17 Şubat 2026 Salı

Kuzuların sessizliği mi akademinin konforu mu? Dr. İkbal Vurucu+17/02/2026

Prof. Dr. İskender Öksüz, 01.02.2026 tarihli Karar gazetesindeki “Türkiye’de Toplum Bilimi - Dün ve Bugün” başlıklı yazısıyla Türk sosyolojisinin tarihî misyonu ile güncel ataleti arasındaki keskin karşıtlığı gündeme taşıdı. Öksüz’ün temel eleştirisi, sosyolojinin uygulamadan koparak “seyirle yetinen” bir disipline dönüşmesidir. Yazara göre bilim, sadece sebep-sonuç ilişkilerini çözmekle kalmamalı; Ziya Gökalp’ten Orhan Türkdoğan’a uzanan gelenekte olduğu gibi “ne yaparsam ne olur?” sorusuna yanıt vererek doğrudan toplumsal politika üretimine odaklanmalıdır.

Klasik ve modern Türk sosyolojisi arasındaki kopuşa odaklanan eleştiriler, disiplinin toplumsal rolündeki gerilemeye dikkat çekmektedir. Erken Cumhuriyet döneminde sosyologlar, “merkez köy” gibi projelerle sahada aktif, toplumu kalkındırmayı hedefleyen öncü aktörlerken; günümüz sosyologlarının bu yönlendirici iddiayı kaybettikleri savunulur. En sert eleştiri ise güncel sorunlar karşısındaki “sessizlik” üzerinedir. Sosyologların göç, toplumsal bütünlük ve siyasî meşruiyet gibi yakıcı meselelerde kamusal sorumluluk almaktan kaçınarak bir nevi “kuzuların sessizliği”ne büründükleri ileri sürülür.

Son eleştiri odağı ise akademik konfor ve otosansürdür. Sosyologların, “zülfüyâre dokunan” meselelerden ideolojik ve kişisel konfor kaygısıyla kaçındıkları; bu tutumun disiplinin eleştirel ve kamusal niteliğini zayıflattığı savunulur. Yazara göre temel sorun sosyolojinin teorikleşmesi değil; toplumla bağını koparıp tarihî misyonunu terk ederek, yakıcı sorunlar karşısında sessiz ve çekingen bir konuma çekilmesidir.

PEKİ GERÇEKTEN BÖYLE MİDİR?

Öksüz’ün tespiti, Türk sosyolojisinin “aksiyoner” ve “mesele odaklı” köklerine duyulan bir özlemi dile getirmesi bakımından kıymetlidir. Ancak, günümüz sosyolojisini tamamen “sessiz” olarak nitelemek yerine, bu sessizliğin mahiyetini ve yapısal nedenlerini sorgulayan eleştirel bir bakış açısı geliştirmek daha bütüncül bir yaklaşım olacaktır.

“SESSİZLİK” TEZİ

Öksüz’ün temel iddiası, günümüz Türkiye’sinde sosyologların büyük toplumsal sorunlar karşısında sessiz kaldığı yönündedir. Yazar, 20. yüzyıl sosyologlarını Türk toplumuna odaklandıkları ve pratik çözümler ürettikleri için idealize ederken; günümüz akademisyenlerini özellikle göç dalgaları ve millî egemenlik tehditleri gibi “büyük sosyal problemler” karşısında cevapsız kalmakla suçlar. Ancak bu iddia, ampirik gerçeklikle tam olarak örtüşmemektedir; zira Türkiye’de aile yapıları, dindarlık biçimleri, kentleşme pratikleri, yoksulluk ve toplumsal cinsiyet gibi alanlarda oldukça yoğun ve nitelikli saha çalışmaları yürütülmektedir.

Bu noktada sorun, sosyologların “hiç konuşmaması” değil; üretilen bilginin parçalı, tematik ve dar alanlara sıkışmış olmasıdır. Ortada bir sessizlikten ziyade, bütüncül bir dile kavuşamamış bir çok seslilik vardır. Öksüz, geçmişteki saha çalışmalarını (örneğin Mümtaz Turhan’ın merkez köy modeli) överken, günümüzde göçün kentleşme etkileri üzerine yapılan etnografik araştırmalar gibi mevcut verilerin varlığını göz ardı etmektedir. Dolayısıyla teşhis ettiği sorunun biçimi doğru olsa da mahiyeti eksiktir: Asıl mesele, sosyolojinin ürettiği spesifik verilerin bütüncül bir “millî politika”ya veya ulusal bir stratejiye dönüştürülememesidir.

Öksüz’ün yaklaşımı, Gökalp ve Turhan gibi kurucu figürlerin mirasını idealleştiren bir geçmiş vurgusuna yaslanırken, günümüz akademisinin dinamik ve üretken birikimini bu tarihî anlatının dışında bırakmaktadır. Çiğdem Kâğıtçıbaşı veya Mübeccel Kıray gibi isimlerin çalışmalarının modern uzantılarının makalede karşılık bulmaması, temel iddiayı zayıflatmaktadır. Burada asıl sorun bir sessizlik hali değil, uygulama eksikliğidir; yani verilerin politikaya tahvil edilememesidir. Bu durum, yazarın “uygulanmayan bilim yoktur” teziyle ironik bir biçimde ters düşerek, eleştirinin analitik derinliğini sınırlamaktadır.

PARÇALI BİLGİDEN MİLLÎ ÇERÇEVEYE

Öksüz’ün metninde örtük biçimde dile gelen asıl sorun, sosyolojik bilginin millî ölçekte kuramsal ve siyasî bir çerçeveye tercüme edilememesidir. Ancak yazar, bu durumu sosyologların iradesizliği ya da ilgisizliğiyle açıklama eğilimindedir.

Oysa sorun daha yapısaldır. Örneğin, akademik teşvik sistemleri mikro çalışmaları ödüllendirmekte, büyük anlatılar ve sentezler “normatif”, “ideolojik” ya da “bilim dışı” olmakla itham edilmekte, “Millî politika” üretecek teorik cesaret, akademik meşruiyet açısından riskli görülmektedir.

Bu bağlamda sosyologlar veri üretmekte, ancak bu verileri Türk toplumuna özgü kurucu bir toplumsal teoriye dönüştürmekten bilinçli ya da bilinçsiz biçimde kaçınmaktadır. Öksüz’ün özlediği Gökalp-Turhan çizgisi tam da bu noktada devreye girer: Onlar yalnızca toplumu analiz etmemiş, aynı zamanda toplum için düşünmüşlerdir.

KURAMSAL ÖZGÜNLÜK SORUNU VEYA “YERLİ GÖZLÜK” MESELESİ

Öksüz’ün vurguladığı “uygulamaya dönük bilim” talebi, yüzeyde pratik bir çözüm arayışı gibi görünse de derinlikte kuramsal özgünlük eksikliğine işaret etmektedir. Günümüz sosyolojisinde saha çalışmaları mevcut olmakla birlikte, sahayı anlamlandıran kavramsal çerçeveler büyük ölçüde ithal teorilere dayanmaktadır. Bu durum, Türkiye’ye özgü toplumsal meselelerin evrenselci şemalara sıkıştırılmasına ve analizlerin politika üretmek yerine yalnızca küresel literatüre eklemlenmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla Öksüz’ün eleştirisi, sosyologların “sessizliğinden” ziyade, kendi toplumuna kendi kavramlarıyla seslenememesi noktasında anlam kazanmaktadır; ancak yazar bu ayrımı netleştiremediği için eleştirisi yer yer indirgemeci bir tona bürünmektedir.

Gerçek sorun, göçün “millet egemenliği” üzerindeki etkileri gibi hayati meselelerin yerli bir milliyetçilik paradigması yerine küresel göç teorileriyle analiz edilmesidir. Bu kuramsal bağımlılık, Öksüz’ün “ne yaparsam ne olur?” sorusuna pratik ve yerli bir cevap üretilmesini zorlaştıran asıl engeldir.

“KUZULARIN SESSİZLİĞİ”

Öksüz Hocamın makalesindeki en sarsıcı imge olan “Kuzuların Sessizliği” metaforu, toplum bilimcilerin güncel ve siyasî açıdan “tehlikeli” bulunan sulardan uzak durma refleksini çarpıcı bir biçimde yüzümüze vurmaktadır. Öksüz, sosyologların “zülfüyâre dokunmamak” adına sığınmacı krizinin güvenlik boyutları veya toplumsal bütünlüğe yönelik tehditler gibi çetin meselelerde derin bir sükûta gömüldüğünü savunurken son derece haklı bir noktadan hareket etmektedir. Bu teşhis, akademinin toplumsal sorumluluğunu bir kenara bırakıp kendi yankı odasına çekildiğine dair acı bir gerçeğe parmak basmaktadır.

Ancak bu sessizliğin altını kazıdığımızda, karşımıza yalnızca bireysel bir ürkeklik değil, akademik alanın bizzat inşa ettiği “konforcu” ve “steril” yapı çıkmaktadır. Millî egemenlik, devlet-toplum ilişkisindeki kırılmalar ve göçün demografik riskleri gibi başlıklar, akademik kariyerin o “güvenli ve korunaklı” doğasıyla açıkça çatışmaktadır. Dolayısıyla sosyologlar aslında mutlak bir dilsizlik içinde değildir; onlar, entelektüel enerjilerini “konuşulabilir” sınırlar içinde harcamayı, risk teşkil eden hayati meseleleri ise metodolojik zırhların ardına saklanarak dışarıda bırakmayı stratejik bir yol olarak benimsemişlerdir. Öksüz’ün eleştirisi, akademinin bu “seçici suskunluğunu” ifşa etmesi bakımından hayati bir önem taşımaktadır.

Öksüz’ün yaklaşımı, bu sessizliği bir sonuç olarak tespit ederken, süreci besleyen yapısal dinamikleri de tartışmaya açmaktadır. Türkiye’de “yakıcı meseleler” hakkında söz söylemenin getirdiği sistemik bedeller ve akademik kariyer mekanizmalarının daraltıcı etkisi, bu sessizliğin kolektif bir kaçışa dönüştüğünü göstermektedir. Makale, akademik özgürlüklerin kısıtlılığı ya da profesyonel kaygıların bilimsel merakın önüne geçmesi gibi faktörleri denkleme dahil ederek, sosyolojinin uygulanabilirlik idealini hayatın sert gerçekleriyle sınamaktadır. Neticede bu sessizlik, sebebi ne olursa olsun, bir konfor alanı tercihi olarak kalmakta ve Öksüz’ün haklı olarak belirttiği üzere, toplum biliminin varlık sebebini her geçen gün biraz daha zayıflatmaktadır.

GENEL DEĞERLENDİRME

Öksüz’ün makalesi, Türkiye’de sosyolojinin kamusal sorumluluk kaybına dair güçlü bir sezgi sunsa da bu sezgi, “sessizlik” kavramı etrafında aşırı genelleştirilmiş bir anlatıya hapsedilmiştir. Yazar, parçalı bilgi üretimi ile mutlak suskunluk arasındaki mahiyet farkını yeterince ayrıştıramamış ve akademik alanın yapısal sınırlarını analizine dâhil etmemiştir. Kuşkusuz bu durum, bir gazete makalesinin hacimsel sınırlılıkları ve kısıtlı imkânları dâhilinde yazılmış olmasından kaynaklansa da, ele alınan meselelerin derinliği bu yapısal engellerin tartışılmasını zorunlu kılmaktadır. Buna rağmen metin, “Sosyoloji Türkiye’de hâlâ toplum için mi vardır, yoksa yalnızca akademi için mi?” sorusunu canlı tutması bakımından değerlidir. Bu soru, Öksüz’ün polemikçi üslubunun ötesinde, güncel Türkiye sosyolojisinin en temel ontolojik açmazına işaret etmektedir.

Öksüz’ün “Bu toplumu tutup kaldırmak için ne yapmalıyız?” sorusu geçerliliğini korumaktadır. Ancak bu soruya verilecek yanıt, sosyologların yalnızca ses çıkarmasında değil; ithal kuramların boyunduruğundan kurtularak “yerli gözlüklerle” ve bütüncül çerçevelerle millî bir perspektif inşa etmesinde yatmaktadır. Bu kuramsal bağımsızlık sağlanmadığı müddetçe, sosyolojinin toplumsal rehberlik iddiası romantik bir temenni olmaktan öteye geçemeyecektir.

