22 Eylül 2026 Salı

Aktif kurumsal yurttaşlık: Benim elimden ne gelir? Bekir Ağırdır/22 Eylül 2026

Naomi Klein ve Astra Taylor, Financial Times’ta yayımlanan “Rerun or sequel?” başlıklı yazılarında çağımızın siyasal ruh halini çarpıcı bir kavramla tarif ediyorlar: “End Times Fascism”/“kıyamet zamanı faşizmi”.

Klein ve Taylor’ın dikkat çektiği şey, yalnızca aşırı sağın tüm ülkelerde yükselişi değil. Daha derinde bir zihniyet değişimi olduğunu söylüyorlar. Milliyetçilerden köktendincilere, teknoloji dünyasının kimi milyarderlerinden yeni tür otoriter hareketlere kadar birbirinden çok farklı aktörleri birbirine yaklaştıran ortak bir duygu görüyorlar. Herkes için daha iyi bir gelecek kurabileceğimize dair inancın kaybı.

Yazarlara göre, dünya iklim kriziyle, savaşlarla, teknolojik altüst oluşlarla, eşitsizlikle, göçlerle, demokratik kurumların aşınmasıyla karşı karşıyaysa ve bunları artık gerçekten çözemeyeceğimizi düşünüyorsak, geriye başka bir soru kalıyor: Kim kurtulacak?

“Bunker” metaforu tam burada devreye giriyor ama önce tanımlamamız lazım. “Bunker siyaseti” ya da sığınak siyaseti, en yalın haliyle, toplumu sürekli bir dış tehdit, işgal ya da felaket ihtimali altında olduğuna inandırarak korku ve kuşatılmışlık duygusu etrafında konsolide etme siyaseti. Kavramın simgesel kökeni, Soğuk Savaş yıllarında ülkesini dış dünyadan yalıtan Enver Hoca’nın Arnavutluk’un dört bir yanına yüz binlerce beton sığınak yaptırmasına dayanır. Bunker zamanla yalnızca fiziksel bir sığınağı değil, dünyayı “biz ve onlar” diye bölen, dışarıyı sürekli tehdit olarak gösteren, güvenlik ve beka kaygısını canlı tutarak toplumu içe kapatan bir siyasal zihniyeti anlatan metafora dönüştü.

Klein ve Taylor ise Financial Times’ta yayımlanan son yazılarında sığınak metaforunu farklı ve belki daha ürkütücü bir yere taşıyor. Onların sözünü ettiği sığınağı devlet toplum için inşa etmiyor; giderek insanlar, şirketler ve özellikle güçlü elitler kendileri için inşa ediyor.

Birkaç ay önce Oksijen’de de yer alan bir habere göre Meta CEO’su Mark Zuckerberg, Hawaii’de 100 milyon dolar değerindeki devasa bir malikane ve yer altı sığınağı inşa ettiriyor. LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman, daha önce buna “kıyamet sigortası” adını vererek, “süper zenginlerin yaklaşık yarısının” böyle planları olduğunu, özellikle Yeni Zelanda’nın bu tür yatırımlar için popüler hale geldiğini söylemiş.

Bu durum akıllara şu soruyu getiriyor: Teknoloji milyarderleri gerçekten savaş, iklim felaketi ya da daha büyük bir küresel yıkıma mı hazırlanıyor?

Tehdit algısı da bütünüyle hayali değil. İklim krizi, savaşlar, teknolojik altüst oluş, eşitsizlik, göç ve demokratik kurumların aşınması gibi gerçek risklerle karşı karşıyayız. Fakat Klein ve Taylor’a göre kritik kırılma, bu sorunların varlığı değil, bunların herkes için çözülebileceğine dair inancın kaybolması.

Ortak bir geleceği kurtarmaktan umut kesildiğinde soru değişiyor. “Bu sorunları nasıl çözeriz?” yerine “Ben bu sorunlardan nasıl kurtulurum?” sorusu geliyor. “Sığınak” böylece korkuyla toplumu içeride tutmanın değil, ortak kaderden çıkabileceğine inanmanın metaforuna dönüşüyor.

Çok zenginler için bu bazen gerçek bir sığınak olabilir; uzak bir ada, korunaklı bir arazi, özel güvenlik, hatta Mars’a gitme hayali... Ülkeler için sığınak, sınırların tahkim edilmesi ve dışarıdakilerin içeri alınmaması olabilir. Birey içinse güvenli bir site, iyi bir özel okul, özel sağlık sigortası, başka bir ülkenin pasaportu olabilir.

Bunların hepsinin altında aynı düşünce yatıyor. Dünyayı kurtaramıyorsak bari kendimizi kurtaralım. Yazıdaki tez Batı’nın elitleri için öne sürülüyor olsa da Türkiye için de geçerli görünüyor. Henüz sığınak inşasıyla karşılaşmamış olsak da Batı’dan gayrimenkul almak, sermayeyi ve çocukları Batı’ya göndermek de bir tür sığınak siyaseti. Ülkeyi kurtaramıyorsak bari kendimizi kurtaralım arayışı.

Klein ve Taylor makalelerinde buna faşizm diyorlar. Ben meselenin daha geniş olduğunu düşünüyorum.

Çünkü yaşadığımız dönüşüm için toplumların faşist bir ideolojiye ikna olması gerekmiyor. Çok daha sıradan, sessiz ve bu nedenle belki de daha güçlü bireylerin kendi içinden gelişen bir tür ikna mekanizması işliyor olabilir: “Benim elimden ne gelir?”

Seyirci yurttaştan aktif yurttaşa

Bugünün sıradan insanını düşünelim. İklim değişikliğini görüyor. Savaşları görüyor. Ekonomik eşitsizliği görüyor. Yapay zekânın çalışma hayatını nasıl değiştireceğini bilmiyor. Demokrasinin sorunlarını, dezenformasyonu, göçü, çevre felaketlerini izliyor.

Sonra kendi bireysel dünyasına dönüyor, yaşlılığında ya da emekliliğinde nasıl yaşayacağını öngöremiyor. Çocuklarının kendisinden daha iyi bir hayat yaşayıp yaşamayacağından emin değil. Torununun, çocuğunun sokakta güvende olup olamayacağından kuşkulu.

Haberlerde suç örgütlerinin çoğalmasını ve güçlenmesini, çocuk kiralık katilleri, sokaklardaki şiddeti dinliyor, yaygınlaşan uyuşturucu haberlerini izliyor. Giderek bütün bunların ölçeği karşısında kendisini son derece küçük hissediyor.

İklimi ben mi düzelteceğim? Ukrayna’daki savaşı ben mi durduracağım? Yapay zekâyı ben mi düzenleyeceğim? Ekonomik sistemi ben mi değiştireceğim? Sokaklardaki suç çeteleriyle ben mi mücadele edeceğim?

Karmaşıklık ve belirsizliğin hakim olduğu bir hayatın ürettiği küresel ve yerel sorunlara karşı, “benim elimden ne gelir?”

Sonunda makul görünen bir iş bölümüne razı oluyor bireyler. Ben kendi hayatımı idare edeyim, büyük meseleleri devletler, hükümetler, şirketler, uzmanlar, üniversiteler, uluslararası kuruluşlar çözsün.

Bu bir hayatta kalma stratejisi haline geliyor. İnsanlar giderek yurttaş olmaktan çıkıp seyirciye dönüşüyor.

Oyunu kullanıyor, vergisini veriyor, becerebildiğince yasalara uyuyor. Sonra tribüne çekilip sahadaki oyuncuların dünyayı nasıl yöneteceğini izliyor.

İşler iyi giderse ne âlâ. Kötü giderse de kızıyor, söyleniyor, sosyal medyada itiraz ediyor, seçimde bazen iktidarı değiştiriyor. Fakat kendisini müşterek geleceğin üreticilerinden biri olarak görmüyor.

Benim bir süredir “aktif yurttaşlık” derken itiraz ettiğim şey tam da bu. Demokrasi, dört ya da beş yılda bir oy kullanan milyonlarca seyirciden ibaret olamaz. Yurttaşlık yalnızca hak sahibi olmak değil, birlikte yaşadığımız dünyanın oluşumuna dahil ve müdahil olmak demek.

Fakat şimdi görüyoruz ki meseleyi yalnızca yurttaştan başlayarak kurmak da yeterli değil. Çünkü herkesin elindeki güç aynı değil.

Elinden daha çok gelenin sorumluluğu da daha çoktur

Sıradan bir vatandaşın “Ben iklim krizini nasıl çözeceğim?” demesiyle, milyarlarca liralık bir şirketi yöneten kişinin aynı şeyi söylemesi arasında fark var.

Çünkü 21. yüzyıl toplumlarında güç yalnızca devlette değil. Bilgi, sermaye, teknoloji, insan kaynağı ve örgütlenme kapasitesi toplumun farklı kurumlarına dağılmış durumda. Bir banka milyarlarca liralık kredinin hangi sektörlere akacağını belirliyor. Teknoloji şirketleri milyonlarca insanın nasıl haber aldığını, ne gördüğünü etkiliyor. Üniversiteler toplumun gençlerini eğitiyor, bilimsel kapasitesini taşıyor.

Öyleyse basit bir ilke önerebiliriz. Elinizdeki güç ve kapasite arttıkça, ortak geleceğe karşı sorumluluğunuz da artar. Sıradan insanın “Benim elimden ne gelir?” sorusunun cevabı da burada gizli aslında. Herkesten aynı şey beklenemez elbette ama elinden daha çok gelebilme potansiyeli ve kapasitesi olanın sorumluluğu da daha çoktur.

Ben buna “aktif kurumsal yurttaşlık” diyorum.

Şirketlerin toplumdaki rolüne ilişkin beklenti zaten uzun zamandır değişiyor. Bir zamanlar “iyi şirket” yasaya uyan, vergisini ödeyen, yatırım ve istihdam yaratan şirketti. Önce “hayırseverlik”, daha sonra “kurumsal sosyal sorumluluk” geldi. Bugünün krizler yumağının içine takılı kalmış dünyanın ve ülkenin riskleri ise bir adım daha ileri gitmeyi gerektiriyor. Şirketler de sermayeleri, teknolojileri, insan kaynakları, bilgileri ve örgütlenme kapasiteleriyle toplumun sorun çözme kapasitesinin bir parçası.

Aktif kurumsal yurttaşlık, hayırseverliğin ya da kurumsal sosyal sorumluluğun yeni adı değil. Toplumu şirketin dışında, yardım edilecek bir alan olarak değil, geleceğini birlikte kurduğu bir müşterek olarak görmek demek. “Yükümlülüklerimi yerine getirdim mi?” sorusuyla yetinmeyip “Sahip olduğum kapasiteyle ortak sorunların çözümüne nasıl katılabilirim?” diye sormak demek.

Bu nedenle bir banka için mesele yalnızca sosyal projelere kaynak ayırmak değil, kredilerinin nasıl bir ekonomi yarattığını düşünmek. Bir teknoloji şirketi için yalnızca çalışanlarının gönüllülük faaliyetleri değil, ürettiği teknolojinin toplumsal sonuçlarını da kendi meselesi saymak. Üniversite içinse yalnızca diploma dağıtmak değil, toplumun sorun çözme kapasitesini yükseltmek.

Bunker metaforuyla bağlantı da tam burada. Bunker zihniyeti güçlü kuruma, “Riskler büyüyor; kendi şirketini, sermayeni ve geleceğini koru” diyor. Aktif kurumsal yurttaşlık ise tersini söylüyor. Riskler büyüdükçe toplumdan geri çekilme, sahip olduğun kapasiteyle daha fazla toplumsallaş.

Çünkü şirketin geleceğiyle toplumun geleceğini uzun vadede birbirinden ayırmak mümkün değil. Eğitim sistemi çökerken insan kaynağınızı, toplumsal güven aşınırken piyasanızı, hukuk zayıflarken yatırım ortamınızı, iklim krizi derinleşirken tedarik zincirinizi sonsuza kadar özel bir sığınak içinde koruyamazsınız.

