9 Nisan 2026 Perşembe

Küresel ekonomik düzenin çöküş sancıları Vahit Erdem 07/04/2026

İkinci Cihan Harbi sonrası başlayan Soğuk Savaş dönemi aslında uzun süren barış yıllarıdır. Adı üstünde soğuk ve gergin geçmiştir. 50 yıla yakın sürmüştür. İki blok birbirini dengelediği için tedirgin bekleyişe rağmen savaşılmamıştır. Dolayısıyla “zorunlu barış” demek mümkündür.

Demirperde kapalı rejimdi. Ekonomisi de kapalıydı. Daha çok Varşova Paktı ülkeleri arasında bir alışveriş ve etkileşim vardı. Üçüncü Dünya ülkelerine sattığı ve onlardan aldığı emtia da mevcuttu. Türkiye’deki gibi, bazı fabrikalar kurduğu ülkeler de olurdu. Rejimleri gibi serbest ve liberal bir anlayışa uzaktılar.

İkinci Dünya Savaşı’nın etkileri ağırdı. Milyonlar kaybedilmişti. Devletlerin yeniden ayağa kalkması, düzenin kurulması, şehirlerin onarılması zaman alacaktı. Savunma paktlarının kurulmasını ekonomik düzenlemeler takip etti. ABD öncülüğünde, 1960’lardan itibaren, dünyaya rekabete dayalı, kâr odaklı serbest piyasa ekonomisi empoze edilmeye başlandı. Yaratılan barış ortamında savunma harcamaları frenlendi ve kaynaklar yatırıma, daha fazla üretime, daha fazla kâra ve teknolojik gelişmeye ayrıldı.Üretilen malları dünyaya pazarlamak için de küresel serbest ticaret sistemi oluşturuldu.

BATI’DA SERBEST PİYASA DÜZENİ

Oluşan bu sistem giderek hızla yerleşti, rekabet arttı ve ABD öncülüğünde sermayenin serbest dolaşımı küresel ekonomiye ilave edildi. Amaç, yatırımları Gelişme Yolundaki Ülkelere (GYÜ) kaydırarak ucuz işçi, emek ve altyapı imkânlarından yararlanmaktı. Böylece kârlar maksimize edilmeye başlandı. Uluslararası dev şirketler ortaya çıktı.

Bu sistemden bazı Gelişme Yolunda Ülkeler akıllıca davranarak ciddi yarar sağlamaya başladılar ve yabancı yatırımların ülkelerine girmesini teşvik ederek yarışa girdiler. Bu yolla, özellikle Uzak Doğu ülkeleri, yabancı yatırımlar vasıtası ile önce mühendis ve kalifiye işçi yetiştirerek teknoloji ve üretim metotlarını öğrendiler, sonra da kendi teknolojileri ile üretim yapmaya başladılar.

Amerika öncülüğünde Batı’nın temsil ettiği ekonomi düzeni dünyada egemendi. 1970’lerde yaygınlığı ve mekanizmaların kullanılışı daha da hız kazandı. Sermayenin serbest dolaşımından ilk yararlanan ve gelişen ülkeler Japonya, Güney Kore, Singapur ve Tayvan oldu.

ÇİN’İN LİBERALİZMİ

Şaşırtıcı olan komünist rejimdeki Çin’in durumuydu. 1970 sonlarında dışa açılan Çin de, ekonomide liberalizmi benimsedi. Serbest bölgeler oluşturarak sermaye ve teknolojik yatırımları en çok cezbeden ülke olmaya başladı.

1980’de, Birleşmiş Milletler’den bir heyeti, ülkelerinin yeni politikasını anlatmak üzere davet emişlerdi. Değişik ülkelerden 13 kişilik heyette ben de vardım. Dünyaya verdikleri mesaj; Mao döneminin artık sona erdiği, Çin’in dünyaya açılma politikası izleyeceği ve dünya ekonomik sistemine entegre olmaya başlayacağı idi. Yabancı sermayeyi cezbetmek için yeni serbest yatırım alanları oluşturmaya başlamışlardı. Bugünü anlamak için o yıllara bakmak gerekecektir. Planlı ve programlı şekilde ve sessizce yürüdüler. Japon gelişmesinden de faydalandılar. Fakat yaptıklarına bakılırsa özel bir örnektir.

1994’de Cumhurbaşkanı Demirel’le yine Çin’e gittiğimizde değişme ve gelişme hamleleri görünür hale gelmişti. Heyete önce iki gün yeni yatırım bölgelerini gezdirdiler. Başta Demirel olmak üzere hepimiz, açılan devasa serbest bölgelerde Amerika’dan, Avrupa’dan ve diğer gelişmiş ülkelerden gelen dev yatırımları görünce çok şaşırmıştık. Resmi toplantıda Demirel’in, Çin Devlet Başkanı Zemin’e söyledikleri değişimi anlamak için önemli bir dikkatti: ‘Başkan biz iki gün Çin’nin çeşitli bölgelerini gezdik ve gördüklerimiz bizi çok şaşırttı. Biz Çin’i komünist biliyorduk, siz Türkiye’den daha liberalsiniz’ dedi. Zemin’in cevabı da, ‘Evet biz yönetimde komünist, Ekonomide liberaliz’ olmuştu. 1980 ve 1994 arası, 14 yılda Çin’deki gelişme akıl almaz bir seviyeye çıkmıştı. Hindistan da tam zamanında aynı yolu izleyen ülke oldu. Artık global sistemin Amerika’nın lehine işlemediği bir döneme gelindiği açıkça görülmeye başlanmıştı.

GLOBALİZMİN YENİ ÇEHRESİ

21. yüzyıla gelindiğinde ABD ve gelişmiş Batı ülkelerinden, gelişme yolundaki ülkelere ciddi sermaye, teknoloji ve üretim kayması olduğu görüldü. Batı için göstergelerin iyi bir gidişi işaret etmediği döneme gelindiği net bir şekilde ortaya çıkmıştı.

Şu tabloda, seçilmiş ülkelerden, Gelişme Yolundaki Ülkelere üretim kayması, Gayrı Safi Milli Hâsıla (GSMH) artışlarından net bir şekilde görülmektedir. (Kaynak Dünya Bankası):

Tabloyu bir daha açalım: Gayri Safi Milli Hasılasını (GSMH) 30 yılda; ABD 7.3 kat, İngiltere 5 kat, Almanya 4 kat ve Fransa 3.7 kat artırırken, Çin 77 kat, Hindistan 14 kat artırmıştır. Gelişmiş ülkelerden Gelişme Yolundaki Ülkelere ekonomik ve teknolojik kayma, başta ABD olmak üzere sermaye transferi yapan ülkeleri rahatsız etmeye başladı. Hem sermaye transfer eden ve hem de bundan yararlanan ülkelerde ültra zenginler çoğaldı. Ancak sermaye transfer eden ülkelerinde işsizlik arttı, gelir dağılımı bozuldu ve GSMH artış hızı düştü.

Yukarıdaki tabloda da, ABD ve Batı’nın gelişmiş ülkelerinin dünya toplam Gayrı Safi Milli Hasılası içindeki paylarının, küresel ekonominin hız kandığı dönemde, düşüş gösterdiği görülmektedir. Çin, Hindistan gibi küresel ekonomik dönemi iyi kullanan ülkelerin payları da ciddi artış kaydetmiştir.

EKONOMİK GÜCÜN DEĞİŞİM SANCILARI

Dünyadaki bu ekonomik sistem 2020’ye kadar sürdü.

Dünya ticaretinin yüzde 60’ı ABD, Avrupa ve Doğu Asya’da Japonya gibi ülkelerin elindeyken, 2020’lerde bu oran büyük bir değişiklikle, Gelişme Yolundaki Ülkelerin lehine döndü. Gelişme Yolunda Ülkeler, dünya ticaret hacminin yüzde 60’a yakın bir paya sahip oldular. Batı ciddi bir ekonomik güç kaybına uğradı. ABD’de ve bazı gelişmiş ülkelerde yatırımların dışa kaymasıyla, işsizlik arttı, gelir dağılımı bozuldu. Küresel ekonomi bazı gelişme yolundaki ülkelerin sanayileşmesini, gelişmesini sağladı ve yatırımcı ülkelerin de büyük şirketlerini Dolar trilyonu yaptı.

Küresel, kâr odaklı serbest piyasa ekonomisinin negatif etkisi en çok gelir dağılımı üzerindedir. Küresel ekonomi sistemi döneminde gelişen ve daha önce gelişmiş bütün ülkelerde gelir dağılımı bozulmuştur. Aşağıdaki tablodan ve ÇİN, Hindistan hakkında verilen bilgilerden bu bozulma açıkça görülmektedir.

Bu tabloda; 1979 ve 2018 yıllarında, toplumların en alt yüzde 10 gelir grubu ile en üst yüzde 10 gelir grubunun Gayrı Safi Milli Hasıla’dan aldıkları paylar veriliyor.

Görülüyor ki alt gelir grubunun payları devamlı düşerken, üst gelir grubunun payları yükselmiştir.

Çin’de en üst gelir sahibi yüzde 10 nüfus GSMH’nin yüzde 40’nı alırken, yüzde 50 alt grup GSMH’nin sadece yüzde 14’ünü alabilmektedir. Hindistan’da aynı oranlar sırayla yüzde 55 ve yüzde 15’dir. Yani bu iki ülkede de gelir dağılımının çok bozuk olduğu görülüyor. Bu bozukluğun giderilmesinin çok zor olacağı da, sosyal yapılarından kolayca tahmin edilebilir. Yakın ve uzak dönemde sosyal çalkantılara açık bir durum yaratacağı da kehanet değildir.

TÜRKİYE FIRSATLARDAN YARARLANAMADI

Burada şu notu da düşmek gerekir ki, maalesef bölgesel konumu ve ilişkileri bakımından Türkiye daha avantajlı olduğu halde, küresel ekonomi olarak adlandırılan dönemden yeterince yararlanamadı. Sebebi, siyasi ve ideolojik çekişmeler, askeri-sivil müdahaleler ve yabancı sermayeye karşı ideolojik dirençler. Hâlbuki yabacı sermaye ile ortak yatırımların ekonomide kalıcı faydalar sağladığı bütün ülkelerde görülüyor ve yaşanıyordu. Türkiye bunu yapamamıştır. Sonuçta, ekonomide sıkıştıkça dış borçlara yönlenmek durumunda kalınmıştır. Alınan borçları hem yerinde kullanamama problemi ve hem de faiziyle geri ödeme sorunu yaşanmış ve ekonomiye daha çok yük binmiştir.

Küresel ekonomi döneminde en fazla yararlandığımız konu Savunma Sanayiidir. 1985’de çıkan kanunla kurulan ve Cumhuriyet döneminin bu alanda en önemli reformu savunma sanayinin yeni bir kurum ve finansman modeli ile ele alınmasıydı. Yeni savunma sanayi politikaları çerçevesinde geliştirilen ve bu gün de devam ettirilen işleri ve ülke ekonomisine getirdiklerini ‘Hâtıralarla Devlette 45 Yıl’ adlı kitabımda belgeleriyle anlattım. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçları gözetilerek, ileri teknoloji sahibi NATO ülkeleriyle yapılan ortak yatırımlarla; uçak sanayi, zırhlı araçlar sanayi, roket sanayi, radar, haberleşme, yazılım gibi elektronik sanayilerinde büyük tecrübeler o projelerle kazanılmıştır. Unutmamak lazımdır: Bu gelişmenin Lokomotifi, devlet kurumları ve iştirakleri ile devlet kontrolünde oluşturulan Türk ve yabancı teknoloji sahibi şirketlerin ortak yatırımlardır. Bu tecrübe çok değerli ve önemlidir. Savunma Sanayii’nde o yılları anlamadan varılmış başarıları anlatmak mümkün değildir. Teknoloji transferi ve yerli teknoloji geliştirme o yıllardaki anlaşmalarla gerçekleştirilmiştir. Yerli teknoloji geliştirme ve yerli teknolojiye dayalı üretimlere başlanma sürecine geçilmesi de o yıllarda başlamıştır.

EKONOMİK DÜZENİN ÇÖKÜŞÜ

Dünyaya dönersek, dönüşün başladığı zaman bellidir: Küresel serbest rekabete dayalı liberal ekonomik sistem, bu sistemi oluşturan ülkelerin aleyhine işlemeye başlayınca işler değişti. Küresel sistemden dönüş, ABD başkanı Trump’ın birinci döneminde (2007-2021) gündeme geldi. ABD, ithalatta gümrükleri artırmaya ve ekonomide korumacılık eğilimine girmeye, yatırım ve teknoloji kaymasını önleme tedbirleri almaya başladı. Trump’ın ikinci döneminde ise, küresel ekonomi tamamen rafa kaldırılmaya başlandı ve nerdeyse dünyaya ekonomik savaş ilan edilmeye meyledildi.

Neden buraya gelindiğini bir başka açıyı tekrar ederek hatırlatmak gerekir: Küresel, kâr odaklı, serbest rekabete dayalı ekonomik sistem; gelişmiş ülkelerden gelişme yolundaki ülkelere sermaye ve teknoloji kaymasını sağladı ve yeni gelişmiş ülkelerin doğmasına yol açtı. Sermaye ve teknoloji transfer eden ülkeler de yüksek kârlardan vergi aldılar. Ancak ekonomide ve uluslararası ticarette güç kaybına uğradılar. Ayrıca bu ülkelerde, gelir dağılımı bozuldu, aşırı zenginler oluştu ve düşük gelirli nüfus arttı. Küçük bir grup hariç, toplumlara yayılan bir refah sağlanamadı. Tam bir ekonomik çalkantı böyle geldi.

