21 Mayıs 2026 Perşembe

Kendi trajedisine sıra gelmeyen bir mektup Mustafa Yeneroğlu’21/05/2026

Geçtiğimiz hafta Silivri Cezaevi’ndeydim. Casusluk davasının iddianamesini ve bilirkişi raporlarını okumuş; sanıkların bir kısmıyla görüşmüştüm. Görüşemediklerimden biri, daha önce hiç tanımadığım Necati Özkan’dı. Duruşması devam ettiği için cezaevinde, koğuşunda değildi. Birkaç gün sonra 17 Mayıs tarihli, el yazısıyla yazılmış üç sayfalık bir mektup elime ulaştı.

65 yaşında, 42 yıllık bir iletişim danışmanı. Şirketini bu süreçte kapatmak zorunda kalmış, onlarca çalışanı ise işsiz kalmış. Dün, 65. yaşına bir hücrede girdi. Hakkında “siyasal veya askerî casusluk” suçlamasıyla 15 yıldan 20 yıla kadar hapis isteniyor. İddianame ise hukukilikten çok siyasi niyet beyanını andıran, ceza hukukunun temel ilkelerini tersyüz eden trajik bir metin. Doğrusu, asıl hedef Necati Özkan da değil, o kurguya uygun olduğu gerekçesiyle seçilmiş bir kurban.

Ama Necati Bey mektubunda önce kendi mağduriyetini anlatmıyor. Kendi davasının ayrıntılarına gömülmüyor. Dışarıda kalanlara, hâlâ söz söyleyebilenlere, hâlâ duyabilenlere bir hatırlatma yapıyor. Cesare Beccaria’nın “Haksızlığa karşı çıkmazsan, o haksızlığı sen yapmış olursun” anlamındaki sözünü taşıyor satırlarına. Tunuslu Hayreddin Paşa’nın “adil hükümdar değil, adil sistem” fikrini hatırlatıyor. Sonra da kendi cümlesini bırakıyor: “Asla pes etmeden, asla umudumu kaybetmeden sabrediyorum.”

HÜCREDEN GELEN SES

Mektubun en çarpıcı yanı, bir insanın kendi kişisel felaketini aşarak konuşabilmesi. Çünkü çoğu zaman, haksızlığa uğrayan insanın bütün dünyası kendi dosyasına, acısına ve savunmasına yönelir. Bu anlaşılır bir şeydir. İnsan, hayatı elinden kayarken önce kendini düşünür. Önce kendi hürriyetini, ailesini, emeğini, itibarını, yarınını korumaya çalışır.

Fakat bu mektupta başka bir şey var.

Necati Özkan, kendi başına gelenin ağırlığını gizlemiyor; ama o ağırlığın içinden ülkenin kanayan yarasına bakıyor. “Hakikatin, hukukun, adaletin ve hürriyetin yok edildiği bir ülkede devlet nasıl devam eder, nasıl ayakta kalır?” diye soruyor. Bu soru, bir sanığın savunma refleksiyle kurulmuş bir soru değil. Bu soru, devlet fikrine, hukuk düzenine, milletin ortak geleceğine dair derin bir endişenin dışa vurumu.

Bir insanın kendi özgürlüğü tehdit altındayken devlete, hukuka, adalete, hürriyete üzülmesi kolay şey değildir. Hele hakkında 15 ila 20 yıl hapis istenirken, kendi trajedisine sıra gelmeyecek kadar memleketin çöküşüne sızlanması hiç kolay değildir.

Bu yüzden Necati Özkan’ın mektubu, aynı zamanda bir aynadır. Dışarıdakilere tutulmuş bir ayna.

Bizim konforumuzu, suskunluğumuzu, alışkanlıklarımızı, ideolojik körlüklerimizi, tarafgirliğimizi, “bana dokunmayan” rahatlığımızı gösteren bir ayna.

Bugün Türkiye’de birçok insanın adaletsizlik karşısında ilk tepkisi artık irkilmek ve tepki göstermek değil, pozisyon almak oluyor. “Kim mağdur?” diye bakılıyor önce. “Bizden mi, onlardan mı?” diye soruluyor. Haksızlık, ancak kendi mahallesine değdiğinde haksızlık sayılıyor. Başkasına yöneldiğinde ya susuluyor ya da hemen bir gerekçe bulunuyor.

Oysa hukuk tam da burada başlar; sevmediğimiz kişiye yapılan haksızlığı da haksızlık sayabildiğimiz; fikrini paylaşmadığımız insanın hakkını da kendi hakkımız kadar savunabildiğimiz; beğenmediğimiz birine uygulanan kuralın, yarın beğendiğimiz birine de uygulanabileceğini idrak ettiğimiz yerde.

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI, VİCDANIN SESSİZLİĞİ

Hannah Arendt, Eichmann davasını izlerken kötülüğün her zaman şeytani yüzlerle ortaya çıkmadığını fark etmişti. Asıl ürpertici olan, kötülüğün çoğu zaman sıradan insanlar eliyle, sıradan görevler gibi yerine getirilmesiydi. Çünkü dehşet uyandıran kötülük insanı uyandırabilir; fakat kötülük sıradanlaştığında toplum uyuşur.

Türkiye’nin son yıllardaki en büyük kaybı biraz da burada aranmalıdır. En ağır kötülükler artık irkilmeden yapılır oldu; daha vahimi, irkilmeden seyredilir oldu. İnsanlar; haksız tutukluluklara, keyfi yargılamalara, Anayasa Mahkemesi kararlarının tanınmamasına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmamasına, seçilmişlerin iradesinin yok sayılmasına, kayyımlara, soruşturmalara, itibarsızlaştırma kampanyalarına, medya eliyle kurulan infaz düzenlerine alıştı.

Alışmak, çoğu zaman kabul etmekten daha tehlikelidir. Çünkü kabul eden kişi hiç değilse ne yaptığını bilir. Alışan kişi ise artık neye razı olduğunu bile fark etmez.

Bugün ülkede “adalet”, “hak”, “hukuk”, “kul hakkı”, “hürriyet” gibi kelimeler hâlâ dolaşımda. Fakat bu kelimelerin büyük kısmı yorgun, yıpranmış, içi boşalmış kelimelere dönüştü. Söyleniyorlar ama bağlayıcılık üretmiyorlar. Vaaz ediliyorlar ama hayata geçmiyorlar. Slogan oluyorlar ama sorumluluk olmuyorlar.

Bir insanın yıllarını hapis tehdidi altında bırakabilecek bir iddianame, hukuk ciddiyetinden çok uzak şekilde yazılabiliyor. Bir seçim kazanma iradesi, casusluk saiki gibi sunulabiliyor. Demokratik siyasetin en tabii sonucu, suç mantığının içine yerleştirilebiliyor. Ve bütün bunlar olurken toplumun önemli bir kısmı, meseleyi hukuk üzerinden değil, siyasi aidiyet terazisinde tartıyor.

Oysa bu yalnızca yargının meselesi değildir. Bu, bir toplumun vicdan kapasitesiyle ilgilidir.

Çünkü hukuksuzluk yalnızca onu yapanların eseri değildir. Ona susanların, onu gerekçelendirenlerin, “vardır bir bildikleri” diyerek vicdanını askıya alanların da payı vardır. Zulüm bazen emirle büyür; bazen sessizlikle. Bazen imzayla ilerler; bazen alkışla. Bazen de hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edenlerin konforunda kalıcı hale gelir.

Necati Bey’in mektubu bu yüzden insanın içine işliyor. Çünkü içeriden yükselen o ses, dışarıdaki sessizliğin ne kadar büyük, ne kadar ağır olduğunu duyuruyor.

SLOGANLAŞAN ADALET, TÜKETİLEN DEĞERLER

Beni en çok yoran şey, artık yalnızca dosyalardaki adaletsizliklerin ağırlığı değil. O ağırlığa, ne yazık ki, çoktan alıştık. Asıl yoran, bu ağır adaletsizliklerin gölgesinde suskun kalanların sessizliğine hâlâ alışamamış olmamdır.

Hele bu suskunluk, kendisini “değer yargısı sahibi” olarak tanımlayan, mütedeyyin, muhafazakâr, bu toprakların manevi mirasının taşıyıcısı olduğunu söyleyen kişilerden geldiğinde yara daha da derinleşiyor. Bu cümleyi dışarıdan bir suçlama olarak değil, kendi kuşağımın, kendi gönül dünyamın ve kendi mahallemin muhasebesi olarak yazıyorum.

Çünkü bu çevrelerin yıllarca üzerinde durduğu değerler belliydi: adalet, hak ve hukuk, dürüstlük, “emin” olmak, kul hakkından sakınmak, kötülüğe ortak olmamak, mazlumun yanında durmak, zulmedenin sofrasından haz duymamak, yoksulun hakkını gözetmek, gücün karşısında hakkı söylemek.

Bugün ise bu değerlerin çoğu pratikte karşılıksız bırakılmış durumda.

Adalet kelimesi söyleniyor; ama haksız yere tutuklu kalan insanlara dair tek cümle kurulmuyor. Hak ve hukuk vurgulanıyor; ama yargının siyasallaşması karşısında suskunluk tercih ediliyor. Kul hakkı anlatılıyor; ama kamu kaynaklarının sadakat ağları içinde dağıtılmasına itiraz edilmiyor. “Emin” vasfını taşımak vaaz ediliyor; ama nepotizm, liyakatsizlik, haksız zenginleşme ve kayırmacılık karşısında gözler kaçırılıyor. Mazlumun yanında durmak yüceltiliyor; ama mazlumun kimliğine, partisine, fikrine bakılarak sessizlik seçiliyor.

Bu artık değerlerin yaşatılması değil; değerlerin tüketilmesidir.

Daha kötüsü, bu tüketimin çoğu zaman dindarlık, sadakat, dava bilinci veya devlet hassasiyeti adı altında yapılmasıdır. Oysa dinin, ahlakın ve hukuk fikrinin en temel iddiası, insanı gücün karşısında korumaktır. Peygamberlerin tarihteki misyonu insanları uyutmak değil, uyandırmaktı. Putları kırmak yalnızca taş ve tahtadan yapılmış heykelleri yıkmak değildi; gücün, servetin, makamın, liderin, kabilenin, devletin ve çıkarın kutsallaştırılmasına karşı çıkmaktı.

Bugün peygamber mirasının varisliğini iddia edenlerin önemli bir kısmı, uyandırma misyonunun tam tersini yerine getiriyor. İnsanları uyandırmıyor, aksine uyutuyor. Zulme itirazı büyütmüyor, aksine gerekçelendiriyor. Hakkı hatırlatmıyor, aksine hizalanmayı öğütlüyor.

Bunun bedeli yalnızca siyasette ödenmiyor. Ahlakta da dinde de ödeniyor. Gençlerin dinden, diyanetten, geleneksel ahlak dilinden uzaklaşmasını yalnızca dış etkilere, modern kültüre, sosyal medyaya bağlamak kolaydır. Fakat asıl soru şudur: Gençler ne görüyor?

Lüks içinde yaşayıp yoksulun hakkından bahsedenleri görüyor. Sultan sofrasına oturup sofranın hesabını sormayanları görüyor. Her sözde “biz” deyip pratikte “ben” yaşayanları görüyor. Devletin gücüne yaslandığında adaleti unutanları görüyor. Kürsüde kul hakkını anlatıp, pratikte kamu hakkının nasıl tüketildiğini ve tüm bunlara susanları görüyor.

Ve çoğu zaman dinden değil, kendilerine din diye sunulan bu çelişkiden uzaklaşıyorlar.

SULTAN SOFRASI VE SUS PAYI

Elbette bu suskunluğun maddi bir karşılığı da var. İktidar nimetleriyle korkunç bir zenginleşme yaşandı. Yeni servetler, rantlar, nereden ve nasıl geldiği sorulmayan yeni hayatlar oluştu. Devletin bütün topluma ait olan imkânları, fiilen “sus ve destek payı” gibi dağıtıldı. Alanlar bunu hak ettiklerine inandı; almayanlar da çoğu zaman göz ucuyla bakıp susmayı seçti.

Sultan sofrasında oturanlar, sofranın hesabını sormamayı sadakat saydı. Oysa o sofrada her lokmanın bir karşılığı, her susuşun bir bedeli var.

