6 Şubat 2026 Cuma

Toynbee Trump’ı uyarıyor! Dr. Hayati Bice+06/02/2026

ABD Başkanı Donald Trump ile Beyazsaray’da The Newyork Times gazetesinin dört kıdemli muhabirinin 8 Ocak günü yaptığı -ve gazetenin 9 Ocak tarihli kağıt nüshasında basılan- röportajı bütün dünyaya bir haber bombası olarak düştü: “Trump Uluslararası Hukuk’u yok sayıyor”du. Gazete konuyu manşete çekerken haberin bu uyarıcı özünü bir punto küçülterek geriye çekmiş ve şu başlığı atmıştı: “Trump, gücün yalnızca ‘kendi ahlâk anlayışımla’ sınırlandırıldığı bir vizyon ortaya koydu.” Bu manşetin altındaki spot asıl haberi yansıtıyordu: “Başkan Trump, ele aldığı her konuda, yetkilerinin sınırlandırılmasında uluslararası hukukun veya anlaşmaların değil, kendisinin belirleyici olacağını açıkça belirtti.”

Bu haber A.A. da dahil dünyanın hemen bütün haber kanallarında “Son Dakika” olarak yer aldı. Haber manşetin altında Trump’ın şu ifadeleriyle devam ediyordu: “Başkan Trump Çarşamba akşamı yaptığı açıklamada, başkomutan olarak yetkisinin yalnızca “kendi ahlâkıyla” sınırlı olduğunu belirterek, uluslararası hukuku ve dünyanın dört bir yanındaki ülkeleri vurmak, işgal etmek veya zorlamak için askeri güç kullanma yeteneğini sınırlayan diğer mekanizmaları hiçe saydı. New York Times’a verdiği kapsamlı bir röportajda, küresel gücünün sınırları olup olmadığı sorulduğunda Trump şu yanıtı verdi: “Evet, bir şey var. Kendi ahlâkım. Kendi aklım. Beni durdurabilecek tek şey bu.” “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok,” diye ekledi. “İnsanlara zarar vermek gibi bir niyetim yok.”

Önemli İngiliz gazetelerinden The Guardian habere: “Yönetiminin uluslararası hukuka uyması gerekip gerekmediği konusunda “evet” diye itiraf etti, ancak “Bu, uluslararası hukuk tanımınızın ne olduğuna bağlı” dedi.”cümlesini öne çıkardığı haberin altına “Trump’ın son röportajı, Çarşamba günü Minneapolis’te ICE’nin bir kadını öldürmesiyle başlayan ve yoğun protestolara yol açan iç gerilimlerin ve ABD’nin Grönland’ı olası bir şekilde ele geçirmesi nedeniyle Avrupalı müttefiklerle bozulan ilişkilerin ortasında geldi.” notunu iliştirmişti.

TOYNBEE NE DER?

Dünyayı sarsan haberi duyunca bu sütunlarda yakınlarda yayınlanan bir makalemde “Kuzey Müslümanlığı” söylemini tartıştığım Arnold Joseph Toynbee ile ilgili olarak yaptığım bir kaynak taramasında ulaştığım şu sözünü hatırladım: “Uluslararası politika kadar nankör bir çalışma alanı yoktur.” Toynbee -özetinin Türkçesi de geçtiğimiz yıl sonlarında, Kronik Yayınları arasında M. Murtaza Özeren çevirisi ve “Bir Tarih İncelemesi” adı ile yayınlanan- devâsa eseri A Study of History kitabında ve çeşitli konferanslarında, uluslararası politikanın kaygan zemininden bahseder. Az önce alıntıladığım cümlesindeki “Nankörlük” (=thanklessness) vurgusu, Uluslararası hukuk ve ilişkiler alanında yapılan çalışmaların, kurulan ittifakların veya sağlanan başarıların kalıcı olmamasına, şartlar değiştiğinde her şeyin hızla tersine dönebilmesine bir göndermedir.

Elimin altındaki Toynbee’nin Tarih Felsefesi üzerine yazdığı kitaplarını taradığımda konunun çok ilginç bir yönüne tanık oldum. Medeniyet Yargılanıyor gibi kitapları ile tarihteki medeniyetlerin çözülme ve çökme süreçlerine ışık tutan Toynbee, tarihî süreçleri ele alırken, mevcut egemen Batı medeniyetine yönelik uyarılarda da bulunmuştu. Alandaki bu ‘kaygan zemin’e işaret eden Toynbee’nin bugün yaşıyor olsa Trump’ın son açıklaması hakkında ne yazabileceğini düşündüm ve araştırdım.

TOYNBEE’NİN TARİHÎ ÇÖZÜMLEMELERİ

Arnold Toynbee, medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü üzerine yaptığı kapsamlı analizlerde, uluslararası ilişkilerdeki etik unsurları ve liderlerin ahlâkî tutumlarını her fırsatta vurgulamıştır. A Study of History adlı eserinde, medeniyetlerin çöküşünü genellikle dâhildeki ahlâkî başarısızlıklara, aşırı militarizme ve bireysel/ulusal kibire bağlar. Buradaki kibir ifadesi “abartılı gurur ve başkalarını küçümseme duygusu”nu ifade etmekte yetersiz de bulunabilir. Trump yönetimindeki ABD’nin son süreçlerdeki tavırlarına bakıldığında, ahlâkî durumdan militarizme bütün bu unsurları kanıtlayacak durumu hemen her gün haber bültenlerinde izliyoruz.

*Toynbee, coğrafya ve tarih farkı gözetmeksizin tarihte iz bırakmış liderleri “dönüştürücü azınlık” olarak görür. Gerçek liderler toplumları zorluklara karşı bilinçlendirir ve başarılarıyla yönettikleri toplumlarda ülkeye ve şahsına sadakat duygusu oluşturmayı başarır. Ancak bu şekilde başarıya ulaşan liderlerin kişisel gücüne ve ahlâkına aşırı güvenmesi, kendi aklını kolektif etik değerler ve sağduyunun üstüne çıkarması, medeniyetlerin çöküşünde bir kırılma noktasıdır. Meselâ: 11. yüzyılda Roma İmparatoru IV. Heinrich ile güç çekişmesine giren Papa Hildebrand, sabırsızlığa ve intikam alma arzusuna yenik düştü ve kaybetti. Bu tür bireysel ahlâk iddiaları, Toynbee’ye göre, liderin “psikolojik zayıflığı”nı gizler ve toplumun dinamik gücünü kaybederek “dominant azınlığın baskıcı hale gelmesi”ne neden olur. Bugün ABD yönetimindeki elitin Trump ile ilişkisi bu bağlamda çok zengin bir kanıtlar sergisidir.

Toynbee, ahlâkı spiritüel bir bağlamda tanımlar: Medeniyet, “insanlığın harmoni içinde yaşayabileceği bir toplum oluşturma çabası”dır. Tarihî bir örneklem olarak “sosyal harmoniyi bozan Asurlular’ın aşırı saldırganlığı onları tükenişe sürükledi; komşulara tahammülsüzlük, sonlarını getirdi.”

Toynbee, etik başarısızlığın sonuçlarını da somutlaştırır: “Refah ile gevşeyen ülkeler gevşek insanlar doğurur; hayatı idamenin kolaylığı ahlâkî yozlaşmaya yol açar.”

* Toynbee, uluslararası ilişkileri ‘evrensel devletler (imparatorluklar)’ üzerinden inceler; bunlar, “sorunlu dönemler” sonrası geçici bir konsolidasyon sağlar ama aşırı güç kullanımıyla çöker: “Evrensel bir devletin zorlayıcı baskıları etik olarak başarısız olur ve sonuçta çöküşe yol açar.” Toynbee, uluslararası hukukun yokluğunu veya küçümsenmesini, medeniyetlerin “karşılıklı baskı” ve “ölüm-kalım mücadelesi”ne indirgenmesi olarak görür. “Medeniyetlerin çöküşü, birleştirici gücün kaybı ve sosyal birliğin bozulmasıyla başlar; bu, içeriye doğru bir çöküştür.” Toynbee’nin medeniyet döngüsü, büyüme süreci, içe doğru çöküş alâmetlerinin yönlendirdiği evrensel güç kullanımı ve kaos olarak seyreder.

Toynbee’ye göre, I. Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti’nin -‘bağnaz milliyetçilikler’e bağladığı- başarısızlığı, ulus devletlerin işbirliğinin engellemesinin kaçınılmaz bir sonucuydu. Tarihteki hanedan savaşları insanlık için 20. yüzyılın iki dünya savaşındaki modern milliyetçi savaşlarından daha az tahripkârdı.

TRUMP: ‘AHLÂK’ (!), KİBİR VE MİLİTARİZM

Toynbee’nin sıraladığım analizleri ışığında “Trump’ın uluslararası hukuku yok sayan tavrını nasıl yorumlamalı?” sorusuna yanıtını -yanılma payını daima gözeterek- verebiliriz:

Trump’ın -kendi ahlâkının onu durdurabilecek tek şey olduğunu, uluslararası hukuka ihtiyacı olmadığını ve bunun tanımına bağlı olduğu- sözlerini Toynbee’nin medeniyetlerin çöküş döngüsündeki klasik bir semptom olarak değerlendirmek mümkündür.

Trump’ın “kendi ahlâkım” vurgusu, Toynbee’ye göre bir “ahlâkî sabırsızlık” veya “intikamcı tutum” örneği gibi değerlendirilebilirdi. ABD gibi bir süper gücün “kendi ahlâkı”na dayanması, “gelecekçilik” (=futurism) tuzağıdır: “Gelecekçilik, dünyayı kötü görerek -etikçi filozofların tam tersine- şiddeti meşrulaştırır.

Trump’ın uluslararası hukuku küçümseyen yaklaşımı, global çapta uluslararası sosyal harmoniyi bozar. Aynı röportajındaki Grönland söyleminin -başta hedef ülke Danimarka olmak üzere- Batı Avrupa yönetim katlarında yol açtığı şaşkınlık bunun somut kanıtıdır. Trump’ın bu sözlerini esas alarak ABD’nin küresel hegemonyasının “kişisel ahlâk” ile meşrulaştırabileceğini akıldan geçirmek bile akıldışıdır. İmparatorlukların çöküşünü önlemek için askerî güç değil, evrensel etik sınırlamalara dikkat etmek gereklidir. Trump’ın “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok” demesi, Toynbee’ye göre, imparatorlukların klasik hatasıdır.

Toynbee’nin söylemlerine göre, Trump’ın ABD’nin global hegemonyasını “kendi ahlâkına (!) bağlı” gören yaklaşımı, geçici bir süre için başında bulunduğu ülkesini “evrensel bir devlet” gibi konumlandırırken, etik sınırları aşması, barbarlaşma eğilimleri göstermesi “global kültürel uyum” yerine ancak çatışma doğurur. Bu uluslararası hukuku red tavrı, “militarizm” ve “tahammülsüzlük” ile sonuçlanır ve Batı medeniyetinin “içine doğru çöküşü” olarak yorumlanabilir.

Trump’ın sözleri, Toynbee’nin medeniyetler siklusunun çöküş aşamasındaki “dominant azınlığın saldırgan tutumu”na benzetilebilir. Bu sözler sadece “ceberrut bir lider”in aşırı özgüvenini vurgular. Toynbee’nin çözümlemelerine göre bugünün, iklim krizi, küresel eşitsizlik gibi “aşırı zorluklar”ı uluslararası hukuk olmadan çözümlenemez.

TOYNBEE BUGÜN YAŞASAYDI…

Ele aldığımız görüşleri ışığında Toynbee bugün yaşasa -ve görüşlerini çekinmeden açıklayabilseydi-, Trump’ın sözlerini Batı medeniyetinin potansiyel çöküşünün bir belirtisi olarak görürdü. Çünkü bireysel ahlâkı öne çıkartırken kolektif etik değerleri görmezden gelen bir liderlik, global kabul ve uluslararası normları zayıflatır. Ancak belki de karamsarlığı dağıtmak için dünyamız adına umutlu bir not düşebilirdi: Medeniyetler, nedâmete yol açan bir “günah duygusu” ile toparlanabilir çünkü “Pişmanlık, kötülüğün içimizde olduğunu ve irademize tabi olduğunu fark ettirir.” Bunun sonucu Trump’a yaklaşımını düzeltmek için bir çağrı ile devam ederdi: Uluslararası hukuku Tanrı vergisi bir “Doğa Yasası” gibi görmek, medeniyeti kurtarabilir. Son uyarısı da şu olabilirdi: “Medeniyetler, aşırı derecede giriftleşmiş küresel zorluklara uzlaştırıcı yanıt veremezse çöker; “Great America”nın sonu da tarihteki diğer benzerlerinden farklı olmayabilir.”

5 Şubat 2026 Perşembe

SDG’nin Feshi ve travmadan çıkış fırsatı Taha Özhan+05/02/2026

Suriye’de daha ilk günden sürdürülemez bir yapı olarak “kurgulanan” SDG, kurucu iradesi tarafından feshedildi. Bu beklenmedik bir son da değildi. Zamanın ruhu bölgede vekil güçlerin miadının dolduğunu gösteriyor. İsmi üstünde “devlet-dışı aktörler” (non-state actors) devletin bir sebeple (non-acting state) olmadığı veya doğrudan müdahil olmak istemediği ortamda zuhur ettiler. Artık gerilimler doğrudan, konvansiyonel ve savaşı göze alacak şekilde ilerliyor. Böylesi bir ortamda, geçmişte vekaleten kullanılan örgütler ve güçler anlamsızlaştılar. Vekâlet dönemi kapandı, devletlerin asıl güçler dönemi sert bir şekilde başladı. 11 Eylül sonrası, küresel ve bölgesel jeopolitiğin “terörle mücadeleye” indirgenmesi süreci neticesinde bütün aktörler için kullanışlı bir düşmana dönüşen DAİŞ’i, SDG’nin tek varlık ve meşruiyet sebebi haline getirmesi beraberinde bir “son kullanma” tarihi de üretti. 8 Aralık’ta o tarih geldi. Bir yıl boyunca Suriye’de yaşanan “devrime” -hak etmedikleri hâlde- dahil olma davetlerini de geri çevirip, yeni Şam yönetimine ortak olma siyasal sorumluluğunu da alamayınca kaba bir şekilde ve gecikerek feshedilmiş oldu. SDG’yi var eden ana dinamik küreseldi. Bu zeminin radikal bir şekilde değişmesinin ardından artık yerel ve belki Suriye’de ulusal bir sorun alanına dönüştü. Fesihten sonra imzalanan antlaşmanın hayata geçmemesi durumunda ya da zaman içerisinde tabii olarak örgüt dünyasıyla Şam arasında sorunlar çıkması halinde, yaşanacak krizler büyük ölçüde yerel ya da bazen de ulusal düzeyde kalacaktır.

SDG’nin “küresel ve bölgesel zemininin” ortadan kalkmasının ardından Türkiye açısından bir tehdit hitama erdi. Ankara için PKK’nın varlığından dolayı güvenlik sorunu olarak okundu ama hiçbir zaman SDG’nin kendisi ciddi bir güvenlik tehdidi olmadı. Yani PKK eksenindeki aktörlerin sık sık dillendirdiği tehdidin kaynağı SDG’nin askeri varlığı değildi. Kaldı ki meseleye biraz hâkim olanlar bu askeri varlığın mahiyetini ve çapını yakinen biliyorlardı. Bu bilgi de zaten ilk sahici askeri gerilimde hemen herkes tarafından görüldü. Asıl mesele, SDG çıpasına yaslanarak bölgesel ve küresel aktörlerin sebep olabileceği tehditti. Daha birkaç hafta öncesine kadar Rusya’nın az sayıda da olsa askerini SDG bölgesinde tutmasından İsrail’in tahrik edici ilişkilerine, Avrupalı bazı devletlerden Washington’un bir yıl öncesine kadar attığı spekülatif adımlara varıncaya kadar yatırım yapılabilir bakir bir alan olarak görülüyordu. Türkiye’nin de en uzun hudut hattını, her türlü aktöre devre mülk hizmeti veren bir örgütün insafına bırakması realist bir beklenti olamazdı.