Küresel ekonomiyle entegre olan gelişme yolundaki ülkelerde ise devletler güçlendi, zenginler arttı ve ancak gelir dağılımı bu ülkelerde de bozuldu ve toplumsal refah sağlanamadı.

Dünya ekonomik sisteminin çöküşü, insan ve toplum odaklı, toplumsal ve küresel refahı esas alan yeni bir ekonomik sistem arayışını şart hale getirdi. Böyle bir ekonomik düzeni hazırlayacak yeryüzünde tecrübeli ve liyakatli kadrolar mevcuttur. Ancak bunu isteyecek siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Bu konuda, büyük ve orta güç sahibi devletlerin akıllı liderleri inisiyatif almalı ve küresel baskı unsuru oluşturmalılar.

*Vahit Erdem, 1980'li yılların Savunma Sanayii Müsteşarı, siyasetçi ve emekli büyükelçi.

 

Farklı bir tarih okuması... Selçuk Özdağ+06/04/2026

Tarih, yapanlardan çok, yazanların üretimidir. Çünkü her tarih yazımını belirleyen onu yazanların zihniyet dünyaları ve kalıp yargılarıdır. Bu da çoğu zaman tarihçi ile gerçek arasına bir duvar örer. Onun aynasından yansıyan çıplak gerçek değil, görmek ve sunmak istedikleridir. Günümüzde aynı olayla ilgili farklı, hatta birbirinin zıddı yorumların arkasında bu gerçek yatar.Ahmet Yaşar Ocak çeşitli hassasiyetlerin çarpıttığı, bağlamından koparıp başkalaştırdığı tarihçilik anlayışını “Farklı Bir İslam Tarihi” isimli kitabının daha girişinde şöyle eleştirir: “İlk Müslüman nesille kurduğumuz sevgi ve iman bağı bizi doğruyu ortaya koymaktan alıkoymamalıdır. İslam tarihinde ilk yanlışlar siyasi alanda yapılmış ve daha sonra dini ve ilmi alanlara sirayet etmiştir. Bu yanlışlar sorgulanıp düzeltilecek yerde kutsanmış ve mukaddes bir cehaletle karşı karşıya kalınmıştır. Siyasal zihnin ürettiği sorunları çözemediğimizden, bu sorunlar gittikçe derinleşmiş ve kökleşmiştir. Müslüman zihni geleceği geçmişte aramaktadır; üstelik bunu ideal nesiller söylemi ile süslemektedir. Müslüman zihni bilgisizlikten kaynaklanan önyargılar ile kuşatılmıştır. Bilgi sahibi olmadan iman sahibi olmanın yüceltilmesi; Müslüman aklı işlevsiz bırakmıştır. Halbuki ilmi öncelemek Kuran’ın emridir. Müslüman geleneğin tarih içinde yorumladığı İslam, yol gösterme niteliğini kaybetmiştir. Dinin yorumlanmasının belli bir zaman dilimine hapsedilmesi ‘zamansal ruhban sınıfını’ ortaya çıkarmıştır. (s.31-32)Giriş bölümünde ortaya konulan bu ifadeler kitabın sonraki bölümlerine hakim bakış tarzının özeti gibidir. Zira, bugünü düne hapsetmek; dünden bugüne hayatın hiç değişmediğini, donduğunu bir anlamda kutsallaştırılan dünün tarihin sonu olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Oysa hayat son derece canlı ve değişkendir. Bugün dünü ve dünleri içinde taşır ama asla dün değildir, bugün artık farklı bir gün, farklı bir toplumsal durumdur. Yazara göre bunu belirleyen, coğrafya, ekonomi, siyaset ve din gibi dört temel dinamiktir. Klasik tarihçilik, İslam tarihinin ana gelişim sürecini incelerken bu dinamikleri ihmal etmiş, dolayısıyla İslam tarihinin başlangıç ve olgunlaşma aşamaları tatmin edici bir şekilde ortaya konulamamıştır. (s.36)Kitap kronolojik bir tarih çalışması değildir, Ocak’ın ifadesiyle; “İslam’ın erken döneminden Moğol istilasına kadar Müslümanların hayatını derinden etkileyen muhtelif mahiyetteki kırılma ve dönüşümleri tespit, tahlil ve değerlendirme, yorumlama çabasıdır... Amaç, İslam dünyasının geri kalmışlık sürecinin ortaçağ İslam tarihi boyunca hangi kırılma ve dönüşümlerin tesiriyle oluştuğunu bir tür ‘tarihsel fotogrametri’ yöntemi ile göstermektir.” (s.40) Yazarı bu yönteme iten, günümüzdeki ayrışmaların köklerini barındıran bazı olayların klasik tarihçiler tarafından üstünün örtülmesi, üzerinde konuşulmasının neredeyse saygısızlık, kutsalın sıradanlaşması, hatta dinden sapma gibi gösterilmesidir. Yazar, bu çalışması ile, üzeri kapatılan bu olaylar üzerindeki şalı kaldırıyor ve işte gerçek diyor. Bunu derken de, olayların faillerinin, aktörlerinin tarihsel ve sosyo-psikolojik portresini teşrih masasına yatırmayı ihmal etmiyor.

İSLAM’DA İLK KIRILMA HZ. OSMAN’IN ŞEHİT EDİLMESİYLE OLDU

Ocak’a göre ilk kırılma ve toplumsal ayrışma Hz. Osman’ın şehit edilmesidir. Bu olayı irdelerken önce şu uyarıda bulunur: “Tarihçi gerçekleri ortaya çıkarmak ve izahını yapmak durumundadır. Bu sebeple hadiselere sıradan bir Müslüman gibi iman konusu mantığıyla bakamaz. “(43) Bu tarz bir bakış, hakikati görmeyi engellediği gibi onu başka yarılmaların sebebi yapar. Öyle de olmuş, Hz. Osman’ın şahadeti Cemel’in, Sıffın’ın Kerbela’nın, Sunni-Şii ayrışması ve daha birçok tarihi olayın tetikçisi olmuştur. Yazar, bu nedenle olayların sebep ve sonuçlarını tahlil ederken aktörlerini de masaya yatırır, onların hatalarını, Müslüman’ın Müslüman’a kılıç çekmedeki rolünü bütün çıplaklığı ile ortaya koyar. Bu ilk kırılmada Hz. Osman’ın hatası, akrabalarına verdiği idari ve iktisadi imtiyazlar, ganimetlerin eşit dağıtılmaması münasebetiyle askerlerin beklenti ve şikayetleri, yeni bidatların ihdası ve bazı eski sahabelerin aşağılanıp sürgün edilmesinin toplumda yarattığı rahatsızlıktır. Yazar bütün bu başlıkları çarpıcı örneklerle detaylandırıyor. Mesela, beytülmalden eş ve akrabasına keyfi harcama yapmasını eleştirenlere, “bu mal Allah’ındır. İstediğime veririm” demiş, sahabeden Ammar b. Yasir itiraz edince Ümeyyeoğulları üstüne çullanarak onu dövmekten imtina etmemişlerdi. (s.59)

Hz.Osman’ın belki de en büyük hatası, halkın desteğini kaybetmiş olduğunu bir türlü kabullenmemesidir. Günlerce muhasara altında tutulmasına rağmen Medine halkı onu korumak için herhangi bir teşebbüste bulunmamıştır. Çünkü hilafete bakışı kendinden önceki iki halifeden çok farklıdır. Onlar kendilerini o göreve toplumun getirdiğinin şuuruyla hareket ederken, Hz.Osman, görevi bırakmasını isteyenlere, “Allah’ın giydirdiği hilafet gömleğini sırf onlar istiyor diye çıkarmayacağını” söyleyerek (s.74) görevi ile toplumsal onay arasında bir ilişki olmadığını belirtmiştir. Bu yaklaşım, görevi veren Allah olduğu için topluma hesap verme veya onu ciddiye alma ihtimalini de ortadan kaldırır. Nitekim sonraki yıllarda Emeviler bu yolla saltanatlarını meşrulaştıracaklardır.Sonraki Cemel ve Sıffın Savaşları, Hz. Osman’ın kanını dava etmek ve siyasi hırsın ideallerin önüne geçmesi sonucu meydana gelen olaylardır. İki savaşta on binlerce Müslüman birbirini doğramıştır. Bunların içinde öncüler ve büyükler başta olmak üzere binlerce sahabe de vardır. Talha b. Ubeydullah ve Zübeyir b. Avvam gibi isimler Cemel’de öldürülmüşlerdir. Savaş her ne kadar Hz. Osman’ın kanını dava ve adalet arayışı gibi gözüküyorsa da esas saik bu isimlerin bazılarının hırsları ve Hz. Ali ile geçmişle dayalı sorunlarıdır. Hz. Ayşe İfk olayı sebebiyle yaralı bir gururun bütün şiddetiyle Hz. Ali’ye hasım olmuştu. (s.97) Onun için Ocak, gerek Cemel vakasını gerekse Sıffın’ı masaya yatırırken ehli Sünnetin bunu bir içtihat farkı olarak görmesini dikkate almaz, sahabe olsalar bile onların da insan olduğundan hareketle olayların gerçek saiklerini objektif bir şekilde ortaya koyar. Mesele Hz. Osman’ın kanının hesabını sormak değil, Hz. Ali ile hesaplaşmaktır. O devreden çıkarılabilirse -gönlünde hilafet yatan- başkalarının yolu da açılmış olacaktır. Talha ve Zübeyir, Hz. Ali’den valilik beklemişler bunun olmayacağını anlayınca da biatlarından pişman olup muhalefet cephesine geçmişlerdir. (s100)

HZ. ALİ’NİN TAHKİME RAZI OLMASI BİR HATAYDI

Hz. Ali, Ümeyyeoğulları gibi daha İslam öncesinden beri türlü siyaset oyunlarının tezgahlandığı bir ortamda büyümediği için ayak oyunlarına uzak bir isimdir. (s.92) Onun bu seciye temizliği, nezaheti önünü açması gerekirken, Onun zaafı olmuş, Onu ve taraftarlarının kolayca tuzağa düşmelerine sebep olmuştur. Hakem olayı ikbal siyaseti ile Hak ve adalete bağlılık arasındaki hesaplaşmada ikbal siyasetinin kazandığı tarihi bir dönüm noktasıdır. Yazar bu olayı anlatırken Hz. Ali’nin kan dökülmemesi için gösterdiği titizliğe karşı, Muaviye’nin gösterdiği pervasızlık ve hırsı örnekleriyle ortaya koyuyor. Hz. Ali Son ana kadar, savaşı önlemek için Muaviye’ye elçiler gönderir, Kurralar gider gelir ama sonuç alamaz. Savaş günlerce sürer, bir gider bir gelir, sonunda Muaviye tarafı dağılmaya başlayınca, Şamlılar Hz. Ali’nin kumandasındaki Iraklılara, “Sizinle aramızda Allah’ın kitabı var” diye bağrışarak Kuran sayfalarını mızraklarına takıp,” işte sizinle bizim aramızda hüküm verecek olan Allah’ın kitabı” derler. (s.132) Hz. Ali bu hileyi hemen anlayıp, ordusunu “Ey Allah’ın kulları! Hakkımıza sahip çıkın, sadık olun, vazgeçmeyin, Ne Muaviye ne Amr b. El As ve yandaşları din ve Kuran dostlarıdır” (s.132) diye uyarmasına rağmen ordusu onu dinlemeyip “Elbette Allah’ın kitabına uyacağız” diyerek savaşı bıraktı. (s.133) Sonrasında ise Muaviye ve Amr b. El As tarafından kurgulanan hakem olayı ile Hz. Ali oyuna getirilerek savaşın galibi olacakken mağlubu haline getirildi. Ocak, Amr b. El As’ın tarihsel ve sosyo-psikolojik portresini betimlerken; “ Muaviye ile Amr b. el-As’ın” maksatlarına ulaşmak için eğer gerekiyorsa cinayet dahil her türlü yola başvurmaktan çekinmeyen kişiler olduğunu” anlatır.(s.137) Hz. Osman’ın kanını talep ise tam bir bahane ve iktidarı ele geçirme malzemesinden ibarettir. Zira, Hz. Osman evinde kuşatıldığında Onu kurtarma imkanı varken Muaviye kılını bile kıpırdatmamış, hilafeti ele geçirdikten sonra da Onun kanı ve katillerini unutmuştur. Sıffın Savaşı ve Tahkim’in en önemli sonucu,” artık İslam toplumunun geri dönülemez bir şekilde parçalanmışlığı ve dağılmışlığı” olmuştur. (s.148) Belki bir başka sonucu da Kuran sayfalarının siyaset mızraklarının ucunda sonsuza kadar kullanılacak bir araç haline getirilmiş olmasıdır. Yazar, Sıffın’da hz. Ali’nin en büyük strateji hatasının, Tahkim’e razı olması ve bu kabul ile Şam Valisi olan Muaviye’yi kendisi ile eşit seviyeye getirmesi olduğunu söyler. (s.149) Aynı hata bugün de tekrarlanmıyor mu?Kitapta, Kerbela olayı da bütün ayrıntıları ve sebep olduğu sonuçlarla birlikte genişçe ele alır, Ocak’a göre bu olay, “Şii imanı pekiştirici ve devamlı canlı tutarak Şiiliğin doğuşuna zemin hazırlayan büyük bir tarihsel rol oynamıştır.” (s.173) Bu iç yakıcı olay, siyasi hırsın nasıl sınır ve ölçü tanımadığını gösteren örneklerden biri, belki de en trajik olanıdır. Hz. Hüseyin, Onu davet edenler tarafından ortada bırakılır, Kerbela’dan dönmek ister engel olunur. Sonunda vahşice katledilir. Bir avuç su içmesine izin verilmez. Üzerindeki elbiseler bile talan edilir. Başı bedeninden ayrılarak önce İbn Ziyad’a oradan da Şam’a Yezid’e gönderilir. Üç gün mızrağa takılarak teşhir edildikten sonra silah hazinesine konulur. Cenaze namazı bile kılınmaz. Halife Süleyman b. Abdülmelik’e kadar tam 35 yıl orada kalır. Ancak bu halife döneminde başı silah hazinesinden alınıp, kefenlenerek, cenaze namazı kılınarak defnedilebilmiştir. Sonra Fatımiler bu başı çıkarıp Mısır’a götürüp defnederek üzerine, ‘Tacü’l Hüseyin’ denilen meşhur meşhedi bina etmişlerdir.(s.170) Bu elim olayda bile Yezid’i sorumluluktan kurtarmak için bazı Sunni çevrelerin nasıl bir körlük sergilediklerine, “Yezid’in fiilen idareci olduğunu ona karşı çıkmanın isyan suçu olduğunu ileri sürmelerine dikkat çekilir. (s.174) Gerçekte Muaviye de, oğlu Yezit de bu olaylar da, siyasi hırs ve kabile asabiyelerini inançlarının hep önünde tutmuşlardır. Zira Zeydan’a göre, Muaviye yumuşak, müsamahakar, mültefit siyasetiyle ikna edemediği muhaliflerini, hasımlarını, muarızlarını zehirleterek bertaraf etmekten imtina etmekte tereddüt göstermeyen biridir. Nitekim baskı ve tehdit ile baş edemeyeceğini anladığı Abdurrahman b. Halit b. Velid’i zehirleyerek devre dışı bırakmıştı. Ona bu tür işerde maiyetindeki tabipler hizmet ediyordu.” (s.204) Ocak’ın Sıffın savaşı için görüşü de bu merkezdedir: “Bu savaş, daha İslam ortada yokken Ümeyyeoğulları ile Haşimoğulları arasındaki iktidar mücadelesinde İslam sayesinde üstünlük elde eden Haşimoğullarına karşı Ümeyyeoğullarının giderek artan intikam duygusunun ulaştığı korkunç ve kanlı bir hesaplaşmadır.(s.170)

