Modern çağda medeniyet iddiası artık yalnızca tarihsel hafıza üzerinden kurulamaz. Bir toplum kendisini medeniyet kurucu olarak tanımladığında bu iddianın gerçekliği mimari projelerle değil, ekonomik erişilebilirlik düzeyiyle test edilir. Çünkü medeniyet yalnızca geçmişte kurulmuş bir yapı değildir; her gün yeniden kurulan bir hayat düzenidir. Bu nedenle sefalet endeksi gibi teknik bir ekonomik gösterge, modern siyasal söylemlerin gerçeklikle temas ettiği en kritik ölçüm araçlarından biridir.
Sefalet endeksi (misery index), enflasyon,
işsizlik ve faiz oranlarının toplamından kişi başına büyüme oranının
çıkarılmasıyla hesaplanan ve bir toplumun gündelik ekonomik baskı düzeyini
ölçmeyi amaçlayan bir göstergedir. İlk kez Arthur Okun tarafından geliştirilen
bu ölçüm daha sonra Steve Hanke tarafından genişletilmiş ve küresel
karşılaştırmalarda kullanılan bir gösterge haline gelmiştir. Türkiye’nin son
yıllarda bu endekste üst sıralarda yer alması yalnızca bir ekonomik performans
göstergesi değildir. Bu durum aynı zamanda medeniyet söylemi ile gündelik hayat
deneyimi arasındaki mesafenin ölçülebilir hale gelmesidir.
Modern toplumlarda medeniyet iddiası üç
temel unsur üzerinden okunur: refah üretme kapasitesi, kurumsal güven ve
gelecek sürdürülebilirliği. Bu üç unsurdan biri zayıfladığında medeniyet
söylemi ortadan kalkmaz; ancak program niteliğini kaybeder. Bu nedenle sefalet
endeksi yalnızca bugünkü refah düzeyini değil, aynı zamanda bir toplumun
koordinasyon kapasitesini ölçer. Koordinasyon kapasitesi düşen toplumlarda
ekonomik göstergeler yalnızca gelir düzeyini değil, gelecek beklentisini de
etkiler.
Türkiye’de 2025 yılı itibarıyla net asgari
ücret yaklaşık 22.104 TL seviyesine ulaşmış ve yaklaşık 9 milyon çalışan için
referans ücret düzeyi haline gelmiştir. Modern ekonomilerde asgari ücret
yalnızca en düşük gelir grubunu değil, ücret dağılımının genel dengesini
belirleyen bir çıpa işlevi görür. Bu nedenle asgari ücret düzeyi ile konut
erişimi arasındaki ilişki bir toplumun sosyal sürdürülebilirliğinin en kritik
göstergelerinden biridir. Büyük şehirlerde kira bedellerinin asgari ücret
düzeyini aşması, bireysel yaşam kurma kapasitesini doğrudan etkileyen bir
durumdur. Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir kırılma
üretir. Çünkü modern toplumlarda bağımsız konut erişimi bireyselleşmenin temel
koşullarından biridir.
Vergi yapısının ağırlıklı olarak dolaylı
vergilere dayanması da hayat pahalılığını artıran önemli bir faktördür.
Türkiye’de vergi gelirlerinin önemli bir kısmının dolaylı vergilerden oluşması,
özellikle gıda, enerji ve giyim gibi temel yaşam alanlarında fiyat baskısını
artırmaktadır. Dolaylı vergiler gelir düzeyinden bağımsız olarak herkesi aynı
oranda etkilediği için sosyal eşitsizlik hissini güçlendirir. Böyle bir durumda
ekonomik büyüme gerçekleşse bile refah algısı artmaz. Refah algısının artmadığı
toplumlarda medeniyet söylemi toplumsal karşılık üretmekte zorlanır.
Finansal piyasalarda döviz, altın ve
benzeri tasarruf araçlarının yüksek oynaklık göstermesi de toplumsal güven
duygusunu doğrudan etkiler. Modern toplumlarda ekonomik öngörülebilirlik
yalnızca yatırımcı davranışını değil, evlilik kararlarını, konut planlarını ve
çocuk sahibi olma davranışını da belirler. Bu nedenle piyasa oynaklığı yalnızca
finansal bir mesele değildir; aynı zamanda medeniyetin sosyal altyapısını
etkileyen bir faktördür.