Şimdi bu uluslararası dinamikler ortadan kalktığına göre Türkiye’de yıllardır kullanılan resmi ve popülist yaklaşımın maksimalist dilden uzaklaşması Ankara’nın çıkarlarını koruması açısından yerinde olacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın SDG’nin çözülüşü ardından çerçevesini ortaya koyduğu dil, Ankara’nın bu pragmatizmi göstereceğine işaret etti. Ancak buna rağmen tıpkı örgütün yaşadığı travma benzeri bir abartılı zafer heyecanı yaşayan yaklaşımın ve dilin de olduğu aşikâr. Hırsızı evine kadar kovalama peşine düşmenin Türkiye’nin çıkarlarına katkı sağlamayacağını, aslında PKK’yı silahsızlandırmak için başlatılan yeni süreçle tezat teşkil edeceğinin de görülmesi gerekiyor. Kaldı ki yeni sürecin özü yarım asra yaklaşan PKK’yı ortadan kaldırma maksimalizminden çıkıp PKK’yı silahsızlandırma ve siyaset alanında sorunların ele alınması için kapı aralayacak tarihi bir çabadan ibaret. Kendi ayağına sıkmak istemeyen olgun siyasi tavır en azından bunca yıldan sonra savaşın siyasetin hedefi değil aracı olduğunu görmeyi gerektirir.

SDG’den geriye kalan YPG’nin rasyonelleşmesi ve yarın Şam’la yaşanacak sorunlarda Kürtlerin mağdur olmamasının da tek teminatı Türkiye ile Suriye Kürtleri arasında çok sağlıklı bir ilişkinin tesis edilmesinden geçiyor. PKK’yı PKK’dan daha fazla abartan, 28 Şubat’ın “irtica vardır, ilelebet var olacaktır” histerilerini andıran şekilde Türkiye ölçeğinde bir gücü salt örgütle mücadele eden düzeye indirgeyen, obsesif bir şekilde bütün jeopolitik ve siyasal dilini örgüt odaklı hale getirmenin yıllardır maliyet üreten kısır döngüyü büyütmesinden başka neticesi olamaz. Türkiye’ye bir örgüt düşmanlık yapabilir ama bir örgüt Türkiye’nin düşmanı değil en fazla sorunu olabilir. 80’lerden itibaren, memleketin on yıllarının kaybedilmesine yol açan vesayet düzeninin yerleşmesindeki mazeretin kaynağı PKK gibi konforlu düşmanı kullanmaktı. Bugün eğer hâlâ hal yoluna konulamamış ve bazıları kangren olmuş sorunlar varsa bu “kullanışlı mazeretin” Türkiye’nin bütün ufkunu karartacak kadar büyütülmüş olmasındandır. Bugün devam eden süreç PKK’yı düşmandan soruna indirgeyen ve bu meseleyle de cesur bir şekilde yüzleşmenin bizatihi kendisidir. Kaldı ki Ankara’nın Şam’daki izahtan vareste ağırlığını ciddiye alan herkes, SDG çözülmesi sonrasında yapılan antlaşmanın YPG ile yapıldığını akıldan çıkarmamalıdır. Antlaşma zemininde sorunlar çıkma ihtimali bulunmaktadır ama asıl önemli olan düne göre bugün sorunların çözümünde çok daha çalışılabilir bir zemin bulunmasıdır.

Bu minvalde Türkiye’deki siyasal retorik ve jeopolitik yaklaşım SDG’den geriye kalan fiili durumu, sorun alanlarını ve on yılı aşkın sürdürülen ağır propagandanın ardından ortaya çıkan çöküşün oluşturduğu toplumsal kırılmayı arzu ederse (hem Türkiye’de hem de Suriye’de) rahatlıkla yönetebilir. Üstelik bu inşacı ve pozitif yaklaşımın hazır siyasal aracı da devam eden yeni süreçten başkası değildir. Zira Suriye üzerinden çizilecek her yeni kırmızı çizgi sadece süreci zora sokmayacak, çizenleri de kendi çıkmazlarına hapsedecektir. Bu yaklaşımın acı neticelerini görmek için örgüt aklının SDG hikayesiyle yaşadığı tecrübeye bakmak yeterlidir.

SDG hikâyesi, kamuflajını kaybedip YPG’ye dönüştükçe, merkezini PKK dünyasının inşa ettiği dilin elinde hızla bir narsisistik yaralanma hâli ortaya çıktı. En baştan geçici, koşullu olduğu bilinen hem ahlaki ve siyasi hem de askeri ve jeopolitik olarak sürdürülemez ve savunulamaz bir “ayrıcalığın” nihayete ermesini, “mağsûb-gasıp” travmasına dönüştürüyorlar. Yaşanan anomalinin ortadan kalkmasını rasyonelleştirmek yerine, varoluşsal bir aşağılanma ve değersizleşme travmasına çeviriyorlar. “Keşke” ile “olan” arasındaki sınırı buharlaştırıp, “duygusal kırılma” retoriğine sığınarak kolektif düzeyde inkâr ve seçici algıya sarılıyorlar. Lacan’dan ödünç alırsak, gerçekten “sahibi olmadıkları” bir güç ve varlık yerine, inşa ettikleri “simgesel düzenin” çöküşüne karşı, meşru ve sahici bir şekilde sahip olanın bile bir kaybına vereceği tepkiden çok daha fazla öfke dolu reaksiyon veriyorlar. Sahip olmadığı bir şeyi kaybettiğini iddia eden çocuksu bir yaklaşımı da, kaybetmediğine ikna etme sorumluluğunu da kendileri dışındaki herkesin üzerine bir yük olarak bırakıyorlar. Daha acısı, Kürtlerin yıllardır Türkiye’de arzuladıkları temel insan haklarının en sancılı olanlarının hızlı bir şekilde Suriye’de kazanıma dönüşmesini örgütün “kayıplarıyla” nesh etmeye çalışıyorlar.

PKK DÜNYASININ KRİZİ

PKK dünyasının yukarıdaki kısır döngüsünün kırılması oldukça zor görünüyor. Üstelik PKK dünyası sadece elinde silah olan isimlerden de oluşmuyor. Yıllar içerisinde ortaya çıkmış bir endüstri var. Bu endüstrinin ana sermayesi, Türkiye’deki demokrasi açığıyla ve dış siyasal finansmanla oluşuyor. Bir ayağı, Türkiye’deki demokratikleşme sorunlarıyla doğrudan mücadele etme cesareti, aklı ve ahlakı olmayan, kestirmeden siyasal varlıklarını korumalarını sağlayan ‘Kürtler dışındaki kesimlerden’ ibaret. Bu kesimler, bazen bütün tarihsel hesaplaşmaları Kürtler üzerinden sürdüren, bazen de ‘Kürt meselesi veya PKK’nın olmadığı senaryoda anlamsızlaşacak odaklardan oluşuyor. Diğer bir ayağı Kürtleri ve Kürt meselesini Ortadoğu’ya yönelik jeopolitik hesaplarında bir kaldıraç ya da katalizör olarak gören güçler ayakta tutuyor. Son olarak da, bu dünyanın merkezinde askeri olarak devre mülk bir yapıya dönüşmüş, kendilerinden başka kimsenin konuşamadığı bir dili konuşan, çelişkiler ve karmaşa içerisindeki bir teoloji ve anlam dünyasında kaybolmuş PKK bulunuyor.

Bu PKK-endüstriyel kompleksinin SDG travmasıyla içine düştüğü durum İsrail taklidi bir antisemitizmin silahlandırılmasını andırıyor. Konuyla ilgili ağzını açan, makulü dillendiren, maddi gerçekleri zikreden ve reelpolitik analiz yapan herkesi, Kürtleri canlı kalkan yapar bir tarzda ‘anti-Kürtlükle’ suçlayan yaklaşım yoğun bir şekilde kullanılıyor. Kürtlüğü PKK’nın silahlarında mühimmata dönüştürmenin 40 yıldır yeterince maliyeti çıkmamış, en büyük bedeli de Kürtlerin ödemesi yetmemiş gibi; tarihe, zamana ve siyasete karşı akıl almaz bir zırhla kapladıkları dünyalarının içerisinden akla ziyan komplolar, analizler ve çıkarımlar labirentinde dolaşıp duruyorlar. 1980’lerde yerleştirildikleri Suriye’de Kürtlere en ağır aşağılamaları ve inkârı yıllarca sürdüren Baas rejiminin himayesinde Kürtleri bir gün bile hatırlamayanların, bugün Kürtlere yönelik sağlıklı ve samimi bir tepki vermemelerinde şaşılacak bir durum bulunmuyor. Ancak her şeye rağmen, siyasi sahnede var olmaya çalışan aktörlerin, yaşanan gelişmeler karşısında her seferinde cenin pozisyonuna dönerek, örgütün kamu spotu tüketicisi olmalarına şaşırabiliriz. Zira onlarca yılın ardından, siyasi sahnede yer alanların ısrarla örgüt dünyasını aşamamaları derin bir krize işaret etmektedir.

Tam da bu sebepten, on yıldan fazla bir zaman boyunca, Suriye’de 21. yüzyılın en büyük insanlık trajedisi yaşanırken dönüp bir kez bile bakmamış, Baas rejimine laf söylemek bir yana Esed’le mücadele eden muhalifleri Batı’da kapıları açan bir kilit olması hasebiyle DAİŞ’le birlikte ezmek için her türlü söylemi kullanmış, yüzbinlerce insan vahşice katledilirken bir kez “soykırım”, “katliam”, “etnik temizlik”, “çete”, “cihatçı” vb. ifadeleri hatırlamamış olanların bugünlerdeki narsisistik yaralanma halleri arzuladıkları ilgiyi görmüyor. Suriye’de bir anomali ve insanlık trajedisinden özyönetim, kanton, özerklik çıkarmaya çalışanların SDG’nin çözülmesi sonrasında böyle bir çabalarının olmadığının da görülmesi, bu durumu daha da trajik hâle getiriyor. Yıllardır bulundukları bölgede, hakları olmayan ekonomik kaynaklara sahip olmalarına rağmen, ahalinin asgari ihtiyaçlarına çare olacak en sıradan ve temel hizmetlerin yerine, ‘dağı’ şehre taşıyan akıl almaz bir yatırıma dönüştürmeleri de vahametin boyutunu göstermektedir.

PKK AKLI VE ÜRETTİĞİ MALİYETTEN ÇIKIŞ ZORUNLULUĞU

Bu süreçte örgüt ekseninde olanların çaresizliği ve içinden çıkamadıkları ütopyalarını hâlâ anlayabiliriz. PKK endüstrisinin bir yerinde bir sebeple yukarıda aktardığımız dinamiklerle duranları da anlayabiliriz. Ancak örgütün ne olduğunu, örgüt dünyasını ve dilini yakinen bilmesine rağmen, geniş Kürt kesimleri içerisinde akl-ı selim sahibi olduğu farz edilenlerin rasyonel kırımla “duygusal kırılmanın” içerisine düşmelerini anlamak zor görünmektedir. Kürtlerin Suriye’de yeni Şam yönetimine bir yıldır tapu sahibi olarak ortak olmalarını engelleyen bu endüstriye rağmen, örgüt aklının peşine takılmalarını açıklamak gerçekten mümkün görünmüyor. Kaldı ki, SDG sonrası ortaya çıkan enkaza bakınca, yeni imzalanan ve bugüne kadar defalarca bozulan antlaşmanın da örgütün elinde nasıl sürdürüleceğine dair onlarca soru bulunmaktadır.

Retrospektif bir şekilde sorarsak, 8 Aralık olmasaydı, Baas rejimi yıkılmasaydı ve ABD nezaretinde on yıl daha SDG statükosu korunsaydı, 2035 senesine gelindiğinde Kuzey Suriye’de nasıl bir düzen olurdu? Bir tarafta BM ve İnsan Hakları Örgütlerinin savaş suçlarıyla andıkları DAİŞ hapishaneleri, diğer yandan SDG’nin duvarlarını ördüğü açık hava hapishanesine dönmüş bölgede yaşayan Kürtler. PKK’nın örgüt aklı dışında, yerleşik bir hayata yönelik gerçekçi, 2026 dünyasına ait, asgari düzeyde mantıksal tutarlılığı olan, kavram kargaşası içerisindeki çocuksu teolojisi ve DAİŞ’i aratmayacak tekfirci fıkhı ile Kürtlere sunabileceği ne olabilirdi? Bu acı gerçekleri bilmelerine rağmen, bir kez bile yüzleşmenin korkusunu Türkiye’deki demokrasi açığına ve tarihsel mağduriyetlere vurgu yaparak ortadan kaldırma çabasından vazgeçmiyorlar. Zira ağır maliyetler üretmiş olan demokrasi açığının önemli dinamiklerinden ve mazeretlerinden birisinin, hatta ayakta kalan son dinamiğin de PKK’nın silaha sarılmış olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemiyorlar. Bu durum artık o denli sorunlu bir hâl almış durumda ki, Suriye’de Kürtlere yönelik devrim niteliğindeki temel haklar açılımını değil gündemlerine almak, telaffuz etmek zahmetinde bile bulunmuyorlar.

Aynı şekilde bugünden Hendek Olayları’na bakınca, benzer çevreler ne düşünüyor acaba? Yaşanan zırva düzeyindeki saçmalığın hiç kendisiyle ilgilenmeyip, yaşananlara zaten kaçınılmaz olarak vuku bulan basit bir verili durum muamelesi yaparak; çocuksu çukurlar kazıp, kurtarılmış bölgeler icat etmeye kalkan aklı zerre sorgulama cesareti ve feraseti göstermeyip, kaçınılmaz sonucun enkazından insan hakları piyasasında pazarlanacak mağduriyet hurdası toplamaya çalışılmamışlar mıydı? Dünyadan konforlu DAİŞ tehdidi tüketicisi Chomsky gibi birçok ismin yanında mebzul miktarda yerli endişeli akademisyene varıncaya kadar altına imza atarak “bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan” ediyoruz diyen ve Hendek Bildirisi olarak kayıtlara geçen yaklaşımın siyasal ve ahlaki basiret düzeyini bugünlerde de bir déjà vu halinde izlemiyor muyuz?

Bu kişisel ve örgütsel travmatik hâl bir yana, diğer taraftan da küresel ve bölgesel jeopolitik derin bir kırılma döneminden geçiyor. Gerçekten tektonik jeopolitik ve ekonomik kırılmalar, kaymalar yaşanıyor. Bu denli büyük bir depremin karşısında bir sorun olarak bile listeye girmesi mümkün olmayan bir meseleden muhayyel dünyalar ve düzenler kuran bir aklın artık sakinleşmesi gerekiyor. En azından elinde silah olan ve de PKK dünyasının çaresizliği içerisinde, dağda kalmış bir halde fiktif bir hayat sürenlerden daha olgun bir düzeyin çıkması bekleniyor. Zira siyasal zeminde duranların silahsızlandırılması gibi imkânsız bir misyonun peşine düşecek bir takati bulunmuyor bu ülkenin. PKK silahsızlanırken, sivil alandaki farklı sektörlerden ve kesimlerden isimlerin de silahsızlandırılması sürecini yönetecek tek yer demokratik ve olgun bir siyaset yapımından başkası değil. Bu alana avdet edilebilmesi için de öncelikle yakinen tanıdığımız “olmasaydı(k) olmazdık” düzeyinde içselleştirilen PKK dünyasından çıkmaları, bu dünya ile mensubiyeti hatta ünsiyeti olmayı “makbul Kürt” sayma şartından kurtulmaları gerekiyor. Başka bir ifade ile Kürt Kemalizmini aşmaları gerekiyor. Her ciddi meseleyi, siyasal olarak yönetmekte zorlanınca halkla ilişkiler kampanyası düzeyine indirgeyerek sulandıran, bunu yaparken de memlekette oransal olarak en fazla başörtülünün olduğu Kürt kadınlarının asla katılamayacakları “örme saç” eylemini tercih eden yabancılaşmadan kurtulmaları gerekiyor.

