Yorgunluk; öfke, üzüntü, şaşkınlık, hayret ve daha birçok duyguyu tarifleyen bir kavram olarak kullanılıyor son zamanlarda…
İktidardaki ömürleri arttıkça vaktiyle
sıkça eleştirdikleri “devletlüler” gibi konuşan iktidar temsilcilerinin
söylemlerinde en çok geçen kavram ise, “hukuk”… Kendileri aynı süreçten
geçtiklerinde itiraz ettikleri ile bugün bizzat kendileri tarafından yapılan
her uygulamanın “hukuk işliyor” söylemiyle çerçevelemesine tanıklık etmek ayrı
bir yorgunluk…
Mağdurdan zalime dönüşen bu hali görmek;
yalnızca zihne değil, vicdana da ağırlık yapıyor. Bir zamanlar vesayet
düzenini, siyasal meşruiyet krizlerini, devletin topluma tepeden bakan dilini
eleştirenler; bugün eleştirdikleri yapının daha merkezileşmiş, daha müdahaleci
ve çoğu zaman daha sert bir versiyonunu inşa ettiler. Siyasi rakipleri devlet
gücüyle diskalifiye etmekten, doğrudan doğruya toplumun siyasal özne olma
hakkına karşı müdahaleler içinde olmaktan hiç imtina etmiyorlar.
“Türkiye’nin önündeki en acil sorun,
seçmen kitlelerinin içine düşürüldüğü depolitizasyondur.”
“Her türlü toplumsal talep bir asayiş
sorunu gibi görülüyor.”
“Toplumsal talepler ile siyasi temsil
arasındaki bağ kopuyor.”
Bu satırlar muhalefetin değil, iktidar
çevrelerinin yıllar önce sisteme karşı yaptığı eleştirilerden birkaçı sadece. O
günlerde devletin topluma yabancılaştığı, siyasetin meşruiyet üretmekte
zorlandığı, toplumsal taleplerin bastırılmasının ülkeyi bir çıkmaza sürüklediği
sık sık vurgulanıyordu.
Bugün o tariflerin çok daha gerisinde
olduğumuz bir vasattayız. Bugünün iktidarı da eski iktidarların yaptığı gibi
ülkenin bütünlüğünü koruma gerekçesiyle siyasal alanı daraltmayı, hatta tamamen
ortadan kaldırmayı kendine vazife bilmiş durumda… Dilde iç cepheyi güçlendirme,
pratikte ise kontrollü muhalefet olmayı kabul etmeyenleri ve biat etmeyen
yurttaşı baskılayan bir tutum var. Siyaset çözüm üretme kapasitesi üzerinden
değil, sadakat ve itaat üzerinden tanımlanıyor. Baskı arttıkça toplumsal
mesafelenme büyüyor; birlik adına kurulan dil, farklı toplumsal kesimlerin
birbirini daha az duymasına yol açıyor. Belki de murad edilen bu. İktidarıyla
kontrollü muhalefeti, demokrasinin her gün gerilemesini görmezden gelen
toplumsal muhalefet temsilcilerinin hepsinin söylem birliği tüm bu yaşananların
“devlet projesi” olduğu… Vaktiyle tam da bu yüzden eleştirdikleri sistemi şimdi
tartışmadan azade kılıyorlar, dokunulmazlık atfediyorlar. Böylece toplumun da
olan biten her şeye mecbur kılmaya çalışıyorlar.
GİRDABA DÖNEN YÖNETİM KRİZİ…
2019 İstanbul seçimlerinin iptali ile
başlayan süreç, seçim sonuçlarının dahi siyasal mücadeleden bağımsız
değerlendirilemediğini gösterdi. Sonrasında yaşananlar da bu yaklaşımın geçici
değil, kalıcı bir yönetim anlayışına dönüştüğünü ortaya koydu. Toplumsal
talepler siyasal temsil kanallarına taşınamadığında ortaya çıkan şey yalnızca
memnuniyetsizlik olmuyor. Zamanla yönetme kapasitesini de aşındıran bir kriz
birikimi oluşuyor. Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve iktidarın devleti kendi
mülkü sanan yaklaşımı, devlet ile iktidar arasındaki sınırları ortadan
kaldırdı. İktidar, kendisine yönelen her eleştiriyi devletin varlığına yapılmış
saldırılar olarak lanse ediyor. Siyaset biçimiyle, oluşturduğu krizleri
devletin otoritesinin ihtiyaçları olarak tarifliyor. Temel hak ve özgürlükler
alanındaki gerileme yapısallaştı. Toplumsal taleplerin önemli bir kısmı siyasal
mesele olarak değil, kamu düzeni başlığı altında değerlendiriliyor. Ekonomik
krizin yarattığı aşınma ile adalet duygusundaki aşınma birbirinden bağımsız
ilerlemiyor. İnsanlar geçim sıkıntısı yaşarken aynı zamanda kuralların herkes
için eşit işlediğine dair inançlarını da kaybediyorlar.
