1 Haziran 2026 Pazartesi

Bülent Kuşoğlu Devlet aklı bir şeyler kurguluyor; Cansu Çamlıbel/1 Haziran 2026

Cumhuriyet Halk Partisi’ne mahkeme kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Genel Başkan” atanmasının ardından geçen on günde yaşananlar malum. Kılıçdaroğlu bugüne kadar yaptığı hamlelerle seçilmiş Özgür Özel yönetimiyle uzlaşma yönünde hiçbir sinyal vermedi. Dahası, eski yol arkadaşlarını resmen Fethullahçılıkla suçlamaktan da geri durmadı. Şu ana kadar iktidarın beklentilerini karşılayacak bir çizgide ilerlediğini düşünenleri yanıltacak hiçbir şey yapmadı.

Kılıçdaroğlu’nun tam olarak ne yapmak istediğini belki kendisinden daha iyi anlatır diye ona en yakın isimlerden olarak bilinen Bülent Kuşoğlu’nu konuşmaya ikna ettim. Bilenler bilir… Bülent Kuşoğlu, Kemal Bey’in 2023’teki cumhurbaşkanlığı adaylığının en kuvvetli destekçilerindendi. O dönem aynı zamanda CHP’nin Genel Başkan Yardımcısıydı, partinin mali işleri de ona emanetti. Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi durumunda bakan olabilmek için milletvekilliği seçimine girmedi. Seçim kaybedildikten sonra değişim hareketi başlatan Özel-İmamoğlu ekibine en sert tavır koyanlardan biri de yine Kuşoğlu’ydu.

O da Kemal Kılıçdaroğlu gibi bir hesap uzmanı, kariyerine Maliye Bakanlığı’nda başlıyor. Kılıçdaroğlu Sosyal Sigortalar Kurumu’nda Genel Müdür olduktan sonra Bülent Kuşoğlu da yardımcısı oluyor. Yani en az 45 senelik bir yol arkadaşlığından bahsediyoruz. Bülent Kuşoğlu’nun sosyal demokrat bir gelenekten gelmediğini de hatırlatmak gerekiyor. Siyasete 2002’de DYP üyesi olarak giriyor. 2007 senesinde DYP'nin Ankara il başkanıyken, görevinden istifa ederek Demokrat Parti’den milletvekili adayı oluyor ama seçilemiyor. 2009'da AKP'den istifa eden Abdüllatif Şener'in Türkiye Partisinin kurucuları arasında yer alıyor, hatta genel başkan yardımcılığını üstlendi. 2010'da Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olması üzerine Türkiye Partisi'nden istifa ederek CHP'ye katılıyor.

Kılıçdaroğlu ile özel yakınlığını akılda tutarak sorduğum sorulara verdiği yanıtlar epey kafamı karıştırdı. Zira Kemal Bey’in duymaktan hoşlanmayacağı pek çok analizi var. Pek çoğumuzun şüphelendiği gibi o da ittihatçı bir devlet aklının yeni bir düzen kurgulamakta olduğuna inanıyor. Ancak bu kurgu içinde CHP’ye nasıl bir rol biçildiğini henüz anlayamadıklarını söylüyor. Tam da bu nedenle onu epey sıkıntılı ve düşünceli gördüm. Belki de 2023’te yaşadıklarının da deneyimiyle bu kez yoğurdu üfleyerek yeme taraftarı.

Jest ve mimiklerinden, satır aralarında söylediklerinden şu anda Kemal Bey’in etrafına çöreklenmiş ekibin hal tavır ve eylemlerinden çok da hazzetmediği gibi bir hissiyata kapıldım. Sanırım bu nedenle şu aşamada biraz mesafeden izliyor olup biteni. Hatta burada söylediklerinin Özgür Özel ekibinden çok Kemal Kılıçdaroğlu ekibine yönelik olduğunu düşünmeden edemedim. Siz de durduğunu düşündüğümüz yer ile söyledikleri arasındaki makası fark edeceksiniz. Dolasıyla da okudukça kafanız daha da karışabilir.

Bu işe kalkışanların niyeti çok net olsa da sonuçları konusunda çok da emin olmadıkları yönündeki hissiyatımı teyit eden bir mülakat oldu ezcümle. Yine de belli ki üzerimizde “bir şeyler” denemekten vazgeçmeyecek bir İttihatçı akıl yine devrede.

“Siyaseten çok iyi bir ekip çalışması yürüttüğümüzü, her konuda beraber olduğumuzu söyleyemem”

- Her zaman Kemal Bey'e çok yakın oldunuz, 2023 kurultayından önce Genel Başkan Yardımcısıydınız ve partinin kasasının kontrolü de sizdeydi. Bu yeni süreçte de yanında duran isimlerdensiniz ya da en azından dışarıdan görüntü bu. Şuna netlik getirerek başlayalım; siz bugün her konuda Kemal Kılıçdaroğlu ile aynı sayfada mısınız? Bir ekip olarak mı hareket ediyorsunuz?

Ben Kemal Bey'in Maliye Bakanlığından meslektaşıyım, Sosyal Sigortalar Kurumu’nda da yardımcılığını yapmıştım. Tabii sonradan da siyasette birlikte olduk. Yıllardan beri beraberiz. Siyaseten çok iyi bir ekip çalışması yürüttüğümüzü, her konuda beraber olduğumuzu söyleyemem. Siyasi ekipleri daha farklı olabildi Kemal Bey’in zaman zaman. Farklı düşündüğümüz de olmuştur muhakkak ki. “Bu konuda birlikte mi hareket ediyorsunuz?” sorunuza şunu söyleyebilirim; epeydir bizim bir hareketimiz yok. Bizim dışımızda bir mahkeme kararı, söz konusu. Davayı bizim açmadık. Kemal Bey'in çağrıldığı halde mahkemeye gitmediği bir sürecin ardından çıkan bir mahkeme kararı var. Tamam şimdi bir siyasi hareket olarak ortaya çıkacak tekrar. Ben de o mahkeme kararıyla geri gelen Parti Meclisi’nde üyeyim tabii. Bilmiyorum bundan sonra nasıl yol yürüyeceğiz ama Parti Meclisi’nde üyeyim.

- Kemal Bey’in bu süreçteki iyi niyetini sorgulatan hamlelerinden biri de sizin de içinde olduğunuz o eski Parti Meclisi’nde çoğunluk kendi taraftarlarında olmadığı için bugün yapılması beklenen toplantıyı ertelemesi oldu. Ne gerek vardı buna?

Toplantı şu şartlarda yapılamıyor çünkü kimlerin oradan ayrıldığının, kimlerin yedek olarak yazıldığının yasal olarak tespiti gerekiyor. Kimler şu anda üyedir? O tespitin yapılması gerekiyor. Öyle bir çalışma gerekiyor. Onun için öyle bir toplantı yapılamaz.

- Bunun tespiti bu kadar mı zor? On dakikalık bir işten bahsediyorsunuz. Biz dışardan gazeteci olarak iki dakikada 58 kişinin çetelesini çıkartırken koskoca parti kendi kayıtlarına bakarak yapamıyor mu bunu? Buna mı inanmamız bekleniyor?

Tabii Cumhuriyet Halk Partisi kurumsal bir parti. Kurum içerisinde bu tespitin yapılması lazım.

“Şu anda Kemal Bey dışında parti yönetimi yok ki… Hiçbir şey imzalatılamaz, para bile ödenemez”

- Bu tür bir tespit çalışmasının toplantı erteletecek kadar uzun süreceğine kim inanır?

Yok sürmez ama şu anda hiç kimse görevli değil ki. Şu anda bir parti yönetimi yok ki Kemal Bey'in dışında. Para bile ödenemez şu anda, hiçbir şey imzalatılamaz durumda. Bu söylediğim bir şey siyasette ilgisi olmayan bir şey.

“Bütün siyasetçiler yargı kararlarını eleştirir ama uyar”

- Kemal Kılıçdaroğlu bayramın ikinci günü gazetecilerin sorularını yanıtlarken kendisini geri getiren mahkeme kararı üzerinden “Yargı kararlarına herkes uymak zorunda” şeklinde bir ifade kullandı. Oysa 2023’te kendisinin yüzde 48 küsur oy aldığı cumhurbaşkanlığı seçimi öncesindeki kampanyası boyunca en çok hedef aldığı şeylerin başında AKP yargısı vardı. O günkü söyleminiz Türkiye’deki mahkemelerin Erdoğan’dan talimatla iş yaptığı kanaati üzerine kuruluydu. Bugün gelinen noktada Kılıçdaroğlu topluma şunu söylemiş olmadı mı; iktidar yargısının bazı kararlarını eleştirelim ama aynı yargının bizim lehimize olacak kararlarını hiç kimse tartışmasın. Kemal Bey kendisini tam da böyle çelişkili bir yere kilitlemedi mi?

Bütün siyasetçiler bunları yaptılar. Tayyip Erdoğan, bizler yargı kararlarını eleştirdik ama sonuç olarak uymak zorundayız tabii. Şunu söyleyeyim madem böyle hızlı girdiniz; benim büyük sorumluluğum var siyasetçi olarak, çok sıkıntılı bir zamandan geçiyoruz. Toplumu ve partimi çok fazla provoke etmemem lazım, ona göre konuşmam lazım. Bazı şeyleri belki sizin istediğiniz kadar rijit ifade edemeyeceğim.

“Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir, beraber ve rejime karşı son kale olarak durmasını istiyorum”

- Benim sizin neyi ne şekilde söyleyeceğinize dair özel bir beklentim yok. Sorumu sorarım, siz dilediğiniz gibi yanıtlarsınız.

Gazeteci olarak haklısınız, daha manşetlik sözler söylememi istersiniz. Ama ben Cumhuriyet Halk Partisi'nin bir, beraber, böyle bir rejime karşı son kale olarak ayakta durmasını arzu ediyorum. Onun için ona yönelik konuşacağım. Sorumlulukla konuşmaya çalışacağım.

