Türkiye’nin son otuz beş yılına yalnızca
seçim sonuçlarından, parti kongrelerinden ve liderlerin konuşmalarından
bakarsak asıl değişimi göremeyiz. Siyasi değişim, insanların devletle günlük
temasında oluşur. Hastanede alınamayan randevu, mülakatta açıklanmayan eleme,
ay sonunda ödenemeyen kira ve mahkemede uzayan dosya zamanla siyasi bir kanaate
dönüşür. İnsanlar rahatsızlıklarını her gün yüksek sesle anlatmaz. Siyaset de
konuşulmayanı onay zanneder. Sandık kurulduğunda, uzun süredir fark edilmeyen
bu kanaat sayıya dönüşür.
Toplumsal değişimin ilk işaretleri çoğu
zaman resmî göstergelerde yer almaz. İş bulamayan mezunun başka bir ülkeye
gitmeyi düşünmesinde, torpille elenen adayın kamu kurumlarından uzaklaşmasında,
emeklinin temel harcamalarını kısmaya başlamasında ve yıllardır aynı partiye oy
veren kişinin artık tercihini çevresine açıklamak istememesinde görülür.
Siyaset bunları izleyemezse meydan kalabalıklarını toplumun tamamı, kendi
teşkilatından gelen bilgileri de ülkenin gerçeği sanır.
Oysa sandığın altında her zaman bir toplum
vardır. O toplumun adalet duygusu, geçim derdi, devletle kurduğu bağ ve
geleceğe dair umudu vardır. İnsanlar yalnızca kimlikleriyle oy vermez;
yaşadıkları hayatla, gördükleri muameleyle ve çocuklarının nasıl bir ülkede
büyüyeceğine dair korkularıyla da karar verir.
Türkiye’de bugün yaşanan asıl mesele bir
partinin yükselmesi ya da başka bir partinin gerilemesinden daha büyüktür.
Devletle vatandaş arasındaki sözleşme aşınmaktadır. Vatandaş vergi veriyor ama
karşılığında adalet, güven, eğitim, sağlık ve eşit fırsat bekliyor. Bunları
bulamadığında yalnızca hükümete değil, kurumlara ve düzene olan güvenini de
kaybediyor.
1990’LAR: HALK DÜZEN DEĞİL,
BELİRSİZLİK GÖRDÜ
Bugünü anlamak için 1990’lara bakmak
gerekir. O yıllar koalisyonların, erken seçimlerin, yüksek enflasyonun, siyasi
kavgaların ve güvenlik krizlerinin gölgesinde geçti. Maaş daha cebe girmeden
eriyor, faiz yükseliyor, esnaf yarın hangi fiyatla mal alacağını bilmiyor,
vatandaş önünü göremiyordu. Devlet halka güven vermek yerine çoğu zaman uzak,
sert ve içine kapalı bir yapı olarak görünüyordu.
Bir tarafta Kürt meselesi ve ağır güvenlik
sorunları, diğer tarafta laiklik ile muhafazakârlık üzerinden büyütülen gerilim
toplumu yoruyordu. Siyaset ortak çözüm üretmek yerine korkuları yönetiyordu.
Kimlikler sertleştikçe halkın ekmek, iş, eğitim ve adalet talepleri geri plana
itiliyordu.
Kamu düzeninde liyakat değil nüfuz,
hakkaniyet değil bağlantı konuşuluyordu. Devletin imkânlarına yakın olan daha
kolay yol alıyor, sıradan vatandaş kapı kapı dolaşıyordu. Biriken ekonomik ve
siyasi güvensizlik 2001 kriziyle patladı. Bankalar çöktü, iş yerleri kapandı,
milyonlar bir gecede yoksullaştı. Fakat çöken yalnızca ekonomi değildi; mevcut
siyaset sınıfına duyulan inanç da çöktü.
2002 seçimleri bu nedenle sıradan bir
iktidar değişikliği değildi. Halk eski siyasi kadrolara “Artık sizi
taşımıyorum” dedi. Toplum, ideolojik tartışmalardan önce düzen, hizmet ve
istikrar istiyordu. Yeni bir siyasi aktörün önünü açan şey yalnızca başarılı
propaganda değil, yıllardır aşağıda biriken büyük toplumsal öfkeydi.