İLİMİN FİRAR ETTİĞİ YERDE DİN DE FİRAR EDER

Çalışmada, Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Moğol istilası ve siyasal gücün Türklere geçişi büyük bir vukufla ele alınıyor. Emevilerle birlikte hilafetin yerini İslam monarşisi ve saltanat alacaktır. Nitekim El Cahız; “İmamlık Hüsrev’in krallığı, halifelik kayserin despotluğu durumuna geldi” diyecektir. (s.180) Sıffın, Cemel ve Kerbela olaylarından sonra İslam dünyası Harici, Şii ve Sunni parçalara bölünecek, siyasi farklar zamanla dini bir hüviyet kazanarak itikat konusu haline gelecektir. Bu dönemde temel problem yönetimin şekli, mahiyeti, niteliği, yetkileri ve kimin tarafından temsil ve icra edileceği olmuştur. Bazı tarihçilere göre bu açmazın sebebi, Kuran ve Sünnetin sessizliğidir. Kuran’ın sessizliğine yönelik eleştirilere karşı Ocak, bu sessizliği doğru bulur ve şöyle der: “Kuran ve Sünnet’in sessizliğine yönelik bu eleştiriler, toplumların yönetimiyle ilgili şu sosyolojik gerçeği atlamışlardır. Kuran ve onun açıklayıcısı olan Sünnet, siyaset,yönetim,teşkilat vs. gibi öznesi bizzat sürekli değişken bir varlık olan insanın ürettiği sürekli değişken bir yapıyı insanın bizzat kendisine bıraktığı için bu alanda sessiz kalmıştır. Kuran ve Sünnet devamlı değişmekte olan siyasi, idari şartlara müdahale ederek bir model ortaya koymak yerine, onları hiçbir şekilde değişmeyecek olan ezeli adalet ölçüsüne riayet etmek şartıyla insanların kendilerine bırakmıştır.” (s.182) Lakin Kuran ve Sünnet böyle anlaşılmamış, insan ve toplum hiç değişmeyen bir varlık gibi görülerek toplum geçmişin uygulamalarına veya çıkarımlarına hapsedilmiştir. Hatta bazı ulema dini ilimler ve tıbbın dışındaki bütün ilimleri bidat saymaya başlamıştır. (s.189) İlimin firar ettiği yerde din de firar etmiş, bilimin konusu olması gereken meseleler dinin konusu gibi algılanmış bu idrak biçimi çökme ve gerilemenin anahtarı olmuştur.Ocak, İslam tarihindeki kırılmaları birer zihniyet oluşumunun aracı olarak görür ki, bu gerçektir. Kitapta sadece ilk dönem savaşlarının Müslüman zihnin oluşumuna etkilerinden söz edilmez; yeni güç merkezlerinin doğuşu, Moğol istilası, siyasal gücün Türklere intikali, İslam’a giren yeni unsurların(mevali) etkisi, mezheplerin doğuşu, Mesih-Mehdi inancı, tasavvuf ve yarattığı zihniyet değişimi vukufla ele alınır.Ona göre tasavvufun ortaya çıkışı ile mevalinin İslam toplumu ile entegrasyonu eş zamanlıdır.(s.512) Tasavvuf teorilerinin üreticisi büyük sufilerin kahir ekseriyeti Arapların içinden değil, mevali zümresinden çıkmıştır. (s.514) İslam kültüründe ve dünyasında meydana gelen itikadi farklılaşma, değişme, başkalaşma ve dönüşmede siyasal, toplumsal ve ekonomik etkenlerin, travmaların arasında en önemli toplumsal ve kültürel faktörlerden biri tasavvuftur... Pek çok Müslüman bugün artık kökü asırlara dayanan tasavvufun bu güçlü hakimiyetinden bir süreliğine kurtulup onun zihnine yerleştirdiği değer hükümlerini bir yana bırakarak İslam tarihinin tasavvuf öncesi ve sonrası durumunun mukayesesini ve analizini yapabilecek durumda değildir... Teorik tasavvuf, İslam inançları ve toplumları üzerindeki müspet-menfi büyük etki ve katkısı ile, tarihsel süreçte İslam’ın ‘dejenere’ edilmesinde en önemli etkenlerden biridir. (s514-516) İstisnaları olmakla birlikte hakim zihniyet budur. Milli Mücadele ve cumhuriyete bakışta bile bu yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. 11. Yüzyıldan itibaren tasavvuf kurumu İslam’ın kendisi haline gelmiş,keşif ve keramet mefhumları istismarın en çok yapıldığı alanlardan biri olmuştur. (s.516-522) Velayet, keşif, keramet kavramları ile yeni ve olumsuz bir yol açılmış, İslam’ın, Müslümanları, akıl ve bilime teşvik eden ana esprisi dolaylı olarak aşağılanmıştır. (s.524) Bu da tasavvufu neredeyse -paralel bir din- haline getirmiş, ululama yoluyla şeyhler, tarikat reisleri mutlak irade ve kudrete ortak edilmiştir. Evliyaya -kutup teorisi ile- dünyayı yönetme güç ve kudreti isnat edenler, mesela niçin Gazze’de binlerce çocuğun ölümüne bu kudret sahiplerinin niçin müdahale edemediklerini sorgulamamışlardır. Veliliğin dünyayı yönetmek değil, Allah’a yönelmek ve yöneltmek olduğunu görmemişlerdir. Ocak’a göre, bu sarmaldan kurtulmanın yolu, Kuran-ı Kerim ve onun nasıl hayata geçirilmesi gerektiğini bizzat yaşantısıyla gösteren peygamberin sahih hadislerinin ve sünnetinin ve dolayısıyla ana prensiplerinde yoğunlaşarak pratikteki bu farklılaşmayı görmek” (s.534) ve ayıklamakla mümkün olacaktır.

HAMASİ MENKIBELERLE GERÇEĞİ GÖRMEK MÜMKÜN DEĞİL

Sonuç olarak, hamasi menkıbeler ve kutsallaştırmalarla Müslümanların tarihinde yaşanan gerçekleri görmek mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki, sahabeler, o büyük insanlar da bütün insanlar gibi birer insandırlar. Bazı kusurlara, ihtiraslara, kıskançlıklara sahiptiler ve o yüzden birbirleriyle savaştılar... İslam tarihi bizzat İslam değildir. İslam inancına göre o, vahye müstenit bir dindir, ama İslam tarihi, Peygamber hariç, o dine muhatap ve mensup olanların zaman ve mekan içinde kendi algıları, zihniyetleri doğrultusunda yapıp ettiklerinin tarihidir. Dolayısıyla İslam’la özdeşleştirilemez. Çünkü kusurlar ve hatalar ihtiva etmesi kadar tabii bir şey olamaz.(s.535)Ocak, bu değerli çalışmasında, içinde bulunduğumuz dağınıklık ve zihinsel deformasyonun nedenlerini büyük bir vukufiyetle ele almış. Üstü kapatılan olayların üzerindeki örtüyü çekerek, bugüne tesirlerini ve bu olaylara sebep olan -insani- durumları göz önüne sererek yeni bir bakış açısının yolunu açmıştır. Toplumu esir alan mevcut tarih ve tasavvuf algısından kurtulmanın yolu bu tip eserlerin çoğalmasıdır.

*Doç Dr. Selçuk Özdağ, Gelecek Partisi PM üyesi ve Yeni Yol Partisi Grup Başkanvekili.

3 Nisan 2026 Cuma

Savaşta entropi canavarı şahlanıyor Prof. Dr. Talat Çiftçi+03/04/2026

Barış görüşmeleri devam ederken, ABD ile İsrail’in, İran’a saldırısı, büyük bir yıkım başlattı. Şehirler ve rafineriler bombalandı. Gemiler batırıldı. En acıklısı da, 150 İranlı kız çocuğunun bir okulda bombalanarak öldürülmesi oldu.

Çatışmaların çok yönlü yıkımlarına, yakın geçmişteki Irak, Ukrayna ve Gazze’de de şahit olmuştuk. Artık savaşlar, bölgeden çok uzaktaki ülkelerde de ekonomik ve sosyokültürel sorunlara neden oluyor.

Tüm çatışma kaynaklı kayıplar, fireler ve sorunlar literatürde giderek artan şekilde entropi kavramı ile açıklanıyor. Ancak savaşların maliyeti, çoğunlukla askeri harcamalarla sınırlı kalıyor. Oysa savaşlar yalnızca mali kaynakları tüketmez; doğal, ekonomik ve toplumsal düzeni de bozar.

Şimdi, savaşlarda bir canavara dönüşen entropi kavramını tanıyalım.

ENERJİ VE MEDENİYET ENTROPİSİ

Entropi kavramı, termodinamik alanında, yakıtların kullanımı sırasında faydalı enerjideki kaybı tanımlamak için ortaya atılmıştı. Örneğin ocak, sadece yemeği pişirmekle kalmaz, çevreye de ısı yayar. Trafikte dur-kalk yaparak ilerleyen araçlar, çürüyen gıdalar, yıpranan kurumlar ve israf edilen doğal kaynaklar entropi artışına neden olur.

Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için çevrelerinden değerli besinleri alıp ve çevreye atıkları bırakırlar. Yani yaşamak için entropi üretilir.

Doğada, bitkilerle beslenen hayvanların oluşturduğu ekosistemler, tüketim nedeniyle ortaya çıkan kayıpları güneş enerjisi ile dengeler. Benzer şekilde, şirketlerin ve ülkelerin ekonomik faaliyetleri enerji kaynaklarının kullanımını gerektirir.

Günümüzde, entropi kavramı, enerji, madde ve bilgi içeren bütün doğal ve yapay düzenlerdeki geri döndürülemeyen kayıpları ve bozulmayı tanımlamak için kullanılıyor.

Şimdi insanların azdırdığı entropinin bir canavara dönüşme sürecine bakalım.

ENTROPİ CANAVARININ ŞAHLANIŞI

İnsanlık tarihi boyunca, enerji ve maddi kaynakların tüketimiyle birlikte üretilen entropi arttı. Avcı-toplayıcı toplumlar doğayla uyumlu bir şekilde yaşarken, yerleşik düzende tarla açmak için ormanlar yok edildi.

Sanayi devrimiyle birlikte, kömür, petrol ve daha sonra nükleer enerji, savaşların yıkım gücünü katladı. 20. Yüzyıldaki büyük savaşlarda Avrupa harabeye döndü. İkinci Dünya Savaşında 70 milyondan fazla insan hayatını kaybetti. ABD’nin atom bombaları, Japonya’da 200 binden fazla ölüme neden oldu. Bu yıkımların zamana yayılan bedeli hiç bir zaman tamamen belirlenemedi.

Avrupa Birliğinin kurulması ve Soğuk Savaşın sona ermesi ile dünyanın daha yaşanabilir olması beklendi. Ancak savaşlardaki, ölüm, yaralanma ve göçler devam ediyor.