Yoksulun hakkı ise unutuldu. Asgari ücretle yaşamaya çalışan, kiraya, faturaya, ilaca yetişemeyen milyonların gündelik mücadelesi, “uçuyoruz, kaçıyoruz” propagandasının altında görünmez kılındı. Yoksulluğu hatırlatmak “olumsuzluk yaymak”, adaletsizliği dile getirmek “karşı tarafa malzeme vermek”, hukuksuzluğa itiraz etmek “dava bilincinden uzak muhalefet” sayıldı.

Kolay bahaneler her dönem vardır: “Şimdi konuşmanın sırası değil.” “İçeriden değiştireceğiz.” “Karşı tarafa malzeme olur.” “Devlet zarar görmesin.” “Daha kötüsü gelir.” Tarihte her zulüm ve otoriterlik, kendi destekçilerine buna benzer hazır cümleler sunmuştur.

Fakat mesele tam da burada başlar. Çünkü ahlaki duruş, kolay zamanda değil, bu bahanelerin en makul göründüğü zamanda belli olur.

Devletçi hizalanma da bu sessizliğin başka bir yüzüdür. Devlet, hukukla bağlı ortak düzen olmaktan çıkarılıp iktidarın, partinin, liderin veya kadronun bekasına indirgenince, vicdan kendisine yer bulamaz. Oysa devletin devamı, keyfiliğin devamıyla değil; hakikat, hukuk, adalet ve hürriyetin korunmasıyla mümkündür.

Necati Bey’in mektubundaki soru bu yüzden yakıcıdır: Hakikatin, hukukun, adaletin ve hürriyetin yok edildiği bir ülkede devlet nasıl ayakta kalır?

Gerçekten de devlet nedir? Yalnızca kurumlar, makamlar, mühürler, protokoller, üniformalar, bütçeler ve emirler midir? Yoksa herkesin hakkını güvence altına alan, gücü hukukla sınırlayan, mazlumu keyfiliğe karşı koruyan ortak bir düzen midir?

Eğer devlet, hukuku kendi üzerinde bağlayıcı görmüyorsa; eğer yargı, iktidarın siyasal ihtiyaçlarına göre şekilleniyorsa; eğer kanun, kişiye göre uygulanıyorsa; eğer bir insanın yarını başka birinin keyfine bağlanmışsa, orada devletin ihtişamından değil, devlet fikrinin içten içe çürümesinden söz etmek gerekir.

Ebu Hanife’nin halifenin kadılığını reddedişi, Ahmed b. Hanbel’in devlet baskısına boyun eğmeyişi, Akif’in “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem” diye haykırışı bize aynı şeyi hatırlatır: Gücün yanında durmak kolaydır; zor olan, bahanelere sığınmadan gücün karşısında hakkı ayakta tutmaktır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey de budur.

Sivil, şahsiyetli, ahlaki ve hukuki bir duruş.

Kişiyi değil ilkeyi; gücü değil hakkı; iktidarı değil adaleti; taraftarlığı değil vicdanı merkeze alan bir duruş.

Müslümanlığın da en asgari gereği bu değil miydi?

DIŞARIDAKİLERİN İMTİHANI

Otoriter düzenlerin gücü yalnızca baskıdan değil, insanların baskıdan daha önce kendiliğinden eğilmesinden gelir. Kimsenin açıkça talep etmediği bir anda, insanın kendi vicdan alanını daraltmasından; “şunu söylemeyeyim”, “buna girmeyeyim”, “beni yanlış anlarlar” diye diye kendi özgürlüğünden kaçmasından gelir.

İlk kaybedilen şey çoğu zaman vicdanın küçük özerk alanıdır. O alan kaybolduğunda, kanunlar yerinde dursa bile hukuk devleti çoktan çökmüş demektir.

Bu yüzden olması gereken duruş, aslında bilmediğimiz bir şey değildir. Yıllardır vaaz edilen değerlerin sahici biçimde hayata geçirilmesidir.

Adaleti kişiye değil ilkeye bağlamak. Sus payını reddetmek. Sultan sofrasından kalkmak. Nepotizmi adıyla anmak. Yoksulun hakkını hatırlamak. Devletçi, partici veya kimlikçi hizalanma yerine vicdanın yanında durmak. Kişiyi değil ilkeyi, gücü değil hakkı kutsamak. Taraftarlığı değerlerin üstüne değil altına çekmek. Uyutmak değil uyandırmak.

Bunlar yeni sözler değil. Belki de en acı olan bu. Yeni olan, bu sözlerin yeniden söylenmek zorunda kalınmasıdır. “Adalet” diyebilmek için bile cesaret gerekmesidir. Hukuku savunmanın bir siyasi pozisyon gibi görülmesidir. Haksızlığa haksızlık demenin neredeyse kahramanlık sayılmasıdır.

Necati Bey içeriden “asla pes etmeden, asla umudumu kaybetmeden sabrediyorum” diye yazıyor. Bu cümle, dışarıda yaşayan bizlere de bir soru yöneltiyor: İçerideki insan sabrediyorsa, dışarıdakiler ne yapıyor?

Bir gün bu dosyalar yeniden açılacak. Bugünün iddianameleri, kararları, suskunlukları, alkışları, linçleri, manşetleri, sosyal medya kampanyaları, mahkeme tutanakları ve mektupları tekrar okunacak. O gün sorulacak soru basit olacak: Neredeydiniz?

Bu sorunun cevabı bugünden yazılıyor. Kimimiz konuşarak yazıyoruz, kimimiz susarak. Kimimiz “bana dokunmadı” diyerek, kimimiz “bana dokunmasa da haksızlıktır” diyerek.

Bir hücrede sabah ışığını bekleyen Necati Bey, kendi cevabını çoktan yazdı: “Asla pes etmeden.”

Peki ya dışarıdakiler?

Suskunluğun ağır, boğucu konforunda; tarihe, vicdanlarına ve bir nesil önce verilmiş özgürlük ve adalet ahdine ihanet etmenin vebaliyle nasıl yaşıyorlar?

Bu sorunun cevabı hiçbir savcılığın iddianamesinde bulunmaz. Hiçbir mahkeme kararında yazmaz. Bu cevabı ancak herkes kendi vicdanında bulabilir.

Kendi trajedisine sıra gelmeyecek kadar memleketin hukukuna üzülen insanların bulunduğu bir ülkede, asıl trajedi dışarıdakilerin bu çığlığı duymamayı tercih etmesidir.

Aliya İzzetbegoviç, kendisini yüceltmek için resmini asanlara “Benim resmimi hiçbir yere asmayınız.

Asılanları da indiriniz” demişti. Bu cümle yalnızca şahsi bir tevazu cümlesi değildir. Ahlaki bir ilke cümlesidir. Çünkü vakur duruş, kişinin kendi suretini büyütmesinde değil; kendisini savunduğu ilkenin gerisine çekebilmesindedir.

Bugün bize düşen de kişileri değil, ilkeleri yüceltmektir. Gücün değil, hakkın yanında durmak. Kendi mahallemizin hatasını da hakikat terazisine koyabilmek. Zulmü alkışlamamak, zalimi sevmemek, haksızlığa sessiz kalmamak.

*Mustafa Yeneroğlu Hukukçu ve İstanbul Milletvekili.

Despotizmin ideolojisi olmaz Prof. Dr. İshak Torun+19/05/2026

Prof. Dr. İshak Torun, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Türkiye siyaset yapısında yaşanan değişimi yazdı.

Türkiye’de laikçiler de İslamcılar da yanıldı. Çünkü siyasal aktörler ile ideolojiler değişti ama siyasal sistem aynı kaldı. Din ve laiklik üzerinden toplumu konsolide etmenin modası çoktandır geçti.

Son dönem bakan ve üst düzey atamalarında İslamcı renkler geri plana düşerken, devletçi ve milliyetçi renkler ön plana çıkıyor. Bu, devletteki yapılaşmanın bir dışavurumu olsa gerek. Gelinen noktada demokratik İslamcılığın siyasal idealleri devletçi ve milliyetçiliğin gölgesinde kaldı. Yerini II. Abdülhamit’in otoriter İslamcılığına bıraktı: Dinin siyasi ideallerinden vazgeçilmesi karşılığında dindarlığın ve dindarların desteklenmesi. Bir de dışarda İttihad-ı İslam politikası.

AK Parti’nin kurucu ideolojisi olan demokratik İslamcılık söylem üstünlüğünü kaybetti. Sivil toplum, demokrasi ve hukuk devleti zayıfladıkça zayıfladı. Siyasal merkez ise güçlendikçe güçlendi.

Muhafazakârlar artık savunma sanayisiyle ve devletin dış politikasıyla ilgileniyor. Mesele bu idiyse! Laikçilere ve Kemalistlere yıllarca neden husumet edildi? Devleti ve güvenlik politikalarını güçlendirmek onların da hedefi değil miydi?

Şu kadar ki: Kemalistler, dindarlığı desteklemediler. Hatta dindarlığa, tarikat ve cemaatlere husumet ettiler. Muhafazakârları çevreye ittiler. Onları ladinileştirsin diye Köy Enstitülerinde laik misyoner yetiştirdiler. İslam’ın kültürel hegemonyasına saldırdılar. Öte yandan dine olan baskıları, Sovyet rejimindeki kadar şiddetli olmadığı için, dinin yenilenip güçlenmesine yaradı. Dindar grupları fiilen birleştirdi. Ümmetçi duyguların gelişmesine katkı sağladı. Geleneksel dini kurumların kangren olmuş organları bu sayede kesilip atıldı. Tarikat ve cemaatler görece sivilleşti. Muhafazakâr kitleler demokrasi ve hukuk devleti yanlısı oldu. Tarikat ve cemaatlerin AK Parti iktidarına angaje olmaları sonrasında ise işler tersine döndü. İslamcılar gözlerini devletten gelecek iktidar ve ranta diktiler. İktidarlanıp ganimetlendiler. Devletin yanaşması oldular. İktidar ve ticaret lobilerine dönüştüler. Hukuk devleti ve demokrasinin karşısında konumlandılar. Dini değerleri retorikleştirerek istismar ettiler. Çünkü aslı mecraları olan sivil kamusal alandan uzaklaştılar.

Türkiye’de İslamcılık siyasal ve kültürel olarak ikiye ayrılmaktadır. Refah / selamet çizgisini siyasal İslamcılık, tarikat ve cemaat çizgisini ise kültürel İslamcılık olarak tanımlamak mümkündür. Aslında bunlar birbiriyle hiç geçinememiştir. Ancak 28 Şubatçıların toptancı baskısı sayesinde ittifak edebildiler. Bu ittifaktan AK Parti ortaya çıktı. Uzlaşmacı ve demokratik bir İslamcılık anlayışı gelişti. Demokrasi ve hukuk devleti sahiplenildi. Sağdan ve soldan liberallerle ittifak edildi. Güvenlik sektörünü domine eden Ulusalcı Kemalistlere karşı ortak cephe kuruldu. Bu ittifakı dışarıdan ABD destekledi. Elbirliğiyle Kemalistlerin siyasal hegemonyası kırıldı. Ayrılıkçı Kürtçülerin bu cepheye yaptıkları dolaylı katkıyı unutmamak gerekir. Çünkü ulusalcı Kemalistler bu cepheye onların korkusuyla boyun eğdi. Bu yüzden AK Partiyi kapatamadılar. Verdikleri muhtıranın arkasında duramadılar. Darbe senaryolarını hayata geçiremediler.

Ulusalcı Kemalistlerin yenilmesi ve düşman korkusunun ortadan kalkması sonucunda İslamcı fırkalar bir birine düştü. Savaş baltalarını gömdükleri yerden çıkardılar. Meğer! Bunları bir arada tutan şey ortak düşmanmış. 2010’lu yıllardan itibaren ortak düşman yenilince siyasal İslamcılar ile Gülen Cemaatinin arası bozuldu. Kendi aralarında örtük iktidar kavgasına tutuştular. Birbirini iltihaka zorladılar. Çünkü asabiye dünyasında ittifaka yer yok! Millet veya ümmet paydasında ittifak etmek bu habitusa yabancı! İslami fırkalar arası asabiye mücadelesinden laik ulusalcılar ile Türk milliyetçileri karlı çıktı. Kritik kurumları bütünüyle ele geçiremeseler de buralarda dominant hale geldiler.