Mesele şirketlerin daha yardımsever olması değil, güç ve kapasitenin müşterek geleceğe karşı sorumluluk da doğurduğunu kabul etmek.

Aktif yurttaşlık bireye “seyirci değilsin” diyorsa, aktif kurumsal yurttaşlık da kurumlara aynı şeyi söylüyor: Siz de seyirci değilsiniz.

Belki de asıl hastalık bencillik değil

Yine de meseleyi yalnızca elitler ya da şirketler bencilleşti diye anlatmak istemiyorum. Burada “elit” derken yalnızca zenginleri kastetmiyorum. İş dünyasının, üniversitelerin, medyanın, teknolojinin, kültür dünyasının, bürokrasinin, meslek örgütlerinin, sendikaların, sivil toplumun yönetici ve karar verici kadrolarının tümünden söz ediyorum. Çünkü daha derinde ve daha sıradan bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Herkes kendi açısından son derece makul davranıyor. Ama bir soru ortada kalıyor: Bütünün yani hepimizin ortak geleceğinden kim sorumlu?

Belki çağımızın da ülkemizin de en büyük sorunlarından biri bu, sorumluluğun parçalanması. Herkes bir şeyden sorumlu ama kimse bütünden sorumlu değil.

İşte böyle bir ortamda toplumların mutlaka faşistleşmesi gerekmiyor. Sanki daha kolay bir şey oluyor, bireyler ve toplumlar edilgenleşebiliyor. Toplum “Birileri halleder” diye bekliyor, bu beklenti de devleti güçlendiriyor. Krizler büyüdükçe de “Birileri bizi korusun” talebi güçleniyor, bu talep popülist ve şoven siyasetlere enerji veriyor.

Böylece aktif yurttaşın yerini seyirci vatandaş, siyasetin yerini risk ve güvenlik yönetimi almaya başlıyor. Ve toplum farkında olmadan özgürlüğünün bir bölümünden “güvenlik ve istikrar” için vazgeçmeye razı oluyor.

Karmaşıklık ve belirsizlik büyüdükçe insanlar çözümün parçası olmaktan çok korunmayı talep etmeye başlıyor. Güvenlikçi ve otoriter siyasetin toplumsal zemini de burada oluşuyor. Otoriterliğin toplumsal rızası bazen büyük ideolojilerden değil, sorumluluklarımızdan vazgeçmekten doğabiliyor.

İyimserlik değil seyircilikten çıkıp müdahil olmak

Klein ve Taylor’ın çizdiği dünya karanlık. İklim krizi, savaşlar, teknolojik altüst oluş, eşitsizlik ve demokrasinin aşınması karşısında iyimser olmak için de çok fazla nedenimiz olmayabilir. Ama ihtiyacımız olan şey zaten iyimserlik değil, seyircilikten çıkmak, sorumluluk almak, eylemlilik.

İyimserlik, geleceğin iyi olacağına inanmak. Müdahil olmak ise geleceğin henüz belirlenmediğini ve onun nasıl oluşacağında bizim de payımızın bulunduğunu kabul etmek.

“Her şey iyi olacak” demek değil, “Her şeyin nasıl olacağında benim de sorumluluğum var” diyebilmek. Vatandaş için aktif yurttaşlık budur. Kurum için aktif kurumsal yurttaşlık budur. Karar verici pozisyonda olanlar için sahip olduğu güç ve kapasite ölçüsünde müşterek geleceğin sorumluluğunu üstlenmek budur.

Devletin rolü ise bütün bu gayreti bastırmak ya da ikame etmek değil, örgütlemek ve mümkün kılmak olmalı.

Belki Klein ve Taylor’ın “end times fascism” dediği zihniyetin karşısına başka bir büyük ideoloji koymamıza da gerek yok. Daha basit görünen ama gerçekleştirilmesi çok daha zor bir şey gerekiyor. Sığınaklarımızdan çıkmak. Ve ortak geleceğin seyircisi değil, sorumlusu da olduğumuzu hatırlamak.

Çünkü sonunda hepimizin öğrenmek zorunda kalacağı hakikat aynı. Hiçbirimizin sığınağı yeterince derin değil.

Halk değişti, siyaset hâlâ eski defteri okuyor Bayram Ali Akyüz+21/09/2026

Türkiye’nin son otuz beş yılına yalnızca seçim sonuçlarından, parti kongrelerinden ve liderlerin konuşmalarından bakarsak asıl değişimi göremeyiz. Siyasi değişim, insanların devletle günlük temasında oluşur. Hastanede alınamayan randevu, mülakatta açıklanmayan eleme, ay sonunda ödenemeyen kira ve mahkemede uzayan dosya zamanla siyasi bir kanaate dönüşür. İnsanlar rahatsızlıklarını her gün yüksek sesle anlatmaz. Siyaset de konuşulmayanı onay zanneder. Sandık kurulduğunda, uzun süredir fark edilmeyen bu kanaat sayıya dönüşür.

Toplumsal değişimin ilk işaretleri çoğu zaman resmî göstergelerde yer almaz. İş bulamayan mezunun başka bir ülkeye gitmeyi düşünmesinde, torpille elenen adayın kamu kurumlarından uzaklaşmasında, emeklinin temel harcamalarını kısmaya başlamasında ve yıllardır aynı partiye oy veren kişinin artık tercihini çevresine açıklamak istememesinde görülür. Siyaset bunları izleyemezse meydan kalabalıklarını toplumun tamamı, kendi teşkilatından gelen bilgileri de ülkenin gerçeği sanır.

Oysa sandığın altında her zaman bir toplum vardır. O toplumun adalet duygusu, geçim derdi, devletle kurduğu bağ ve geleceğe dair umudu vardır. İnsanlar yalnızca kimlikleriyle oy vermez; yaşadıkları hayatla, gördükleri muameleyle ve çocuklarının nasıl bir ülkede büyüyeceğine dair korkularıyla da karar verir.

Türkiye’de bugün yaşanan asıl mesele bir partinin yükselmesi ya da başka bir partinin gerilemesinden daha büyüktür. Devletle vatandaş arasındaki sözleşme aşınmaktadır. Vatandaş vergi veriyor ama karşılığında adalet, güven, eğitim, sağlık ve eşit fırsat bekliyor. Bunları bulamadığında yalnızca hükümete değil, kurumlara ve düzene olan güvenini de kaybediyor.

1990’LAR: HALK DÜZEN DEĞİL, BELİRSİZLİK GÖRDÜ

Bugünü anlamak için 1990’lara bakmak gerekir. O yıllar koalisyonların, erken seçimlerin, yüksek enflasyonun, siyasi kavgaların ve güvenlik krizlerinin gölgesinde geçti. Maaş daha cebe girmeden eriyor, faiz yükseliyor, esnaf yarın hangi fiyatla mal alacağını bilmiyor, vatandaş önünü göremiyordu. Devlet halka güven vermek yerine çoğu zaman uzak, sert ve içine kapalı bir yapı olarak görünüyordu.

Bir tarafta Kürt meselesi ve ağır güvenlik sorunları, diğer tarafta laiklik ile muhafazakârlık üzerinden büyütülen gerilim toplumu yoruyordu. Siyaset ortak çözüm üretmek yerine korkuları yönetiyordu. Kimlikler sertleştikçe halkın ekmek, iş, eğitim ve adalet talepleri geri plana itiliyordu.

Kamu düzeninde liyakat değil nüfuz, hakkaniyet değil bağlantı konuşuluyordu. Devletin imkânlarına yakın olan daha kolay yol alıyor, sıradan vatandaş kapı kapı dolaşıyordu. Biriken ekonomik ve siyasi güvensizlik 2001 kriziyle patladı. Bankalar çöktü, iş yerleri kapandı, milyonlar bir gecede yoksullaştı. Fakat çöken yalnızca ekonomi değildi; mevcut siyaset sınıfına duyulan inanç da çöktü.

2002 seçimleri bu nedenle sıradan bir iktidar değişikliği değildi. Halk eski siyasi kadrolara “Artık sizi taşımıyorum” dedi. Toplum, ideolojik tartışmalardan önce düzen, hizmet ve istikrar istiyordu. Yeni bir siyasi aktörün önünü açan şey yalnızca başarılı propaganda değil, yıllardır aşağıda biriken büyük toplumsal öfkeydi.

2000’LER: DEVLET VATANDAŞIN GÜNLÜK HAYATINA DOKUNDU

2000’li yılların ilk döneminde Türkiye hem ekonomik hem toplumsal bakımdan hızlı bir değişim yaşadı. 2001 krizinin ardından uygulanan mali düzenlemeler, Avrupa Birliği sürecinin oluşturduğu reform havası ve dünyadaki para bolluğu büyümeyi hızlandırdı. Sağlık hizmetlerine erişim kolaylaştı, yollar yapıldı, toplu konutlar yükseldi, ulaşım imkânları genişledi. Bunlar yalnızca istatistik değildi; vatandaşın günlük hayatında karşılığı olan işlerdi.

Halk kendisine dokunan hizmeti gördü ve karşılığını sandıkta verdi. Çünkü seçmen nankör değildi; hayatını kolaylaştıranı destekledi. Devletin hastane kapısında, yolda, okulda ve belediye hizmetinde görünür olması geniş kesimlerde güçlü bir güven yarattı.

Aynı dönemde Anadolu’da yeni bir sermaye sınıfı yükseldi. Taşrada üretim yapan, ihracata açılan, muhafazakâr kimliğe sahip girişimciler ekonomik ve siyasi alanda güç kazandı. Daha önce merkezin dışında tutulan toplumsal kesimler devlet yönetiminde, ticarette ve şehir hayatında daha görünür hâle geldi. Muhafazakârlık yalnızca kırsalın veya kent çeperlerinin kimliği olmaktan çıktı; şehirli, eğitimli ve ekonomik gücü artan yeni bir orta sınıf üretti.

Fakat büyümenin içinde geleceğin sorunları da birikiyordu. Kentler genişledi, eğitim seviyesi yükseldi, internet yaygınlaştı ve insanların beklentileri değişti. Anne babası “Bir işin olsun yeter” diyen genç, artık yaptığı işte hakkının verilmesini, özgür yaşamasını ve dünyadaki yaşıtlarıyla aynı imkânlara sahip olmayı istiyordu. Ekonomi zenginlik üretiyordu ama bu zenginlik eşit dağılmıyordu. Lüks sitelerin yanında yoksul mahalleler büyüyor, yeni zenginlik ile eski yoksulluk aynı şehirde karşı karşıya geliyordu.

Toplum artık yalnızca hayatta kalmak istemiyordu. Refahın adil paylaşılmasını, kamu görevine girerken torpil değil emek konuşulmasını ve devlet kapısında eşit muamele görmeyi talep ediyordu.

HİZMET SİYASETİNDEN KİMLİK SİYASETİNE

2010’lu yıllarda siyasetin dili değişmeye başladı. Reform, kalkınma ve hizmet söyleminin yerini giderek daha sert, güvenlikçi ve kutuplaştırıcı bir dil aldı. Siyasi rekabet, “Kim daha iyi yönetecek?” sorusundan uzaklaşıp “Kim bizden, kim karşı taraftan?” kavgasına dönüştü.

Toplum iki siyasi kimliğe sıkıştırıldı: Biz ve onlar.

Siyasi partiler kendi tabanını bir arada tutmak için rakibini yalnızca yanlış düşünen bir siyasi güç olarak değil, yaşam biçimine ve ülkenin geleceğine tehdit gibi göstermeye başladı. Böylece siyaset sorun çözme alanı olmaktan çıkıp kimlik savunma savaşına döndü. Ekonomi, eğitim, adalet ve liyakat konuşulacağı yerde kimin daha yerli, daha dindar, daha çağdaş veya daha makbul olduğu tartışıldı.

