; onların da kalıcı bir etki doğuracak konumları şu anda yoktur.

16.) Tedbiren atanan yönetim adeta Mahkeme adına işlem yaptığından, tedbiren yaptıkları iş ve işlemlere karşı gerekli hukukî yollara başvurulabilir, hem atayan hem görevlendiren merciye karşı gerekli süreçler işletilebilir.

17.) Tedbir kararı ile tüzel kişiliğin aslî iradesini ve o iradeyi temsil edenlerin durumunun ortadan kaldırılması söz konusu olmaktadır ki, bu da örtülü kapatma anlamına gelir. Bu sebeple gerekli görülüyorsa, yeni bir Kurultayın toplanması gibi işlemler de gerekli şartlar sağlanarak yapılabilir; hatta seçime girememe gibi bir risk varsa bu aynı zamanda bir zorunluluk da oluşturabilir. Geçici yönetimler, tüzel kişilik genel ve temel iradesinin yerine geçemez; kalıcı etki oluşturacak işlemlere sebebiyet veremez. Bu durum tedbirin niteliğine aykırıdır.

Prof. Dr. Muhammet Özekes, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi ve Hukuk Mahkemeleri Kanunu mimarı.

15 Haziran 2026 Pazartesi

Türkiye’de sosyal-siyasal çürümenin semptomları Prof. Dr. İlhami Güler+13/06/2026

Küresel düzlemde bugün insanlığın tarihsel süreç içinde biriktirmiş/geliştirmiş olduğu Din, Bilim, Hukuk ve Demokrasi değerlerinin içi boşaltılmış, çürütülmüş ve dillere pelinsek edilerek “sözde” kalmıştır. Küresel düzlemdeki tezahürlerine, daha önce yazmış olduğum “Çağdaş Kötülüğün Metafizik Çanağı” adlı makalemde değinmiştim. Bu yazıda Türkiye’deki tezahürlerine odaklanacağım.

Türkiye’nin yaşamış olduğu iki politik “Olay”, bu durumu gözler önüne sermektedir. Her iki olayda/olguda taraflar (iktidar-muhalefet), masum değildir. Birinci olayda Din-Demokrasi ve Hukukun çürütülmüş olduğuna; İkinci olayda da Hukuk ve Demokrasinin çürütülmüş olduğuna şahit olmaktayız. Birinci olayın taraflarını (Muhafazakârlar), “Kendileri tam alırken; başkaları için ölçüp biçerken/tartarken, hak edilenin daha azını vererek aldatanların vay haline; onlar, diriltileceklerini düşünmüyorlar mı?” (83/1-4) uyarısının muhatabı olurlar. Hukuk, İktisat ve Siyasetteki terazileri (vicdan ayarları) bozukluğu barizdir. Bu olayda muhalefeti (FETÖ), cehaletle birleşmiş dini samimiyet (Ökültizm), kurnazlık (Takiyye), hukuksuzluk, zorbalık/şiddet (Darbe teşebbüsü) istiğna, dogmatizm…suçlarını/günahlarını işlemiştir. İktidar tarafı ise, bu “Paralel Yapı” ile iktidar tutkusu ve çıkar maksimizasyonu saikleri ile son ana kadar işbirliği yapmıştır. Beslediği karga, sonunda gözünü oymaya kalkışmıştır.

İkinci “Mutlak Butlan “ olayında Muhalefet, iktidar tutkusu ve çıkar maksimizasyonu saikleri ile kendi içinde seküler ahlakı, hukuku, demokrasiyi tağşiş ederek karpuz gibi ikiye bölünmüştür. Ana Muhalefetin durumu, akıl ve ahlaken (inanç olarak değil): “…Aralarında çetin bir savaş vardır; sen birlik sanırsın; oysa kalpleri param parçadır; onlar, akıldan yoksun bir topluluktur.” (59/14) yorumunu hak etmektedir. Bu olayda iktidar kanadı, olayın içinde olmadığını söylese de; bu yönde ispatlanmış bir kanıt olmasa da; hukuku kullanarak, muhalefeti/demokrasiyi diskalifiye etme yönünde dahli olduğuna dair güçlü bir kamuoyu kanaati mevcuttur. “Bizim bir dahlimiz yok” demekle birlikte; süreç hakkında her gün konuşmak, medya aracılığı ile tahrik etmek, bu kanıyı güçlendirmektedir.