Sonuçta AK Parti etkisini kaybetti. İslamcılık da mukaddesatçılığa dönüştü. İsim olmaktan çıktı. Milliyetçilik ve devletçiliğe sıfat oldu. Devlet katındaki İslamcıların çoğunluğu milliyetçileşti ve devletçileşti. Hatta Kemalizme sempati duymaya başladılar. Ulusalcı Kemalistler de siyaseten muhafazakârlaştı. Sonuçta laik devletçilikten Abdülhamit devletçiliğine ya da laik otoriterizmden muhafazakâr otoriterizme geçildi. Mustafa Kemal ile Recep Tayyip Erdoğan’ın resimleri devlet dairelerinde yan yana asıldı. Atatürk’ün resmi indirilmedi. Gerek de yoktu. Bunun muhafazakâr versiyonundan bir tane daha asıldı. İkisi de devletli. Aslında siyasal yapı değişmedi.

Yaşadığımız bu dönüşümler bizlere çok şey öğretti: Birincisi insanlar laik, İslamcı veya Marxist oldu diye hukuk devleti ve demokrasi kendiliğinden gelmiyor. Siyasal sistemle siyasal ideolojiyi birbirine karıştırmamak gerekir. İkincisi hangi ideolojiye sahip olursa olsun iktidara erişmiş hiçbir siyasetçi bize demokrasi ve hukuk devletini kendi elleriyle teslim etmiyor. Çünkü demokrasi ve hukuk devletiyle muktedirlerin çıkarları ontolojik olarak birbiriyle çatışıyor. İdeolojiler siyasi aktörler için ya rakiplerin göğsüne fırlatılacak mızrak ya kendilerine yönelik saldırılarda kullanılacak kalkan ya da dayanılacak koltuk değneğidir. Hattı zatında siyaseti meslek olarak yapanlar uğraşları itibariyle ne bir dine ne de bir ideolojiye inanırlar. Onların tümü güç ve stratejiyi din, iktidarı ise tanrı haline getirmiş sefih oyunculardır. Foucault’un dediği gibi hangi tarafı tuttuğununuz önemi yoktur: Siyasetçinin yanında saf tutanlar süfli heveslerin aleti olmaya, piyon olarak harcanmaya mahkûmdurlar.

*Prof. Dr. İshak Torun, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi (BAİBÜ) Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi.

18 Mayıs 2026 Pazartesi

MHP Lideri Bahçeli’den Türkgün’e özel açıklamalar! Terörsüz Türkiye’nin yeni yol haritası Rümeysa Tanıbalı/18 Mayıs 2026

1.Terörsüz Türkiye Süreci ve Gelişmeler

Türkiye, yaklaşık elli yıldır kan ve gözyaşına sebep olan bölücü terör örgütü PKK’nın feshiyle yeni bir gün doğumuna şahitlik etmektedir. Terörsüz Türkiye hedefi doğru zamanda atılan doğru adımlarla gerçeğe dönüşmektedir. Türkiye millî birliğin güçleneceği, barış ve huzurun kalıcılaşacağı bir döneme girmekte, yeni bir siyasî ve toplumsal hayat vasat bulmaktadır. Türkiye için tarihî bir fırsat olan PKK’nın silah bırakması ve fesih sürecinin uzun vadeli beklenen başarıya ulaşması için demokratik, siyasî ve ekonomik reformlarla millî birliğimiz daha da güçlendirilmeli, toplumsal uzlaşı, adalet ve eşitlik esas olmalıdır.

Türkiye’de milli bütünlüğün tahkim edilmesi gayesiyle toplumsal mutabakat ve dayanışmanın yükseltilmesi, son dönemde “terörsüz Türkiye” vizyonu ekseninde şekillenen güvenlik, siyaset ve sosyal entegrasyon tartışmalarıyla birlikte merkezi bir önem kazanmıştır. Terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda toplumsal uzlaşıyı derinleştirmek, toplumun her kesiminin ortak bir milli benlik ve gelecek tasavvuru etrafında kenetlenmesini teşvik etmek manasına gelir.

Bu bakış açısıyla “terörsüz Türkiye” gayesi, hem devletin bekasını teminat altına almayı hem de halkın farklı katmanları arasında sarsılmaz bir birliktelik zemini inşa etmeyi hedefleyen geniş ufuklu bir siyasi tasavvurun parçası olarak sunulmaktadır. Milli birlik mefhumu; Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter niteliğinin korunması, ortak milli şahsiyetin kuvvetlendirilmesi ve toplumun tüm unsurları arasında bir kader birliği algısının yerleştirilmesiyle doğrudan ilintilidir. Bu perspektifte milli bütünlük, vatandaşlık statüsü yanında; ortak mazi, kültür, lisan ve değerler manzumesi etrafında kristalleşen bir toplumsal aidiyet hissidir. Bu nedenle sıklıkla karşımıza çıkan “milli dayanışma”, “toplumsal kucaklaşma” ve “ortak istikbal” gibi kavramlar; milli birliğin sadece devlet aygıtının hamleleriyle değil, toplumun her bir ferdinin katılımıyla tahkim edilebileceği inancını yansıtır.

Bunu mümkün kılacak siyasî hukuki ve sosyal şartlar ülkemizde mevcuttur. Nitekim TBMM “Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” bu yönde önemli bir işlev görmüş, çok önemli mesafe kat edilmiştir. Önümüzdeki dönemde Türkiye’yi demokrasisi gelişmiş, ekonomik ve sosyal olarak güçlenmiş, Dünya liginde üst sıralarda olan bir ülke yapmak temel hedefimizdir. Bu yönde oluşturulacak bir uzlaşma zemini birlikte yaşama iradesini güçlendirilebilecek aynı zamanda da gelişmiş bir ülke olma yolunda kalkınma hedeflerine odaklanılabilecektir. Bu zeminin çerçevesi; öncelikle Türkiye Cumhuriyeti’nin beka ve birliğini azim ve sadakatle savunarak ülkemizin geleceğini millet iradesinden aldığı güçle güvenceye kavuşturacak, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne, millî birlik ve kardeşlikte uzlaşmaya açılan bir siyasetin şekillenmesidir. Demokratik standartları yükseltmek, temel insan hak ve hürriyetlerini teminat altına almak, hukukun üstünlüğünü ve adaleti her alanda hâkim kılmaktır.

Önemli olan toplumun her kesiminin, milletimizin her ferdinin kendisini ait hissedeceği kuşatıcı, kapsayıcı ve koruyucu bir devlet ve toplum düzeni inşa etmektir. Türk milletinin her ferdinin kendisini ifade edebileceği, ayrıştırmak yerine birleşmeyi, dağılmak yerine toplanmayı, kavga yerine barış ve huzuru arayacağı, “hep birlikte Türkiye” anlayışıyla geleceğin güçlü Türkiye’sinin inşasını mümkün kılan bir zeminde buluşmaktır. Bu kapsamda yasama yürütme ilişkilerine, yürütmenin kapsayıcılığına, yargının bağımsız ve tarafsızlığına, katılımcılığa ve temsil adaletine, aynı zamanda da yönetim istikrarına uygun düzenlemeler yapılabilecektir.

Bu sebeplerle süreçte atılan her adımın tek motivasyon kaynağı Türkiye’yi terör belasından kalıcı bir şekilde kurtarmak olduğu sarihtir. Cumhuriyetimizin yeni yüzyılında terörü tamamen bitirmiş bir Türkiye’yi inşa etmek etnik ve dinî kökenine, mezhebine, meşrebine ve siyasî aidiyetine bakmaksızın her bir vatandaşımızın hayrınadır. Daha demokratik, daha güçlü, daha müreffeh bir Türkiye herkesin ortak arzusudur. Terörsüz Türkiye böylesi bir anlayıştan hareketle Türk ve Türkiye yüzyılı hedefinin stratejik kapısıdır ve Türkiye, önemli bir eşiği aşarak terör belasından tamamen kurtulmak için kararlılıkla ve titizlikle faaliyet yürütmektedir. Ya terör ya demokrasi; ya silah ya siyaset yönündeki tercihlerin ortaya konulacağı bu süreç, silahsız ve terörsüz Türkiye’de siyasetin ve demokratik meşru kurumların öne çıkacağı bir dönem olacaktır. Terörsüz Türkiye, terörü geçmişiyle normalleştirmek değil, tüm varlığıyla fiil ve eylemleriyle hayatın her yerinden ve zihinlerden çıkarmaktır. Terörsüz Türkiye taviz ve teslimiyet, terörle pazarlık değil, terör örgütlerinin yeşereceği alan da bırakmamaktır. Zira tam demokrasi ancak böyle bir zihinsel ve sosyal iklimde istendiği gibi gelişebilecektir.

Terörsüz Türkiye ve iç cepheyi güçlendirme çağrısının üzerinden yaklaşık bir yıl sekiz ay geçmiştir. Bu sürede alınan mesafe umut vericidir, herhangi bir eylemin olmaması da memnuniyet verici aynı zamanda atılan adımların samimi olduğunun işaretidir. Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 “Barış ve Demokratik Toplum Çağrı”sında Türkiye’nin birliğinden beraberliğinden yana tavır ortaya konulmuştur. 27 Şubat 2026’da ise “demokratik siyasetin hayata geçtiği yerde silahın anlamsızlaşacağının beyanı ve tercihin açıkça siyasetten yana yapıldığının ilanı, bir ilke bütünlüğü” olarak bu çağrıya atıf yapılmıştır. Bunun gereği de yapılmış, nitekim örgüt feshedilmiş, silah bırakma iradesi teyit edilmiştir. Terörsüz Türkiye hedeftir. Barışta ve kardeşlikte buluşma iradesidir. Hedefe en hızlı ve kalıcı şekilde ulaşmak ise amaca uygun yol ve yöntemlerin etkili bir şekilde kullanılmasını gerekli kılmaktadır. Kaybedecek zamanımızın olmadığını etrafımızdaki gelişmeler çarpıcı şekilde göstermiştir.

Barış iki taraflıdır ve bölücü terör örgütü PKK’nın taahhütlerini yerine getirmesi yanında Devlet olarak atılması gerekli adımların ikmal edilmesiyle süreç tamamlanabilecektir. Türkiye siyasi ve toplumsal ekseriyetle süreci desteklemektedir. Böylesi bir kapsamlı mutabakat meşru zemini güçlendirmekte, gerekli adımların atılması için motivasyon sağlamaktadır. Türkiye’nin en kronik sorununa kısa sürede çözüm üretmek kolay olmasa da zamanı etkin kullanmak, muhtemel provokasyonları engelleyerek sonuç almak bakımından hayati önemdedir.

Bugüne kadar ortaya konulan terörsüz Türkiye adımları az zamanda elde edilen önemli bir başarıdır ve artık sonuca ulaşacak hamlelerin de yapılması şarttır. Bu noktada kurumları harekete geçirmek ve ne yönde karar alacaklarına dair yönlendirme yapmak, bu süreçteki iletişimi sağlamak, bilgi kirliliğine fırsat vermemek, münfesih örgütün üzerindeki yaptırımların hayata geçmesini mümkün kılacak mekanizma oluşturmak, gelişmelerin takibini ve nihai hedefe doğru yürünmesini sağlayacak devlet kurumlarını yetkilendirmek ve terörün tekrar ortaya çıkmasının önünü kesmek amacıyla gerekli yasal ve idari düzenlemeleri yapmak öne çıkmaktadır.

Bu çerçevede, şu kritik aşamalardan geçilmiş olduğunu hatırlatmakta fayda vardır:

    12 Mayıs 2025 tarihinde PKK terör örgütü kongresini topladığını ve Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısı üzerine örgütü feshetme ve silahlı mücadeleyi bırakma kararı aldıklarını açıklamıştır.

    11 Temmuz 2025 tarihinde silah bırakma kararının göstergesi olarak 30 PKK militanı silahlarını yakmak suretiyle bırakmıştır.

    Silah bırakma ve devlet yetkililerinin bu silahları teslim alma süreci kısmen de olsa devam etmektedir.

    27 Şubat 2026 tarihinde Abdullah Öcalan bir yıl önce yaptığı çağrının arkasında durduğunu ifade ederek PKK’nın bölgesel uzantılarına da silah bırakma çağrısı (üstü kapalı da olsa) yapmıştır.

    TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi komisyonu çalışmalarını tamamlayarak komisyonda yer alan partilerin tamamına yakın bir ekseriyetle kabul ettiği ortak raporunu hazırlamış ve kamuoyuna duyurmuştur. Buradaki irade ise terörü ülkemizin gündeminden kalıcı olarak çıkarmak ve terörsüz Türkiye’yi inşa etmek için yasal düzenlemelerin yapılması gerektiği yönündedir.