Tatlı su kaynaklarının hor kullanımı nedeniyle göller kuruyor. Yeraltı suları tükeniyor. Çevre kirliliği doğal yaşam alanlarını tehdit ediyor. 1970 ile 2020 yılları arasında, dünyada, memeli, balık, kuş ve sürüngen nüfusunun üçte ikisi yok oldu. Özellikle arıların azalması ekosistemin çöküşünü işaret ediyor.

20. Yüzyılın savaşlarından farklı olarak günümüzde yeni bir savaş paradigmasından bahsedebiliriz. Artık saldırıların uzaklardan yapıldığı asimetrik savaşlar öne çıkıyor.

2003’te başlayan Irak savaşında öldürülen, yaralanan ve göçe zorlanan milyonlarca insan yanında milyonlarca varil petrol Basra Körfezine döküldü. Karada ve denizde yaratılan çevre felaketleri ekonomik ölçütlerle hesaplanması mümkün olmuyor.

Şimdi, çatışmaların taraflara ve tarafsız ülkelere maliyetlerini ayrı ayrı inceleyelim.

SALDIRININ BEDELİ

Nobel ödüllü Stiglitz ile Bilmes, Irak Savaşı’nın ABD için maliyetinin, doğrudan askeri harcamaların yaklaşık beş katına ulaşarak üç trilyon doları bulduğunu hesaplamıştı. (Joseph E. Stiglitz & Linda Bilmes, The Three Trillion Dollar War: The True Cost of the Iraq Conflict, 2008) Aslında bu hesaplarda, savaşa katılan diğer ülkelerin yaptığı masraflar da yoktu.

Savaşların olağanüstü yıkımlara rağmen, dünyada silahlanma yarışı hızlanarak devam ediyor. Dünyayı yaşanmaz hale getirecek miktarda nükleer silahlara ve uzun menzilli füzelere yatırım yapılmaya devam ediyor. Kullanılmadan raf ömrünü tamamlayanların yok edilmesi de ilave kaynak gerektiriyor.

Günümüzde, küresel savunma harcamaları yıllık kabaca 2.5 trilyon dolar. Bu rakamın silahlanmaya giden kısmı, entropi çarpanına temel teşkil edecektir. Gelecekte Stiglitz gibi ekonomistlerin, savaşın doğrudan harcamaları ile birlikte dolaylı ekonomik maliyetleri de hesaplamaları gerekecek.

Şimdi de saldırıya uğrayan ülkelerdeki, hesaplanabilen ve hesaplanamayan bedele bakalım.

SALDIRIYA UĞRAYAN ÜLKELERDEKİ ENTROPİ

Dünya Bankası, Ukrayna’daki savaşın fiziksel maliyetinin şimdiden 588 milyar dolar olacağını hesaplıyor. Gazze’de İsrail’in verdiği fiziksel hasar için de Birleşmiş Milletler 70 milyar dolar gerektiğini belirledi.

Şimdi, bir de hesaplanamayan entropi çeşitlerine yakından bakalım.

1. İnsani Entropi

Savaşlardaki, ölümler, yaralanmalar, göçlerle birlikte eğitimsiz kalan nesiller, ülkelerin geleceğini tehlikeye atıyor. Çeşitli ülkelerde ölümler için açılan tazminat davalarında bedel milyon dolarlarla ifade ediliyor. Dolayısıyla, binlerce insanın ölümü, en azından milyar dolarlık yıkım demek oluyor.

2. Karbon Ayak İzi

Savaşa katılan tanklar, uçaklar ve gemilerin kullandığı yakıtlarla birlikte yanan şehirler, petrol kuyuları ve petrokimya tesislerinin çevreye yaydığı karbondioksit ve diğer gazlar hesaba katılamıyor. Irak Savaşı’nda orduların kullandığı yakıtlar, küçük bir ülkenin yıllık tüketimi yani ürettiği karbondioksit kadardı.

3. Ekosistem Entropisi

Denize dökülen petrol ve kullanılan silahlar nedeniyle, etkilenen ve yok edilen deniz canlılarının hesabı yapılamıyor.

4. Kurumsal Entropi

Devlet kuruluşlarının ve ticari yapıların işlevlerini yitirmesinin toplumun yaşam kalitesini düşürmesi kaçınılmaz. Savaş sırasında eğitim ve sağlık hizmetleri verilemiyor.

5. Altyapı ve Su Krizi

Elektrik, ulaşım ve su sistemlerinin çökmesi kıtlık, susuzluk ve kolera gibi salgınlara neden oluyor.

6. Nükleer Entropi

Nükleer tesislere yönelik saldırılar, uzun vadeli yerel ve küresel etkiler doğurabiliyor. Radyoaktiviteye maruz kalan insan ve hayvanlarda kalıcı sağlık sorunları oluşuyor.

7. Bilgi Entropisi

Savaşlarda, bilgi kirliliği yaratmak için sahte görsellere ve belgelere dayalı haberler ortaya sürülüyor. Yaşanan katliamlar ve savaş suçları perdelenerek kamuoyu etkilenmeye çalışılıyor. Doğru kararların alınması zorlaşıyor.

ASİMETRİK İRAN SAVAŞININ ENTROPISI

ABD ile İsrail tarafından İran’a yapılan saldırılar bir ay önce başlamıştı. İran ve ona destek veren Hizbullah ve Husi güçleri karşılarındaki devasa savaş gücüne karşı asimetrik bir savaşa yöneldiler. Anlaşılan ticaret yollarını hedef alarak, küresel ölçekte ekonomik ve sosyal sarsıntı yaratmaya çalışıyorlar.

Savaşın etkileri civar ülkelerden başlayarak bütün dünyaya yayılıyor. Binlerce insan ölüyor veya yaralanıyor. Batırılan ve vurulan yüzlerce gemiden yakıt sızıyor.

İran’ın karşı saldırısında, körfez ülkelerindeki, hava alanları, fabrikalar, su arıtma tesisleri ve askeri tesisler vuruluyor. Uçuşlar ve taşımacılık durma noktasına geliyor. Hürmüz Boğazının kullanımının kısmen engellenmesi bile küresel piyasaları etkilemeye yetti. Petrol ile birlikte doğalgaz, gübre ve altın fiyatları inip çıkıyor.

Asimetrik savaşta hedef, büyük hasar yerine yüksek ölçekte bir ekonomik entropi yaratmak oldu. Bu maksatla, yüksek teknoloji içeren ve göreceli olarak ucuz insansız hava araçları kullanılıyor. Bu şekilde Hürmüz Boğazı’ndan geçişlerin ve Kızıl Deniz girişinin engellenmesi küresel ölçekte bir krize neden oluyor.

İran savaşının maliyetinin şimdiden, ABD için onlarca milyar dolar olduğu anlaşılıyor. Savaşın devamı için talep edilen 200 milyar dolar da nihai maliyetin trilyon dolara yükselebileceğini gösteriyor. İsrail’in ve İran’ın kullandıkları silahların maliyeti henüz bilinmiyor.

Savaşa taraf olmayan ülkelerde de çatışma bölgesinden kaynaklanan çeşitli sorunlar ortaya çıkıyor. O bölgeden geçen, kara, deniz ve hava yollarındaki aksamalar yolcular ile birlikte küresel ulaşımı etkiliyor. Tedarik zincirindeki aksamalar küresel üretim ve hizmetleri engelliyor.

İran Savaşı’nın, özellikle de petrol ve doğalgaz sevkiyatlarını engellemesi, küresel piyasalarda çeşitli ürünlerin fiyatlarını yükseltmeye başladı. Bu çatışmanın devamı durumunda Süveyş Kanalı’nın devreden çıkışı ihtimali bile var. Böylece deniz ulaşımında ciddi gecikmeler ve maliyet artışları olacaktır. Bu maliyetlerin ekonomik entropi yaratması kaçınılmaz.

Ulaşımda aksamaların sadece enerji kaynaklarının taşınmasını engellemekle sınırlı kalmayacağını özellikle gübre sevkiyatını da engellemesi bekleniyor. Bu nedenle, tarım ürünlerinde fiyat artışları da söz konusu. Öte yandan, uluslararası ticaretin can damarı durumundaki bu deniz yolları Çin ile Akdeniz Ülkeleri ve Avrupa arasındaki ticareti zora sokması bekleniyor.

Savaşın sürmesi durumunda komşu ülkelere ve Avrupa’ya göç de söz konusu olabilir. Bu da daha önce Irak, Suriye ve Afganistan göçmenleri için olduğu gibi büyük insani sorunlar yaratacaktır.

SONUÇ: ENTROPI CANAVARI DÜNYAYI TEHDİT EDİYOR

Termodinamiğin İkinci Kanunu’na göre, entropi tamamen yok edilemez, ancak kontrol altında tutulabilir. Günümüzde, israf temelli tüketim ekonomisi entropi artışına neden oluyor. Buna ilaveten, savaşların yarattığı yıkımlar, entropiyi hızlandırarak gezegenin dengesini bozuyor. Ne yazık ki, bu yıkımlar net bir şekilde hesaplanamıyor.

Gelişmiş ülkelerin tüketim ve silahlanma odaklı modeli, gelişmekte olan ülkeler tarafından da benimseniyor. Bir taraftan da yüksek teknolojili ucuz silahlarla asimetrik savaşın yaygınlaştığını görüyoruz. Bu gidişle, şahlanmakta olan Entropi Canavarı, dünyayı yaşanmaz hale getirecek.

Savaşlara ve yıkıma engel olacak güçte bir uluslararası kuruluş da yok. Bu nedenle hepimizin, israflar ve savaşlara karşı bilinçlenme ve sorumluluk alma zamanı geldi. Bu konuda, alınabilecek bireysel ve ulusal önlemleri ayrıntılı olarak tartışmakta yarar var.

Son Söz: Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için, ayağını yeryüzünün yorganına göre uzatmaya odaklı bir medeniyet paradigmasına ihtiyaç var.

29 Mart 2026 Pazar

Aklın sürgünü: İbn Rüşd Mustafa Yeneroğlu+29/03/2026

1995 yılında, Kurtuba sarayında alışılmışın dışında bir toplantı yapıldı. Halife Yakub el-Mansur şehrin ileri gelenlerini çağırtmıştı. Aralarında kadılar, fakihler, tüccarlar ve bilginler vardı.

Az sonra kapıdan giren yüzü hepsi tanıyordu: Ebu’l-Velid Muhammed ibn Ahmed ibn Rüşd. Kurtuba’da başkadılığa kadar yükselmiş, halifenin saray hekimliğini yapmış, İslam hukuku geleneğini baştan sona taramış, Aristoteles’in eserlerinin büyük bölümünü şerh etmiş bir âlim. Hayatı boyunca okumayı yalnızca iki kez bıraktığı rivayet edilir: babasının öldüğü gece, bir de evlendiği gece.

Halife elinde bir kâğıt tutuyordu, büyük ihtimalle onun eserlerinden alındığı iddia edilen bir pasaj. Yıllarca fırsatını kollayan rakipleri bu sayfayı saraya taşımıştı. “Bu yazı sana mı ait?” diye sordu.

İbn Rüşd için bu soru bir tuzaktı. Cevabın doğrusu da yanlışı da aynı kapıya çıkıyordu. “Hayır” dedi. “Bu yazı bana ait değil.”

Halife topluluğa dönerek “Bu yazının sahibine Allah lanet etsin.” dedi. Odadaki herkesten de lanete katılmasını istedi. Katıldılar.

Karar o gece verildi. İbn Rüşd, “Yahudilerin şehri” diye anılan Lüsena’ya sürgün edildi. Tıp, matematik ve astronomi dışındaki metafizik ve felsefî eserleri ateşe atıldı. Kurtuba meydanında yükselen alevler, yalnızca bir alimin elli yıllık emeğini değil, bir medeniyetin kendi aklıyla kurduğu köprüyü de yutuyordu.

Batı İbn Rüşd’ü başka bir isimle bilecekti: Averroes.

Avrupa’da henüz bu adı bilen çok kişi yoktu. Ama yalnızca yarım yüzyıl sonra ona Batı’da el-Şârihu’l-Ekber (Büyük Yorumcu) diyeceklerdi. Ve Avrupa üniversitelerinde felsefe ile tabiat ilimleri önemli ölçüde İbn Rüşd’ün Arapça şerhlerinden Latinceye çevrilen metinler üzerinden okunacaktı.

Peki, nasıl oldu da İbn Rüşd kendi dünyasında kuşkuyla karşılanırken başka bir medeniyetin düşünce tarihine kurucu bir otorite olarak yerleşti? Bu sorunun yanıtı yalnızca İbn Rüşd’ün hayatında değil; akıl, vahiy, hukuk ve iktidar arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunda saklıdır, ki bu soru bugün de İslam dünyasının yaşadığı krizin merkezinde durmaktadır.

BİR ÂLİMLER HANEDANININ SON DEHASI

İbn Rüşd 1126’da Kurtuba’da doğdu. Dedesi Endülüs Mâlikî fıkhının büyük isimlerinden biriydi; dedesi de babası da Kurtuba’da başkadılık yapmıştı. O, yargıçlar ve fakihler geleneğinin içine doğdu.