“Belki önümüzdeki 10-20 yıl içinde devletlerin çoğu yok olacak, Atatürk Cumhuriyeti’nin yaşaması lazım”

- “CHP’nin bu rejime karşı son kale olarak ayakta durmasını arzu ediyorum” dediniz. Oy verdikleri partiyi “rejime karşı son kale” gibi gören CHP seçmenlerinin büyük bölümü Kemal Kılıçdaroğlu’nun artık rejime hizmet ettiğini düşünüyor. Hatta daha fenası, rejimin aparatı olmayı kabul ettiği inancındalar. Sizler bu rejimle siyasi mücadele vermiş ve vermeye devam ettiğini söyleyen siyasetçiler olarak bu öfkenin farkında mısınız? İçerde kendi aranızdaki konuşmaları bu durumun farkındalığı içinde mi yapıyorsunuz?

Tabii ben olaya sosyal medya hesaplarında biraz gezindikten sonra canı sıkılan, öfkelenen biri gibi bakamam. Sorumlu birisi olarak daha büyük resmi görmek zorundayım. Çok zor bir dönemdeyiz, siyasetin o klasik mantığı bitmiş vaziyette. İkinci Dünya Savaşı sonunda oluşan düzen ve kurallar yok artık. Yeni bir düzen oluşacak, yeni kurallar söz konusu olacak ve bunların nasıl olacağını kimse bilmiyor. Devletler üstü şirketler ve kendi aralarındaki mücadele artık bütün ülkelerin iç siyasetini de etkiliyor. Geçmişte olduğu kadar basit değil işler. Mesela Soğuk Savaş döneminde Sovyetler vardı ve Batı vardı, biz de Batı blokunda yer alıyorduk. İç siyaset de ona göreydi. Söylediğimiz sözler, siyasetimiz, sağ-sol ayrımı çok basitti. Ama şimdi öyle değil. Belki önümüzdeki 10- 20 yılda devletlerin çoğu yok olacak. Türkiye Cumhuriyeti'nin, Atatürk Cumhuriyeti'nin yaşaması lazım. Yani bizim yok olmamamız lazım, iddialı olmamız lazım. Bu yeni dönem Türkiye'ye aynı zamanda büyük fırsatlar da sunuyor, bunları çok iyi irdelemeli.

“İttihat ve Terakki, İslamcılık, batıcılık ve milliyetçiliği birleştirdi; şimdi de ona benzer bir durum görüyorum”

- Yeni dönemin küresel olarak Türkiye’ye sunduğu fırsatlar açısından Özgür Özel’in başında olduğu CHP yönetiminin yapamadığı ama sizlerin yapabileceği şeyler neler mesela? 

Öncelikle birlik beraberlik içerisinde olmamız gerekiyor. Onun için “CHP dönüşmeden Türkiye dönüşemez” diyorum. Türkiye'nin de yeni dünyaya uyum sağlayabilmesi için dönüşmesi lazım. Son iki üç yılda, Trump’ın ikinci kez iktidara gelmesiyle birlikte çok şey değişti. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı'nın son döneminde üç temel siyaset biçimi vardı; İslamcılık, batıcılık ve milliyetçilik. Başka siyasi çizgiler de vardı ama ana akım bunlardı. Bunları o zamanki devlet aklı, İttihat Terakki birleştirdi, bir mücadeleye girişti, sonra Türkiye Cumhuriyeti ortaya çıktı. Şimdi de ona benzer bir durum görüyorum. Şu andaki iktidarın geldiği zamanki gibi bir siyasal İslamcı iktidar olduğunu düşünmüyorum, farklılaştı, çok farklı hale geldi. İslamcılıktan uzaklaştı demiyorum ama farklılaştı. Milliyetçilik, devlet milliyetçiliği var üzerinde ve batıcılık var.

“Bir devletin kendisine sahip çıkması güzel bir şey ama topluma rağmen devlet olunmaz”

- AKP iktidarının devlet milliyetçiliğini ve batıcılığı da üzerine almış olması -sizin tabirinizle- iyi bir şey mi?

Ben iyi bir şey olarak söylemiyorum. Bir tespitte bulunmaya çalışıyorum. Bir devletin kendisine sahip çıkması güzel bir şey. Tabii devletin farkındalığı güzel bir şey ama topluma rağmen devlet olunmaz tabi ki. Mesela “İç cephenin güçlendirilmesi” deniyor ya evet bu önemli. Ama bu söylendiğinde ben bunu devletin güçlendirilmesi olarakanlamıyorum, toplumun güçlendirilmesi olarak anlıyorum. Toplumu güçlendirmemiz lazım. Bunu yapabilecek olan parti de Cumhuriyet Halk Partisi. Cumhuriyet Halk Partisi tabanının üzerine oturduğu sosyal kesimlere sosyolojik açıdan baktığımız zaman en entelektüel, kültürlü, eğitim seviyesi en yüksek kesim. Bu iktidar döneminde zenginleşenler falan oldu ama onlar henüz kentli sayılamayacak seviyede sanki. Geçmişten beri kentleşme CHP'ye daha fazla mâl edilebilir diye düşünüyorum. CHP sonuç olarak Türkiye ölçülerinde bir kent partisi. Dolayısıyla da CHP yönetimi olarak daha sorumlu hareket etmek zorundayız. Onun için de CHP bir arada kalabilmeli. Küçük siyasetlere takılıp kalmamamız lazım. “O onu söyledi, bu bunu söyledi” noktasını aşabilmemiz lazım. Bu arada sizin demin hatırlattığınız 2023’teki yüzde 48 küsurluk oyun ben aslında yüzde 50’nin üzerinde olduğunu düşünüyorum. Orada bir şeyler oldu.

“2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kemal Bey’in oyu yüzde 50’nin üzerindeydi; orada bir şeyler oldu, ispatlayamadığımız şeyleri söylemedik”

- Siz 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan lehine devlet tarafından manipüle edildiğini mi düşünüyorsunuz?

Evet.

- O halde Kemal Bey neden çıkıp tek bir cümle kurmadı bu şüphelerinizle ilgili ve doğrudan seçim sonuçlarını kabullendi?

İspatlayamadığımız şeyleri söylemedik.

- İspatlanması için bir hukuki mücadele veremez miydiniz? 2017’de rejimi değiştiren referandumda da aynı kabullenişi sergilemedi mi Kılıçdaroğlu?

Yok, 2017’de AİHM’e kadar gidildi bildiğim kadarıyla.

“Devlet seçimleri yüzde 2 oranında manipüle edebiliyor, Cumhurbaşkanı seçiminde etki daha da yüksek olabiliyor”

- Atilla Kart YSK'nın işleminin iptali için kendisine vekalet verildiğini ancak Kemal Kılıçdaroğlu ve kurmaylarının, davanın AİHM aşamasına geçmesini kasten boşa düşürdüğünü ve başvuru yapmasını engellediklerini söyledi hep. Neyse… 2023 seçimlerine dönersek, biraz önce daha önce Kılıçdaroğlu tarafından dillendirilmeyen bir iddiada bulundunuz. Seçim size göre Kılıçdaroğlu’ndan nasıl çalındı?

Çok detayına girmeden, basitçe söyleyeyim. Seçimleri devlet yapıyor, yani devlet memurları. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde devlet özellikle üst düzey memurlar açısından yürütme erkinde tek bir kişi var; Cumhurbaşkanı. Yani üst düzeyde 40-50 bin kişi olası bir cumhurbaşkanı değişiminde birkaç gün içerisinde değişmek zorunda. 1800 kişi galiba cumhurbaşkanı ile hemen değişmesi gereken. Bu 40-50 bin kişinin yardımcılarını, taşra teşkilatını vesaire dikkate aldığımızda birkaç yüz bin insandan bahsediyoruz. Şimdi bir iktidar değişikliği sırasında devlet bu seçimi yapıyorsa, milletvekili seçimlerini yüzde 1-2 etkileyebiliyor. Tüm dünyada bu vardır, bizde de etkileniyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde etkisi daha fazla oluyor. En azından bu bir faktör. Bunun ötesinde tutukluların yakınlarını etkilemek, güneydoğudaki oyları etkilemek, iltica etmiş vatandaşların oylarının sayılması gibi birçok konu var. Yani devletin yüzde 2’yi devletin manipüle edebilmesi çok kolay aslında. Türkiye seçimleri yapabilen bir ülke ama seçim manipülasyonu da yapılıyor Türkiye'de.

“Üzülmez olur muyuz!”

- Bu söylediğiniz çok ama çok çarpıcı. Demek ki 2023 seçiminin Erdoğan’ın yönettiği devlet tarafından Kemal Kılıçdaroğlu’ndan çalındığını düşünüyorsunuz. Sözlerinizden anlıyorum ki Kemal Bey de o dönem buna inandı. Ve bugün kalkıp aynı Erdoğan’ın gücünü tahkim etmesinin ve hatta bir sonraki seçimi de kazanmasının önünü açacak bir siyasi mühendislik hamlesinde kendisine biçilen rolü oynamakta bir beis görmüyor. Benim ne düşündüğüm mühim değil ama seçmeniniz böyle düşündüğü için soruyorum. İmajınıza üzülmüyor musunuz? Ya da “kendimizi ifade edemiyoruz galiba” gibi bir sorgulama içinde misiniz en azından?

Üzülmez olur muyuz! Kemal Bey gibi bu ülkede yüzde 48'e kadar ulaşmış, bir sol partinin başında Millet İttifakı’nı kurmuş birisi. Ve o beş diğer partinin üçü AKP’den kopan İslamcı partilerdi. Cumhuriyet tarihinde birbirine benzemez 6 parti olarak ilk defa beraber hareket edebildik. Bu Cumhuriyet tarihinde ilk defa olan, olağanüstü bir olay. 6 Mart 2023'te Kemal Bey'in adaylığı nerede açıklandı hatırlıyor musunuz?

- Elbette hatırlıyorum, Saadet Partisi Genel Merkezi’nde.

Saadet Partisi'nde bir kandil akşamıydı, Berat gecesiydi. Saadet Partisi binasının üzerinde Atatürk'ün posteri asılıydı. Kemal Bey'in adaylığı öyle bir ortamda açıklandı. Bu Türkiye tarihi açısından, toplumsal açıdan inanılmaz büyük olaydır. 