Ayrıca, bu süreçte başta Suriye olmak üzere İran ve Irak’ta yaşanan gelişmeler PKK terörünün bölgesel uzantıları ve tüm bileşenleriyle sonlanmasının önemini göstermiştir. ABD’nin İran’daki PKK unsurlarına silah verdiğini ve bunun karşılığında kendisine destek beklediğini ifşa etmesi, Türkiye’de PKK’nın feshedilmesiyle nasıl bir kazanım elde edildiğini de ortaya koymuştur.

2.Yeni Aşama ve Yol Haritası

Ancak yapılanların ve söylemlerin karşılıklı anlam kazanması noktasında bir iletişim eksiliği yaşandığı görülmektedir. Bu noktada yeni aşama için bir yol haritası ortaya koymak bu doğrultuda gerekli mekanizmaları harekete geçirmek gerekmektedir. Örgüt üzerindeki yaptırımların hayata geçmesini mümkün kılacak mekanizma oluşturmak, gelişmelerin takibini sağlayacak devlet kurumlarını yetkilendirmek, bir yandan da yasal ve idari düzenlemeleri yaparak barış ve kardeşliği, siyaseti ve demokratik değerleri öne çıkarmak terörsüz Türkiye hedefine ulaşma amacına hizmet edecektir. Genel olarak terör örgütü kurumsal kimliği ile örgütün feshi yönünde söylem geliştirilse de münferit farklı çıkışlarla kamuoyu terörsüz Türkiye’ye karşı kışkırtılmaya çalışılmaktadır.

Diğer yandan devlet ile örgüt arasındaki ilişki biçimi bir çerçeveye oturtulmadığından belli kurumlar eliyle sistematik olmayan bir kontrol ve yönlendirme süreci işlemektedir. Bu durum işlerin ortaya konulan irade paralelinde yürümemesi gibi bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Temel hedef terörü ülkemizin gündeminden, bölücülüğü zihinlerden tamamen çıkarmak ve terörsüz Türkiye’yi bütünüyle inşa etmektir. Devamında terörsüz ve istikrarlı bölgenin alt yapısını oluşturarak bölgesel barış ve huzura da katkıda bulunmaktır. Bu doğrultuda hızlı, etkin ve sonuç alıcı karar ve uygulamayı mümkün kılan bir model ortaya konulmalıdır. Böylesi bir tercihte ise çok yönlü ve dağınık yapılarla ayrı ayrı ilişki yahut irtibat yerine tek merkezli karar mekanizması ile hızlı ve etkin karar süreçlerini inşa etmek öne çıkmakta, belirleyici olmaktadır.

Parçalı yapılarla terörsüz Türkiye yolunda yürümek sonuç almayı geciktirecek, provokasyonları artıracak, dış müdahalelere imkan verecek, örgüt içi çatışma dinamiklerini öne çıkararak görünür kılacak ve sonuç almayı zorlaştıracaktır. Başından beri “örgütün kurucu önderi” ifadesinin kullanılması da bu endişeyi gidermeye, olası riskleri azaltmaya ve en hızlı şekilde terörsüz Türkiye hedefine ilişkin sonuç almaya yöneliktir.

Terör örgütlerinde kurucu önderler, örgütsel kimliğin inşası, ideolojik çerçevenin tahkimi ve hareketin siyasal meşruiyet anlatısının oluşturulması bakımından merkezi bir rol oynarlar. Siyaset bilimi literatüründe bu durum çoğu zaman “karizmatik otorite”, “örgütsel kurumsallaşma”, “lider-merkezli mobilizasyon” ve “kolektif eylem çerçevesi” gibi kavramlarla açıklanır. Özellikle yeraltı örgütlenmelerinde kurucu lider, yalnızca askerî ya da operasyonel bir figür değil; aynı zamanda hareketin ideolojik repertuarını belirleyen, üyeler arasında sadakat ilişkisi üreten ve örgütün dost-düşman ayrımını tanımlayan sembolik bir merkez işlevi görür. Bu bağlamda kurucu önder, hareketin “kurucu miti”nin ve lider kültünün taşıyıcısı hâline gelir ve örgütsel aidiyet büyük ölçüde liderin şahsında somutlaşır. Birçok silahlı örgütte lider kültünün gelişmesi, Weberyen anlamda karizmatik otoritenin bürokratik ya da kolektif yapılardan daha baskın hâle gelmesine yol açabilir. Bununla birlikte örgüt zamanla büyüyüp kurumsallaştıkça, kurucu liderin şahsî otoritesinin örgütsel mekanizmalara devredilmesi meselesi kritik bir sorun alanı yaratır.

Bu nedenle barış süreçleri, lider tasfiyeleri veya ideolojik dönüşümler sırasında kurucu önderlerin tutumu, örgütün stratejik yönelimini ve çözülme ya da devamlılık kapasitesini doğrudan etkileyen temel değişkenlerden biri olarak değerlendirilir. Terör örgütlerinin tasfiye süreçlerinde liderlik mekanizmasındaki çok seslilik, örgütün tasfiyesi sonrası başka liderliklerin doğmasına ve örgütün başka isimlerle yeniden organize olmasına sebebiyet verebilir. Bu bağlamda terörün tasfiye süreçlerinde muhatabın açık ve net bir şekilde ortaya konulması elzemdir. Bu muhataplık sürecin kolaylaştırılması, etkin, hızlı ve sonuç alacak şekilde yürütülmesi ile ilgilidir. İspanya’nın Bask bölgesindeki bölücü terör örgütü ETA, Birleşik Krallık’ta Kuzey İrlanda merkezli İRA mono-liderlik mekanizmasına sahip olduğu için fesih görüşmeleri bu zeminde ilerlemiştir. PKK terör örgütü de mono-liderlik mekanizmasının liderlik kültüyle beraber tesis edildiği bir sisteme haizdir. Lakin PKK’nın farklı isimlerle İran, Irak, Suriye gibi ülkelerde barınması ve İsrail, ABD ve Bazı Kıta Avrupası ülkelerinin bölgede etnik/dini/mezhep temelli istikrarsızlıkları besleyecek emellere sahip olması, yönetici kadroların manipüle edilerek farklı terör faaliyetlerinin başlamasına neden olabilir. Bu durum fesih ve silah bırakma kararlılığını gösteren, bu yönde bölgeye de çağrı yapan PKK’nın kurucu önderliğinin örgüt üzerindeki etki alanını devam ettirme, buna uygun bir kavramsal çerçeve geliştirerek etki gücünü artırma zarureti ortaya çıkarmaktadır.

Nitekim yaşanan süreçte Abdullah Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisi ve iradesi test edilmiş ve görülmüştür. Terörsüz Türkiye hedefinin nihai aşamasına geçildiği bu safhada devletin barışa ilişkin uzattığı müşfik elin gereği olarak ceza hukuku ve demokratikleşmeye dönük bazı adımların atılması, terör örgütünün silah bırakma kararlılığının fiiliyata dökülerek sonlandırılması gerekmektedir. Bu noktada devlet kurumlarının bırakılan silahları alma, silah bırakmayanları da bertaraf etme gücü ve kudretiyle hareket etmesi gerekmektedir. Niyet beyanları ortadadır ve gecikmeye mahal bulunmamaktadır. Tüm bu süreçleri koordine etmek ise devlet kurumları yanında fesih sürecinde örgüt içi karar ve uygulamaları yönlendirecek bir kapasite oluşumu ile yeterli hıza ve etkinliğe erişecektir. Bu durumda PKK’nın kurucu önderlik (örgüt açısından) statüsü de sona erdiğinden, Abdullah Öcalan’ın sürecin yönetimine katkı vermeye devam etmesini mümkün kılacak bir mekanizma oluşturulması gereği ortaya çıkmaktadır. Adı geçenin mahkumiyet hali saklı kalmak üzere bir sosyal statüyle teçhiz edilmesi, münfesih PKK ve bileşenlerinin örgütsel faaliyetlerinin yahut silah bırakmalarının daha sağlıklı şekilde yürütülmesini mümkün kılacaktır.

Bize göre “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” bu doğrultuda uygun bir statü tarifi olabilecektir.

Benzer bir sürecin yaşandığı İngiltere’de IRA ile muhtelif ateşkesler olsa da asıl barış süreci 1997’de başlayıp 2005’te neticelenmiştir. Bu süreçte IRA’nın siyasi kanadı olan Sınn Fein partisi güçlenirken, örgüt içerisinde de tartışmalar artmış hatta süreci kabullenmeyenler tarafından “Real IRA” hareketi kurulmuştur. PKK için böyle bir seçeneğin oluşmaması maksadıyla Abdullah Öcalan’ın örgüt tarihindeki rolü ve PKK’nın bir Apoculuk hareketi oluşundan ilhamla; Öcalan’ın örgüt mensuplarına ulaşması ve özellikle teröristler üzerinde etkili bazı yöneticilere talimatlarını ileteceği, bu yönüyle barışın inşasına ve siyaset alanının açılmasına hizmet edecek bir mekanizma olarak söz konusu koordinatörlük işlevsel olacaktır. “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü”nün kuruluş amacı, kapsamı, görev ve sorumlulukları ile çalışma şekli şu şekilde olabilecektir:

3.Koordinatörlük Mekanizmasının Tanım, Amaç, Kapsam ve İşleyişi

Koordinatör PKK’nın kurucu önderi Abdullah Öcalan olacaktır. Bu statü örgütün feshiyle örgütün bütün türevleri ve unsurlarıyla katî suretle tasfiye edilmesine matuf bir tanımlamadır.  Koordinatörlük PKK terör örgütünün bütün uzantıları, örgüt yöneticileri ve militanlarının mutlak bir şekilde silah bırakmasını ve tasfiyesini koordine etmek, yürüyen barış sürecini örgütsel yönüyle sekteye uğratılmasını önlemek, silah yerine siyaset tercihine uygun meşru yönlendirmeler yapmak amacına matuf olarak tasavvur edilmiştir. Bu doğrultuda Öcalan’ın koordinatör statüsü, örgütün tasfiye süreci ile sınırlı kalacaktır. Dolayısıyla bu koordinatörlük, Kürtlerin lider ve temsilcisi, etnik ve kategorik hakların savunuculuğu gibi hususları kapsamamaktadır.

Bu noktada fiili sosyal statü, örgüt mensupları ve siyasi uzantıları nezdinde Öcalan’ın var olan karşılığını kapsayıcı hale getirme işlevini görecektir. IRA meselesinde Silahların İmha Edilmesine İlişkin Bağımsız Uluslararası Komisyon (IICD) oluşturulmuş, bu komisyonda devlet-uluslararası kuruluşlar-din adamları gibi unsurların yanı sıra örgüt yönetimi ve Sinn Fein da hukuki bir karşılık bulmuştur. Dolayısıyla Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü vasfı Öcalan’la sınırlı ve işlevi de yukarıda özetlenen çerçevede olacaktır.

Terörsüz Türkiye hedefinin gerçeğe dönüştürülmesi ve kalıcı şekilde başarıya ulaşması bu konuda sağlanabilecek toplumsal mutabakatla yakından ilişkilidir ve koordinatörlük bu yönde katkı verecek, Türkiye Cumhuriyetinin ve terörsüz Türkiye hedefinin başarısına hizmet edecektir. Bahsi geçen statü içerisinde siyasallaşma kavramıyla ifade edilen gerçekliğin, Öcalan’ın ya da herhangi bir örgüt mensubunun siyasal figürleşmesi değil siyasal karşılıklarının Türkiyelileşmesidir. Sinn Fein örneğinde olduğu gibi Dem Parti ya da daha sonra ortaya çıkabilecek diğer alternatifler ülke bazlı politika üretecek biçimde ulusallaşmalıdır. Dolayısıyla Öcalan’ın buradaki fiili sosyal statüsü, silahın sustuğu ve siyasetin konuştuğu, bunu yaparken de ulusal bazda bir siyasi hedef iddiası ile hareket ettiği bir alana işaret etmektedir.