Kurumsal düzeyde yüksek yargı ile yürütme
organı arasında yaşanan gerilimler de medeniyet iddiasının kurumsal kapasitesi
açısından belirleyicidir. Modern devletlerde hukuk sistemine duyulan güven
ekonomik güvenin ön koşullarından biridir. Yargının siyasal tartışmaların
merkezine yerleştiği dönemlerde hukuk devleti algısı zayıflar. Hukuk devleti
algısının zayıfladığı toplumlarda ekonomik güven azalır. Ekonomik güvenin
azaldığı toplumlarda ise uzun vadeli yatırım davranışı değişir.
Benzer şekilde bürokratik atamalarda
liyakat yerine sadakat tartışmalarının yaygınlaşması da devlet kapasitesini
etkileyen önemli bir faktördür. Modern devletler yüksek koordinasyon
yoğunluğuna sahip yapılardır. Koordinasyon kapasitesinin sürdürülebilmesi için
kurumsal hafızanın korunması gerekir. Kurumsal hafızanın zayıfladığı
toplumlarda devlet kapasitesi düşer. Devlet kapasitesinin düştüğü toplumlarda
medeniyet söylemi stratejik bir program olmaktan çıkar ve mobilizasyon aracına
dönüşür.
Toplumsal mutluluk düzeyi ve gelecek
beklentisi de medeniyet iddiasının sürdürülebilirliği açısından belirleyici
göstergelerdir. Dünya Mutluluk Raporu verilerine göre Türkiye son yıllarda
mutluluk sıralamalarında orta alt grupta yer almaktadır. Gelecek beklentisinin
zayıfladığı toplumlarda bireyler uzun vadeli yatırımlar yerine kısa vadeli
güvenlik stratejileri geliştirir. Bu durum toplumsal enerjinin üretimden
korunmaya yönelmesine neden olur.
Bu tablo genç nüfus açısından daha da
belirgin hale gelmektedir. Türkiye’de yaklaşık 5 milyondan fazla gencin eğitim
veya istihdam sisteminin dışında bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu durum
yalnızca bir işgücü problemi değildir. Aynı zamanda medeniyetin gelecek
taşıyıcı kapasitesinin zayıflaması anlamına gelir. Çünkü modern medeniyetler
yalnızca bugünkü refah düzeyiyle değil, gelecekteki üretim kapasitesiyle
ölçülür.
Demografik göstergeler de benzer bir
eğilime işaret etmektedir. Türkiye’de ortalama ilk evlenme yaşı son yirmi yılda
belirgin biçimde yükselmiştir. Boşanma oranları artmış, toplam doğurganlık
oranı ise nüfusun kendini yenileme eşiğinin altına düşmüştür. Bu üç değişken
birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo yalnızca bir demografik
dönüşüm değildir. Bu durum ekonomik belirsizlik ile sosyal kurumlar arasındaki
senkron kaybını göstermektedir. Çünkü modern toplumlarda evlilik artık yalnızca
kültürel bir karar değil, ekonomik bir projedir.
Toplumda seçimlerin geleceğine ilişkin
belirsizlik söylemlerinin yaygınlaşması ve otokratikleşme tartışmalarının
artması da medeniyet iddiasının siyasal boyutunu etkileyen unsurlar arasında
yer almaktadır. Modern toplumlarda siyasal öngörülebilirlik ekonomik
öngörülebilirlik kadar önemlidir. Siyasal belirsizlik arttığında bireyler
yalnızca ekonomik değil, sosyal gelecek planlarını da ertelemeye başlar.
Bütün bu göstergeler birlikte
değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: sefalet endeksi yalnızca
ekonomik bir gösterge değildir. Aynı zamanda bir toplumun koordinasyon
kapasitesinin ölçüsüdür. Koordinasyon kapasitesi düşen toplumlarda medeniyet
söylemi güçlü olabilir; ancak medeniyet pratiği zayıf kalır.
Bu nedenle Türkiye’de medeniyet iddiasının
asıl sınavı geçmişte değil gelecekte verilmektedir. Eğer gençler sistem içinde
kalabiliyor, ücretliler bağımsız yaşam kurabiliyor, aile kurma davranışı
desteklenebiliyor ve hukuk sistemi öngörülebilir hale gelebiliyorsa medeniyet
iddiası yalnızca bir anlatı değil, bir gelecek programına dönüşür. Aksi durumda
medeniyet anlatılır; fakat yeniden üretilemez.
*Hasan Köse, eğitimci ve tarihçi.