“Kemal Bey’in bir Alevi olarak yüzde 48 alması cumhurbaşkanı olmasından bile öte bir hadise, müthiş bir olaydır”

- Sizin üstü örtük biçimde söylediğiniz aslında şu; Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak yüzde 48 alması olağanüstü bir olaydır.

Evet, bu basit bir hadise değil. Bu aslında Kemal Bey'in Cumhurbaşkanı olmasından bile öte bir hadise. Düşünsenize binlerce yıldan beri bu topraklarda bu konularla ilgili tartışmalar olmuş ve o aşılmış. Müthiş bir olaydı. Şimdi ondan sonra kalkıp da bu noktalara gelmek ya da toplumun bu noktaya getirilmiş olması, manipüle ediliyor olması da kötü. Bunları anlamaya çalışmamız lazım.

“Oturup konuşup kurultayı toplamamız lazım, böyle bir sorumluluğumuz var; Kemal Bey’e de bunu söylüyorum”

- Toplum hakikaten de birileri tarafından manipüle edilmeye çalışılıyorsa Kemal Bey bu tuzağı bozup engelleyemez miydi? Hala da işleri zamana yayıp manipülasyonu yapanların ekmeğine yağ sürmek yerine hızlı adımlar atamaz mı? Kurultayı hemen toplama iradesini neden ortaya koymuyor?

Tabii oturup hep beraber bunları yapmamız lazım. Böyle bir sorumluluğumuz var zaten.

- Siz Kemal Bey ile de aynı burada benimle konuştuğunuz şekilde mi konuşuyorsunuz mesela? 

E tabii, tabii.

- Özgür Özel ekibiyle uzlaşma için bir temas kuruyor musunuz?

Kimseyle benim bir düşmanlığım yok zaten.

“Silivri’ye gittikten sonra söylediklerimden iki taraf da hoşlanmadı”

- Düşman olmamak ayrı şey… Özgür Özel ile müzakere açısından bir rol üstleniyor musunuz?

Tabii elimden geldiğince yapıyorum. Bundan önce iki kere mahkemede görüşmüştük. İkisinde de çıktım bunları söyledim. Bunları söylemem Kılıçdaroğlu taraftarlarının da Özel taraftarlarının da hoşuna gitmedi. Bana kızdılar.

“Taraflar arasında ideolojik ya da sosyolojik bir ayrılık yok, o yüzden de oturup konuşunca çözülmeyecek bir şey yok”

- Neye kızdılar?

“Partinin bir arada tutulması lazım, oturup konuşup bu konuyu çözmemiz lazım” demiştim. Şimdi de aynı kanaatteyim. Şimdi de oturup konuşarak çözülmeyecek bir şey yok. Cumhuriyet Halk Partisi'nde fikri bir ayrılık var mı sizce? Cumhuriyet Halk Partisi'nde fikri bir ayrılık yoksa, sosyolojik temelli bir ayrılık yoksa… Daha dün birlikte siyaset yaptığımız arkadaşlarımız bunlar. Ufak tefek şeylerde farklı düşünebiliyoruz tabii ki. Ama temelden “o tarafın fikri şöyle, bu tarafın fikri böyle” diyebileceğimiz bir durum yok. Düşünce bazında bir ayrılık yok. Sosyolojik yönden de bir ayrılık var şu ana kadar teşkil edebilmiş değiliz. Peki bunlar yoksa neden ayrılıyoruz.

“Koltuk kavgası olmamalı”

- Koltuk kavgası gibi gözüküyor, “geri gelip o koltuğa oturacağım” gibi gözüküyor.

Koltuk kavgasının olmaması lazım. Bizim kesimin en fazla kullandığı cümledir; “Vatan mevzu bahis ise gerisi teferruattır.” Atatürk’e de mal edilir, tabii ona çok yakışıyor. Peki bunu niye unutuyoruz? Kimseyi eleştirmek için değil de hepimizin bu sorumlulukla hareket etmesi gerekiyor.

“Erdoğan, İmamoğlu’nun kendisine rakip olmasını istemiyordu”

- Tayyip Erdoğan sizce siyaseten kendisine bu kadar güveniyorsa neden İstanbul gibi bir şehrin belediye başkanının diplomasını iptal ederek seçimlere girmesini ve karşısına rakip olarak yarışmasının önünü kapattı?

Neden olduğunu biliyoruz. Rakip olmasını istemiyordu.

“Özgür Bey ile Kemal Bey’in oturup konuşması lazım”

- Demek ki siz de herkes nasıl görüyorsa öyle görüyorsunuz. Şimdi de çoğunluk yargı eliyle devreye sokulan “mutlak butlan” hamlesini yine Erdoğan’ın seçim kaybetme ihtimalini minimize etmek için tasarlandığına inanıyor. Böyle olsa bile Kemal Bey hakikaten de haksızlığa uğradığına inandığı için kendisine verilen görevi kabul ettiyse ve seçileceğinden eminse neden derhal kurultayı toplamıyor? Neden bunun önünü açmıyor Kemal Bey?

Açmıyor mu? Kapattı mı? Ben böyle bir şey bilmiyorum. Ama oturup konuşmadılar. Özgür Bey ile Kemal Bey’in oturup konuşması lazım.

- Kemal Kılıçdaroğlu Özgür Özel’den özür mü bekliyor?

Bildiğim kadarıyla Kemal Bey mahkeme kararından sonra Özgür Bey'i aradı. Ama görüşmediler hala. Yani telefon dışında görüşmediler. Oturup görüşmeleri lazım. Oturup bu konularda ekipler kurulup bir araya gelinmesi lazım. Niye yapmıyoruz bunları?

“Bahçeli de ‘İçinizdeki ayrılığı bir an önce giderin’ dedi”

- Tabii bu soruyu sizin bana değil onlara sormanız gerekiyor. Bu arada Özgür Özel “mutlak butlan” kararı çıktıktan sonra bu kararın kendisini Ekrem İmamoğlu’nu bırakıp devleti yönetenler tarafından kendisine biçilen sınırlar içinde siyaset yapmayı reddettiği için çıktığını söyledi.

Böyle mi ifade etti?

- Nasıl yani, siz takip etmiyor musunuz? “Ekrem'i bırak, kendi yoluna bak, Ankara'da partinin başında konforlu bir şekilde otur” şeklinde teklifler aldığını uzun zamandır açıklıyor.

Bu çok enteresan değil mi?

- Yani Özgür Özel bu teklifi kabul etmediği için iktidar kanadının sonunda kendisini CHP’nin başından uzaklaştırma kararı aldığını söylüyor resmen. Bu azımsanacak bir iddia mı sizin açınızdan?

Ama iktidar cephesinden Sayın Bahçeli de “CHP içindeki ayrılığı bir an önce giderin. Sokaklara düşmeyin” falan dedi. O cepheden gelen bir teklif de buydu.

“Neden oturup konuşmadıklarını ben de bilmiyorum, öyle bir yetkim yok”

- O bahsettiğiniz Bahçeli açıklamasında Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik “feragat et” çağrısı da vardı. Ama bu noktada şunu da hatırlatmak gerekiyor herhalde; Sayın Bahçeli’nin bir senedir hem “Terörsüz Türkiye” hem de CHP konusunda iktidar ortağına yaptığı çağrıların büyük bölümü boşa düştü. Dolayısıyla da CHP’nin kaderinin ne olacağı konusunda Bahçeli’nin ne dediğinden ziyade Kılıçdaroğlu’nun ne yaptığına ya da yapmadığına bakmamız gerekmiyor mu?

Bir araya gelip konuştu mu Kemal Bey ve Özgür Özel tarafı? Oturup konuşmadılar hiç. Doğru değil ama bu. Neden oturup konuşmuyorlar?

- Siz bilmiyorsanız bunun sebebini, ben nasıl bilebilirim?

Ben de bilmiyorum. Benim de öyle bir yetkim yok.

- Siz bu son 10 gündür devam eden süreçlerin çok içinde değil misiniz? Yani Kemal Bey ile sürekli istişare yapıp karar alma süreçlerine katılan kişilerden birisi değil misiniz?

Ben de o Parti Meclisi’ndeyim o kadar.

“Kılıçdaroğlu tarafında bir ekip çalışması yapıldığını düşünmüyorum, henüz öyle bir şey yok”

- Ama eskiden Parti Meclisi üyesi olmanın ötesinde bir yakınlık içindeydiniz Kemal Kılıçdaroğlu ile. Daha da önemlisi partinin kilit kararlarını alan dar beyin takımındaydınız.

Şu anda öyle bir görevim yok tabii ki. Ayrıca, ben bu tarafta öyle bir ekip çalışması yapıldığını düşünmüyorum. Henüz öyle bir şey yok. Sonuçta bir partiyse, görevlendirmeler yapılacak. “Kemal Bey'in ekibi şudur” diye bir şey duydunuz mu? 

“Kendisini göstermeye ve yeni koltuklara oturmaya çalışanlar muhakkak var ama ben onları Kemal Bey’in ekibi olarak kabul etmiyorum”

- En azından şu ana kadar Kemal Kılıçdaroğlu’ndan yana tavır almış 22-23 milletvekilinden bahsedebiliyoruz.

Devreye girmeye, kendisini göstermeye çalışanlar, yeni koltuklara oturmaya çalışanlar muhakkak var tabii. Onları Kemal Bey'in ekibi olarak da kabul etmiyorum. Varsa da Kemal Bey'in bir ekibi oturup Özgür Bey'in ekibiyle görüşsünler ve bu konuyu halletsinler. Partinin ağır topları var. Geçmişte bu partiyi yönetmiş insanlar var. Bu insanlar bu sorumluluğu almazsa olur mu? Niye bir araya gelemiyoruz? Şunu anlıyorum; herkes kendi koltuğunu siyasette düşünüyordur. Anlıyorum. Peki niye bir araya gelip konuşamıyoruz?

- Bir daha söyleyeyim; bu sorunun cevabı sizde yoksa bende nasıl olabilir?

