19 Mart 2026 Perşembe

İran'ın bitmeyen 20. yüzyılı Taha Özhan+19/03/2026

İran’ın bugün karşı karşıya olduğu savaş, tek başına askeri dengelerle, emperyalizmle, kısır döngüsünden çıkamayan bir ülke tarihiyle ya da diplomatik restleşmelerle açıklanamaz. Bu gerilim, aynı anda bir devletin modernleşme sancılarının, bir devrimin tortularının, bir imparatorluk hafızasının, toplumsal muhayyilesinin ve bitmeyen dış müdahale korkusunun kesişim noktasında şekilleniyor. İran söz konusu olduğunda savaş, yalnızca sınırların ya da devletin değil, tarihsel anlatının, kimlik inşasının ve siyasal aklın da sınandığı bir eşik haline geliyor. Bu nedenle İran’a yönelik her saldırı, Tahran’da yalnızca stratejik bir tehdit olarak değil, tarihsel bir tekrar ya da kısır döngü olarak okunabilir. Her dış müdahale, geçmişteki bölünme planlarının, darbelerin ve işgallerin devamı gibi algılanıyor. Her iç kriz ise modernleşmenin yarım kalmış hikâyesinin yeni bir perdesine dönüşüyor. İran’ı anlamak için bugünkü savaş atmosferini değil, bu atmosferi sürekli yeniden üreten zihinsel ve tarihsel çerçeveyi görmek gerekiyor. Tam da bu noktada mesele, sadece İran’ın ne yaptığı ya da ne yapacağı değil, İran’ın kendisini nasıl gördüğü ve dünyayı nasıl okuduğudur. Zira İran zihinsel olarak sürekli geçmişte, fiziken de bugünde yaşamaya çalışan bir patinajın içerisinde krizleriyle mücadele ediyor.

İran’a dair ne söylersek söyleyelim, tarihin labirentine takılmamak mümkün değil. Zira aynı tarih bir yandan İran’ın kısır döngüsünün menşeiyken, diğer yandan İran’ı İran yapan ‘lütufların’ da kaynağı. Bir yanda kadim bir medeniyet ve gelenek, diğer yanda bu derin tarihin içerisinden son yüzyıllarda bir türlü ortaya çıkamayan modern devlet. Bir yanda coğrafyasının sunduğu eşsiz imkânlar sayesinde elde ettiği tabiî güvenlik, diğer yanda son yüzyılın tabiî kaynaklar laneti. Aynı zamanda tarihten din, jeopolitikten mezhep, siyasal çatışmadan itikat devşiren müstesna bir pragmatizm, öte yandan her seferinde kendi hapishanesini inşa eden dogmatizm. Seyyar bir hafızayla bir türlü tarihsel eşzamanlamasını yapamayıp, 2500 yılın içerisinde salınan toplumsal muhayyile. Geleceğe veya bugüne odaklanma çabalarının her seferinde mağlûb-ı zaman hissiyatıyla sönümlenmesi. Acıdan bilinç, matemden hayat çıkaran bir varoluş. Tarihin ölmediği, ölenlerin defnedilemediği, defnedilenlerin tarih olamadığı bir sarmaldan icat edilen siyasal teoloji ile kendi kendisini esarete mahkûm etmiş bir akıl. Tarihi, günahsız bir geçmiş inancı olan nostaljiye dönüştürerek bugüne dair sorunlardan ve gelecekteki tehditlerden korunmaya çalışan ve adeta rahat bir sığınak olarak cenin pozisyonundan bir türlü kurtulamayan bir siyasal ruh hali. Hesaplaşmalarını geçmişte yapıp zaferlerini bugün kazanmaya çalışan zamansal gerilime sıkışmış bir muhayyile.

Bütün bunlar, en genel anlamıyla, aktörlerden bağımsız olarak, İran’ın en azından 20. yüzyılın başından beri tecrübe ettiği siyasal ve toplumsal krizlerin tamamına yakınını şekillendiren unsurlar oldu. Başka bir ifadeyle, İran’ın modernleşmesi sürekli inkıtaa uğrayan, bir türlü kritik eşiği aşamayan bir kısır döngüden çıkamadı. İran siyasal ve toplumsal tarihinin yüzlerce yıllık hikâyesinin içerisinde kaybolmadan 20. yüzyıla odaklandığımızda bile bu durumu gözlemlemek kaçınılmaz oluyor. Ancak burada insaflı davranmak gerekiyor. Zira, en azından 20. yüzyılda, İran’ın yaşadığı kısır döngünün kendisinden kaynaklanan yönleri olduğu kadar emperyalist saldırganlıkların da ağır maliyeti bulunuyor. Bugün İran, geçen yüzyılda defalarca yaşadığı bir başka emperyalist momentle karşı karşıya: Moskova ve batılı başkentler arasında gidip gelen iktidar krizi ile iki asırdır yorulmuş, hatta tükenmiş bir ülke.