2000’LER: DEVLET VATANDAŞIN GÜNLÜK
HAYATINA DOKUNDU
2000’li yılların ilk döneminde Türkiye hem
ekonomik hem toplumsal bakımdan hızlı bir değişim yaşadı. 2001 krizinin
ardından uygulanan mali düzenlemeler, Avrupa Birliği sürecinin oluşturduğu
reform havası ve dünyadaki para bolluğu büyümeyi hızlandırdı. Sağlık
hizmetlerine erişim kolaylaştı, yollar yapıldı, toplu konutlar yükseldi, ulaşım
imkânları genişledi. Bunlar yalnızca istatistik değildi; vatandaşın günlük
hayatında karşılığı olan işlerdi.
Halk kendisine dokunan hizmeti gördü ve
karşılığını sandıkta verdi. Çünkü seçmen nankör değildi; hayatını
kolaylaştıranı destekledi. Devletin hastane kapısında, yolda, okulda ve
belediye hizmetinde görünür olması geniş kesimlerde güçlü bir güven yarattı.
Aynı dönemde Anadolu’da yeni bir sermaye
sınıfı yükseldi. Taşrada üretim yapan, ihracata açılan, muhafazakâr kimliğe
sahip girişimciler ekonomik ve siyasi alanda güç kazandı. Daha önce merkezin
dışında tutulan toplumsal kesimler devlet yönetiminde, ticarette ve şehir
hayatında daha görünür hâle geldi. Muhafazakârlık yalnızca kırsalın veya kent
çeperlerinin kimliği olmaktan çıktı; şehirli, eğitimli ve ekonomik gücü artan
yeni bir orta sınıf üretti.
Fakat büyümenin içinde geleceğin sorunları
da birikiyordu. Kentler genişledi, eğitim seviyesi yükseldi, internet
yaygınlaştı ve insanların beklentileri değişti. Anne babası “Bir işin olsun
yeter” diyen genç, artık yaptığı işte hakkının verilmesini, özgür yaşamasını ve
dünyadaki yaşıtlarıyla aynı imkânlara sahip olmayı istiyordu. Ekonomi zenginlik
üretiyordu ama bu zenginlik eşit dağılmıyordu. Lüks sitelerin yanında yoksul
mahalleler büyüyor, yeni zenginlik ile eski yoksulluk aynı şehirde karşı
karşıya geliyordu.
Toplum artık yalnızca hayatta kalmak
istemiyordu. Refahın adil paylaşılmasını, kamu görevine girerken torpil değil
emek konuşulmasını ve devlet kapısında eşit muamele görmeyi talep ediyordu.
HİZMET SİYASETİNDEN KİMLİK
SİYASETİNE
2010’lu yıllarda siyasetin dili değişmeye
başladı. Reform, kalkınma ve hizmet söyleminin yerini giderek daha sert,
güvenlikçi ve kutuplaştırıcı bir dil aldı. Siyasi rekabet, “Kim daha iyi
yönetecek?” sorusundan uzaklaşıp “Kim bizden, kim karşı taraftan?” kavgasına
dönüştü.
Toplum iki siyasi kimliğe sıkıştırıldı:
Biz ve onlar.
Siyasi partiler kendi tabanını bir arada
tutmak için rakibini yalnızca yanlış düşünen bir siyasi güç olarak değil, yaşam
biçimine ve ülkenin geleceğine tehdit gibi göstermeye başladı. Böylece siyaset
sorun çözme alanı olmaktan çıkıp kimlik savunma savaşına döndü. Ekonomi,
eğitim, adalet ve liyakat konuşulacağı yerde kimin daha yerli, daha dindar,
daha çağdaş veya daha makbul olduğu tartışıldı.
Kutuplaşma siyasetçi için kullanışlıdır.
Çünkü başarınızı anlatmak zorunda kalmadan seçmeni korkuyla yanınızda
tutabilirsiniz. “Bize oy vermezseniz karşı taraf gelir” cümlesi, yapılmayan
işlerin hesabını ertelemenin en kolay yoludur. Fakat bu dilin topluma ağır bir
faturası vardır. Komşular birbirinden şüphe eder, aileler siyasi tartışmalarla
bölünür, insanlar aynı ülkenin yurttaşları yerine birbirinin düşmanı gibi
yaşamaya başlar.