16 Şubat 2026 Pazartesi

Prof. Dr. Kılıç, çeteleşmede krize, zorbalıkta korkuya, cezada travmaya dikkat çekti: 'Ekonomi toplumu böldü, ayrışma şiddeti artırdı' İklim Öngel/16.02.2026

- Son yıllarda “suça sürüklenen çocuk” kavramını çok sık duyuyoruz. Çocuklar arasında artan şiddeti nasıl tanımlamak gerekir?

“Suça sürüklenen çocuk” yerine “gençlik şiddeti” diye söz etmek gerekir. Çünkü dünyada fiziksel şiddet uygulayanların da fiziksel şiddete maruz kalanların da çoğu 15-25 yaş grubu erkekler. Daha küçük yaştakilerin sayısı çok fazla değil. Bu yüzden bunlara “genç” demek daha uygun. Diğer yandan “suça sürüklenen” dediğimiz zaman baştan ön yargılı bir yaklaşımda bulunmuş oluyoruz ve bu gerçek nedenleri anlamayı zorlaştırıyor. Bu tür bir edilgen söylem olguların gerçek nedenlerinin nesnel bir şekilde araştırılmasını engeller. “Beni kızdırdın, kışkırttın, kandırdın, ben o yüzden suça sürüklendim” olmaz. İnsanlar çocukluktan itibaren eylemlerinin sorumluluklarını almayı öğrenmelidir diye düşünüyorum. Böylece vicdan gelişir ve insan hatalarından öğrenir. Ama her şeyi kendi dışında durumlara bağlama alışkanlığı insanların aynı hataları tekrarlamalarına neden olur. Bu yüzden çocuklar için de büyükler için de hep sorunu tamamen kendi dışında arayan bir dil kullanmak doğru değil. Ben bunu genel bir sorun olarak düşünüyorum.

- Ailenin ekonomik durumu çocukları nasıl etkiliyor, düşük gelirli ailelerin çocuklarının suç işleme ihtimali ile gelir düzeyi yüksek olan ailelerin çocuklarınınki aynı mı?

Şiddete neden olan faktörlere üç ayrı düzeyde bakmak gerek.  Birincisi bireysel yani çocuğa ilişkin faktörler. Çocuğun psikolojik özellikleri, dürtü kontrolünün yetersiz oluşu, sorun çözme, iletişim becerilerinin yetersiz oluşu, duygu düzenleme sorunları çocuğa ilişkin sorunlara örnek olarak verilebilir. Buna tabii gençlerde madde kullanımını da eklemek gerek. İkinci sırada aileye ilişkin risk faktörleri var. Bunların da başında ailenin sosyoekonomik durumu geliyor. Toplumun yoksul kesimlerinde şiddet çok daha yaygın görülüyor. Araştırmalar, anne babanın ama özellikle de annenin düşük eğitim düzeyi, ailenin gelir düzeyinin düşüklüğü, kalabalık ailelerde yaşama ve çocuk sayısının beşten fazla olması, ailede suç işlemiş kişilerin bulunması, aile içi şiddetin olması ve

‘GELİR ADALETSİZLİĞİ ETKİLİYOR’

Üçüncü sırada toplumsal faktörler geliyor. Bir ülkede en düşük gelir düzeyindekiler ile en yüksek gelir düzeyindekiler arasındaki gelir dağılımı farkı ne kadar yüksekse gençlik şiddeti de o kadar artıyor. Bu durumda relatif yoksulluk kavramını kullanmak daha önemli çünkü genç kendini başkaları ile kıyaslıyor. Yani gençlikte görülen şiddet gelir dağılımındaki adaletsizlikten etkileniyor.

- Ailenin ekonomik düzeyinin yanı sıra ülke ekonomisinin duruma da önemli yani...

Eskiden zenginin çocuğu da fakirin çocuğu da aynı okula gider, aynı mahallede oynardı. Bir arada bulunurlardı. Ama bugün gelir seviyesine göre okullar, insanların yaşadıkları çevreler ayrıştı. Toplum ekonomik duruma göre bölündü, insanlar bulundukları çevrelere kapandı. Bu ayrışma da şiddeti artırdı. Çünkü “biz ve onlar” şeklinde bir algı insanları birbirine yabancılaştırır ve şiddetin ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Ekonomik kriz ya da savaş ortamında toplumlarda şiddet eşiğinin düştüğü biliniyor. Böyle dönemlerde toplumda şiddete yönelik davranışlar daha kabul görüyor, destekleniyor ya da hoşgörülüyor. 

‘GELECEK YOK’ DUYGUSU

Gençlerde görülen şiddetin bir başka önemli etmeni “Gelecek yok” duygusu. Gençler “Ben hiçbir şekilde bu toplumda kendimi önemli ve değerli bir birey olarak göremeyeceğim” diye düşünüyor. Çünkü bireyci toplumda zengin olmak, güzel olmak, popüler olmak gibi değerler ön plana çıkıyor. Bu durumda özellikle de eğitim yaşamında başarısız olan ve ailenin maddi durumu iyi olmayan çocuklar ancak yasa dışı yollarla kendilerini değerli hissedecek bir konuma gelebileceklerini düşünüyorlar. Bu da mafya tarzı yapılara kolayca çekilebilmelerini sağlıyor.

- “Casperlar” olarak bilinen silahlı suç örgütünün iddianamesinde, 18 yaşından küçük 68 çocuk yer aldı. Çocuklar kendini kabul ettirmek hatta saygı görmek için mi çetelere katılıyor?

Çocuklar kendilerini güvende hissetmedikleri,  dünyayı güvenilmez algıladıkları ortamlarda çetelere giriyorlar. Çete üyesi olmayı önemli bir kişi haline gelmenin  yöntemi olarak görüyorlar. Çünkü çoğunun okul başarısı, ailesinin gelir düzeyi düşük, çoğunda “gelecek yok” duygusu hakim. Bu nedenle şiddet uygulayabilen bir grup içinde kabul görmek, güç sahibi olmanın, önemli birisi olmanın bir yolu gibi görülüyor. O çetenin içinde kendini korunmuş ve güçlü hissediyor.

- Silah taşıma ve uyuşturucu kullanım yaşı düştü, torbacı denen kişiler okul çevrelerinde yuvalanıyor ve akran zorbalığına her geçen gün daha çok tanık alıyoruz. Ailelerin içi çocuklar okuldayken belki biraz daha rahat ama okullar ne kadar güvenli?

Okulların da çocukları yeterince koruyabildiğini söyleyemeyiz. Okul içinde de birbirlerine şiddet uygulayabiliyorlar.  Okullarda zorbalık da sık görülüyor. Ancak zorbalıkta illa da fiziksel şiddet olması şart değil. Zorbalık güçlünün güçsüzü ezmesi olarak anlaşılmalı. Okullardaki zorbalıkta psikolojik şiddet: tehdit, dalga geçme, dedikodu yapma, dışlama gibi davranışlar daha ön planda görülür. Zorba konumundaki çocuklar tekrarlayan biçimde kendilerinden güçsüz gördükleri kişinin üzerine giderler. Zorba böylece kendini ispatladığını düşünür. Kendini önemli, güçlü, popüler hisseder. Ama zorbalık tek bir kişiyle olmaz. Çerçevesi geniştir. Zorbanın çevresinde onu kışkırtanlar, yaptıklarına onay verenler, zorbalığı görmezden gelenler ve bir de korktukları için ses çıkaramayanlar vardır.

- Bu zorbalık ortamını ne dağıtır?

Burada çocuklara öğretilmesi gereken şey, iyilerin de en az kötüler kadar cesur olmaları gerektiğidir. 

‘SESSİZLİK ZORBALARI GÜÇLENDİRİR’

- Çocuklar akranlarına zorbalık yapıp bir de bunu sosyal medyada yayınlıyorlar, nedir buradaki motivasyon?

Akranlarına göz dağı veriyor. “Ben belalıyım, bulaşmayın, benden korkun” diyor ve evet o zaman da korkuyorlar gerçekten. Halbuki korkmamaları lazım. Böyle durumlarda çocuklar birbirlerini korumayı öğrenmeli. Aileler çocuklarına “Kendini ezdirme” yerine “Arkadaşını koru, başkası ezilirken göz yumma, sessiz kalma” demeli. Akran zorbalığının sonunu ancak çocukların birbirlerini koruması getirir. Bireysellik bu kadar öne çıkarsa “Her koyun kendi bacağından asılır” diye bakılırsa zorbalık bitmez. Diğer çocuklar zorbayı destekler ya da korkudan ses çıkarmazsa zorbalar güçlenir.

‘ÖĞRETMENLER DE KORKUYOR’

- Çocukların akranlarına yaptıkları zorbalıkların yanı sıra öğretmenlere de zorbalık yaptığını görüyoruz. Öğretmenler çocuklar üzerinde ne kadar etkili, öğretmenler çocuklardan korkuyor mu?

Özellikle özel okullarda öğretmenler çok sıkışmış durumda. Bir yandan okul idaresi bir yandan da veli baskısının arasında kalıyorlar. Öğretmenden beklenti çok yüksek. Ama öğretmenlerin bekleneni karşılayabilecek otoritesi yok. Öğretmenler de korkuyorlar ve bir açıdan da haklılar çünkü velilerin şikayetleri karşısında iş güvenceleri yok.

- Peki zorbalık çocuğun ailesinin gelir ve eğitim düzeyiyle ne kadar ilgili?

Akran zorbalığında, ailelerinin gelir düzeyinin bir etkisi yok. Zengin çocuğu da zorba olabiliyor. Çünkü kendilerini akranlarına bu şekilde kabul ettirmeye çalışıyorlar.

‘ONUR KÜLTÜRÜ’ İLE BÜYÜYORLAR

Şiddetin yaygın olduğu toplumlarda egemen olan “onur kültürü” olarak tanımlanan bir yaklaşım biçimi var. Buna “kan davası” kültürü de diyebiliriz. Özellikle gençler ve erkekler herhangi bir şekilde kendilerini aşağılanmış hissettiklerinde onurları kırılıyor, gurur meselesi yapıyorlar ve şiddete başvuruyorlar. Bu kültürden gelen ailelerde birisi yan bakarsa, kendisine veya ailesine bir şey söylerse ve bunun öcü alınmazsa “onursuzluk” olduğu düşüncesi hakim. Gençlerin onurları zaten çok kırılgan. Bu kültürlerde yetişen gençler de “seni aşağılayan kişiye şiddet kullanarak dersini vermelisin” inancı ile büyüyor. Onun için en ufak bir şeyde kendini aşağılanmış hissedip çok şiddetli tepki gösterebiliyor.

- Geçmişte de çocuklar arasında bu denli zorbalık var mıydı, sosyal medya mı şiddeti daha görünür kıldı?

Eskiden şiddet olumsuz karşılanırdı, tepki görürdü. Biri kendinden küçüğü eziyorsa ayıplanırdı, müdahale eden olurdu. Ama şimdi kimse karışmıyor.

- Aksoy Araştırma’nın yaptığı bir çalışmaya göre Türkiye’de toplumun yüzde 87'si çocukların suça karışma oranının arttığını düşünüyor. Kavga eden çocukları gören yetişkinler de artık araya girmiyor, çocuklara/gençlere yönelik bir tedirginlik mi başladı?

Bir toplumun birlikte yaşayabilmesi için insanların birbirine güven duyması, bağlılık hissetmesi, birbirini koruması, birbirine sahip çıkması, birbirinin çocuğuna sahip çıkması gerekir. Bu bir tür kardeşlik duygusu oluşturur. Herkes birbirini korur, kollar. Bu duygunun azalmış olması toplumun çözülmesinin bir göstergesidir.  Demek ki herkes kendini korumaya çalışıyor, kavgayı gören yetişkinler de korkuyorlar, ayırmıyor, karışmıyorlar. Burada korkunun haklı nedenleri de olabilir. Örneğin genç bir adam bir kadının darp edildiğini görüp müdahale etti. Kadına saldıran ölünce araya giren genç hapse girdi. Böyle örnekler de insanların uzak durmasına neden oluyor.

- 18 yaş altı çocuklara verilen cezalar çok tartışılıyor. Örneğin ABD’de bazı eyaletlerde çocuklar yetişkin mahkemelerine transfer edilip, yetişkin olarak yargılanıyor. İsveç, çetelerin çocukları kullanmasının önüne geçmek için cezai ehliyet yaşını 15’ten 13’e düşürmeyi planlıyor. Türkiye’de ne gibi önlemler alınabilir?