TARİHİN LABİRENTİNDE PATİNAJ

Tarihin ironisi şudur ki; 1946’da İran’ın toprak bütünlüğünü Sovyet baskısına karşı savunan ve BM’yi bu amaçla devreye sokan ABD, bugün İran’ı çökertmek için kanlı bir işgal girişimi başlatmış durumda. Bu elbette Washington’un İran’a ilk müdahalesi değil. 1953’te Başbakan Musaddık’ın CIA darbesiyle devrilmesinden bu yana, Amerika’nın İran müdahalelerinin on yıllar içerisinde birikerek kanlı bir işgal planına dönüşmesine şahitlik ediyoruz. Geçen yüzyılın başında Rusya ve İngiltere tarafından Sykes-Picot benzeri bir anlaşma ile Kuzeyden ve Güneydoğusundan bölünmeye kalkışılan İran, 1907’den beri dış müdahalelere maruz kaldı. Lakin Rusya’yı meşgul eden Rus-Japon Savaşı ile Avrupa’da Almanya’nın yükseldiği bu dönemde, İran’ın da yaşadığı saldırganlığa içeride ‘Meşruiyet Devrimi’ ile cevap vermesi neticesinde Anglo-Rus planı işlevsiz kaldı. 1905-11 Meşrutiyet Devrimi döneminde İran Meclisi Ruslar tarafından bombalandı. Bölünme ortaya çıkmasa da, İran ilerleyen yılların tamamını dış müdahale ile iç tahkimat krizi arasında geçirdi. İstibdad-ı Sağir (Küçük Tiranlık) olarak kayda geçen bu kısa dönemde İran’da Meşrutiyet yanlısı Meclis bombalanırken, birçok lider isim de infaz edildi. Burada dikkat çeken husus, İran’ın daha sonraki yıllarda da ancak ülke içerisinde meşruiyet gücüne sahip olduğu anlarda dış müdahaleyi püskürtebildiği gerçeğidir.

Benzer şekilde 1951’de İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın Anglo-İran Petrol Şirketi tarafından kontrol edilen enerji kaynaklarının yönetimini millileştirmesi hamlesi üzerine, CIA ve MI6’in ortak darbesiyle 1953’te devrilmesiyle bir başka kırılma yaşandı. İran’ın bir kez daha liderliğini dış müdahale ile kaybetmesiyle birlikte, ‘Pehlevi mutlakiyetçi iktidarının’ Batı desteğiyle tahkim edildiği dönem başladı. Bu darbe daha sonra devrime giden yolun da taşlarını döşeyecekti. İslam Devrimi ile ortaya çıkan yeni liderlik de yine dış müdahaleye maruz kaldı. Önce devrimden bir buçuk yıl sonra, Irak İran’a saldırarak 20. yüzyılın en uzun ve kanlı savaşını başlattı. Savaşın ortasında, 1981’de, İslami Cumhuriyet Partisi Genel Merkezine yapılan bombalı saldırıda, sistemin en önemli isimlerinden Ayetullah Beheşti’nin yanı sıra bakanlar ve milletvekillerinin de olduğu 74 kişi hayatını kaybetti. Bir ay sonrasında Başbakanlık binasına yapılan bombalamada başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere birçok kişi hayatını kaybetti. O tarihlerden beri sıcak savaşın dışında, yarım yüzyıldır oldukça acımasız bir ambargo savaşı altında ezilen İran, iç normalleşmesini sağlayamadığı gibi dış müdahalelerin altında bugünlere geldi.

İran’ın 20. yüzyıl tarihinde defalarca yaşadığı ve liderlik kaybıyla sonuçlanan müdahalelerin sonuncusu Amerika-İsrail saldırılarıyla gerçekleşti. İran açısından geçmişte defalarca yaşanan bu gelişmenin bir yandan yeni bir tarafı bulunmazken, diğer yandan 1979’dan beri, özellikle de Humeyni sonrası dönemde yaşanan değişimden dolayı farklı dinamikleri bulunuyor. Zira imkânsız bir misyon olan ‘rejim değişikliği’ hedefiyle başlayan saldırı dalgası, bir hafta dolmadan ‘harita değişimi’ hayaline dönüştü. Nereye doğru evrilirse evrilsin, aşikâr olan gerçek, ABD ve İsrail saldırganlığının ana hedefinin İran’ın her açıdan ağır bir darbe almasını sağlayarak, ‘Körfez Savaşı’ sonrasındaki Irak gibi ‘çökmüş bir devlete’ dönüştürülmek olduğu görülüyor. Irak’tan farklı olarak, ABD’nin inşa etmeye çalıştığı ‘enerji imparatorluğunun’ önemli bir unsuru olarak İran petrollerinin 1951 öncesinde olduğu gibi tam anlamıyla bir sömürü mekanizması içerisine sokulması da hedefleniyor.