Abdullah Öcalan Barış ve Siyasallaşma Koordinatörü sıfatıyla kendisine sağlanacak iletişim ve lojistik imkanlarla fesih ve silah bırakma sürecindeki örgüte bağlı gecikme, karşı duruş ve diğer aksaklıkları gidermede etkili olabilecektir. Dolayısıyla İletişimin dolaylı sağlanmasının yarattığı handikap önlenecek barış ve kardeşlik süreci ile siyaset daha sağlıklı bir zeminde yürüyecektir. Devletin belirleyeceği yetkili kişiler ve lojistik destek, bulunduğu cezaevinde temin edilecektir. PKK’nın fesih, mensuplarının silah bırakma, PKK’nın diğer ülke bileşenlerinin örgütsel faaliyetlerini sonlandırma ve silah bırakma, terörsüz Türkiye sürecini baltalamaya dönük örgütsel girişimlere karşı süreci tek merkezden yönlendirmek temel görevi olacaktır. Kendisine örgüt mensupları yahut bileşenleriyle sağlıklı iletişim kurma imkânı sağlanacaktır. Bu imkanların barış, kardeşlik, siyaset ve terörsüz Türkiye istikametinde kullanıldığı teyit edilecektir. Kamuoyuna doğrudan açıklama olmasa da basın yayın kuruluşları, akademik, STK ve benzeri yapılarla temas hakkı tanınabilecek bu şekilde barış ve terörsüz Türkiye hedef ve kararlılığının geniş kitlelerde karşılık bulmasına katkı sağlanacaktır. Yürüttüğü faaliyetleri raporlaması devlet organları tarafından yerine getirilecektir.

4.Sürecin Takibine İlişkin Yasama ve Yürütmede Kurumsal Yapı İnşası

Diğer yandan milli dayanışma, kardeşlik, demokrasi ve terörsüz Türkiye gelişmelerini takip etmek üzere yasama ve yürütme içerisinde iki ayrı komisyon kurulabilecektir. Komisyonlar terörsüz Türkiye hedefi gerçekleşene kadar devam edecektir. Gelişmeler konusunda hem TBMM, hem de kamuoyu belirli aralıklarla bilgilendirilecektir. TBMM’nde kurulacak komisyon,  Meclis başkanının oluru ile her partiden teamüllere göre belirlenecek sayıda milletvekilinin yer alacağı bir takip komisyonu hüviyetinde olacak, Mecliste temsil edilen tüm siyasi partilerin komisyonda yer almasına özen gösterilecektir.

Ayrıca Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında; Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı’ ile Milli İstihbarat Başkanlığı’ndan oluşan bir “Tasfiye ve Düzenleme Sürecini Yönlendirme ve Milli Birlik” komisyonu kurulacaktır. Terörsüz Türkiye sürecinin hem yürütüleceği hem de kamuoyunun bilgilendirilmesinin sağlanacağı bu yapı içerisinde “Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi” oluşturulacaktır. İhtiyaç duyulan kişiler burada çalıştırılabilecektir. Bu koordinasyon merkezinin topluma süreci anlatacak ve olası kara propagandalara karşı koyacak bir iletişim boyutu olacak, sürece dair bilginin tekelden yürütülmesi ve süreçle ilgili devlet kurumları arasındaki güçlü işbirliğinin tesis edilmesi sağlanacaktır.

Terör örgütlerinin fesih süreçlerindeki örgüt adına doğru ve doğrudan muhatabın belirlenmesi kadar devletin muhataplığı da önem arz etmektedir. Bu bağlamda Barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğü ile devlet adına yapılacak görüşmelerin merkezi burası olacaktır.

Bu şekilde;

    Bundan sonraki aşamaya dair Terörsüz Türkiye yol haritası belirlenecektir

    Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü’nün yaptığı faaliyetler raporlanacak, sürecin sağlıklı yürümesine yönelik öneriler Tasfiye ve Düzenleme Sürecini Yönlendirme ve Milli Birlik Komisyonu’nda değerlendirilecektir.

    Faaliyet izinleri meri hukuk çerçevesinde ikmal edilecek, sağlıklı ve hızlı bir süreç yönetimi esas olacaktır.

    Atılması gerekli görülen adımlar idari düzenlemeler için Cumhurbaşkanlığına, yasal düzenlemeler için siyasi partilere ve TBMM başkanlığına iletilecektir.

    Gelişmeler belirli periyotlarda kamuoyunun bilgisine sunulacaktır.

    Tek hedef terörsüz Türkiye’yi inşa etmek, nihayete erdirmektir.

    Terörsüz Türkiye sadece bir güvenlik mimarisi inşa etmek değil ekonomik, demokratik, sosyal ve kültürel alanları da içeren bütüncül bir dönüşüm hamlesi ortaya koymak, milli birlik ve kardeşliği tahkim etmektir.

Terörsüz Türkiye milletimizin özlemle beklediği bir gelişme, daha müreffeh ve huzurlu bir geleceğin müjdesidir. Kalıcı barışın, umudun, lider ülke Türkiye’nin habercisidir.

5.Terörsüz Türkiye: Algılar, Olgular, Doğrular

Türk milleti, geçmişteki acılarının bir daha yaşanmaması adına tedbirler alırken toplumsal ayrışmaları unutarak tarih sahnesinde kurumsal varlığını sürdürerek büyük zaferlere imza atmıştır. Türk milleti bir ve beraber olduğunda her sorunun üstesinden geldiği, her badireye göğüs gerdiği, nice başarılara ve kahramanlıklara imza attığı da bilinen tarihi gerçekliktir. Milli birlik anlayışı ile iç cepheyi güçlendirmek bu yönde bir toplumsal mutabakat oluşturmak ise millet olma vasfını güçlendirecek önemli bir aşama olacaktır. Toplumsal mutabakat; toplumsal dönüşüm, barış ve uzlaşmanın önemli bir parçasıdır. Barış ve uzlaşma literatüründeki egemen görüş, bireylerin ve halkların geçmişle yüzleşmesinin, affetmeye ve bağışlamaya hazır ve istekli olmalarının, onları toplum içinde daha kuvvetli ve sağlam ilişkiler kurmaya hazırladığı yönündedir.

Terörsüz Türkiye kapsamında barış kavramı, terörle barış değildir. Barış; terörün Türk milletinin berrak bilincinde ve temiz sinesinde açtığı yaraları rehabilite etme; etnik, dini veya mezhebi köken ayırt etmeksizin Türk milletinin her bir ferdi arasında sokulmaya çalışılan ayrılıkçı nifakları, hastalık yaratan parazitleri temizleme gayretidir. Türk ve Türkiye yüzyılında Türk Barışı, ülkesi, bölgesi ve kültür coğrafyasıyla huzurun tohumlarını istikrarla filizlendiren ve refah ile bölüşen cihanşümul medeniyet misyonudur. Bu misyonun taşıyıcı kolonları, parlamentoda siyasî temsili güçlü bir yasama mekanizması, etkin, hızlı ve verimli karar almayı ve uygulamayı amaçlayan yürütme mekanizması ve Türk milleti adına adaleti tesis eden yargı mekanizmasıdır. Bu mekanizmaların ortak zemini ise katılımcı demokrasi, bireysel hak ve özgürlükler, milli dayanışma ve uzlaşı kültürüdür. Bu bağlamda siyasetin geniş bir tabana yayılarak çatışma ve ihtilafları uzlaşı ve işbirliğine dönüştürmesi, şiddet, terör, siyasî ahlak sorunlarından arınmış bir politik iklimle mümkündür. Dolayısıyla Terörsüz Türkiye, milli güvenlik ve asayiş meselesi olduğu kadar siyaseti sorunların çözüm alanı olarak görme ve radikal, marjinal ve terör uzantılı siyasî partilerin sivil siyasete katılımını sağlama, gerilimli fay hatları üzerine kurulan toplumsal kutuplaşmaları milli birlik ülküsüyle doldurma vizyonudur.

Bu noktada Toplumda kültürel etkileşimi artıracak adımların atılmasıyla millî kimliğe sahip çıkılırken onun bir homojenizasyon ve kültürel tek tipleştirme olmadığı, aksine birleştirici bir unsur olduğu da anlaşılmış olacaktır. Nitekim “Terörsüz Türkiye” girişimi PKK’nın tüm bileşenleriyle feshedilmesiyle bitmeyecek; daha demokratik, birleştirici, ortak değerlerin öne çıktığı kucaklayıcı yeni bir anlayışın filizlenmesini sağlayacaktır. Türk milliyetçiliği milli birlik ve dayanışmayı, uzlaşmayı ve demokrasiyi siyasetinin ana konusu olarak görmekte, birlikten doğan güçle lider ülke Türkiye ülküsüne odaklanmaktadır. Terörsüz Türkiye ise bu ülkünün hayata geçmesini mümkün kılacak ilk adımlardan birisidir.

6.Terörsüz Türkiye İnşasında Toplumsal Düzen

Demokrasi

Terör ile demokrasi birbirine zıt kavramlardır. Terörün ve şiddetin olduğu yerde insanların hür iradesinden, insan haklarından ve demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla, PKK terörünün sona ermesi, demokrasinin güçlenmesi için bir fırsat olacaktır. Türkiye’nin yıllardır mücadele ettiği terör, demokrasimizin gelişmesine engel olmuştur. Terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda PKK’nın fesih ve silah bırakma kararına yönelik açıklamalarda ayrı bir devlet, federasyon, özerklik ya da kültüralist taleplerin yer almaması Türkiye’de yeni bir başlangıç için önemli bir adım olmuştur. Bu sürecin tam olarak başarıya ulaşması, terör örgütünün silah bırakmasının da ötesinde, herhangi bir şekilde terörü olumlayan, sırtını teröre ya da vandalizme dayandıran siyaset anlayışının da tarihe karışması ile mümkün olabilecektir.

Bu kapsamda, Terörsüz Türkiye hedefinde yalnızca dağdaki terörün değil bütünüyle şiddetin de bitirilmesi elzemdir. Millet olma gerçeğimiz ve demokrasi kültürümüz dikkate alındığında kimlik, siyasetin öznesi yapılmamalıdır. Bu anlamda Türk siyasetinde kimliğe dayalı siyaset yerine müşterekleri ön plana çıkaran, farklılıklara hürmetkâr bir anlayış hâkim olmalıdır. Milleti oluşturan her bir ferdin yerel kimliği ne olursa olsun müşterek hislerde buluşması millî birlik için zorunludur. Bu hissiyat bazen sevinçte bazen acıda mümkün olabilecektir. Şiddetsiz siyasetin mümkün olabilmesinin unsurlarından biri de şüphesiz bu duygudaşlığın inşası, müşterekleri çoğaltmak ve bu müşterekleri sosyal yaşamda görünür kılmaktır.

Siyasallaşma

Terörün bittiği, silahların sustuğu, ya silah ya siyaset , ya terör ya demokrasi  çağrılarının demokrasi ve siyasetten yana  olduğu bir Türkiye’de siyasetin alanını genişletmek, demokrasiyi güçlendirmek bu yönüyle de katılımcı ve kapsayıcı siyasetin önünü açarak her görüşün siyasette yer bulabileceği bir alanı inşa etmek mümkündür ve de gereklidir. PKK’nın feshedilmesi ile hukuki meşruiyete sahip herkesin, Anayasa ve ilgili kanunlara göre siyaset yapmasının önünde bir engel bulunmamaktadır. Abdullah Öcalan’ın silahlı mücadele döneminin bittiğinden ve terör örgütünün anlamsız kaldığından hareketle PKK’nın feshini istemesi ve siyaset yoluyla fikirlerini inşa etme mücadelesinden bahsetmesi , savundukları fikirleri siyasi mücadeleye evirmek istediklerini göstermektedir. Koordinatörlük bu yönüyle aynı zamanda meşru siyaset mekanizmalarının inşası için taraftarları üzerinde etkili olabilecek bir mekanizma olarak da işlev görebilecektir. Zira demokratik sistemlerin en önemli unsurlarından birisi de temsildir. Siyasal sistemin adil ve kapsayıcı olabilmesi için farklı toplumsal kesimlerin parlamentoda, yürütmede, yerel yönetimlerde ve karar alma mekanizmalarında yeterince yer alması gerekir. Temsilde yaşanan sorunlar dışlanma duygusunu geliştirebilecek, demokrasinin işleyişini aksatabilecek ve halkın siyasete olan güvenini zedeleyebilecektir. Temsilin adil ve kapsayıcı olması ise demokrasinin kalitesini artıracak, halkın siyasete olan güvenini de pekiştirecektir. Böylece siyaset, yalnızca belirli grupların değil, toplumun her kesiminin yer aldığı daha kapsayıcı ve demokratik bir alan haline gelebilecek, ülkemizin insan gücü potansiyeli siyasetin ve devlet organlarının her kademesinde yer bulabilecektir. Terörsüz Türkiye’nin inşası, yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, aynı zamanda kapsayıcı siyaset ve toplumsal uyum gibi unsurlarla desteklenmelidir.