Kutuplaşma siyasetçi için kullanışlıdır. Çünkü başarınızı anlatmak zorunda kalmadan seçmeni korkuyla yanınızda tutabilirsiniz. “Bize oy vermezseniz karşı taraf gelir” cümlesi, yapılmayan işlerin hesabını ertelemenin en kolay yoludur. Fakat bu dilin topluma ağır bir faturası vardır. Komşular birbirinden şüphe eder, aileler siyasi tartışmalarla bölünür, insanlar aynı ülkenin yurttaşları yerine birbirinin düşmanı gibi yaşamaya başlar.

Bu süreç kamu düzenine de yayıldı. Bir göreve kimin daha ehil olduğu yerine hangi çevreden geldiği konuşuldu. Liyakat yerini sadakate bıraktı. Devlete bağlılık ile iktidara bağlılık birbirine karıştırıldı. Kurumlar toplumun tamamına hizmet eden ortak yapılar olmaktan çıkıp siyasi mücadelenin araçları gibi görülmeye başladı.

Sadakat, liyakatin önüne geçtiğinde yalnızca haksızlık yapılmaz; devletin iş yapma gücü de çöker.

GÜÇ MERKEZİLEŞTİKÇE SORUMLULUK KAYBOLDU

2017’de kabul edilen ve 2018’de uygulanmaya başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, Türkiye’nin yönetim yapısında büyük bir değişiklik yarattı. Sistemi savunanlar hızlı karar alınacağını, bürokratik engellerin kalkacağını ve istikrarın kalıcı hâle geleceğini söyledi. Fakat karar süresinin kısalması, hazırlık kalitesinin ve denetimin arttığı anlamına gelmez. Karara itiraz edecek kurumlar zayıfladığında yanlışın erken fark edilme ihtimali de azalır.

Yürütme gücü tek merkezde toplandıkça Meclisin denetim imkânı daraldı, kurumların bağımsızlığı tartışılır hâle geldi ve bürokraside sorumluluk alma isteği zayıfladı. Memur, uzman ve yönetici kendi bilgisine güvenerek karar vermek yerine yukarıdan gelecek talimatı beklemeye başladı. Çünkü yanlış kararın bedeli kadar doğru olsa bile istenmeyen kararın bedelinden korkuyordu.

Kurumlar kişilere göre hareket etmeye başladığında devlet hafızası zarar görür. Merkez Bankasının kararına, istatistik kurumunun verisine, mahkemenin hükmüne ve düzenleyici kurumların tarafsızlığına güven azalırsa ekonomik kriz yalnızca cebimizi değil, geleceğe duyduğumuz inancı da vurur.

2018 sonrasında yaşanan yüksek enflasyon, Türk lirasındaki ağır değer kaybı ve alım gücündeki düşüş halkın hayatını doğrudan değiştirdi. Maaş artıyor ama fiyatlar daha hızlı koşuyor. Genç çalışıyor ama ev kuramıyor. Emekli yıllarca prim ödüyor ama pazarda hesabını kuruş kuruş yapmak zorunda kalıyor. Orta sınıf aşağıya doğru erirken yoksulluk yardım paketleriyle yönetilmeye çalışılıyor.

1990’larda kriz geldiğinde hükümetler değişiyordu. Bugün ise kriz derinleşirken sistemi denetleyecek ve yanlış kararı düzeltecek kurumların gücü de tartışılıyor. Sorun yalnızca kötü ekonomi değil; hatayı kabul etmeyen, eleştiriyi düşmanlık sayan ve düzeltme mekanizmalarını zayıflatan yönetim anlayışıdır.

TORPİL YALNIZCA BİR KİŞİNİN HAKKINI YEMEZ

Türkiye’nin en ağır krizi sadece enflasyon değildir. Daha derin olan, adalet duygusunun çökmesidir. İnsanlar çalışarak, okuyarak ve dürüst kalarak bir yere varabileceklerine inanmıyorsa toplumsal sözleşme parçalanmaya başlar.

Torpil yalnızca bir gencin işini elinden almaz. O gencin devlete güvenini, ailesinin adalet duygusunu ve arkadaşlarının çalışma isteğini de yok eder. Sınavda yüksek puan alan genç mülakatta elenirken daha düşük puanlı ama bağlantılı biri göreve getiriliyorsa verilen mesaj açıktır: Ne bildiğin değil, kimi tanıdığın önemlidir.

Bu anlayış yaygınlaştığında eğitim ile çalışma önem kaybeder, bağlantı sahibi olmak başlı başına bir kariyer yöntemine dönüşür.

Yolsuzluk da yalnızca çalınan para değildir. Bir ihale adrese teslim edildiğinde halkın vergisiyle birlikte devletin itibarı da harcanır. Kamu kaynakları belirli şirketlere aktarılır, denetim işlemez ve sorumlular korunursa vatandaş “Neden dürüst olayım?” diye sormaya başlar. Yukarıda kuralsızlık ödüllendirilirken aşağıdaki insandan ahlak beklemek ikiyüzlülüktür.

Bir yurttaş mahkemeye gittiğinde tarafsız karar çıkacağından, sınava girdiğinde hakkının yenmeyeceğinden ve vergi verdiğinde parasının kamu yararına harcanacağından emin değilse orada devletle toplum arasındaki bağ zayıflar. Bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca polis, asker ve bayrak değildir; vatandaşın “Bu devlet bana da adil davranır” inancıdır.

Türkiye’nin temel sorunu kurumlara duyulan güvenin azalmasıdır. Bu güven ancak aynı kuralın herkese uygulanmasıyla yeniden kurulabilir.

GENÇLER ESKİ KORKULARLA YÖNETİLMİYOR

Uzun süre iktidarda kalmak tecrübe sağlar ama aynı zamanda körleşme üretir. İlk yıllarda yapılan yollar, hastaneler, reformlar ve büyük projeler zamanla seçmen için minnet borcu olmaktan çıkar. Çünkü kamu hizmeti siyasetçinin lütfu değil, vatandaşın vergisiyle yapılan devlet görevidir.

Seçmen geçmişte yapılanlar için sonsuza kadar teşekkür etmez; bugün nasıl yaşadığına ve yarın çocuğunun ne yaşayacağına bakar.

Bugün ilk kez oy kullanan veya genç yaşta olan milyonlarca insan 1990’ların koalisyonlarını, eski krizleri ve geçmişin yasaklarını yaşamadı. Bunlar onlar için ailelerinden dinledikleri tarih anlatılarıdır. Gençlerin bildiği gerçek ise içinde büyüdükleri bugündür: yüksek kira, pahalı eğitim, işsizlik, mülakat, ifade özgürlüğü kaygısı ve başka ülkeye gitme düşüncesi.

Genç seçmene sürekli geçmişi anlatarak bugünün hesabından kaçamazsınız. “Eskiden daha kötüydü” sözü, bugünkü haksızlığı haklı çıkarmaz. Bir gencin önüne yirmi yıl önceki Türkiye’yi koyup bugünkü işsizliğine şükretmesini bekleyemezsiniz. O genç dünyayı telefon ekranından görüyor, başka ülkelerdeki yaşıtlarının nasıl yaşadığını biliyor ve kendisine neden aynı fırsatların sunulmadığını soruyor.

İktidarların en büyük yanılgısı kendi seçmeninin hiç değişmediğini sanmaktır. Oysa seçmen yaşlanır, çocukları büyür, hayat şartları değişir. Dün kimlik mücadelesi nedeniyle verilen oy, bugün geçim ve adalet talebiyle yön değiştirebilir. Halkın siyasi hafızası vardır ama sonsuz sabrı yoktur.

MEDYA SUSTUKÇA TOPLUM BAŞKA YOLLAR BULDU

Geleneksel medyanın büyük ölçüde tek sesli hâle gelmesi, gerçeğin ortadan kalkmasını sağlamadı. Bilgi sosyal medyaya, bağımsız dijital yayınlara ve yurttaş gazeteciliğine kaydı. Eskiden birkaç televizyon kanalının görmezden geldiği olay duyulmazdı; bugün bir telefon görüntüsü milyonlara ulaşabiliyor.

Bu değişim iktidarın bilgi üzerindeki kontrolünü zayıflattı ama yeni sorunlar da yarattı. Sosyal medya insanlara konuşma alanı açarken toplumu yankı odalarına böldü. Herkes kendi görüşünü doğrulayan hesabı takip ediyor, karşı tarafı anlamak yerine ona öfke duyuyor. Yalan haber, manipülasyon ve siyasi propaganda birkaç dakika içinde yayılıyor.

Siyaset de bu ortama uyum sağladı. Uzun vadeli programların yerini kısa videolar, sert sloganlar ve gündelik polemikler aldı. Sorun çözmekten çok görünür olmak önem kazandı. Bir siyasetçinin ne yaptığı değil, kaç kez ekrana çıktığı konuşulur oldu. Devlet yönetimi içerikten çok gösteriye, siyaset ise hizmetten çok performansa dönüştü.

Sivil toplum, sendikalar ve meslek örgütleri zayıflatıldığında vatandaşın örgütlü biçimde söz söyleme imkânı daralır. İktidara yakın yapılar desteklenirken eleştirel kuruluşlar baskı görürse sivil toplum devletin süsüne dönüşür. Oysa demokrasi yalnızca sandık değildir. Güçlü sendika, bağımsız basın, meslek odası, dernek ve itiraz edebilen yurttaş olmadan iktidarı denetleyecek toplumsal güç oluşmaz.

YENİ BİR TOPLUMSAL SÖZLEŞME ŞART

Türkiye, 1990’ların istikrarsızlığından 2000’lerin reform ve hizmet dönemine, oradan 2010’ların kutuplaşmasına ve bugünün ekonomik-kurumsal krizine geldi. Bu tarih bize şunu gösteriyor: Halk hiçbir siyasi döneme sonsuza kadar mahkûm değildir. Toplum değişir, ihtiyaçlar değişir ve beklentiler büyür. Siyaset bu değişimi okuyamazsa geride kalır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir slogan veya yeni bir kurtarıcı değildir. Gücün sınırlandığı, kurumların kişilere göre değil kurallara göre çalıştığı yeni bir toplumsal sözleşmedir. Meclisin denetlediği, mahkemelerin talimat değil hukuk dinlediği, kamuya alımda torpilin değil liyakatin geçerli olduğu ve devlet bütçesinin şeffaf biçimde halka hesap verdiği bir düzen kurulmalıdır.

Ekonomi yalnızca büyüme rakamından ibaret görülmemelidir. Üretenin kazandığı, çiftçinin toprağında kaldığı, işçinin insanca ücret aldığı, gencin barınabildiği ve refahın adil paylaşıldığı sosyal bir ekonomi gerekir. Devlet yardım dağıtan değil, insanı yardıma muhtaç olmaktan çıkaran bir düzen kurmalıdır.

Toplumsal barış için de “biz ve onlar” dili terk edilmelidir. Devletin makbul ve sakıncalı vatandaşı olamaz. İnancı, kökeni, yaşam biçimi ve siyasi tercihi ne olursa olsun herkes hukuk önünde eşit olmalıdır. İktidarın görevi kendisine oy verenleri ödüllendirip vermeyenleri cezalandırmak değil, ülkenin tamamına hizmet etmektir.

Türkiye’nin insan gücü, üretim kapasitesi ve tarihsel birikimi bu krizi aşmaya yeter. Eksik olan kaynak değil; ortak akıl, adalet ve hesap verebilirliktir. Siyaset kişilerin beka kavgası olmaktan çıkarılıp halkın huzur ve refah aracı hâline getirilmelidir.

Seçmen geçmişte yapılan işleri bütünüyle reddetmeyebilir; ancak siyasi kararını bugünkü koşullarına ve gelecek beklentisine göre verir. Eski başarılar bugünkü başarısızlığın mazereti olmaz. Kimlik siyaseti seçmeni bir süre aynı yerde tutabilir; fakat düşen alım gücünü, işe alımdaki haksızlığı ve gençlerin ülkeden ayrılma isteğini sürekli olarak ikinci plana itemez.

Halk değişti. Gençler değişti. Şehirler, aileler ve beklentiler değişti.