İran’ın 20. yüzyılı birçok açıdan yarım asır gecikmeyle 20 Haziran 1951’de Hürremşehir’de Anglo-İran Petrol Şirketi’nin genel merkezine İran bayrağının çekilerek İngiliz hâkimiyetine son verilmesiyle başladı. Ne Meşrutiyet Devrimi ve Kaçar Hanedanlığının çöküşü ne Pehlevi iktidarı ve radikal seküler modernleşme çabası ne de Rus-İngiliz işgali İran için süreklilik içeren krizlerdi. Her birisinin kendisine özgü bağlamı ve sebepleri vardı. İran, enerji kaynaklarının millileştirilmesiyle artık tek bir hat üzerinde siyasal gerilimlerini yaşayacaktı. Bu gerilimlerin merkezinde enerji kaynakları bulunuyordu. İran, dünya petrol ve doğal gaz kaynaklarının yarısına yakınının bulunduğu bölgede, Batı’nın petro-devletlerle kurduğu ilişki düzenine tâbi olduğu dönemlerin dışında istikrarsızlığa mahkûm edildi. 1979 sonrasında İran’ın açık bir şekilde bu emperyalizme milliyetçiliği aşan bir şekilde aktif bir ideolojik eksende cevap vermesi, çoğu kez de ideolojik çıkmazlarından dolayı kendisini de büyük bir krize sokan yanlış cevaplar üretmesi yanıltıcı olmamalıdır. İran’ın, tarihinden ve ölçeğinden dolayı istese de etrafındaki petro-devletler gibi Batı ile sürekli ve ağır bir sömürge ilişkisi içerisine girmesi mümkün değildir. Bugün de İran; ABD ve İsrail’in arzuladığı radikal bir rejim değişikliği yaşasa bile, bu değişikliğe rağmen kendi özgün dinamikleriyle belli bir süre sonra farklı bir damarla yeniden bağımsızlık arayışına girmesi kaçınılmaz olacaktır.

DİRENİŞ EKSENİNDEN PARADEVLET'E

İran’ın devrim sonrasında normalleşememesinde iki kırılma çok ciddi rol oynadı. Bunlardan birincisi; Irak’ın İran’a saldırıp, Batı destekli savaşı başlatarak devrimi boğmasıydı. Özellikle Humeyni sonrası dönemde, başka bir ifadeyle Irak Savaşı sonrasında, İran siyasetinin rasyonelleşememesinde ve normalleşememesinde yaşanan savaşın kalıcı ve yapısal etkileri oldu. Beka sorunu, bir savaş halinden çıkarak, İran’da sürekli normali şekillendiren siyasal fonksiyona dönüştü. Bugün neredeyse bütün liderliğinin kimliğini ve aklını Irak Savaşı’nın inşa ettiğini söylemek yanlış olmaz. Başka bir ifadeyle, Kaçarlardan bu yana devlet olma krizini yaşayan, Pehlevi döneminde ilk kez bütün İran’a asgari düzeyde ulaşmaya başlayan devletin en basit düzeyde merkezileşme ve kurumları ortaya çıkarmaya çalışan süreci Irak Savaşı’yla yeni bir tabiata kavuştu. İran içine hapsolduğu ‘direniş dünyasında’ rasyonel bir devlet olmaktan uzaklaşarak, dünyanın en büyük ‘direniş örgütüne’ dönüştü. Bu durum belli ölçüde anlaşılabilir olsa da, Irak Savaşı ve Soğuk Savaş sonrasında rasyonelleşme yerine İran’ın çok daha fazla yönsüzlüğe kapılmasıyla sonuçlandı. Özellikle, aslında Şah döneminde başlayan nükleer programını aktive etmesiyle birlikte, rasyonelleşmesinin kapılarını da kapatmasına neden oldu. Bu dönemle birlikte İran, ‘kusursuz bir izolasyon’ dönemine girdi. Ancak burada dikkatten kaçırılmaması gereken husus, İran’ın sadece Batı ve İsrail eliyle izolasyona tâbi tutulmadığıdır. Zira Tahran, ikisi kendi icadı olan, aynı anda üç izolasyonu beraber yaşadı. Uluslararası izolasyonun yanında bölgesel ve ulusal izolasyon da ortaya çıkınca, İran içinden çıkamayacağı bir kısır döngüye tâbi oldu.