Demokratik Hukuk Devletinin Güçlendirilmesi

İki asra yaklaşan demokratikleşme ve yenileşme tecrübesi ışığında Türkiye, Cumhuriyetimizin yeni yüzyılında muasır medeniyet ülküsünün en önemli gereklerinden olan demokratik hukuk devleti ilkesini daha da güçlendirme aşamasındadır. Toplumsal barış ve huzurun temini için daha demokratik ve şiddetin her türlüsünü reddeden bir anlayışla millî birlik ve toplumsal uzlaşmanın tesis edilmesi, temel bir ihtiyaç olarak öne çıkmaktadır.

Toplumun tüm kesimlerinin kendisini eşit, saygın ve güvende hissettiği bir yapı, terörün haksız ve temelsiz propaganda unsurlarını ortadan kaldıracak ve aynı zamanda demokrasinin gelişmesine de önemli katkı sağlayacaktır. Huzur ve refah artışıyla birlikte Türkiye’nin kalkınma hedeflerine ulaşması kolaylaşacaktır. Bu hedeflerin önündeki en önemli engellerden biri olan bölücü terörün ortadan kalkması ile birlikte Türkiye’nin daha güçlü bir demokrasiye ulaşması ve muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkması mümkün olabilecektir.

Toplumsal Mutabakat

Toplumsal mutabakat; toplumsal dönüşüm, barış ve uzlaşmanın önemli bir parçasıdır. Barış ve uzlaşma literatüründeki egemen görüş, bireylerin ve halkların geçmişle yüzleşmesinin, affetmeye ve bağışlamaya hazır ve istekli olmalarının, onları toplum içinde daha kuvvetli ve sağlam ilişkiler kurmaya hazırladığı yönündedir. Türk milleti, geçmişteki acılarının bir daha yaşanmaması adına tedbirler alırken toplumsal ayrışmaları unutarak tarih sahnesinde kurumsal varlığını sürdürerek büyük zaferlere imza atmıştır. Türk milleti bir ve beraber olduğunda her sorunun üstesinden geldiği, her badireye göğüs gerdiği, nice başarılara ve kahramanlıklara imza attığı da bilinen tarihi gerçekliktir. Milli birlik anlayışı ile iç cepheyi güçlendirmek bu yönde bir toplumsal mutabakat oluşturmak ise millet olma vasfını güçlendirecek önemli bir aşama olacaktır.

Kucaklayıcı Yeni Bir Anlayış İnşası

Toplumda kültürel etkileşimi artıracak adımların atılmasıyla millî kimliğe sahip çıkılırken onun bir homojenizasyon ve kültürel tek tipleştirme olmadığı, aksine birleştirici bir unsur olduğu da anlaşılmış olacaktır. Nitekim “Terörsüz Türkiye” girişimi PKK’nın tüm bileşenleriyle feshedilmesiyle bitmeyecek; daha demokratik, birleştirici, ortak değerlerin öne çıktığı kucaklayıcı yeni bir anlayışın filizlenmesini sağlayacaktır. Siyasetin etik değerlere bağlı uzlaştırıcı ve kapsayıcı vasfının öne çıkmasıyla ekonomik ve sosyal meselelerin istismarından vazgeçilecek, Türk milletinin tamamına daha huzurlu, müreffeh bir Türkiye vadeden atılımlar kolay ve mümkün hale gelecektir. “Herkes Eşittir Türkiye” toplumsal mutabakat zeminidir. “Hep birlikte Türkiye’yiz” ortak hedeflere varma iradesidir. Meşru hiçbir düşünce ve fikri dışlamadan, herkesi, inancı, etnik kökeni, mezhebi ve meşrebiyle, değerleriyle eşit kabul etmek “toplumsal mutabakat” arayışlarının ön şartıdır. Hukuk düzleminde bunu sağlamış olmak önemli bir demokratik kazanımdır. Milliyetçi Hareket Partisi; Türk milletinin birliğini ve beraberliğini koruyarak, herkesin inancına saygı duyarak birlikte yaşama ideali etrafında kenetlenip toplumsal sıkıntı ve sorunları çözmeyi amaçlamaktadır. Terörsüz Türkiye tarihi önemde bir dönüm noktasıdır. O sebeple tavsamaya, gecikmeye, istismara müsaade edilmeden sonuç alınmalıdır. Terörsüz Türkiye akıl, vizyon, emek, sabır ve itinayla; vatan ve millet aşkıyla, milletimizin her ferdini kucaklama anlayışıyla ve devlet aklıyla yürütülen hayırlı bir sürecin de ürünü olacaktır.

7.Sonuç

Terörsüz Türkiye sürecinde yeni bir hamleye buna uygun yol haritasına ihtiyaç bulunmaktadır. Burada öne çıkan husus Abdullah Öcalan’ın münfesih PKK’nın kurucu önderliği yerine örgüt üzerindeki etkinliğini sürdürebileceği bir yapı inşa etme gereğidir. “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” bu anlamda kendisi için uygun bir statü oluşturacaktır. Bu yapının temel görevi tasfiye sürecinde PKK ve tüm bileşenleriyle ortaya konulan iradenin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesini mümkün kılacak iletişimi kurmak ve adımları atmaktır. Buna uygun devlet kurumlarıyla muhataplık imkanı, izin ve benzeri lojistik desteklerin kendisine sağlanması, raporlama ve diğer işler için, ayrıca örgütün tasfiye sürecini takip ederek devlet adına yönetmek, gerekli idari düzenlemeleri hayata geçirmek ve TBMM’nde yapılan düzenlemeleri izlemek görevlerini yerine getirecek Cumhurbaşkanı yardımcısının başkanlığında bazı bakanlık ve kurumlardan oluşan bir “Tasfiye ve Düzenleme Sürecini Yönlendirme ve Milli Birlik” komisyonu ve içerisinde oluşturulacak “Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi” teşekkül ettirilecektir. Düzenlemeyle bakanlıkların ve tüm devlet kurumlarının aynı amaç doğrultusunda ve güçlü koordinasyonla hareket kabiliyeti artacaktır. Böylece iletişim eksikliği giderilmiş, statü ve muhataplık sorunu çözülmüş olacaktır. Tüm bunlar terörsüz Türkiye sürecinde hedefe bir an önce ulaşmak amacına matuf örgütle bir pazarlık yahut taviz anlamına gelmeyen örgütün ilan edilmiş iradesini hayata geçirecek altyapıyı oluşturmak manasındadır.

Demokrasimizin arızalı damarları Abbas Bilgili+18/05/2026

Demokrasinin elbette eleştirilecek yönleri var, ancak bütün eleştirilere rağmen çağımızın genel kabul görmüş yönetim modelidir diyebiliriz. Bu nedenle de demokrat olmanın olumluluğa işaret ettiğini belirtmemiz gerekir. Demokrasinin tam anlamıyla ve bütün kurallarıyla işlediği bir düzene kavuşamayışımızın bir çok sebebi olmakla birlikte, toplumun farklı katmanlarında demokrasiye mesafeli ve hatta anti demokratik damarların olduğu da bir hakikat. Çok partili hayatta serbest ve eşit oydan ibaret basit bir görünürlüğü olan demokrasinin elbette çağdaş gelişmelere paralel başka kuralları da var. Ancak burada üzerinde durmak istediğimiz husus, toplumumuzun farklı katmanlarındaki demokrasi alerjisinin, demokrasiyi içselleştirmeyi engellediğini hatırlatmaktır. Lider ya da partiyi kutsallaştırarak, tek adamlık, şeflik ve hatta diktaya yol açabilecek bu hastalıklı damarların meydana getirdiği demokrasi zafiyetine dikkat çekmek istiyoruz.

SOL MAHALLEDEKİ DARBECİ DAMAR

Sol mahalledeki iki düşünce insanı ve yazardan alıntı yapmak istiyoruz. Önemli bir entelektüel olan Doğan Avcıoğlu, klasik demokrasiden hiç hazzetmediğini yazılarında sürekli vurgulamış, sandıksal demokrasi, cici demokrasi gibi kavramlarla demokrasiyi aşağılamıştır. Yazdığı bazı kitaplar darbeci askerlerce el kitabı olarak kabul edilmiştir. Parlamenter sisteme saldırmaktan geri durmamıştır. Şu cümleler ona aittir:

“… devrimciliği değil, tutuculuğu kolaylaştıran parlamenter sistem, kalkınma çabasındaki ülkeler için elverişli bir sistem değildir. Devrim, devrimci bir politik sistem içinde başarıya götürülebilir.” (Doğan Avcıoğlu, Devrim ve Demokrasi Üzerine, Tekin Yayınevi, s. 304)

Doğan Avcıoğlu, batı tipi çok partili rejimlere olumlu bakmayarak tek partili demokrasiyi savunmuştur. (aynı eser, sh. 359). Tek partili demokrasinin ne kadar demokrasi olduğunu izah etmeye sanırım gerek yok. Mısır, Suriye ve Irak’ta bir ara görülen Baas diktatörlüklerinin benzerini savunan Doğan Avcıoğlu bugün dahi Türk solunda hatırı sayılı bir saygınlığa sahiptir. Geçmişte CHP içinde araştırma görevlisi olarak da görev aldığını düşündüğümüzde demokrasiyi besleyen sol damarda ciddi tıkanma potansiyeline sahip olduğunu kabul etmek gerekir.

Sol mahalleden Yalçın Küçük’ün ise daha net ve daha sivri bir dille demokrasiye saldırdığını görüyoruz. Bir televizyon programında sorulan soruyu, “ben demokrat değilim, bana demokrat denilmesini de anneme küfür edilmiş sayar ve ‘ben de senin ananı’ derim” diye yanıtlıyordu. Ardından da ekliyordu “sosyalistler demokrat değil, devrimci olur.”

Yalçın Küçük’ün demokrasi konusundaki bu söylemi ile solun demokrasi söylemi arasındaki büyük çelişkiyi şimdilik bir kenara bırakarak, soldan gelen bu saldırının demokratlığa olumsuz katkısında kuşku olmaması gerektiğini hatırlatmak isteriz.

ÜLKÜCÜLER NE DİYOR?

Şimdi de ülkücü bir yazardan alıntı yapacağız. Necdet Sevinç, ülkücü camiada hayli sevilen bir isimdi. Yazdığı kitaplar 70’li yıllarda elden ele dolaşırdı. Yazılarında sert ve keskin ifadeler kullanır ve bu tavır da zamanın gençliği tarafından çok beğenilirdi. O dönemde yazdığı Ülkücüye Notlar isimli bir kitapçık hayli gürültü koparmıştı. Ülkücü gençlere ve ülkücü teşkilatlara öneriler içeren bu kitapçık baştan sona emredici, itaati kutsallaştıran, eleştiriye yer vermeyen keskin ve katı ifadelerle dolu bir metindi. Kitap yayınlandıktan sonra sol basında “ülkücülerin faşistliğine dair önemli bir metin” olarak kabul edildi ve eleştirildi. Bu eleştiriler karşısında kitapçığa mesafe konuldu ise de, ülkücü gençlerin elinden eksik olmadı. Yeni baskıları yapılmaya devam edildi.

Demokrasinin ve hukukun hiç yer almadığı bu kitapçıktan aldığımız şu cümlede teşkilat ve lider otoritesi şöyle anlatılmaktadır: “Teşkilatta demokrasi yok, merkezi otorite ve o merkezi otoriteye mutlak itaat vardır. Lider ne diyorsa ne istiyorsa o olur. Lider ne yapıyorsa doğru olan odur.” (Necdet Sevinç, Ülkücüye Notlar, Türk Dünyası Yayınları, 5. Baskı, İstanbul 1979, s. 54) Bu cümlede de açıkça belirtildiği üzere, lider ne diyorsa o olur, ne yapıyorsa doğrudur! Bu düşünce ile beslenen bir gencin demokrasiyi, hukuku, insan haklarını, eleştiriyi benimsemesi mümkün olur mu?