Senelerdir savaş ortamında varlık yokluk mücadelesi veren mazlum ve fakir bir halkın çaresizliği üzerinden statü ütopyası peşinden koşanların jeopolitik hayalleri artık herkesi fazlasıyla yordu. Acı gerçek görüldü. Sahip olmadığı bir güç üzerinden yapılan projeksiyonların kof olduğu anlaşıldı. Sahip olmadığı bir şeyi kaybetme travmasının kimseye bir faydası yok. Zira bu fiktif kaybın yasının tutulması, dolayısıyla da yas sonrası normalleşme de mümkün değil. Tek çare; girilen çıkmaz sokaktan geri dönmekten geçiyor. SDG’nin geçmişte beş kez, YPG’nin de 30 Ocak’ta bir kez daha imzaladığı antlaşma normalleşmeye kapı aralayabilir. 10 Mart Antlaşması sonrası, 8 Aralık’ı hiç de aratmayan bir şekilde Kürt bölgesi başta olmak üzere Suriye’nin birçok şehrinde sevgi gösterileri ortaya çıkmıştı. Bu bile Suriye’de onlarca senenin ardından yaşanan toplumsal yorgunluğu anlamak için yeterlidir. Duygusal kırılma, statü kaybı, yok olma tehdidi gibi zorlama bir yaklaşımla normalleşme fırsatı bir kez daha heba edilmemelidir.

PKK bir düzeni yönetebilecek, işletebilecek, paydaşlarıyla çalışabilecek bir örgüt değil. PKK farklı Kürt siyasi hareketleriyle bile ilk günden orta bir yol bulamamış, aksine kendisi dışındakileri kanlı bir şekilde tasfiye ederek bugünlere gelmiş, kendi dünyasında yeniden ürettiği bir Kürt kimliği ve siyasal ütopyası içerisinde yaşayan bir örgüt. Bu hâliyle, 30 Ocak Antlaşması’nın PKK için çok fazla bir anlamı olmayabilir. Daha imzalar kurumadan, herkesin kendi gözleriyle okuduğu antlaşmayı akıl almaz bir teville yine bir hayal dünyası inşa etmek için yorumlamaya başladılar. İsterseler birkaç gün içerisinde bu antlaşmayı da yeni bir komplo hâline rahatlıkla dönüştürebilirler. Zira, Halep’te yoğun bir siyasal baskı ve müdahale olmasa yüzlerce elemanını ölüme göndermek için kendisini parçalayan bir örgüt aklından yeni bir entegrasyon yeteneği beklenmiyor. Benzer şekilde, antlaşma uyarınca Suriye Savunma Bakan Yardımcılığı için verilen koltuğa Türkiye’de onlarca kişinin öldürülmesinden sorumlu bir ismi önermek, bugüne kadar ne bölgede yaşananları ve bundan sonraki muhtemel şekillenişi ne de Ankara’nın Suriye’deki anlamını idrak edebilen örgüt aklının sığlığına işaret ediyor.

RASYONEL DİLE GEÇİŞ İHTİYACI

Suriye Kürtleri için en hayırlı yol; Ocak ayında çıkarılan kararnamenin hayata geçmesinin takipçisi olacak ve kazanımları anayasal güvence altına alacak olgun bir siyaseti üretecek bir zemin inşa etmeleridir. Zira PKK’nın Suriye’de Kürtleri (İsrail ünsiyeti olan, Arap ve belli ölçüde İslam kimliğinin karşısına konumlandırdığı) soktuğu ve asla hak etmedikleri zor pozisyondan çıkmaları da zaman alacaktır. Bütün bu normalleşme sancılarını yönetecek bir siyasal akıl şu an sahnede görülmemektedir. Bugün “duygusal kırılma” retoriği üzerinden reelpolitikten kopuş dilini tahkim etmek yerine, rasyonel ve zorlu bir siyaset dilini inşa edecek yaklaşımlara yatırım yapma zamanıdır. PKK yükü bölgede kalktıkça, bu rasyonel dilin serpilmesi de mümkün olacaktır.

Diğer yandan, Türkiye’de devam eden yeni sürece tekrar odaklanabilmenin yolu da Suriye gündeminden nispeten uzaklaşmaktan geçmektedir. Bu uzaklaşma ilgisizlik değil, güvenli siyasal mesafeyi korumaktır aslında. Tarihinin en yüksek (2015) siyasi desteğini, akla ziyan “Hendek girdabında” israf edenlerin bir kez daha düşünme zamanıdır. Türkiye’de bir kez daha açılan ve bir fırsat penceresi olarak görebileceğimiz Cumhurbaşkanlığı seçim dinamikleri içerisinde artık vazgeçilmez ve geri dönülemez bir patikaya girilmiş bulunmaktadır. Küresel ve bölgesel şartların; farklı dinamiklerle sonuç alınması için hiç olmadığı kadar uygun koşullar ve baskı ortamı oluşturduğu bir düzlemde, sürecin inkıtaa uğraması, yönetilmesi daha zor belirsizliklere de kapı aralayacaktır. Bu durum, aynı zamanda ülkenin demokratikleşme sancılarının bir kez daha başka bahara kalmak üzere büyüyerek ertelenmesine yol açacaktır.

Bu durum benzer bir şekilde Cumhur İttifakı’na ve sürece genel anlamda destek veren CHP’ye de ciddi sorumluluk yüklemektedir. İktidarın da “simgesel bir düzene” çevirdiği “Suriye’de SDG anlatısı” da SDG’nin feshi ile bitmiş oldu. Gelinen noktada SDG çözülmüş olsa da, PKK’nın kriz çıkarma, çatışmaları büyütme potansiyeli daha minimalist bir dille yönetilmek zorundadır. Yarım yüzyıldır “son teröristin” peşinde olan bir dilin, Türkiye’ye ne askeri ne de siyasi ve toplumsal olarak bir getirisi olduğu görülmüş, hatta sorunu katmanlaştırarak büyütmüştür. MHP lideri Bahçeli’nin çıkışıyla bu acı gerçeği teslim etmesi ve gerçekten oldukça sıkıntılı anlarda sakinleştirici bir yol bulması, sürecin selametinde ve bugünlere gelmesine büyük katkı sağladığı aşikardır. Daha da önemlisi, PKK’nın, sürece yönelik kendi dünyasında icat ettiği ve siyasal tüketime sunduğu bütün spekülatif çıkışların da gerçek olmadığı görülmüştür.

Son tahlilde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugüne kadar sürece yönelik vurgularında, özellikle son SDG krizi sonrası meseleyi ele alışında ortaya konulan çerçevenin ‘çözümün zemini olmasını savunmamak’ için özel bir provokatif gündeme sahip olunması gerekiyor. Kaldı ki Türkiye’nin bütün jeopolitik, güvenlik ve ekonomik çıkarlarını maksimize edebilmesinin önemli bir dinamiği Suriye’de iç barışın ve istikrarın muhafazasından geçiyor. Bu basit gerçekle kurulacak olgun siyasi bir ünsiyet, ilerleyen dönemlerde gemide delik açma derdine düşmeyecek herkese kazanma imkânı sunuyor. Bu kadar pozitif şartların ortasında tarihi bir fırsatı kuvveden fiile çıkarmak, artık siyasetin Türkiye’ye “umut hakkı” borcudur.

3 Şubat 2026 Salı

Trump’ın “Barış Planı” ve 21. Yüzyıl sömürgeciliğinin yeni biçimi Levent Baştürk+02/02/2026

Gazze’nin, bir yaşam alanı değil, yönetim teknolojilerinin test edildiği bir laboratuvara dönüştürülmekte olduğunu belirten Levent Baştürk, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze “Barış Planı”nı yazdı.

2025 sonbaharından itibaren Trump’ın Gazze “Barış Planı”, uluslararası kamuoyuna ateşkes, yeniden inşa ve istikrar vaadiyle bir umut ışığıymış gibi sunuldu. Türkiye’de ise iktidar ve ona bağlı medya, Erdoğan’ın Trump’la yakınlığını öne çıkararak Türkiye’yi ateşkesi sağlayan kilit aktörlerden önde geleni, hatta oluşturulacak Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker ve barış planına garantörlük sunan başrol oyuncusu olarak pazarladı.

Ancak sahadaki gerçeklik çok farklı: Diplomatik ambalajın altında Gazze, Filistinlilerin siyasi özne olmaktan çıkarıldığı, klasik işgalden öte hukuk-finans-teknoloji temelli 21. yüzyıl sömürgeciliğine dönüştürülmüş bir yönetim nesnesi haline getirildi. Trump’ın planı barış değil, soykırım sonrası düzeni rasyonalize edip kalıcılaştıran bir çerçeve.

ATEŞKES OLMAYAN ATEŞKES

10 Ekim 2025’ten beri “ateşkes”e rağmen Gazze Sağlık Bakanlığı verilerine göre en az 484 Filistinli öldü, 1.321 kişi yaralandı. Ateşkes denilen süreçte şiddet daha sessiz yöntemlerle sürdürülebilir seviyeye çekildi. Açıktır ki burada amaç, şiddeti sona erdirmek değil; onu uluslararası kamuoyunun tolere edebileceği bir yoğunluğa çekmek. Naomi Klein’ın “Şok Doktrini”nde tarif edildiği gibi, direnç kırıldıktan sonra yeni düzen dayatılıyor. Ölüm, istisna olmaktan çıkıp yönetilebilir istatistiğe dönüştü.

BARIŞ KURULU: PARAYLA SATILAN EGEMENLİK

Görünürde çok taraflı bir diplomatik mekanizma olarak sunulan planın çekirdeğindeki “Barış Kurulu” adı verilen oluşum, gerçekte Donald Trump’ın ömür boyu başkan olduğu, veto yetkisinin tamamen kendisinde toplandığı otokratik bir yapı. Daimi üyelikler 1 milyar dolar karşılığında satılmakta; bu yönüyle kurul, demokratik bir işbirliği organından çok, mafya tipi bir koruma haracı mekanizmasını andırmaktadır.

Kurulun bileşimi de bu niteliği açıkça ele verir: Jared Kushner, Steve Witkoff, Marco Rubio ve Tony Blair gibi isimler, Filistinlilerin yokluğunda Gazze’nin geleceğini belirlemektedir.

Filistinlilere biçilen tek rol ise Ali Şaaş liderliğindeki “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi”dir; bu yapı siyasi yetkiden yoksun, yalnızca su, elektrik ve altyapı gibi belediye hizmetleriyle sınırlı bir teknokratlar heyetidir. Egemenlik değil, idarecilik verilmiştir. Bu komite, dış sömürge denetimi altında Gazze’nin işlerini yönetmekle görevlidir. Sözde Barış Planı’nın öngördüğü düzen Filistinli aktivist ve yazar Ali Abunimah’ın tasviriyle, işgale ve apartheide karşı mücadele eden Filistin direnişine boyun eğdirmek için Filistin Yönetimi’ni İsrail’le işbirliği yapacak bir organ olarak kuran 1993 Oslo anlaşmalarının daha da kötüleştirilmiş bir versiyonu gibi görünmektedir.

“BARIŞ KURULU”NA DAVETİ KABUL EDEN MÜSLÜMAN ÜLKELER

Trump yaklaşık 50 ülkeyi sözde Barış Kurulu’na katılım için davet etti. Daveti kabul eden liderlerden biri, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından insanlığa karşı suç işlemekle suçlanan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu.

21 Ocak’ta yapılan ortak açıklamada Mısır, Ürdün, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Endonezya, Barış Kurulu’na katılma davetini kabul ettiklerini duyurdu ve “Başkan Trump’ın önderlik ettiği barış çabalarına” desteklerini açıkladılar. Azerbaycan, Kazakistan ve Fas da katılan diğer Müslüman ülkeler oldu. Bunlar muhtemelen Netanyahu ile aynı masada yer alacaklar! Bu ülkelerin sözde Barış Kurulu’ndaki işlevleri en ufak şüpheye yer bırakmayacak kadar açık: Gazzelinin adının bile anılmadığı ve tutsak olarak görüldüğü Gazze’de uygulamaya konulacak olan 21. Yüzyıl sömürgeciliği örneğine meşruiyet ve koruma sağlamak.

ULUSLARARASI HUKUKUN İFLASI

Trump’ın yeni sömürge düzeninin hukuki zemini, 17 Kasım 2025’te kabul edilen BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararı ile oluşturulmuştur. Karar, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını fiilen askıya almış; Gazze’nin yönetimini Trump liderliğindeki bu yapıya devretmiştir. Rusya ve Çin’in çekimser kalması, hukuki değil jeopolitik bir tercihin sonucudur ve uluslararası hukukun tabutuna çakılan son çivi olarak değerlendirilmelidir.

Hukukçular bu durumu ultra vires (yetki aşımı) olarak nitelendirmekte; Gazze’nin hukuken res nullius (kimseye ait olmayan toprak) konumuna itildiğini vurgulamaktadır.

Norman Finkelstein’ın ifadesiyle, Gazze artık “Trump Organizasyonu’nun portföyündeki bir mülk” muamelesi görmektedir.

NEKROPOLİTİK GERÇEKLİK

Resmi can kaybı rakamları yaklaşık 71 bin olarak açıklansa da, bağımsız çalışmalar bu sayının çok daha yüksek olduğunu göstermektedir. Dünya ölçeğinde prestijli bir tıp dergisi olan The Lancet’te Temmuz 2024 itibarıyla yayımlanan bir çalışma, dolaylı ölümlerle birlikte sayının 186 bini aştığını; BM uzmanları ise açlık, hastalık ve altyapı çöküşü hesaba katıldığında 680 binin üzerine çıkabileceğini belirtmektedir.

Gazze’de yalnızca insanlar değil, aileler ise bütünüyle yok edilmektedir. Yaklaşık 2.200 aile nüfus kayıtlarından tamamen silinmiş, Gazze Şeridi 61 milyon tonluk, büyük bölümü asbest ve ağır metal içeren zehirli enkaza dönüşmüştür. Bu tablo, Achille Mbembe’nin tanımladığı anlamda tam bir nekropolitik düzeni ifade eder: Kimin yaşayacağına, kimin yavaş yavaş öleceğine karar veren bir iktidar.

GAZA RİVİERA’DAN DİJİTAL PANOPTİKON’A

Planın propagandif yüzünü, Trump’ın damadı, onun gibi bir emlak milyarderi ve ultra Siyonist olan Jared Kushner’ın dillendirdiği “Gaza Riviera” hayali oluşturur: Lüks oteller, gökdelenler ve turizm projeleri. Ancak sızdırılan Sivil-Askerî Koordinasyon Merkezi (CMCC) belgeleri, bu parlak vizyonun ardındaki karanlık gerçeği açığa çıkarmaktadır. Gazze’de “Planlı Topluluklar” kurulacak; Filistinliler biyometrik kayıt altına alınacak, sürekli kontrol noktalarından geçecek ve tüm ekonomik faaliyetlerini dijital cüzdanlar üzerinden yapmak zorunda kalacaktır.