Bu kısır döngünün ikinci ayağında yine Irak vardı. İran, ABD’nin 2003 Irak işgalini hem ulusal hem de bölgesel bir tehdit olarak görmek yerine, işgali, yıllardır tıkalı sistemine alan kazandıracak bir fırsat olarak değerlendirdi. Mezhepçi bir siyasetin eşliğinde, yaşadığı jeopolitik aşermeyi bir strateji olarak kodlayarak, on yılların açlığı ile Irak’a müdahil oldu. 1980’lerde İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında, oldukça özgün şartlar altında ortaya çıkan vekil güç kullanımını doğrudan Irak’a devlet düzeyinde taşıyarak oldukça sorunlu bir yeni sayfa açtı. Bu sayfa İran’ın bölgesel izolasyonunun da artık kalın duvarlarla örüldüğü dönemi başlatmış oldu. Bir Arap ülkesinde mezhep dinamiği üzerinden iktidara yürümenin aynı anda bölgesel mezhepçi ve etnik refleksleri harekete geçirmesi kaçınılmazdı zira. Bu refleksler güçlendikçe İran’ın bölgesel izolasyonu da arttı. ‘Şii hilalini’ finanse etmek için kaynaklar harcandıkça milyonlarca İranlının ekmeği küçüldü, İran’ın bölgesel yabancılaşması arttı, hepsinden önemlisi devrimle kazandığı bölgesel sempatiyi hatta İslami hareketlerle duygusal ve düşünsel bağını büyük ölçüde kopardı. Öte yandan, dünyanın ambargo altındaki en büyük devleti olarak geçen on yıllar içerisinde İran’da toplumsal talepler de arttı. Talepler arttıkça da, örgüt reflekslerinin daha belirgin hale gelmesi ve tam bir güvenlik devletine dönüşümün bir sonucu olarak ‘kusursuz izolasyon’ ortaya çıktı. Diğer yandan bölgesel yayılma (Irak, Lübnan, Suriye, Yemen) arttıkça, organları iflasa sürüklenen bir vücut geliştiricinin durumunu yapay güç gösterisiyle gizlemeye çalışması gibi, İran da nihayetinde tedavisi mümkün olmayan marazları perdeleyen harici bir zindelik sergilemekteydi.

İkinci Irak Savaşı’ndan da büyük bir fırsat çıkarmaya çalışan İran, aslında bir kez daha lanete dönüşecek bir mezhepçi kof zafer elde etmişti. Tüm bu vahim ve örgüt aklından dolayı kaçınılmaz hatalara rağmen İran’ın önüne bir kez daha bir fırsat doğdu: Arap İsyanları. Bölgesel değişim karşısında panikleyen İran bir kez daha vahim bir hataya savrularak, jeopolitik arka bahçesi olarak gördüğü ‘direniş ekseninin’ direndiği iddiasıyla, Arap Baharı’nı doğuran bölgesel taleplere karşı pozisyon alarak, İsrail-Körfez eksenine benzeyen refleksler verdi. Oysa İran, özellikle Arap Baharı’nın tabutunda son çivi haline dönüşen Suriye’de, doğru bir pozisyon alabilseydi bugün hem bambaşka bir İran hem de bölge olabilirdi. Suriye’de Baas diktatörlüğünü ayakta tutma çabası yerine değişimi destekleseydi, ne Filistin ne Lübnan ne de İran’ın kendisi bugünkü halinde olurdu. İsrail’in, sınırları etrafında demokratik meşruiyeti olan herhangi bir devlete müsamaha göstermemesine hizmet eden İran politikası, Suriye’de milyona yakın insanın hayatını kaybetmesine yol açtı. Irak’ta ilkel mezhepçi ve etnik bir siyasal paylaşımın yerleşmesi yerine anayasal vatandaşlığa dayalı, sorunlu ve yavaş da olsa, normalleşmenin önü açılabilirdi. Lübnan’da İsrail’le askeri olarak savaş kapasitesi olmayan bir silahlı gücün, işgalin sona ermesinden sonra ülke siyasetini tıkanmasına alan açmak yerine, İsrail’in arzulamadığı normalleşen bir Lübnan’ın önü açılabilirdi. Ancak bütün bunların yerine “direniş ekseni” ütopyası peşinde jeopolitik güç devşirebileceğine inanan İran, vekil örgütlere ve paramiliter gruplara yatırım yaptıkça, Tahran’ı da bir örgüt aklına teslim etti. Sonuçta İran, aynı anda birkaç ordusu ve polis güçleri, yetki karmaşası içerisindeki siyasal kurumları, dövizin birkaç farklı fiyatının olduğu ekonomisi ve bu yüzyılın başındaki Kaçar dönemini andıran herkesin kendi kapattığı alanda/sektörde derebeyliğini sürdürdüğü bir ‘paradevlet’e dönüştü. Dolayısıyla, paralel odaklar arası tam güvensizlik düzeni üzerine kurulu karmaşık bir ağır vesayet sistemi içerisinde “kusursuz izolasyon” inşa edilmiş oldu.