İngiltere’de ilk suçta çocuklar hukuk sisteminin içine sokulmuyor. İlk suçtan sonra takibe alınıyor, tekrarlanmazsa sabıkası olmuyor. Ben ıslahevindeki gençlerle de çalışma yapmıştım. Çocuklar için ıslahevinde kalmak bile başlı başına travmatik bir deneyim. Yaşanan travmaların sonrasında suç işleme oranları azalmıyor, artıyor.

- Islahevine giren çocuk ıslah olunmuyor mu?

Çocuk ıslahevinde ıslah olmuyor, çocuk ıslahevinde travmatize oluyor. Yani risk faktörlerine bir yenisi ekleniyor. Ayrıca birbirlerinden yöntem öğreniyorlar. Ondan sonra kendilerini korumak için daha da sertleşiyorlar. Eğer çocuk bir de taciz, şiddet gibi durumlarla karşılaşırsa şiddete yönelik davranışlar daha fazla olmaya başlıyor. Bir çocuk bir şekilde ceza sisteminin içine girdiğinde çıktıktan sonra tekrar suç işleme ihtimali çok yüksek.

‘AĞIR CEZA YÖNTEM DEĞİL’

- Cana kast olan, ölümlü sonuçlanan suçlarda ABD’de olduğu gibi çocukların  yargılanması yetişkinler gibi olmalı mı?

Hayır, çocuk bir yetişkin gibi yargılanmamalı. Yine de çocuk korunmalı. Ama zaten önemli olan yargılama değil. Çünkü ıslahevinin cezaevinden farkı yok. Çocuklarını kaybeden ailelerin öfkesini çok iyi anlıyorum, çok da hak veriyorum. Ama deniyor ya “Bizim çocuğumuzun başına gelen başka çocukların başına gelmesin”. Ama işte başka çocukların başına gelmesini engelleyecek olan yöntem, o çocuklara daha ağır cezalar verilmesi değil.

- Ceza caydırıcı olmuyor mu?

Ceza caydırıcı olmuyor. Tam tersine suç işleme ihtimalini artırıyor. Suçu engelleyecek yöntem, toplumsal çapta koruyucu önlemler alınması. Ekonominin kötü olması, onur kültürü, çeteleşme silaha, kesici alete kolay ulaşım ve eğitim sisteminin dışında kalmaları şiddet ihtimalini artırıyor. Okulları beğenmiyoruz ama çocuklar eğitim sisteminin içinde ne kadar uzun kalırlarsa o kadar iyi. Sistemin dışına çıktıkları zaman suç işleme oranları artıyor, çetelerin, tarikatların eline düşüyorlar.

- Burada sosyal medyanın rolü nedir?

Medya ve sosyal medya etkisi çok büyük. Şiddetin yüceltildiği, hatta heyecanlı ve zevkli bir eylem gibi sunulduğu yayınlar var. Dizilerde filmlerde oyunlarda şiddet iyi bir şey gibi gösteriliyor. Böylece çocuklar büyürken şiddetin kötü bir davranış biçimi olduğu fikrini geliştiremiyorlar. Özellikle diziler güçlü erkek modeli olarak “sert erkek” ya da “kabadayı” diyebileceğimiz bir modeli norm haline getiriyor. Çocuklar ve gençler bundan çok etkileniyor.

‘KİMLİKSİZLİĞE İZİN VERİLMEMELİ’

- Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nda, 18 yaş altındaki çocukların internetinin belli saatlerde sınırlandırılması, sosyal medyanın 15 yaşını doldurana kadar hizmet sunmaması planlanıyor. Bu yasağın etkisi olur mu?

Çocukları engellemez. Mutlaka bir şekilde yine gireceklerdir. Ama yine de aileleri bir miktar rahatlatır. Aile ile çocuk arasındaki çatışmayı biraz azaltır. Ben daha çok sosyal medyadaki kimliksizlik durumunun ortadan kalkması gerektiğini düşünüyorum. Herkes yaptıkları ve söylediklerinden sorumlu olmalı. Sosyal medya üzerinden zorbalık çok fazla oluyor, taciz, istismar yapılıyor. Bunu sosyal medya şirketlerinin çözmesi gerek. Kimliksizliğe izin verilmemeli.

‘KRİZ DÖNEMLERİNDE ERGENLİK UZUYOR’

- Peki ergenlik dönemi geçmişe göre uzadı mı?

Evet, ergenlik uzadı. Son çalışmalara göre beyin gelişiminin tamamlanmasının 25 yaşı bulduğu söyleniyor. Ergenlerin kendi başlarınayken daha mantıklı, akıllı konuşsalar ya da davransalar bile arkadaş gruplarının içinde kendilerini göstermek uğruna farklı bir mantık yürütüp, daha çok risk alan, tehlikeli şeyler yapan insanlara dönüşebildiğini biliyoruz.

- Bu eskiden de böyle değil miydi?

Ergenliğin bitişi toplumun kişiyi “erişkin rollerine uygun” kabul etmesi ile oluyor. Daha çok sosyal bir kavram. Bir araştırmaya göre ekonomik kriz dönemlerinde ergenlik uzuyor. Savaş dönemlerinde ise kısalıyor. Savaş olduğunda “Büyüdün askere git” deniyor. Ama ekonomik kriz ve işsizlik dönemlerinde toplum içinde bir yer sahibi olmak zorlaşıyor. İş bulamıyorlar, olgunlaşmıyorlar. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada ergenlik uzadı. Bunun nedeni de ekonomik koşulların kötülüğü ve yaygın işsizlik. Bu yüzden gençlere bir türlü erişkin olma ehliyeti verilemiyor.  “Hayır, sen daha tam olmadın, işsizlik var, üniversiteyi okumalısın, üstüne yüksek lisans, doktora yapmalısın” deniyor.

- “Kindar ve dindar nesil” dendi ama tam tersinin olduğu yönündeki algı toplumda ağır basıyor. Sizin gözleminiz nedir?

Hiçbir insan dindar olduğu için ahlaklı zannedilmemeli. Ahlakı sadece dini kurallar çerçevesinde ve cinsellikle ilgili gibi yorumlamak çok yaygın. Bu insanların etik kurallardan uzaklaşmasına neden oluyor. “Dindarsan yeterince ahlaklısın” bakış açısı doğru değil. İnsanlar dindarlığı kendince yorumlayabiliyor ve bazen “kimseye zarar vermeyeceksin, kimsenin hakkına el uzatmayacaksın, kimsenin canına malına kasdetmeyeceksin, kimseye bile isteye acı çektirmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin, kötülük yapmayacaksın” gibi insanlığı ayakta tutan birçok kural sanki ikinci planda kalıyor.

- Terör örgütü PKK çocukları yıllarca kandırıp dağa kaçırdı. Bugün ise cemaatler kendi ideolojileri doğrultusunda çocuklara eğitim verebiliyor. Burada devlet ne yapmalı?

İşte bu gibi yapılarda kişiler kimliksizleşiyor. Kimliksizleştiği zaman kendi eylemlerinden kendilerini sorumlu tutmamaya başlıyorlar. Lider konumundaki kişilerin komutuyla herhangi bir eylemi gerçekleştirebiliyorlar. Çünkü sorumlu hissetmiyorlar. Birey olmaktan çıkıp o yapının parçası haline geliyorlar. Sanki iradelerini baştaki kişiye teslim etmiş gibiler. O yüzden de bireysel sorumluluk kavramı çok önemli. İnsanlar her koşulda kendi eylemlerinden ya da eylemsizliklerinden hiçbir bahane üretmeden kendilerini sorumlu hissetmeye yönelik yetiştirilmeli, çocuklara da buna göre eğitim verilmeli ve dili kullanırken de bu noktaya dikkat etmeliyiz diye düşünüyorum.

‘YUMRUKLAŞAN YETİŞKİNLER GENÇLERE ÖRNEK OLAMAZ’

- Gençlik şiddetinin nasıl önleneceğini konuşurken adım atacak en yetkili mercilerden olan TBMM’de yumruklaşmalara tanık oluyoruz. Milletvekilleri dahi kaba kuvvete başvururken gençlerin bunu normal görmemesi nasıl sağlanacak, bu görüntüler nasıl örnek oluyor?

Gerçekten de bu soruya yanıt vermek çok zor, bizi temsil etmesi gereken, çoluk çocuğa örnek olması gereken kişiler kendi öfkesini kontrol etme becerisine sahip değil, problemlerini konuşarak değil yumruklarıyla çözmeye çalışacak kadar iletişim becerileri yetersiz kişiler. Bu seçilmiş insanlar kendi eylemlerini kontrol edemiyorlar, kendilerini düzgün bir şekilde ifade edemiyor, konuşarak sorunları çözemiyorlar, tartışmayı bilmiyorlarsa çocukların, gençlerin bunu başarmasını nasıl bekleyebiliriz. Toplumda gençler için doğru rol modellerin ne kadar önemli olduğundan söz ediyoruz ama Meclis’te böyle bir tablo ile karşılaşıyoruz. Toplumda şiddet eşiğinin düşmüş olması işte tam da böyle bir şey.  Söyleyecek söz bulamıyorum.

PORTRE

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Londra Üniversitesi Psikiyatri Enstitüsü’nde Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Diploma Kursu’nu tamamladı. 1994’te doçent oldu. Harvard School of Public Health de Biyoistatistik ve Sosyal Epidemiyoloji derslerini ve Klinik Araştırma Yöntemleri kursunu tamamladı. Ankara Tıp Fakültesi Çocuk Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı’nda profesör oldu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Anabilim Dalı Başkanlığı ile Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı. 2013’ten beri serbest hekimlik yapıyor.

 

Sebahat Tuncel: Süreç ipten döndü, masa devrilebilirdi; Rojava'da Kürtlerin emperyalistlerle ittifakı taktiktir, stratejik değil Cansu Çamlıbel/16 Şubat 2026

“Devlet bu kez Kürtlere de Türklere de güven aşılamayı hedeflemeyen bilinçli bir siyaset yürüttü. Süreç devam ediyor ama Rojava’yla birlikte kritik bir aşamadan geçti. Öcalan'ın Rojava yönetimiyle görüşme talebi vardı, bir şekilde görüşmüş olabilirler. Barzani, Talabani, Öcalan'ın içinde yer alacağı, Rojava’nın da ortaklaşacağı yeni bir statü arayışı var. Kürtler artık kendisine oy vermeli"

Sadece iki hafta önce ülkedeki diğer her dert buharlaşıp uçmuşçasına herkesin sadece Suriye konuşası vardı. Suriyeli Kürtlerin YPG’si, Arap aşiretlerin Suriye Demokratik Güçleri (SDG) şemsiyesinden çekilmesiyle birlikte yaşadığı kayıplar, Türkiye sanki nihayet Kürt sorununu çözmüş gibi bir coşkuyla ele alındı. Sanki Türkiye açısından mevzu kapanmış, batı final tercihini Ahmed El Şara yönetiminden yaparak Kürtleri geri dönülmez biçimde terk etmişçesine ileri yorumlara imza atıldı. Sadece günler geçti ve geçirdiğimiz hafta sonunda SDG yöneticileri Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in transatlantik ittifakın gözbebeklerinden Münih Güvenlik Konferansı’nda Batılı liderler tarafından kucaklanması izledik. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Mazlum Abdi’ye sarılmasından daha mühim olan kuşkusuz Abdi ve İlham Ahmed’in Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile birlikte ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmeye katılmasıydı. 

Kürt siyasi hareketinin önde gelen kadınlarından Sebahat Tuncel ile aslında Münih’teki gelişmelerden önce randevulaştık. Kendisini geçen hafta Yeni Yaşam gazetesinde kaleme aldığı ‘Emperyalist planlara alternatif çözüm’ yazısını okuduktan sonra aradım. Zira yazının içinde, Suriye’de yaşananlardan sonra ve İran’da yaşanması muhtemel şeylerden önce Kürt hareketinin kendi içinde yaptığı tartışmalara dair ipuçları vardı. Bir anlamda ‘emperyalizmle iş birliği’ tartışmasını kamusal alana taşımış oldu. Daha fazlasını ise burada okuyacaksınız. Sebahat Tuncel’e göre Orta Doğu’da yeni dizaynın arkasında da asıl olarak, aynı yüz sene önce olduğu gibi İngilizler var. 