Bu yapı, klasik mülteci kamplarının yüksek teknolojili bir versiyonudur: dijital panoptikon; herkesin ve her köşenin dijital olarak gözetlendiği bir çeşit hapishane. Mülkiyet hakları “dijital jetonlar”a indirgenirken, fiziksel toprakla kurulan bağ koparılmaktadır. Gazze, bir yaşam alanı değil, yönetim teknolojilerinin test edildiği bir laboratuvara dönüştürülmektedir.

SARI HAT VE GETTOLAŞMA

“Ateşkes” süreci devam ederken İsrail, sahada kalıcı değişiklikler yapmıştır. “Sarı Hat” operasyonlarıyla Gazze’nin yaklaşık %60’ı fiilen İsrail kontrolündeki bir güvenlik koridoruna dönüştürülmüş; bölge Yeşil Bölge ve Kırmızı Bölge olarak ikiye ayrılmıştır. Devasa hendekler, askeri karakollar ve yollarla bu ayrım kalıcılaştırılmaktadır. İsrail kontrolündeki Yeşil Bölge olarak tasarlanırken, Filistinlilerin büyük çoğunluğunun Kırmızı Bölge’ye sıkıştırılması öngörülmektedir.

Bu, yalnızca askeri değil; demografik ve politik bir mühendisliktir. John Mearsheimer’ın vurguladığı gibi, büyük çatışmalar İsrail için her zaman etnik temizlik fırsatı olarak görülmüştür.

BİR “YENİDEN EĞİTİM” PROGRAMI

Planın son ayağı, ideolojik kontroldür. Planlı topluluklar” sadece fiziksel mekânlar değil, aynı zamanda kontrolün biyometrik verilerden dijital cüzdanlara ve sınıflarda çocuklara öğretilen düşüncelere kadar uzandığı total kurumlardır. Eğitim müfredatı “Hamas temelli olmayacak”, BAE modeli örnek alınarak “Barış Kültürü” ilkelerini izleyecektir. Barış Kültürü terimi, BAE ile İsrail arasındaki imzalanan Abraham Anlaşmaları’nın metninde de geçmektedir. Amaçlanan İsrail ile normalleşmeyi içselleştiren bir kuşağın yetiştirilmesidir. Böylece kontrol, yalnızca bedenler ve mekânlar üzerinde değil; hafıza ve bilinç üzerinde de tesis edilecektir.

Trump’ın Gazze Barış Planı, şüpheye mahal olmayacak şekilde tutarlı bir kurumsal sömürge modelidir. Ölümleri durdurmayan bir ateşkes, parayla satılan bir egemenlik mekanizması, uluslararası hukukun tasfiyesi, dijital gözetim ve coğrafi parçalanma aynı stratejinin parçalarıdır. Bu sömürge modelini yürütmekten sorumlu mekanizmaya Orwellvari bir tavırla Barış Kurulu denmesi, ABD’nin desteklediği İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırımı ve Amerikan başkanının Venezuela’dan Grönland’a, İran’a kadar tüm dünyaya yaydığı kaos ve çatışmayı gizleyemeyecektir.

Sözde Barış Kurulu’nun tüzüğünde Gazze’ye tek bir atıf bile yoktur; kasıtlı olarak dışarıda bırakılmıştır. Bu da kurulun kapsamının Gazze ile sınırlı kalmayıp küresel bir yapıya evrilebileceğini akla getirmektedir. Bu hâli, kurulun aslında sanki BM’ye alternatif bir uluslararası örgüt gibi tasarlanmış görüntüsüne de hayli uygundur.

Bu bağlamda, eğer Gazze, BM onayıyla bir şirket portföyü gibi devredilebiliyorsa, şu soru hepimizi beklemektedir: Gazze dışında, “Barış Kurulu” ne zaman, hangi coğrafyada ve hangi halkın hakları üzerine söz söyleme hakkını kendinde görecektir?

ANADOLU İSLAMININ TARİHİ Saadettin Merdin

İSLAM ÖNCESİ MAVERAÜNNEHİR'DEKİ DİNİ YAPI

Klasik kaynaklara baktığımızda Türklerin putperest, Mecusî, Şamanist olduğu görülecektir.. Örneğin; Uygur Türkleri Budisttir. Müslümanlar için Mekke ne ise, Belh’de Mecusiler için aynı şeydir. Türklerin İslam öncesi dahil oldukları ikinci din Maniheizmdir. Maniheizm gnostik bir din olduğu için Şamanist ve Budist Türkler tarafından kabul edilmesi kolay olmuştur. Hazar Türkleri Yahudidir. Buna rağmen bölgedeki bu kadar dini çeşitliliğe rağmen bu dinlerin mensupları arasında dini nedenlerle savaşlar olmamıştır. İnsanlar birbirlerinin dini inançlarına tolerans göstermişlerdir. Bunda Şamanizm’in siyasi, hukuki hedeflerinin olmaması daha çok manevi/vicdani bir doktrin olmasının da rolü vardır.

Göçebe Türkler hangi dine girerlerse girsinler Şamanist adetlerini ve dini nazariyelerini muhafaza etmişlerdir. Şamanizm daima merkezî konumunu muhafaza etmiştir. Şamanizmin İslam öncesi ve kısmen de İslam sonrası devam eden üç kültü şunlardır.

a) Atalar kültü, Ecdadın ruhlarından yardım isteme inancı, onlara aşırı hürmet. Atalar Kültü ki; ruhun bedenden bedene geçmesi telakkisine benzer. Müslümanlığın kabulünden sonra da evliya kültü olarak devam etmiştir. Ata kültü; bilgili, yiğit, iyi savaşçılık veya yöneticilik yapmış şahısların ruhlarının öldükten sonra da yakınlarına yardım edeceği, kötülüklerden koruyacağı inanışına dayanır.

b) Tabiatın esrarlı güçlerle (cinler ve ruhlarla) dolu olduğuna olan inanç, tabiat kültü, cin ve ruhlardan istimdat,

c) Gök Tanrı kültü.

 İslam öncesi Türkler, özellikle Uygurlar Budist idiler. Aslında Şamanizm ve Budizm o kadar iç içe geçmiştir ki, birbirinden ayırmak mümkün değildir. Kaşgarlı Mahmud’a göre Uygurlar putperesttir. Sebebi büyü ilmini öğrenmeleridir. Cüveynî’ye göre ise; bunların akideleri ve mezhepleri muhtelif ise de, umumiyetle bunlarda hulul (tanrının insan şeklinde görünmesi) itikadı hakimdir.

İslamiyet bölgeye girdiği sıralarda Türklerin hangi dine mensup olduğuna dair, herhangi bir dine öncelik vermek zordur. Örneğin Kuteybe b. Müslim Maveraünnehir’i fethettiği zaman ona en şiddetli mukavemeti Mecusî aşiretler göstermiştir. Buhara bu yıllarda Mecusiliğin dini ve kültürel merkezi konumundaydı. Bir diğer din Budizm idi. Budistlerin viharaları (manastırları) medreseye dönüştürülmüş, Budist mabetleri de camiye. Kısaca bölgede dinler iç içe geçmiş, birbirlerinden çok şeyler alıp-vermişlerdi. Türklerin hangi dine tam olarak mensup oldukları söylemek zordur. Bu dönemde bu bölgedeki dinler için söylenebilecek tek şey, bu dinlerin mistik ve ruhani bir yapılanmaya sahip olmalarıdır. Bu nedenle Türklerin tasavvuf temelli bir dini benimsemeleri hiç de zor olmamıştır. Böylece onlar yeni bir dine girerken, aynı zamanda eski dinlerine dönmüş oluyorlardı.

Bu geçiş döneminde Türkler eski inançlarını muhafaza eden mistik din adamları olan şamanlar yeni dervişler ve bunlar eliyle Türkler İslamlaşmıştır. Sufiler, dolayısıyla İslam bu bölgeye “eski İran ananelerini göğsünde saklayan Horasan” üzerinden girmişlerdir.

Türklerin İslamlaşmasında Horasan’ın/İran’ın etkisi sanılandan ziyadedir. Köprülü’nün belirttiği gibi;“Türkler İslamiyet’in birçok unsurlarını doğrudan doğruya Araplar’dan değil, Acemler vasıtasıyla aldılar. Hem Sufi mistisizmi, hem de medrese Horasan kökenlidir.

Kitabi İslam’a aykırı heresi /sapkın fikirler hep Horasan menşeilidir. Bu heretik hareketler fikri referanslarını kadim İran kültüründen almaktaydı. Fars kökenli mevaliler İslamı tam olarak benimsememişlerdi. Emevilere tepki Irak’ta sadece pasif bir zühd ile yetinirken, Horasan ve Maveraünnehir’de ise aktif isyanlar şeklinde tezahür etmiştir. 

Mazdekiyye, Hurremiyye, Muhammire, Mukannaiyye, Müslimiyye, Babekiyye hareketleri gibi. Zındıklar olarak nitelenen bu kıyamları temelinde eski dinlerinin tesirleri vardır. Örneğin Ebu Müslim Emeviler’e isyan ettiğinde topladığı kuvvetler Zerdüşt ve Budistlerin tesiriyle oluşan batınî guruplar ve Horasan şiileridir.

Mesela Mukanna’ hareketinin temel inancı tenasüh ve Tanrının çeşitli varlıklar şeklinde görüldüğü inancıdır. Belh’li olması ayrıca dikkat çekicidir. Kendisinde Ebu Müslim’in ve diğer peygamberlerin ruhu bulunduğunu iddia ediyordu. Bu herif (Haşim b. Hakîm) ölüleri diriltebilecek güce sahip bir tanrı olarak kendini tanıtıyordu. Bunlar islamın temel ibadetlerini yapmadıkları gibi, kadınlardan müştereken yararlanmayı mübah görecek kadar Müslümanlardı. Peşine pek çok Türk köylüsünü de takmıştı.

Türklerin İslamlaşma sürecinde, İslamı tasavvufi çerçevede yorumlamalarında önemli bir rol oynamış olan isimlerden biri de Hallaç’tır. Tam beş sene süren yolculuğunda Hallaç cihat için kurulmuş şehirleri /ribatları, yanındaki yüzlerce tilmiziyle birlikte, birer birer dolaşmıştır. Ölümünü izleyen yıllarda Hallaç’ın öğretisini Buhara’da talebeleri Kalabazî ve Ahmed Yesevî tarafından devam ettirilecektir.

Konar-göçer bozkır halkının mensup olduğu Şifahi İslam; miteolojik bir karakter arz eder. Ki bunlar da İslam öncesinin tabiat kültleri, Şamanist uygulamalar, özellikle Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm ve Mazdeizm gibi dinlerin kalıntılarıdır. Bu konar-göçerlerden kitabî bir İslam beklemek zaten anlamsızdır.

Kitabi İslamı ise medreseler temsil eder. Sünni İslamın temsil ettiği, devlet desteğine sahip dini anlayıştır. Şehirli yerleşik halkın din anlayışıdır.

Bir diğer islam yorumu ise mistik islam anlayışıdır. Bunun şifahi İslamdan temel farkı ise, zühd ağırlıklı bir yapısı vardır. Bu Mistik yorum da İslam öncesi efsane ve menkıbelerden şifahi İslam kadar beslenmektedir. Buna ilaveten Kitabi İslam’dan şifahi islam kadar habersiz de değildir. Bu mistik İslam daha çok İran/Horasan kaynaklı, İslam öncesi gnostik, hermetik, Yeni Eflatuncu nazariyelerden beslenen yarı felsefi akımlardır.

ŞİFAHİ (Kitapsız, sözel) İSLAM

Örneğin; Battal Gazi menkıbelerinin anlatıldığı Battalnâme’de İslam’a davet edilenler Battal’dan İsa gibi ölüleri diriltmesini isterler. Battal da İlyas peygamberin duasıyla ölüleri diriltir. Bunun sonucunda iki yüz elli bin kafir, yedi parça şehir, üç yüz parça kale ve beş bin köy Seyyid Battal Gazi’nin önünde Müslüman olurlar.

 Bir diğer menkıbe Ahmet Yesevî menkıbesidir. Bir seferde açlık çeken sahabeye vermek üzere Cebrail cennetten bir tabak hurmayı peygambere getirmiştir. Fakat hurmalardan biri tabaktan düşer. Cebrail bu hurmanın Ahmet Yesevî’nin nasibi olduğunu söyler ve Aslan Baba, Hz. Peygamberin emriyle hurmayı Ahmet Yesevî’ye vermek üzere yola çıkar, Sayram’a gelir ve Ahmet Yesevî’yi bulur ve onun manevi terbiyesini üzerine alır.

 Türkler işte bu menkıbelerden, masal ve efsanelerden beslenen şifahi İslam zaviyesinden İslam’a girmişler, İslamı efsaneleştiği kadar kabullenmişlerdir.

İslam öncesinin ozonları, kamları, baksıları, yeni dinin ERMİŞLERİ olmuştur.

İslamiyet öncesi gök/ak sakallı kocaları yeni dinin HIZIR’ı oluvermiştir.

Göçebe Türklerin hayatında büyük bir mevkii olan kadınların, fakihler tarafından müşterek hayatın dışına çıkarılmak istenmesi, eskiden beri kadınlarla müştereken tertip edilen sazlı ve şaraplı şölenlerin şer’an yasaklanması, oruç, namaz, hac gibi göçebe hayatıyla telif edilmesi zor olan bir takım sıkı hükümlerin varlığı Türkmenlerin hiç işine gelmemiştir. Bu esnada teşekkül etmeye başlayan sufi zümreler bir misyoner gibi kendi mesleklerini yaymak için çalıştılar. Baba, ata lakaplı bu sufiler, eski ozan-kamlardan tevarüs edilen bir kudsî hâleyle çevrili olarak faaliyete koyuldular. Garip kıyafetleri, ağızlarda dolaşan kerametleri, meczubane yaşayışlarıyla eski kamların hatırasını islamî bir şekil altında yaşatan bu babalar, göçebe Türkmen boylarına, pekiyi anlayacakları bir dille İslamiyeti eski kavmi ananalere uygun gelen sufiyâne fakat basit ve avamî, tahrif edilmiş bir şeklini telkin etmişlerdir.

Bu dönemi en iyi resmeden kimseler Ahmet Yesevî ve Dede Korkut’tur. Dede Korkut’ta Türklerin eski dinlerine ait pek çok hususlar bulmak mümkündür. Dede Korkut Türkmenler arasında “yağmurcu” olarak bilinir. Şamanizm’e göre şamanlar Türk tanrısının hediye ettiği “yada taşı” sayesinde yağmur yağdırabilmekteydi. Bu şamanların mucizesi olarak gösterilirdi. Onların tabiata hükmettiklerine inanılırdı. 

15.Yüzyılda kayda geçirilen Dede Korkut hikâyeleri Türk ahlak ve töresinin, inançlarının anlatıldığı bir eserdir. Dede Korkut; İslam öncesi ozon ve şamanlarla, İslami devirdeki veli ve alp tipinin bütün hususiyetlerini kendi üzerinde mezceder.

Barthold “Dede Korkut’ta İslamiyet ciladan ibarettir” der. Lakin bu cila paganizmin bakiyelerini layıkıyla örtememektedir.

 Osman Turan’a göre Dede Korkut Kitabı “sathi bir şekilde İslamlaşan ve eski Türk hayat ve telakkilerini yaşatan göçebelerin eseridir.”