KUSURSUZ İZOLASYON: ÜÇ KUŞATMANIN ANATOMİSİ

Burada önemli diğer bir husus, kesintisiz vekâlet savaşı içerisinde olmanın İran askeri kadrolarının sürekli bir şekilde takviye edilmesini sağlamasıydı. Bu takviye mekanizması, ortaya çıkardığı ekonomi-politik zemin ve kariyer hattı sebebiyle, bir taraftan kurumsal akışı zehirlerken, diğer taraftan da vekil güçlere yatırımın rasyonelleşmesini doğurarak, bir noktada vekâlet savaşlarının nihayete ermesinin de önünü kesti.

Diğer yandan aynı dönemde dünyada başka toplumsal devrimler sonrası o ülkelerde ortaya çıkan ‘iktidar partisinin yokluğu’ sorunu da, siyasal alanda güç temerküzünü bir karmaşanın içerisine sokuyordu. Bu da iktidarların çok daha dağınık, koalisyonlara ve vesayet dengesine dayalı olduğu, hizipleşerek varlığını sürdürme sorunlarına yol açmıştı. Zamanla cumhurbaşkanı ve kabinesine hükûmet denmeye başlanmış; buna karşılık liderin gayri resmî ve takdirî otoritesi altında bulunan, ağ benzeri paralel kurumlar bütünü ise devlet veya nizam diye anılmaya başlanmıştı. İran’ın yaşadığı onlarca yıllık izolasyon onu yalnızca küresel gelişmelerin dışına değil, kendi eylemlerinin bir geleceği şekillendirebileceği inancından da kopararak adeta tarihin dışına itmiştir. Tarihin dışına düşen bir toplumda siyaset daralır, nostalji genişler ve savaş bile tarihe yeniden girişin şiddetli bir biçimi olarak görünmeye başlar.

İran bu dönemde, herhangi bir örgütün bir devleti, bölgeyi, toplumsal fay hatlarını ya da ekonomiyi oldukça rahat ve düşük bir maliyetle rahatsız etme kapasitesine büyük anlamlar yükleyerek, yaptığı yatırımlar sonucu gerçekten ciddi bir jeopolitik güce dönüştüğüne kendisini inandırdı. Vekil güçlere yatırım yaptıkça, asli gücünü zayıflattı; aracı aktörlerle ilişkilerinin tabiatını şekillendirdikçe, gerçek muhataplarıyla güven krizini derinleştirdi; istihbarat dünyasına müptela oldukça, siyaset yapma biçimine dönüştürdüğü gerilla taktikleri nedeniyle konvansiyonel diplomatik kapasitesini kaybetti. Bu kanayan yarasını kapatmak ve normalleşmek istediğinde ise cari yeraltı devlet hâlinin acı ekonomi-politiği ile ülke içerisinde meşruiyet krizine girdi; komşuları ve dünya ile de sağlıklı ilişki kuramayarak, her seferinde biraz daha örgütleşti.

Devrimden sonraki on yılını kendisine açılan savaş dünyasında geçiren İran, sonraki on yılını bu savaşın ağır maliyetlerini telafi etme çabası içerisinde geçirdi. 1990’lar aslında bir yönüyle karşı-devrim sürecinin ya da geriliminin yaşandığı yıllardı. Bu dönem petrol fiyatlarının da tarihi düşük seviyeleri görmesiyle birlikte kaynakların da sınırlı olduğu yıllardı. Hamaney-Rafsancani iki başlı yönetimi arasında sıkışan İran, ekonomik liberalizasyon, temel hak ve özgürlükler tartışmaları içerisinde demokrat bir isim olarak görünen Hatemi’nin müesses nizama karşı (yüzde 80 katılım ve yüzde 70 oy alarak) seçimi ezici bir şekilde kazanmasına şahitlik etti. İran’ın önüne bir kez daha makus tarihini kırma imkânı doğmuştu. Dünyada da liberalizm rüzgârının estiği bu dönemde Hatemi, İran’ın uluslararası ve ulusal izolasyonunu kırmak için çaba sarf etti. İngiltere ile ilişkileri ilk kez 1979 sonrası yeniden tesis etti. Clinton’la ekonomik ambargonun kısmi hafiflemesini sağlarken, ABD, 1953 Darbesi için bir tür özür kabul edilebilecek bir açıklama bile yaptı o dönemde. 11 Eylül sonrasında, ABD ile utangaç balayı girişimleri, ironik bir şekilde yıllardır “büyük şeytan” diye isimlendirdikleri ABD’nin yeni başkanı Bush’un İran’ı “şeytan eksenine” dahil etmesiyle ortadan kalktı. Sonrasında, İran’a özgü ilginç bir tarihsel ritim yeniden ortaya çıkıyordu. ABD’de şahinlerin yükselişi, İran’da da muhafazakârların yeniden güçleneceğini gösteriyordu. Öyle de oldu. Muhafazakârlar 2003’te belediyeleri, 2004’te Meclis’i, 2005’te de Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandılar.