Kurtuba bu dönemde dünyanın sayılı şehirlerinden biriydi. II. Hakem döneminde kurulan kütüphanesi yüz binlerce cildi barındırıyordu. Doğu’nun başkenti Bağdat’la boy ölçüşecek düzeydeydi. İbn Rüşd şehriyle gurur duyardı. Halifenin huzurunda İşbiliyeli hekim İbn Zühr şehrini övünce, İbn Rüşd Kurtuba adına şu karşılığı verdi: “İşbiliye’de bir âlim öldüğünde kitapları Kurtuba’ya getirilir; çünkü İşbiliyeliler kitabın değerini bilmez. Kurtuba’da bir şarkıcı öldüğünde ise sazı İşbiliye’ye götürülür.”

İbn Rüşd bu şehirde yetişti. Fıkıh ve İslam hukukunu önce babasından, ardından devrin seçkin âlimlerinden öğrendi. Erken yaşta İmam Malik’in Muvatta’sı başta olmak üzere hadis, usûl, kelâm, dil ve edebiyat tahsil etti. Tıp alanında derinleşti ve dönemin önde gelen hekimleri arasında yer aldı. Felsefede ise sistem kurucu bir düşünür haline geldi.

Bir yanda hukuk öte yanda felsefe. Bir yanda nakil öte yanda akıl. Bu iki dünya arasındaki gerilim onun bütün entelektüel hayatının merkezinde duracaktı. Tıp da bu bütünün ayrılmaz bir parçasıydı: Külliyyât adlı ansiklopedik tıp eseri yüzyıllarca İslam dünyasında ve Avrupa’da ders kitabı olarak okundu.

HALİFENİN SORUSU

Bazen tarihin akışı tek bir davetle ya da tek bir soruyla değişir. İbn Rüşd için o an 1169 yılında yaşandı.

Saray hekimi ve filozof İbn Tufeyl (Hayy ibn Yakzân’ın yazarı) onu Muvahhidî Halifesi I. Ebû Ya’kūb Yûsuf’un huzuruna çıkardı. İbn Tufeyl, onu “zekâsı, sağlam kavrayışı ve felsefeye bağlılığıyla” takdim etmişti.

Halife bir soru sordu: Filozoflara göre gökler yaratılmış mıydı, yoksa kadîm miydi? O dönemde bu soru masum değildi. İbn Rüşd önce geri durdu, hatta felsefeyle uğraşmadığını söyleyerek ihtiyat gösterdi. Ne var ki halife onu köşeye sıkıştırmak yerine, Platon’un, Aristoteles’in ve öteki filozofların bu meseledeki görüşlerini bizzat anlattı. Müslüman âlimlerin itirazlarını da sıraladı. İbn Rüşd sonradan bir öğrencisine, halifenin bu meselelerdeki vukufiyetine hayran kaldığını söyleyecekti.

Halife, Aristoteles’in metinlerinin kapalılığından ve mevcut tercüme ve şerhlerin yetersizliğinden yakınıyor, bu eserlerin açıklanmasını istiyordu. İbn Tufeyl, yaşını ve görevlerini ileri sürerek geri çekildi. Bu işi İbn Rüşd’e önerdi, o da kabul etti. Aynı yıl ilk Aristoteles şerhleri kaleme alınmaya başlandı. O, Aristoteles’i üç ayrı düzeyde şerh ederek rasyonel düşüncenin alfabesini yeniden kurdu. İbn Rüşd’ün daha sonra Batı’da “Büyük Yorumcu” diye anılmasına giden yol, işte burada açıldı.

AKIL VAHİY İLE ÇATIŞIR MI?

İbn Rüşd’ün düşünsel mirasının özünde cesur bir tez yatar: Felsefî araştırma, ehil olanlar için bir tercih değil, dinî bir gerekliliktir. Evreni ve içindeki nizamı akılla kavramaya çalışmak Kur’an’ın bizzat teşvik ettiği bir faaliyettir. Ona göre felsefe, mevcut varlıkları incelemek ve onların Yaratıcı’ya nasıl delâlet ettiğini anlamaktan ibarettir. Bu yüzden aklı işletmek, aynı zamanda dinî bir sorumluluktur.

Bu tezi 1179 civarında kaleme aldığı Faslü’l-Makâl’de (Sözün Ayrımı) sistemli bir şekilde inşa etti. Eser, İslam hukuku çerçevesinde felsefeyi savunan sıra dışı bir metin. İbn Rüşd’e göre Kur’an’ın pek çok ayeti insanı akıl yürütmeye ve yaratılış üzerinde tefekküre çağırmaktadır. Dolayısıyla felsefe yapmak ilahî emrin gereğini yerine getirmektir.

Peki akıl ile vahiy çatışırsa ne yapılmalıdır? İbn Rüşd’e göre burada çatışma hakikatte değil görünüştedir. Eğer burhanla (kesin kanıt) ulaşılan bir sonuç nasla çelişiyor gibi görünüyorsa ya aklî çıkarım hatalıdır ya da nas yanlış yorumlanmıştır. Bu durumda metni, dilin ve bağlamın imkânları içinde te’vil etmek gerekir; zira hakikat, hakikate aykırı düşmez.

İbn Rüşd, insanların hakikate ulaşma kapasitelerindeki farklılığı da bir yöntem olarak kabul eder. İkna olmanın üç yolu vardır: halk için hitabet, kelâm ehli için cedel, filozoflar için ise burhan. Kutsal metin her üç zümreye de hitap eder, ancak farklı derinliklerde.

Bu savunuyu, 1180’de, Farabi’yi ve felsefeyi hedef alan Gazzâlî’ye karşı yazdığı Tehâfütü’t-Tehâfüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) ile bir üst aşamaya taşıdı. Gazzâlî’nin felsefeye yönelik itirazlarını tek tek ele alırken düşünmenin yöntemini ve nedensellik ilkesini de savunuyordu. Ona göre nedenselliği reddetmek, bilginin imkânını ve dolayısıyla aklı reddetmek anlamına geliyordu.

Bu tartışmanın ardında derin bir soru yatmaktadır. İslam medeniyeti aklı dışlayan bir geleneğe mi yaslanacaktır, yoksa vahyi aklın ciddiyetiyle birlikte mi okuyacaktır? İbn Rüşd’ün ısrarı şudur: Evreni anlamaya çalışmak, hakikatin emanetini ciddiye almaktır.

DÜŞÜŞ, SÜRGÜN VE AKLA KESİLEN FATURA

1195 yılına gelindiğinde Muvahhidî devleti çift taraflı bir baskı altındaydı. Kuzeyde Kastilya Krallığı ilerliyor ve Halife Yakub el-Mansur VIII. Alfonso’ya karşı savaşa hazırlanıyordu. İçeride ise Mâlikî fakihlerin toplumsal nüfuzu giderek artıyordu. Savaş için geniş halk desteğine ihtiyaç duyan halifenin önünde ulema ile ittifak gibi riskli bir seçenek mevcuttu. Bunun bedeli ise, adı yıllardır “tehlikeli” diye fısıldanan filozofun gözden çıkartılmasıydı.

İbn Rüşd için sürgün kararı verildi. Ama asıl karanlık, kararın ardından çöktü; yüz çeviren dostlar, meydanlarda yakılan eserler, saygının yerini alan kuşku. Lüsena’da yaklaşık iki yıl kaldı. Aşağılayıcı tecride rağmen çalışmayı sürdürdü; İşbiliye’nin (Sevilla) önde gelen isimleri de onu savunmaya devam etti.

Sonunda halife geri adım attı. İbn Rüşd Marakeş’e çağrıldı. Ama artık eski düzen geride kalmıştı. 11 Aralık 1198’de, yetmiş iki yaşında Marakeş’te vefat etti.

Orada toprağa verildi. Aylar sonra naaşı Kurtuba’ya taşındı ve aile mezarlığına defnedildi. Törene, genç yaşında onu tanımış olan Endülüslü mutasavvıf İbn Arabî de katılmıştı. Yıllar sonra o günü şöyle anlatacaktı: Bineğin bir yanına tabut, öbür yanına İbn Rüşd’ün kitapları yüklenmişti. Bir yanda beden, öbür yanda eserler. Sanki bir ömrün ağırlığı ile düşüncesi birlikte Kurtuba’ya dönüyordu.

DOĞU’NUN REDDETTİĞİ, BATI’NIN KUCAKLADIĞI

İbn Rüşd öldüğünde, büyük ölçüde kendi dünyasının kaybedenleri arasında anılıyordu. Sürgün edilmiş, eserleri yakılmış, kuşku uyandıran bir simgeye dönüşmüştü. İslam dünyasında onun açtığı çizgi güçlü bir gelenek hâline gelemedi. Gerçek anlamda yeniden keşfi ancak modern dönemde mümkün olabildi.

Buna karşılık 12. ve 13. yüzyıllarda Arapçadan Latinceye yapılan büyük çeviri hareketi, özellikle Toledo ve benzeri merkezlerde yoğunlaşıyordu. Hristiyan, Yahudi ve Müslüman çevirmenler Arapça felsefe ve bilim mirasını Latinceye aktarıyor, Avrupa’nın yeni filizlenen üniversiteleri bu metinleri hızla müfredatına katıyordu. İbn Rüşd’ün Aristoteles şerhleri de bu tercüme dalgasıyla Latin dünyasına girdi ve çok geçmeden Avrupa skolastiği (Üniversite merkezli Ortaçağ Hristiyan düşüncesi) için vazgeçilmez metinler arasına yerleşti.

Latin Avrupa ona o kadar değer verdi ki çoğu zaman yalnızca “Commentator” (Yorumcu) diye andı. Bu, Aristoteles’i anlamanın başlıca yollarından birinin İbn Rüşd’den geçtiğini gösteriyordu. Onun metinleri Paris’ten Bologna’ya uzanan entelektüel çevrelerde büyük yankı uyandırdı. Latin Averroizmi denen akım da bu tesirin etkisiyle doğdu. Ne var ki Batı’nın tanıdığı “Averroes”, her zaman Kurtuba’nın İbn Rüşd’ü değildi. Latin dünya onu fakih ve din-felsefe düşünürü kimliğinden çok, Aristoteles’in teknik yorumcusu ve tartışmalı bazı tezlerin yorumcusu olarak okudu.

Hristiyan Avrupa’da daha çok Aristoteles şerhleri dolaşıma girerken, Yahudi dünyasında İbn Rüşd’ün din ile felsefe ilişkisini tartıştığı metinler de okundu. Faslü’l-Makâl ve benzeri eserlerin İbraniceye çevrilmesi, onu akıl ile vahiy ilişkisini yeniden düşünen başlıca isimlerden biri hâline getirdi. Bu yüzden İbn Meymûn (Maimonides) sonrası Yahudi filozoflar için o, yalnızca Aristoteles’e giden yol değil, vahiy ile aklın nasıl bağdaştırılacağı sorusunda da belirleyici bir isimdi.

İslam dünyasında ise etkisi bütünüyle silinmedi ama Latin ve Yahudi dünyasında kazandığı sürekliliği burada bulamadı. Bazı Arapça metinleri kayboldu, bazı eserleri ise uzun süre İbranice ve Latince tercümeleri üzerinden tanındı.

İbn Rüşd’ün hikâyesi bir medeniyetin akılla kurduğu ilişkinin ve yabancılaşmanın da hikâyesidir.

Ve bu yabancılık hâli sona ermiş değildir. Bu yüzden o bugün de çağdaşımızdır. Çünkü onun sorduğu soru hâlâ canlıdır. Vahiy ile akıl birbirini dışlamak zorunda mıdır, yoksa hakikat ancak ikisinin ciddiyetini birlikte taşıyabildiğimizde mi görünür? İbn Rüşd’ün cevabı açıktır. Hakikat hakikate aykırı düşmez.

KURTUBA’DAN BUGÜNE: KAYBOLAN AKIL

İbn Rüşd’ün reddinin arkasında, yüzyıllar boyunca biriken derin bir gerilim vardı. Akıl hangi sınırlar içinde meşru sayılacaktı? Burhan, yani kanıta dayalı düşünme, dinî hakikati anlamanın bir yolu muydu; yoksa toplumsal düzeni tehdit eden seçkinci bir uğraş mı? Gazzâlî ile İbn Rüşd arasındaki asıl gerilim burada yatıyordu. Gazzâlî’nin itirazı yalnızca bazı filozof tezlerine değil, felsefenin toplum içindeki yerineydi. İbn Rüşd ise aklın medeniyetin merkezinden sürülmesi hâlinde yalnız felsefenin değil, hukukun, siyasetin ve dinî düşüncenin de yoksullaşacağını düşünüyordu.

Tarih büyük ölçüde onun aleyhine işledi. Sonraki yüzyıllarda İslam dünyasında fıkıh ve kelâm ana omurga olarak kaldı, felsefe ise çok sınırlı bir hat üzerinden yürüdü. Bu yüzden İbn Rüşd’ün savunduğu burhanî akıl, güçlü ve süreklilik taşıyan bir kurumsal gelenek hâline gelemedi.

Bugün İslam dünyasının yaşadığı krizleri yalnız dış müdahalelerle, sömürgecilikle ve emperyalizmle açıklayamayız. Elbette bunlar var. Ama daha derin bir soru da bütün ağırlığıyla önümüzde durmakta: Bir medeniyet, kendi aklıyla arasına neden mesafe koyar? Soru sormayı tehlikeli, yorumu bid’at, eleştiriyi sadakatsizlik sayan bir zihniyet yerleştiğinde yalnız felsefe değil, hukuk da daralır, siyaset de keyfileşir, din dili de nefessiz kalır. İbn Rüşd’ün meselesi tam burada yeniden güncel hâle gelir. Çünkü onun derdi aklı vahyin yerine koymak değil, vahyin insana verdiği en büyük emanetlerden birinin akıl olduğunu hatırlatmaktı.

