Ağrı’da gencecik bir öğretmenin intiharı gündemde. Ardında bıraktığı iddialar ise en az ölümü kadar ağır: Barınma ve ulaşım sorunları, ekonomik sıkışmışlık, değersizleştirilme, mobbing, sistematik biçimde görmezden gelinme…
Yine İBB soruşturması kapsamında tutuklu
yargılanan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in gözaltı sürecine ilişkin
anlattıkları da kamuoyunun önünde duruyor. İddialar doğruysa ortada yalnızca
hukuki değil, aynı zamanda insani ve ahlaki bir problem bulunuyor. Çünkü
anlatılanlar, bir soruşturma sürecinden çok aşağılamayı ve fiili cezalandırmayı
gösteriyor.
İlk bakışta bu olaylar, farklı farklı
hadiseler gibi görünebilir. Ancak bunlar; ilişki, işleyiş, zihniyet anlamında
nasıl bir hayat sürdüğümüze ayna tutuyor. Burada iki boyut karşımıza çıkıyor.
Birincisi, devletin işleyişi, vatandaşla/toplumla kurduğu ilişki ve bu
ilişkinin niteliği. Bu noktada her zaman organize bir kötülüğü, merkezi bir
planı ya da karanlık bir odağın varlığını düşünmek zorunda değiliz. Bazen
belirli ilke ve değerler etrafında şekillenmemiş kurumsal yapılar da son derece
yıkıcı sonuçlar üretebilir. İnsanı merkeze almayan bir işleyiş, zamanla
kimsenin özel olarak istemediği ama herkesin katkıda bulunduğu bir mekanizmaya
dönüşebilir.
Öyle bir yapıdır ki bu, yanlışların
yeniden ve yeniden üretilmesine yol açabilir. Böyle durumlarda kurumların
verdiği tepkiler de en az olayların kendisi kadar önem kazanır. Çünkü yalnızca
yaşananlara değil, yaşananlar karşısında gösterilen reflekslere de bakıyoruz.
Bazen yapılan açıklamalar, verilen güvenceler veya yürütülen süreçler,
iddiaları çürütmek yerine kuşkuları pekâlâ büyütebilir.
İkinci husus daha çok toplumsal doku ve
iklimle bağlantılıdır. Öyle bir gerçeklik içindeyiz ki dikkat edilirse bu tür
iddiaların asla olamayacağına ilişkin bir kanaat taşımıyoruz. Toplumun önemli
bir kısmı bu tür iddiaları duyduğunda şaşırmaktan çok ihtimal dâhilinde
değerlendiriyor.
Olaylardan çok daha vahimi işin bu
kısmıdır. Bir toplumun kendisi hakkında verebileceği en acı hüküm, bazı
kötülükleri artık mümkün görmesidir. Bazı kötülüklerle birlikte yaşamakta
herhangi bir problem görmüyor olması veya bunu kanıksamasıdır. Hiçbir şey
yaşadığımız hayattan daha büyük öğretici olamaz ve yaşadığımız hayat da
kurumlara duymamız gereken güveni ve hukukun koruyuculuğuna ilişkin inancımızı
biçimlendiriyor. Onlardan neyi bekleyip bekleyemeyeceğimizin ayarlamasını
yaptırıyor. Tekrar etmek gerekiyor; evet, işin bir yüzünde yapılan ve kabulü
mümkün olmayan iş var ve maalesef bir de bu işin yaşandığı yerde bizim
bulunduğumuz gerçeği var.
Bu iki hadisenin gösterdikleri üzerinde
durmaya devam etmekte yarar var. Klişeye dönüştürülen Şeyh Edebali’nin “İnsanı
yaşat ki devlet yaşasın.” düsturu, pragmatik bir konumlanmayı değil tartışmasız
odaklanılması ve titizlenilmesi gereken yerin, amaç olduğunu belirtiyor.
Amacımız; insanı insanca yaşatmaktır. İnsanı nesneye dönüştüren, çarpık bir
düzenin aparatına indirgeyen bir döngünün meşrulaştırımı olamaz. Bu olaylarda
da görüyoruz ki, devlet yapılanmamız kendi asli amacına odaklanmakta, buna
titizlik göstermekte ciddi bir problem yaşıyor.
Güçlü devlet, insanın hak ve hukukunu
güvence altına alan devlettir. Devlet, hakların teminatı olmaktan çıkıp
insanların üzerinde baskı kurmanın aracına dönüştüğünde, ortaya bambaşka bir
tablo çıkıyor. Devlet adına yapılanlara, yapılabilenlere, yapılmasına engel
olunmayanlara ve olunamayanlara bakıldığında izahı güç bir durumla karşı
karşıyayız.