Oysa aynı camiada rahmetli Erol Güngör, “Lisedeki milliyetçilik anlayışımla şimdiki arasında büyük bir fark vardır. Bir ilim disiplininden geçmiş olmak, yaş ve tecrübe, bilgi ve özellikle Batı ile temas insanı büyük ölçüde değiştiriyor” (Erol Güngör, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, Ötüken Yayınevi, 7. Baskı, İstanbul 2011, s. 566) demişti. Milliyetçiliği demokrasi ile buluşturan bu görüşün yanında, Ülkücüye Notlar’a takılıp kalanlar olduğunda da kuşku yok. Bugün ülkücü camiaya mensup olanların farklı partilere dağılmalarında bu durumun payının olduğunu düşünüyoruz.

SİYASAL İSLAMCILAR NE KADAR DEMOKRAT?

Siyasal İslamcıların da darbeci sol ve biatçı ülkücüden farkının olmadığı söylemek mümkün. İslamcı camianın önemli isimlerinden İslam Hukuku hocası Prof. Dr. Hayrettin Karaman’a göre “Demokrasi Müslümanların siyasi sistemi olamaz.” (Hayrettin Karaman, 29 Mayıs 2014, Yeni Şafak). Önemli bir isim olan Karaman’ın bu görüşünün İslamcı cenahta etkili olmaması mümkün değil. Ancak belirtelim ki, aynı kanaatte olmayan İslamcı yazar, akademisyenler de var ve şura, meşveret üzerinden İslâmla demokrasiyi bağdaştırdıklarını biliyoruz. Hayrettin Karaman’ın görüşünü paylaşan çok sayıda İslamcının mevcut olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz.

İdeolocya Örgüsü isimli kitabında İslamcı bir yönetimin teorisini yapmaya çalışan Necip Fazıl Kısakürek, “Başyücelik” adı altında tam anlamıyla seçkinci, askerci, baskıcı bir totaliter yönetim modeli önermiştir. İdeolocya Örgüsü’nde “Kanunun bir şey söylemediği yerde Başyücenin emri kat’idir.” (Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1976, sh. 262) deniliyor. Yine aynı kitapta “Kaza (yargı) cihazı onun adına işler ve adalet onun adına dağıtılır” (sh. 263) deniliyor. Görüldüğü üzere, İslamcı yönetimin başındaki “Başyüce” tam anlamıyla bir diktatördür. Esasen İslamcı camiadaki demokrasi noksanlığında bu görüşlerin de etkili olduğunu söyleyebiliriz.

KÜRT SİYASAL HAREKETİ NE KADAR DEMOKRAT?

Türkiye’deki Kürt siyaseti içerisinde farklı gruplar olmakla birlikte, en büyük grubu Abdullah Öcalan’ın temsil ettiğini kabul etmek gerekir. Bir terör örgütü (PKK) olarak binlerce insanın kanını akıtan bu grubun legal yönünü ise şu anda DEM Parti temsil etmektedir. PKK’nın Stalinist bir örgüt olduğunda kuşku yok. Ancak, Öcalan’ın daha kapsamlı bir çatı örgütü olan KCK’nın da kurucusu ve teorisyeni olduğu biliniyor. Komşu ülkeleri de ilgilendiren KCK ile ilgili Öcalan tarafından kaleme alınmış bir sözleşme mevcuttur. Örgüt için bir anayasa işlevi gören KCK Sözleşmesi’nin bir maddesinde Abdullah Öcalan’a verilen rol şu şekilde düzenlenmiştir: “Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir.” (Abdullah Öcalan, KCK Sözleşmesi, md. 11’den)

Bu metinde vurgulanan “Önderliğin son karar mercii olması” kuralının yukarıda örneklerini verdiğimiz “lidere itaat” ve “Başyüce’nin kat’i emri” gibi kavramlarla benzerliği dikkat çekicidir. Şüphesiz Kürt siyaseti içerisinde demokratik hukuk devleti çerçevesinde siyaset yapmak isteyenler de var. Ancak en büyük ve en etkili olan grubun başındaki Öcalan’ın kaleminden çıkmış KCK Sözleşmesi’nin demokratik bir hukuk devleti sunmadığı açıktır. Kaldı ki, Öcalan’ın diğer metinlerinde de klasik demokrasiye saldırının mevcut olduğunu unutmamak gerekir.

VE CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET MODELİ!

Alıntı yaptığımız solcu, ülkücü, islamcı, Kürtçü yazarların cümlelerinin benzerliğini ve demokrasi açısından oldukça sorunlu olduğunu vurgulamaya çalıştık. Şimdi de son yıllarda uygulamaya başladığımız Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin mimarlarından, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurumu Başkan Yardımcısı, hukukçu Mehmet Uçum’un yazdığı bir kitaptan bir cümleyi paylaşmak istiyorum. Uçum, bu sistem için “Tüm yetkiler ve karar verme gücü cumhurbaşkanına aittir” diyor. (Mehmet Uçum, 15-16 Temmuz’dan Cumhurbaşkanlığı Sistemine Türkiye’nin Demokratik Birliği Mücadelesinde Yeni Aşama 16 Nisan, Alfa Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2018, s. 115). Benzerliği gördünüz mü? Lideri sorgulamayan ülkücü, tek partili demokrasiyi öven darbeci solcu, her şeye yetkili Başyüceyi savunan İslamcı, önderlik son sözü söyler diyen Stalinist Kürtçü ve tüm yetkiler ve karar verme gücü cumhurbaşkanında diyen ucube sistemin mimarı! Bunları üst üste koyduğunuzda rengi farklı ama kalıbı aynı modelle karşı karşıya kaldığımız görünecektir.

Böyle bir sistem başka yerde var mı diye merak edenlerin meraklarını da giderelim. Fransa’nın mutlak monarşi döneminde “Güneş Kral” olarak bilinen 14. Louis’nin “Devlet benim” sözü de bunların bir başka versiyonudur. Bir örnek daha var; çiftlikte devrim yaparak yönetimi ele geçiren hayvanlar güzel günler beklerken, domuzlar dizginleri ele geçirince Napolyon isimli domuz müthiş bir diktatörlük kurar. Artık Napolyon’un, “Üstün bilgileriyle önderliği üslenmeleri doğaldı.” (s. 45, George Orwell, Hayvan Çiftliği, Çeviren: Celal Üster, Can Yayınları, 44. Baskı, İstanbul 2015), çünkü orada da aynı sistem kurulmuştu ve “Napolyon yoldaş her zaman haklıdır” (sh. 135) kuralı orada da geçerliydi.

Sağ ve sol damarlardaki arızanın kalbi sıkıntıya sokması gibi, toplumun sağ ve solundaki defolu durumun demokrasiyi içselleştirmede olumsuzluğa yol açtığı kanısındayız.

15 Mayıs 2026 Cuma

Kutuplaşmanın evrimi Halil İbrahim Albayrak+14/05/2026

Bir zamanlar ideolojilerin kızıl ve siyah bayraklarla, devrim naralarıyla, sokak çatışmalarıyla çarpıştığı o ateşli dönemden, bugün herkesin kendi dijital mikro-kabilesinde yaşadığı, karşı tarafı tiksintiyle andığı, duygusal bir soğuk savaşa geçişi izliyoruz. Bu, yalnızca siyaset biliminin değil sosyolojinin, sosyal psikolojinin, iletişim teorisinin ve hatta felsefenin kesişiminde yatan, modern demokrasilerin ruhunu içten içe kemiren bir fasit daireye evriliyor.

“Politik kutuplaşma” ve “sosyolojik kutuplaşma” kavramlarıyla hiç karşılaşmamış olmayı tercih ederdim. İlki, klasik yarılma kuramlarının (cleavage theory) aşina olduğu, sosyo-ekonomik, dini ve kültürel fay hatlarının siyasal arenada örgütlendiği, ideolojik programların çatıştığı bir süreçtir. İkincisi ise post-ideolojik, post-modern bir çağın ürünü. İdeolojilerin solduğu, yerini yaşam tarzı tercihlerinin, sembolik aidiyetlerin, duygusal tepkilerin ve kimlik savaşlarının aldığı bir kutuplaşma türü.

Birincisi mobilizasyon üretiyor, sokakları dolduruyor, gençleri siyasi kavgalara çekiyor, ikincisi anomi doğuruyor, paralel gerçeklikler yaratıyor ve ortak kamusal alanı yok ediyor. Politik kutuplaşma en azından diyalog ve müzakere zeminine imkânı tanır (ne kadar sert ve şiddetli olursa olsun). Sosyolojik kutuplaşma ise diyaloğu imkânsız kılar, çünkü “öteki” artık insan olmaktan çıkmış, bir “karikatüre”, bir “tehdide” dönüşmüştür.

1980’lerden günümüze uzanan toplumsal laboratuvarı mercek altına almak rasyonel bakış açısı sunabilir. Birçok coğrafya, neoliberal küreselleşmenin hemen her “gelişmekte olan” ya da “yeni demokrasi” diye nitelenen toplumda yarattığı travmayı yaşadı. Mesele evrenseldi. Bir toplum nasıl olur da ideolojik ateşten tüketim konforuna, oradan da kimlik savaşlarına savrulur? Bu savruluş, demokrasiyi nasıl içten içe erozyona uğratır? Ve en önemlisi, çıkış yolu var mıdır?

POLİTİK KUTUPLAŞMANIN KLASİK ÇAĞI

Seymour Martin Lipset ve Stein Rokkan’ın ünlü yarılma kuramı (cleavage theory) onlara göre, modern demokrasiler, toplumsal yarılmaların siyasal sisteme yansıtıldığı arenalardır. Bu yarılmalar dört ana eksende oluşur: Merkez-çevre (ulusal entegrasyon vs. bölgesel/yerel direniş), devlet-din (sekülerleşme vs. dini otorite), tarım-sanayi (tarım çıkarları vs. endüstriyel kapitalizm) ve mülk sahipleri-işçiler (sınıf çatışması). Bu, politik partileri doğurur, siyaseti anlamlı kılar ve toplumun enerjisini siyasal mobilizasyona dönüştürür.

1970’lerin sonlarına doğru birçok toplum, derin bir politik kutuplaşma yaşıyordu. Sol ve sağ, iki ayrı “dünya görüşü” olarak örgütlenmişti. Bir yanda sınıf mücadelesi, anti-emperyalizm, kolektivizm, eşitlik talebi ve devrimci umut… Diğer yanda milliyetçilik, anti-komünizm, geleneksel otorite, mülkiyet hakkı ve muhafazakâr düzen. Bu kutuplaşma, yalnızca parti programlarında ya da seçim bildirgelerinde değil üniversitelerde, sendikalarda, sokaklarda, kahvehanelerde, hatta aile sofralarında kendini gösteriyordu. Sokaklar, ideolojik kampların savaş alanı haline gelmişti. Okullar cepheleşmiş, sendikalar siyasallaşmış, basın iki kutba bölünmüştü. Gençler derneklere, gençlik kollarına, hatta silahlı gruplara katılıyor “devrim” ya da “vatan” uğruna can veriyordu. Kutuplaşma o kadar yoğundu ki, toplum “negatif bütünleşme” ile ayakta duruyordu. “Biz”i tanımlamak için “onlar”a şiddetle ihtiyaç duyuluyordu. Bu, Carl Schmitt’in “siyasetin özü dost-düşman ayrımıdır” tezinin en somut haliydi.

Politik kutuplaşma, antagonizmi (düşmanlık) açıkça ortaya koymuş ve bu sayede siyaseti merkezine almıştı. Fakat bu tür kutuplaşmaların sonu vardı. Aşırı gerilim, şiddeti tetikleyince Soğuk Savaş dönemi askerî müdahaleler, o politik kutuplaşmaları kanlı bir biçimde sonlandırdı. Darbe, hem solun hem sağı ezdi, binlerce insanı hapsetti, idam ya da sürgün etti. Bu da toplumlarda derin bir travma yarattı. İnsanlar “politika” kelimesinden bile ürker hale geldi.

İşte tam burada, tarihsel bir kırılma yaşandı: Depolitizasyon dönemi.

Bu depolitizasyon, yalnızca baskı yoluyla değil aynı zamanda ekonomik bir devrimle pekiştirildi. Askerî rejimlerden sivil yönetime geçiş, neoliberal reformlarla çakıştı. Kamu iktisadi teşebbüsleri özelleştirilmeye başlandı, ithalat serbestleşti, ihracat teşvik edildi, tüketim toplumu bilinçli olarak inşa edildi. Karizmatik sivil liderlerin önderliğinde “para kazan, tüket, zengin ol” anlayışı, eski ideolojik kamplaşmayı eritti. Dini sermaye ile seküler burjuvazi aynı pazarda, yan yana gelmeye başladı. Köylü, kentlere göç ediyor, kentli tüketici oluyordu. Televizyonlar, reklamlar, yeni alışveriş merkezleri, “hayal kırıklığı”nı “hayal satın alma”ya dönüştürüyordu. Okurken bize de tanıdık gelen bu süreç aslında tüm dünyada yaşanıyordu.