Şimdi değişmesi gereken siyasettir.

*Bayram Ali Akyüz, Sosyolog, araştırmacı ve iş insanı.

18 Eylül 2026 Cuma

Adalet, siyaset, cesaret! Ertuğrul Günay+18/09/2026

Adına “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” denilen 7595 sayılı yasa, bir ay önce, öneminin gerektirdiği ölçülerde konuşulup tartışılmadan hızla ve geniş bir kabul oyuyla TBMM’den geçti.

Ağustos 2026’da içeriği açıklanmadan, bir grup AkParti ve MHP milletvekilinin imzaya açtığı öneri, birer günlük Komisyon ve Meclis görüşmeleriyle 10 Ağustos’ta oylandı; İYİ Parti dışında hemen bütün partilerden aldığı gönüllü-gönülsüz destekle ve 467 oyla kabul edildi. Bir hafta sonra da, (18 Ağustos’ta) sayın Cumhurbaşkanının onayıyla Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Yasa önerisinin, 40 yıldan bu yana, silah ve şiddet yöntemleri kullanarak, milletin bütünlüğüne kast etmiş olan PKK/KCK yapılanmasının sonlanmasını sağlamak, böylelikle siyaseti terörün gölgesinden arındırmak iddiasıyla sunulmuş olması, sürecin hızlı işlemesinde ve itirazlara rağmen yüksek oyla kabul edilmesinde kuşkusuz etkili oldu.

Gerçekten, PKK/KCK’nın varlığını sonlandırdığını duyurması ve mensuplarının silahlarını teslim ederek şiddet yöntemlerinden temelli vazgeçmeleri -çok geç de olsa- elbette önemli bir gelişmedir; ülkenin ve tümüyle bölgenin hayrınadır.

Bu açıdan, yasanın hukuk tekniğine uygunluğu ve uygulanmasında doğabilecek zorluklar açısından itiraz ve tereddütler olsa bile, tümüne karşı çıkmak ve toptancı tavırla bu girişimi red ve mahkum etmek, siyaseten kolay ve de aynı ölçüde doğru görünmemektedir.

Ancak, 7995 Sayılı Yasa bu haliyle yürürlüğe girdiğinde hem uygulanmasında çıkacak zorlukları, hem de anayasa ve hukuka aykırılıkları yüzünden yeni tartışmalara ve daha vahimi yeni toplumsal kırgınlık ve bölünmelere yol açabilme ihtimallerini de göz ardı etmemek gerekir.

Öncelikle yasanın, hangi suç ve suçluların faydalanacağına ilişkin 3. Maddesi adalet ilkesi ve TC Anayasasının 10. Maddesi açısından ciddi anlamda sorunludur.

3. Madde, PKK/KCK mensuplarının ‘kasten öldürme’ suçları dışında işledikleri hemen bütün suçları erteleme kapsamına almakta ve şartları tamamlandığında bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırarak, bir anlamda af etmektedir. Yasa, sonuçları itibariyle bir ‘şarta bağlı af ‘düzenlemesidir.

Madde yazılırken Anayasa’nın bazı kesin ve açık hükümleri göz ardı edilmiştir. Örneğin, Anayasa 169/3’e göre “Ormanları yakmak, ormanı yok etmek ve daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.” Oysa maddede kasten öldürme suçları dışında hiçbir istisna getirilmemiştir.

Yasanın 1.Maddesinin 2. Bendinde kapsam, aklı ve adalet duygusunu zorlayacak genişliktedir: “Bu kanun hükümleri, PKK/KCK örgütünün faaliyeti kapsamında işlenen suçları ve bu örgüt lehine işlenen …Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun’da düzenlenen suçları kapsar.”

Bu yazıma göre, PKK/KCK mensuplarının bireylere karşı işlediği işkence, insan kaçırma, bombalama, orman ve köy yakma gibi suçları yanında, terör örgütlerine kaynak sağlamak amacıyla işlenen uyuşturucu ticareti suçlarının failleri de erteleme ve şartlı af düzenlemesinden yararlanacaktır.

Bu geniş kapsamlı infaz erteleme ve şartlı af düzenlemesi, yasa dışı “PKK/KCK örgütünü kurma, yönetme, üye olma, bilerek yardım etme, propogandasını yapma suçlarını ve bu yasa dışı yapının faaliyeti kapsamında işlenen suçları” kapsamaktadır. (Md.1/2)

Yasa, bir suç örgütü mensuplarına has ve onlarla sınırlı olarak, devlete ve hatta şahıslara karşı işledikleri suçları ertelemekte; beş ve on yıllık gözetim sürelerinde yeni bir terör suçu işlememeleri şartına bağlı olarak cezayı tümüyle kaldırmakta, yani af etmektedir. (Md. 5/2)

Yasa bu haliyle anayasanın eşitlik ilkesini düzenleyen 10. Maddesine ve evrensel adalet ve hakkaniyet ölçütlerine açıkça aykırıdır.

Anayasanın 10. Maddesine göre “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

“Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

“Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.”

Yasa koyucu elbette, Anayasal sınırlar içinde genel ve özel af çıkabilir, infaz düzenlemeleri de yapabilir.

Bu onun yetkisi ve takdiridir. Ancak bu düzenlemeler, soyut, genel ve nesnel olmalı, benzer durumdaki tüm bireyler için adalet ilkesini zedelemeyen akla ve hakka uygun sonuçlara yol açmalıdır.

Oysa 7595 Sayılı Yasada, Anayasanın ve hukukun bu temel gerekleri göz ardı edilmiştir. Yasanın bugünkü haline göre -kasten öldürme dışında- çok ağır ve vahim suç işlemiş olanlar PKK/KCK’lı olmak şartıyla serbest kalacak, silahla, şiddetle ilgisi olmayan, siyasi görüş ve duruşları nedeniyle hüküm giymiş yahut tutuklanmış olanlar içerde kalmaya devam edeceklerdir.

Burada PKK/KCK mensuplarına hasredilmiş bir ayrıcalık (imtiyaz) söz konusudur. Böyle bir uygulamanın ‘milli dayanışma ve toplumsal bütünleşmeyi güçlendirme’ imkan ve ihtimali yoktur.

Kişilere karşı suç işlememiş, kimsenin canını yakmamış, silahla ve şiddetle ilgisi olmayan, hatta hüküm konusu eylemleri ceza kanununa göre suç oluşturmayan binlerce insan ceza ve tutukevlerinde kalırken, ağır suçlar işlemiş PKK/KCK mensuplarının salınması, bırakınız dayanışma ve bütünleşmeyi, yeni yarılma, kırılma ve giderek bölünmelere yol açabilecektir.

Yasa, en başta eşitlik ilkesine aykırılığı yönünden, yargısal işlem ve kararların idareye bırakılması, görülmekte olan davalara idarenin müdahalesi ve daha birçok yönden ciddi bir hukuk süzgecinden geçmeye muhtaçtır. Bu açıdan süresi içinde mutlaka Anayasa Mahkemesi önüne götürülmelidir.

Yasayı Anayasa Mahkemesi önüne götürmekten amaç -altını çizerek belirtmekte yarar var- tümüyle iptalini istemek değidir. Kuşkusuz bunu isteyenler de olabilir. Ancak bu tutum, makul gerekçeleri de olsa, ‘terörün sona ermesini, PKK’nın kendini fesih etmesini istemiyor musunuz?’ yolunda demagojik tartışmalara yol açacağı için faydalı da değildir, TBMM’nin bugünkü sayısal yapısı içinde mümkün de değildir.

Bu yasayı Anayasa Mahkemesi önüne götürmekte amaç, kapsamının ve tümüyle içeriğinin adalet ve hakkaniyet ölçütleriyle düzeltilmesini sağlamaktır.

BUNU KİM YAPABİLİR?

Anayasanın 150. Maddesine göre “Kanunların anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesine doğrudan dava açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisinde en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubuna ve üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir.”

Sayın Cumhurbaşkanının ve AK Parti Grubunun -içlerinde bazı sorular taşısalar bile- böyle bir başvuruda bulunması ihtimali olmadığına ve 120 milletvekilinin de imza toplaması pek mümkün görünmediğine göre, bu hukuki ihtiyacın gereğini yerine getirmek görevi Yeni Parti’ye düşmektedir.

Esasen Yeni Parti’nin sayın Genel Başkanı, bir yandan ’kabul’ oyu verirken öte yandan hukuka ve demokrasiye aykırı gördüğü birçok noktayı belirtmiş, itiraz ve tereddütlerini TBMM’de tutanaklara geçirmiştir. Yeni Parti yönetimi yasaya ‘evet’ diyeceğini açıklamışken, bazı üst yöneticiler dahil, milletvekillerinin büyük çoğunluğu ‘hayır’ oyu kullanmıştır.

Bu durumda yapmaları gereken yasayı, anayasa, adalet ve hakkaniyet ölçütlerine uygun olarak düzeltilmesi için Anayasa Mahkemesi önüne götürmektir. Tutarlılığın, kararlılığın, hukuka ve Anayasaya saygının gereği budur.

Anayasa Mahkemesinin vereceği karar, -bazıları tarih önünde mahkum olacak bir gafletle görmezden gelmeye çalışsa da- herkes için bağlayıcıdır. (AY Md. 153/6).

Yüksek Mahkemenin vereceği karar, yasanın kapsamının genişlemesine yol açarsa, bu sonuç ne Mahkemenin, ne de başvuranların sorunudur. Sorumluluk böyle önemli bir yasayı, Anayasanın temel ilkelerini gözeterek, hakkaniyete ve adalete uygun biçimde özenle yazmak yerine, ‘ben yaptım oldu’ kolaycılığına sapanlarındır.

Anayasanın 150. Maddesinin verdiği imkan kullanılmaz, haklı itirazlar söylenmiş ve grup çoğunluğu ‘hayır’ demişken, düzeltilmesi için Yüksek Mahkemeye başvurulmazsa, Anayasaya aykırı olduğunu bile söyleye dokunulmazlıkların kaldırılmasına oy verenlerin, mühürsüz/geçersiz oy pusulalarına itiraz etme cesareti gösteremeyenlerin tutumuna benzer bir görüntü oluşabilir.

Oysa, yeni olmaktan murat, herhalde eski yanlışların tekrarı değildir. Yeni olmak, eskinin yanlışlarına, ezberlerine, edilgen ve etkisiz düşünce kalıplarına karşı çıkmakla, tabuları yıkmakla olur. Bu tutumun elbette bedeli olacaktır, olur.

Fikret’in mısralarıyla “Zafer, biraz da hasar ister…”

Devletin direği adalettir.

Siyasetin görevi de en başta adalet direğini dosdoğru ve dik tutmaktır.

Fırtınalı ortamlarda adalet direğini sağlam tutmak cesaret ister.

Anayasa Mahkemesine başvurma süresi 60 gündür.

*Ertuğrul Günay, hukukçu, eski bakan.

Filistinli hukukçu Raji Sourani, T24'e konuştu: Buse Söğütlü/18 Eylül 2026

"Gazze'deki, tarihin en iyi belgelenmiş çatışması."

Her yıl Ermeni gazeteci Hrant Dink'in doğum günü olan 15 Eylül'de verilen Uluslararası Hrant Dink Ödülü töreninde, ödülün bu yılki sahibi Filistinli duayen avukat Raji Sourani'nin konuşmasında sarf ettiği bu cümle üzerine, daha önce bir şey üzerine hiç düşünmediğimi fark ettim: Her yıl, dünyanın çeşitli ülkelerinde yıllar önce işlenmiş savaş suçları kanıtlanıyor, failleri hapis cezalarıyla karşılaşıyordu fakat Gazze'deki soykırım, bunlardan farklı olarak neredeyse yaşanmasıyla eş zamanlı olarak kanıtlanmasına, mahkemelere konu edilmesine ve dünyanın gündemine taşınmasına rağmen bunun arkasındaki belgeleme emeğini gözden kaçırıyorduk. Filistinli gazetecilerin mesleki faaliyetleri, tam da bu sebeple, katliam ve saldırıları, hatta bazen kendi ölümlerini bile canlı yayında dünyaya duyurdukları için dünya çapında bir belgeleme pratiğiyken Filistinli avukatların çabalarını da aynı şekilde görüyor muyduk?