İran’da karşı devrim süreci sona erdi ama açılan yeni sayfanın ne olduğunu artık muhafazakârlar da bilmiyorlardı. İran bir anda iki düşmanı olarak gördüğü Taliban ve Saddam’ın ABD tarafından iktidardan indirilmesiyle, kendisini yönetemeyeceği bir geniş jeopolitik imkân içerisinde buldu. Diğer yandan, bu yıllar, 1980’lerin ortasından milenyuma kadar 20 doların altında seyreden petrol fiyatlarının tarihi zirvelerini gördüğü senelere denk geldi. İran’daki iktidar değişimini izleyen yıllarda petrol 150 doları görerek, “yeni devrimcileri” ve Irak’ın işgaliyle açılan jeopolitik alandaki faaliyetleri sorumsuz bir şekilde finanse etme imkânı sundu. Aynı anda yanıltıcı bir bütçe imkânı ortaya çıkarken, ekonomik dinamikler aslında geri dönülemez bir çürümenin içerisine giriyorlardı.

Aynı dönemde, düzenli bir şekilde sokakları hareketlendiren, son olarak da 1979’dan sonra ilk kez (Pazar) esnafı(nı) da sokağa indiren ekonomik darboğazlar da inşa edildi. Literatüre kamu-dışı kamu sektörü inşası olarak geçen sermaye transferi hareketi Ahmedinejad’ın seçilmesiyle hayata geçirildi. Sistem içerisinde farklı dinamiklerle var olan birçok odak (devrimci vakıflar, dini ve sosyal destek kurumları, varlık ve emeklilik fonları, paralel askeri yapılar vb.) mezkûr sermaye transferinden nasiplerini alırken, ekonomide yapısal hale gelen süper-kurumsal yolsuzluk ve verimsizlik düzenini de tesis ettiler. Bu durum arzulansa bile fiilen yönetilemez bir ekonominin ortaya çıkmasına yol açtı. Batı’nın ağır ambargo rejiminin de eşlik etmesiyle endüstriyel ve üretim altyapısı ciddi şekilde daralan ekonomi, ağırlıklı olarak enerji ve maden kaynaklarına yönelirken, yaptırımları aşmak için ağır maliyetli gri iktisadi faaliyetler de arttı. Bu durum kemer sıkmayı sürekli bir yönetim aracına dönüştürdü ve her anlamda kıtlık, ayrıcalıklı erişime sahip olanlar için akıl almaz bir kâr mekanizması üretti. Hanelerin üçte birinin yoksulluk sınırı altında yaşamak zorunda kaldığı ülkede, İranlıların “direniş ekonomisi” dediği, halkın ise sonu gözükmeyen bir yoksunluk yaşadığı düzen ortaya çıktı. Sonuçta İran, son yarım yüzyılın fiilen 30 yılını aktif savaş, işgal, iç çatışma ve ağır ambargo altında geçiren Irak’ın kişi başına gelirinden bile daha az bir gelire mahkûm oldu.

'YENİ' REHBER, AYNI İSİM: ASKERİ VESAYETİN ZAFERİ

Bu şartlar altında, İran’da Ahmedinejad’ın seçilmesi dahil olmak üzere, bütün sorunlarına ve demokrasi açığına rağmen sistemin büyük bir meşruiyet krizi bulunmuyordu. Küresel şartların, enerji fiyatlarının ve bölgesel dinamiklerin hem büyük ölçüde sakin olduğu hem de Tahran’ın avantajına olduğu yılları neredeyse israf eden İran, ortaya çıkan ağır toplumsal ve ekonomik maliyetlerden dolayı büyük bir meşruiyet kriziyle baş başa kaldı. Seçimlere katılım, 2020 Meclis Seçimleriyle başlayarak bugüne kadarki bütün seçimlerde yüzde 50’nin altına inerek, fiilen halkın ülkenin siyasal sisteminden kopuşunu ortaya çıkardı. Tıpkı dövizin birkaç farklı fiyatının olması gibi, ülke içerisinde de ayrı dünyaları yaşayan kesimler oluştu. Geniş kitlelerin yaşadığı İran’la, yaptırımların ve kötü yönetiminin sebep olduğu alanda oluşan arbitraj içerisinde imtiyazlarını kullanan ve direniş ekseni dünyasında yaşayan İran birbirinden tamamen koptu. Devriminin sosyal adalet vaat ettiği “mahrumlar” ve “mustazaflar” yerlerini sistemde imtiyaz kullanabilen “muvafıklara” bıraktılar.