Bende de yok. Ben 2023’te milletvekili adayı olmamıştım zaten. Siyasetin dışındayım. O günden beri de bir gün bile partiye adım atmadım. Hiçbir etkinliğe zaten çağrılmadım. Kendi başıma bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Onun haricinde siyasetle bir bağlantım yok ki. Okumaya, yazmaya, anlamaya çalışıyorum sadece.

“Ekrem Bey meselesi siyasi bir mesele, parti olarak yapabileceğimiz Ekrem Bey’in yanında durmak”

- Diyelim ki bu sis bulutu ortadan kalktı, Kemal Bey ile Özgür Bey sizin dediğiniz gibi oturup konuşmaya başladılar ve CHP bölünmedi. Ekrem Bey meselesi ne olacak? Siz İBB davası başta olmak üzere Silivri’de görülen o davalarla ilgili CHP yönetiminin nasıl bir tutum alması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Ekrem Bey meselesi siyasi bir mesele bir kere. Hukuki bir mesele olmaktan öte. O konuda parti olarak yapabileceğimiz Ekrem Bey'in yanında durmak. Onun dışında başka bir şey yok. Hep beraber tüm arkadaşlarımızın yanında durmalıyız.

- Yani Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının kendi kaderlerine terk edilmemesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Doğru mu anladım?

Tabii ki CHP'li herkesin hakkını korumamız lazım.

“CHP’li herkesin hakkını korumamız lazım ama sadece Ekrem Bey üzerinden yapamayız”

- O halde siz CHP’nin yeni yönetiminin aynı Özgür Özel’in 19 Mart 2025’ten bu yana yaptığı gibi bu davalara “demokrasiye darbe” olarak itiraz etmeye devam etmesi gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Yani yeni dönemde de Özgür Özel’in pozisyonuyla mı devam edilmeli?

Şunu yapmayız; herhalde sadece Ekrem Bey üzerinden yapmayız.

- Bugüne kadar öyle mi yapıldı sizce?

Görüntü öyle. Ben de mesela hemen 19 Mart’ta Kemal Bey’le İstanbul'a gittim Ekrem Bey'e destek olmak için. Sonra Kemal Bey birkaç kere kendisini ziyaret etti. Mümkün olduğunca tabii ki o desteğimizi sürdüreceğiz belli ölçüler içerisinde. Ama Türkiye'nin bu kadar derin ekonomik problemleri varken, milli güvenlik sorunu haline gelmiş bir ekonomik kriz varken, ülkede devlet yönetimi krizdeyken, dünyanın hali ve Türkiye'ye etkileri ortadayken, bu konuları ihmal etmemiz de doğru değil. Şu andaki CHP yönetiminin Türkiye'nin sıkıntılarına, vatandaşın sorunlarına tam olarak odaklandığını söyleyemeyiz. Yani orada bir eksiklik olduğunu söyleyebiliriz.

“Özgür Bey’in devamlı Silivri’ye gitmesinden rahatsız olanlar var”

- “Özgür Özel’in Genel Başkanlığı sırasında CHP’nin üzerinde İmamoğlu vesayeti vardı” diye düşünenlerden misiniz?

Onu bilmiyorum tabii. Özgür Bey arkadaşımız, beraber milletvekili olduk. Çok zeki bir insan. Ayrıca retoriği de çok iyidir, hitabeti çok iyidir. Bilmiyorum tabii. Ben, bu süre içerisinde parti dışında kaldım. Detaylı olarak bilmiyorum. İçeriden bilgi verebilecek durumda değil. Sadece piyasadaki algıyı söyleyebilirim. Bu soruyu sormaya ihtiyacı hissediyorsanız, böyle bir algı olduğu için soruyorsunuz.

- “Ekrem İmamoğlu vesayeti var mı?” sorusunu piyasadaki algı nedeniyle değil bu iddiayı Kemal Kılıçdaroğlu çevresinden kendimden de bizzat duyduğum için soruyorum. Sizin cenahta böyle düşünenler var, siz de onlardan mısınız diye soruyorum.

Evet, Özgür Bey'in sürekli olarak Silivri’ye gitmesinden rahatsız olanlar var. Yani oranın da bir etkisi var galiba.

“Özgür Özel’in şu an bir liderliği olmasından memnun olurum”

- Orada siyaseten ikili bir hat olduğu vakıa. Ama bir yandan da toplumun tepkilerine baktığımızda CHP tabanının Özgür Özel’in 19 Mart’tan beri toplumla ilişki kurma biçimine apayrı bir teveccüh gösterdiğini izliyoruz. Özgür Bey’in bu zor süreçte toplumla Ekrem İmamoğlu ile ilişkisini aşan bir yerde ilişki kurmuş olduğunu takdir ediyor musunuz siz de mesela?

Takdir ederim tabii. Memnun olurum. Şu an bir liderliği olmasından memnun olurum.

“Türkiye’nin ve dünyanın bu sıkıntılı döneminde CHP’nin bölünmesinin zararları var”

- Peki sizin şiddetle savunduğunuz uzlaşma sağlanamaz ve Özel-İmamoğlu cephesi CHP’den ayrılırsa, bu size göre kâbus senaryosu mudur ferahlık senaryosu mu? Yeni siyasi partilerin ekseriyetle eskilerin içinden doğması normal bir şey değil midir?

Normal bir zamanda olsaydık, normal olduğunu söylerdik. Ama Türkiye'nin ve dünyanın bu sıkıntılı sürecinde bunu rahatlıkla söyleyemem tabii. Mesela Soğuk Savaş döneminde birilerinin bir partiden ayrılıp başka bir parti kurmasının hiçbir zararı yoktu. Ama bu dönem CHP’nin bölünmesinin zararı var. Biraz önce anlattığım sosyolojik tabana oturan CHP kitlesi ki -bu kitle bugün daha da büyüyebilir- Kemal Bey’in helalleşme vesaire politikalarından dolayı. Söylediğim gibi, Saadet Partisi’ndeki adaylık açıklaması falan bunun göstergeleri. Böyle CHP'nin sosyolojik olarak büyüdüğü bir dönemde ayrılmamız, ayrışmamız hiç doğru olmaz.

- “CHP’nin sosyolojik tabanının genişlemesi”nden bahsediyorsunuz ama 2027 ya da 2028 seçimlerini kazanmaktan hiç bahsetmiyorsunuz. Daha çok dikkatimi çeken ise Kemal Bey’in 2023’teki adaylığı sırasında olanları hatırlatırken kurduğunuz cümle; “Kemal Bey’in adaylığının Saadet Partisi’nde bir Berat Gecesi Atatürk posteri önünde açıklanması aslında Kemal Bey'in Cumhurbaşkanı olmasından bile öte bir hadise.”

Evet, sosyolojik açıdan çok önemli bir hadisedir. Bunu söyledim.

- Yani bir CHP liderinin Türkiye’deki bir takım sosyolojik değişimlere hizmet etmesi seçim kazanıp iktidar olmasından daha önemlidir, öyle mi? Sizlerin devletin CHP için çizdiği sınırların dışına çıkmayan bir muhalefet partisi olmakla bir derdiniz hiç olmadı mı?

Hayır, öyle demiyorum. Hiç öyle demedik bu anlamda.

- Mesela 19 Mart sürecinde CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yaptığı mitingler için “Bu kadar mitinge ne gerek var?” cümlesini ben bizzat Kemal Bey’in ağzından duydum. Toplumsal muhalefet zirvedeyken “mitinglere ne gerek var” diyebildi. Keza Bahçeli’nin “sokaklara dökülmeyin” uyarısı benzer bir şey aslında. Yani devlet aklının CHP için uygun gördüğü bir muhalefet biçimi var sanki…

Devlet aklı önemli.

“Devlet aklının arkasında yabancılar olmamalı, temiz olmalı”

- “Devlet aklı”ndan siz ne anlıyorsunuz?

“Devlet aklı”ndan ben devlette çalışanların, devlet bürokrasinin aklını anlıyorum. Bunlar isimlendirilemez. Güvenlik konularında, maliye ve hazineyi ilgilendiren konularda oturdukları koltuklar dolayısıyla, kendilerine gelen bilgiler, yaptıkları değerlendirmeler dolayısıyla bir etkileşim söz konusu oluyor ve bir akıl ortaya çıkıyor. İşte o, devlet aklı. O devlet aklının arkasında yabancının olmaması lazım, arkasında başka akılların olmaması lazım. Temiz olması lazım o akılın. Kastettiğim o. Yani böyle derin devlet gibi bir şeyi kastetmiyorum.

“Bir devlet aklı var, siyaset zayıfladığı için de devlet aklı ön planda ama ne kadar temiz olduğunu bilmiyorum”

- Bugün Türkiye’de olan her şeyi, mahkeme kararları dahil, kurgulayan devlet aklının sizin ifadelerinizle “temiz, arkasında yabancı olmayan, arkasında başka akıllar olmayan” bir akıl olduğuna emin misiniz?

Bunu söyleyemem ama bir devlet aklı olduğunu söyleyebilirim. Ne kadar temiz olduğunu bilmiyorum. Bir tane devlet aklı da yok zaten. Ama tarihsel gelişime bakarsak; devlet aklı Osmanlı’dan bugüne Türkiye’de hep etkili oldu. Onun için Türkiye’de devlet aklını küçümsememek lazım. Şu anda da siyaset çok zayıfladığı için, parlamento zayıfladığı için, siyasetçi zayıf olduğu için devlet aklı ön planda.

“Siyaseti cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi zayıflattı, arkasında başka güçler vardı”

- Siyaseti kim zayıflattı peki sizce?

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi özellikle siyaseti zayıflattı.

- Onu da devlet aklı Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte kurgulamadı mı?

Sanmıyorum onu. Biliyorsunuz onun arkasında başka güçler vardı.

“Amerikan Büyükelçisi de destek açıklaması yapmıştı”

- Kim vardı?

Mesela Amerikan Büyükelçisi de açıklama yapmıştı, “Biz de bunu istiyoruz” demişti.