-Politik ahlaki karakteri, dogmatik ve kibir küpü/hınç estetiği hakkındaki eleştirilerimizi saklı tutarak-, N.Fazıl Kısakürek’in 1960 larda yazmış olduğu “Destan” adlı şiiri, yazıldığı tarihlerden daha çok, bugünkü siyasal ve sosyal çürümemizi veciz bir şekilde dile getirmektedir. Giriş mısraları, son yüz yılda etkilendiğimiz “Çağın Ruhu”nu da yankılamaktadır.

“ Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,

Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;

Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir laf var, buyurunuz size durum;

Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!

Bir şey koptu benden, her şeyi tutan bir şey(Ruh-İman-İG)

Benim adım bay Necip, babamın ki Fazıl bey;

Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,

Kızımın gösterdiği kefen bezine(şimdilerde o da yok. İG) mahrem.

Ey tepeteklak ehram, başı üstünde bina;

Evde cinayet, tramvay arabasında zina!

Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;

Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!

Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu;

Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,

Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Öttür yem borusunu, öttür, borazan!

Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul!

Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa,

Yaşasın kefenimin kefili karaborsa.

Kubur faresi hayat, meselesiz, gayesiz,

Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

Siyaset kavas(yasakçı), ilim köle, sanat ihtilaç(çırpınma);

Serbest verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilaç(şimdilerde serbest; fakat hastalıklar çoğaldı. İG)

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan!

Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan.

Bak, aslan hakikate, ispinız kafesinde;

Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;

Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap”

20. yüzyılın başlarında yazmış olduğu “Batnın Çöküşü” adlı kitabında Oswald Spengler, Tanrı vergisi tartışılmaz niteliklere sahip olduklarına inanan Aristokrasi ve Rahipler yönetiminden sonra yükselen Burjuva Demokrasisinin zaman içinde kültürel motivasyonlarını yitirerek “Sezarizme” nasıl kayacağnı, adeta bugünleri görerek büyük bir uz-görü ile tasvir etmişti. Söyledikleri, Küresel yozlaşma olarak, başta Amerika ve Avrupa olmak üzere, bizim demokrasimizi de tasvir ediyor; özellikle başlıktaki “Olay”lar açısından kulak verelim: “Şehrin yükselişiyle zekâ, para ve burjuvazi, önderlik rolünü devir alılar. Toplumsal zümrelerin yerine “parti” boy gösterir. Başlıca parti de, para ve zihin partisidir; liberal megalopolis partisi. Ömrünü tamamlamış (Batı) kültüründe Aristokrasi ile Demokrasi budala, kozmopolit uygarlıkta Sezarizmle batıncaya kadar birbirlerine karşıt dururlar. Yönetici azınlığın içine girdiği biçimler, sosyal zümre aşamasından, -parti üzerinden- diktatör bireyin izleyiciliğine doğru düzenli olarak gelişir. Sosyal zümrenin güdüleri, partinin programı, fakat kitlenin efendisi vardır….

