4 Ağustos 2026 Salı

Yeni bir ütopya, toplumla siyaset arasında yeni bir bağ: Yeni Parti'nin önündeki iki yol Bekir Ağırdır/4 Ağustos 2026

CHP’de aylar süren hukuki ve siyasi kriz sonunda yeni bir evreye girdi. Mutlak butlan kararının ardından Özgür Özel ve birlikte siyaset yaptığı kadrolar CHP’den ayrılarak Yeni Parti’yi kurdu.

Önümüzdeki günlerde tartışmalar büyük ölçüde bunun etrafında dönecek. CHP kaç parçaya bölündü? Yeni Parti ne kadar oy alır? CHP seçmeni nasıl davranır? Muhalefet zayıfladı mı, güçlendi mi?

Bunların hepsi elbette önemli sorular. Ama bana kalırsa asıl soru başka. Türkiye gerçekten yeni bir parti mi kazandı? Yoksa uzun zamandır biriken siyasi temsil krizinin artık gizlenemeyecek hale geldiği yeni bir döneme mi girdi?

Yaşananları yalnızca CHP’nin iç meselesi olarak okumak kolay. Hatta kamuoyundaki baskın tartışma başlıklarına bakılırsa, önümüzdeki aylarda tartışmalar büyük ölçüde kişiler üzerinden yürüyecek gibi duruyor. Kim haklıydı, kim yanlış yaptı, kim daha çok oy alacak, CHP seçmeni nasıl davranacak?

Oysa bunların hiçbiri bugünkü meselenin özü ve tamamı değil.

Partiler çoğunlukla kendi iradeleriyle bölünür. Fikir ayrılıkları olur, yeni kuşaklar eski kuşaklarla çatışır. Toplum değişir, siyasal temsil yeni kanallar arar. Çok partili düzene geçilen bir yüzyıllık siyasi tarihimizde tüm bu ihtimallerin hayat bulduğu örnekler mevcut.

Bugün ise özgün bir durumla karşı karşıyayız. Bu kez ayrılık, aktörlerin serbest siyasi tercihlerinin ürünü değil; siyasal rekabet alanına yargı eliyle yapılan doğrudan müdahalenin sonucu…

İktidarın yönettiği ve kısa vadede önümüzdeki seçimlerin sahnesini, aktörlerini, kurallarını yeniden biçimlemek hedefiyle yürüyen bir dizi operasyon sonucu ayrılık bir bakıma kaçınılmaz oldu.

Yargı müdahalesiyle siyasi zemini düzenleme tarihimiz de epeyce zengin. Özellikle İslamcı hareketin ve Kürt siyasetinin partilerine kapatma hamleleri neredeyse sayısız. Bir de 12 Eylül darbesi sonrası tüm partilerin kapatıldığı özgün bir deneyim var.

Darbeciler partilerin tümünü kapatmıştı

Acaba tüm bu okumalar büyük hikâyenin farklı yüzleri, cepheleri olabilir mi? O nedenle de eksik olabilir mi? Çünkü bugünkü tablo, birbirinin içine geçmiş birden fazla hikâyenin kesiştiği yerde ortaya çıktı.

Bu nedenle yaşanan yalnızca bir parti bölünmesi değil. Türkiye’de siyasal alanın yeniden düzenlenmesinin yeni bir aşaması gibi görünüyor.

Bu yönüyle bugünkü tablo ister istemez 12 Eylül sonrasını hatırlatıyor. 1980 darbesinden sonra CHP de tüm partilerle beraber kapatıldı. Ardından sosyal demokrat hareket SODEP üzerinden kendine yeni bir siyasal kanal açmaya çalıştı. Generaller seçime katılmasına izin vermeyince sol, sosyal demokrat seçmen için tek seçenek olarak Halkçı Parti bir fırsat alanı buldu. Sonrasında zaman zaman yoğun biçimde sol ve sosyal demokrat camianın içine düştüğü, “bölünmeyelim”, “birleşelim” tartışmaları sonucu iki parti birleşti Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) yeni arayışın partisi oldu.

O gün yaşananın özü yalnızca iki partinin birleşmesinden de ibaret değildi. Bir yandan devletçe yeniden tasarlanmış siyasal alanda toplumsal temsilin yeniden örgütlenmeye çalışılmasıydı. Diğer yandan kentleşmeye, sanayileşmeye başlamış, teknolojiyle tanışırken gündelik hayat ritmi, ilişkileri, tutum ve davranışları da değişmeye başlamış topluma yeni bir siyaset sunma arayışıydı.