Bu süreç kamu düzenine de yayıldı. Bir
göreve kimin daha ehil olduğu yerine hangi çevreden geldiği konuşuldu. Liyakat
yerini sadakate bıraktı. Devlete bağlılık ile iktidara bağlılık birbirine
karıştırıldı. Kurumlar toplumun tamamına hizmet eden ortak yapılar olmaktan
çıkıp siyasi mücadelenin araçları gibi görülmeye başladı.
Sadakat, liyakatin önüne geçtiğinde
yalnızca haksızlık yapılmaz; devletin iş yapma gücü de çöker.
GÜÇ MERKEZİLEŞTİKÇE SORUMLULUK
KAYBOLDU
2017’de kabul edilen ve 2018’de
uygulanmaya başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, Türkiye’nin yönetim
yapısında büyük bir değişiklik yarattı. Sistemi savunanlar hızlı karar
alınacağını, bürokratik engellerin kalkacağını ve istikrarın kalıcı hâle geleceğini
söyledi. Fakat karar süresinin kısalması, hazırlık kalitesinin ve denetimin
arttığı anlamına gelmez. Karara itiraz edecek kurumlar zayıfladığında yanlışın
erken fark edilme ihtimali de azalır.
Yürütme gücü tek merkezde toplandıkça
Meclisin denetim imkânı daraldı, kurumların bağımsızlığı tartışılır hâle geldi
ve bürokraside sorumluluk alma isteği zayıfladı. Memur, uzman ve yönetici kendi
bilgisine güvenerek karar vermek yerine yukarıdan gelecek talimatı beklemeye
başladı. Çünkü yanlış kararın bedeli kadar doğru olsa bile istenmeyen kararın
bedelinden korkuyordu.
Kurumlar kişilere göre hareket etmeye
başladığında devlet hafızası zarar görür. Merkez Bankasının kararına,
istatistik kurumunun verisine, mahkemenin hükmüne ve düzenleyici kurumların
tarafsızlığına güven azalırsa ekonomik kriz yalnızca cebimizi değil, geleceğe
duyduğumuz inancı da vurur.
2018 sonrasında yaşanan yüksek enflasyon,
Türk lirasındaki ağır değer kaybı ve alım gücündeki düşüş halkın hayatını
doğrudan değiştirdi. Maaş artıyor ama fiyatlar daha hızlı koşuyor. Genç
çalışıyor ama ev kuramıyor. Emekli yıllarca prim ödüyor ama pazarda hesabını
kuruş kuruş yapmak zorunda kalıyor. Orta sınıf aşağıya doğru erirken yoksulluk
yardım paketleriyle yönetilmeye çalışılıyor.
1990’larda kriz geldiğinde hükümetler
değişiyordu. Bugün ise kriz derinleşirken sistemi denetleyecek ve yanlış kararı
düzeltecek kurumların gücü de tartışılıyor. Sorun yalnızca kötü ekonomi değil;
hatayı kabul etmeyen, eleştiriyi düşmanlık sayan ve düzeltme mekanizmalarını
zayıflatan yönetim anlayışıdır.
TORPİL YALNIZCA BİR KİŞİNİN HAKKINI
YEMEZ
Türkiye’nin en ağır krizi sadece enflasyon
değildir. Daha derin olan, adalet duygusunun çökmesidir. İnsanlar çalışarak,
okuyarak ve dürüst kalarak bir yere varabileceklerine inanmıyorsa toplumsal
sözleşme parçalanmaya başlar.
Torpil yalnızca bir gencin işini elinden
almaz. O gencin devlete güvenini, ailesinin adalet duygusunu ve arkadaşlarının
çalışma isteğini de yok eder. Sınavda yüksek puan alan genç mülakatta elenirken
daha düşük puanlı ama bağlantılı biri göreve getiriliyorsa verilen mesaj
açıktır: Ne bildiğin değil, kimi tanıdığın önemlidir.