“Erdoğan ilk iktidara geldiği zamanki İslamcı ideolojiye sahip değil artık”

- Yaptığınız analizlere göre Tayyip Erdoğan yeri geliyor bazı şahsi tasarruflarda bulunuyor, yeri geliyor devlet aklıyla birlikte çalışıyor ama genel itibarıyla devlet aklından çok da bağımsız bir çizgisi yok şu an. Doğru mu özetliyorum dediklerinizi? 

Sayın Erdoğan iktidara ilk geldiği zamanki İslamcı ideolojiye sahip mi şu anda? Değil. Geldiği zaman Türk milliyetçiliği ile ilgili düşünceleri de çok farklıydı biliyorsunuz, şu anda çok farklı. Batı ile ilgili de aynı şekilde. Bugün Batı ile ilişkilerin olmadığını söyleyemezsiniz.

- İslamcılık ve milliyetçilik konusunda Erdoğan’ın çizgisi evrim geçirmiş olabilir ama batı ile ilişkileri yeni değil.Türkiye siyasal tarihinde ekseriyetle en batı karşıtı görünen siyasetçilerin batının en işine gelen işleri yapanlar olduğunu izliyoruz. Katılır mısınız bilmem?

Evet orada bir kompleksimiz var çünkü. Batı karşısında bir kompleksimiz var.

“Tayyip Erdoğan da İttihatçılar gibi üç akımı birleştirdi bugün; ama kendisi mi yapıyor, devlet aklı mı?”

- Konuşmamızın başında Osmanlı’nın son döneminde İttihat ve Terakki’nin İslamcılık, batıcılık ve milliyetçiliği birleştiren bir ideoloji kurguladığını ve o gün bugündür devlet aklının aynı yerden beslendiği tespitini yaptınız. Sonra da iki üç kez Tayyip Erdoğan’ın artık ilk iktidara geldiğindeki gibi bir “İslamcı” olmadığını söylediniz.

Yani İttihat Terakki nasıl o üç akımı mezcetti, birleştirdi, öyle iktidardı…Tayyip Erdoğan da bu üç akımı birleştirdi gibi bir durum var. Ama Tayyip Erdoğan kendisi mi yapıyor bunu, devlet aklı mı?

“Devlet aklı devleti önceliyor ama bu doğru değil, devlet halk için vardır”

- Aslında bahsettiğiniz şey şu; devletin Erdoğan’ın İslamcılığını ehlileştirdiği. Buradan şuraya mı varmak istiyorsunuz; devlet aklının ehlileştirdiği bir İslamcılık, ehlileştirdiği bir milliyetçilik, ehlileştirdiği bir Kürkçülük ve yine devletin ehlileştirdiği bir Alevîlik mümkün. Tüm ideolojiler yumuşayıp ehlileşince de mutlu mesut bir Türkiye olacak. Böyle bir şey olabilir mi?

Olamaz. Önce toplumun düşünülmesi lazım, milletin ve halkın düşünülmesi lazım. Devlet halk için vardır, milleti için vardır. Ama öyle bir dönem ki sanki devlet ön planda. Ama bugün bu durum sadece Türkiye için geçerli değil, diğer ülkelerde de görüyoruz benzer bir eğilimi. Demokrasilerden uzaklaşılıyor, devletler güçlenmeye çalışıyor. Ön planda ayakta kalabilmek var. Avrupa'da da böyle. Dikkat ediyorsanız, demokrasiden falan bahsettikleri yok, ön planda güvenlik var. Bu Türkiye'yi de etkilemiş vaziyette. Doğru değil bu. Bizde toplumun daha fazla güçlenmesi lazım çünkü bizde hep devlet güçlü olmuş. Devleti kuran o devlet aklı, bürokrasi, asker, istihbaratçı vesaire…bunlar devleti önceliyor halkı değil. Türkiye'de halk ilk defa Cumhuriyet'le beraber belli bir seviyeye ulaştı.

“İttihatçılık hâlâ devam ediyor, siyasetin sıfırlandığı ülkeyi tamamen bürokratların idare edeceği bir rejim kurgulanıyor”

“Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor; ama doğru mu yapıyor, yanlış mı, bilemiyoruz, sıkıntımız orada”

- Yani devleti önceleyen ve halkı geri plana atan aklın hala baskın olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Erdoğan’ın da oraya geldiğini ekliyorsunuz. O açıdan İttihatçılık devam mı ediyor?

Galiba hala devam ediyor. Mesela Etyen Hoca’nın “Yeni İttihatçılar” diye bir analizi var.

- Etyen Mahçupyan’ın o analizine referans vermeniz manidar. Zira kendisi bu yeni İttihatçılığın kurguladığı yeni cumhuriyetin temel unsurunun ehlileştirilmiş ve devletin planlarını bozmayacak bir muhalefet olduğunu söylüyor. Yani “yeni rejimin inşasında Tayyip Erdoğan’ın kariyerini de aşan bir kurgu var” diyor. “Siyasetçilerin sıfırlanacağı, her şeyi bürokratların idare edeceği bir rejim” diyor. Gidişatın bu yönde olduğuna ilişkin yorumuna katılıyor musunuz?

Doğru. Bu Tayyip Erdoğan sonrasına yönelik yapılıyor özellikle de. Çünkü bu cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi sadece Erdoğan üzerine inşa edilmiş vaziyette. Ondan başka hiç kimsenin bu rejimi, bu sistemi götürmesi mümkün değil. Dolayısıyla Erdoğan sonrasında Türkiye’yi bir kaos, karmaşa bekliyor. Onun için de o devlet aklı, bürokratik aklı bir şeyler yapmaya çalışıyor sanki kendine göre. Doğru mu yapıyor, yanlış mı yapıyor onu bilmiyoruz. Sıkıntımız orada.

“Devlet içinde farklı kesimlerin mücadelesi var”

“Böyle bir ortamda CHP’ye bu müdahale neden yapıldı, oturup bunu konuşmamız lazım; onun için diyaloğa ihtiyacımız var”

- Eğer söylediğiniz gibi bir hazırlık varsa, CHP’ye yapılanlar da bu kurgunun doğal parçası değil mi? Yani bu kurguda CHP’ye Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden bir rol biçilmiyor mu? Böyle bir şüpheniz yok mu?

Ne olduğuyla ilgili çok net bir bilgimiz yok tabii. Bunlar benim okumalarım.Şimdiye kadar birikimim, tecrübemle bunları okuyorum. Böyle bir analiz ortaya koyuyorum. Bilgiyle yapmıyorum bunu. Ama Türkiye'de şunu görüyorum; devlet içerisinde çeşitli farklı kesimlerin bir mücadelesi var. AKP içerisinde de bir mücadele var. Bu mücadelenin en az olduğu yer CHP. CHP'deki bir mücadele biraz koltuk mücadelesi gibi. İşte konuştuk, bir fikir mücadelesi yok partimiz içinde, sosyolojik bir farklılaşma yok. Öyleyse ortada bir saçmalık var. Onun için oturup konuşmamız lazım. Sosyolojik farklılık ve düşünce farklılığı olmadan CHP'nin ayrışması normal değil böyle bir dönemde. Çok hassas bir dönem. Devletin içinde mücadele var, AKP’nin içinde mücadele var, MHP’nin içinde mücadele var. Böyle bir ortamda CHP’ye bu müdahale nereden yapıldı? Hangi akıl tarafından yapıldı? Bunları da bilmemiz lazım. Onun için oturup konuşmamız lazım. Onun için diyaloga ihtiyacımız var.

- Bütün bu karmaşa içinde bir sonraki seçime de en fazla iki sene kaldı. Hatta Ankara’da seçimin bir sene sonra, 2027’de olacağını düşünenler çoğunlukta. Şimdi “mutlak butlan” kararına bakarak bu sonbaharda baskın seçim olacağını söyleyenler de var. CHP’nin 2023’teki “son dakika” hatasına düşmeyerek şimdiden bir cumhurbaşkanı adayı belirlemesi gerekmez mi?

Gerekiyor. Bunun için de oturup diyalog kurmamız lazım.

“Benim okumama göre Kemal Bey cumhurbaşkanı adayı olmaz”

- TGRT ekranlarından devamlı “Kemal Bey kendisi aday olmayacak” şeklinde öngörüler dinliyoruz. Siz bu konuda kendisiyle hiç konuştunuz mu? Bir sonraki seçimde Kılıçdaroğlu’nun aday olmayacağını net biçimde söyleyebilir misiniz?

Başkası adına söz söyleyemem ama kendi okumam öyle.

- CHP’nin cumhurbaşkanı adayı kim olmalı sizce? Özgür Özel’e destek verir misiniz mesela? Ya da Cumartesi gün Özgür Bey’in yanında durarak tarafını belli eden Mansur Yavaş’a? Yoksa bu iki isim artık Kemal Kılıçdaroğlu ekibinin kırmızı çizgileri midir?

Kişi bazında konuşmayı pek sevmiyorum. Biraz önce konuştuğumuz bu karmaşık dünyayı, gittikçe karmaşıklaşan Türkiye'yi bilen birisi olmalı. Bu duruma dair farkındalıkları olan birisi olmalı.

- Özgür Özel mesela bu anlattıklarınızın farkındalığı içinde değil midir?

Yani onu düşünmedim, gerçekten düşünmedim. Özgür Bey de kendisinin aday olduğunu söylemedi.

- Yok, Özgür Özel bugüne kadar hiç kendi adaylığından bahsetmedi. Ben soruyorum.

Aslında hiçbir zaman bu siyasetle uğraşanlar bir ülkenin en iyi kadroları değildir. Amerika'da da bu böyledir.

“Cumhurbaşkanı adayımız Özgür Bey de olabilir Mansur Bey de; bu isimlerin kıymetini bilmemiz lazım”

- E ama toplumla ilişki kurmak diye bir şey var. Siyasetin asıl konusu en iyi kadro olmak mı toplumun rızasını, talebini yönetime taşımak mı?