Bütün bu ağır kutuplaşmaya hatta parçalanmaya rağmen, İran’da yönetimi ayakta tutacak güvenlik enstrümanları kadar mevcut rejimin iktidarını sürdürmesine yetecek belli bir kitlesel desteğin olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekiyor. Kaldı ki, ABD-İsrail saldırganlığının halkın şikayetçi olduğu yönetimi zorla değiştirme hedefinden hızla İran’ın sınırlarını değiştirmeye yönelmesiyle ülke içerisindeki meşruiyet tartışmaları bambaşka bir zemine kayarak, dış tehdide karşı iç bütünlüğü koruma refleksini ortaya çıkardı.

Bütün krizlerine rağmen, İran yönetiminin Şah gibi yalnızlaştığını iddia etmek gerçekçi olmayacaktır. Aynı şekilde Şah’ın iktidarı krize girdiğinde kullanamadığı yaygınlıkta şiddeti de, İran yönetiminin tıpkı Suriye’de olduğu gibi kullanmaktan çekinmeyeceği de ortadadır. Bugün emperyalist ve kibirli bir saldırının altında bulunan İran, çökmüş ama enkazının silüeti ayakta duran, tıkanmış ama bir şekilde işleyen, meşruiyetini kaybetmiş ama iktidarını sürdüren, dostu olmayan ama jeopolitik dengelerden destek bulan bir devlete dönüşmüş durumdadır. Dolayısıyla, Amerika ve İsrail’in savaş açtıkları şey tıkanmış hatta çökmüş İran’ın silüetidir. Silüetin dış müdahale ile değişmesi mümkün değildir. İran, tarihinde olduğu gibi yine kendi iç dinamikleriyle nihai istikametine karar verecektir.

Amerika’nın İran’a karşı başlattığı savaş, her açıdan son 80 yıldır dünyanın bütün sorunlarına ve ihlallerine rağmen uluslararası teamülleri örneği görülmemiş bir şekilde ortadan kaldıran yeni bir fenomen olarak karşımıza çıkıyor. En azından 1945 sonrası dönemde benzer bir örneği bulunmuyor. Bir taraftan hegemon-vasal devlet ilişkisini terse çeviren, diğer yandan siyasi hedefleri olmayan ve sadece azgın bir güce sahip olunduğu için başlatılan bir savaşla karşı karşıyayız. Ne bölgesel ne de küresel jeopolitik ve ekonomik sonuçları önemsenmeyen, hemen her gün ayrı bir ciddiyetsizlik içerisinde ve benzeri görülmemiş bir tutarsızlıkla sürdürülen bir savaş bu. Savaşın bir hegemon gücün elinde bu denli şarlatanca ele alındığına dünya şahitlik etmemişti. Amerikan yönetimi ve elitleri, adeta İsrail’in zihinlerine yerleştirdiği stratejik parazitlerle Vonnegut’ın distopik hikâyesindeki George Bergeron’a dönüşmüş durumdalar. İran Savaşı’na sürüklenirken hakikati görseler de kavrayamaz haldeler. Zira her sağduyu kırıntısı Vonnegut’ın hikâyesindeki gibi kulaklarında patlayan Siyonist gürültüyle anında sönümlenmektedir. Ancak bu durum, ABD’nin Siyonist esaretle İran’a savaş açmasını açıklamaya yetmez. Çünkü ABD’nin İran’a müdahaleleri artık üç çeyrek asırlık bir tarihin içinden ve devamlı surette vuku bulmuştur. İran ne geçen yüzyılın başlarında, radikal Kemalist döneme benzer bir şekilde fanatik ve sorumsuz bir toplumsal seküler dönüşüm mühendisliğine giriştiğinde ne de Batı ile ilişkilerini rasyonelleştirdiğinde dış müdahalelerden beri olmadı.