Bu anlayış yaygınlaştığında eğitim ile
çalışma önem kaybeder, bağlantı sahibi olmak başlı başına bir kariyer yöntemine
dönüşür.
Yolsuzluk da yalnızca çalınan para
değildir. Bir ihale adrese teslim edildiğinde halkın vergisiyle birlikte
devletin itibarı da harcanır. Kamu kaynakları belirli şirketlere aktarılır,
denetim işlemez ve sorumlular korunursa vatandaş “Neden dürüst olayım?” diye
sormaya başlar. Yukarıda kuralsızlık ödüllendirilirken aşağıdaki insandan ahlak
beklemek ikiyüzlülüktür.
Bir yurttaş mahkemeye gittiğinde tarafsız
karar çıkacağından, sınava girdiğinde hakkının yenmeyeceğinden ve vergi
verdiğinde parasının kamu yararına harcanacağından emin değilse orada devletle
toplum arasındaki bağ zayıflar. Bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca polis, asker
ve bayrak değildir; vatandaşın “Bu devlet bana da adil davranır” inancıdır.
Türkiye’nin temel sorunu kurumlara duyulan
güvenin azalmasıdır. Bu güven ancak aynı kuralın herkese uygulanmasıyla yeniden
kurulabilir.
GENÇLER ESKİ KORKULARLA
YÖNETİLMİYOR
Uzun süre iktidarda kalmak tecrübe sağlar
ama aynı zamanda körleşme üretir. İlk yıllarda yapılan yollar, hastaneler,
reformlar ve büyük projeler zamanla seçmen için minnet borcu olmaktan çıkar.
Çünkü kamu hizmeti siyasetçinin lütfu değil, vatandaşın vergisiyle yapılan
devlet görevidir.
Seçmen geçmişte yapılanlar için sonsuza
kadar teşekkür etmez; bugün nasıl yaşadığına ve yarın çocuğunun ne yaşayacağına
bakar.
Bugün ilk kez oy kullanan veya genç yaşta
olan milyonlarca insan 1990’ların koalisyonlarını, eski krizleri ve geçmişin
yasaklarını yaşamadı. Bunlar onlar için ailelerinden dinledikleri tarih
anlatılarıdır. Gençlerin bildiği gerçek ise içinde büyüdükleri bugündür: yüksek
kira, pahalı eğitim, işsizlik, mülakat, ifade özgürlüğü kaygısı ve başka ülkeye
gitme düşüncesi.
Genç seçmene sürekli geçmişi anlatarak
bugünün hesabından kaçamazsınız. “Eskiden daha kötüydü” sözü, bugünkü
haksızlığı haklı çıkarmaz. Bir gencin önüne yirmi yıl önceki Türkiye’yi koyup
bugünkü işsizliğine şükretmesini bekleyemezsiniz. O genç dünyayı telefon
ekranından görüyor, başka ülkelerdeki yaşıtlarının nasıl yaşadığını biliyor ve
kendisine neden aynı fırsatların sunulmadığını soruyor.
İktidarların en büyük yanılgısı kendi
seçmeninin hiç değişmediğini sanmaktır. Oysa seçmen yaşlanır, çocukları büyür,
hayat şartları değişir. Dün kimlik mücadelesi nedeniyle verilen oy, bugün geçim
ve adalet talebiyle yön değiştirebilir. Halkın siyasi hafızası vardır ama
sonsuz sabrı yoktur.
MEDYA SUSTUKÇA TOPLUM BAŞKA YOLLAR
BULDU
Geleneksel medyanın büyük ölçüde tek sesli
hâle gelmesi, gerçeğin ortadan kalkmasını sağlamadı. Bilgi sosyal medyaya,
bağımsız dijital yayınlara ve yurttaş gazeteciliğine kaydı. Eskiden birkaç
televizyon kanalının görmezden geldiği olay duyulmazdı; bugün bir telefon
görüntüsü milyonlara ulaşabiliyor.
Bu değişim iktidarın bilgi üzerindeki
kontrolünü zayıflattı ama yeni sorunlar da yarattı. Sosyal medya insanlara
konuşma alanı açarken toplumu yankı odalarına böldü. Herkes kendi görüşünü
doğrulayan hesabı takip ediyor, karşı tarafı anlamak yerine ona öfke duyuyor.