13. yüzyılda yaşamış Sarı Saltuk’un menkıbelerini anlattığı Saltuknâme’de cinler, cadılar (câzû), büyücüler başroldedir. Sarı Saltuk’u kafirler denize, ateşe attıklarında, Hz. Hızır’a bağlı cinler onu kurtarmışlardır. Gerektiğinde en uzak yerlerden cinler vasıtasıyla gazaya yetişir. Bu eser Türklerin İslam öncesi devrin paganist unsurlarıyla doludur.

Uygurlu Türkler arasında yaygın olan Budizm de, İslam sonrasında tesirini göstermiştir. Zahitler Budist rahipler gibi adeta bir Budha gibi tasvir edilmiştir. İbrahim b. Ethem’de zühd hayatı ile anlatılanlar bunu göstermektedir.

Dede Korkut Hikâyelerinde bir taraftan “adı görklü Muhammed’e salavat getirilirken, diğer taraftan şarap içilmektedir. İslama giren önce sünnet ettirilir, sonra beş vakit namaz kıldırılır, daha sonra da misafirlere kımız dağıtılır.

Manas Destan’ının kahramanı kımız içen bir müslümandır. Manas Destan’ında koruyucu ve yardımcı ruhlardan yardım istemek önemli bir yer tutar. Manas Destan’ında zaman zaman evliyaların yardımından medet umulur. Manas’ın babasının çocuğu olmayınca evliya türbesine gidip çocuk ister. Türbe ziyaretinden sonra çocuk doğar. Dede Korkut’ta çocuk isteyen kadınlar “kara donlu dervişlere“ adakta bulunurlar. Yine fal /kehanet, tılsım, büyü, muska, efsunlama, cin çarpması, uğur ve uğursuzluk ve gelecekten haber veren kamlar İslam öncesi inancın günümüze intikal eden bakiyeleridir.

İki ordu savaşa tutuşmadan önce, her iki ülkenin cinleri de kendi aralarında savaştıklarına dair bir inanç vardır. Savaşa başlanacağı günün gecesinde savaşçılar kendilerine “çıvı” denilen cinlerden oluşan askerlerin okları isabet etmesin diye korkudan çadırlarından çıkmazlardı. Hangi ülkenin cinleri galip gelirse, o ülkenin askerleri de savaşta galip gelirdi.

KİTABÎ (Resmi, medrese) İSLAM

Türk ve Acem nüfusun yoğun olarak yaşadığı Buhara ve Semerkand gibi şehirlerin bulunduğu Türkistan bölgesidir. Yusuf Has Hacîb’in Kutadgu Bilig’i bu kitabî İslamın örneği sayılabilir.

 Buna rağmen Yusuf Has Hacîb’in Kutadgu Bilig’inde de pek çok Şamanizm bakiyeleri bulmak mümkündür. Kam yerine “muazzim/azimet yapan)” efsuncu kelimesini kullanır. Eski şamanlar İslâmî literatüre uyarlanarak muazzim, arraf olmuşlardır. İslam bölgeye gireli bir buçuk asır olduğundan, kamlar yeni dine uymak mecburiyetinde kalmışlar ki, şeytanları kaçırmak için muska yazmaya başlamışlardır.

Kutadgu Bilig’de artık İslami terminoloji daha baskındır. Kutadgu Bilig’de artık içkinin haramlığına dair hadisler, ya da kadınlara karı mahremiyet anlayışı içinde yaklaşmayı emreden hadisler yer alır.

MİSTİK İSLAM

İslam öncesinin efsaneleri, masalları, İslam sonrasında dini propaganda yapan derviş-şairler vasıtasıyla islami menkıbelere dönüştürülmüştür. Kıyafetleri, vecdli raksları ve danslarıyla eski Türk kam-baksıların, şamanların rollerini sünni olmayan tarikatlere mensup Türkmen babaları tarafından devralınmıştır. Şamanizm ve Budizm geleneklerinin baskın olduğu Türkler arasında İslamiyet’i iptidai düzeydeki dervişler, Türkmen babaları yaymışlardır. Horasan üzerinden Türkistan’a dahil olan bu dervişler okudukları ilahiler, şiirler ile benimsenmiş, onlar eski şamanlarının, ozanlarının devamı olarak görülmüşlerdir. Her derde deva bulan, gaipten haber veren Türklerin eski şamanlarını hatırlatan Aslan Baba, Korkut Ata, Çoban Ata gibi dervişler İslam sonrasının keramet sahibi velileri olmuştur.

Korkut Ata şöyle tarif edilir; “Resul Aleyhisselam zamanına yakın Bayat boyunda Korkut Ata dirler bir er koptu. Oğuz’un ol kişi tamam bilicisiydi. Ne dir ise olur idi. Gaybtan dürlü haber söyler idi. Hak Teala onun gönlüne ilham ider idi. Korkut Ata kavminin müşkilini hal ider idi. Her iş olsa Korkut Ata’ya danışmayınca işlemez idi.” Yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen bu zat Oğuz boylarının kahinidir. Gaybtan ve gelecekten haber vermesi şamanlara ne kadar benzediğini gösterir.

Yine Türk sufi tarikatlarının en eskisi olan ve de Nakşiliğin ilk hali olan Yesevîlikte zikr-i erre (bıçkı dansı) denen zikir ve sema tarzı, Türklerin eski rakslarının devamıdır. İslamiyet öncesi Türk rahip-şairlerinin İslamlaşmış şeklinden başka bir şey olmayan Ahmet Yesevi’nin kurduğu Yesevîlik eski Türk paganizminden çok şeyler almış ve ayinlerinde eski göçebe örfüne ve şaman ayinlerine uygun kadınlı-erkekli zikirler yapmıştır. Okuma-yazma bilmeyen konar-göçerlere, alışık oldukları mistik yoldan İslam’a dahil edilmişlerdir. Yesevilik’te kadim Buhara Budizminin etkilerini de göz ardı etmemek gerekir. Yeni veliler birçok yönden Budist rahipleri andırmaktadırlar. Netice de Türkler yüzlerce yıl Budist olarak yaşamışlardı.

Özetle bölge zaten İslam öncesinden mistik bir zemine sahipti. İslam öncesi benimsenen tüm dinler de zaten mistik bir karaktere sahipti. Yani bölgenin yüzünü tasavvufa yöneltmesi için tüm şartlar hazırdı.

 Türkler önce mistik/sufi oldular, sonra da İslam’ın dönüştürücü gücüyle olabildikleri kadar Müslüman oldular. Mistik İslam denilince ilk akla gelen Ahmet Yesevî, Kitabî İslam’ı Şifahi İslam’a dönüştürmüştür.

------------------------------

Kitabi olmayan Türk halk İslam’ında (kültürel folk İslam’da) pek medrese mezunu fakihler, kelamcılar bulunmaz. Türk halkı âlimlerin peşinden değil dervişlerin peşine takılmıştır.

Anadolu’da İslam’ın sosyal yaşantı ve kültür temelinde iki değişik görünümü vardır. Birincisi medrese İslam’ıdır. İkincisi ise, kısmen mitolojik inançlarla karışık “Halk İslam’ı” (Folk, Kültürel İslam’dır).

Halk İslam’ının da iki alt versiyonu vardır. Birincisi; Sünni tarikatlar, diğeri; heterodoks kabul edilen bugünkü Alevi-Bektaşi kesimlerce temsil edilen şeklidir.

Heterodoks İslam’ın Orta Asya, Orta Doğu’daki kadim dini ve mistik kültürlerle çok sıkı bağları vardır. Heterodoks Türk İslam’ı; Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar geniş bir zaman ve mekân sürecinde Şamanist Türklerin bazı inançları ile diğer dinlerin ve mistik kültür kalıntılarının, yüzeysel bir İslam ile harmanlanmasıyla oluşmuştur. Türk Müslümanlığı, çoğu kere İslam’ın temel esaslarının ve hükümlerinin bir hayli dışında mitolojik ve geleneksel unsurlarla, hurafelerle örülmüş olarak Anadolu’ya gelmiş ve bu yapısıyla Anadolu’yu İslamlaştırmıştır.

Mâverâünnehir’deki Sünni İslam çevreleriyle temasta bulunan Türkler Sünni-Hanefi inanç esaslarını benimsemiştir. Buna mukabil Horasan, Azerbaycan gibi İran kültürünün yahut eski Türk inançlarının hâkim bulunduğu Orta Asya bozkırlarından gelen konar-göçerler ise İslam öncesi inançlarını büyük ölçüde devam ettirmişlerdir.

Eski Türklerde “şaman/ kâm”; doğaüstü güçlere sahipti. Cinleri kovar, büyü bozar, tılsımlar yapar, göğe çıkar, aslana biner, ateşe girer ve çeşitli hokkabazlıklar bilirdi. Türklerin yeni dinlerinde Şaman kültü aynen devam etmiş, sadece şamanın adı değişmiş, eren, ermiş, veli, şeyh, alevi dedesi vs. oluvermiştir.

Heterodoks İslam anlayışı Mesiyanik (mehdici) bir karakter sergiler. Bu inanç, ilahi yetki sahibi, karizmatik bir şahsiyet inancına sahiptir. Babai isyanlarında bu karakter çok belirgindir. Türkmen Babaları, Türkmenlerce, ilahi kurtarıcı olarak kabul edilmiş, öldürüldüklerinde bile ölümüne inanılmamıştır. Bu mehdici anlayış, çok kısa bir süre içerisinde Şahkulu (1511), Nur Ali Halife (1512), Bozoklu Celal (1520), Baba Zünnûn (1526) gibi Osmanlı merkezi idaresine karşı ihtilalci mesiyanik hareketlere dönüşmüştür. Babailer, Selçuklu kuvvetlerini on iki defa yenilgiye uğratmışlardır.

Bu heteredoks dini anlayış şu üç temel inancı beraberinde bulundurur; Hulul, (Allah’ın insan suretinde görünmesi), Tenasüh, (ruhun öldükten sonra bir başka bedende yeniden doğması) ve Don değiştirme (ruhun sağken bir biçimden başka bir biçime yahut bir kalıptan başka bir kalıba geçmesi).

Şamanların gösterdiği olağanüstülüklerle ilgili anlatılara baktığımız zaman evliya kerametlerine dair anlatılanların bir benzerleriyle karşılaşırız. Anlatılanlara göre onlar; Ateşte yanmaz, kuşa, ayıya, kurda dönüşebilir, suyun üstünde yürür, cansız nesneyi canlandırır, öldükten sonra kavmini korur, ölüp- dirilebilir, ölmüş bir insanı, hayvanı diriltebilir. Gökyüzüne çıkar, yeraltı dünyasına iner, hastalık yapan ruhlarla savaşır. İstediği şey verilmezse büyükbaş hayvanlara ölüm getirir, hayvanlara, bitkilere hükmeder, hastalıkları iyileştirir. Hastalığı, temas ederek insandan hayvana geçirebilir. Karşısındaki insanın geçmişini, geleceğini, aklından geçenleri bilebilir. Uçarak gidip-gelir. Ateşin üzerinde çıplak ayakla yürür. Kayıp nesnelerin yerini bilir. Seli durdurur. Aynı anda yedi yerde olabilir. Gökteki ve yeraltındaki tanrılarla, kutsal ruhlarla görüşür.

Hatta Dede Korkut hakkında anlatılan menkıbevi hikâyeler, Türklerin şaman sıfatlarını ona aynen verdiklerini gösterir. ‘Dede Korkut gaybtan, gelecekten haber verirdi. Allah’ın ilhamlarına mazhardı. Söylediği her şey gerçekleşirdi. Kavminin sorunlarını çözerdi. O kendisine danışılmadan iş yapılmayan bir ulu hazret idi.’

Evliya menakıpnamelerini incelendiğinde; Şamanlar hakkında anlatılan efsanelerin benzerleri Anadolu dervişleri için de anlatılmaktadır.

Ahmed Rufâî hakkında anlatılan ateşe girmek, vahşi hayvanlara binmek, yılanlarla oynamak ve diğer hokkabazlıklar eski Türk şamanları hakkında anlatılanlarla aynıdır. Baba İshak, Sarı Saltuk, Barak Baba gibi kimseler bir dervişten ziyade bir Şaman büyücü/ Kam veya Şaman’ı andırmaktadır.

Şamanların en önemli görevlerinden biri de ayinler yaparak hastaların vücuduna giren cinleri ve kötü ruhları kovmaktır.

Bugün de Şamanist işlemler İslami bir kılıkta aynı şekilde devam etmektedir.

Günümüzde Anadolu’da da okuyup üflemek, ip bağlamak, muska yazmak vs. usullerle hastalık tedavi etmeye çalışan kimseler gerçekte Şaman kalıntısı kimselerden başka bir şey değildirler. Anadolu’da cinci adıyla bilinen ve hastaların vücuduna girdiğine inanılan cinleri kovarak yahut emrindeki cinlerle geleceği ve gaybı keşfederek birtakım kehanetlerde bulunan kişiler tipik şamanların devamıdırlar.

2 Şubat 2026 Pazartesi

Doç. Dr. Arzu Yılmaz: Afganistan’dan Suriye’ye Sünni aksı oluşuyor, düne kadar Kürtler’in avantajı olan seküler çizgi dezavantaja dönüştü Cansu Çamlıbel/02 Şubat 2026

Türkiye’de devletin ‘Terörsüz Türkiye’ ismini verdiği bir projeyi yürütmekte olduğundan yaklaşık 15 ay önce haberimiz olduğundan beri, Suriye bu denklemin hep en önemli parçası olarak karşımıza çıktı. Zaten muhteviyatında hakiki bir barış ya da hakiki bir demokratikleşme olmayan bu sürecin bölgede yaşanacaklara paralel bir mayın temizliği motivasyonu taşıdığını da hızla anladık. Esad rejimi 8 Aralık 2024’te düştü, HTŞ Şam’a yerleşti, Suriye bu kez de 10 ay boyunca HTŞ ile Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) önce siyasi çekişmesine ardından da askeri kapışmasına sahne oldu. 2026 başı itibarıyla İran’a saldırma niyetini alenileştiren Trump yönetimi Ortadoğu’daki önceliklerini güncelledi ve artık bu aşamada HTŞ’nin çıkarları ve hedefleri açısından HTŞ’nin SDG’den daha kullanışlı olduğuna kanaat getirdi. Gelinen noktada aslında artık SDG yok, sadece YPG var. Bu yeni konjonktürde YPG’nin silahlı mücadelesini değil siyasi kanadı PYD’nin Şam’daki varlık mücadelesini daha çok konuşacağız pek muhtemeldir ki. 

Son haftalarda Suriye’de değişen kontrol haritasının Kürtler açısından ne anlama geldiğini, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ‘onursal başkanı’ diyebileceğimiz konumundaki Mesud Barzani’nin neden bu kadar kuvvetli biçimde denkleme girdiğini alanı en iyi tanıyan akademisyenlerden Doç. Dr. Arzu Yılmaz yorumlasın istedim. Bu konuşmayı, Kürdistan Hewler (Erbil) Üniversitesi’ndeki üç senedir devam eden öğretim üyeliğinin son gününde yapmış olmamız tamamen tesadüf oldu. Ankara Siyasal çıkışlı Arzu Yılmaz’ın Irak ve Suriye coğrafyasındaki önde gelen karar alıcılarla birebir temas eden, sık seyahat ederek sahayı bizzat gözlemleyen bir siyaset bilimci olduğu notunu düşmem elzem. Türkiye’mizde bu tür akademisyenlerden çok olmadığını akşam ekranlara bakıyorsanız, siz de görüyorsunuz. 