Sonrasında 1989 yerel seçim başarısı geldi. 1992’de CHP tekrar sahneye çıktı, hemen ardından İSKİ skandalı patladı. 1994 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nin sıçrayışındaki dinamikleri, değişen toplumu, değişen ihtiyaç ve beklentilerini anlamaya çalışmak yerine oyların bölündüğü anlatısı zihinlere baskın geldi. Sonrasında da öncesine benzer “birleşelim” arayışlarıyla Baykal CHP’sinde birleşilerek bir bakıma geleneksel siyasete geri dönüldü.

1983’te sosyal demokrasinin önündeki soru “CHP nasıl geri döner?" değildi. Asıl soru “12 Eylül sonrasının toplumunu kim temsil edecek?” idi. Fakat on yıllık arayışın sonunda “bölünmeyelim, birleşelim” mottosuna teslim olundu.

Elbette bugünün Türkiye’si 1983 Türkiye’siyle aynı değil. Ama iki dönem arasında önemli bir ortaklık bulunuyor. Her iki durumda da siyasi aktörler kendi tercihleriyle değil, devletin yeniden tanımladığı ve çerçevelediği siyasal alan içinde örgütlenmek ve siyaset yapmak zorunda kalıyorlar.

Dolayısıyla bugün ortaya çıkan Yeni Parti’yi anlamak için yalnızca CHP’nin son birkaç yılını değil, Türkiye’de yüzyıla yaklaşan siyasal rekabetin nasıl dönüştüğünü de anlamak gerekiyor.

İktidar siyasi rekabete doğrudan müdahale ediyor

Son aylarda yaşanan belediye operasyonları, tutuklamalar, diploma iptali, butlan kararı ve nihayet yeni parti süreci birbirinden bağımsız olaylar değil. Bütün bu gelişmeler aynı büyük dönüşümün farklı halkaları. Çünkü artık tartışma yalnızca seçimleri kimin kazanacağı üzerine yürümüyor. Siyasal rekabetin hangi kurallarla yapılacağı da yeniden tanımlanıyor.

Fakat bütün bunlar yalnızca meselenin görünen kısmı. Asıl mesele daha derinde. Türkiye uzun zamandır yalnızca siyasal kriz yaşamıyor gibi görünüyor. Hükümetler, bakanlar var, Meclis çalışıyor, iktidar istediği yasal düzenlemeleri yapabiliyor, bürokratik mekanizmalar çalışıyor.

Ama derinde bir siyasal temsil krizi yaşanıyor. Bu temsil krizini yalnızca partilerin başarısızlığıyla açıklamak mümkün değil. Çünkü son kırk yılda Türkiye toplumu siyasetten çok daha hızlı değişti. O gün SHP’nin meselelerine cevap aradığı toplum ile, 2002’de AK Parti’ye vücut, güç ve iktidar veren toplum ile bugünkü toplum aynı değil.

Tam da bu nedenle yalnız CHP değil, başta AK Parti de olmak üzere Türkiye siyaseti uzun zamandır değişmiş toplumu temsil etmekte zorlanıyor.

Bugün Türkiye ve siyaset üzerine konuşurken yaptığımız en büyük hata, artık var olmayan bir toplumu konuşuyor olmamız belki de.

Kentleşme süreci savruk da olsa tamamlandı

Siyaseti, ekonomiyi, kurumları, seçmeni, aileyi, gençleri hâlâ geçmişte oluşturduğumuz kategorilerle anlamaya çalışıyoruz. Köylü-kentli, sağcı-solcu, laik-muhafazakar, merkez-çevre, geleneksel-modern gibi ayrımların tümü hâlâ bir şeyler söylüyor kuşkusuz. Fakat hiçbiri tek başına bugünün insanını, hanelerini, kentlerini ve Türkiye’sini açıklamaya yetmiyor. Öte yandan ithal teoriler de bugünkü toplumu ve insanı anlamakta yetersiz kalıyor. Çünkü toplum bir başka önemli virajı daha döndü.