Yalan haber, manipülasyon ve siyasi propaganda birkaç dakika içinde yayılıyor.
Siyaset de bu ortama uyum sağladı. Uzun
vadeli programların yerini kısa videolar, sert sloganlar ve gündelik polemikler
aldı. Sorun çözmekten çok görünür olmak önem kazandı. Bir siyasetçinin ne
yaptığı değil, kaç kez ekrana çıktığı konuşulur oldu. Devlet yönetimi içerikten
çok gösteriye, siyaset ise hizmetten çok performansa dönüştü.
Sivil toplum, sendikalar ve meslek
örgütleri zayıflatıldığında vatandaşın örgütlü biçimde söz söyleme imkânı
daralır. İktidara yakın yapılar desteklenirken eleştirel kuruluşlar baskı
görürse sivil toplum devletin süsüne dönüşür. Oysa demokrasi yalnızca sandık
değildir. Güçlü sendika, bağımsız basın, meslek odası, dernek ve itiraz
edebilen yurttaş olmadan iktidarı denetleyecek toplumsal güç oluşmaz.
YENİ BİR TOPLUMSAL SÖZLEŞME ŞART
Türkiye, 1990’ların istikrarsızlığından
2000’lerin reform ve hizmet dönemine, oradan 2010’ların kutuplaşmasına ve
bugünün ekonomik-kurumsal krizine geldi. Bu tarih bize şunu gösteriyor: Halk
hiçbir siyasi döneme sonsuza kadar mahkûm değildir. Toplum değişir, ihtiyaçlar
değişir ve beklentiler büyür. Siyaset bu değişimi okuyamazsa geride kalır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir slogan
veya yeni bir kurtarıcı değildir. Gücün sınırlandığı, kurumların kişilere göre
değil kurallara göre çalıştığı yeni bir toplumsal sözleşmedir. Meclisin
denetlediği, mahkemelerin talimat değil hukuk dinlediği, kamuya alımda torpilin
değil liyakatin geçerli olduğu ve devlet bütçesinin şeffaf biçimde halka hesap
verdiği bir düzen kurulmalıdır.
Ekonomi yalnızca büyüme rakamından ibaret
görülmemelidir. Üretenin kazandığı, çiftçinin toprağında kaldığı, işçinin
insanca ücret aldığı, gencin barınabildiği ve refahın adil paylaşıldığı sosyal
bir ekonomi gerekir. Devlet yardım dağıtan değil, insanı yardıma muhtaç
olmaktan çıkaran bir düzen kurmalıdır.
Toplumsal barış için de “biz ve onlar”
dili terk edilmelidir. Devletin makbul ve sakıncalı vatandaşı olamaz. İnancı,
kökeni, yaşam biçimi ve siyasi tercihi ne olursa olsun herkes hukuk önünde eşit
olmalıdır. İktidarın görevi kendisine oy verenleri ödüllendirip vermeyenleri
cezalandırmak değil, ülkenin tamamına hizmet etmektir.
Türkiye’nin insan gücü, üretim kapasitesi
ve tarihsel birikimi bu krizi aşmaya yeter. Eksik olan kaynak değil; ortak
akıl, adalet ve hesap verebilirliktir. Siyaset kişilerin beka kavgası olmaktan
çıkarılıp halkın huzur ve refah aracı hâline getirilmelidir.
Seçmen geçmişte yapılan işleri bütünüyle
reddetmeyebilir; ancak siyasi kararını bugünkü koşullarına ve gelecek
beklentisine göre verir. Eski başarılar bugünkü başarısızlığın mazereti olmaz.
Kimlik siyaseti seçmeni bir süre aynı yerde tutabilir; fakat düşen alım gücünü,
işe alımdaki haksızlığı ve gençlerin ülkeden ayrılma isteğini sürekli olarak
ikinci plana itemez.
Halk değişti. Gençler değişti. Şehirler,
aileler ve beklentiler değişti.
Şimdi değişmesi gereken siyasettir.
*Bayram Ali Akyüz, Sosyolog,
araştırmacı ve iş insanı.