Filistinli avukatlar, yalnızca 7 Ekim 2023'te başlayan soykırımın belgelerini ortaya koyup uluslararası mahkemeye ileterek İsrail devletinin ve Başbakanı Binyamin Netanyahu ile diğer yetkililerin cezalandırılması için çabalamıyor. Bu pratik, aynı zamanda 2000'li yılların başından bu yana Gazze'de yaşanan her saldırı ve çatışmanın Filistinlilerin var olma hakkına nasıl bir tehdit oluşturduğunu da aynı uluslararası mahkemelerde kanıtlamaya çalışıyor. Üstelik yeteneklerini, meslekî birikimlerini ve yaşamlarını Gazze Şeridi'nde ve Batı Şeria'da yaşananları dünyaya duyurmak için ortaya koyan bu avukatlar bir profesyonel mesafesiyle kanıtlamaya çalıştıkları suçların da maruz kalanı konumunda.

İşte Raji Sourani de bu Filistinli avukatlardan biri. 70 yaşında olan, ömrünü Filistinlilerin var olma mücadelesinin tanınmasına adamış bu isimle Uluslararası Hrant Dink Ödülü vesilesiyle Hrant Dink Vakfı'nda bir araya geldik. Sourani'nin Gazze'deki evi ve ofisi, 7 Ekim 2023'te İsrail saldırılarının başlamasının ardından katıldığı bir yayında iki gün boyunca -aslında Gazze'de neler yaşandığını anlattıktan çok kısa süre sonra- 900 kiloluk bir bombayla vuruldu. Meslek hayatı boyunca 6 kez İsrail tarafından tutuklanıp yargılanan Sourani, İsrail'e karşı Uluslararası Adalet Divanı'nda açılan soykırım davasında çalışan avukatlardan biri.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, savaşın sebep olduğu yıkım ve ölümden ders çıkararak bizzat büyük Batılı güçler tarafından kurulan uluslararası hukuk sistemi son üç yıldır Gazze'de yaşanan soykırım konusunda çok ağır ve hayati bir sınav verirken Filistin İnsan Hakları Merkezi’nin (PCHR) kurucusu olan Raji Sourani, Gazze'deki soykırımın 'barış planına' rağmen devam etmesini bu sınavdan kalınmış olmasına bağlıyor.

Filistinli duayen avukat Sourani, dünyanın Rusya'nın Ukrayna'daki işgaline verdiği tepki ortadayken İsrail'in Gazze'de sebep olduklarına sessizliğine dikkat çekerek "Batı'da, ABD'de ve Avrupa'da ırkçı kolonyal zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz," diyor.

Trump planı bir yılı doldururken: "Gazze'ye tek bir torba çimentonun girmesi bile sağlanamadı"

ABD Başkanı Donald Trump'ın liderliğinde varılan ateşkes ve açıklanan barış planından sonra Gazze'de neler değişti veya bir şeylerin değiştiğinden bahsetmek mümkün mü? Gazzeliler son bir yılı nasıl geçirdi?

Birkaç gün içinde Trump'ın sözde barış planının üzerinden bir yıl geçmiş olacak. Bir yılın sonunda kesinlikle bir ateşkesten bahsedemiyoruz. Trump barış planından bu yana geçen bir yılda ölümler hâlâ devam ediyor ve son bir yılda hayatını kaybedenlerin sayısı, çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 1700'ü aştı. Bugüne kadar, 3 yıldır askerî tesislerde tutulan ve temel haklarından mahrum bırakılan, tecavüze, cinsel istismara ve işkenceye maruz kalan on binlerce mahkumu tek bir Kızılhaç personeli bile göremedi. Onları aç bırakıyorlar ve geriye dönük de işleyebilen yeni bir idam cezası yasası çıkardılar. Bugüne kadar on binlerce zorla kaybettirme vakası var. Nerede oldukları hakkında en ufak bir fikrimiz yok; ölü mü, diri mi, molozların altında mı yoksa hapishanelerde mi, kimsenin bir bilgisi yok. Tüm bunlarla birlikte, insanca yaşama uygun olmayan derme çatma çadırlarda ve kötü koşullarda, elektriksiz ve temiz su olmadan yaşayan 2 milyondan fazla yerinden edilmiş insanımız var.

Gazze'nin yüzde 85'i yıkıldı; okullarımız, üniversitelerimiz veya temel eğitimimiz yok. Sağlık altyapımız ve benzeri hiçbir şeyimiz yok; hepsi silindi ve yok edildi. Kıtlık devam ediyor ve insanlar hiçbir geliri, hiçbir şeyi olmadan günde zorla bir öğün yemek yiyebiliyor. Tüm Gazzeliler, toplamı zaten 365 kilometrekare olan Gazze'nin yüzde 30'luk bir alanına sıkıştırılmış durumda. Gazze'ye tek bir torba çimentonun girmesi bile sağlanamadı. İnsanların hemen yanı başında yaşadığı on binlerce ton çöp var ve bunu kaldıramıyorlar.

Bu koşullar altında; soykırımın kurumsallaştığını, etnik temizliğin kurumsallaştığını söylüyoruz. Bu, insanların yaşamını insanca sürdürebileceğine dair ortamın ortadan kaldırılması anlamına geliyor. İşte bu yüzden Trump planının soykırımın kurumsallaşması, etnik temizliğin kurumsallaşması olduğunu söylüyoruz ve bu sadece Gazze'de yaşanmıyor. Batı Şeria'ya da yayıldı ve Batı Şeria'da yaşananlar bir etnik temizlik süreci. Bu yüzden soykırım hâlâ canlı yayında devam ediyor, tüm dünya bundan haberdar ancak hükûmetler düzeyinde hiçbir şey yapılmıyor.

"'Uluslararası kabul görmüş standartlara göre hareket etmeniz gerekiyor' deyip bunu yaptığımızda da bizi engellediler"

Uluslararası Hrant Dink Ödülü gecesinde, ödülü kazandığınızın açıklanmasından hemen sonra yaptığınız konuşmada "Gazze'deki, tarihin en iyi belgelenmiş çatışması," dediniz. Ne demek istediniz?

Yıllardır hep şu suçlamayla karşı karşıya kaldık: “Siz Araplar, siz Filistinliler demagogsunuz. Çok konuşuyorsunuz. Sesiniz çok çıkıyor. Medeni değilsiniz. Bütün iddialarınız siyasi. Uluslararası kabul görmüş standartlara göre hareket etmeniz gerekiyor.” Peki bu nasıl olur? Evet, belirli mekanizmalar vardır. Suçların, isimlerin, tarihlerin yer aldığı hukuki dosyalar oluşturmanız gerekir. Savcıların nasıl çalıştığını bilirsiniz; bu dosyalara sahip olmadığınız için onların yerini almalı ve bu hukuki dosyaları inşa etmelisiniz.

1979'da ilk insan hakları örgütü olan ve ana örgüt kabul edilen El-Hak kurulduğundan beri, başından itibaren her türlü suçu hukuki olarak belgelemeye karar verdik. Yani üzerine yorum yapılan öylesine laflardan bahsetmiyorum; bilgili, donanımlı, hukuki araçlara sahip son derece profesyonel genç avukatlar fotoğraflarla, videolarla, sorumluların ne söylediğiyle, sosyal medyada ne paylaştıklarıyla, ne yapıp ne ettikleriyle bu dosyayı oluşturmak ve hukuk sistemine başvurmak için çalıştı.

İnsanlar bize, “İsrail Orta Doğu'daki demokrasinin vahası, neden onların hukuk sistemini kullanmıyorsunuz?” dediler. Biz İsrailli mevkidaşlarımızla, avukatlarla, insan hakları örgütleriyle bile iş birliği yaptık. Tüm bunları yaptık ama şahsen hiçbir zaman hayal kurmadım; işgal altında adaletin veya onurun elde edilemeyeceğini biliyorum. İşgal, tanımı gereği bir saldırı suçudur ve tarihteki hiçbir deneyim bize askerî mahkemelerde işgal altında adaleti sağlayabileceğinizi göstermez.

Fakat yine de İsrail hukuk sistemini kullanmaya başladık. Belgeledik ve başvurmaya başladık. On binlerce davadan sonra kanıtladık ki İsrail hukuk sistemi, İsrail Yüksek Adalet Divanı da dahil olmak üzere, suçlu işgal yönetimi tarafından işlenen organize, sistematik savaş suçlarına sadece tam bir hukuki ve siyasi kılıf sağlıyor. Dolayısıyla bu birimler, işgalin ve Filistinlilerle ilgili sürecin bir parçası durumundalar.

Sonra dedik ki tamam, bunda başarısız olduk, alternatif nedir? Bize harika bir alternatifiniz var, dediler: Evrensel yargı yetkisi. Ve bunu kullanmaya başladık. ABD'de, Yeni Zelanda'da, İsveç'te, İspanya'da, İngiltere'de, Güney Afrika'da, aklınıza gelebilecek her yerde kullandık. Ancak bu ülkelerdeki sistemi kullanmamızı engellemek için mevzuat değişikliklerine gittiler. İsviçre'de, İspanya'da, İngiltere'de yasaları değiştirdiler. "Daha başka ne yapabiliriz?" dedik. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) oradaydı.

Bu konunun müzakere edildiği ilk günden kararın çıktığı ana kadar işin içindeydim. Başlangıçta engellendik. Ancak Ocak 2015'ten itibaren orada bulunmamıza izin verildi. Yani Uluslararası Ceza Mahkemesi'ndeki çalışmalarımıza 7 Ekim'de başlamadık; yaşananlar için, Gazze'ye 2006'dan beri uygulanan abluka için ve 2008, 2009, 2012, 2014, 2017 Büyük Dönüş Yürüyüşü savaşları için yıllar öncesinden başladık.

Sonra 7 Ekim'de soykırım başladı. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yıllar boyu başarılı olamayışımızın ardından Güney Afrika'yı davayı üstlenip başvurmaya ikna edebildik. Ben de oradaki hukuk ekibinin bir parçasıyım.

"Demagoji suçlamalarından sıyrılıp sadece bölgede değil, dünya çapında bu alanda en üst düzey uzmanlar olarak tanınmaya başladık"

Soykırımın başlangıcında bir sorunla karşılaştık: Her şeyi eskisi gibi belgeleyebilir miyiz? Bu imkansız bir görevdi. Bu yüzden "örnekleme" dediğimiz şeyi yaptık. 39 hastaneyi yıktılar; biz dört ya da beşini alıp tamamen belgeledik. Üniversiteleri ve okulları aldık; belgeledik, örnekledik. Tabii ki hepsini tek tek yapamazdık. Adalet sistemini sıfırladılar. Yerleşim alanlarını yok ettiler. Biz ise bu şekilde çalışmaya aralıksız devam ettik.

Uluslararası Ceza Mahkemesi savcılarının, soruşturma ekibinin Gazze'yi ziyaret etmesini engellediler. Hâkimlerin bunu yapmasını engellediler. Peki orada belgelemeyi kim yaptı? Biz. Örneğin Gazze'de 65 kişilik bir kadromuz var; yaklaşık 22'si dışarıda, geri kalanı Gazze'nin içinde; dava dosyalarını hazırlıyor, mahkemeye sunuyor ve bilgi sağlıyoruz. İşte bu yüzden savcılara ve hakimlere yaptırım uygulamalarının ardından, mahkemeyi bilgiyle besleyen damarı kesmek için bize de yaptırım uyguladılar. ABD bile bu baskıyı hissettiği ve bunun cezalandırılması gerektiğini söylediği için gurur duyuyorum. Trump göreve geldiğinden beri neredeyse 25 başkanlık kararnamesi çıkardı; bunlardan biri de bizimle ilgili. Bu da süper önemli olduğumuz anlamına geliyor.

