Adına “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” denilen 7595 sayılı yasa, bir ay önce, öneminin gerektirdiği ölçülerde konuşulup tartışılmadan hızla ve geniş bir kabul oyuyla TBMM’den geçti.
Ağustos 2026’da içeriği açıklanmadan, bir
grup AkParti ve MHP milletvekilinin imzaya açtığı öneri, birer günlük Komisyon
ve Meclis görüşmeleriyle 10 Ağustos’ta oylandı; İYİ Parti dışında hemen bütün
partilerden aldığı gönüllü-gönülsüz destekle ve 467 oyla kabul edildi. Bir
hafta sonra da, (18 Ağustos’ta) sayın Cumhurbaşkanının onayıyla Resmi Gazetede
yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Yasa önerisinin, 40 yıldan bu yana, silah
ve şiddet yöntemleri kullanarak, milletin bütünlüğüne kast etmiş olan PKK/KCK
yapılanmasının sonlanmasını sağlamak, böylelikle siyaseti terörün gölgesinden
arındırmak iddiasıyla sunulmuş olması, sürecin hızlı işlemesinde ve itirazlara
rağmen yüksek oyla kabul edilmesinde kuşkusuz etkili oldu.
Gerçekten, PKK/KCK’nın varlığını
sonlandırdığını duyurması ve mensuplarının silahlarını teslim ederek şiddet
yöntemlerinden temelli vazgeçmeleri -çok geç de olsa- elbette önemli bir
gelişmedir; ülkenin ve tümüyle bölgenin hayrınadır.
Bu açıdan, yasanın hukuk tekniğine
uygunluğu ve uygulanmasında doğabilecek zorluklar açısından itiraz ve
tereddütler olsa bile, tümüne karşı çıkmak ve toptancı tavırla bu girişimi red
ve mahkum etmek, siyaseten kolay ve de aynı ölçüde doğru görünmemektedir.
Ancak, 7995 Sayılı Yasa bu haliyle
yürürlüğe girdiğinde hem uygulanmasında çıkacak zorlukları, hem de anayasa ve
hukuka aykırılıkları yüzünden yeni tartışmalara ve daha vahimi yeni toplumsal
kırgınlık ve bölünmelere yol açabilme ihtimallerini de göz ardı etmemek
gerekir.
Öncelikle yasanın, hangi suç ve suçluların
faydalanacağına ilişkin 3. Maddesi adalet ilkesi ve TC Anayasasının 10. Maddesi
açısından ciddi anlamda sorunludur.
3. Madde, PKK/KCK mensuplarının ‘kasten
öldürme’ suçları dışında işledikleri hemen bütün suçları erteleme kapsamına
almakta ve şartları tamamlandığında bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan
kaldırarak, bir anlamda af etmektedir. Yasa, sonuçları itibariyle bir ‘şarta
bağlı af ‘düzenlemesidir.
Madde yazılırken Anayasa’nın bazı kesin ve
açık hükümleri göz ardı edilmiştir. Örneğin, Anayasa 169/3’e göre “Ormanları
yakmak, ormanı yok etmek ve daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af
kapsamına alınamaz.” Oysa maddede kasten öldürme suçları dışında hiçbir istisna
getirilmemiştir.
Yasanın 1.Maddesinin 2. Bendinde kapsam,
aklı ve adalet duygusunu zorlayacak genişliktedir: “Bu kanun hükümleri, PKK/KCK
örgütünün faaliyeti kapsamında işlenen suçları ve bu örgüt lehine işlenen
…Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun’da düzenlenen suçları
kapsar.”
Bu yazıma göre, PKK/KCK mensuplarının
bireylere karşı işlediği işkence, insan kaçırma, bombalama, orman ve köy yakma
gibi suçları yanında, terör örgütlerine kaynak sağlamak amacıyla işlenen
uyuşturucu ticareti suçlarının failleri de erteleme ve şartlı af
düzenlemesinden yararlanacaktır.
Bu geniş kapsamlı infaz erteleme ve şartlı
af düzenlemesi, yasa dışı “PKK/KCK örgütünü kurma, yönetme, üye olma, bilerek
yardım etme, propogandasını yapma suçlarını ve bu yasa dışı yapının faaliyeti
kapsamında işlenen suçları” kapsamaktadır. (Md.1/2)
Yasa, bir suç örgütü mensuplarına has ve
onlarla sınırlı olarak, devlete ve hatta şahıslara karşı işledikleri suçları
ertelemekte; beş ve on yıllık gözetim sürelerinde yeni bir terör suçu
işlememeleri şartına bağlı olarak cezayı tümüyle kaldırmakta, yani af
etmektedir. (Md. 5/2)
Yasa bu haliyle anayasanın eşitlik
ilkesini düzenleyen 10. Maddesine ve evrensel adalet ve hakkaniyet ölçütlerine
açıkça aykırıdır.
Anayasanın 10. Maddesine göre “Herkes,
dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
“Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya
sınıfa imtiyaz tanınamaz.
“Devlet organları ve idare makamları bütün
işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek
zorundadır.”
Yasa koyucu elbette, Anayasal sınırlar
içinde genel ve özel af çıkabilir, infaz düzenlemeleri de yapabilir.
Bu onun yetkisi ve takdiridir. Ancak bu
düzenlemeler, soyut, genel ve nesnel olmalı, benzer durumdaki tüm bireyler için
adalet ilkesini zedelemeyen akla ve hakka uygun sonuçlara yol açmalıdır.