Türkiye artık kentli bir ülke. 2025 yılı itibarıyla nüfusun yüzde 93.6’sı il ve ilçe merkezlerinde yaşıyor. Fakat bu sayıyı yalnızca demografik bir veri olarak okumak yanıltıcı olur. Kentleşme, insanların köylerden kentlere taşınmasından ibaret değil. İnsanlar yalnızca adres değiştirmedi. Hayatın ritmi, ilişkilerin niteliği, ailenin işlevi, zamanın kullanılışı, çalışma biçimleri, başarı ölçütleri, tüketim kalıpları ve gelecek hayalleri de değişti.

Kent yeni bir insan ve yeni bir gündelik hayat ritmi üretti. Fakat ne bu yeni insanı henüz yeterince tanıyoruz ne de yeni gündelik hayat ritminin değiştirdiği zihin haritalarını, tutumları, davranışları tanımlayabiliyoruz.

Türkiye’nin yaşadığı dönüşüm, Batı toplumlarının modernleşme deneyiminin basit bir tekrarı gibi yaşanmadı. Son kırk yıldır süren, özellikle son yirmi-otuz yılda hızlanan gecikmiş bir modernleşme yaşadık. Bu modernleşme, gündelik hayatın yeme içmeden giyime, tatilden eğlenceye kadar hemen her alanında görünür oldu. Daha önce de yazdığım gibi toplum, Batı’nın uzun yıllara yayarak yaşadığı bazı değişimleri hızlandırılmış biçimde deneyimledi.

Fakat bu sürecin üzerinde uzlaşılmış ortak bir hedefi yoktu. Siyaset ve kurumlar ne bu sürece öncülük ettiler ne de uyumlandılar. Toplum kendince, becerebildiğince, görgüsü, mahareti, imkanları yettiğince yaşadı bu süreci.

Modernleşmenin ne olduğu, nasıl bir toplum ve nasıl bir insan amaçladığı konusunda ortak bir tahayyül üretilemedi. Süreç çoğu kez “Batı’ya yetişme”, “geri kalmama”, “kalkınma”, “büyüme”, “zenginleşme” ve “daha çok tüketebilme” hedefleri üzerinden yaşandı. Sanayileşme, kentleşme ve modernleşme, ortak bir ütopyadan çok bir yetişme telaşına dönüştü.

Toplumun dili değişti, siyaset hâlâ eski lehçeyle konuşuyor

Kentler büyüdü ama ortak yaşam kültürü aynı hızla gelişmedi. Eğitim yaygınlaştı ama eleştirel düşünce ve liyakat güçlenmedi. Tüketim arttı ama refah duygusu kalıcılaşmadı. Teknoloji hayatın her alanına girdi ama kurumların işleyişi aynı ölçüde yenilenmedi. Bireysel beklentiler yükseldi fakat bu beklentileri karşılayacak ekonomik ve kurumsal kapasite oluşmadı. Toplum değişti, kurumlar geride kaldı.

Önce farklılıklar kutuplaştı, sonra siyaset ve kültürel kimlikler kutuplaştı. Sonrasında da terse dönüldü; siyaset hâlâ büyük ölçüde kimlikler üzerinden konuşuyor. Toplum ise giderek hayatı üzerinden düşünüyor. Sınıfsal gerilimin harareti yükseliyor ama siyasetin harareti kimliklerden ve kutuplaşmalardan besleniyor.

İnsanlar elbette inançlarını önemsiyor, kimliklerini de. Ama eve döndüklerinde düşündükleri bunlar değil yalnızca. Kirayı, hanenin geçimini, çocuklarının eğitimini düşünüyorlar. İşlerini kaybetme korkusuyla çalışıyorlar, borçlarını çevirebilmek için yeniden borçlanıyorlar, emekliliklerini düşünüyorlar. Yarın sabahın bugünden daha iyi olup olmayacağını dair umutlarını her gün biraz daha yitiriyorlar.

Son yıllarda yaptığımız araştırmalar bana hep aynı şeyi söylüyor. Türkiye toplumu artık daha iyi bir hayata ulaşma arzusundan çok, risk yönetme psikolojisiyle yaşıyor. İnsanlar hayatlarını büyütmeye çalışmıyor, hayatta kalmaya çalışıyor.

Siyaset ise hâlâ büyük ölçüde eski kutuplaşmalar üzerinden konuşuyor. Toplum başka bir yere yürürken siyaset eski meydanlarda, eski dille kavga ediyor.