Böylece demagoji suçlamalarından sıyrılıp sadece bölgede değil, dünya çapında bu alanda en üst düzey uzmanlar olarak tanınmaya başladık ve sizin yaşınızda, bu bilgiyle donanmış yeni bir nesil yetiştirmeyi başardık. Bizler bir gün göçüp gideceğiz, bir süre sonra bu işleri bırakacağız. Ancak Filistin'de görevi devralan yepyeni bir nesil var ve başka birçoğu da katıldı; Avrupa ve ABD'deki uluslararası avukatların en seçkinleriyle birlikte çalışıyoruz. İşte bu yüzden devam etmek çok önemli.

Dokümantasyon budur. İnsanlarla sempatiyle ya da siyasetle konuşmuyorum. Basit bir kural vardır: Olgu, standart, sonuç. Olguların, yani hukuki olguların varlığından emin oluruz. Çok profesyonel ve en güncel şeylere dayanan gerçek belgeler sunarız. İkinci olarak, meslekî ve hukuki standartların bilincindeyiz ve bunları duruma uygularız. Çok düzgün bir hukuki belgeleme olmadan hiçbir şey yapamazsınız, bu dosyayı oluşturamazsınız. İddia ediyorum ki, tüm çatışmalar arasında buna sahip olma konusunda en iyisi biziz.

Siz bir avukatsınız. Yalnızca 2023’ten beri değil, çok daha uzun bir süredir uluslararası alanda Filistinlilerin haklarını ve var olma mücadelesini savunuyorsunuz. Fakat diğer yandan da uluslararası hukuka ciddi eleştirileriniz var. Bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz, Filistinlilerin var olma mücadelesine verdiğiniz hukuki desteği, bu uluslararası koşullarda nasıl gerekçelendiriyorsunuz?

Her şeyden önce, uluslararası hukukla ilgili bir sorun yok. Benim bununla hiçbir sorunum yok. Bence uluslararası hukuk ve insan hakları, insanlık deneyiminin en üst noktası.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra entelektüeller, akademisyenler, siyasetçiler ve sosyalistler bir araya geldi ve dedi ki "Savaş zamanında sivilleri nasıl koruyabiliriz? 85 milyon insanı kaybettik; şehirler, köyler haritadan silindi. Ordular arasındaki savaşta kadınların, çocukların suçu neydi ki bu kaderi paylaşıp öldüler?" Bu yüzden de bir sistem kurmaya karar verdiler. Suç işleyenlerin affedilmeyeceği bir sistem... Yani bir numaralı ilke: Hesap verebilirlik. Savaş suçu işleyen her suçlu hesap verecek, dediler. İkinci olarak bir Soykırım Sözleşmesi olacak, dediler. Harika! Bu durum Yahudilere, Ermenilere, Romanlara ve daha nicelerine yapıldı. Hiroşima, Nagazaki yok edildi. Tamam, o halde hesap verebilirlik bir zorunluluk. Bu suçların hiçbirinin cezasız kalmamasını sağlamalıyız, bunu yasallaştırmalıyız, dediler ve işte bu yüzden buna "Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi" adı verildi. Yani asıl amaç, daha başlamadan soykırımı durdurmaktı.

"Üç yıl geçti, hâlâ soykırım olduğundan mı şüpheleniyorsunuz? Biz bunu kanıtladık!"

Gazze konusunda... Üç yıl geçti, hâlâ soykırım olduğundan mı şüpheleniyorsunuz? Biz bunu kanıtladık. Netanyahu hakkında iki tutuklama emri ve Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) alınmış üç ihtiyati tedbir kararı var. Pek çok şey sunduk. Peki ne oldu? ABD ve İsrail, sırf hukuku kullandığımız için bize yaptırım uyguluyor. Bu büyük bir utançtır. Adeta Kafkaesk bir durumun içindeyiz. Şüpheli suçlular, soykırımcılar ve onları destekleyenler adalet sistemini cezalandırıyor. Normalde orada yargılanması gerekenler onlar ama tam aksine sistemi cezalandırıyorlar. Tıpkı Kafka romanlarındaki gibi; üzerine düşündüğünüzde bu tam bir delilik.

Şimdi, bu sonradan uydurulmuş bir şey olmadığına göre Avrupa'nın eyleme geçmesi ve tepki vermesi, diğer ülkelerin harekete geçmesi gerekirdi. "Bu bizim mahkememiz, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) imza atan 125 ülke var; onlar sizin hakimleriniz, sizin savcılarınız, onları savunmak zorundasınız" demeliydiler. Ama "Biz bu sistemin parçasıyız" demediler.

"Ya 'iyi kurbanlar' olmayı seçeceğiz ya da asla pes etmeyeceğiz"

Şimdi söylenecek en kolay şey şu: Ben ne yapabilirim? İşte bu, güce karşı gerçeği haykırma misyonu. Tam da bu yüzden bazı bölünmeler yaşanmaya başladı; İspanya, İrlanda, Belçika, Norveç, Slovenya, Lüksemburg gibi birkaç ülke "Hayır, bu bir canavarlık, bunlar suçlu ve dur demeliyiz" diyor. Ancak lider Avrupa ülkeleri şu an bu duruşu sergilemiyor.

Şimdi önümüzde iki seçenek var: Ya 'iyi kurbanlar' olmayı seçip "Elimizden gelenin en iyisini yaptık, şuraya buraya başvurduk, profesyoneldik ama fazlası için siyasi irade yok" diyeceğiz ya da asla pes etmeyeceğiz. Yani soykırım sürecinin bu kadar kolay ilerlemesine izin veremeyiz, her türlü yol ve araçla durdurmayı denemek zorundayız. Bu yüzden iyi insanları yanınıza çekmeye çalışırsınız ya, işte bu nedenle şu anda harika bir küresel hareket var. İnsanlar "Gazze'nin uluslararası hukukun mezarlığı olmasına izin vermeyeceğiz, Filistin'in bu hale gelmesine göz yumamayız ve elimizden gelenin en iyisini ortaya koymalıyız" diyor. Bizim misyonumuz bu.

Benim yaşımda bir insan için yapılabilecek en kolay ve en tatlı şey "Hayatımın 40 yılını bu işe yatırdım, daha fazlasını yapamam, ABD ve İsrail'in karşısında duramam; onlar çok güçlü, çok kudretli" demek olurdu. Hayır, tıpkı bazı meslektaşlarım gibi biz de bedel ödemeye hazırız. Onlar genç, harika avukatlardı; sizin yaşlarınızda, çok gelecek vaat eden, azimli insanlardı. Benim kişisel asistanım... Kendisi, eşi ve iki kızı dördünlü helikopterle (quadcopter) suikaste uğradı.

Pes edemeyiz çünkü bir misyonumuz var. Adaleti ve onuru getirmek zorunda olduğunuz bir misyon... Bu yüzden belgeledik, bir avukat olarak profesyonel görevimizi yaptık, çalınabilecek her kapıyı çaldık. Bizler, bu dünyayı orman kanunlarının yönettiği bir yere dönüştürmek istemeyenlerin tarafındayız. Ortak değerlere dayalı hukukun üstünlüğünü istiyoruz. Bunu biz icat etmedik, bunu dünya icat etti.

"Bu durumda söylenecek en kolay şey 'Elimden geleni yaptım, artık dayanamıyorum' demek olurdu"

Savaşın ilk günlerinde 'Democracy Now!'a verdiğiniz iki günlük mülakatın ardından Gazze'deki eviniz İsrail güçleri tarafından bombalandı. Ofisiniz bombalandı. Açıklamalarınız, çabalarınız sebebiyle çok kez Gazze'den ayrılmanız gerektiği telkinleriyle karşılaştınız. Filistinliler için mücadele eden bir Filistinli avukat olarak bu süreçte siz ne hissediyorsunuz? Gücünüzü ve motivasyonunuz nereden alıyorsunuz?

Gazze'deki meslektaşlarımın neredeyse 45 kadarı aileleriyle birlikte soykırım koşullarını bizzat yaşıyor. Bu; günün her saati etrafınıza bombaların yağması, kıtlık çekmek, tıbbî hizmetlerden mahrum kalmak anlamına geliyor. Yerinizden ediliyorsunuz, çocuğunuza biraz yiyecek ve ilaç bulabilmek için saatler harcamak zorunda kalıyorsunuz. Çocuklarınız okula gitmiyor, üniversiteye gitmiyor. Aynı zamanda yaptırımlara maruz kalmış durumdasınız ve maaş alamıyorsunuz. Yani insanların hiçbir geliri yok. ABD'deki ve diğer tüm bankalardaki hesaplarımızı dondurdular; etiketlendiğimiz için tek bir kuruş bile alamıyoruz. Bu durumda söylenecek en kolay şey "Elimden geleni yaptım, yaptırım altındayım, artık dayanamıyorum" demek olurdu. Ancak size şöyle söyleyebilirim ki bu yılki çalışmalarımız tek bir saat bile aksamadı; bu da adanmış insanlardan bahsettiğimiz anlamına geliyor.

"Gazze'deki bu kavgayı kaybedersek Parisli de bunun bedelini ödeyecek, Türk de ödeyecek, İspanyol da ödeyecek"

Herkesi kastetmiyorum ama oradakilerin neredeyse yüzde 80'i çalışmaya devam ediyor. Sundukları değerin farkındalar ve bunu anlıyorlar. Zor zamanlar insanı iki seçenekle baş başa bırakır: Ya pes edersiniz ya da meydan okursunuz. Bizler gayet romantik devrimcileriz; fikrin, adaletin ve onurun gücüne sahibiz ve bunu başarmak için çabalayacağız. Kötülüğün galip gelmesine izin vermeyeceğiz. Bu dünyadaki siyasi sisteminin ne kadar acımasız olduğunu biliyoruz ama çok inatçı olmalıyız; pes edersek bunun herkes için alternatifi orman kanunları olur.

Şundan eminim: Bir noktada, bir aşamada, ne zaman olur bilmiyorum, bunun üstesinden geleceğiz ve adalet sağlanacak. Çünkü şu an yaşananlar sadece hukuka ve insanlığa değil, mantığa da aykırı. İnsanlığın evrensel değerlerine aykırı. Tarihin doğru tarafında olduğumu hissediyorum; adil, haklı bir davayı savunuyorum. Halkımız adaleti ve onuru hak ediyor. Ve eğer Gazze'deki bu kavgayı kaybedersek; Parisli de bunun bedelini ödeyecek, Türk de ödeyecek, İspanyol da ödeyecek. Bu yüzden insanlık adına kendi payımıza düşen katkıyı sunmak zorundayız. Bizi destekleyen ve bu mücadeleyi veren pek çok insanın "Sizin aracılığınızla kendi insanlığımızı, hukukun üstünlüğünü ve insanlık onurunu savunuyoruz" demesinin sebebi budur.

Çünkü bu yaşananlara izin verilirse yarın Trump çıkıp "Venezuela'nın petrolüne ihtiyacım var, onu almalıyız" der ve gidip Venezuela'yı işgal eder. "Kanada bizim 51. eyaletimiz olmalı, orayı ilhak etmeliyiz" der. "Grönland ulusal güvenliğimiz için gerekli" der. Dünya artık uyanıyor mu? Bu yapılan kötülüktür. Ve eğer bu böyle devam ederse, bedelini herkes ödeyecek.

"Batı'da, ABD'de ve Avrupa'da ırkçı kolonyal zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz"

Yine de henüz karşı duracak ve bir şeyler yapacak ortak bir siyasi irade yok. Oysa ihtiyacımız olan tek şey, Ukrayna'da yaptıkları gibi basit ve güçlü mesajlar vermeleriydi: "Siz işgalcisiniz, yaptığınız işgaldir, bu yasa dışıdır ve yaptırımlara maruz kalacaksınız". Ukrayna halkı için "İşgale karşı her türlü yol ve yöntemle direnme ve kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptirler" dediler; onları para ve silahla desteklediler, dünyadaki özgür insanları gidip güçlerini birleştirmeye, silahlanıp savaşmaya çağırdılar. İsrail işgali bundan farklı mıdır? Ukraynalıların UCM ve UAD'ye gitmelerine yardımcı oldular, orada açılmış davaları var.