Bu süreç, Emile Durkheim’ın “mekanik dayanışma”dan “organik dayanışma”ya geçişe benzeyen, ama bunun çarpık bir versiyonuydu. Artık insanlar ortak bir ideoloji yerine ortak bir tüketim kültürünün, ortak bir “başarı” anlatısının etrafında birleşiyordu. Politik kutuplaşma azaldı, çünkü siyaset, “ekonomi yönetimi”ne indirgendi. Toplum, görünürde “barış”a kavuştu ve bu barış, depolitizasyonun bedeliyle kazanılmıştı. İdeolojiler silinirken, kimlikler ve semboller boşluğu doldurmaya başladı.

Bu, sosyolojik kutuplaşmanın ilk tohumlarıydı.

Mouffe’un “agonistik siyaset” kavramı burada aydınlatıcıdır. Mouffe, demokrasinin antagonizmi (düşmanlık) agonizme (rakip olarak kabul edilen rakip) dönüştürmesi gerektiğini savunur. 1980’lerdeki neoliberalizm antagonizmi bastırdı ama kökünü kurutmadı. Sadece görünmez kıldı. Ortak bir “kamusal alan” (Jürgen Habermas) yerine, bireysel başarı ve tüketim alanı hâkim oldu. Bu “apolitik birleşme”, kısa vadede rahatlama yarattı ancak uzun vadede sosyolojik bir bomba bıraktı. İdeolojiler silinince, normlar da erozyona uğradı.

1980’LER VE 1990’LAR

Neoliberalizm, ekonomik bir politika olduğu kadar toplumsal bir projeye de dönüşüyordu. 1980’lerde başlayan bu dönüşüm, devletin rolünü yeniden tanımlamaktan ziyade devleti sosyoloji üzerinde rolsüz bıraktı. Devlet, piyasayı koruyan, özelleştirmeyi teşvik eden, sendikaları zayıflatan bir “gece bekçisi”ne dönüştü. Örneğin bu coğrafyada 12 Eylül’ün yarattığı depolitizasyon ortamı, neoliberal reformları kolaylaştırdı. Sendikalar güçsüzleşti, üniversiteler apolitikleşti, gençler “kariyer” ve “bireysel başarı” peşinde koştu. Ekonomi, siyasetten ayrıştırıldı kararlar “teknik” ve “uzman” bir alana taşındı. Böylece muhalefet imkânı daraldı. Toplum, “ortak düşman”ı kaybettiği için değil, “ortak tüketim” kazandığı için birleşti. Kimlikler geçici, aidiyetler kırılgan hale geldi. İnsanlar bu kırılganlığı telafi etmek için yeni sembolik sınırlar çizdi.

1990’lara gelindiğinde neoliberal model olgunlaşmıştı. Ekonomi büyüyordu, orta sınıf şişiyordu, kentler modernleşiyordu. Fakat aynı anda yeni bir kutuplaşma biçimi, sosyolojik kutuplaşma doğuyordu… Artık ayrılık, ideolojik programlardan değil, yaşam tarzı, sembolik tercihler ve duygusal aidiyetlerden kaynaklanıyordu. Bir taraf “modern, seküler, Batılı” kodları (kıyafet, müzik, eğlence biçimleri, içki kültürü) savunurken diğer taraf “yerli-milli, muhafazakâr, geleneksel” sembolleri (aile yapısı, dini ritüeller, milli tarih anlatısı) öne çıkarıyordu. Oysa ikisi de derin bir politik vizyondan yoksundu.

Siyaset, “ekonomi yönetimi”nden “kimlik yönetimi”ne evrilmişti. Bu geçiş, Pippa Norris ve Ronald Inglehart’ın “kültürel gerileme” tezine oturmaktaydı. Onlara göre, küreselleşme ve postmodernizm geleneksel değerleri tehdit ettikçe muhafazakâr kesim tepki gösterir. Bu tepki, ideolojik değil, duygusal bir hâl alır. “Sessiz devrim” (silent revolution) olarak adlandırdıkları değer değişimi postmateryalist, liberal değerlerin yükselişi ve karşısında bir “otoriter refleks” doğurur. Genç nesiller daha liberal olurken, yaşlı ve geleneksel kesimler kendilerini tehdit altında hissetmeye başlar. Bu süreci “kuşak çatışması” teziyle yorumlamak bizi de yanlış bir teşhise sürükledi.

Türkiye’de de 2000’lerin başında bu süreç hızlanarak ivme kazandı. Seçimler ve referandumlar başta olmak üzere neredeyse her toplumsal olay sosyolojik bir savaşa dönüştü. Artık “ekonomik program” değil “kimlik” tartışılıyordu. Bir taraf “çağdaşlığın” bayrağını taşırken, diğer taraf “yerlilik” sancağını dalgalandırıyordu. Ama ikisi de neoliberalizmin yarattığı eşitsizliği, yoksulluğu, göçü, çevre krizini derinlemesine tartışmadı. Çünkü tartışmak, ortak bir gerçekliği kabul etmeyi gerektirecekti. O gerçeklik ise parçalanmıştı.

SOSYOLOJİK KUTUPLAŞMANIN ANATOMİSİ

Sosyolojik kutuplaşma, literatürde “duygusal kutuplaşma” (affective polarization) olarak da adlandırılır. Bu, ideolojik kutuplaşmadan farklıdır. İdeolojik kutuplaşma, politika görüşlerindeki mesafedir, duygusal kutuplaşma ise duygusal mesafedir. Kendi grubuna karşı sıcaklık, güven ve sevgi, karşı gruba karşı soğukluk, güvensizlik ve nefret. Shanto Iyengar, Yphtach Lelkes ve diğer araştırmacıların çalışmaları, bu ayrımın son yıllarda arttığını gösteriyor. Özellikle ABD ve İngiltere’de, ama benzer dinamikler başka yerlerde de görülüyor.

Bunun kökleri, sosyal kimlik teorisinde (Tajfel & Turner) yatar. İnsanlar “biz ve onlar” ayrımı yapar, grup içi dayanışmayı güçlendirirken, grup dışı düşmanlığı besler. Mason’ın (2018) “mega-kimlikler” kavramı burada önemlidir. Parti aidiyeti, artık sadece siyasi görüş değildir ayrıca yaşam tarzı, din, ırk, kültürle birleşen kapsamlı bir kimlik haline gelir. Bu mega-kimlikler, kutuplaşmayı derinleştirir. Sosyolojik kutuplaşmanın en tehlikeli yanı, apolitik olmasıdır. Politik kutuplaşmada ortak bir arena vardır; parlamento, seçim, açık tartışma. Sosyolojik kutuplaşmada ise herkes kendi “yankı odası”nda yaşar. Cass Sunstein’in uyarıları burada kritiktir: Sosyal medya, benzer görüştekileri bir araya getirir, grup içi tartışma görüşleri marjinalleştirir. Eli Pariser’in “filtre balonu” kavramı da bunu tamamlar: Algoritmalar, kullanıcıyı kendi tercihlerine göre filtreler ve karşı görüşleri göstermez.

Ampirik çalışmalar karışık sonuçlar verse de (örneğin Flaxman, Goel & Rao 2016; Barberá 2020), genel eğilim açıktır: Sosyal medya, öfkeyi ödüllendirir. Çünkü öfke dikkat çeker, tıklanır, paylaşılır. Algoritmalar etkileşimi maksimize etmek için hiper-partizan içeriği öne çıkarır. Böylece “öteki”, karikatürize edilir ve insan olmaktan çıkar. Bu süreç, Durkheim’ın “anomi” kavramıyla doğrudan bağlantılıdır. Anomi, normların erimesi, toplumsal düzenin zayıflamasıdır. 1980’lerdeki depolitizasyon, ideolojileri silerken normları da aşındırdı. Bugün sosyolojik kutuplaşma, o anominin meyvesidir. Toplum, kolektif aklı kaybetti neredeyse ve bireyler amaçsızlaştı, suç oranları, ruhsal çöküntü, intihar eğilimleri tartışılmaktan öte çözüm bulunması gereken ivedi sorunlara dönüştü.

Modern versiyonlarında “kendini yansıtan anomi”den bahsedilir. Bireyler, normların yokluğunda kendi kurallarını yaratır ve bu da kaosa yol açar. Oysa normu devlet koyar ve Weberyan tanımda devlet gerektiğinde güç kullanarak işletir. Habermas’ın kamusal alanı ise parçalanmıştır. Artık tek bir kamusal alan değil, paralel kamusal alanlar var. Herkes kendi gerçeğinde, kendi menfaatinde yaşıyor artık. Aidiyetler kırılganlaştı ve insanlar bu kırılganlığı “öteki”ne yansıtarak telafi etmeyeme başladı.

MEDYA, ALGORİTMALAR VE YENİ KABİLECİLİK

Grup içi tartışmalar, görüşleri ekstremleştirir. Bu, yalnızca bireysel değil ve hatta kolektif bir fenomendir. Gettolaşan ve kendilerini seçilmiş elitler zannedenlerden, sağır odalarında avazları çıktığı kadar bağıran bir sosyoloji üretildi. Bu süreç 2010’lardan sonra ivme kazandı. Her seçim, her olay, sosyolojik bir bölünmeye, her kesimin birbirini hainlikle suçladığı absürt bir komediye dönüştü. Medya da kutuplaştı. Bir taraf “ana akım”ı, diğer taraf “alternatif”i temsil eder hale geldi. Ama ikisi de derin analizden ziyade duygusal mobilizasyon peşinde, kendi mahallelerine yerleşimci taşıma peşindeydi, eski mahalleli ve yeni mahalleli arasında kast sistemi ise kaçınılmazdı. Yani “yeni kabilecilik” doğdu. İnsanlar, fiziksel komşularına değil, dijital kabilelerine aidiyet hissetmeye başladı. Bu kabileler, ortak bir gerçekliği değil fakat ortak bir “öfke” ve “nefret” nesnesi paylaşıp, yaymaya güdülendiler.

Sosyolojik kutuplaşmanın sonuçları ağırdır, normlar erir, suç, şiddet, ruhsal sorunlar artar. Seçimler yapılır ama halk hep ötekini, meşruiyetini sorgular. Apolitik kitleler, güçlü lidere sığınır. Lider, kutuplaşmayı yönetir ve besler. Ortak projeler yapılamaz, eğitim, sağlık, çevre politikaları “bizim” ya da “onların” projesi haline gelir. Bu tehlikeler, toplumun demokrasiye inancını seçimlere indirger ve demokrasiyi içten kemirir. Mouffe’un paradoksu gibi. Liberalizm, antagonizmi bastırdığında, popülizm doğar.

Çıkış var, ama zor. O da karşıdakini düşman değil, rakip olarak görmeyi öğrenmek. Yaşayarak öğrenirsek çok zaman alır, siyasi elitler her ne kadar mümkün olmasa da öncü olabilirler; ekonomik kaygı gütmeyen bağımsız medya, eleştirel eğitim, açık tartışma platformları da, sosyal medya da sansüre maruz kalmadan regüle edilebilir. Algoritmaları şeffaf kılmak, öfkeyi ödüllendirmemek birkaç akla ilk anda gelen örneklerdir. Gençler sağlıklı şekilde politize edilebilir. Siyasi cenahlar kendi kültürlerini, doktrinlerini endoktrine etmeden de kültürel iktidar kurabilir. Tarih döngüsel değildir. İnsanın iradesi vardır. Eğer politik akıl canlandırılırsa ideolojiler tüketimden, kimlikler eşitlikten üstün tutulmazsa bu kutuplaşma da aşılabilir.

HALİL İBRAHİM ALBAYRAK

Polis Akademisi bitirdi. Uzun yıllar Emniyet bürokrasisinde ve diplomatik görevlerde bulundu. Milli Savunma Üniversitesi Atatürk Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde İstihbarat Çalışmaları alanında yüksek lisans yaptı. Giresun Üniversitesi’nde akade görev yapmaktadır.