Küresel güçlerin bölgesel hesaplarının enkazının sadece Suriye ile sınırlı kalmayabileceğini anlatırken Tuncel, Suriye’de son bir ayda yaşanan gelişmeler esnasında Türkiye’deki ‘süreç’in kopma noktasına geldiğini söyleyen ilk siyasetçi oldu belki de. Tuncel’deki bilgiye göre Öcalan’ın SDG yönetimine önerilerini iletmesi de Suriyeli Kürtlere yönelik saldırıların durdurulması da ‘bir biçimde’ sağlandı. Detayları bildiğini ancak üstü kapalı biçimde paylaşmayı tercih ettiğini düşündüren cümlelerini ilerleyen satırlarda okuyacaksınız. 

Öcalan’ın SDG'nin İsrail ile ilişkisi hakkında aslında ne düşündüğünü, ‘demokratik Orta Doğu konfederasyonu’ formülü ile ne kastettiğini Sebahat Tuncel’in yorumuyla öğreneceksiniz. 

Sebahat Tuncel bugün DEM Parti yönetiminde değil ama Kürt hareketi açısından DEM Parti kadar önemli olan ‘Özgür Kadınlar Hareketi’ TJA’nın yöneticilerinden. Daha önce HDP ve DBP’de eş başkanlık yaptığını ve Kobani davasından yedi buçuk yıl hapis yattıktan sonra 2024’te serbest kaldığını bilmem hatırlatmama gerek var mı?

Kuzeydoğu Yönetimi Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun da olduğu heyet ile Münih Güvenlik Konferansı’nda

“Kadın örgütlenmesinin çatısı TJA, erkek egemenliğine karşı ortak mücadele alanı”

-Şöyle bir durum var; Gültan Kışanak, Ayla Akat Ata ve siz DEM Parti’nin öncülü olan partilerin kadın yöneticileri olarak Kobani davasından yatıp çıktıktan sonra Özgür Kadınlar Hareketi olarak Türkçeye çevirebileceğimiz TJA içinde (Tevgera Jinên Azad) çalışmalarını sürdürüyorsunuz. Hem Suriye’de son yaşananların ardından Rojava meselesine dikkat çekmek hem de Öcalan’ın özgürlüğü için düzenlenen mitinglerde TJA önemli rol oynuyor. TJA’nın fonksiyonunu siz nasıl tarif edersiniz? 

Siyasi partide, sendikada ya da bağımsız kadın örgütlenmelerinde, yerel yönetimde, ekoloji hareketinde çalışan bütün kadınların oluşturduğu ortak bir çatı örgütlenmesi TJA. Benim için HADEP’ten itibaren hep kadın çalışması esas çalışma oldu. O yüzden de cezaevinden çıkınca burada siyaset yapmayı çok daha önemsedim. “Demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigma” diye ifade ettiğimiz paradigmanın kadınlar açısından ne ifade ettiğini, erkek egemenliğine karşı kadınlar olarak nasıl mücadele edeceğimizi, bunun pratik politikasını nasıl geliştireceğimizi tartıştığımız ve bunu koordine ettiğimiz bir yer TJA. Ve ben de TJA’nın yönetiminde yer alıyorum. Sizin de belirttiğiniz gibi Gültan Hanım’ın, Ayla Hanım’ın ve daha pek çok arkadaşımızın yıllarca siyasi mücadele içinden süzülen bir deneyimi var. O deneyimin de verdiği bir özgüven de oluyor aslında. Milletvekilliği yapmış olmanın bir tanınırlığı, toplumsal karşılığı da olunca o açıdan daha çok öne çıkıyor gibi görünüyoruz bizler. Ama belki çok popüler olmayan ya da isimleri bizler kadar bilinmeyen çok arkadaşımız var. TJA’da çalışan binlerce kadından bahsediyoruz şu an. 

“Öcalan inançların toplumdaki yerini demokratik ekolojik bir yerden yorumluyor”

-Kürt siyasi hareketi içinde yer alan kadınlar açısından seküler siyasi hat hayati bir konu olageldi. Abdullah Öcalan’ın bu konudaki müktesebatı yadsınamaz. Ancak gelinen noktada, devletin ‘Terörsüz Türkiye’ diye kodladığı son bir buçuk yıllık süreçteki söylemlerine baktığımızda Öcalan’ın zamanın ruhuna uygun ve muhafazakarların ruhunu okşayacak vurguları dikkat çekmeyecek gibi değil. Söylemlerinde muhafazakâr kitlelere hitap etme hedefiyle bazı ince ayarlar yapıyor gibi. Öcalan bu dönemde bir aktör olarak etkisini sürdürmek için seküler düzen vurgusunu biraz arka plana atmış olmadı mı? 

Aslında bence dilinde bir değişiklik yok. “Dine devrimci yaklaşım” diye bir değerlendirmesi vardı daha önce. Sayın Öcalan bütünsel okunan birisi değil. Savunmalarını okuyanlar aslında bu dilin yeni olmadığını, seküler bir Orta Doğu, kadın özgürlüğü perspektifiyle bir Orta Doğu perspektifi olduğunu bilir. O açıdan bir dil değişimi yok. Ama inanç meselesini de önemseyen bir yerden bir dil kuruyor. Orta Doğu halkları açısından da dünya halkları açısından da inanç önemli bir yerde duruyor. İlk toplumsal örgütlenme bile inanç etrafında olmuş. Dolayısıyla siz inancı reddedemezsiniz. Ama bu inancın dincilik diye tarif edebileceğimiz tarafını da eleştiriyor, aynı mezhepçilik gibi. İnançların ya da mezheplerin birer iktidar biçimine dönüşmesini ve başkasına yaşam alanı tanımaması halini hep eleştirdi. 

Tabii ki Türkiye’de de çok farklı inanç yapıları var; Alevi var, Sünni var, Ezidi var, Hristiyan var, Arap Alevileri var, Türkmen Alevileri var. Bu farklı inanç yapılarının bir arada yaşayabileceği bir şey nasıl mümkün olur? Bu soruya yanıt ararken sık sık Medine Sözleşmesi’ne atıfta bulunur. Yani insanların inançları ne olursa olsun bir hukuk çerçevesinde bir arada yaşayabileceği yaklaşımını benimser. Hatta bu son manifestosunda Hazreti Muhammed’in Tevhid ilkesine atıfta bulunarak o birliğin esas itibarıyla toplumsal, komünel yapıdaki rolünü anlatmaya çalışıyor. Dolayısıyla bu inançları kabul etmek de inançların devrimci yorumu belki de. Yani birbirlerinin hayatlarına müdahale etmeden dinin radikal yorumuna karşı dini, demokratik ekolojik bir taraftan yorumlamak. IŞİD gibi, El Kaide gibi zihniyetleri biz inanç olarak göremeyiz. Bunlar radikal yoruma sığınarak başkalarının yaşama hakkını tanımayan bir yerde duruyor.  

“Orta Doğu'nun yeni dizaynında da İngiltere siyaseti yine belirleyici”  

“Suriye'de çözümsüzlük siyasetinin yaratılmasında rol oynadılar”  

-Biraz önceki sorumu sadece Türkiye’deki sağ muhafazakâr iktidar bloğu üzerinden sormadım. İki hafta önce bu köşe için söyleştiğim Doç. Dr. Arzu Yılmaz zamanın ruhunu “Orta Doğu’da kurulan yeni Sünni eksen” gibi bir yerden anlattı. Keza Remzi Kartal geçen hafta Yeni Yaşam’a verdiği mülakatta benzer bir analiz yaptı. Cihatçı ya da işte Selefi gelenekten gelen radikal Sünni grupların batı sistemi tarafından normalize edilmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Bu durum Kürt hareketi açısından ne ifade ediyor, edecek? 

Orta Doğu’da inanç merkezli, mezhep merkezli siyasetin çok derin olduğu ortada. İran’a yönelik müdahale de aslında bir şekilde bununla alakalı; Şii bloğa karşı Sünni bloğu örgütlemek. Aslında Orta Doğu’ya uzun süredir bu şekilde müdahale ediliyor. Orta Doğu’ya yönelik müdahale yeni değil, yüz yıllık bir mesele. Tarihçi değilim elbette ama benim okumalarımda ortaya çıkan şey özellikle İngiltere siyasetinin bu konuda çok etkili olduğu. ABD aslında gerçek anlamda İran Devrimi’nden sonra müdahil oluyor. Osmanlı’nın dağılması sırasında İngiltere ile birlikte Fransa’nın da İsrail’in de etkisi var. Hatırlayın, Osmanlı’dan sonra 22 Arap ulus devleti ortaya çıktı ama Filistin toprakları da İsrail’e tevil edildi. Bakın bugün Gazze meselesini tartışıyoruz. Bunun kökenlerinde İngiliz politikaları vardır. Bugün yaşananları 1917’deki Balfour Deklarasyonu’ndan bağımsız ele alamayız. Suriye’ye yönelik müdahale de yine oralardan başlıyor. Bugün biz Kürt sorunundan, Kürdistan sorunundan bahsediyorsak yine İngiltere’nin buradaki rolü belirleyicidir. 

Mazlum Abdi ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Münih Güvenlik Konferansı’nda

“Şara belli ki önceden eğitilmiş gelmiş”  

“Emperyalistler onu ‘Esad'a karşı kabul edilebilir lider’ olarak karşımıza çıkarttı”

-Bugün Suriye’de yaşananlarda size göre ABD ve İsrail’den çok yine Britanya’nın mı etkisi var? 

Bence hâlâ öyle. Son süreçte de çözümsüzlük siyasetinin yaratılmasında İngiltere olumsuz rol oynadı bence. Mesela Ahmed El Şara birdenbire nereden çıkıverdi? Sakalını kesip takım elbise giydirince bir anda o kişi hemen demokrat ve özgürlükçü birisi olmuyor, zihniyeti devam ediyor. Onu emperyalistler Esad’a karşı, kabul edilebilir bir lider olarak karşımıza çıkarttılar. Öncesinden de belli ki eğitilmiş gelmiş. 

Rojava’daki bütün bu 100 yıllık geçmişe baktığında Fransızların da orada bir etkisi var. Bu yaşananlar biliyorsunuz Sykes Picot Anlaşması’nın güncellenmesi bağlamında çok tartışılıyor. Bence bu, yabana atılır bir tartışma değil. Kürtlerin coğrafyasını dörde bölen şey de odur, gizli anlaşmalarla şekillenen bir şeydir. Bu durum şimdi de yeni bir anlaşmayla yeniden dizayn ediliyor. Suriye’de yaşananları son birkaç ayla ifade etmeye çalışırsak eksik kalır. Suriye’ye aslında 2011’den beri müdahale ediliyor. 

“Rojava’da Kürtlerin emperyalistlerle ittifakı taktiktir, stratejik değil” 

“Güvendikleri için kurmuyorlar o ilişkileri”

-Batının müdahalesine dönük tarihsel okumanıza itirazım yok ancak sizin bugün “emperyalist projeler” olarak atıf yaptığınız süreçlerin başat aktörleri düne kadar Suriye’deki Kürtleri kendi projelerindeki ‘ana aktör’ olarak gördü. Bu aktörler dün SDG’ye yatırım yaparken ‘emperyalist’ değil miydi? Kürt siyaseti kendi içerisinde bir eleştiri veriyor mu bu hususta?  

Rojava yönetimindeki Kürtler, ABD, İsrail, Rusya ve birçok ülkeyle ittifak ve ilişki kurarken bunların bir kısmını stratejik, bir kısmını da taktik ittifaklar olarak gördüler. Kürtler esas olarak halklarla stratejik ittifaklar kuruyor. Sosyalist güçlerle, ezilen emekçilerle stratejik ittifaklar kuruyor. Emperyalist güçlerle ittifakları ise daha taktik. Yani onlara çok güvendikleri için kurmuyorlar bu ilişkileri ya da ittifakları. Ama en nihayetinde Orta Doğu’da bu güçlerle ilişki içerisinde girmeden yürümeniz zor. Diplomasinin gereğidir bu. Türkiye de bugün birçok ülkeyle ilişki ve diyalog içerisinde, olmak durumda. Ama burada Kürtler açısından en önemli şey bu ilişkilere tamamen güvenmek yerine çıkarların ortaklaştığı bir yerden siyaset yürütmek. 