Peki, Ukrayna'da buna izin verirken neden Filistin'de İsrail'e karşı olmasına izin vermiyorsunuz? İşte bu yüzden uluslararası hukukun çifte standartlı uygulanmasına ve siyasallaştırılmasına karşı savaşıyoruz. Çünkü Batı'da, ABD'de ve Avrupa'da ırkçı kolonyal zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz. Ve haklı olarak bunun için mücadele etmek zorundayız. Sadece LGBTIQ+ evrenseldir, başka hiçbir şey evrensel değildir diyemezsiniz. Bu değerlerin hepsi birbiriyle bağlantılıdır.

 "Trump'ın planı sadece işgali kurumsallaştırıyor; Türkiye'nin ve diğerlerinin anlaması gereken şey bu"

Türkiye bir yandan çok uzun zamandır Filistinlilerin yaşadıklarını gündeme getiren, barış çabalarına destek olan bir pozisyonda. Fakat diğer yandan da özellikle Amerikan destekli olan ve çokça eleştiri alan barış planının da uygulanması konusundaki baş aktörlerden. Türkiye'nin Gazze konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Filistinliler, Türkiye'nin pozisyonunu nasıl görüyor?

İlk bir yıl boyunca ateşkes sağlanmadı. İkinci yıl ise barış planına dair tek bir kelime dahi edilmedi. İşgalin sona erdirilmesi, soykırımın bitirilmesi ve saldırıların durdurulması hakkında tek bir söz söylenmemesi bir yana ölümler ve yıkım hâlâ devam ediyor. Uluslararası hukuktan, uluslararası insancıl hukuktan, insan haklarından tek bir kelime dahi bahsedilmiyor ve Sayın Trump ömür boyu başkanımız olmak istiyor.

Trump'ın planı bana göre bir kötülüktür; çok kötü, çok çirkindir, işe yaramamaktadır ve yaramayacaktır da. Sadece işgali kurumsallaştırıyor. Türkiye'nin ve diğerlerinin anlaması gereken şey budur. Bu plan yardımcı olmuyor. Filistinlilere yardım etmek istediniz ama bu hiçbirine yardım etmiyor. Evet, belki ölümlerin sayısal oranları değişti ama soykırım ortamı ve etnik temizlik ortamı varlığını sürdürüyor.

Türkiye, Filistin'e ve Filistinlilere yönelik iyi işler çıkarıyor. Çok yardımcı oluyorlar ve farklı düzeylerde çok kritik siyasi hamlelere müdahil oldular. Ancak hâlâ soykırımın devam ettiğini, etnik temizliğin sürdüğünü ve bunun fiilen Batı Şeria'ya yayıldığını söylüyorsak, ne yazık ki Türkiye'nin bu durumu yeniden değerlendirmesi gerekir.

Hrant Dink’in hayatı ve gazeteciliğini düşününce nasıl bir ortak noktada buluşuyorsunuz? Hrant Dink de hem Türkiye’de, burada öteki olarak görülen Ermenilerin sesini duyurmaya çalışıyordu. Siz de Filistinlilerin yaşadıklarını dünyaya anlatma çabasındasınız. Arada nasıl bir bağ ve benzerlik görüyorsunuz?

Hrant Dink şöyle demişti: "Hâlâ yürüyorum ve işimi yapabiliyorum. Etrafımda ne kadar tehdit, ne kadar yakın tehlike olursa olsun, hâlâ yürüyebildiğim sürece bu beni caydıramaz." O, ifade özgürlüğüne tüm kalbiyle inanıyordu. Bence bu, insan onurunun en önemli sütunlarından birisi ve kendisi bunun bedelini çok ama çok ağır ödedi; bahsettiğim sözleri ettikten birkaç gün sonra da vurularak öldürüldü.

"Bu ödül, bu insanların, çektikleri acıların ve feda ettikleri hayatların tanınması anlamına geliyor"

Benim için bu ödülün çok farklı bir anlamı var. Ermeniler soykırıma, haksızlıklara uğradılar ve o "bir daha asla" sloganını hayata geçirdiler. Bu ödülün bana değil; temsil ettiğimiz insanlara, İsrail'in soykırımının, etnik temizliğinin ve savaş suçlarının mağdurlarına verilmesi tam da bu anlama geliyor. Böylece güçlerini birleştiriyorlar, son derece haklı davanızın yanında yer alıyorlar. İsrailliler bu suçu bizzat işlerken böyle bir desteği yanınızda hissetmek harika bir duygu. Bu; desteğin, dayanışmanın, doğru yolda olduğunuzun ve iç barış ile dünya barışını korumak için mantığa, bu ortak değerlere başvurmanın son derece önemli olduğunun çifte kanıtı.

Öte yandan soykırımı gerçek zamanlı olarak canlı yayında aktarmayı başaran, son derece profesyonel 262 harika genç gazetecimizi kaybettik. Kadın ya da erkek, her biri sadece bu savaşta değil, Gazze'de yaşanan her şeyde kendini adamış, hırslı ve geleceği son derece parlak gazetecilerdi. Hayatlarını ne kadar büyük tehlikelere attıklarını ve uluslararası medyanın bu ana kadar Gazze'ye girmesine nasıl izin verilmediğini çok iyi biliyorum. Dolayısıyla bu ödül, bu insanların, çektikleri acıların ve feda ettikleri hayatların tanınması anlamına geliyor.

Şahsen minnettarım ve kazandığım ödülden gerçekten onur duyuyorum.

16 Eylül 2026 Çarşamba

İnsan kaybettiğini ne zaman anlar? Mustafa Yeneroğlu+13/09/2026

Kınalızâde, Ahlâk-ı Alâî’de düşmana nasıl muamele edilmesi gerektiğini anlatırken bugüne de dokunan bir şey söyler.

Onun “düşman” dediği yerde özellikle durmak gerekiyor. Çünkü günümüz siyasetinin belki de en ağır sorunlarından biri, demokratik siyasette rakip olması gereken insanların giderek düşman olarak kurgulanması. Rakip artık seçimde yarışılacak, bazen kazanacak bazen kaybedecek meşru bir siyasi aktör değil; yenilmesi, etkisizleştirilmesi, mümkünse oyun alanının dışına çıkarılması gereken bir tehdide dönüşüyor.

Kınalızâde ise gerçek bir düşman karşısında bile insanın kendisini bağlayan bir ölçü bulunduğunu hatırlatıyor. Haksız yere düşmanını alt eden, sonra da “yendim” diye sevinen insanın aslında neyi kazandığını sorguluyor.

Görünüşte galip odur. Fakat Kınalızâde’ye göre hakikatte mağlup olan da odur.

Çünkü siyasette kazanç ve kaybı çoğunlukla sonuca bakarak ölçüyoruz. Seçimi kim aldı, belediye kime geçti, kim tasfiye edildi, kim makamını korudu?

Oysa insan bazen istediğini elde ederken başka bir şey kaybedebilir.

Kazandığını hemen görür; kaybettiğini ise çok sonra fark eder. Hatta bazen hiç fark etmez.

İnsan, yaptığı bir şeyden mahcup olma kabiliyetini nasıl kaybeder?

Ahlaki aşınma bir anda gerçekleşmez. İnsan sabah başka biri olarak uyanmaz.

Önce bir sınır aşılır. Bunun için mutlaka bir gerekçe vardır. Şartlar farklıdır, karşıdaki tehlikelidir, zaman dardır, mesele hayatidir. İlkinde insan yine de biraz huzursuz olur.

Sonra benzer bir durum yeniden ortaya çıkar. Bu defa ilk seferin gerekçesi de elde hazırdır. Üçüncüsünde artık uzun uzun açıklamaya ihtiyaç dahi duyulmaz.

Bir müddet sonra insanın davranışına verdiği isim de değişmeye başlar.

Keyfîlik tedbir olur. Ayrımcılık sadakatin gereği olur. Baskı zaruret olur. Hukukun etrafından dolaşmak devlet aklı olur. Dün başkasının elinde zulüm dediğimiz şey, bugün bizim elimizde memlekete hizmet haline gelir.

İnsan artık kendisini kandırdığını da fark etmez.

İnsan Yaptığı Şeye Dönüşür

Kur’an’ın, kendilerine yeryüzünde fesat çıkarmamaları söylendiğinde “Biz ancak ıslah edicileriz” diyen insan tipini anlatması bu yüzden çok sarsıcıdır. Çünkü burada insan yaptığı kötülüğü gizlemiyor; ona başka bir isim veriyor. Ahlaki körleşmenin daha ileri hali belki de budur: Kötülük yapıp bundan rahatsız olmak değil, yaptığının iyilik olduğuna inanmak.

Üstelik dindarlık da insanı bu körleşmeden kendiliğinden korumuyor. İbadetin anlamı yalnızca yerine getirilmiş olmasında değil, insanı neye dönüştürdüğünde ortaya çıkıyor. Dindarlık şuurdan ve ahlaki muhasebeden kopup alışkanlığa ve aidiyete dönüştüğünde, insan ibadetlerini sürdürürken vicdanını da susturabilir.

Eski ahlak düşüncesinin üzerinde ısrarla durduğu bir mesele var. İnsan yalnızca davranışlar üretmez; davranışları da zaman içinde insanı üretir.

Aristoteles bunu karakter ve alışkanlık üzerinden düşünür. İslam ahlak düşüncesinde de benzer bir anlayış vardır. Tek bir davranış henüz karakter değildir; fakat tekrar edilen davranışlar zamanla insanda yerleşir ve onu o davranışı daha kolay yapabilen birine dönüştürür.

Genelde yaptığımız şeylerin başkalarına ne yaptığını soruyoruz.

Daha az sorduğumuz soru şu: Yaptığım şey bana ne yapıyor?

Bir haksızlığa sessiz kaldığımda yalnızca o haksızlığın sürmesine katkıda bulunmuş olmuyorum. Bir sonraki haksızlık karşısında susması biraz daha kolay bir insan haline de geliyorum.

Bir sınırı aştığımda yalnızca sınırın öte tarafına geçmiş olmuyorum. Geri dönüp baktığımda o sınırı eskisi kadar yüksek görmeyen biri olabiliyorum.

Siyasi hareketler de yaptıklarıyla kendilerini inşa ederler. Bir istisna, ardından başka bir istisna; bir gerekçe, ardından aynı gerekçenin daha geniş kullanımı.

Ve bir gün başladıkları yerde olmadıklarını görürler.

Ya da dönüp hiç bakmazlar.

Zulüm Önce Bakışta Başlar

Shakespeare’in Macbeth’inde asıl etkileyici olan budur. İlk cinayetten önceki Macbeth ile sonraki Macbeth aynı kişidir; ama artık aynı ahlaki eşiğe sahip değildir. İnsan bir sınırı aştığında, geride yalnızca yaptığı şey kalmaz; kendisi de değişir. Bir zamanlar kendine yakıştıramadığını artık rahatça yapabilmek insana güçlenmiş olduğu hissini bile verebilir. Oysa belki güçlenmemiş, kendisini durduran bir şeyi kaybetmiştir.

Başka bir ölçü daha var: Yaptıklarımız bizi ne kadar rahatsız ediyor?

Nelerden hâlâ mahcup olabiliyoruz?

Mahcubiyet bugün, özellikle siyasette, zayıflık gibi görülüyor. Tereddüt etmeyen, geri adım atmayan, hata kabul etmeyen, yaptığından hiç şüphe duymayan insan güçlü sayılıyor.

Oysa mahcubiyet belki insanın elinde kalan son ahlaki güvencelerden biridir.

Eski Yunan’ın aidos dediği şey yalnızca başkalarının önünde utanmak değildi. İnsanın kendisine yakıştıramadığı şey karşısında duyduğu çekinmeyi ve sınır duygusunu da kapsıyordu.