Geçmişten bu yana temel sorunlarımızdan
biri olan, toplumla siyaset arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı problemi
derinleşmiş durumda. Toplumun önemli bir bölümü artık sürekli gerilim üreten
siyasal dil yerine, gündelik hayatına dokunan sorunların çözülmesini istiyor.
Siyaset alanının genişlemesi demokratik bir ihtiyaç ve toplumsal zorunluluk
iken, iktidar vaktiyle sıkça şikayet ettiği bir tür depolitizasyon hali
istiyor. Yani bir tür olan biteni kabul etmiş; seçimden seçime oy kullanmaktan
başka yurttaşlıkla bağı kalmamış ve her türlü baskıcı uygulamayı kendine
değmedikçe sorun etmeyen bir toplum. Hatta bir adım ötesinde, önünden sandığın
da çekildiği ve buna da rıza gösterip iktidara tam teslim olmuş, yurttaşlık
haklarından tamamen vazgeçmiş bir topluluğa dönüştürmek istiyorlar.
İktidarın da onların gücüne boyun eğip
piyasasını yürütmek isteyenlerin yanılgısı da burada başlıyor. Toplum değişti,
dönüştü… Gençler, kadınlar, toplumun tamamı değişti, şehirler değişti, dünyayla
kurulan ilişki değişti. Uzun yıllar boyunca bastırılan toplumsal enerji yeniden
siyasallaşıyor. Devlete bakış, beklentiler de değişti. Artık insanlar sürekli
iç düşman hikâyeleri dinlemek istemiyor. Sürekli kriz atmosferinde yaşamak
istemiyor. Sürekli kendilerine sabretmeleri gerektiğinin söylenmesini istemiyor.
Adalette, refahta, eğitimde, temel haklarda eşitlenmek istiyorlar. Çocuklarına
gelecek kurabilme hayalini kaybetmek istemiyorlar. Ülkenin kaynaklarının
birilerinin kısa süreli rantları için heba edilmesini istemiyorlar. Ve en
önemlisi kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar.
İktidar sahipleri ve onların kontrollü
muhalefeti olmayı seçenler, yaşananları hep bir partinin iç meselesi ya da
hukukun konusu olarak yorumlamak isteseler de toplum böyle olmadığını biliyor.
Mutlak butlan kararı, belediyelere yönelik müdahaleler, siyasetçilerin peş peşe
yargı süreçlerinin hepsi hikâyeye dahil. Kurumsal siyaset temsilcilerinin bir
kısmı ısrarla görmek istemese de toplum karşı karşıya kaldığı durumun, kendi
iradesine ne zaman saygı duyulduğu, siyasi özne olarak görülüp görülmediği,
kendi kaderine karar verip veremeyeceğiyle ilgili olduğunu apaçık görüyor.
PARTİ İÇİ KILIFIYLA ÖRTÜLEN HAKİKAT
İşte tam da bu yüzden mesele CHP’nin iç
meselesi değil; demokratik siyasetin meselesi haline geliyor. Çünkü siyaset
alanının daralması bir tek muhalefeti küçültmüyor. Ülke, kamusal alan, düşünme
kapasitesi, çözüm üretme kapasitesi küçülüyor. Siyasetin, temsilin daraldığı
ülkede; refah da, huzur da, toplumsal barış da sağlanamaz. Bugün yaşadığımız
ekonomik krizin de, adalet krizinin de, yönetim krizinin de temelinde tam da bu
var.
İktidar uzun süredir toplumsal
beklentileri siyasal temsil üzerinden dile getirilmesi gereken talepler gibi
değil, onları propaganda araçları üzerinden yönetilmesi (halkı bu sorunların
aslında olmadığına inandırılması) gereken risk alanları gibi görüyor. Partili
Cumhurbaşkanlığı Sistemi zamanla Meclis’i zayıflattı, siyasi partileri
işlevsizleştirdi, kurumları kişiselleştirdi. Partinin çıkarı ile ülkenin çıkarı
arasındaki çizgi giderek silikleşti, hatta bu ikisi artık zıt yönlerde
ilerliyor. Yargı ise hak arama mekanizması olmaktan çok siyasal alanı iktidar
için düzenlerken yönetim krizi oluşturan bir mekanizmaya dönüştü. Yönetim krizi
büyüdükçe meşruiyet aşınıyor. Meşruiyet aşındıkça daha fazla baskı devreye
giriyor. Ve böylece kendi kendini besleyen bir kısır döngü ortaya çıkıyor. İşin
ironik tarafı ise şu: iktidar bütün bunları ülkenin bütünlüğünü koruma adına
yaptığını düşünüyor. Oysa ortaya çıkan sonuç tam tersi. Birlik adına kurulan
dil ayrışmayı büyütüyor. İstikrar adına kurulan düzen kriz üretiyor. Muhafaza
adına geliştirilen refleksler toplumun önemli bir bölümünde dışlanmışlık hissi
yaratıyor. Otoriterliğin en büyük yanılgısı da burada. Kendini birleştirici
sanıyor. Ama ayrıştırıyor. Kendini koruyucu olarak gösteriyor. Ama aşındırıyor.