Yozlaşan demokraside “doğru” nedir? Basının/Medyanın irade ettiği şeydir. Medyanın buyrukları, istediği doğruları, gerçekleri ortaya koyar, dönüştürür ve değiştirir. Üç haftalık bir basın çalışması(medya kampanyası) yapılmaya görsün; herkes, “gerçeği” kabul eder. Kütle eğitimi, kitleleri medyanın kontrolüne alma eğilimindedir. Tabiatıyla demokrasi de fikir özgürlüğü vardır; fakat medya da, vatandaşın söylediklerinden hangisini dikkate alıp almayacağında özgürdür….Diri diri yakmanın yerini, şimdi büyük sessizlik almıştır….Para, zekâyı yıktıktan sonra, yine para yoluyla demokrasi kendi kendinin yıkıcısı olur. Demokrasinin başlangıcındaki soylu fikir ve ahlak önderlerinin yerini, şimdi gözünü budaktan esirgemeyen ve aydın olmayan politikacılar alır(Türkiye’de genellikle Mühendis ve Müteahhitler-İG). Bir patronu, bir başkası devirir. Kavgalar, huzursuzluklar ve güvensizlik müzminleşir. Sonuç olarak insanlar, para değerlerinden, bütün bu çekişmelerden usanır ve iğrenirler; eski değerlerin canlanmasından, fedakârlıktan, şereften, soyluluktan, yeni bir “Kurtarıcı” dan medet ummaya başlarlar. Böylece “Sezarizm”, soysuzlaşan demokrasi toprağında büyür ve er-geç onu yener. Para ekonomisini ve salt bir siyasal düzen iradesini yerleştirir. Bu suretle Sezarizm toplumsal, ekonomik ve siyasal örgütlenme alanında Uygarlığın son perdesi olmaktadır. Yavaş yavaş barbarlaşma iner ve Kültürün toplumsal biçimi, artık hiç durmamacasına çözülür. Bu sürecin sonu “ikinci dincilik(Ökultizm-Spirtualizm)” ile kilisenin, Kültürün yaşam döngüsünün kalıntıları üstüne zorladığı biçimlerdir.” ( Aktaran: Sorokin, P.A. Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri.Çev: M.Tunçay. İst. 1972. S 101-102.)

Sezarizm’e çoktan yuvarlanmış ABD’nin Sezar’ının(Trump) Ortadoğu temsilcisi Tom Barrack, Türkiye için, Demokrasi yerine, Muhafazakâr-Müşfik(İslamcı) Monarşi(Hanedanlık-Sultanlık) önermesi, bizim çoktan geçtiğimiz “Başkanlık Sistemi” ile paraleldir. Hem Trump, hem de Tanrı ile(“YA Allah-Bismillah”) arası iyi(dost) bir yönetimle gidiyoruz. “Devlet Aklı” diye bize lansa edilen bu sürecin, ABD ve Batı ile işbirliği içinde yürüdüğü, gözlerden kaçmamaktadır. Allah, sonumuzu hayreylesin.

*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim görevlisi.

11 Haziran 2026 Perşembe

Davutoğlu: Beştepe'de sorumluluğu olmayan adamlar devlet aklı ürettiklerini iddia ediyorlar 11/06/2026

"MUTLAK BUTLAN KARARI SONRASI KEMAL BEY’LE KONUŞMADIM"

CHP’de gerçekleştirilen kurultay sürecine yönelik mahkemenin verdiği "mutlak butlan" (hukuken geçersizlik) kararı ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel başkanlık makamına dönmesi yönündeki hukuki tartışmaları değerlendiren Davutoğlu, bu süreçteki diplomatik temaslarını şu sözlerle açıkladı:

"Hukuki kararın ardından Kemal Bey’le herhangi bir görüşmem ya da telefon konuşmam olmadı. Ancak Özgür Özel Bey’i arayarak geçmiş olsun dileklerimi ilettim; çünkü parti içi süreçlere bu denli müdahale edilmesini ve ortaya çıkan bu tabloyu siyaseten doğru bulmuyorum. Eğer Kemal Bey bu süreçte beni arayıp fikrimi sormuş olsaydı, konuya dair nesnel kanaatlerimi kendisiyle de paylaşırdım."

"BEŞTEPE’DE GÖRÜNÜŞTE SEKÜLER AMA GERÇEKTE OTORİTER BİR YAPILANMA VAR"

Türkiye’nin temel yönetimsel sorununun kurumların işleyişindeki "otoriterleşme" eğilimi olduğunu savunan Davutoğlu, iktidarın karar alma mekanizmalarına yönelik eleştiriler getirdi. Kamuoyundaki genel algının aksine farklı bir kurumsal yapı iddiasında bulunan Gelecek Partisi lideri, şu ifadeleri kullandı:

"Şu anki asıl risk unsuru mevcut yönetim sisteminin kendisidir. Siyasi söylemlerde sıkça '28 Şubat zihniyetinin geri gelmesine izin vermeyeceğiz' deniyor. Esasen bugünkü otoriterleşme pratiğinin kendisi 28 Şubat zihniyetiyle eş değerdir."