Bizim ahlak geleneğimizdeki hayâ ve edep kavramlarında da, bütün farklılıklarına rağmen, benzer bir taraf vardır: Her yapabileceğini yapmamak.

Ömer Türker’in üzerinde durduğu “ihtiram” kavramı burada düşündürücü geliyor bana. İhtiram, karşımızdakinin varlığını, değerini ve bizimle ortaklığını gerçekten idrak edebilmekle başlıyor. Bunun davranışa dönüşmüş hali ise edeptir.

Bu farkındalık kayboldukça karşımızdakini yok saymak, kendimizi üstün görmek ve nihayet ona zulmetmeyi kendimize hak görmek kolaylaşıyor.

Belki siyasette hukuktan bile önce kaybedilen bir şey vardır: Karşımızdakine ihtiram.

Rakibimiz de bizim kadar hak sahibi midir? Onun hakkı, onu sevmediğimizde de hak olarak kalıyor mu?

Yoksa karşımızdakini yavaş yavaş kişiliğinden soyup “karşı taraf”, “engel”, “tehdit”, “bertaraf edilmesi gereken unsur” haline mi getiriyoruz?

Karşımızdakinin yüzünü görmemeye başladığımızda ona yaptığımız şeyin ağırlığını da daha az hissederiz.

Belki zulüm, kanundan ve karardan önce, bakışta başlar.

Zaruret Nerede Biter, Mazeret Nerede Başlar?

Ancak burada kolay bir ahlakçılığa da düşmemek gerekiyor.

Siyaset insana her zaman iyi ile kötü arasında tertemiz tercihler sunmaz. Devlet yönetiminde bazen birbirinden kötü ihtimaller arasında karar vermek gerekebilir. Michael Ignatieff’in The Lesser Evil’da tartıştığı mesele de budur: Olağanüstü şartlarda demokratik yönetimler bile daha büyük bir kötülüğü önlemek için bazı kötülükleri gerekli görebilirler.

Fakat “zaruret”in kendisi tehlikeli bir ahlaki dile dönüşebilir. İnsan başka seçeneği olmadığına kendisini kolayca inandırabilir ve iyi niyet, ağır sonuçların gerekçesi haline gelebilir.

Bazen insan gerçekten ağır bir karar vermek zorunda kalabilir. Eli kirlenebilir. Ama yaptığı şeyin ağırlığını taşımaya devam ediyorsa, içinde hâlâ bir ölçü vardır.

Tehlike, zorunlu gördüğümüz kötülüğü zamanla iyilik diye anlatmaya başlamaktır. Daha da kötüsü, onunla övünmektir.

Mahcubiyet yalnızca “yanlış yaptım” diyebilmek değildir. İnsan, haklı olduğuna inandığı bir tercihte bile kaybolan şeyi görebilmeli, kazandığının yanında ödediği ahlaki bedeli de hesaba katabilmelidir.

Gerçekten “başka yol bulamadığımız” için mi böyle davranıyoruz?

Yoksa çoğu zaman başka bir yol aramıyor muyuz?

İnsanları birbirinden kötü iki seçenek arasında sıkışmış trajik kahramanlar olarak düşünmek gerçeği fazlasıyla güzelleştirebilir. Bazen mesele zaruret değil; aidiyet, mahalle bağları, menfaat veya makamı ve itibarı kaybetme korkusudur.

Belki bunların hepsinden daha sıradan bir sebep de vardır: İnsan başka türlü davranabileceğini artık düşünmüyordur.

O zaman “Başka çarem yoktu” demeden önce kendimize sormamız gerekir: Gerçekten başka bir yol aradım mı? Yoksa kararımı çoktan vermiş, sonra ona bir gerekçe mi aramıştım?

İnsanın kendisiyle yüzleşmesi belki burada başlıyor.

Çünkü elin kirlenmesi trajik olabilir.

Fakat insanın elindeki kiri artık kir olarak görememesi başka bir şeydir.

Vicdanımız Diye Kimin Sesini Dinliyoruz?

Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlakı’nda üzerinde durduğu ahlaki sorumluluk, yanlış yaptıktan sonra duyulan vicdan azabından ibaret değildir.

Sorumluluk eylemden önce gelir.

Topçu, insanın grubun iradesine teslim olduğunda kör bir itaate sürüklenebileceğini söyler. Vazifesini sorgulamadan yapan “namuslu adam”ı eleştirirken hatırlatır: O vazife bazen cellatlar eliyle de sunulabilir.

O halde mesele yalnızca “Bunu yaparsam başıma ne gelir?” değildir.

Belki daha zor soru şudur: Bunu yaparsam ben ne olurum?

Siyaset bu soruyu kolayca unutturuyor. Çünkü insan tek başına yaşamıyor.

Partiler, cemaatler, ideolojiler, devletler, mahalleler yalnızca bize fikir vermiyor. Bazen ne karşısında öfkeleneceğimizi, neyi mazur göreceğimizi, ne zaman susacağımızı, hatta neden vicdan azabı duyup neden duymayacağımızı da öğretiyor.

İlhami Güler, Fromm’dan hareketle “otoriter vicdan” diye önemli bir ayrımdan söz eder. İnsan kendi vicdanını dinlediğini sanırken, içinde yaşadığı toplumun, devletin, grubun veya başka bir otoritenin sesini içselleştirmiş olabilir. Hatta otoritenin takdiri vicdan rahatlığına, onun hoşnutsuzluğu ise vicdan azabına dönüşebilir.

Belki otoritenin insana verdiği en tehlikeli güven de budur: Kendi ahlaki durumunu artık sorgulamasına gerek olmadığı duygusu.

Çünkü o zaman soru yalnızca vicdanımızı dinleyip dinlemediğimiz değildir. Vicdanımız diye dinlediğimiz sesin kime ait olduğudur.

Bir davranışı bizim tarafımız yaptığında başka, karşı taraf yaptığında başka değerlendiriyorsak; aynı yönteme, faili değişince başka bir isim veriyorsak; “bizden” olana gerekçe, “onlardan” olana ilke uyguluyorsak…

Gerçekten ahlaki muhakeme mi yapıyoruz?

Yoksa aidiyetimizin sesini mi dinliyoruz?

Aynı Şeyi ‘Karşı Taraf’ Yapsaydı?

Bunu kendimizde görebilmek için belki zaman zaman yalnız kalmamız gerekiyor.

Alkışın sustuğu bir yerde.

Rakibin bulunmadığı, kimseye cevap yetiştirmenin gerekmediği; makamın, partinin ve mahallenin bir süreliğine dışarıda kaldığı bir yerde.

İnsan ancak orada kendisine bazı soruları dürüstçe sorabilir: Bugün sahip olduğum güç elimde olmasaydı, bu yöntemi yine doğru bulur muydum?

Aynı şeyi karşı taraf yapsaydı, aynı kelimelerle savunur muydum?

Ve belki en zor soru: Bunu yapan kişi ben olmasaydım, bugün yaptığım şeyi nasıl adlandırırdım?

Bu soruların kolay cevapları yok. Belki mesele cevap vermekten önce, insanın kendi cevabından biraz ürkebilmesidir.

Robert Bolt’un Thomas More’u anlattığı A Man for All Seasons’ta bir sahne vardır. More’un damadı Roper, şeytanı yakalayabilmek için gerekirse İngiltere’nin bütün kanunlarını kesip devirmeye razıdır. More ona, bütün kanunları yere serdikten sonra rüzgâr döndüğünde arkasına saklanacak ne bulacağını sorar.

Bu sahneyi değerli kılan yalnızca “hukuk bir gün size de lazım olur” şeklindeki tanıdık ders değildir. Daha derin bir şey söylüyor. İnsan düşmanını yakalamaya çalışırken, kendisini koruyan dünyayı da yıkabilir.

Bir kurumu araçsallaştırırsınız. Bir hukuk kuralının etrafından dolaşırsınız. Bir istisnayı bu kişiye mahsus sayar, bir teamülü “ama bu başka” diyerek çiğnersiniz.

O gün kazanmış olabilirsiniz.

Fakat ertesi sabah herkes bir önceki güne göre biraz daha az hukukla uyanır.

Siz de.

Unuttuk Mu, Hiç Öğrenmedik Mi?

Son yıllarda yaşadıklarımız karşısında beni asıl hüzünlendiren de budur.

Tek tek yanlışlar bile değil.

Bir zamanlar bizi rahatsız eden bazı şeylerin artık bizi aynı ölçüde rahatsız etmemesi.

Bir zamanlar bize yapıldığında itiraz ettiğimiz şeyleri bugün başkasına yapılırken açıklayabiliyor olmamız.

Bir zamanlar “Bu bize yakışmaz” diyebildiğimiz yerde bugün “ama” ile başlayan uzun cümleler kurmamız.

Bir zamanlar bazı şeyleri bildiğimizi düşünüyorduk.

Hukukun neden iktidarın elindeki bir araçtan ibaret olmaması gerektiğini.

Devlet gücünün neden sınırlandırılması gerektiğini.

Bir insanın hakkının, onun kimliğinden ve bize yakınlığından bağımsız olarak hak olduğunu.

Bize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına yapmamanın, birlikte yaşamanın en eski şartlarından biri olduğunu.

Peki gerçekten biliyor muyduk? Belki de hiç öğrenmemiştik.

Belki doğru tarafta olduğumuz zamanlarda doğru cümleleri söylemeyi, doğru ilkelere sahip olmakla karıştırdık.

Bir ilkeye gerçekten inanıp inanmadığımız, o ilke çıkarımızla çatıştığında anlaşılıyor.

Hukuk bizi korusun diye hukuk devletini savunmak kolay.

Adalet bizim lehimize hüküm versin diye adaleti savunmak kolay.

İfade özgürlüğü bizim sözümüzü korusun diye özgürlükçü olmak kolay.

Asıl imtihan, ölçünün bizim elimizi de bağladığı yerde başlıyor.

Belki biz o sınavı yeterince vermeden kendimizi geçmiş saydık.

Bunu düşünmek, “değerlerimizi unuttuk” demekten daha hüzünlü geliyor bana.

Çünkü unutulan şey hatırlanabilir.

Hiç içselleştirilmemiş olanı ise yeniden öğrenmek gerekir.

İlhami Güler vicdanı, düşünme ve tefekkürle canlı tutulan bir kora benzetiyor; kullanılmadığında üzerinin küllenebileceğini söylüyor.

Bütün bunları birilerini mahkûm etmek için yazmıyorum. Olup bitenlerin ağırlığı karşısında birkaç mahkûmiyet cümlesinin bir şeyi değiştirmeyeceğini de kabullendim.

Böyle zamanlarda başkasının vicdanını sorgulamak kolay. İnsanın kendi vicdanıyla baş başa kalması daha zor.

Çünkü güç bazen insanı yalnızca zalimleştirmez. Bazen ona haklı olduğundan hiç şüphe etmemeyi öğretir.

Yine de bir insan yanlış yaptığını fark edebildiği sürece geri dönebilir.

Bir siyasi hareket ölçüsünü kaybettiğini görebildiği sürece yeniden arayabilir.

Bir toplum yaptıklarından hâlâ mahcup olabiliyorsa içinde canlı bir şey vardır.

Asıl büyük kayıp, kaybettiğimiz şeyi artık aramamamızdır.

Belki bu yüzden bugün kimin kazandığını, kimin kaybettiğini konuşmadan önce biraz durmaya ihtiyacımız var.

Neleri normalleştirdiğimize.

Neleri artık görmediğimize.

Bir zamanlar nelere itiraz ettiğimize.

Hangi kelimelerin anlamını değiştirdiğimize.

Ve bütün bunları yaparken kendimizden neleri geride bıraktığımıza.

Çünkü bazen insanın başına gelen en büyük felaket, bir şeyi kaybetmesi değildir.

Onu kaybettiğine artık üzülmemesidir.

*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul Milletvekili