Bu yüzden İbn Rüşd’ün mirası bizden belirli bir ideolojik tutumdan çok, entelektüel cesaret ister; soru sorma, yorum yapma, gerekçe isteme, yanılmayı göze alma cesareti. Bir medeniyet ancak bu cesaretle yeniden düşünebilir. İbn Rüşd’ün savunduğu da buydu. Hakikat tek bir zümrenin tekelinde değildir ama ona gelişigüzel de ulaşılamaz. Emek, disiplin, mantık ve te’vil gerekir.

Bugün Kurtuba’da onun adını taşıyan küçük bir meydan var. Taşlar yerinde, portakal ağaçları yerinde, güneş yine eski duvarların üstüne düşer. Ama İslam dünyası hâlâ onun adına layık bir meydan kurmayı bekliyor; taştan değil, akıldan yapılmış bir meydan.

Sekiz yüzyıl önce sürgüne gönderilen adamın sorusu hâlâ önümüzde duruyor. Eğer aklı kullanmak günahsa, Kur’an neden tekrar tekrar “efelâ ta’qilûn”, “Aklınızı kullanmıyor musunuz?” diye sorar?

İbn Rüşd’ün verdiği cevap bugün de bütün ağırlığıyla geçerlidir: Hakikat hakikate aykırı düşmez.

Yeter ki onu arayacak ve savunacak cesaretimiz olsun.

28 Mart 2026 Cumartesi

Savaşın Safları: İran-İspanya veya Trump-Netanyahu Prof. Dr. İlhami Güler+27/03/2026

1-Metafizik Zemin

“Tanrı”yı ve “Şeytanı(Tağut)” Hz. Nuh ve Hz. Muhammed çizgisinde vahiy ve peygamberler geleneğinin tanıttığı “Esmau’l-Hüsna” ve “İstiğna-İstikbar” olarak tanıyorsak; bu savaşın safları da gayet açıktır. Platon(Eidios/İdea) ve Aristo(İlk Neden) dan beri –Tanrı dahil- varlığı “Metafizik” veya “Onto-Teoloji” olarak; Descartes ve Nietzsche’de itibaren de “Özne” ve “Güç İstenci” olarak tasarlayan “Batı”, Felsefe-Bilim ve Teknoloji ile nesnelerin/kendiliklerin/şeylerin –insan dahil- hiçlikten çıkagelmelerini, var-oluşu/kâinatı Tanrı’nın “yaratması” veya lütfu, ihsanı, ikramı, rahmeti, emri/işi, ayet, nimet, rızık.. olarakdeğil; mutlak mülkiyet olarak, “Huzura getirme(Huzur Metafiziği)” olarak(J.Derrida),“Ğayb(Öteki)dan dehşete düşme”(E.Levinas) olarak, var-olanları “Ge-stell=Çerçevelenmiş”(M.Heidegger) ve el-altına alınmış kaynak, rezerv, stok, teçhizat, tertibat… olarak görmüştür. Ekonomi(Kapitalizm), para ve silah teknolojisi başta olmak üzere “Yapay Zekâ” ve “Trans-Hümanizm”, bu Metafiziğin “Ruhsuz” ve “Tanrısız” meyveleridir. Heidegger’in dediği gibiYeniçağ Felsefesi(Aydınlanma-Endüstri/Teknoloji) ile öne çıkan “Avrupa, küresel olanın ön biçimidir. Avrupa’ nın yeni düzeni, “Küresel”liğe dair olan, sondur ve tamamlanmadır…Yahudiliğin zaman zaman kudretinin artmasının nedeni, öncelikli olarak Yeniçağdaki gelişimiyle Batı metafiziğinin aslında boş bir akılcılık ve “hesaplama” yeteneğinin(hem ticaret hem bilim-İG) gelişmesini sağlayan bir eklem yeri sunmasında yatar.”(Heidegger ile Bir-Arada.Edit: K.Çüçen, Ç. Yıldızdöken.İst.2025. s 72-73). Nükleer silah teknolojisi kullanan ABD ve Nükleer deposu haline gelen İsrail, “Avrupa”nın küresel uzantıları ve Dünya’nın hegemonlarıdır. Giderek Dünya’nın/Doğu’nun kadim kültürlerini de(Rusya-Çin-Hindistan…) kendilerine benzettiler.

Savaşın Politik Ekonomi veçhesine gelince: 1- ABD, İsrail ve Batı, İslam dünyasının Nükleer silaha sahip olmasını istememektedir. 2- ABD, İran’a saldırarak Çin’i bloke etmek istemektedir. Yani Zengezor koridoruna karşı Çin’in oluşturmak istediği alternatif lojistik-ticaret güzergâhı bloke etmek istemektedir.

2- Saflar

Araplar(Suudi Arabistan ve Körfez Krallıkları), Petrolü ve Doları keşfettikten sonra Allah’ı ve Ahireti(İslam’ı) satarak Amerika ile ortak oldular. Filistinlilerin yüz yıla yaklaşan kan kusmalarının ve katliama tabi tutulmalarının gerçek nedeni budur. Gazze katliamı ve İran’a yapılan son saldırılar, bu rezil işbirliğini göz önüne sermiştir. Nükleer silah kullanma suçu işlemiş olan ABD ve aynı tıynette olan İsrail, İran’ın aynı silaha sahip olmasından korkmaktadırlar. “Ele verir talkını; kendi yutar salkımı.”

Bugünkü İran, kadim “İmparatorluk” medeniyetinin, karakter haline gelmiş “Acem Oyunu”nun ve haklı olduğu halde öldürülmüş Hz. Ali ve oğlu Hüseyin(Kerbelâ)’in davasını “Din-Teoloji-Mitoloji” haline dönüştürmüş bir halktır. Ölüm(Şehadet), onlara vız-gelir, tırıst-gider(“Her yer Kerbelâ; her gün Aşure”). Mezheplerini “din” olarak görüp, Sünnileri tarih boyu “öteki” olarak algılayıp yayılma emelleri güden “Şii”ler, şimdi gerçek düşmanları ile sınamaktadırlar. Allah, yardımcıları olsun. Çünkü, şu anda onlara yardım edebilecek güçte ve cesarette Müslüman kimse yok. Riyad’da toplanan Sünnilerin, ABD ve İsrail’i kınayan bir cümle sarf edemeyip; sadece İran’ı eleştirmeleri, ibretamizdir.

Ölümü, “Bin yıldan daha fazla yaşamak isteyen”(2/96) Yahudiler düşünsün. Bombardımanlardan sonra İran halkı sokaklara dökülürken; İsrailliler, sığınaklara doluşuyorlar. Tanrı’nın yarattığı “Gök-Kubbe” nin altına ördükleri “Demir-Kubbe”, ölümden tırstıklarının kanıtıdır: “Sizlerle tek bir vücut halinde savaşamazlar; ancak mustahkemkentlerde ya da surlar arkasında savaşırlar; kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir; sen onları birlik sanırsın; oysa, kalpleri, birbirlerine karşı soğuktur. Çünkü onlar, akıllarını kullanmayan bir toplumdur.”(59/14). “Allahtan başkasını dost edinenlerin durumu, gökten aşağı düşen, kuşların didikleyip kapıştığı, rüzgârın ıssız bir yere savurduğu kimseye benzer.”(22/31).

İspanya, ABD ve İsrail’e meydan okuyarak ve Hz. İsa’nın –çarpıtılmış da olsa(Katoliklik)-vicdan, merhamet, barış davasına sadık kalarak “Avrupa” nın Promethausçu, “Sarışın Canavar”(Nietzsche) “Geist(Ruh/Hortlak)”ine isyan etmiştir. Avrupa ise, her zamanki gibi ikiyüzlüce sendelemektedir.

Ortadoxluk ruhuna(Dostoyewski-Tolstoy-Puşkin…) ihanet edip Önce komünist/materyalist, sonra kapitalist olan Rusya; aynı şekilde, önce Budist ruhuna ihanet edip komünist/materyalist; sonra kapitalist olan Çin de, “İş”lerine geldiği için İran’ı desteklemektedirler. Olsun. “Dinsizin hakkından imansız gelir.”

3- Sonuç

Osmanlı(İslam) bakiyesi olan “Türkiye”, öteden beri sürdürdüğü arabuluculuk/barış faaliyetlerine devam etmelidir. Savaşa sürüklenme tuzaklarına kapılmamalıdır. Bu savaşta saflar bellidir. Bu savaşın dini veçhesi, ta başından beri Tanrı(Yahwe) ya karşı savaş açmış; ona asla teslim olmamış; yeryüzünün ilk “Dünyevi” ve “Irkçı” halkı ve onun ile işbirliğine girerek Tanrı’yı kıyamete zorlamaya çalışan “Avrupa” nın taşrası ve domuz çiftliği olan ABD’li Evangeliklerin(cehalet ile birleşmiş samimiyet), yeryüzüne Tanrılık taslamaya çalışan Tağutların(Şeytanların), müslüman Filistinliler ve Şiilere karşı savaşıdır. ABD’nin, bütün dünyada “Savunma” olan Bakanlığın adını, “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirmesi, Şeytanlığın/Tağutluğun tezahürü ve tecellisidir.

Vicdanlı Avrupalıları ve Amerikalıları tenzih ederim. İslam “Dünyası”(!?)nın durumu ise, ortada. Yeryüzünde hak/hukuk/hakkaniyet(adalet), ancak Hakkın/Rahmanın(Allah) “Emr”iolarak O’na inananların marifeti olarak tecelli/tezahür edebilir. Tağutun/Şeytanın peşinde gidenler, ancak zulüm, fitne-fesat, sömürü, savaş, silah ve yıkım yaratırlar: “Öyle kimseler vardır ki, bu dünya hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Tanrı’yı da kendilerine şahit tutmak isterler; oysa, onlar, düşmanların en amansızlarıdır. Hakimiyeti ele geçirince, yeryüzünde fesat çıkarmaya, eko-sistemi(hars) ve insanları helâk ederler. Allah, fesat çıkaranları sevmez.”​(2/204-205): Gazze Katliamı, Epstein Adasında öldürülen kız çocukları ve Tahran’da bombalarla öldürülen kız çocukları hatırlansın: “Sadakallahu'l-azim”

İslam dünyasının ölçüt krizi Muharrem Öksüz+27/03/2026

Müslüman coğrafyaya uzaktan baktığımızda gördüğümüz manzaradan çıkardığımız anlam; çoğu zaman baktığımız yerden ziyade, durduğumuz yere bağlıdır. Bir toplumun bir başka toplumu nasıl değerlendirdiği, yalnızca müşahede edilen gerçeklikle değil, bakanın zihniyet dünyasıyla doğrudan ilintilidir. Bu durum sadece bireysel bir tercih meselesi değildir; sosyolojinin temel figürlerinden Pierre Bourdieu’nün ifade ettiği üzere bireyin eğitim düzeyi, sınıfsal konumu, kültürel sermayesi ve içinde bulunduğu toplumsal çevre (habitus), onun dünyayı algılama biçimini belirleyen temel çerçeveyi oluşturur. Özetle insanlar yalnızca bakmazlar; aynı zamanda ait oldukları yerden bakarlar.

Bu nedenle bir sûfînin, bir selefînin, bir kelâmcının veya bir fıkıhçının; hatta bir Sünnî ile bir Şiî’nin aynı topluma bakarak özdeş sonuçlar çıkarmasını beklemek sosyolojik olarak imkân dışıdır. Zira her biri, toplumu farklı bir normatif merkezden okumaktadır. Biri dindarlığın biçimsel tezahürlerine, diğeri eylemin “bid‘at mı yoksa şirk mi” olduğuna, bir başkası ise salt mezhebî sadakate odaklanır. Bu değerlendirmeler kendi iç tutarlılığına sahip olsa da evrensel bir ölçüt üretmeleri oldukça güçtür.

Problem tam da bu noktada tebarüz etmektedir.

Toplumu yalnızca ibadet pratikleri üzerinden okumaya çalışmak, dini, toplumsal hayatın yegâne açıklayıcısı hâline getirme hatasına düşmektir. Oysa Émile Durkheim’ın işaret ettiği gibi; din toplumu inşa etmez, aksine toplum dini kurumsallaştırır. Bu tespit, toplumsal gerçekliği yalnızca inanç ritüelleri üzerinden anlamaya çalışmanın, çoğu zaman gerçeği tersinden okumak anlamına geldiğini bizlere ihtar eder.

Bir toplumun hal-i pürmelalini anlamak istiyorsak, öncelikle şu temel sorularla yüzleşmemiz gerekir: Çocuklar yeterli beslenebiliyor mu? Temiz suya erişim mümkün mü? Hastalandıklarında nitelikli tedavi görebiliyorlar mı? Kadınlar kendilerini güvende hissediyor mu? Gençler gelecek kurabileceklerine dair bir inanç taşıyor mu? Bu sorular yalnızca sosyal refahın değil, aynı zamanda o toplumun ahlaki ufkunun da sarsılmaz göstergeleridir.

Çocuğu aç ve hasta olan bir insana sabrı ve teslimiyeti öğütlemek kolaydır; asıl zor ve elzem olan, o çocuğun aç kalmadığı bir düzen tesis etmektir. Bir toplumun din anlayışı tam da burada berraklaşır. Çünkü inanç yalnızca sözle değil, hayatın örgütleniş biçimiyle de konuşur.