"Kamuoyu Beştepe’yi (Cumhurbaşkanlığı Külliyesi) tamamen Sayın Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki muhafazakar bir çevreden ibaret zannediyor; fakat durum böyle değil. Orada odaklanmış, görünüşte seküler unsurlar barındıran ancak arka planda dogmatik ve otoriter reflekslerle hareket eden bir yapı mevcut. Herhangi bir siyasi ve hukuki sorumluluğu bulunmayan bu aktörler, kurumsal devlet aklı ürettiklerini iddia ederek kararları şekillendiriyor."

Davutoğlu'nun açıklamalarından satır başları şöyle:

"TÜRKİYE'DE YARGININ BAĞIMSIZ OLDUĞUNU SÖYLEYECEK KİMSE KALMADI"

"Mutlak butlan bu şekilde uygulanırsa Türk siyasetine yeni bir kavram girecek ve hiçbir seçim kesinleşme garantisi bulamayacak. CHP'nin içindeki kavga, onları ilgilendirir daha çok. Beni ilgilendiren Türk siyasetinin nereye gittiği

Türkiye'de teamül, YSK kararlarının tartışmaya açılmaması gerektiği yönünde. Hele 2,5 sene sonra olursa bunun önüne kimse geçemez. Yargı bağımsız, deniyor. Türkiye'de yargının bağımsız olduğunu söyleyecek kimse kalmadı. Keşke hepimiz yargıya güvenebilsek!

Sayın Özgür Özel beni ziyarete geldiğinde 'Partiye hukukî operasyon var' dedi. Ben de ona 'Hukuku beklemeyin, kendiniz partide etik soruşturma kurulu kurun. Bu iddiaların olduğu belediye başkanlarını iktidar müdahale etmeden siz partiden ihraç edin' dedim. 3 tanesini böyle ihraç etselerdi iktidarın argümanı elinde kalmazdı.

Mutlak butlan kararı sonrası Kemal Bey'le hiç konuşmadım. Özgür Bey'i arayıp geçmiş olsun dileklerimi ilettim, çünkü yapılan iş yanlıştı. Kemal Bey beni aramış olsaydı kanaatimi söylerdim.

O aramadıkça benim aramam, yapılan işlemi doğru bulduğum anlamına gelirdi. Arasaydı, aramızdaki hukuk gereği 'Hukukî kararı yok sayamazsınız ama Türkiye'deki ana muhalefet partisinin sarsılmaması gerekir, siz de bu partinin Genel Başkanı'sınız'" derdim."

"28 ŞUBAT ZİHNİYETİ BURADAKİ OTORİTERLEŞMEDİR"

"İki tarafın da 2023 ve 2024'te yaşadığı travmalar var. 2023'te Altılı Masa kaybedince CHP'de travma oluştu, Sayın Erdoğan ve Bahçeli'de aşırı özgüven oluştu. 2024'te AK Parti travma, CHP kibirli özgüven yaşadı. 2023'teki AK Parti kibriyle 2024'teki CHP kibri aynı sonucu doğurdu.

2025'ten itibaren, yani Sayın İmamoğlu'nun tutuklanmasından itibaren yenilgi içindeki iktidar yolsuzluklar üzerinden siyasete yön verme imkânı kazandı ve o travmayı atlattı, karşı tarafın zaafı yardımıyla. CHP ise kendi kibrinin kurbanı oldu ve çok rahat hareket etmeye başladı. Nasıl olsa iktidara geliyorum diye, bizler dâhil birçok şeyi rencide eden tutumlar takındı. Belediyelerde rahat davranmaya başladı.