Kürtler eskiden beri hem ABD’nin hem İsrail’in hem İngiltere’nin hem de Fransa’nın rolünü stratejik olarak ele almadılar. Bu ilişkiler zorunluydu. ABD de IŞİD’le mücadelenin bir parçası olarak SDG’ye ve Kürt siyasetine yaklaştı. Ama Kürtler orada başka bir hayat kurdular. Sadece IŞİD’e karşı mücadele ile yetinmediler, aynı zamanda demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü, sosyalist bir yaşam örmek istediler. Kendi geleceklerine kendileri karar vermek istediler. O savaş koşullarında öylesi bir hayat inşa ettiler. 

Türkiye çok uzun süre ABD’ye de İsrail’e de “Kürtlerle değil bizimle iş yap” diye baskıda bulundu. Esad’ın bir günde çıkıp gitmesi dikkat çekici değil mi? Bir günde boşalttılar, hiç direniş olmadı. Bu şunu gösteriyor; aslında iktidar Ahmed El Şara’ya teslim edildi ve yeni bir politika belirlendi. Kürtlerle de yeni bir ilişki kuruldu. Hatırlarsanız 1 Nisan anlaşması yapıldı, Kürtlere karşı bir saldırı olmadığında da Kürtler kendi mahallelerinin savunmasını alacaklardı. Çünkü Suriye’de hâlâ şöyle bir sorunsal var; Kürtler de Araplar da Aleviler de Dürziler de hâlâ saldırı altında, yani güvenli bir ortamda yaşamıyorlar. Bu halkların güvenliğe ihtiyacı var. İkincisi, mesela 10 Mart Mutabakatı'yla Kürtler aslında hem kendi kendini yönetmek hem de demokratik bir Suriye Cumhuriyeti’nin de yönetiminde yer almak konusunda samimiyetlerini ortaya koydu. Buna açıkça da deklare ettiler.  

“Suriye'de devreye giren çözümsüzlük siyaseti Şara'nın değil Türkiye'nin”

-Deklare ettiler ama entegrasyon konusunda ayak dirediler. Saldırı altında kalana kadar taahhütlerini tam olarak yerine getirmediler. 

Bu doğru değil. Zaten bakın bu devletlerin en temel stratejisi nedir? Bir yalanı doğruymuş gibi toplumlara yaymak. 10 Mart Mutabakatı'nın uygulanamamasında Kürtlerden çok Şam yönetiminin sorumluluğu var. Türkiye de bunu aslında çözümsüzlük siyasetin bir parçası haline getirdi. Hakan Fidan’ın Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’ndan çok, Suriye’nin İçişleri Bakanı gibi davranması boşuna değil. Türkiye, çok uzun süredir Suriye politikasını kendi iç meselesi olarak gördü. Türkiye’deki çözüm süreciyle de bağlantılı olarak ele aldı. Devamlı “SDG de silah bırakacak” denildi. Yani Türkiye, içeriyle birlikte devamlı orayı konuştu. Dolayısıyla da Suriye’de esas itibarıyla Ahmed El Şara’nın değil Türkiye’nin çözümsüzlük siyaseti devreye girdi. 

“Türkiye'nin ‘Kürtler masadan en az şeyle kalksın’ stratejisi var” 

-ABD Başkanı Donald Trump’ın söylemlerinden Suriye’de Şara yönetiminin gayrı resmi garantörü olarak Türkiye ve Suudi Arabistan’ı gördüklerini anlıyoruz. Katılır mısınız? 

Ahmet El Şara’yı Türkiye’nin çok desteklediği ve onun politikasında belirleyici olduğu gerçeği ortada. Tabii ki Suudi Arabistan’ın da rolü var. Bir Sünni hat oluşturma hedefi yabana atılır bir durum değil. İşte o Sünni blok içerisinde Türkiye’ye de rol biçildi. 6 Ocak’ta Paris’te İsrail ile Şam yönetimini buluşturan anlaşma yapılırken evet Türkiye belki masada yoktu ama orada Türkiye’ye Kürtlere yönelik saldırıda yeşil ışık yakıldı. Bu da Türkiye’nin Suriye’deki Kürtlere yönelik politikasından, Suriye politikasından bağımsız ele alınamaz. Şimdi “Türkiye iç barışını yapmaya çalışırken Suriye’deki Kürtlerle çatışmayı neden destekliyor?” diye soracaksınız. Esas itibarıyla Türkiye’nin çok uzun süredir Kürtlerin hak ve özgürlükler noktasında en az şeyle masadan kalkması yönünde bir stratejisi var. Dolayısıyla da bu tutum onlar açısından çelişki gibi görünmüyor. Aslında Kürt karşıtı siyasetinin bir şekilde güncellenmesidir bu. Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırmaya dönük bir yaklaşımdır. Ama Kürtler buna direndi. Dünyanın her yerindeki Kürtler ayağa kalktı.  

“Barzani, Talabani, Öcalan'ın içinde yer alacağı, Rojava’nın da ortaklaşacağı yeni bir statü arayışıdır bu”    

-Orada en çok dikkat çeken şey Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) Başkanı Mesud Barzani’nin tavrı oldu ki sizin Barzani’nin politik hattına yönelik eleştirileriniz bilinir. Barzani’nin Rojava yönetimine arka çıkması ve müzakere masasını kurması size sürpriz oldu mu? 

Bence sürpriz değil. Siyaseten eleştirilerimiz ayrı. hâlâ çizgi olarak başka bir perspektiften bakıyoruz doğal olarak. Ama Kürtlerin birliği açısından baktığımızda bu başka bir şey. Mesud Barzani de son gelişmeleri kendisine tehlike olarak gördü. Sayın Barzani konjonktürü okuyan birisi. Bafıl Talabani de keza. Rojava’daki Kürtlerin kazanımları ortadan kalkarsa sıranın Başûr’a, yani Irak Kürdistan’ına da geleceğini öngörerek bu tehdidi ortadan kaldırmak istediler. Rojava’daki kazanımlar Kürtler açısından çok hassas ve duygusal bir konu. Bu süreçte İran’dan Rojava’ya nerede olursa olsun Kürtlere yönelik bir saldırı bütün Kürtlere yönelik olarak algılandı. Bu kolektif bir iradedir. Hatırlayın, 2014’teki Kobani direnişi sırasında da böyle olmuştu. Bütün dünyadaki Kürtler ve Kürtlerin dostları ayağa kalkmıştır. Rojava belki en küçük parça Kürtler açısından ama kuvvetli bir duygu bağı var oranın herkeste. Bu son durumda da sokak Kürtlere “Birlik siyaseti yapın” dedi. Şimdi birlik zamanı. Sayın Talabani, Sayın Barzani, Sayın Öcalan’ın da içerisinde yer alacağı, yine Rojava yönetiminin de belki ortaklaşacağı Kürtlerin hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak bir statü arayışıdır bu Orta Doğu’da. 

PKK lideri Abdullah Öcalan, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı Bafıl Talabani, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Başkanı Mesud Barzani

“Öcalan'ın ‘Demokratik Orta Doğu Konfederasyonu’ diye formüle ettiği şey hâlâ bir ihtiyaç”

-Şimdi bu statü arayışını siz üç-dört ülkeyi de telaffuz ederek dile getirince, nasıl bir statüden bahsettiğinize açıklık getirmeniz gerekecek. Barzani federalist bir çizginin sembolüdür. Sizin de içinde yer aldığınız siyasi hareket ise bağımsızlık hedefinden vazgeçip ‘demokratik özerklik’ durağında durdu. Siz şimdi KDP, KYB, Öcalan ve YPG/PYD’nin koordinasyonunda bir statü arayışından bahsettiğinize göre, ‘konfederasyon’ demiş olmuyor musunuz aslında?  

Kürtlerin hem kendi hak ve özgürlüklerinin güvencede olacağı hem de aslında bütün Orta Doğu halklarıyla birlikte ortak bir gelecek kurabileceği bir düzenden bahsediyoruz. Dediğiniz gibi Sayın Öcalan, “Demokratik Orta Doğu Konfederasyonu” diye bir formülasyon yapmıştı. Evet bu hâlâ bir ihtiyaç. Statüyü biz şöyle tanımlıyoruz; Kürtlerin kendi bulunduğu yerde eşit yurttaşlık temelinde hem kendi kendini yönetmeleri hem de yönetime katılmaları. Mesela işte Irak’ta olan. Ya da Rojava’da da örneğin Kürtler hem kendi kendini yönetecek ama aynı zamanda Suriye Cumhuriyeti’nin bir parçası olacak. Türkiye açısından da aslında... Kendi kendini yönetecek.

“Suriye'de Kürtlerin kurdukları yerel demokrasi henüz tam güvence altına alınmış değil”

-Türkiye kısmına gelmeden Suriye kısmını bir tamamlayalım. Gelinen noktada, YPG kontrolü altında olan coğrafyada Kürtlerin kendini yönetmeye devam edip etmeyeceği muğlak. Siz katiyetle “evet yönetecekler” diyebileceğiniz bir durum görüyor musunuz ki deminki cümleyi kurabildiniz?  

Hayır, tam değil ama sonuçta Kürtlerin hedefi bu. Rojava’da kurdukları yerel demokrasinin bir şekilde güvence altına alınması. Bunun da yerel demokrasi yöntemiyle çözümlenmesi mümkün. 30 Ocak Anlaşması’na giden yolda, süreçler askeri bir iş birliği çerçevesinde ele alındı. Aslında siyaseten iş birliğine ihtiyaç var ve halk bunu talep ediyor. 

Sayın Öcalan’ın yirmi 27 Şubat çağrısındaki en önemli şeyleri hatırlayalım. Yani PKK’nın ortaya çıkış koşullarının ortadan kalkmış olması, ulus devlet anlayışın aşılması, devletin inkâr imha ve asimilasyon politikasının bir şekilde anlamsızlaşmış olmasına yapılan vurguları. Ama yine de Kürtlerin kimliğinin tanınmasına dönük sorunsal devam ediyor. Kürt kimliği Türkiye’de hâlâ anayasal olarak inkâr ediliyor. Kürt kimliğinin eşit yurttaşlık temelinde tanınması ve Kürtlerin yurttaş olarak tüm haklarının verilmesi gerekiyor. Mesela o zaman Kürtler açısından anadili eğitim sorunu olmaktan çıkacak.

“Türkiye’de anayasa değişikliği olmak zorunda”

-Bahsettiğiniz şey bir anayasa değişikliği gerektirir. 

Sonuçta bir anayasal değişiklik olmak durumunda. Kürtler hukuken dışlandıkları için hakları yok sayılıyor. Bu devlet Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de olmak zorunda. Eğer Kürtlerin de devletiyse o zaman Türklere uygulanan hukuk, Kürtlere de uygulanmak zorunda. 

“Hukuk, Kürt siyasetini dizayn etmek için araçsallaştırılırken toplum itiraz etseydi bugüne gelinmeyebilirdi” 

-Gelinen noktada hukukun uygulanmasıyla ilgili sorun sadece Kürtlere özgü kalmaktan çıktı. Hukuk ya da anayasa Türkler için de askıya alınabiliyorken bu tartışmayı sadece Kürtler üzerinden yapmak biraz fazla eski dönemin kodlarıyla konuşmak olmuyor mu? 

Doğru. Ama buraya Kürtlere yıllardır uygulanan kriterler üzerinden gelindi. En başta Kürtler nedeniyle hukuk bu kadar araçsallaştırıldı. 2009’dan beri iktidar, hukuku Kürt siyasetini dizayn etmenin bir aracı olarak değerlendirdi. O zaman toplum buna kolektif olarak itiraz etseydi bugüne bu şekilde gelinmeyebilirdi. Bakın biz cezaevindeyken KCK davalarının altında imzası olan FETÖ üyesi hâkim ve savcılar yan hücremizde kalıyordu. Çok ilginç diyaloglarımız oldu. 

“Cezaevinde yan hücremizde FETÖ üyesi hâkim ve savcılar kalıyordu, ilginç diyaloglarımız oldu”

-Yürütmüş oldukları operasyonların bu ülkenin bu noktaya gelmesinde ne kadar etkili bir rol oynadığına ilişkin bir uyanış ve onunla birlikte gelmesini bekleyebileceğimiz bir pişmanlık emaresi gördünüz mü bu kişilerde?