Arzu Yılmaz’a göre, Mesud Barzani de Öcalan da Ortadoğu’da zamanın ruhunun merkezi yönetimlerde güçlü olmayı dayattığının farkına vardı. Barzani’nin son hamlelerinin de nihai bir birleşik Kürdistan hedefinin değil, Kürtlerin bulundukları ülkelerin merkezlerinde güçlenmesi stratejisinin tezahürü olduğunu düşünüyor. Yılmaz’ın Ortadoğu’da batının tercihiyle kurulmakta olan yeni Sünni eksen nedeniyle Kürtlerin düne kadar en büyük avantajı olan seküler çizgisinin yeni konjonktürde dezavantaja dönüştüğü tespiti çarpıcı. 

Kürt hareketi içindeki Rojava’nın savaşı nedeniyle ötelenen eleştiri ve tartışmaların yeni dönemde daha görünür hale gelebileceğini söyleyen Yılmaz, yine de Kürtleri kenetleyen tehdit algısı çözülmeden çok dramatik değişimler beklemenin zor olduğuna inanıyor. Çünkü ona göre Rojava meselesi bugün farklı ülkelerde yaşayan tüm Kürtlerin için bir ‘onur meselesi’ne dönüşmekte.

Suriye'deki Heyet Tahrir Şam (HTŞ) yönetiminin başkanı ve Geçici Cumhurbaşkanı Muhammed el Colani (sağda) ile SDG Genel Komutanı Mazlum AbdiSDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve Suriye'nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, 10 Mart Mutabakatı'nı imzaladıktan sonra, 10 Mart 2025

“Kademeli entegrasyonun nereye varacağını bugünden kestirmenin imkânı yok”

-Suriye’de ocak ayı boyunca süren şiddetli çatışmaların ardından Şam yönetimi ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında askeri ve idari entegrasyonu öngören bir mutabakata varıldı. Bu aslında 10 Mart 2025 ve 18 Ocak 2026’dan sonraki üçüncü eşik. 30 Ocak anlaşmasına göre SDG’ye bağlı birimlerden, Suriye ordusu bünyesinde görev yapacak üç tugaylık bir askeri tümen oluşturulacağını anlıyoruz. SDG kontrolündeki özerk yönetim bünyesindeki kurumlar kademeli olarak Suriye devlet kurumlarına entegre edilecek. SDG zaten 18 Ocak’ta sınır kapılarının, havaalanlarının, petrol ve gaz sahalarının Suriye ordusu kontrolüne geçmesini kabul etmişti. Bu kez gelinen noktanın “final” olma ihtimalini kuvvetli buluyor musun? 

An itibariyle bütün ayrıntılarını tam da bilemediğimiz bir anlaşma yapılmış olması durumu var karşımızda. Ama bu durumun, sorunun nihai bir çözüme kavuştuğu anlamına gelmediğini düşünüyorum. Çünkü çok akışkan ve henüz taşların yerine oturmadığı bir süreçten geçiyoruz. Bu aslında, tam bir yapboz süreci. Bu yapboz süreci sadece Suriye sahasına özgü bir durum da değil, halihazırda küresel ölçekte olmakta olan her şeyle alakalı bir durum. Zamanın ruhu mu dersin, yoksa Trump dönemi türbülansı mı dersin? Dünya sanki türbülanstaki bir uçak gibi. O türbülanstan çıkmadan da kimin başı yarıldı, kimin kolu kırıldı, kim hayatta kaldı, kim korkudan kalp krizi geçirdi bilemeyiz. Trump türbülansı devam ediyor. O nedenle de biz şu anda sadece bu en son varılan anlaşma üzerinden şimdilik bir şey söyleyebilecek durumdayız. Söyleyebileceğimiz en önemli şey de şu olabilir; taraflar şu an için çatışmadan değil uzlaşmadan yana bir irade ortaya koymuş durumda. Demek ki asgari müştereklerde uzlaşmışlar ve fakat bu metindeki “kademeli entegrasyon” ifadesinin günün sonunda nereye varacağını şu anda kestirmenin bana kalırsa imkânı yok. 

“Deyrizor ve Rakka, aslında Suriyeli Kürtler için ‘kırmızı çizgi’ değildi, oraları elde tutmanın askerî rasyonalitesi başkaydı”

-Ama nihayetinde şu söylenebilir; 18 Ocak’a kadar ABD’nin desteğiyle varlığını devam ettirmiş olan Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi Bölgesi (DAANES) ortadan kalktı. Yani Suriyeli Kürtlerin Rojava diye tanımladığı bölge tabir yerindeyse çekti, küçüldü ve Kobani-Haseke-Kamışlı hattına kadar geriledi.  

Açık söyleyeyim Deyrizor ve Rakka’nın elden çıkması benim son bir yılda işin muhataplarıyla yaptığım temaslar üzerinden edindiğim gözlemlerime çok ters bir durum değil. Bu sadece benim gözlemlerimle ilgili bir durum da değil. Rakka ve Deyrizor, 2017’deki tartışmaları hatırladığımızda, birkaç gün önce Mazlum Abdi’nin yaptığı açıklamada olduğu gibi bir “kırmızı çizgi” değildi. Asıl motivasyon hep Kürtlerin ağırlıklı olduğu bölgeleri korumak oldu. Rakka ve Deyrizor’u tutmanın rasyonalitesi ise şöyle izah ediliyordu; “Askeri olarak bulunduğumuz alana sıkışarak yaşadığımız alanları koruyamayız, daha fazlasını yapmak zorundayız. Ateşi eşiğin ötesinde tutmak zorundayız ki buraları tutabilelim.”  

“Hakan Fidan Suriye’deki 300 solcuyu cidden Türkiye için tehdit olarak tanımlıyorsa, Türkiye’nin çok daha büyük sorunu var demektir!”

-Kürtlerin kendi tercihlerinin ötesinde Rakka’nın ABD için, daha doğrusu IŞİD Karşıtı Küresel Koalisyon için sembolik önemi vardı. Zira Rakka IŞİD’in kurduğu ve kendilerince “İslam Devleti” diye tarif ettikleri tuhaf yapının da başkentiydi. Yani Rakka’nın Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından kontrol edilmesi Kürtler kadar batı için önemliydi işin başında, değil mi?  

Tabii ki, orada çok parametre var. Obama döneminin Suriye Özel Temsilcisi Brett McGurk, yıllar sonra the New York Times ile Foreign Affairs'de yazdığı iki makaleyle o süreçte alınan kararları çok detaylandırdı. IŞİD ile mücadele denklemi Türkiye açısından hep ikircikli bir konu olageldi. Bugün de hala öyle. Bu açıdan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın El Cezire’ye verdiği röportaj çok önemli. Hala IŞİD’i bir tehdit olarak tarif etmek yerine SDG’yi bir tehdit olarak tarif ediyor. Fidan şöyle bir cümle kurdu: “Suriye’de SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki Türk solcu unsurlarına mensup 300 kadar silahlı insan var. Bunlar Türk sol örgütlerinin üyeleri.” İlk duyduğumda kendi kendime “Acaba ben mi yanlış anladım?” dedim. Döndüm yeniden baktım, hakikaten de “300 solcu” diyor. Düşünebiliyor musun, bir Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı, 300 solcunun varlığını Türkiye için bir tehdit olarak tarif ediyor. Eğer Hakan Fidan cidden bunu bir tehdit olarak tanımlıyorsa, o zaman Türkiye’nin bence o 300 solcudan daha büyük bir sorunu var. Ve bunlar söylenirken Türkiye geçmişte olduğu gibi bugün de hala IŞİD’i bir tehdit algılanıyor. Ben bunu görüyorum.  

“ABD’nin SDG ile çalışma tercihi, tam bir niyet edilmeyen sonuçtu”

-SDG’nin kurulduğu ana, yani 2014 parametrelerine döndüğümüzde -ki Brett McGurk de o bahsettiğin makalelerde bunu anlatır-; PKK’nın Suriye kolu olarak bilinen YPG’nin bir anda Suriye’nin üçte birini kontrol eden SDG’nin omurgası haline gelmesi ABD açısından askeri ağırlıklı bir tercihti. Türkiye’de ise hem hükümet hem de farklı siyasi spektrumdan kitleler bunun bir politik tercih olduğuna neredeyse emindi. Gelinen nokta itibarıyla bunun bir politik tercih olmadığı kanıtlanmış mı oldu? 

Bu tam bir niyet edilmeyen sonuçtu (unintended consequence). Benzer bir niyet edilmeyen sonucu da biz 2003’teki Irak Savaşı sonrasında gördük aslında. Türkiye eğer 1 Mart Tezkeresi’ni reddetmeseydi, bugün federal bir Irak ve Irak anayasasında tanınmış bir Kürdistan Bölgesel Yönetimi olabilir miydi? Tarihin o kırılması, Kürt çalışmaları literatüründe çok sıklıkla tartışılan bir konudur. 

Dönelim Suriye’ye…Eğer ABD 2014’e gelindiğinde “no boots on the ground” (sahada asker potini istemiyoruz) doktrinine geçmiş olmasaydı YPG ile bu tür bir iş birliği yine de gerçekleşir miydi? Tabii orada ABD’nin Suriye’ye asker göndermeme tercihi kadar NATO üyesi Türkiye’nin IŞİD ile savaşmaya gönüllü olmaması da bir faktördü. Bunu ben söylemiyorum, Brett McGurk söylüyor. Kürtlerle çalışma dinamiği böyle bir konjonktürde ortaya çıkmıştı. Yani Suriyeli Kürtlerle askeri ilişki ABD açısından o dönem “ad hoc” (duruma özel ve geçici) olarak gelişti.  

“Amerika ile iş birliği, YPG içinde aktif bir tartışma konusuydu” 

-ABD-YPG ilişkisini sürpriz, hatta çelişkili hale getiren şey sadece NATO üyesi Türkiye’nin “terör örgütü” olarak tanımladığı bir yapının uzantısının ağır silahlarla donatılması değildi. Marksist-Leninist bir çizgide kurulan ve “antiemperyalist” olma iddiasında olan bir yapının Amerikan silahlarıyla donatılıp onlar tarafından eğitilerek savaşmayı kabul etmesi kendi içlerinde de çok tartışıldı.  

Ben ilk kez 2015’te Rojava’ya gittiğimde Amerika ile iş birliği YPG’nin birebir konuştuğum askeri kurmayları arasında aktif bir tartışma konusuydu. Bu kadar idealist solcu bir grup için Amerika ile iş birliği yapmak öyle kolay kolay kabul edilebilir bir şey değildi. Ama orada iki taraf açısından da sahanın koşulları üzerinden bir rasyonelite gelişti. Ve bu rasyonalitenin askeri olarak da doğru olduğu açıkçası zaman içerisinde teyit edildi. O dönemden başlayarak baktığımda, Rojava yönetiminin Rakka ve Deyrizor’un ideal sınırları içerisinde olduğunu düşündüklerine kanaat edebileceğim hiçbir şey gözlemledim. Bireysel temaslarım da sahadaki gözlemlerim de hiçbir zaman bana bunu söylemedi. İnsanların varlığına yönelik tehdidi ötelemek için doğal Arap alanları olan Rakka ve Deyrizor’da SDG’nin kontrolü araçsal oldu. Daha sonra ise bu kontrol alanı, Kürtler açısından Rojava’nın siyasi statüsünün tanınmasını konusunda hiç şüphesiz bir kart olarak anlam taşıyordu.

Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Başkanı Mesud Barzani, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, ABD Başkanı Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve ENKS Başkanı Muhammed İsmail, Pirmam'daki "Dörtlü Zirve"de

“Suriyeli Kürtler açısından ‘görev tamamlanmış’ gibi”

“İdeal noktada değiller, ana doğal minimal noktada hedeflerine ulaşmış görünüyorlar” 

Daha önce sorduğun soruya dönersem… Evet 18 Ocak’a giden yolda kuşatılmış bir Kobane, Haseke ve Kamışlı’da SDG kontrolünü ortadan kaldırmak üzere alınan askeri ve siyasi pozisyon Kürtler açısından Rojava’nın kaybedilmesi riskini ortaya koyuyordu. Ancak 30 Ocak Anlaşması, her ne kadar açıklanan detaylarda hala muğlaklıklar olsa da günün sonunda Kürtler açısından “mission accomplished” (görev tamamlanmış) gibi gözüküyor. Belki kendileri açısından ideal noktada değiller ama doğal minimal noktada hedeflerine ulaşmış gözüküyorlar.  

“Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisi İsrail-Körfez denklemi üzerinden kuruluyor, Türkiye aslında bu denklemin periferisinde”

-SDG’nin ABD ve NATO açısından düne kadar ne anlama geldiğini hatırlarken IŞİD dışındaki diğer bir faktörü de hatırlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Rusya ve İran’ın Esad rejimin davetiyle Suriye’de at oynatabildiği zamanlardı. Washington’da gazetecilik yaptığım o dönemde Pentagon’la sıklıkla “Şii hilali’nin engellenmesi için…” diye başlayan cümleler duyardım. IŞİD geriletildikten sonra da kuvvetli bir SDG muhafaza edilmesinin deklare edilmeyen motivasyonu aslında İran’dı. Son iki senede İran’ın vekil güçleri ciddi manada zayıflatıldı. Esad gitti, Rusya ve İran’ın Suriye’de izi kalmadı. İsrail’in eli zaten Suriye’nin içinde. İşte Trump İran’a savaş açmaya hazırlanıyor. Dolayısıyla da Suudi Arabistan ve Türkiye destekli bir HTŞ, İran’ın çevrelenmesi noktasında SDG’den çok daha mantıklı bir tercih gibi görünüyor ABD yönetimi için. Bu tespite katılır mısın? 

Kesinlikle katılıyorum. Ama bu durumun şöyle bir sonucu da var; Türkiye açık bir biçimde Ortadoğu denkleminin periferisine düştü. İbrahim Antlaşmalarından başlayarak Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisinin omurgası Körfez-İsrail denklemi üzerinden kurulmaya başlandı. Türkiye’nin bu yeni kurulan denklemin karşısında mı yoksa periferisinde mi kalacağı soru işaretiydi. Trump’ın yeniden iktidara gelmesinin ardından liderler seviyesinde kurulan ilişkinin de etkisiyle bu aşamada Türkiye bu yeni güvenlik mimarisine eklemlenebileceğinin işaretlerini veriyor. Ancak en başta söylediğim gibi, halihazırda bir Trump türbülansının içinden geçiyoruz. Trump türbülansından çıktıktan sonra ne olur bilemeyiz. 

“İran’a karşı kullanılabilecek bir tür ‘Sünni, cihatçı ordu’ hazırlanıyor”

-Bu bahsettiğin Körfez-İsrail denklemi üzerine kurulmaya çalışılan yeni Ortadoğu dinamiği aslında Türkiye dışında da çok kırılgan. Evet bir zamanlar Suudların uydusu gibi olan Birleşik Arap Emirlikleri bugün İsrail ile başka bir hatta alternatif ilişki geliştirmiş olsa da İran konusunda hilafsız ABD-İsrail çizgisinde davranması zor olabilir. Anladığım kadarıyla sen yine de HTŞ ile HTŞ’ye katılan Arap aşiretlerinin bir tür ‘Sünni, cihatçı ordu’ olarak bir aşamada İran’a karşı kullanılabileceğini mi düşünüyorsun? 

Zaten bunlar şimdi o aşama için hazırlanıyorlar. Tam böyle düşünüyorum. Ama korkunç akışkan bir hal de var karşımızda. Bir baktık Birleşik Arap Emirlikleri ile İsrail yakınlaşırken Suudi Arabistan ile Katar hop diye aralarındaki sorunu çözdü. Pakistan ile Türkiye’nin ve Mısır’la Suudi Arabistan’ın yine Birleşik Arap Emirlikleri-İsrail yakınlaşmasına karşı dengeleme hamlelerini izledik. Bu kırılganlıklar devam ediyor şüphesiz. Şu anki durumun Türkiye açısından en önemli kırılganlığı da Türkiye’nin bu çeperde kalma halinin sebebinin Trump’la kurulan kişisel ilişkiler olması. Yani ABD ile yapısal sorunlar çözülmüş değil. Dolayısıyla orta ve uzun vadeli projeksiyonlar yaparken, Türkiye’nin bugünkü durumunun Trump takımıyla uyumlu çalışmanın getirdiği bir konjonktürel yeniden merkeze dahil olma hali olduğunu unutmamalıyız. 