“Nasıl olsa ben iktidara geliyorum” diye bir çok şeyi rencide edilen muamele ile karşılaştık. Bu kadar hatayı bu kadar kısa sürede yapabilmek için aşırı özgüven gerekir. “İktidarla Kemal Bey anlaştılar” genel olarak kamuoyundaki algı bu. Sen buna karşı nasıl siyaset yapacağına bakmalısın. Özgür Bey normalleşme döneminde Sayın Erdoğan ile görüştü. O zaman için doğruydu, ben de destekledim. Sayın Erdoğan şu anda Cumhurbaşkanı şapkasıyla davranmıyor. Yanlışlık burada. Eski danışmanı olarak şunu söyleyebilirim: Sayın Erdoğan Cumhurbaşkanlığı şapkasını takıp Türkiye’nin nereye gittiğine bakmalı. Türkiye’de bu anlamda bir Cumhurbaşkanı boşluğu var. Sayın Erdoğan’ın vizyon çizen konuşmalarında bile muhalefete bir yüklenme var. Dünya ve bölge kaynıyor. Türkiye’de tartışılan konular bizim ölçeğimizde büyük zaaf.

Bugün karşı karşıya olduğumuz şey AK Parti ya da CHP sorunu da, otoriterleşme sistemi yerleştiriliyor. Buna meydan okunursa da o taraf daraltılıyor. Açık söyleyeyim bu sistemin başında AK Parti değil, CHP olsa onlar da aynı şeyi yapar. Aynı şekilde otoriterleştirir. Tehlike olan sistemin kendisi. 28 Şubat zihniyetinin geri gelmesine izin vermeyeceğiz deniyor. 28 Şubat zihniyeti buradaki otoriterleşmedir."

"BEŞTEPE'YE ÇÖREKLENMİŞ HİÇBİR SORUMLULUĞU OLMAYAN ADAMLAR DEVLET AKLI ÜRETTİLERİNİ İDDİA EDİYORLAR"

"Türkiye'de üç siyasal akım var: muhafazakârlık, milliyetçilik, seküler/sosyal demokrat çizgi. Biz şu anda bu üç akımın iktidarda otokratik versiyonlarını görüyoruz; MHP, AK Parti ve Beştepe'ye çöreklenmiş görünüşte seküler ama gerçekte Marksist dogmalardan kaynaklanan otoriter bir yapılanma var. Herkes Beştepe'yi Tayyip Bey'in etrafındaki muhafazakâr bir çevre zannediyor, hayır! Beştepe'deki hiçbir sorumluluğu olmayan adamlar devlet aklı ürettilerini iddia ediyorlar."

"'BİZ SİZİ GÖRDÜĞÜMÜZDE TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİ GÖRÜYORUZ' DİYORLAR"

"Dün Mesrur Barzani ve KDP ile 2,30 saat görüştüm. Bir resmi görevim yok tabii. Onların dediği ise "Biz sizi gördüğümüzde Türkiye Cumhuriyeti devletini görüyoruz". “Ne tavsiye ediyorsunuz” diye soruyorlar.

“Amerika ve İran arasında nerede duralım?” diye sordular O zaman onlara sakın ha savaşın tarafı olmayın dedim. Orta Doğu’nun önemli iki kartı var biri Kürt kartı diğeri Filistin kartı.

“Irak içinde ne yapılmalı?” diye sorduklarındaysa “Kendi içinizde mücadele etmek yerine Bağdat bölgesinde etkili olun” dedim. Son olarak da Kürt bölgesinde hükûmet kurulamaması hakkında bir hükûmetin nasıl kurulacağını konuşuyoruz. "

"KANDİLİ BOŞALTMA MESAJI VERDİM AMA BENİM DEVLET ADINA BİR ŞEY SÖYLEME GÖREVİM YOK"

"Kandili boşaltma mesajı verdim ama benim devlet adına bir şey söyleme görevim yok. İlk ve son gidişimde de bu mesajı verdim. Onlar da özellikle Erbil kanadı da bu konuda ciddi. PKK onlar için de bir tehdit. Onlar da PKK’nın tasfiyetsini kendi açılarından çıkar olarak görüyor."