Evet siyasette öyle bir şey var. Adayımız Özgür Bey de olabilir, Mansur Bey de olabilir, bir başkası da olabilir. Cumhuriyet Halk Partisi'nde aday diğerlerine göre çok fakat bu sistem gerçek aday olması gerekenleri de ortaya çıkarmıyor maalesef. Yani şimdiki sistem sakat, bakanlar da atanmış memur gibi. Yürütme erkinde seçilmiş tek kişi Cumhurbaşkanı. Tek kişi. Onun haricinde İstanbul basınının ya da sermayesinin ön plana çıkardığı birkaç kişi olacak ki siyasette ön plana çıksın. Bunun dışında kamu iradesini, gücünü, parasını kullanabilen seçilmiş bazı kişiler aslında makamlar ön plana çıkabiliyor. Bunlar büyükşehir belediye başkanları oluyor genellikle. Ankara, İstanbul, İzmir, Mersin, Adana gibi büyükşehir belediye başkanları. Bunlar ancak görülebiliyor. Çünkü istihdam kamu ile ilgili karar ve kamu gücünü kullanabilme yetkileri var. Onun haricinde kimsenin yok. Sistem büyükşehir belediye başkanlarını doğrudan aday kılıyor. O nedenle de söylediğiniz isimlerin kıymetini bilmemiz lazım.

“Şu şartlar altında mecbur olmadıkça tekrar siyaset düşünmem”

- Şöyle bir senaryo düşünelim; Kemal Bey oyalamadı ve partiyi kısa sürede kurultaya götürdü ve Özgür Bey yeniden Genel Başkan seçildi. Özgür Özel liderliğinde bir CHP’de siyasete geri dönmek ister misiniz?

Şu an birkaç danışmanlık yapıyorum. Ben 12 yıl milletvekilliği yaptım. Tekrar CHP iktidar olduğu zaman milletvekilliğine dönmek isterim. İktidarda destek olmak isterim partime. Ama şu şartlar altında tekrar siyaset düşünmem. Mecbur olmadıkça.

“Kemal Bey aslında daha önce de bırakmayı düşünmüştü; aklındaki kişilerden biri Özgür Bey’miş”

- Bu mülakat sayesinde aslında Kemal Kılıçdaroğlu ile bazı kritik hususlarda aynı fikirde olmadığınızı öğrenmiş olduk. Siyasete dört elle sarılma konusunda da ayrıştığınızı anlıyorum şu son yanıtınızdan. Zira Kemal Bey ne yaptı ne etti, ona oy verenlerin tepkisine rağmen o koltuğa bu şekilde oturdu. Siz ise “mecbur olmadıkça yeniden siyaset düşünmem” diyorsunuz.

Kemal Bey'in de çok hırslı bir insan olduğunu düşünmüyorum. Öyle değildi aslında. O “güvenli liman” metaforu vardı ya, orada samimiydi. Hatta ondan önce birkaç kere bırakmak istediğini de biliyorum. Cumhurbaşkanlığı adaylığından önce birkaç arayış içerisine girmişti, partiye genel başkan olarak başkalarını düşünmüştü.

- Kimleri düşünmüştü?

Ben de dedikodu olarak biliyorum. Kendisi hiç ifade etmedi ama birilerini düşünmüş. Birileri tarafından söyleniyor onlar.

- O kişilerden biri de Özgür Özel miydi?

Bir tanesi de Özgür Bey'miş. Kendisinden duymadım ama.

“Kemal Bey’in ihanete uğradığı düşüncesi var; ama onlar da bunu izale etmek için hiç uğraşmadılar”

- Özgür Özel’in kendisine ihanet ettiğini düşündüğü için mi yapıyor bugün yaptığı her şeyi? Aşamadığı şey bu mu?

Kemal Bey bunu ifade etti, “Sırtımdan hançerlendim” dedi biliyorsunuz. Öyle bir düşüncesi var. Ama bu düşünceyi izale etmek için de hiç uğraşmadılar. Kemal Bey hep hedef haline geldi. Çok sıkıntılı günler yaşadığını biliyorum.

“Çubuk’taki fiziksel linç, bugün yaşadığı linç kadar etkilemedi Kemal Bey’i”

- Tayyip Erdoğan da Necmettin Erbakan’ın paltosundan çıkmadı mı? Onlar da “yenilikçi” bir harekete cüret etmeseydi bugün Adalet Kalkınma Partisi olur muydu? Kemal Kılıçdaroğlu iktidar yargısı tarafından kendisine hediye edilen bu koltuğa atanmayı uğradığı “ihanet” nedeniyle kabul ediyorsa, bu çok sorunlu bir siyasi pozisyon değil mi?

Kemal Bey o rövanşist duygularla bir şey yapmadı. Davayı açtırmadı ya da öyle hareket etmedi. Evet çevresi, onunla beraber siyasete dönmek isteyenler bunu teşvik ettiler ama Kemal Bey yine de rövanşist duygularla hareket etmiyor. Çok bilinçli bir kampanya Kemal Bey'i linç etti. Çubuk'taki fiziki linç olayında ben Kemal Bey’in yanındaydım. O linç olayı bu linç olayı kadar etkilemedi Kemal Bey’i. Bu linç var ya, sosyal medyadaki linç…çok etkiledi onu.

“Söylediğine göre o kanallarda, bazı söylediklerini çarpıtarak yayınlamışlar”

- Ama onun da önüne geçmeye çalışan hiçbir adım ya da mesaj görmüyoruz kendisinden. Mesajlarını yıllarca kendisini “terörist”, “vasıfsız” diye kodlayan bir televizyon kanalı üzerinden vermekte bir beis görmüyor. Hatta ona yakın bir milletvekili işte teşekkür etti canlı yayında o kanala “Bugüne gelmemizde sizin de emeğiniz büyük” diyerek. Tüm bunlar sizin “linç” dediğiniz hezeyanlarını tetikliyor olamaz mı?

Söylediğine göre bazı söylediklerini de çarpıtarak yayınlamışlar. Mesela bizim yakınımızda olan, destek olduğumuz birçok televizyon ya da medya organı da Kemal Bey'e kapılarını hiç açmadı.

“Kemal Bey’in basın müşaviri alacak, yönlendirecek bir durumu yok”

- Eğer mesele Halk TV, Sözcü falan ise onu bilemiyorum tabii. Ancak bir dolu bağımsız mecra var. Ben kendi adıma çok defa davette bulundum Kemal Kılıçdaroğlu’na. Siz de biliyorsunuz. Ama kabul etmedi. İşte şimdi size bulundum, kabul ettiniz. Demek ki sorun gazetecilerde değil.

Teşekkür ederim hakikaten. Ama bizim tarafta da şöyle bir şey var; “Ya ben bu kadar yakınım, niye Cansu Hanım'a röportaj verdin, niye bana vermedin?” Böyle diyecekler şimdi. O yüzden tahmin ediyorum Kemal Bey’in durumunu da. Ya yok ki Kemal Bey’in böyle bir basın müşaviri alacak, yönlendirecek durumu. Bunlar kurumsal işlerdir. Kemal Bey artık eşi ve çocukları için yaşıyor.

- O zaman kim getirdi Atakan Sönmez’i Kemal Bey’in yanına “basın müşaviri” olarak?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun isminin kurumsal olarak iyi yönetilmesi lazım tabii.

“Süreç daha iyi yönetilmeliydi, iyi bir iletişim stratejisi olmadığını düşündüğüm için çoğu zaman sessiz kalıyorum”

- Yani siz de Kılıçdaroğlu’nun bu siyasi süreci iyi yönetmediğini tersten söyleyerek kabul etmiş oluyorsunuz.

Tabii tabii. Ben daha iyi yönetilmesi gerektiğini düşünüyorum.

- Ve bunu söyleyerek Kemal Kılıçdaroğlu’nun tüm bu süreçle ilgili bir iletişim stratejisinin dahi olmadığını teyit etmiş olmuyor musunuz?

Evet, onun için çoğu zaman da sessiz kalıyorum.

Öldürücü umut, gelecek aynası ve yoksulluk sarmalında bugün Abdulbaki Değer+01/06/2026

Giovanni Papini’nin“Kaçan Ayna” öyküsü bizi çarpıcı bir tartışmaya çekiyor. İnsanın yarın için bugünden hazırlanmasını öven bir adama (İnsan Bey) karşı, “şimdinin gelecek uğruna feda edildiğini, o geleceğin de şimdiki zamana dönüşeceğini, bir başka geleceğe feda edileceğini…” öne sürerek şimdinin savunuculuğunu üstlenen Beyefendi’nin tartışmasını içeriyor öykü. Hayat, zaman, şimdi, gelecek, ilerleme hakkında yapılan sorgulama iki kahraman üzerinden yapılıyor. Şimdinin sürekli şekilde geleceğe adanmasından yakınan Beyefendi’nin çözümlemesi, üzerinde durmayı hak ediyor: “Şimdiki zamanda olan her şey bize zor, zavallı, yetersiz, düşük kalitede görünür ve biz bu şimdinin sadece bir önsöz, gelecekteki bir romanın uzun ve sıkıcı bir önsözü olduğunu düşünerek kendimizi sadece avuturuz. (…) Şimdiki gerçeklik gelecek aynası olmadan rezil, pis, anlamsız olur, (…) yarın olmasaydı, insanlar daha fazla yaşamaya razı olmazlardı.”

Evet, yarın, yarına ilişkin umudumuz olmasaydı şüphesiz ki standartları son derece düşük bugüne razı gelmemiz hayli güçleşirdi. Papini meseleyle yüzleşmek zorunda bırakıyor bizi. Önümüze getirilen de spekülatif bir şey değil, bizim gerçekliğimiz. Elbette yarında, yarının öneminde, yarına ilişkin vaat, beklentide ve umutta dile gelenlerde bir hakikat payı var. Zaten bu hakikat payı için başımıza gelmeyen kalmıyor. Hakikatin payı hatırına uğradığımız felaketlerin haddi hesabı olmuyor. Hakikatin payı için, meşrulaştırımı yapılan ölümcül bir girdapta hayatımızı tüketerek ödediğimizden daha büyük bir bedel olabilir mi? Bedeli, hayat olan bir ödeme!