Kendi içlerinde ne değerlendirdiklerini bilemiyorum. Ama mesela bizim yan hücremizde HSYK’ya aday olmuş bir kadın hâkim vardı. O da artık sistemin mağduru haline gelmişti. Bazen bize kendi yaşadıkları hukuksuzluğu anlatıyordu biz de ona “Eğer sizler Kürtlere karşı siyasal davranmasaydınız bugün burada olmayacaktınız, Türkiye adaleti de bu halde olmayacaktı” diyorduk. Onlar hâlâ devlete hizmet ettiklerini düşündükleri için “Bu devlet bize bunu nasıl bunu yapar” gibi bir ruh hali içindeler. Öbür türlü bir farkındalık içindeler mi emin değilim.  

“İran'da halklar, emperyalist müdahale olmadan güçlerini birleştirerek sistemi dönüştürebilir”  

-Biraz önce Kürtlerin Irak’ta olduğu gibi Rojava’da ve diğer yaşadıkları ülkelerde de haklarını yerel yönetimler yoluyla almasından bahsettiniz. Bu Türkiye açısından derin bir tartışma ama İran zemininde şu an için aslında bir tartışma dahi yok. Rejimin geçen ayki protestoları nasıl bastırdığını izledik. Binlerce ölü, hatta belki on binlerce var ve gerçek rakamları öğrenebilme ya da doğrulatma şansımız dahi yok. Siz geçen hafta Yeni Yaşam için kaleme aldığınız yazıya ‘Emperyalist planlara alternatif çözüm’ başlığını atmıştınız. Bu rejime karşı direnişi meşru görüyorsunuz ama bir taraftan da bir Amerika ya da İsrail müdahalesine de karşısınız. İran’daki Kürtler, batıyla iş birliğine açık olmadan rejimi nasıl devirebilir?

Aslında iç dinamikleriyle bunu yapabilirler. Çünkü sadece Kürtler değil, şu an İran’daki Farsiler, Beluclar, Azeriler… Bütün halklar rejime karşı ayaktalar. Bir emperyalist müdahale olmadan bu güçler birleşerek sistemi dönüştürebilirler. Ama tabii gönül böyle istiyor da genelde pratikte saha böyle işlemiyor. Bu arada ben Trump’ın da olası bir müdahaleyi zamana yayma eğiliminde olduğunu düşünüyorum. Öyle eskisi gibi direkt sıcak savaş koşulları çok gerçekçi değil. Daha ziyade başka müdahalelerle hizaya getirme ya da kendi politikalarına onay noktasına getirme hedefiyle hareket ediyorlar. Trump tabii öngörülmez biri, yapabilir de bunu. Ama bunu yapması İran’a demokrasi getirmez. Demokrasi ancak halkların kendi çabasıyla ve bu uğurda ortaklaşmasıyla kurulabilecek bir şey. Halklar kendi içinde kurabilir. Üçüncü seçenektir bu, Rojava’da olduğu gibi. Yani demokratik çizginin kendi örgütlerine, kendi güçlerine ihtiyacı vardır. İşin kökenine dönerseniz şu vardır; Suriye’ye emperyalist müdahale olduğunda Kürtler Rojava’da üçüncü yol çizgisini geliştirdiler ve kendileri IŞİD’e karşı mücadele ettiler.

-Suriyeli Kürtler başta kendileri örgütlenmiş olabilir ama bugünkü konumlarına ABD ve genel anlamda batı desteği sayesinde ulaştılar. Belki daha dikkat çekici olan daha geçtiğimiz haftalarda İlham Ahmed’in, Mazlum Kobani’nin İsrail’e kendilerine destek için yaptığı çağrılar değil mi? Bu tam olarak nasıl bir ‘üçüncü yol’? 

Bu, şu açıdan anlaşılır bir şey; halk ciddi ve derin bir saldırı altındadır, varoluşsal bir tehditle karşı karşıyadır. 

“Öcalan, İsrail dahil hiçbir güç ile stratejik ittifak önermez” 

“Ama Kürtlerin zorunlu hallerde geleceğini güvence altına almak için herkesle iş birliği yapılabileceğini söyler”  

-Şimdi şunu biliyoruz; Öcalan kendisiyle görüşen heyetlere İsrail konusunda çok eleştirel konuştu. Hatta Meclis komisyonundan 3 milletvekilinin 2025 Kasım ayında kendisiyle yaptıkları görüşmenin 25 Ocak’ta yayınlanan tutanaklarına göre, İsrail’in İbrahim Anlaşmaları ile gerçekleştirmeye çalıştığı projenin Türkiye’nin çıkarı için uygun olmadığını söylemiş. Ama sonuçta Öcalan ideolojisinin Suriye’deki taşıyıcısı konumunda olan insanlar İsrail projesiyle tandem içinde hareket edebileceklerini düşündü. Onlar mı Öcalan’dan farklı tutum aldı yoksa biz aslında Öcalan’ın İsrail mesajını yanlış mı okuyoruz? 

Benim Sayın Öcalan’ı okuduğumda gördüğüm şu; “Kürtlerin kendi geleceklerini güvence altına alması için zorunlu hallerde tabii ki uluslararası güçlerle ilişki kurulur ya da iş birliği yapılır ama onlara asla güvenilmez.” Sayın Öcalan’ın Kürtlerin mücadelesi çerçevesinde genel stratejisi budur. Bu hiçbir güçle ittifak yaklaşımı değildir. “Kürtler esasta kendi öz gücüne güvenerek politika geliştirmeli, hiçbir emperyalist güce güvenmemeli. İsrail kendi güvenliği ve çıkarlarını esas alır. Kürtlerin kendi güvenceleri için reel siyaset onu gerektiriyorsa ABD’yle, Rusya’yla ya da İsrail ile ve hatta Türkiye ile ilişki ve diyalog geliştirilir” diyor. Ben Sayın Öcalan’ın bu konudaki tutumunu bu şekilde özetleyebilirim. Ama hiçbir güç ile stratejik bir ittifak önermiyor. Daha da önemlisi hiçbir güce güvenilmemesi gerektiğini düşünüyor. Kritik nokta bu.

“Rojava’daki yönetim de muhtemelen ‘Başka bir sonuç mümkün müydü?’ sorgulaması yapıyordur”

-Böyle de bir pragmatizm…

En nihayetinde Orta Doğu’da İsrail politikası önemli, bu yadsınamaz. Keza ABD ve İngiltere önemli roller oynuyor. Siz bunları yok sayarak var olamazsınız. Tabii ki biz Kürt siyaseti olarak hep eleştiri ve özeleştiriye bakarız. Nereye kadar doğru yapıldı? Nereye kadar yapılamadı? Zayıflıkları nasıl güçlendirebiliriz? Bu soruları sorarız. Pratikte sahada yaşananlara tam vakıf değilim ama doğal olarak bu son yaşananlar çok sorgulamayı getirdi. Başka bir durum olmaz mıydı? Başka bir sonuç mümkün değil miydi? İnsanlarda bu sorular var. 

Doğal olarak Rojava’daki yönetim de muhtemelen bu sorulara karşısında kendi değerlendirmesini yapıyordur. Ama diplomasi önemli bir şey. Çok iyi savaşabilirsiniz ama en nihayetinde kazanımlar asıl masada güvence altına alacak. Suriye’deki Kürtler açısından hâlâ tehlike ve risk geçmiş değil. O açıdan o diplomasi hâlâ çok önemli ve kritik bir yerde duruyor. Kürtlerin orada da anayasal ve yasal güvenceye kavuşması önemli. Tabii şimdi Trump üzerinden siz bana Venezuela’yı hatırlatarak “Ulusların egemenliği, BM hukuku falan kalmadı” da diyebilirsiniz… ve haklı olursunuz. Ama buna rağmen yine de halkları, kadınları korumak için müzakere, masa, meşru zemin ve yasalar için mücadele edilmesi gerekiyor.  

“Öcalan Kürt sorununun çözümü için hâlâ sosyalist bir perspektif öneriyor, esas itibarıyla çok revizyon yapmış değil” 

-Öcalan’ın emperyal güçlerle ilişkilere bakışı üzerinden yaptığınız analiz bana şunu düşündürtüyor; o da aslında en az devlet kadar pragmatist davranıyor. Devlet Bahçeli’nin bu işin taşıyıcılığını üstlenirken ülkeyi bölgedeki savaşlar esnasında daha kuvvetli tutmak için içeride Türk-Kürt birliğini sağlamayı hedeflediğini, aslında demokratik bir ülke falan hedeflemediğini yaşayarak gördük. Zaten Erdoğan’ın bambaşka bir ajandası var. Bu karşılıklı pragmatizm gerçek bir çözüme engel olan şey değil mi bir taraftan da? Mütemadiyen rakibi yoklayan taktik hamleler…

Sonuçta AKP ile MHP muhafazakâr sağ bir siyaset yürütüyor. Sayın Öcalan ve Kürt siyasi hareketi sol bir yelpazede siyaset yürütüyor, hatta Kürt sorununun çözümü konusunda sosyalist bir perspektif öneriyor. Çok radikal bir öneridir normalde. 

-Gerçi Öcalan kendi ‘sosyalist’ perspektifiyle ilgili birtakım revizyonlar da yaptı son dönemde. 

Bence çok revizyon yaptığı bir yer yok esas itibarıyla. Tarihsel perspektiften şunu söyleyebiliyoruz: Ekim Devrimi 1. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıktı, Çin Devrimi 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıktı, her ikisi de çözüldü. Çin devrimi de devlet kapitalizminin soldan destekçisi haline geldi. Dolayısıyla esas itibarıyla demokratikleşemedi, sosyalist bir şey gelişmedi. Sayın Öcalan önümüzdeki dönem açısından yine sosyalist bir perspektif sunuyor. Toplumların komünal örgütlenmesinin sosyalist bir yaşam için gerekli olduğunu söylüyor. Burada önemli olan ise Sayın Öcalan’ın çözümü silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçirme ve Orta Doğu’da halklar arası ittifak stratejisi. Kürt-Türk ittifakı, Kürt-Arap ittifakı, Alevi-Sünni ittifakı… Yani halklar ve inançlar arasında bir demokratik sistem talebi bence çakıştı. Bu bir alıp verme süreci değil. Bu bir mücadele süreci. Bu halkların talebinin çakıştığı yerde de Türkiye’de devlet bu aşamayı kendi açısından kârlı bir duruma dönüştürmek istiyor. 

-Ezcümle diyorsunuz ki “Öcalan şu an devletle müzakere ediyor ama bir yandan da klasik hattında mücadele etmeye devam ediyor.” Doğru mu anladım? 

Kesinlikle.

“Öcalan'ın Rojava yönetimiyle görüşme talebi vardı, bir şekilde görüşmüş olabilirler”   

-Peki biz bu “Öcalan hem müzakere hem mücadele ediyor” mevzusunu Rojava üzerinden okursak… Aslında biz 30 Ocak’ın öncesinde ve sonrasında Suriye’de yaşananlarla ilgili Öcalan’ın değerlendirmesini gerçek manada bilmiyoruz. Çünkü kamuoyuna açıklanmadı. Hükümet sözcülerinin “Öcalan çok kızgınmış Kandil’e e YPG’ye” türünde dedikodu/spekülasyonlarıyla yetinmemiz bekleniyor. Sizdeki bilgi nedir? Öcalan YPG ile Arap aşiretleri arasındaki çatışmaların şiddetlendiği dönemde Kandil ve Rojava ile görüştürülmüş mü? 

Şöyle; aslında Sayın Öcalan’ın Suriye’deki Rojava yönetimi ile görüşme talebi vardı. “Mazlum Abdi’yle İlham Ahmed’le görüşmek istiyoruz” diye ifade ediyorlardı. Bunun koşullarının olduğunu zannetmiyorum. Olsa yansırdı ama başka bir yöntemle görüşmüş olabilirler. 

 

“Öcalan’ın o kritik süreçte müdahale etmesinin sağlanmış olması önemli” 

-Fesih ilanı sürecinde mektup göndermişti YPG yönetimine. 

Evet, daha önceki bir görüşmede darbe dinamiğinin devrede olduğunu söylemiş, bu tehlikeyi ‘habitus’ olarak tanımlamıştı hatırlarsanız. Darbe dinamiğinin Suriye’de devreye girme ihtimalinin yüksek olduğundan bahsetmişti. 4 Ocak’tan itibaren yaşanan gelişmeler de tam da onun uyardığı durumu teyit etti. Eğer orada son anda Şam yönetiminin Dışişleri Bakanı Şeybani masadan kalkmasaydı ve anlaşmayı imzalasaydı 6 Ocak’taki Halep saldırısı olmayacaktı bana göre. Sayın Öcalan’ın bu süreçte yaptığı ateşkes ve sorunların diyalog ve müzakereyle çözülmesi yönündeki çağrı esaslıdır. Kendisinin bu konuda görüş ve önerilerini sunarak müdahale etme olanağının bir şekilde yaratılmış olması önemli diye düşünüyorum.