Oysa 7595 Sayılı Yasada, Anayasanın ve
hukukun bu temel gerekleri göz ardı edilmiştir. Yasanın bugünkü haline göre
-kasten öldürme dışında- çok ağır ve vahim suç işlemiş olanlar PKK/KCK’lı olmak
şartıyla serbest kalacak, silahla, şiddetle ilgisi olmayan, siyasi görüş ve
duruşları nedeniyle hüküm giymiş yahut tutuklanmış olanlar içerde kalmaya devam
edeceklerdir.
Burada PKK/KCK mensuplarına hasredilmiş
bir ayrıcalık (imtiyaz) söz konusudur. Böyle bir uygulamanın ‘milli dayanışma
ve toplumsal bütünleşmeyi güçlendirme’ imkan ve ihtimali yoktur.
Kişilere karşı suç işlememiş, kimsenin
canını yakmamış, silahla ve şiddetle ilgisi olmayan, hatta hüküm konusu
eylemleri ceza kanununa göre suç oluşturmayan binlerce insan ceza ve
tutukevlerinde kalırken, ağır suçlar işlemiş PKK/KCK mensuplarının salınması,
bırakınız dayanışma ve bütünleşmeyi, yeni yarılma, kırılma ve giderek
bölünmelere yol açabilecektir.
Yasa, en başta eşitlik ilkesine aykırılığı
yönünden, yargısal işlem ve kararların idareye bırakılması, görülmekte olan
davalara idarenin müdahalesi ve daha birçok yönden ciddi bir hukuk süzgecinden
geçmeye muhtaçtır. Bu açıdan süresi içinde mutlaka Anayasa Mahkemesi önüne
götürülmelidir.
Yasayı Anayasa Mahkemesi önüne götürmekten
amaç -altını çizerek belirtmekte yarar var- tümüyle iptalini istemek değidir.
Kuşkusuz bunu isteyenler de olabilir. Ancak bu tutum, makul gerekçeleri de
olsa, ‘terörün sona ermesini, PKK’nın kendini fesih etmesini istemiyor
musunuz?’ yolunda demagojik tartışmalara yol açacağı için faydalı da değildir,
TBMM’nin bugünkü sayısal yapısı içinde mümkün de değildir.
Bu yasayı Anayasa Mahkemesi önüne
götürmekte amaç, kapsamının ve tümüyle içeriğinin adalet ve hakkaniyet
ölçütleriyle düzeltilmesini sağlamaktır.
BUNU KİM YAPABİLİR?
Anayasanın 150. Maddesine göre “Kanunların
anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesine doğrudan dava açabilme
hakkı, Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisinde en fazla üyeye sahip
iki siyasi parti grubuna ve üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki
üyelere aittir.”
Sayın Cumhurbaşkanının ve AK Parti
Grubunun -içlerinde bazı sorular taşısalar bile- böyle bir başvuruda bulunması
ihtimali olmadığına ve 120 milletvekilinin de imza toplaması pek mümkün
görünmediğine göre, bu hukuki ihtiyacın gereğini yerine getirmek görevi Yeni
Parti’ye düşmektedir.
Esasen Yeni Parti’nin sayın Genel Başkanı,
bir yandan ’kabul’ oyu verirken öte yandan hukuka ve demokrasiye aykırı gördüğü
birçok noktayı belirtmiş, itiraz ve tereddütlerini TBMM’de tutanaklara
geçirmiştir. Yeni Parti yönetimi yasaya ‘evet’ diyeceğini açıklamışken, bazı
üst yöneticiler dahil, milletvekillerinin büyük çoğunluğu ‘hayır’ oyu
kullanmıştır.
Bu durumda yapmaları gereken yasayı,
anayasa, adalet ve hakkaniyet ölçütlerine uygun olarak düzeltilmesi için
Anayasa Mahkemesi önüne götürmektir. Tutarlılığın, kararlılığın, hukuka ve
Anayasaya saygının gereği budur.
Anayasa Mahkemesinin vereceği karar,
-bazıları tarih önünde mahkum olacak bir gafletle görmezden gelmeye çalışsa da-
herkes için bağlayıcıdır. (AY Md. 153/6).
Yüksek Mahkemenin vereceği karar, yasanın
kapsamının genişlemesine yol açarsa, bu sonuç ne Mahkemenin, ne de
başvuranların sorunudur. Sorumluluk böyle önemli bir yasayı, Anayasanın temel
ilkelerini gözeterek, hakkaniyete ve adalete uygun biçimde özenle yazmak
yerine, ‘ben yaptım oldu’ kolaycılığına sapanlarındır.
Anayasanın 150. Maddesinin verdiği imkan
kullanılmaz, haklı itirazlar söylenmiş ve grup çoğunluğu ‘hayır’ demişken,
düzeltilmesi için Yüksek Mahkemeye başvurulmazsa, Anayasaya aykırı olduğunu
bile söyleye dokunulmazlıkların kaldırılmasına oy verenlerin, mühürsüz/geçersiz
oy pusulalarına itiraz etme cesareti gösteremeyenlerin tutumuna benzer bir
görüntü oluşabilir.
Oysa, yeni olmaktan murat, herhalde eski
yanlışların tekrarı değildir. Yeni olmak, eskinin yanlışlarına, ezberlerine,
edilgen ve etkisiz düşünce kalıplarına karşı çıkmakla, tabuları yıkmakla olur.
Bu tutumun elbette bedeli olacaktır, olur.
Fikret’in mısralarıyla “Zafer, biraz da
hasar ister…”
Devletin direği adalettir.
Siyasetin görevi de en başta adalet
direğini dosdoğru ve dik tutmaktır.
Fırtınalı ortamlarda adalet direğini
sağlam tutmak cesaret ister.
Anayasa Mahkemesine başvurma süresi 60
gündür.
*Ertuğrul Günay, hukukçu, eski
bakan.