Sen de biliyorsun ki Suriye’ye karşı Sezar Yaptırımları bile kalktı ama Türkiye’ye dönük CAATSA yaptırımları henüz kalmış değil. Türkiye henüz bırak F-35’ler sorununu, F-16’lar sorununu dahi çözebilmiş değil. Kongre’ye sunulan yeni bir yasa teklifiyle Doğu Akdeniz’deki ABD-İsrail-Güney Kıbrıs-Yunanistan iş birliği konsolide oluyor. Türkiye yok hikâyede! Türkiye’nin o çeperde kalmasına neden olan yapısal sorunlar çözülmediği halde bugün sanki Orta Doğu’da olmakta olanın merkezinde merkezi bir rol ile yeniden yeri tanımlanıyormuş gibi düşünmek bana kalırsa yanılgı. Bu yanılgıyı ve kırılganlığı yaratan da Türkiye’nin yapısal sorunları çözmek için politikalarını değiştirmeden sadece Trump takımıyla uyumlu çalışma motivasyonuyla aldığı pozisyonlar.  

“Türkiye 2018’da Afrin harekâtı için girdiğinde daha fazlasını almak istedi ama CENTCOM’un rezervi nedeniyle alamadı” 

-ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Thomas Barrack’ın “SDG’nin sahada IŞİD karşıtı birincil güç olma amacı büyük ölçüde miadını doldurdu” açıklamasını Türkiye’de “ABD Kürtleri sattı” diye okuyanlar çoğunlukta. Oysa Washington’dayken 2017-2019 arası farklı Amerikalı yetkililerin açıklamasına dayanan onlarca haber yazmışımdır ve hepsinde YPG ile ilişkiyi Amerikalılar 3T ile özetlerdi; temporary, tactical, transactional (geçici, taktik, al-vere dayalı).  

Evet adamlar bunu her zaman söylediler. “Bizim sizinle ilişkimiz taktik, geçici ve işlevsel” dediler. Kimse kimseye yalan söylemedi yani. Ama orada bir nüans var, onu da atlamamak gerekiyor. CENTCOM ile ABD Dışişleri’nin ve Beyaz Saray’ın çizgileri hep farklıdır. Mesela 2018’ta Trump Erdoğan’a Afrin harekâtı için “Buyur gir” dedi, TSK da girdi Serekaniye ile Gresipi’yi aldı. Ama Türkiye’nin niyeti daha fazlasını almaktı ama alamadı. Bunun nedeni de CENTCOM’un koyduğu rezervdi. 

“Mazlum Abdi, Türkiye’nin vetosu nedeniyle ABD’ye hiç gidemedi” 

“Neyin ne olduğunu biliyorlardı, hayal dünyası içinde yaşamadılar” 

-Donald Trump da son kertede TSK’nın Fırat’ın doğusuna geçmesine izin vermedi. Hatta bu yapılırsa Türkiye’nin ekonomisini yok edeceği tehdidinde bulundu.  

Aynen. Bütün bunlar olurken Kürtler de öyle hayal dünyasında falan yaşamıyordu. Neyin ne olduğunu görüyorlardı. Mesela ABD tarafından Suriye’de yegâne muhatap görüldükleri dönemde dahi Mazlum Kobani senelerce Amerika’ya gidemedi. ABD vize çıkarmadı. Daha altı ay önce ABD’nin terör listesinden ismi çıkan Ahmed El Şara Washington’da ağırlandı ama Mazlum Kobani hiç gidemedi. Ve bunun Türkiye’nin baskısı ve vetosu nedeniyle olduğunu elbette biliyorlardı. Yani bütün bu yıllar içinde Kürtler hayal dünyasında yaşamadılar. 

Bugünden sonra neler olabileceği üzerine kafa yorarken şu bilgiyi bir kenarda tutmakta fayda var; ABD’nin 11 Eylül sonrasında Afganistan’a müdahale tarihi 2001 ve aradan 25 sene geçmiş bugün bırakın Afganistan için özgürlükleri demokrasiyi falan tartışmayı adamlar hukuki bağlamda köleliği tartışır noktadalar. Niyet edilenle ortaya çıkan sonuç başka oldu. ABD’nin tarzı böyledir. Başka bir ülkeyle ilgili tasarrufları başlangıçla nihai nokta arasında değişebiliyor ve günün koşullarına göre yeni haller alıyor.  

Mazlum Abdi, Duhok Uluslararası Konferansı'nda

“Afganistan’dan Suriye’ye bir Sünni aksı oluşuyor, İran çevreleniyor” 

“Bu yeni tablo içinde Kürtlerin daha düne kadar avantajı olan seküler çizgi dezavantaja dönüşmüş durumda” 

-Madem Afganistan işgalini hatırlattın, o halde ben de milat olarak 2001’i alarak sorayım. 25 senede ABD’nin Ortadoğu politikası bağlamında Kürtlerin yükselişini izledik ama bugün o yükseliş trendinin sonuna mı gelindi? Gelindiyse neden?  

Bugün Afganistan’dan Suriye’ye kadar olan coğrafyaya baktığımda ben adeta bir Sünni aksı görüyorum ya da bir Sünni çemberi. Washington’ın HTŞ ile yola devam yönünde yaptığı tercihi İran’la savaş gündemiyle birlikte okuduğumda, sahadaki durumun bana düşündürdüğü Afganistan’dan Suriye’ye oradan ta Beyrut’a uzanan sağlam bir Sünni ekseninin oluşmakta olduğu, İran’ın böyle bir Sünni eksenle yeniden çevreleniyor olduğu. Ortadoğu denklemini belki 20 sene domine edecek bir eksen oluşuyor. Tabii hal böyle olunca da seküler bir çizgi ile bugüne kadar bu coğrafyada farklarını ortaya koyan Kürtlerin daha düne kadar siyasi avantajı olan şey, yeni tablo içinde dezavantaja dönüşmüş gözüküyor. Bugün HTŞ’nin Washington tarafından Kürtlere tercih edilmesinin özünde bu var.

Uzun yıllardır İngiltere’de çalışmalarını sürdüren İran Kürdü bir akademisyen vardır Kamran Matin… Onun Kürdistan’ın jeopolitiği üzerine bir saptaması vardır; “geopolitical  liminality” der. Yani jeopolitik olarak eşikte olma hali. Bana kalırsa Kürtler bugün de yine bir jeopolitik eşiktelik halindeler. Bugüne kadar seküler, özgürlükçü ve eşitlikçi bir iddia ortaya koyarken bu siyasi hat onların gücüydü ama bugün Ortadoğu’da batının da tercihiyle Sünni eksenli bir dünya kurulurken Kürtler eski dünyanın aktörleri durumuna düştüler. Yani son gelişmeler, bu Sünni eksene eklemlenemeyecek bir yapı oldukları için bugün artık tercih edilmedikleri gerçeğini ortaya çıkarttı. Amerika’nın bugün HTŞ’ye gösterdiği teveccüh, sadece Suriye’den ibaret bir planlamanın parçası olamayacak kadar mübalağalı. 

Öte yandan bugünün denkleminde bile Türkiye hala SDG’yi ya da işte YPG’yi şeytanlaştırmaya çalışıyor. Oysa Rojava’nın Türkiye için bir tehdit olduğunu ne coğrafyayla ne nüfusla hiçbir şekilde açıklanamaz. Rojava’da ne kadar direnirsen diren, günün sonunda Rojava’nın kaderini belirleyecek olan diğer üç parçadaki Kürtlerin vereceği destektir. Bu siyasi matematiğe rağmen Türkiye Rojava konusundaki söylemini sürdürüyor çünkü Kürtleri bir askeri güç olarak siyasi denklemden çıkarıp sadece bir kültürel grup parantezine almak istiyor. Türkiye’de de zaten tam olarak bunu yapmaya çalışıyor, ‘Terörsüz Türkiye’den ben bunu anlıyorum. 

“Rojava aslında Kürtlerin yaşadığı ülkeler arasındaki zayıf halkadır ama bugün artık tüm Kürtler için bir onu meselesidir”

-Rojava’nın Türkiye için asla gerçek manada bir tehdit olamayacağını düşünmenin temel dayanağı nedir? 

Rojava topografik olarak düzayak, Türkiye için askeri ve stratejik anlamda o kadar kolay bir yer ki. Bak Irak Kürdistanı öyle değil, İran Kürdistanı da öyle değil, Kandil öyle değil. İkincisi de Suriye’de 2-3 milyon civarında Kürt nüfusu var ve konsantre olarak tek bir alanda değiller, dağılmış durumdalar. Bugüne kadar da kendi aralarında siyasi bir birlik sağlayabilmiş değiller. 

İran’da Kürtlerin askeri gücü hep olmuş. Irak Kürdistanı yüz yıldır kesintisiz var. Türkiye’de en son tahlilde 1978’den beri bir hareket var. O nedenle diyorum Kürtlerin yaşadığı ülkeler arasındaki zayıf halkadır aslında Rojava. Ama zayıf halka olmasına rağmen bütün Kürdistan parçaları için coğrafyasının bir stratejik değeri var. Bunu akılda tutmak gerekiyor. Ayrıca bugün Rojava stratejik öneminin ötesine geçerek bütün Kürtler için bir onur mücadelesine dönüştü. Rojava bugün dünya için bir vicdan meselesi olabilir ama Kürtler için artık bir onur meselesidir. 

“Türkiye nihayet Kürtleri kültürel özne olarak tanıdı fakat şimdi de siyasal özne olarak tanımayı reddediyor”

“Ankara’nın arzusu Kürtleri kültürel grup parantezine almak; süreçte tarafların örtüşemediği yer de burası”

-Biraz önce zaten ‘Terörsüz Türkiye’ projesini hakiki bir çözüm süreci olarak görmediğini söyledin. Dahası Suriye’deki yeni denklemle birlikte sürecin beyin ölümünün gerçekleştiğini düşündüğünü katıldığın yayınlarda söylediğini takip ettim. 

Ben bunu en baştan beri söylüyorum, bu bir barış projesi değil. Adamlar zaten bunun büyük bir savaş gelmekte olduğu için iç cepheyi güçlendirme projesi olduğunu açık açık söylediler. Bu sürecin ortaya koyduğu bir gerçeklik var. Türkiye neredeyse yüz yıl aradan sonra Kürtleri nihayet kültürel bir özne olarak tanıdı fakat şimdi de siyasal özne olarak tanımayı reddediyor. Ankara’nın arzusu Kürtleri kültürel grup parantezine almak. Süreç bağlamında tarafların pozisyonlarının örtüşmediği yer de burası. Evet PKK silah bırakarak askeri bir güç olarak denklemde kalmamaya olurunu verdi. Ama bunun karşılığında siyasi denkleme dahil olmak istiyorlar ve “siyasi statümüzün tanınmasını istiyoruz” diyorlar. 

“Askeri bir güç olarak ben silah bırakıyorum” demekle aslında PKK de buna onuru verdi. Orada anlaşılmayan ne? O kültürel grup parantezine girmek istemiyorlar. Onlar askeri güç olarak tamam, denkleme dahil olmayacağız ama bunun karşılığında biz siyasi denkleme, siyasi statümüzün tanınmasını istiyoruz diyorlar. Zaten “Kürt sorunu” dediğimiz şey de Kürtlerin bireysel olarak siyasi haklarının tanınması değil, Kürdistan’ın siyasi statüsünün tanınmasıdır. Anlaşamadıkları noktanın bu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin Kürt sorununu ele alışını ben şuna benzetiyorum; Türkiye yola çıkıyor ama hep bir sonraki istasyondaki treni yakalamaya çalışıyor. Son gelişmelerle birlikte zaten bu yeni jeopolitik eşikte Türkiye bence ortağını seçti, seçtiği ortak o kurulmakta olan cihatçı ordu ve Kürtler değil. 

“‘Kandil Öcalan’ı dinliyor mu?’ sorusu 1999’dan beri süregelen bir tartışmadır”

“15 yıllık savaşta kazanılan başarı üzerinden Rojava kendi siyasi aktörlerini üretti”

-SDG’nin 10 Mart mutabakatını uygulamaya ayak diremenin sonucunda hem toprak hem nüfuz kaybetmesinin ardından Türkiye’de hükümete yakın yorumculardan ve medyadan sıklıkla “Mazlum Abdi Öcalan’ı değil Kandil’i dinledi” hikayesi dinliyoruz. Bu doğruysa, örgütü Öcalan’ı dinlemiyor demektir ki bu bir buçuk senedir işlenen anlatıyı çökertir. Sana göre de Mazlum Abdi aslında 10 Mart mutabakatına uymak istiyordu ama Kandil’in baskısı nedeniyle mi direndi? 

Şimdi bir kere şunu hatırlatmam lazım; “Kandil Öcalan’ı dinliyor mu, dinlemiyor mu?” tartışması Suriye ile ortaya çıkmadı. Bu, Öcalan’ın 1999’da yakalandığı günden beri süregelen bir tartışma. Bu tartışma Rojava yüzünden çıkmadı ama bu bağlamda da devam etti ama bu bağlamda devam ederken de hep bir şey gözden kaçırıldı. Rojava’da konuşulan YPG değil SDG idi. Ve düne kadar SDG’nin yaptıklarını ya da yapmadıklarını sadece Öcalan ile ilişki üzerinden açıklayamayız. Çünkü SDG içindeki emir komuta zinciri çerçevesinde Öcalan ve kandil dışında pek çok faktör vardı. Nitekim Arap aşiretlerinin rolünün önemini son olayda gördük. Elbette PKK’nin Rojava’daki varlığı inkâr edilebilecek bir gerçek değil. Ama 15 yıllık savaş ve o savaşta kazanılan başarı üzerinden Rojava kendi aktörlerini üretti. Kandil de söylese, Öcalan da söylese, Rojava’nın siyasi aktörlük ve karar alma mekanizmalarındaki payını yok sayarak bu soruya cevap veremeyiz.

Öte yandan PKK spekülasyona yer bırakmayacak şekilde kendini feshetti, silahlarını yaktı, hatta Türkiye’nin sınırından geri çekildi. Buna mukabil Suriye’de Rojava’nın statüsünün tanınması konusunda net bir beklentinin İmralı görüşmeleri bağlamında dile getirildiğini olduğunu biliyoruz. Bunu Öcalan kendi söyledi. Kandil’dekiler de söylediler. Böyle bir yapıyı ancak ya tümüyle kabul edeceksin ya bölüp yöneteceksin. Bence tam da bu yüzden biraz önce anlattığım çaba içinde Ankara, Kürtleri bir kültürel paranteze alma çabası içinde. 

“Mesud Barzani ömrünün son evresinde siyasi liderliğini Kürtlerin birliği üzerinden yeniden tanımlamak gibi bir pozisyon aldı”

-Mesud Barzani’nin şu an Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti içinde aktif rolü yok ama olmasına da gerek yok. Zira o sembolik olarak hala herkesin üzerinde bir şahsiyet ve biz Barzani’yi son haftalarda Suriye’deki Kürtlerin hamiliğini üstlenmiş ve adeta masayı yeniden kurmuş bir aktör olarak izliyoruz. Nasıl oldu da Barzani geçmişte çok itiştiği, hatta belki de ezeli rakibi olarak gördüğü Öcalan’ın çizgisiyle aynı sayfaya geldi?  