-Nasıl yaratıldı bu?  

Yine işte, dediğim gibi, bu aracılar vasıtasıyla. 

-Biz kamuoyuna sızan/sızdırılan bir ses kaydından biliyoruz ki 2 Mayıs 2025’de MİT’in organize ettiği bir video konferans konuşmasında Öcalan İlham Ahmed ile de doğrudan konuşmuştu. Yine öyle bir imkân mı yaratıldı? 

Öyle bir şey olduğunu zannetmiyorum. Yine belki mektup aracılığıyla önerilerini sunmuş olabilir. 

“Suriye'deki Kürt yönetiminin Öcalan'ın önerileri doğrultusunda adım atması süreci ilerletti”

-O halde Öcalan Mazlum Abdi’ye “Direnmeyin, çekilin” talimatı mı verdi? 

Zaten Sayın Öcalan’ın 4 Ocak’taki perspektifi de Kürtlerin güvenliğinin sağlandığı ve Kürtlerin Arap halklarıyla demokratik bir ilişki geliştirecek bir iş birliği zeminin yaratılması yönündeydi. Kürtlerin hem 10 yılı aşkındır yarattığı yerel demokrasi deneyimini güçlendirecek hem de merkezi yönetime katkı sunabilecekleri bir model. Bunun yolunun da iki şeyden geçtiğini söylüyor. Birincisi, Suriye’nin çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı yapısına yönelik demokratik bir anayasanın hazırlanması. İkincisi de güçlü yerel yönetimlerin oluşması. Yani merkezi yapının Kürtlerin, Arapların, Dürzilerin kendi kendini yöneteceği yerel demokratik yapıların hukukunu geliştirmesi. Sayın Öcalan’ın çok uzun süre Suriye'de kalmış olması, Suriye siyasetini biliyor olması, Suriye’deki halkların durumunu biliyor olması çözümdeki rolünü de önemli ölçüde etkiledi. Tabii yine de Suriye’deki Kürt yönetiminin Sayın Öcalan’ın görüşü ve önerilerini önemsemesi ve bu konuda gerekli adımları atması da süreci ilerletti. 

Ama yine de tehlike geçmiş değil. Çatışma durmuş olabilir ama Suriye’de rejimin henüz nereye gideceği belli değil. Asıl mesele anayasal çözümdür. Ama bunun için öncelikle Suriye’nin güvenlikli bir alana dönüşmesine ihtiyaç var. Kürtlerin IŞİD ve El Kaide tipi yapılara karşı güvenliklerini nasıl sağlayacağı hâlâ öncelikli konudur. Mesela YPJ gibi bir gerçeklik var orada. Onların varlıklarının muhafazası ihtiyacı var. 

Bahçeli-DEM Parti hesabı: Erdoğan'ın yeniden aday olması için mi uğraşılıyor?

MHP lideri Devlet Bahçeli'nin, DEM Parti grubunun elini sıktığı 1 Ekim 2024 tarihli Meclis açılışı

“Devlet Bahçeli, Öcalan'ın devlet nezdinde aradığı muhataplığı üstlendi”  

“TBMM, ilk kez sorunun siyasal çözümü konusunda irade gösterdi”

-Biz yine burada dönüp dolaşıp Abdullah Öcalan’ın rolünü konuşuyoruz çünkü hem Türkiye’de devletin kendisi hem de Kürt siyasi hareketi bu son sürecin idamesinde Öcalan’a mutlak bir otorite atfetti. Silah bıraktırma noktasında Öcalan’ın fonksiyonunun önemi yadsınamaz. Ancak ortaya çıkıyor ki çözümün toplumsallaştırılması ve Türk kamuoyunun iknası söz konusu olduğunda Öcalan zayıf halka. Öte yandan Öcalan’a atfedilen bu hiyerarşik rol, DEM Parti açısından bir kendi bacağına sıkma, yani siyaseten kendisinin etkisizleşmesi durumuna itiraz edemeyecek noktaya gelmek de değil mi? Kürt siyasi hareketi, devletin dayattığı modele alternatif siyaset üremez miydi? 

Sayın Öcalan aslında bu süreç başladığında bütün tarafların görüş ve önerilerini aldı. Hatırlarsanız DEM Parti heyeti de eş başkanlar düzeyinde gitti Sayın Öcalan’la görüştü. PKK de keza görüştü. Bu kadar kısa sürede kongresini toplayıp karar aldı çünkü ne demek istediğini biliyorlar. Aslında Sayın Öcalan’ın demokratik siyasete geçiş, Kürt sorununu savaş ve çatışma zemininden çıkarma girişimleri yeni değil. Çok uzun zamandır “Bir muhatap arıyorum” diyordu. Devlet Bahçeli, devlet nezdinde o muhataplığı üstlendi. Onun sayesinde açılan yolda ilk kez Meclis sorunun siyasal çözümü konusunda bir irade göstermiş oldu. Ben bunun önemli bir aşama olduğunu düşünüyorum çünkü şimdiye kadar Meclis aslında çözümsüzlüğün ve Kürt inkarının bir parçasıydı. 

Tarihe baktığımızda TBMM, Kürt isyanlarının ardından kurulan mahkemelerde hep negatif bir rol oynamış. İdam kararlarını vekiller almış. Şimdi geldiğimiz bu tarihi aşamada tabii ki örgütün feshini konuşurken buna ancak Kürt halkının kolektif önderliği karar verebilir. DEM Parti bunu tek başına yapamaz. Ama DEM Parti elbette Kürtlerin hak ve özgürlüklerini, demokrasiyi, insan haklarını savunuyor. Zaten mücadele gerekçesi de bu. O açıdan ben hani böyle birbirine karşıt gibi değil de birbirini besleyen bir yerden bakmak daha doğru diye düşünüyorum.

“‘Umut hakkı’ sadece Öcalan ile ilgili bir durum değil”  

-Bu soruyu şu açıdan sordum; mücadelenin en önemli hattı sanki Öcalan’ın özgürlüğü ve ona ‘umut hakkı’ sağlanması gibi görünüyor. Partinin ve sivil toplumdaki uzantılarının, sizlerin de, organize ettiği mitinglerin de teması bu. DEM Partili siyasetçiler elbette yeri geldiğinde eski eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın özgürlüğünü talep ediyor. Ancak onların özgürlüğü mesela müzakerenin temel bir parametresi haline getirilmedi. Öcalan’ın ağzından da böyle bir vurgu duymadık. Bu dikkat çeken bir tavır. 

Ama bence bu konuda Sayın Öcalan’a haksızlık yapılıyor. Mesela bir gün heyetimiz ona kendi özgürlüğü hakkında ne düşündüğünü soruyor. “Benim özgürlüğüm toplumun özgürlüğüdür” diye yanıt veriyor. Kendi özgürlüğünü hiçbir zaman kişisel olarak ele almadı. ‘Umut hakkı’ da sadece Sayın Öcalan ile alakalı bir durum değil. Şu an binden fazla kişi var, bundan yararlanmayı bekleyen. 

“Hiçbir Kürdün yasa dışı kalmaması, bütün Kürtlerin demokratik siyasetin parçası haline gelmesi önemli”

-Siyasi tutukluların gündeme gelmesi için illa 25 yıl mı yatması gerekiyor? Mesela siz 7,5 yıl yattınız Demirtaş ile aynı davadan yargılanıp. Kendisi bu kasımda onuncu yılını dolduracak. 

Tabii ki bu umut hakkı mevzusu başka bir durum. Ama kişisel bir yaklaşım değil. Şöyle; Sayın Öcalan’ın özgürlüğü esasta Kürt halkının özgürlüğü açısından önemli ve kıymetli. Biraz önce söyledim; Sayın Öcalan kolektif önderliği temsil ediyor. Yani Kürtlerin bütün siyasi iradesini temsil ediyor. Devlet, Kürtler adına Sayın Öcalan’la müzakere ediyor. Ama öte yandan bütün arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın özgürlüğü önemli. Sadece Türkiye’deki hapishanelerdeki yoldaşlarımızın değil, Avrupa’ya göçmek zorunda kalanların özgürlüğü de önemli. Diasporadakilerin gelmesi, dağdakilerin gelmesi siyasi yaşama katılması önemli. Sayın Hüseyin Yayman defalarca “Bu bütüncül olmak durumunda” diye ifade etti. Hiçbir Kürdün yasa dışı kalmaması, bütün Kürtlerin legalleşmesi ve demokratik siyasetin bir parçası haline gelmesi önemli. Ve Kobani dosyası da bunun bir parçası.

“Diasporadaki siyasetçilerin gelmesinde de sıkıntı var”  

“Devlet bu kez Kürtlere de Türklere de güven aşılamayı hedeflemeyen bilinçli bir siyaset yürüttü”

-Devlet tarafında konuştuğum bazı yetkililer, “Diasporadaki, yani Avrupa’daki Kürt siyasetçilerin dönüşünde problem yok. Yasaya da gerek yok. Bir an önce gelebilirler” diyor. Neden dönüşler henüz başlamadı? 

Hayır, söyledikleri gibi değil ve sıkıntı var. Gerillanın dönüşü konusunda da “Sıkıntı yok, gelebilirler” denildi ama gördük işte iki barış grubu geldi ve cezaevine girdiler. Dolayısıyla Kürtler bu konuda devlete güvenmiyor. Ama zaten devlet aslında tam da bunu yaptı; Kürtlere de Türklere de güven aşılamayı hedeflemeyen bir siyaset yürüttü. Ve bunu bilinçli olarak yaptı bana göre. Hatırlayın 2013-2015 sürecinde daha böyle toplumsallaşmayı önceleyen bir durum vardı ve toplumun desteği yüzde 80’e kadar ulaşmıştı. Ama bu sefer AKP toplumun desteğini zayıflatmak hatta sıfıra indirmek konusunda strateji geliştirdi. ‘Terörsüz Türkiye’ diye sadece silahların bırakılmasına yönelik negatif bir algı oluşturdu. İkincisi de CHP’ye ve muhaliflere yönelik operasyonlarla aslında o baskıcı devlet geleneğini devam ettirdi. Esas itibarıyla meselenin demokrasi ve özgürlük meselesi olmadığını söyledi ve meseleyi silah bırakma meselesine kilitledi. Oysa silahlar, Kürt sorununun belki en küçük bölümü. Dünya örneklerinde de öyledir biliyorsunuz, önce hak ve özgürlükler konuşulmuştur. En son silah konuşulur. Ama bu son süreçte Sayın Öcalan “Madem silahlar diyaloğun ve müzakerenin önünde engel, o zaman bu engel ortadan kaldırılsın” diye ön açıcı olmuştur.

Ama biz Kürt kadın hareketi olarak kendimizi şöyle konumlandırıyoruz; bu geçiş yasası çıksa bile Kürtlerin özgürlük sorunu çözülmemiş olacak. Bu mücadele devam ediyor bizim açımızdan. Bu yasayla birlikte kayyım rejiminin ortadan kalkması, düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, siyaset yapma özgürlüğü gibi özgürlüklerin önünün açılması önemli. Kürtlerin hak ve özgürlük mücadelesi tabii ki devam edecek. Kimlik sorunu çözülmeden Kürtler mücadeleyi bırakmaz. Siz hatırlattınız burada yolun anayasadan geçtiğini. Evet, bu ülkede bizim önümüzdeki dönemde konuşacağımız temel konulardan birisi budur, sadece Kürtler açısından değil bütün Türkiye halkları açısından. Türkiye’nin adalet mekanizması ortadan kalkmış durumda. Şimdi yeni bir Adalet Bakanı getirdiler ki adalet karnesi zayıf, bütün siyasi operasyonları üstlenmiş bir isim. 

“Süreç devam ediyor ama Rojava’yla birlikte kritik bir aşamadan geçti”  

-Madem sözü yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’e getirdiniz, o halde ben de onun ‘Terörsüz Türkiye’ sürecinde nasıl bir rol oynamasını beklediğinizi sorayım. Ya da ondan önce şunu sorayım; çözüm süreci hâlâ devam ediyor mu ki sizce? 