Enflasyon rakamları üzerinden yaşadıklarımız tam da Papini’nin anlatısının somut örnekleri hüviyetinde. Yarım asra yaklaşan hayatım, çok kısa bir ara haricinde, bu girdaptan çıkacağımızın müjdesine muhatap olmakla geçti maalesef. Şu anda da aynı şekilde güzel yarınlara uyanacağımızı muştulayan bir dile muhatap şekilde umudumuzu korumamız isteniyor. Başka çaremizin olup olmadığı mevzusu da ayrı bir bahis. Trajik olan ise nihayetinde bütün bu döngü içinde hayatın yitip gidiyor olmasıdır. Umutları yağmalanmış şekilde, Papini’nin ifadesiyle zor, zavallı, düşük kalitede olan anların istilasında saçmalaşmış bir hayat sürmüş olmanın acı tadı kalıyor.

Rakamlar açıklandı yine rezil, pis bir tabloyla karşı karşıyayız. İnsan Beyler tarafından yarınlarımızın güzel olacağı söyleniyor eşzamanlı olarak yine. Peki, bu gözyaşı vadisini geride bırakmak, bu kahredici döngüden çıkmak için ödememiz gereken bedel, katlanmamız gereken işkence daha ne kadar sürecek? Hayat dediğimiz şey zaten sınırlı anların birleşiminden mürekkep iken bunu da bir türlü gelmeyen gelecek uğruna talan edilmesi doğrudan istismar edilmek değil midir?

İstismara uğradığımız çok açık. Uygulamanın doğasından, ilişkinin niteliğinden kaynaklanan bir aşağılanma ile karşı karşıyayız. Nietzsche bir yerde “umut işkenceyi arttırır” demişti. Umut, fakirin ekmeği. İçinde bulunduğumuz netameli koşullara katlanabilmemiz için anlaşılabilir bir dayanak umut, bir tür savunma mekanizması. Diğer taraftan da sadece bir kandırmaca, kendi dayanılmaz koşullarını katlanılabilir kılmaya dönük tatlı bir yalan değil. Umut, aynı zamanda geleceğin farklı şekilde olabileceğine, bugünkünden çok daha insani, vicdani, ahlaki, adil olacağına ve bu yönde bir çaba ve kararlılık içinde olduğumuza, bu yüzden de kabulü mümkün olmayan koşullara katlandığımıza ilişkin iradi bir yön de taşır içinde. Zaten değeri, anlamı bu olan umudun sistemli ihmalidir, istismarıdır ve organize bir tahakküm döngüsü üzerinde seyreden bir ilişkiler şebekesinin sürekliliğine payanda yapılmasıdır kahredici olan.

Enflasyon rakamları birer istatistikî veri olarak paylaşılıyor. Rakamlar; açlık, yoksulluk, yoksunluk ile bağı yokmuş gibi hayatımızda. Paylaşmak, bölüşmek, insanca yaşamak, namerde muhtaç olmamak, kula kul olmamak vs. gibi bütün göndermelerinden sıyrılmış şekilde teknik bir veri aktarılıyor sanki. Oysa kıyametin koptuğu bir alandan, ilişkiden, işleyişten bahsediyoruz. Zenginlik vaatleri üzerine kurulu bir organizasyonun içinde her gün yakıcı bir fakirliği yaşıyoruz. Asgari ücretin, açlık sınırında bir hayatın gittikçe olağanlaştığı bir gerçeklik içindeyiz. Kardeşlik anlatılarımızın, inanç, değer, ilke vurgularımızın tümünü paçavraya çeviren bir tufana fırlatılmış gibiyiz.

Zenginliğin, adil paylaşımın, fırsat eşitliğinin bile insanca yaşamı tesis etmede gittikçe etkisizleştiği bir tarihsel toplumsal eşikte bunun fersah fersah gerisinde hiper bir alt üst oluşun dalga dalga büyüttüğü anomi, yabancılaşma, aidiyet krizi içinde yoksullukla yoksunlaştırılmış bir varoluşun ne anlama geldiğini kestirmekten bile aciz durumdayız. Zaten yoksulluk girdabında boğazlandığımızı, insandışılaştırıldığımızı, kısır koşullara mahkûm edildiğimizi, insani kapasitemizden-potansiyelimizden el etek çektirildiğimizi görmeyen halimiz bize dünya ile irtibatımızın sahih olmadığını apaçık gösteriyor esasında.

Konuşmanın bir anlam ifade etmediği, sözün gerçekle bağını yitirdiği post modern koşullarda ekonomi-politik, garip bir dil üzerinden ilerlemeye devam ediyor. Etkili ve yetkili olanlar ya açıklanan verilerin manipülasyonuyla ilgili şeyler anlatıyorlar veya durumun kontrolde olduğuna ve işlerin düzeleceğine ilişkin umut vermeye devam ediyorlar. Hayatları bir yağma ve talan alanına çevrilenler ise biraz hayret biraz şaşkınlık biraz hayal kırıklığı içinde niçin hâlâ vaat edilen umuda erişemediğimizi anlamlandırmaya çabalıyorlar. “İşler niye düzelmiyor?” sorusu eleştirel/analitik bir pozisyondan neşet etmiyor. Duygusal bir çöküşün belirlediği hayal kırıklığında dile gelen bir iç çekiş şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu şekilde devam ettiğimiz sürece işler niye/nasıl düzelsin? İşlerimiz niye düzelsin, işlerimizin düzelmesi için yapılması gerekenlerden neyi yapıyoruz da bir şeylerin düzelmesini bekliyoruz? Bu tarz soruları sormak gibi kritik bir düzleme varamıyoruz bir türlü. Zaten bu soruların sorulduğu bir düzleme erişebilmek bize başka bir standartta hayat sürmenin olanaklılığını da beraberinde getirecekti.

İşlerin düzelmesi gerektiğini söylemek ile bunun gereklerini yapmak arasında zorunlu bir bağ varmış gibi bir hayat yaşıyoruz. Söylemek ve yapmak, birbiriyle kopmaz bir ilişkiyi zorunlu kılıyor. Türkiye söylemeyi, güzel söylemeyi yapmaktan kaçmanın kamuflajına dönüştüren kamusal/kurumsal işleyişin hüküm sürdüğü sıra dışı bir ülke malesef. Elbette mesele ne bu kadar basit ne de bu kadar teknik. Ama yine de nihayetinde meselenin gelip dayandığı yer de bu anlamsız, kahredici yer.

Enflasyon rakamları açıklandı, tahminler, beklentiler revize edildi. Umudumuzu korumamız yönünde rasyonel bir analiz de yapılıydı. Yine Papini’nin ifadesiyle gelecek aynası önümüze konuldu. Elbette gelecek aynasının varlığı ve anlamı, rezil, pis bugüne bir anlam takviyesi yapmakla ilintilidir. Ancak diğer taraftan da gelecek aynası bugüne bir anlam takviyesi yaparken aynı zamanda bugünün anlamsız, rezil ve pis olduğunun altını çizer, onu teyit eder. Bizim sürekli şekilde gelecek aynasının bugünü görünmez kılma girişimine karşı bugünü ısrarla görünür kılma ve titizlikle üzerinde durma yönünde bir çaba içinde olmamız gerekiyor. Çünkü buraya gelmek, burayı konuşmak sürekli aleyhimize çalışan bir sistematiğin projeksiyonunda konumlanmaya çekince koymak demektir. Hayatımızı belirli bir standarda kavuşturmak bugünü gözden çıkarmakla olabilecek bir şey değil. Dolayısıyla süreklileşen “bugün” yoksulluğu sadece maddi kayıpların oluşturduğu kısır bir hayatı değil aynı zamanda bize kapatılan, görünmez kılınan hatta düşünülemez ve talep edilemez kılınan alternatif adil, özgür bir yaşamdan mahrumiyetin kendisidir.

Otoriter gidiş karşısında susanlardan olmadım Mustafa Erdoğan+31/05/2026

KARAR gazetesinin 26 Mayıs tarihli nüshasındaki yazısında Taha Akyol hukukçu akademisyenlerin “mutlak butlan” kararı konusunda “suskun” kaldıklarından söz ediyor ve Nisan 2017’de yapılan “CB sistemi hakkındaki referandumda da” bu akademisyenlerinin çoğunluğunun susmuş olduğu gözlemini yapıyor. Akyol bu gözlemine anayasa hukukçusu Kemal Gözler’in o sıralarda yazdığı “Anayasacıların Suskunluğu” başlık yazısını kanıt gösteriyor.

Benim de “hukukçu akademisyen” kimliğim ve ayrıca KARAR camiası ile KARAR’ın en azından bir kısım okuyucusu arasında ismen biliniyor olmam nedeniyle, kendisi kastetmemiş olsa da sayın Akyol’un yazısı benim hakkımda da maalesef yanlış bir izlenim doğurmaya elverişlidir. O nedenle okumakta olduğunuz bu yazıyı hem KARAR okuyucularında hakkımda doğması muhtemel yanlış izlenimi düzeltmek, hem de bu vesileyle meselenin arka planıyla ilgili pek bilinmeyen bazı gerçekleri dile getirmek için kaleme alıyorum.

Önce şunu belirteyim: Ben Cumhuriyet Halk Partisi’nın malum kongresi hakkındaki ‘’mutlak butlan’’ kararı konusunda ‘’susan’’lardan değilim. Şöyle ki: AKP-MHP iktidarının artık rutin hale gelmiş olan ve insanların hem tahayyül gücünü zorlayan hem de tahammül sınırlarını aşan son 12-13 yıldaki hukuksuzluklar serisi hakkında, başka yazarlar yanında -ki sayın Akyol da onlar arasındadır- ben de Diyalog gazetesinde ve muhtelif sanal iletişim ortamlarında fıkra, makale ve akademik inceleme tarzlarında o kadar çok yazı yazdım ki, hiç birinin iktidar sahiplerini etkilememesi karşısında bana bıkkınlık geldi ve ‘’artık daha ne yazılabilir ki!’’ diye düşünmeye başladım.