Bir toplumu değerlendirirken hukukun üstünlüğüne, ifade özgürlüğüne, kadın ve çocuk haklarının korunmasına, eğitim ve sağlık imkânlarının adaletine, barınma şartlarına ve toplumsal güven duygusuna bakmak icap eder. Bunlar yalnızca modern devletin teknik göstergeleri değil, aynı zamanda bir medeniyetin vicdan haritasıdır. Nitekim Norbert Elias’ın “medeniyet süreci” üzerine yaptığı analizler de toplumların gelişmişlik düzeyinin, en çok gündelik hayatın düzenlenme biçiminde tecelli ettiğini gösterir.

Bu yüzden Müslüman toplumların ahvaline bakarken yalnızca camilerin çokluğunu değil hastanelerin erişilebilirliğini, hutbelerin sıklığını değil okulların niteliğini, mezhebî bağlılığı değil çocukların yaşam standartlarını görmek gerekir. İnsan onurunu koruyamayan bir toplumun dindarlığı, ne kadar görünür olursa olsun eksik kalmaya mahkûmdur. Zira semboller ile gerçeklik aynı şey değildir.

Bugün bölgemizi ateşe veren, ABD–İsrail iş birliğiyle tırmandırılan İran savaşı/saldırıları da bu açıdan trajik bir göstergedir. Bu haksız saldırganlığa karşı Müslüman dünyasındaki bazı liderlerin ve “kanaat önderi” sıfatlı çevrelerin tepkileri, büyük ölçüde mezhep ve çıkar eksenli görünmektedir. İran ağır bir saldırıya maruz kalırken, on iki Müslüman ülkenin dışişleri bakanları tarafından yayımlanan bildiride saldırgan ittifaka yönelik açık bir telinin yer almaması; buna mukabil İran’ın meşru müdafaa hakkına itiraz edilmesi ve bölgedeki ABD varlıklarına yönelik eylemlerin durdurulmasının talep edilmesi ciddi bir tutarsızlık arz etmektedir.

Bu çelişki daha da derinleşmektedir: Aynı devletler kendi kara, hava ve deniz sahalarının İran’a karşı kullanılmasına sessiz kalırken, İran’ın misillemelerine karşı şiddetli tepki göstermektedirler. Komşusunun evine saldırılması için kendi kapısını açanların, o komşunun kendini koruma çabasına itiraz etmelerini hangi dünyevi ya da dinsel referansla meşrulaştırabildikleri ise cevabı verilmesi gereken bir sorudur.

Bu tablo bize şunu ihtar etmektedir: Mezhep merkezli değerlendirme biçimi yalnızca teorik bir perspektif farkı değildir; doğrudan doğruya siyasal refleksler üreten bir aygıttır.

Tarih boyunca toplumları yalnızca inanç üzerinden değerlendiren yaklaşımlar kadar, yalnızca ekonomi üzerinden okuyan yaklaşımlar da nakıs kalmıştır. Çünkü insan ne sadece ruhtan ne de sadece bedenden ibarettir. Toplumu tek bir epistemolojik merkezden okumaya çalışmak; Fernand Braudel’in “uzun dönem” (longue durée) tarih yaklaşımında vurguladığı üzere, zihniyet yapıları ile maddi hayatın diyalektik bir bütünlük içinde şekillendiği gerçeğini göz ardı etmektir.

Bir Müslüman olarak ben bir toplumu değerlendirirken; inanış biçimlerinden önce Ali b. Ebî Tâlib’in vurguladığı “yaradılışta kardeşlik” ilkesinden hareket ederim. Bir toplumda insanların insan onuruna yakışır bir hayat sürüp sürmediği sorusu, benim için mezhep tartışmalarından çok daha belirleyicidir. Çünkü insan onuru muhafaza edilmeden kurulan hiçbir dinî, ahlakî veya siyasî düzen sürdürülebilir değildir.

İnsanların temel haklara sahip olup olmadığı, yeterli gıdaya ulaşıp ulaşamadıkları, hastalandıklarında tedavi görebilmeleri, iş bulabilmeleri ve insan haysiyetine uygun şartlarda çalışabilmeleri; bir toplumun gerçek dindarlığının en somut ve sahih göstergeleridir.

Modern sosyolojinin kurucu isimlerinden Max Weber, din ile toplumsal düzen arasındaki ilişkiyi tetkik ederken inancın yalnızca ritüellerden değil, “davranış üretme kapasitesinden” anlaşılması gerektiğini vurgular. Eğer bir inanç toplumsal bir sorumluluk doğurmuyorsa, yalnızca bir “kimlik” üretir; kimlik ise tek başına bir toplum inşa etmeye yetmez.

Bugün Müslüman toplumların en kronik problemlerinden biri de tam olarak budur: İnancı ahlakî bir davranışa değil, dışlayıcı bir kimliğe dönüştürmüş olmaları.

Nitekim Türkiye’deki İran tartışmaları da çoğu zaman mezhep taassubu parantezine hapsedilmektedir. Bazı çevreler için tabanda yaşanabilecek bir “teşeyyü” (Şiîleşme) temayülü, ABD ve İsrail eliyle gerçekleştirilen trajedi ve katliamlardan daha büyük bir tehditmiş gibi sunulmaktadır. Stratejik tehdit algısının, mezhep korkusunun gölgesinde kalması, olayların hangi kriterlerle tartıldığını açıkça ortaya koymaktadır.

Müslümanların içinde bulunduğu durumu sağlıklı bir biçimde analiz edebilmek için, öncelikle hangi kriterlere göre hüküm verdiğimizi belirlememiz gerekir. Ölçüt yalnızca ibadet biçimleri olursa görülen manzara başka; ölçüt insan onuru olursa ortaya çıkan tablo bambaşka olacaktır.

Sorun çoğu zaman gerçekliğin kendisinde değil, o gerçekliği ölçtüğümüz cetveldedir.

*Muharrem Öksüz, araştırmacı yazar.

26 Mart 2026 Perşembe

İran’ı Kim Yönetiyor? Taha Özhan+26/03/2026

“İran’ı kimin yönettiği sorunsalı” sadece 28 Şubat’ta Amerika ve İsrail’in Tahran’a karşı suikastlarla başlattıkları savaşın ilk andaki ağır bilançosundan ortaya çıkan bir mesele değil. Ya da İran Milli Güvenlik Konseyi’nin başında bulunan Laricani’nin öldürülmesiyle gündeme gelen bir sorun değil. Aksine, Laricani’nin Haziran 2025’te İran’a yönelik saldırıların ardından fiilen ülkeyi yönetmeye başlaması sonrası zirveye oturan ya da ismi konulan bir kriz aslında. Zira “İran’ı kimin yönettiği sorununun” tarihi, eğer istenirse farklı argümanlarla, 2005’lere kadar götürülebilir. Kaldı ki mezkûr meselenin varlığı, devrim sonrası “nihai irade” anlamında sorunlar yumağı içerisinde işleyen yönetim sisteminde tespit edilebilir. Ancak yaşanan sıcak krizin tarihi içerisinde kalarak analiz yaptığımızda, en genel anlamıyla, ülkeyi “kimin yönettiği sorunu” Reisi sonrasından başlayarak iki yıla yakındır zirve noktasına çıkan bir meseledir.

2025 Haziran saldırılarının ardından bu sorunu acı bir şekilde var eden İran sistemi, çözümü de gücü ahalinin sağlayacağı meşruiyetten alacak yaklaşımları aklına bile getirmemekte aramış; yine bir paradevlet refleksi gösterip, Laricani’yi “de facto lider” olarak konumlamıştı. Bu gelişmenin ardında, yalnızca Pezeşkiyan’ın kişisel olarak sönük, karizması ve irade sahibi olmayan bir isim olması da yatmıyordu. Zira Pezeşkiyan, gece geç saatlere kadar açık tutularak katılımın artırılmaya çalışıldığı ama seçmenin yarısının bile gitmediği sandıklardan çıkmıştı. Toplam seçmen üzerinden ilk turda yüzde 17’yi ancak bulan oy alan Pezeşkiyan, arkasında asgari düzeyde kabul edilebilir bir toplumsal meşruiyet olmadan, matematiksel bir netice ile (son 20 yılda ilk kez ikinci tura kalarak) Cumhurbaşkanı seçildi. Eğer seçimde Pezeşkiyan’ın rakibi ve Veli-yi Fakih’in İran Milli Güvenlik Konseyi’ndeki temsilcisi olan Said Celili Laricani’nin yerine atanırsa yönetim karmaşası yeni vechesiyle sürecek. Celili, Laricani sonrası oluşan boşluğu doldurabilecek bir isim değil. Zira sadece bir kampın ismi olarak yıllardır öne çıkıyor. Laricani, tam güvensizlik içerisinde çalışan farklı vesayet odaklarının arasındaki “dengeyi” belli ölçüde sağlayan bir isimdi. Şimdi muhtemelen Celili veya başka bir isimle böyle bir fonksiyonu da kaybetmiş İran sistemini izleyeceğiz.

Bu aslında İran’da iktidarı elinde tutanların da İran’ı kimin yönettiği sorununu çözemediklerini göstermektedir. Zira eğer Veli-yi Fakih sistemin başındaysa, niçin ancak bir örgütte görülebilecek fiili yöneticiye ihtiyaç duyulmaktadır? Eğer Cumhurbaşkanının seçimlerle elde ettiği bir meşruiyeti varsa, niçin bu harcanabilir bir siyasi sermaye bulunmamaktadır? Gelinen noktada, askeri vesayet düzeninin herhangi bir vasi üzerinden ülkeyi yönetme imkânı da çok daralmıştır. Zira sistemi oluşturan karmaşık katmanların, paralel yapıların, vekil güçlerin, vasilerin sıcak savaş ve varoluşsal bir kriz karşısında zannedildiği gibi şümullü bir savunma mekanizması üretemediği görülmektedir. Evet doğrudur; yatay ve salkım tipi örgütlenme ve güç dağılımı aynı anda hem dış saldırılar karşısında ciddi bir savunma imkânı ortaya çıkarmakta hem de kaosun kaynağı haline gelmektedir. İran’ın gelinen noktada tek savaşı ABD-İsrail saldırganlığıyla askeri olarak baş etmesi değildir. Tahran’ın asıl savaşı, 90 milyonluk İran’ın bütün alanlarıyla yönetilmesidir.

Aslında “muhafazakârlar” ve “reformcular” şeklinde yapılan klişe ayrımın da özünde, sistem içerisinde imtiyazlarla oluşmuş alanlarda kendi iktidarlarını yönetmeye çalışanlarla yönetilmesi gereken İran sorununa çözüm bulmaya uğraşanlar gerilimi bulunmaktadır. Laricani geçmişteki birçok çıkışı ve tercihiyle yönetilmesi gereken İran sorunsalının peşindeyken, sistem içerisinde imtiyazlı konumlarını koruyanlar güvenlik sektörünü, rant ekonomisi ya da yargı erkini yönetme peşindeydiler. Tam da bu sebepten, “kendi kendilerini yönetmeye” çalışanlarla, “yönetilmeyi bekleyen halk” arasındaki ilişki seçimlerde aleni bir şekilde yıllar içerisinde incelerek koptu.

Gölge Liderlik ve Sistemik Tıkanma

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, özellikle son yıllarda, sistemik kireçlenmenin terminal safhasına ulaşmasıyla birlikte, iktidar matrisi içerisindeki bazı isimlerle yaşanan tıkanmanın aşılmaya çalışılmasıydı. Bu çabanın kendisi, İran içerisinde acı gerçeğin daha iyi idrak edilmesine rağmen, ağırlıklı olarak dışarıdan bakanların, biraz da çaresizce, tamamı seçilmemiş olan isimler üzerinden İran’ın politikalarına anlam yüklemesiydi. Zira İran’ı yöneten aşikâr irade, makam veya meşru isim(ler) ortada görünmeyince, “Gölge Komutan” gibi oldukça gizemli sıfatlar eşliğinde (ilk olarak New Yorker’da) kişi kültüne varacak şekilde “İran’da asıl irade arayışı” devam ediyordu.

Süleymani üzerinden İran’ın ne kadar ince ve derinden bölgesel bir güç dengesini yönettiği, Laricani üzerinden ülke içerisinde paralel yapılar arası koordinasyonun sağlandığı, Hamaney’in nasıl sisteme vaziyet ettiği ya da özel isimlerin bölgesel ve küresel kritik dosyaların çalıştığı düşünülmekteydi. Oysa bu ve benzeri isimleri öne çıkaran ana dinamik, sistemde yaşanan tıkanmaydı. Kaldı ki, ne Riyad-Tahran yakınlaşması ne Çin veya Rusya ilişkileri ne de içinden çıkamadıkları nükleer dosyada ciddi ve kalıcı bir adım da atamadılar. Benzer şekilde, vekâlet savaşlarına yapılan yatırımdan elde ettiklerini zannettikleri şey, bu yatırımların Tahran açısından çıkarına olan kalıcı neticeler olmaktan ziyade, başka aktörlerin o bölgelerde farklı sebeplerle açtıkları arızi alanların suistimal edilmesinden ibaretti. O alanlar kapandıkça, imkânlar riske, kazanımlar da yüke dönüştü. Bu acı gerçekle yüzleşmek yerine, sistemik çöküşü, mesela Süleymani’nin yokluğuyla açıklamayı tercih ettiler.