Mesud Barzani ve Abdullah Öcalan. Biri 1948, diğeri 1949 doğumlu. Seksenine gelmiş iki adam. Onlar, geleneksel Kürt liderler ekolünün son iki temsilcisi. Biyolojik ve siyasi ömürlerinin son evresinde tarihsel misyonlarını yerine getirme telaşı ve sabırsızlığı içinde olduklarını düşünmek mümkün diye düşünüyorum. Bunu bir teslim edelim.

Mesut Barzani bundan 15 yıl önce bir taahhüt altına girdi. “Bundan sonra Kürtler arası savaş bitti” dedi. Kaldı ki Mesud Barzani KDP’nin başındayken hem PKK ile hem de Talabani’nin KYB’si ile savaşan bir adam. Böyle bir geçmişin ardından işte 15 yıl önce bir daha hiçbir Kürt grupla savaşmama taahhüdü altına girdi ve aradan geçen zamanda bu taahhüdü üzerinden çok ciddi sınandı. Ve gelinen noktada benim anlayabildiğim kadarıyla ömrünün son evresinde siyasi liderliğini Kürtlerin birliği üzerinden yeniden tanımlamak gibi bir pozisyon almış durumda. Artık sadece Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bir başkanı ya da KDP lideri olarak değil, Kürtlerin birliği üzerinden hatırlanmak istiyor gibi görüyorum.

Mazlum Abdi ve Mesud Barzani, Duhok'ta 

“Barzani bağımsızlık ajandasıyla hareket etmiyor, tam tersine merkezde güçlü statüyle denleme dahil olmak istiyor”

-Yani bir biçimde bir çeşit “Birleşik Kürdistan” iddiasına doğru mu yelken açıyor?  

Hayır, tam tersine. Adım gibi eminim ki Mesud Barzani bugün fırsatını bulsa Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlığını ilan etmeye teşebbüs eder. Barzani’nin nihai hedefinin hep bu olduğuna benim en azından kişisel olarak bir şüphem yok. Ama bu sözünü ettiğim kendisini Ortadoğu’daki Kürtlerin temsilcisi olarak konumlandırma hali zaten bu nihai hedefiyle çelişen bir şey değil. Kürtlerin, Kürdistan Bölgesel Yönetimi dışındaki parçalardaki etkinliğini konsolide ederek aslında Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin stratejik derinliğini tesis etmek istiyor. Yani Kürtlerin birliğini sallamanın nihai politik hedefi bir büyük Kürdistan bağımsızlığı değil bana kalırsa. Asıl amacı, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin stratejik derinliğini de kullanabileceği bir alan yaratmak. Barzani'nin Rojova bağlamındaki pozisyonunu en özet böyle ifade ediyorum. 

Ortadoğu’da bugün bütün ülkelerde merkezi bir otoritenin kurulmasına dönük bir konsensüs var. Bunun farkındalığı içinde olan Kürtler de diyor ki; “O zaman ben de bağımsızlık ajandasıyla hareket etmiyorum.” Mesud Barzani de bunu diyor. 

-Ama aynı Mesud Barzani 2017’deki referandum sırasında Irak Kürdistan’ın bağımsızlığı için çok sert bir pozisyon almıştı. 

Mesud Barzani 2017’de o bağımsızlık ajandasını yürütürken, Güney siyasetindeki bütün aktörler kendisiyle aynı fikirde değildi. Ama gelinen noktada ortaya çıkan yeni dünyanın dinamiğine karşı durmak yerine o dünyanın güçlü bir parçası olma stratejisini benimsemiş görünüyorlar. Yani 2005’ten sonra Erbil’de Bağdat’tan bağımsız bir dış politika, bağımsız bir maliye politikası, bağımsız bir ekonomi politikası izlerim kafasındaydı Barzani. Ama 2017’den beri Bağdat’ta güçlü olma meselesine ağırlık verdi. Ez cümle söylemek istediğim Kürtler Ortadoğu’daki merkezileşme eforlarına karşı bir bağımsızlık politik ajandasıyla hareket etmek yerine merkezde güçlü bir statüyle denkleme dahil olmaya çalışıyorlar. 

“Suriye’de Kürtler, alabileceklerini hak mücadelesi üzerinden değil, güç mücadelesi üzerinden almaya çalıştılar”

“Bugün de ‘Eğer güçlü bir merkez kurulacaksa siyasi statüm tanınmış biçimde o merkezin parçası olurum’ inadındalar”  

-Abdullah Öcalan da örgütüne bunu söyledi zaten aslında. Hatta Mazlum Abdi’ye de bu yönde mesajlar verdiğini biliyoruz; “Şam’a ortak olun.” Ancak tabii meclis tutanaklarından da biliyoruz ki Öcalan’ın Ahmed El Şara’nın Esad türü bir diktatöre dönüşebileceğine ilişkin kaygıları baki. 

Evet Öcalan da merkeze ortak olmaktan bahsediyor. SDG bunu yapsın da istedi. Ama SDG de “Tamam ben entegre olurum ama beni kültürel bir grup parantezine alamazsın” dedi Şam’a. 

Bu bir güç mücadelesi ve Kürtler de alabileceklerini bir hak mücadelesi üzerinden değil ama güç mücadelesi üzerinden almaya çalıştılar. Politikalarını güç mücadelesi üzerinden şekillendiriyorlar. Gayet pragmatik bir pozisyonla “Eğer güçlü bir merkez kurulacaksa o zaman ben de siyasi statüm tanınmış biçimde o güçlü merkezin bir parçası olurum. Beni bundan da mahrum edemezsiniz” diyorlar. Politikalarını bu inat ve ısrar üzerinden şekillendiriyorlar. 

“Kürtler şu anda tehditlere karşı ortaklaşıyor, Erbil bugünkü konjonktürde Kandil’e karşı dün olduğu gibi sert olmaz”

-Mesud Barzani’nin, senin tarif ettiğin şekliyle, ömrünün son evresinde siyasi liderliğini Kürtlerin birliği üzerinden yeniden tanımlama iddiasına geri dönerek sorayım. Bu durumda Erbil’in Kandil üzerinde düne kadar kurduğu baskının gevşemesi söz konusu olur mu mesela? Kandil’in Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi üzerinden sıkıştırılabiliyor olması Ankara’nın en önemli kozlarından biriydi. Rojava’da Kürtlerin kaybı nedeniyle Iraklı Kürtleri de etkileyen duygusal travma dengeleri değiştirir mi? Barzaniler şu ortamda Kandil’e karşı yine de eskisi kadar sert olur mu? 

Bu olmaz. Olmayacak olmanın ötesinde şu anda yaşanan aslında 2024 momentine benzer bir moment. Kürtler şu anda ortak tehditlere karşı ortaklaşıyor. Aynı 2014’te IŞİD tehdidi karşısında nasıl Kürdistan savunmasında bir ortaklaşma olduysa bugün de tehditlerde ortaklaşıyorlar. Bu nedenle de şu konjonktürde Erbil’le Kandil’in ayrı düşmesi bana göre mümkün değil. Kürtler silahı da bırakır, Rakka’dan da çıkar ama o siyasi statüyü tarihin bu anında bir kez daha ıskalamayı kabul etmezler. Benim gördüğüm o. Direnç denilen şey silah değil, siyasi statü üzerinden oluşur.

“Kürt siyasi temsiliyetine yer açarsan bunu yönetebilirsin”

-2014 momentine benzer bir anda olmak işin Türkiye boyutu açısından nasıl sonuçlar doğurabilir? Sen bunu dediğin için hızlıca hatırlatmak isterim, aslında bugün Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın cezaevinde olmasının miladı da 2014’teki Kobani direnişidir diyebiliriz sanırım…Tabii o günün iç siyasi dinamikleriyle bugünkü bambaşka ama yine de bu tür bir eşikte olduğumuzu mu söylemiş oluyorsun?  

Bir toplumsal kalkışma olur mu? Soru buysa, yanıtını ararken literatür de bize çok yardımcı olmuyor. Toplumsal kalkışma düşündürecek belli örüntüler var ama bunun arkasından II. Dünya Savaşı’nın ardından gelene benzer bir sessizlik durumu da gelebilir. Ben kendi adıma hangisinin olacağını öngöremiyorum şu anda. Ama bildiğim ya da görebildiğim bir şey varsa o da şu; Kürtler her ne kadar şikâyet etseler de Kürdistan coğrafyasındaki siyasi mücadelede eksiğiyle fazlasıyla Kürt siyasi temsilcilerinden yana net bir tablo ortaya çıkmış görünüyor. Dolayısıyla bu tabloya eğer izin verirsen, bu temsiliyete yer açarsan bunu yönetebilirsin. Ama bu temsiliyeti zora dayalı yöntemlerle sürekli bastırmaya çalışırsan bunun iki sonucu çıkabilir. Birincisi, dediğim gibi bastırmada başarılı olursun ve kitleyi sessizleştirirsin. İkincisi, bu baskı bir kalkışmayla sonuçlanır. Bu ikisinden hangisinin olacağını bugünden ben kişisel olarak öngörebileceğimi düşünmüyorum.

öcalan imralı heyetiDEM Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, kayyım atanarak görevden alınan Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, hayatını kaybeden TBMM Başkanvekili ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, DEM Parti Van Milletvekili Pervin Buldan, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ve Öcalan'ın avukatı Faik Özgür Erol'un, Öcalan'ın "Barış ve Demokratim Topplum" çağrısını açıkladığı gün, 27 Şubat 2025

“Kürtlerin hiçbir siyasi aktörü aslında hedefini gerçekleştirmedi, bu ciddi başarısızlık ve bundan şikâyet var” 

-“Kürtler şikâyet etse de…” şeklinde ifade ettiğin durum nedir? Neyi kastediyorsun? 

Hani Öcalan da diyor ya “Artık PKK’nin varlık nedeni kalmadı çünkü Kürtlerin varlığı tanındı.” Orada çok önemli bir nüans var. Evet, Kürtler Türkiye’de bir kültürel grup olarak tanındı ama siyasi grup olarak tanınması sürecinin sancılarını yaşıyoruz. Son 20 yılın seçim sonuçları haritasını gözünün önüne getir, ne demek istediğimi anlayacaksın. Ancak öte yandan Kürtlerin hiçbir siyasi aktörü aslında ortaya koyduğu politik hedefi gerçekleştiremedi. İstersen bugün Rojava’da Kobane, Kamuşlu, Derik, Amude hattında oluşan direnci düşün. İstersen işte İran’daki Kürmenşah, İlam üzerinden, Urumiye üzerinden oluşan hattı düşün. Hiçbirinde hedeflenen politik hat gerçekleşmedi. Çok ciddi bir başarısızlık. Bunu teslim etmek lazım. Güney (Irak Kürdistanı) siyaseti üzerinden son üç yıllık tecrübeme dayanarak şunu söyleyebilirim; orada insanlar artık doğru düzgün sandığa dahi gitmiyor çünkü yolsuzluktan ve siyasi partilerin kendi arasındaki güç mücadelesinden yıldılar. Ama tüm bunlara rağmen ortaya çıkan net bir tablo var işte. Kürtler memnun olsa da olmasa da şikâyet etseler de etmeseler de Kürtleri Kürtlerden başka kimsenin temsil edemeyeceği bir ana geldik.

“Kürt hareketi içindeki eleştiriler, Rojava’daki savaş nedeniyle ötelendi” 

-Bu yaptığın analizi Türkiye Kürtleri özelinde daraltırsan, bu konjonktürün yeni bir siyasi hareketin önünü açma ihtimalini görür müsün? Bunu şu yüzden soruyorum neresinden bakarsan bak Öcalan çizgisindeki hareket 1978’den bu yana tek bir ana blok olarak kalabildi. Yani DEM öncülü siyasi partileri de katarak düşünürsek, Öcalan çizgisinden sapma olmadı. Bugün dışarı yansıtmasalar da kendi içlerinde de aktif bir tartışma olduğunu biliyoruz. Bu özeleştiri verme sürecinin sonunda yeni politik hatların doğuşuna tanık olur muyuz sence? 

Çok güzel bir soru. Aslında Kürtlerin kendi içerisinde siyasi temsilin şekline, siyasi karar alma mekanizmalarının işleyişine ve izlenen politikalara ilişkin çok ciddi eleştiriler var. Ama bu eleştiriler özellikle son 15 yıldır Rojava nedeniyle ötelendi. Dolayısıyla da şimdi şunu tahmin etmek zor değil; sadece Rojava bağlamında değil, Öcalan bağlamında da ya da genel Kürt siyasal alanı üzerinden sanıyorum yeni tartışmalar olacaktır. Savaşın ve şiddetin gölgesi kalktığında siyasi alanda biz çok daha çeşitli, çok aktörlü ve kendi içerisindeki mücadelenin de daha görünür olduğu bir Kürt siyasal alanını gözlemleyebiliriz. Bu ortaya çıkabilir. 

Ama Kürtler için hayatta kalmak her şeyin önüne geçtiği sürece bu eleştiriler bir iç tartışma olarak devam edecektir. Yani bu bahsettiğin tartışma ancak hayatta kalmanın bir risk olmaktan çıktığı durumda yer bulabilir. Hakan Fidan 300 solcudan bahsederken Rojava’da 15 yılda ölenlerin sayısı 12 bin. Buna rağmen yine de açıktan eleştiri oldu, oluyor. Ama bunun siyasal alana yansıması ötelendi. Bugün de mesela eleştirinin, DEM Parti’nin siyasal alanı domine etme becerisini etkileyecek ölçüde siyasal alana yansıması ancak şiddetin tamamen ortadan kalkmasıyla söz konusu olabilir. PKK’nin de bu durumu araçsallaştırdığını inkâr edecek bir durum yok. Çok da anlaşılır bir şey, bütün aktörler bunu yapar yani. 

Cansu Çamlıbel kimdir?

Cansu Çamlıbel, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını, Britanya'daki Cardiff Üniversitesi'nde Uluslararası Gazetecilik bölümünde yaptı. 2002 tarihli master tezi, "Türk medyası ve otosansür sorunsalı" başlığını taşıyor.

NTV'de diplomasi muhabirliği, 2005- 2008 arasında da Brüksel muhabirliği yaptı. 2008'den Şubat 2019'a kadar Hürriyet ve Hürriyet Daily News gazetelerinde muhabirlik, haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü, köşe yazarlığı görevlerini üstlendi.

Yaklaşık 5 sene boyunca, "Yüz Yüze Pazartesi" köşesinde, Hürriyet'in haftalık siyasi söyleşilerini yaptı. 2015- 2016 döneminde ABD'de Harvard Üniversitesi'nin Nieman Bursu'nu kazandı.

Nisan 2017- Şubat 2019 döneminde ise Hürriyet Washington Temsilcisi olarak görev yaptı.

Gazetenin, siyasi baskı sonucu el değiştirmesinden sonra istifa ederek, Türkiye'ye döndü. Gazete Duvar'daki köşesinde, dış politika alanında yazılar kaleme almaya başladı. Eşzamanlı olarak Gazete Duvar'ın İngilizce edisyonu Duvar English'in kurucu Yayın Yönetmeni oldu. Bu görevi, Ekim 2021'e kadar sürdürdü.

Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Türkiye Ulusal Komitesi üyesi olan Çamlıbel, IPI için hazırlayıp sunduğu, "Özgür Sohbetler" isimli podcast serisinde, günümüz Türkiyesi'nde gazetecilik yapmanın bedeline, içeriden bir bakış sunmaya çalışıyor.

Ocak 2023'te, T24 ekibine katıldı.

Lulu'nun annesidir.