Bence hâlâ diyalog devam ediyor. Yani kesilmemiş olması önemli. Ama Rojava’yla birlikte kritik bir aşamadan geçti bana göre. 

“Masanın devrilmesi ihtimali vardı, Suriye'de Kürtlere yönelik saldırı durdurulamasaydı başka bir durum ortaya çıkardı”

-30 Ocak öncesinde İmralı’daki masanın devrilmesi ihtimali mi vardı? 

Bence o ihtimali vardı evet. Kritik bir aşamaydı gerçekten. Eğer o saldırı durdurulamasaydı, başka bir durum ortaya çıkardı. 

-O zaman şöyle olmuş olabilir mi; Öcalan devlet tarafına “Şam yönetimiyle konuşun, daha fazla ilerlemelerinin önüne geçin. Aksi halde ben yokum” demiş olabilir mi mesela? 

Böyle bir şey dedi mi demedi bilmiyorum. Ama reel durumu değerlendiriyorum. Mesela dikkat ederseniz o süreç içerisinde hiçbir diyalog da ziyaret olmadı. Ama esas itibarıyla bu söylediğiniz bir riskti. Şimdi bu sürecin hâlâ devam ediyor olmasını ben önemli buluyorum. Süreç ilerliyor ki Meclis'te de biraz hareketlenme oldu. Komisyon yasal konulardaki raporunu hazırlayacak. Ama bu işin en başından beri o konuştuğumuz çelişki var çünkü devlet demokratik çözümden bahsetmiyor. “Ey Kürtler size çok zulüm ettik, hak ve özgürlüklerinizi gasp ettik. Bundan sonra eşit yurttaşlık temelinde bir şey veriyoruz artık. İnkâr politikalarından vazgeçiyoruz” demiyor. Meseleye Orta Doğu siyasetinin 7 Ekim 2023’te girdiği yeni evre, yani ‘Üçüncü Paylaşım Savaşı’ üzerinden bakıyor. Ama bu süreç Kürtlerin hak ve özgürlük talepleri açısından da yeni bir durumu ortaya çıkarttı. Bu mücadele önemli. 

“Adalet Bakanı’nın değişmesinin çok bir önemi yok, ne olacağına zaten Cumhurbaşkanı karar veriyordu, yine öyle olacak”

-Dönelim Akın Gürlek’e. Tarif ettiğiniz bu politik denklem içinde kendisi nasıl bir rol üstlenebilir sizce? 

İşte anlatıyorum, devlet şu anda ‘negatif’ bir barış yapıyor. Yani demokratikleşme bölümünü eleyip daha çok silahların bırakılması üzere gidiyor. Mevzu bu olunca da bakan değişikliğinin çok da bir anlamı olmaz bence. Önceki Adalet Bakanının döneminde de ne olacağına Cumhurbaşkanı karar veriyordu, yine öyle olacaktır. Siyasi iktidarın ihtiyaçlarına göre yasalar yapan bir yerde olduğu için doğal olarak bu değişimin o açıdan çok bir önemi yok. Devletin politikası ne olacaksa ona göre hareket edeceğini düşünüyorum. Kişilerin değişmesi AKP’nin politikasını değiştirmez. Ama geçmiş Adalet Bakanı’nın pratiği de çok iyi değildi yani. Cezaevlerinde hâlâ çok ciddi sorunlar var. Hasta mahpus meselesi çok ciddi sorun. İdare Gözlem Kurulu kararlarıyla paralel korkunç bir yargılama yapılıyor. Mesela yine benim son bir yılda tanıklık ettiğim bütün eylemler yasaklı.  

“Süreç ipten döndü ama Suriye'de yarın ne olacağı belli değil”  

-İlerlemeden deminki hususu tekrar sorayım çünkü önemli. ‘Terörsüz Türkiye’ süreci ipten döndü size göre. Doğru mu anlıyorum? 

Evet, ben o kadar kritik bir aşamadan döndüğünü düşünüyorum. Ama tabii ne Suriye’de ne Orta Doğu’da yarın ne olacağı belli değil. Mesela Hakan Fidan’ın Irak’a yönelik son açıklamalarının yeni bir şey olmadığını değerlendiriyoruz.  

“PKK kendini feshetti ama mecburen Kandil'de duruyor”  

“Orada durmaması için Türkiye’nin yasa çıkartması gerekiyor”  

-E tabii yeni değil. Ankara açısından 30 yıldır bir konudur Kandil’in Irak topraklarında olması ve PKK’nın karargâhı konumunu sürdürmesi. Ve şu an bir anomali var çünkü örgüt fesih ve silah bırakma açıklaması yaptı ama Kandil aynı biçimde hayatına devam ediyor. 

Sonuçta kendisini feshetmiş bir örgüt var. Tabii ki mecburen duruyor orada. Durmaması için Türkiye’nin adım atması gerekiyor. Türkiye yasa çıkarmıyor ki gelip demokratik siyasete katılsınlar. Feshin tamamlanması için Türkiye’nin gerekli koşulları hazırlaması gerekiyor. Bese Hozat ne dedi? “Gelip siyasete katılmak istiyoruz” dedi, değil mi? Sayın Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının üzerinden tam bir yıl geçmek üzere ve yasalar ortada yok. O yasaları çıkartmayan PKK değil, Kürt Siyasi hareketi değil, devlet. Şimdi önümüzdeki günler bu açıdan önemli.

PKK’nın PKK, sembolik bir törenle 11 Temmuz 2025'te silah bıraktı

“Sokakta bize, ‘AKP'ye güven olur mu, kandırılıyor musunuz? diye soruluyor”  

-Ve Suriye’de Şam yönetiminin elinin güçlenmiş olması, YPG kontrolündeki alanın çok daralması ve stratejik noktaları kaybetmiş olmalarını sanki Öcalan’ı müzakerelerde daha da sıkıştırmak için kullanacak gibi görünüyor. Yani sizler infaz yasası gibi PKK’lıların Türkiye’ye dönüşünün önünü açacak yasal düzenlemeleri bekliyorsunuz. Ama Ankara Suriye’de kazanım olarak gördüğü gelişmelerden sonra, Irak’a da bir askeri müdahaleyi gündeme alarak tamamen güvenlikçi bir yerden bu işi çözmeye çalışabilir mi?  

Bence Türkiye zaten çok uzun süredir Kürt meselesine çok güvenlikçi bir perspektiften baktı. Aslında Türkiye’nin bugünkü rejim krizinin temel nedeni Kürt sorununda izlenen bu güvenlikçi politikadır. Bu güvenlikçi politika, sadece Kürtlere zarar vermedi, bütün Türkiye toplumunu geleceksiz, güvencesiz bıraktı ve demokrasisiz bıraktı. Bu güvenlikçi politika, 12 Eylül’ün faşist anayasasını bile askıya alan bir rejime dönüştürdü devleti. Dolayısıyla bütün Türkiye kaybetti. Bence Türkiye halkları da bunu görüyor. 

Sorunuza cevaben, “Bu iktidar kesinlikle böyle bir şey yapmaz” diyemem. Ama böyle bir planı varsa bile bu ayağına dolanır diye düşünürüm. Türkiye gerçekten çok ciddi bir siyasal kriz, rejim krizi yaşıyor. Parlamentonun bir etki gücü yok artık. Parlamento yok, demokratik muhalefet ortadan kalkmış durumda. Cumhurbaşkanı kararnameleriyle her gece insanların hayatları değişiyor. Ve bunu engelleyecek bir güç yok. O yüzden Kürt siyasi hareketi hâlâ bence önemli bir yerde duruyor kadın özgürlükçü perspektifiyle. Biz Kürt siyasi hareketi olarak barışçıl çözüm konusunda devleti zorluyoruz. Demokrasi güçleri ülkede daha güçlü olsaydı belki de daha hızlı adımlar atılabilirdi ama işte AKP orayı çok dizayn etti yani. Demokrasi güçlerine sürekli gözaltı, tutuklama yaparak, toplumu korkutarak, devletin tüm zor araçlarını toplum üzerinde baskı aracına dönüştürerek demokrasi taleplerini minimize etmeye çalıştı. Bu açıdan bir zorluk alanımız var. Ama biz yine de devlete adım attırmak için mücadeleyi örgütlemek durumundayız. 

Evet, uluslararası gelişmelerin etkili olduğu bir dönemden geçiyor olabiliriz ama esas itibarıyla önemli olan içerideki dinamiklerdir. Burada hâlâ güçlü bir özgürlük ve barış talebinin olmasını ben kıymetli buluyorum. Gerçekten değişim isteyen çok geniş bir toplumsal kesim var, sokakta olduğum için bunu görüyorum. “Tamam barış olsun ama bunlarla olur mu? Bunlara güven olur mu?” diye AKP’yi kastederek soruyor halk. Ya da işte “Kandırılıyor musunuz?” sorusu en çok karşılaştığımız şey. Ama ben bana bunu soranlara şu cevabı veriyorum; “En nihayetinde hiçbir devlete güven olmaz. Devletler kendi çıkarları için hareket ederler.” 

“Kürtler artık kendisine oy vermeli, birini iktidara taşımak zorunda değiliz”  

-Kürtlerin anayasa değişiklik talebini Cumhurbaşkanı Erdoğan’un kendi kariyer planlamasına göre kendi paketinin içine yerleştirerek sizleri öyle ikna etmeye çalışması muhtemel senaryo olabilir. Dolayısıyla da soru maalesef şuraya gelmiş oluyor; kandırıldığından şüphelenen Kürt seçmen anayasal vatandaşlık havucuyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dördüncü dönemine ikna edilebilir mi? 

Bence hem AKP hem CHP’nin ya da genel kamuoyunun Kürtlerin oyuna böyle pragmatist yaklaşması sorunlu. Kürtlerin oyunu kime vereceği tartışması da çok sorunlu. Bence artık Kürtler kendine oy vermeli. Yani birini iktidara taşımak zorunda değiliz. Tabii bu benim kendi kişisel görüşüm. Kürtler artık kendi öz gücüne dayanarak stratejik ittifaklarıyla iktidarı hedeflemelidir. AKP de CHP de mevcut kapitalist düzen içerisinde bir çözüm öneriyor. İkisinin de programlarına bakın, aşağı yukarı aynıdır. Birisi biraz daha muhafazakâr sağ, birisi de sosyal demokrasi sosuyla benzer şeyler sunuyor topluma. Ben sosyalist bir programın, radikal demokratik bir programın Türkiye halklarını kurtaracağına inanıyorum. O yüzden de artık Kürtlerin kime oy verecekleri tartışmasından çıkmaları gerektiğini düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde bence temel strateji bu olmalı. Biz birilerini taşımak zorunda değiliz.  

“Türkiye’de rejim 2015’te masa devrilince değişti”

-Kişisel arşivimi tararken rastladım. Aralık 2013’te sizinle Hürriyet için yaptığım söyleşide, Mart 2014 yerel seçimlerine dönük hazırlıklarınızı anlatırken -ki o dönem HDP’nin Eş Başkanıydınız- “CHP ile ittifaka kapımız kapalı değil” cümlesini kurmuşsunuz. 2014’ten 10 yıl sonra 2024 Mart’ındaki yerel seçimlerde CHP, DEM Parti ile bazı belediyelerde iş birliği yaptığı için belediye başkanları ve belediye çalışanları tutuklandı. İşte Resul Emrah Şahan’ın durumu ortada. Herhalde sadece bu durum bile, Türkiye’de demokratik standartların 10 senede ne kadar geriye gitmiş olduğunu teyit eden bir emsal, değil mi? 

Bence 2015’ten itibaren Türkiye’de rejim değişti. Kasım 2015 seçimlerinden sonra Türkiye başka bir rotaya girdi. Nitekim çözüm masası da tam o dönemde, 2015’te devrildi. Masa devrilince Türkiye siyaseti başka bir yöne evrildi. Asıl mesele bu ve o günden itibaren biz bunun faturasını çok ağır ödedik. Bugün rejim böyle bir noktada olabilir ama çıkış yolu yine de barışa inanan halkın örgütlü mücadelesindedir. Benim gördüğüm siyasetin çözümsüzlük üretme mecrası olduğudur. Çözüm ancak bu sistemin mağdurlarının ya da işte bu sistemin hedefinde olanların birleşik mücadelesiyle gelişebilir.