28 Şubat: İran Siyasetinde Tarihsel Kırılma

28 Şubat öncesinde, İran kendi kusursuz tecrit (uluslararası, bölgesel ve ulusal izolasyon) dünyasında, bu sorunlarını idare etme imkânına sahipti. Ram olduğu siyasal kısır döngünün ağır maliyetini otoriter yönetim, bölgesel gerilim ve uluslararası yaptırım dünyasında yönetecek hibrit mekanizmalar geliştirmişti. İran’ı “kimin yönetmesi” sorunundan ziyade “kimlerin yönetmemesine” odaklanmış bir şekilde, bir asırda oluşmuş ağrı eşiğinin yüksekliğine yaslanarak sancılarını göğüsleyebiliyordu. Ancak 28 Şubat, modern dönem İran siyasi tarihi açısından yapısal bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu, tesadüfen aynı tarihin Türkiye için yaşandığında fark edilmeyen ama aslında 20. yüzyılını hitama erdirecek kapıyı açması gibi, İran da geçen yüzyılını nihayete erdirmenin başlangıcına ulaşılmış olabilir. Yüzyıllara sâri ikili ilişkiler, konumlanmalar, savaşların dışında, 20. yüzyılın krizlerini mahiyet açısından çok da farklı yaşamayan, benzer bir modernleşme trajedisi içerisinde geçen yüzyılını tamamlamaya çalışan iki ülke olan Türkiye ve İran’ın mukayeseli tarihleri, bizlere tahmin ettiğimizden çok daha fazla şey söylemektedir.

Dolayısıyla, 28 Şubat İran için, geçen yüzyıl boyunca, Meşrutiyet Devrimi’nden Meclisinin bombalanmasına, petrolünü millileştiren Musaddık’ı bir Amerikan-İngiliz darbesine kurban vermesinden İran Devrimi’ne, Irak Savaşı’ndan 11 Eylül sonrasına kadar olan dönemde şekillenen ve bir türlü tamamlanamayan 20. yüzyılını tamamlatacak oldukça ağır maliyetli bir kırılma olabilir. Bunun anlamı; İran’da değişimin kaçınılmaz olduğudur. Bu değişimin de İran müesses nizamının, Batı’nın veya bölgesel aktörlerin düşündüğü “rejim değişikliğiyle” bir alakası yoktur.

Ne Amerika ve Avrupa ne de Tahran’la varoluşsal kriz yaşayan İsrail-Körfez ekseninin İran’da nasıl bir yönetim olduğu veya halkıyla bu yönetiminin ilişkilerine yönelik özel bir ilgileri bulunmamaktadır. Onların ilgilendiği tek başlık, İran’ın kendileriyle kurduğu ilişkidir. Bu kördüğüm noktası İran’ın çözümünün de merkezidir. Batı, İsrail ve Körfez, İran’da “rejim değişikliğini” telaffuz ettiklerinde, “kendileriyle olan ilişkiler” rejimindeki değişimi kastediyorlar. İran’ın önünde duran tercih de tam olarak burada başlıyor. Tahran’ın birkaç haftalık savaşın ardından hem kendi imkânları hem de bölgesel ve küresel zemininin sınırlarının fazlasıyla farkında olması kaçınılmazdır. Bu sınırlı imkânlar ve zeminde İran’ın fazlaca bir manevra alanı bulunmuyor. Bu kadar sıkışmış bir haldeyken, ülkeyi yöneten aşikâr bir resmi ve sahici anlamda meşruiyete sahip iradenin olmaması bütün bu zorluklardan daha büyük bir krize denk geliyor.

Ayrıca, 28 Şubat’tan beri devam eden savaşta, İran’ın savunması da başka izaha gerek kalmadan yönetim krizini görmek için yeterlidir. Örgüt mantığıyla desantralize bir şekilde konumlandırılan ve yetkilendirilen silahlı güçlerin, Amerika’nın hedefsiz ve stratejisiz saldırganlığına, şümullü ve aşamalı bir cevap veremediği görülüyor. Amerika’nın NATO bahanesi aradığı bir dönemde İncirlik’e yönelen füzeler, Amerikan üslerinin olduğu Körfez’e karşı stratejisi olmayan bir şekilde başlatılan saldırılar sadece Tahran’a karşı yürütülen azgın savaşa verilen çaresiz ve çatışma mantığı içerisinde kaçınılmaz cevaplar olarak görülemez. Aksine, merkezi bir siyasal iradenin yoksunluğunda, bütünlüğü ve rafine karar mekanizması olmayan salt askeri taktiksel yaklaşımın, Tahran’ın savaşı sürdürürken geliştireceği siyasal hedefleri ve aşamaları da ciddi anlamda çıkmaza sokan bir yönetim krizi olarak okunmalıdır. Haziran sonrası gerilla tarzı bir şekilde orduyu ve savunma imkanlarını ülkenin farklı yerlerine dağıtan, liderliğini kaybetme senaryolarına karşı yedek isimleri tayin eden ama bu taktiksel hamleyi aşan bir stratejinin olmadığı bir yönetim krizi: ilk suikastın ardından bile merkezi liderliğini koruyamayan bir açmaz.

İran’ın bu noktada paradevlete dönüşümle verdiği reflekslerle yönetim sorununu çözmesi de mümkün görünmüyor. Ardı ardına liderliğinin suikastlarla infaz edilmesi ve “yerine geçecek isimler hazır” yaklaşımıyla verilen cevap stratejik değil, örgütsel bir taktik cevaptır. Gelinen noktada İran’ın liderliğini bu denli haysiyet kırıcı bir şekilde kaybetmeye devam etmesi ne örgütsel bir şekilde yönetebilir ne de ülke ‘Gaib İmam’a dönüşen bir liderle bu krizi idare edebilir. Kaldı ki artık İran’da, güç elinde tüketilmekten yorulmuş tarih, mitoloji ve mezhebin bu sefer çatıştığı güç kendisinden çok farklı bir tabiatta da değildir. Amerika’da Evanjelikleri, İsrail’de Siyonistleri düşününce bu savaşın bir yerlerinde, en azından niçin başladığını açıklayacak bir gerekçe bulunamamasında, “üç mesiyanizmin çatışması” olmadığını da söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla Tahran, bugün karşı karşıya olduğu düşmanların, 11 Eylül sonrası bölgede kendisinin düşmanlık yaptığı aktörler gibi stratejik sabır ve rasyonellik göstermeyeceğini görmelidir.

İran’ın İki Çıkışı

Bugünlerde hemen herkes İran’a dair tek bir çıkıştan bahsediyor. Hatta sadece İran için değil ABD, İsrail ve Körfez için de tek çıkışın savaşın bitirilmesi olduğu tekrarlanıyor. Savaşın herkese bir zafer verecek tabiatta geliştiği düşünülüyor. Amerika ve İsrail’in savaşı nasıl bitireceklerine dair hiçbir tutarlı analiz zemini elimizde bulunmuyor. Zira savaşı planlı bir şekilde bitirmek isteyen, hatta bir noktada tabiî bir süreçle bitmesini bekleyecek olan aktör, İsrail’in suikast dünyasına teslim olmaz. Ergen ve arsız sinema replikleriyle bir halkın kaderini, bütün bölgeyi ve küresel dengeleri doğrudan belirleyecek savaşı sürdürmez. Dolayısıyla İran’ın ilk çıkışı olan Washington kapısının ne zaman nasıl açılacağını tahmin etmek artık imkânsız bir çaba. Çıkan yangını söndürmesi beklenen enerji arzı ve fiyatlarındaki istikrarsızlık da 19 Mart saldırılarının ardından kırmızı çizgilerin geçildiği olarak da okunabilir. Ancak buna rağmen Trump’ın tutarsız dünyası içerisinde savaş günler içerisinde de bitebilir.

Bu projeksiyonları bir an için kenarda tutarsak, İran’ın kendisine ait bir çıkışı da bulunuyor. Bu çıkış aynı zamanda İran’ı kim yönetiyor sorusuna da cevap verebilir. İran’da ülke yönetimindeki sandalyelerde bir boşluk bulunmuyor. Velâyet-Fakih makamı dolu, bir Veli-yi Fakih var. Cumhurbaşkanlığı makamı da öyle. Vesayet düzenini işleten konseyler de yerli yerinde duruyor. Seçilmiş Meclis ve başkanı da var. Suikastlara rağmen, ölen her ismin yerine yeni atamalar da yapıldı. Ancak bütün bu pozisyonlar dolu olmasına rağmen İran adeta boşlukta gibi. Ne kendi halkına ne de dünyaya ülkeyi yöneten irade budur duygusunu veremiyor.

İran’ın, hem savaşı nispeten yönetilebilir bir maliyetle ve jeopolitik açıdan avantajlı bir konumda bitirebilmesi, hem de ardından neredeyse enkaza dönmüş ekonomisini, devletini, savunmasını ve her şeyden önemlisi toplumsal yapısını yeniden inşa edecek bir irade ortaya koyabilmesinin tek yolu var. Bu yol, İran’ı nihayet yöneten bir irade ortaya çıkarılmasından geçiyor. Tahran’da cari kadroların böyle bir irade gösteremeyecekleri anlaşılmış durumda. Bunun İran’da oluşturduğu siyasal ve toplumsal bunalımı mezkûr liderliğin yönetmesi de söz konusu değil. Laricani tam da bu noktada bunalımı yönetecek tecrübeli bir isim olarak ortaya çıkabilirdi. Üstelik bu fonksiyonu ifa etmesi için 2025 yazından itibaren bizzat Hamaney tarafından de facto lider gücü de transfer edilmişti. Ancak, seçilmemiş bir isimle en fazla örgüt yönetilebileceği ya da atama yoluyla en fazla bürokratik fonksiyon hayata geçebileceği bir kez daha görüldü.

Bugün İran’ı, içine düştüğü krizden seçilmiş bir iradenin rehberliğinden başka hiçbir gücün çıkaramayacağı anlaşıyor. Ancak 40 yılı aşkındır kendi ekonomi-politik ve iktidar dünyasında yaşayan İran güvenlik düzeninin bu durumu görmesi ya da idrak etse de adım atması hiç kolay olmayacaktır. Bu kriz ortamında, İran’ın en fazla ihtiyaç duyduğu olgu “meşruiyet” iken, ilk düğmeyi, İran’da en son 85 yıl önce yaşanan babadan oğula iktidar devrini yeniden hayata geçirerek yanlış iliklediler. Bu akıl tutulmasına rağmen, jeopolitik acı tablo, İran’ı yönetecek iradeyi ortaya çıkarmak için baskı yapmaya devam edecektir.

Humeyni’nin ölümünün ardından İran sistemi ciddi bir pragmatizm gösterebilmişti. 1989’da ortaya çıkan belirsizlikte, aktörler çıkış yolu aramış; anayasa değiştirilmiş ve yeni liderlik düzeni bu değişiklikler üzerinden inşa edilmişti. Bu tecrübe, İran siyasal sisteminin kriz anlarında katı ideolojik kalıpların ötesine geçebildiğini göstermiştir. Bugün benzer bir arayışın ortaya çıkması, 1989’a göre çok elzem bir ihtiyaç haline gelmiştir. İran, eğer mümkünse savaşı nihayete erdirecek dolaylı müzakere kanallarını açmak için daha önce devlet yönetiminde yer almış ve uluslararası kamuoyunda tanınan bazı isimleri yeniden öne çıkarabilir. Bu figürlerin diplomatik temaslarda rol üstlenmesi, hem içeride meşruiyet üretme ve geçiş sürecini inşa etme hem de dışarıda güven tesis etme bakımından İran’ın elini güçlendirebilecek bir seçenek olarak değerlendirilebilir.

Ne seçim sonuçları ne de keskin iktidar dengeleri içerisinden bir meşruiyete sahip olmayan cari cumhurbaşkanı ile İran’ın yaşadığı krizi atlatması mümkün görünmemektedir. Yarın savaş dursa, İran’ın, ülkenin nasıl ve kim tarafından yönetileceği sorusuna eldeki aktörlerle cevap vermesi mümkün değildir. İran bugün, geçmişte cumhurbaşkanlığı yapmış, zamanında halkın teveccühünü de kazanmış isimlerden birisiyle hızla seçimlere gitme “yasal, siyasal ve psikolojik imkânına” sahiptir. Savaş ortasında bu adım normal bir ülkede rasyonel olmayabilirdi. Ancak İran için, durumun vahameti karşısında, bu adımın muhtemel lojistik ve siyasal sorunlardan çok daha iyi bir tercih olduğu görülmelidir. Böyle bir hamleyle geçişi sağladıktan sonra, rekabetçi seçimlerin önünü anayasal olarak da açan bir adımla, İran’da haklı sebeplerle biriken onlarca yıllık negatif enerjiyi toplumsal rıza üreterek topraklayabilirler.

Bu tür bir pragmatik açılım, İran’ın iç siyasi kilitlenmesini gevşetebileceği gibi, en azından bölgesel krizin yönetilebilir bir çerçeveye taşınmasına da katkı sağlayabilir. Sözün özü; savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın ve seyrederse seyretsin, tek çıkış yolu İran’ı da savaşı da yönetecek iradenin ortaya çıkarılmasıdır. Bu sadece Tahran’ın değil, bölgesel ülkelerin, özellikle de Ankara’nın muhtemel tehditleri yönetebilmesi için de elzemdir.

TAHA ÖZHAN 2014-2016 yılları arasında Başbakan başdanışmanlığı, 25 ve 26. Dönem milletvekilliği ve TBMM Dış İşleri Komisyon Başkanlığı yaptı. 2005’te kurucu direktörlerinden olduğu SETA’nın 2009-2014 yılları arasında başkanlığını yürüttü.