İşte temsil krizi tam burada başlıyor. İktidar değişen toplumu temsil etmek yerine kutuplaşmayı yönetiyor. Muhalefet ise değişen toplumu temsil etmek yerine çoğu zaman iktidara itiraz etmeyi siyaset sanıyor. İki taraf da değişmiş toplumu yönetmeye değil, eski siyasal denklemin içinden iktidar mührünü kazanmaya uğraşıyor.

Bu nedenle bana kalırsa bugün yaşananları yalnızca iktidarın CHP’ye müdahalesi olarak okumak da eksik. Çünkü müdahale, zaten temsil üretmekte zorlanan bir siyasal zeminde gerçekleşiyor.

İktidar uzun zamandır yeni bir toplumsal rıza üretemiyor. Muhalefet de uzun zamandır yeni bir toplumsal çoğunluk kuramıyor. Ortaya çıkan boşluk ise giderek siyasal mühendisliklerle doldurulmaya çalışılıyor.

Bir bakıma siyaset toplum adına siyasi rekabet etmekten çok, rekabetin kurallarını belirleme mücadelesine dönüşüyor. Bugün yaşadığımız paradoks da bu. İktidar toplumu değiştiremediği için siyaseti düzenlemeye çalışıyor. Muhalefet ise siyaseti değiştirmeye çalışırken toplumu yeniden anlamayı ihmal ediyor.

Toplumun siyasetin marifetine ihtiyacı var

İşte tam bu nedenle Yeni Parti’nin önündeki mesele yalnızca zorunlu bir ayrılık sonucu yeni parti kurmaktan da öte.

Bugün de soru ne “Yeni Parti’ye hangi belediye başkanları ne zaman katılacak?” ne de “Amblemini kim çizmiş?” sorusu. “Kentleşmiş ve değişmiş toplumu kim temsil edecek?” sorusu.

Bir bakıma butlan kararı CHP’yi bölmedi, sosyal demokrat hareketi değişen toplumun ihtiyaç ve beklentilerini yeniden anlamaya zorladı.

Yeni Parti’nin önünde iki yol var. Birincisi, CHP’nin hukuki veya siyasi devamı olmak. Yaşananları görünce iktidarın oyun planını değiştirip butlan kararının iptalinin bile olası olduğunu düşünebiliriz. Böyle bir karar muhalefetin kaosunu daha da büyütebilir de.

İkincisi ise girilen zorunlu yolu, değişmiş toplumu temsil edecek yeni bir siyasal dil, yeni bir örgütlenme anlayışı ve yeni bir gelecek hikayesi kurma fırsatı olarak kullanmak.

İşte bu ise tarihsel fırsat ama aynı zamanda en büyük risk. Çünkü yeni bir tabela asmak kolaydı, nitekim bu hemen başarıldı. Yeni bir siyaset ve hikaye üretmek ise çok daha zor.

Bugün sosyal demokrasinin önündeki soru da bu. 1980 sonrasında mesele, yasaklanmış siyaseti yeniden kurmaktı. Bugün ise mesele değişmiş toplumu yeniden anlayabilmek. Belki de ilk kez sosyal demokrasi aynı anda hem devletin siyasal alanı daraltan müdahaleleriyle mücadele etmek hem de kendi siyasi hikayesinin ve dilini yeniden kurmak zorunda.

Yalnızca direnerek bunu başaramaz, ama direnmeden de bunu yapamaz.

O nedenle bana göre bugünün asıl sorusu Yeni Parti’nin ilk seçimde kaç oy alacağı değil. Asıl soru şu, değişmiş toplumun hayallerini ve geleceğini kim temsil edecek?

Yaşananlar aslında uzun zamandır biriken temsil krizini ve siyasal krizi görünür hale getirdi. Düzenin tüm katmanlarındaki ve kurumlarındaki tıkanma ve krizin siyasal zeminde de yansımasını yaşıyoruz.

Yeni Parti ise bu krizin sonucu ama henüz çözümü değil. Çözüm olup olamayacağını da mahkeme kararları değil, değişmiş Türkiye’yi gerçekten anlayıp anlayamayacağı, buna uygun siyaseti inşa edip edemeyeceği belirleyecek. Çünkü mesele artık yeni bir parti kurmak değil. Türkiye’nin değişmiş toplumunun önüne yeni bir hikâye koyabilmek ve bu ütopya üzerinden toplumla siyaset arasında yeni bir bağ kurabilmek. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.