Kendini devlet yerine koyuyor. Ama devletin meşruiyetini zedeliyor.
“YA HEP BİRLİKTE YA HİÇBİRİMİZ”
“Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber
ya hiçbirimiz.” bu yönüyle dönemin ruhuna en uygun sloganlardan… Ortak kader
duygusunun yeniden kurulmasına dönük bir çağrı olduğu için.
Çünkü insanlar artık tek başlarına
kurtulmaya çalışmaktan yoruldu. İyi okula gönderebilenin çocuğunu kurtardığı,
iyi kazancı olabilenin hayatını kurtarabildiği, yurt dışına çıkabilenin
geleceğini kurtardığı… Geri kalanların ise kaderlerine terk edildiği bir
düzende yaşamaktan yoruldu. Bireysel kurtuluşun giderek daha az kişi için
mümkün olması ve maliyetinin de giderek yükselmesi de ortak mücadele saflarını
her geçen gün büyütüyor.
Toplum gerçekten “millet” olmak istiyor.
Bugün yaşadığımız siyasal gerilimin özü tam burada yatıyor. Bir tarafta
siyasetin alanını daraltarak, devlet gücüyle ömrünü uzatmaya çalışmayı
istikrar, beka olarak sunan bir anlayış ve destekçileri; diğer tarafta ise
herkes için siyaset alanını, özgürlükleri, imkanları arttırmak isteyen bir
anlayış var.
Türkiye’nin önündeki asıl seçim şu
ayrımlar üzerinden olacak: Daha fazla baskı mı? Yoksa daha fazla demokrasi mi?
Daha fazla korku mu? Yoksa daha fazla siyaset mi? Daha fazla ayrışma mı? Yoksa
eşit yurttaşlık temelinde yeni bir toplumsal sözleşme mi?
Son bir haftadır yaptığımız yürüyüşlerde
yollardan bize katılanlar en çok ikincisini tercih ediyor.
Bütün yorgunluğa rağmen halen
kaybedilmeyen bir şey var; vicdan ve toplumsal hafıza… İktidar toplumsal
hafızayla birlikte çok şeyi mahkeme kararlarıyla yok saymaya çalışsa da varlar,
varız işte…
Hepimize yorgunluk olarak dönse de hem
yakın tarihten hem de geçmiş dönemlerden bildiğimiz şey şu; milleti bastırarak,
yok sayarak büyük devlet olunmaz, toplum susturularak birlik kurulmaz, hukuk
araçsallaştırılarak adalet tesis edilmez. Devlet gücünü millete karşı
kullanılarak kalıcı meşruiyet üretilemez: ‘Devletle millet karşı karşıya
geldiğinde kazanan hep millet olur’
Zıddına dönüşen iktidar tarafından aşağı
çekilen Türkiye’nin ‘şenlik havasında ayağa kalkması’ için yeni bir dönemin
eşiğindeyiz, bir milattayız. Nar Ağacı’ndan çok sevdiğim cümlelerle bitireyim;
“Bir tarafımız hep kırıklarla kalacak belki ama ihtimal bir kafiye
tutturabiliriz. Bütün yorgunluklarımızı yekdiğerinde dinlendirebilir
birbirimize sığınabilir. İki ayrı ırmağın delicesinde değil bir ırmağın
derininde akabiliriz yeniden diyebiliriz.”
EMİNE UÇAK ERDOĞAN
Uçak, 1990 yılında İstanbul İletişim
Fakültesi’ni kazandı ve buradan 1994 yılında mezun oldu. Uçak gazetecilik ve
televizyonculuğun yanında uzun süre İBB gibi çeşitli kurumlarda çalıştı. Sivil
toplum alanında gönüllü ve profesyonel olarak bir çok kuruluş ve platformda yer
alan Emine Uçak, yüksek lisans eğitimini Medeniyet Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Kültürel İncelemeler bölümünde, İstanbul’daki Suriyeliler: Gündelik
Hayat ve Mekan isimli teziyle tamamladı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.