Böylece, bu olayın ayrıntılı bir ‘’hukukî’’ tahlilini yapmanın yine işe yaramayacağı, adeta ‘’boşa konuşmak’’ anlamına geleceği kanaatine vardım. Bu halet-i ruhiye içinde Facebook sayfamda –‘’şimdilik’’ kaydıyla- bu mealde kısa bir paylaşım yaptım ve ardından Diyalog gazetesindeki 24 Mayıs tarihli haftalık yazımda ayrıntılı bir hukukî tahlil yerine, CHP’ye yapılan yargısal görünümlü siyasî operasyonu bu iktidarın otoriterleşmesinin genel bağlamı içinde anlamlandırmaya çalıştım.

Şimdi benim açımdan asıl konuya geleyim. Yine Taha Akyol’un yazısından dolayı Karar okuyucuları arasında doğmuş olabilecek izlenimin aksine, 2017’deki kapsamlı anayasa değişikliği hakkındaki referandumun öncesinde bu girişime en sert eleştirileri yönelten gerek akademik gerekse genel okuyucuya hitap eden yazıları kaleme alanlar arasında bu satırların yazarı da vardı. Aslında, getirilmek istenen sistemin sakıncalarını ve aksak-gediklerini analiz etmeye ilaveten, bugün herkesin şikâyet ettiği baskıcı uygulamaların da çoğunu o yazılarda öngörmüştüm. Ayrıca, yürürlüğe girdikten sonra da getirilen sistemi ve onu menfi yönde daha da ileri götüren uygulamaları eleştirmekten hiç geri durmadım.

Sayın Akyol’un yazısında atıf verdiği Kemal Gözler’in 20 Şubat 2017 tarihli yazısından üç ay önce, Aralık 2016’da yayımladığım ‘’AKP’nin Anayasası’’ başlıklı makaleyi şöyle bitirmiştim:

‘’Sonuç olarak, AKP’nin anayasası onun ‘demokrasi’ anlayışını çok iyi temsil ediyor: Bütün devlet yetkilerini kendisine devredeceğimiz, ‘yanılmaz’ millî iradenin mücessem timsali olacak bir ‘başkan’ seçerek bütün kamusal iktidarı ona emanet etmek… Böyle mutlakçı bir başkanın sadece seçimle göreve gelmesine ‘demokrasi’ demeyi içine sindirebilenler varsa, varsın öyle yapsınlar. Ama bunun medenî toplumlara yakışan bir şey olmadığı çok açık.’’ (https://erdoganmustafa.org/akpnin-anayasasina-dair/)

Bu yazıdan kısa bir süre önce de Köprü dergisinin Güz 2016 tarihli 136. sayısında yayımlanan ‘’Başkanlık Sistemi ve Türkiye’ye Uyarlanabilirliği’’ başlıklı uzunca bir makalede ‘’başkanlık sistemi’’nin ABD’de ‘’başarılı’’ işlemesini anayasal düzenlemenin kuvvetler ayrılığı ile ‘’frenler ve dengeler’’ sistemine uygun olarak tasarlanmasına olduğu kadar, hatta ondan da çok bu ülkeye özgü tarihî ve kültürel şartlara borçlu olduğunu anlatmaya çalışmış ve bu şartların Türkiye’de mevcut olmadığına dikkat çekmiştim:

‘’Sonuç olarak, bütün bu faktörleri göz önüne aldığımızda, ABD’deki kurumsal çatısının aynen aktarılması halinde dahi -ki böyle bir ihtimal zaten yoktur- başkanlık sisteminin Türkiye’de özgürlükçü-çoğulcu demokrasiye hizmet etme şansı bulunmamaktadır. Aksine, Türkiye’de bu model çok büyük ihtimalle bir kişinin popülist-otoriter yönetiminin kurulup pekişmesine yol açacaktır. Bu, kimin başkan olacağından bağımsız, objektif bir değerlendirmedir ama şunu da belirtmek gerekir ki, halihazırda “başkanlık” sistemi” üstünde ısrar eden irade bunu özgürlük ve demokrasi için değil fakat güç arayışının bir sonucu olarak istemektedir.’’

Yine Aralık 2016’da Özgürlük Araştırmaları Derneği için ‘’Başkanlık Sistemi, Latin Amerika Tecrübesi ve Türkiye’’ başlıklı 36 sayfa tutan bir Analiz kaleme aldım (https://oad.org.tr/yayinlar/analiz/baskanlik-sistemi-latin-amerika-tecrubesi-ve-turkiye/). Bu Analizin ‘’AKP’nin Anayasa Değişikliği Önerisinin Değerlendirmesi’’ alt başlığında söz konusu Anayasa önerisinin kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetlerin birliğini (kuvvetlerin cumhurbaşkanında toplanmasını) öngördüğü ve ‘’frenler ve dengeler’’ mekanizmalarına yer vermediği, bu arada yargı bağımsızlığına aykırı düzenlemeler de içerdiği tespit edilip eleştirilmektedir.

Bu arada, 2017 referandumuyla onaylanan Anayasa değişikliğinin getirdiği sistemin sakıncalarını sadece zikrettiğim makale ve raporlarda değil, 2019 yılında 2. baskısı yapılan Türk Anayasa Hukuku kitabımda da kayda geçirdim.

***

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben 2017 Anayasa değişikliği ile ilgili taslak metne daha önce muttali olmuş ve talep üzerine inceledikten sonra onun liberal-demokratik bir rejim için hiç te uygun olmadığını ve gerçekte seçimli bir tek adam rejimi kurmayı amaçladığını benden görüş isteyenlere açıkça söylemiştim. Sanırım 2014 yılıydı, o tarihte İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde çalışıyordum. İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı olması itibariyle Üniversite’nin Mütevelli Heyetinin de Başkanlığını yürüten, AKP kurucularından merhum İbrahim Çağlar benden söz konusu Anayasa değişikliği önerisini incelememi ve bilahare Ticaret Odasının Yönetim Kurulu’nun bir toplantısında öneri hakkındaki görüşlerimi sunmamı rica etmişti.

İbrahim Çağlar Mütevelli Heyeti Başkanı olduğu sırada (Mayıs 2013) ben 3 yıldır Hukuk Fakülltesi Dekanlığı’nı yürütüyordum. Başlangıçta yeni Başkanın bana karşı tavrı oldukça sempatikti (veya öyle bir görüntü veriyordu), fakat zamanla AKP otoriterleştikçe benim yazı ve konuşmalarımdaki iktidara yönelik eleştirilerimin (muhtemelen derslerdeki tutumumdan da haberdardı) dozajı da arttı ve istikrar kazandı. Bu da bir partili olarak Başkan Çağlar’ın bana karşı olan tavrını değiştirdi. Bunda ‘’iktidarı eleştiren Mustafa Erdoğan’ı görevde tutmaya devam etmesi’’nin kendisi için iyi olmayacağı yönünde tehditvari yazılar yazan gazeteci görünümlü bir zatın yazılarının da etkisi olmuş olabilir.) Bu arada Başkan Çağlar’ın talebi üzerine Hukuk Fakültesi Dekanlığı’ndan da ayrıldım.

Merhum Çağlar’ın benimle ilgili son icraatı 15 Temmuz 2016 gecesi yaptığım bir Facebook paylaşımında sokaklara hakim olan ‘’demokrasi’’ heyecanına pek katılmadığım ve bugünleri öngördüğüm (‘’önümüzdeki dönemde bizi çok daha zalim bir rejimin beklediği’’ni yazdığım) için Üniversite’deki görevimi sonlandırması oldu. 18 Temmuz sabahı Fakültedeki odama girdiğimde masamda Mütevelli Heyeti Başkanı Bakır Çağlar’ın ‘’demokrasi karşıtı’’ (!) olduğum gerekçesiyle görevime son verildiğini belirten bir yazısını bulmuştum. (Bugün o ‘’demokrasi’’nin sefasını sürüyoruz!) Ticaret Odası Başkanı sonunda beni akademiden uzaklaştırmak için kendince bir bahane bulmuştu.

Oysa 2010 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde çalışırken beni Ankara’dan İstanbul’a rica-minnet transfer etmeye kendileri (bir önceki Mütevelli Heyeti) çalışmış, ben de 40 yıldır yaşamakta olduğum Ankara’dan ailemi de alarak İstanbul’a taşınmış, orada yeni bir hayat kurmaya çalışmıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse, Üniversite’nin o tarihteki Rektörü olan merhum Sabri Orman’ın kişisel daveti olmasaydı yine de Hacettepe Üniversitesi’nden ‘’genç yaşta’’ emekli olup İstanbul’a taşınmazdım. Kaderin cilvesine bakınız ki, İstanbul Ticaret Üniversitesi’nden uzaklaştırılınca kanuna dayanan eski görevime dönme talebim bu sefer Hacettepe Üniversitesi tarafından kabul edilmedi. Tahmin edilebileceği gibi, başvurduğum yargı yollarından da bir sonuç alamadım. (Bu arada, iki yıl önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığım bireysel başvuru halihazırda derdest durumdadır)

Ama ben aradan on yıl geçtikten sonra halâ okumaya, araştırmaya, yazmaya ve siyasî iktidarın baskıcı uygulamalarını eleştirmeye devam ediyorum. O kadar ki, benim sadece üniversite dışında kaldığım son on yılda yaptığım akademik yayınlarım bile -hani böyle bir şey söz konusu olsaydı- yeniden profesör olarak atanmak için nitelik ve nicelik bakımından yeterli olurdu.

Taha Akyol’un notu: Sayın Mustafa Erdoğan, benim yazımdaki hukukçuların “çoğu yine susmuştu” ifadesini alınganlıkla karşılamış. Oysa hem benim hem referans yaptığım Prof. Kemal Gözler’in “Anayasacıların suskunluğu” başlıklı makalesinde hiç kimse hakkında bir ima bile söz konusu olmadan genel bir durum tespiti yapılmıştı. O zaman da bugün de elbette “susmayan” hukukçular var. Akademisyen hukukçuların suskunluğu ise genel bir gerçek.

Mustafa Erdoğan’ın, çok az sayıdaki susmayan akademik hukukçulardan biri olduğunu yazı ve kitaplarından biliyorum. Bu yazısında susmadığını gösteren yazılarını anlatmaktadır.

*Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Türkiye Bilimler Akademisi Üyesi.