Türkiye’de tarihsel olarak, zaten
devlet-toplum ilişkisinin hak ve hukukun merkeze alındığı bir sistematiğe
erişemediği problemi önümüzdedir ve maalesef bu olaylarla problemin aynıyla
devam ettiği görülmektedir. Devletin eşit yurttaşlık temelinde kurumsallaştırılamaması
onu hâlâ belirli kesimlerin imtiyaz ilişkisi kurdukları operasyonel bir aygıt
olarak işlediğini gösteriyor. Dolayısıyla devletin kurumsallaşamadığı, toplumun
da devletten pay kapma motivasyonuyla yanlış ve tahrik edici bir kulvara sürüklendiği
bir döngüde savrulmaya devam ediyoruz. Türkiye’nin yapılanmasını, korunması
gereken temel amaca bağlayacak girişimlerden kaçıldıkça ilişki ve işleyiş bu
tarz sevimsiz görünümlerle karşımıza yeniden çıkıyor. Nitekim bu tip hadiseleri
kendisi için bir kriz, bir varlık saldırısı olarak görmeyen devlet
yapılanmamız, durumun vahametini daha da artırıyor. Hele hele bu tip iddiaların
ve gündemlerin ele alınış biçiminde, yönetme sürecinde özellikle oluşturulan
gizemli “olay olmuş olabilir” iması karanlık ve korkutucu gerçekliğimizi teyit
ediyor. Devlet adeta kendi eliyle kendi itibarını, kendi niteliğini hedef
tahtasına yerleştiriyor.
İnsanı yaşatmanın doğrudan eşit
yurttaşlıkla ve devletin temel görevinin bunu sağlamakla ilintili olduğu
gerçeğinden uzak olduğumuzun somut örneği olarak bu olaylar hayatımızdadır.
Eşitlik fikrinin kurumsal yapımızın temelinde hayat bulmadığı; tersine, ‘iki
kez eşit olanların’, ‘olmak isteyenlerin’ ve ‘olmuş gibi davranabilenlerin’
olduğu bir vasat altı eşikteyiz.
En büyük imtiyazımız ötekinin eşiti
olmaktır. Eşitliğin, eşit yurttaşlık fikrinin dayanağı budur. Bu yalnızca
siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir kabuldür.
Tam da bu nedenle bugün yaşananları
yalnızca münferit olaylar olarak değerlendiremeyiz. İntiharın kendisi başta
olmak üzere intihara giden yol, yoldaki işleyiş sadece bize ölümün trajik
hikâyesini sunmuyor. Eğitim gerçekliğimizin nasıl ölümcül bir işleyişte
olduğunu da gösteriyor. Döngüsü, işleyişi, yapılanması klikleşme, mobbing,
ekonomik kriz, görmezden gelme kısacası insan yerine koymama olan bir yerde
eğitim faaliyetinin yürütüldüğünden, o eğitimden memlekete bir hayır
geleceğinden bahsedilebilir mi? Aynı şekilde, adaleti ve güvenliği tesis edecek
mekanizmalarımızın kendileri birer güvensizlik ve adaletsizlik odağı olmanın
töhmeti altındaysa bunun tuzun kokması anlamına geleceği açık değil mi?
Büyük hedeflerden, medeniyet
vurgularından, güçlü Türkiye’nin yarınlarından bahsediyoruz. Fakat insanın
güvenliğini, onurunu ve hakkını koruyamayan bir düzende esasında neden
bahsettiğimizi, nasıl bahsedebildiğimizi sorgulamamız gerekiyor. Bir medeniyet iddiası
varsa önce insan yaşatılmalıdır. Bir dava iddiası varsa önce adalet tesis
edilmelidir. Bir güç iddiası varsa önce zayıfın hakkı korunmalıdır.
Hiçbir sistem kusursuz değildir. Fakat kurumların niteliği, yanlışın hiç yaşanmamasında değil; yaşandığında gösterilen reflekslerde ortaya çıkar. Hukukun, hakkı ihlal edenin kimliğine bakmaksızın devreye girmesinde ortaya çıkar. Medeniyet inşasının, güçlü Türkiye’nin zemini burasıdır. Devlet yapılanmamızın güvence sağlayamadığı yerde hele bunun gibi olaylar karşısında insanların aklına ilk gelen şey “Bu olmuş olabilir.” düşüncesi ise alarm zilleri çalıyor demektir.
Sürekli başarı hikâyeleri dinlerken, büyük
söylemlere maruz kalırken birden bire önümüze öyle hadiseler düşüyor ki
kendimizi bütün süslerinden arınmış çıplak gerçekle yüz yüze buluyoruz.
Simgesel düzen çöktüğünde karşımızda “gerçeğin çölü” beliriyor adeta. Ağrı’daki
öğretmenin ölümü de, gözaltı süreçlerine ilişkin dile getirilen iddialar da
bize aynı şeyi hatırlatıyor: insanın insanca muamele görmediğini, haksızlığa
uğradığını, hakkının yenildiğini, değer verilmediğini…. ağır bir şekilde
düşündürten bir gerçekliğimiz var.
Bu yüzden Ece Ayhan’ın o sarsıcı dizeleri
hâlâ güncelliğini koruyor:
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin
altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk
gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.
Mesele, insanı koruması gereken yapıların
insanı kırdığı ve değersizleştirdiği yerde ortaya çıkan büyük toplumsal
yaradır. Devlet dersinde öldürülmek, tam da bu yaraya verilen isimdir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.