İran ile olan çatışmayı bir bütün olarak ele aldığımızda, ABD’nin saldırganlığı kesintisiz bir strateji olarak görülebilir. 1951’den devrim sonrası yıllara kadar süren dönemde, darbe, ekonomik baskı, vekil güçler, bölgesel aktörlerin kullanımı ve siyasi manipülasyon gibi araçlarla yürütülen hibrit veya asimetrik savaş uygulanmış, doğrudan çatışmadan kaçınılmıştır. 2025 Haziranı’ndan itibaren ABD ve İsrail’in gerçekleştirdiği açık saldırılar ise geleneksel devletler arası savaş biçimini almış, ancak bu yeni bir dönem değil, aynı stratejik saldırganlığın doğrudan ve görünür bir devamıdır. İki dönemi birbirine bağlayan temel unsur, İran’ı sürekli kontrol ve baskı altında tutma amacıdır. Dolayısıyla ABD’nin İran’a saldırması yeni bir gelişmeden ziyade, 75 yıldır sürdürdüğü savaşın devamıdır. Bugün İran açısından da kriz; benzer bir şekilde son ABD saldırganlığının anlık tahribatından ziyade, sonrasında Tahran’ın siyasal, ekonomik, toplumsal ve jeopolitik enkazını nasıl kaldıracağıdır.

Ayrıca dış müdahaleler veya askerî darbelerden ziyade, kökleri toplumsal devrimlere dayanan otoriter yapılar çok daha dirençli bir bekâ kabiliyetine sahiptir. Benzer örneklerde görüldüğü üzere, bu tür rejimler zamanla monolitik bir yönetici elit ve sarsılmaz bir sadakatle işleyen baskı aygıtları inşa ederler. İran da, bu tarihsel örüntünün en tipik tezahürlerinden biridir. Ancak bu yapı, direniş zemini inşa etse de, İran ölçeğinde bir ülkede bir noktada normalleşmeyi sağlayacak, refah üretmeye başlayacak ve dost kazanacak bir momente ulaşmalıdır. Aksi takdirde kısa süreliğine İran’ın bünyesi yaşayacağı dış baskıya dayanacak olsa da, asıl krizi ülke içerisindeki normalleşme sancılarıyla yaşayacaktır.

İran’a ABD-İsrail saldırısının üzerinden iki hafta geçti. Savaşın başlamasıyla birlikte ortaya dökülen birçok tahmin boşa çıktı. Diğer yandan İran’ı, oturduğu tarihsel, toplumsal ve jeopolitik bağlamı üzerinden ciddiyetle okuyanların tahminleri de doğrulandı. İran’ın yönetim anlamında, bugün geldiği noktada, yıllar içerisinde yaptığı feci hatalar neticesinde savunulamaz hale dönüştüğü doğrudur. Ancak bu durum İran’a karşı başlatılan vahşi saldırıyı hiçbir şekilde rasyonelleştiremez. İran’ın neredeyse iki asra uzanan krizler sarmalı içerisinde ‘İslam Devrimi sonrası dönemi’ büyük bir parantezi de ifade etmiyor. İran’ın oldukça radikal bir sekülerleşme dönemine maruz kaldığında da, ilk demokratikleşme adımları atılmaya çalışılırken de benzer dış müdahalelere maruz kaldığı akıldan çıkarılmamalıdır. Kâh 20. yüzyılda Rus-İngiliz işgal ve sömürge inşa planları kâh ABD’nin devreye girmesiyle uygulanan 75 yıllık boyun eğdirme stratejilerinin İran’ın ideolojik eğilimleriyle çok fazla bir alakası olmadı. Tıpkı diğer örnekleriyle olduğu gibi asıl belirleyici eksen, müdahale eden güç ya da eksenle Tahran’ın nasıl bir ilişki içerisinde olduğudur. ABD’nin bugünlerde kibirli bir şekilde diline pelesenk ettiği “tam teslimiyet” talebi tam da budur. Kriz de burada çıkmaktadır. İran ölçeği, tarihi, toplumsal muhayyilesiyle ve siyasal teolojisiyle istese de “tam teslimiyeti” taşıyabilecek bir ülke değildir. İran’ın ABD’ye karşı askeri bir zafer elde etmesi mümkün değildir. Ancak ABD’nin de İran’dan bir Körfez yönetimi, hatta II. Dünya Savaşı sonrası Almanya ya da Japonya çıkarması da mümkün değildir.

Bütün bunlar bütün dünyanın tecrübe ettiği yeni bir dinamikten dolayı sürecin nereye doğru şekilleneceğini okumayı zorlaştırıyor, belirsizlikleri had safhaya çıkarıyor. Bu dinamik ABD tarihinde ilk kez tecrübe edilen Washington yönetiminden kaynaklanıyor. Bütün teamülleri, uluslararası hukuku değilse de asgari yasallığı, küresel ilişkileri ve jeopolitik dengeleri zerre umursamayan, şarlatanlıktan ve şımarıklıktan başka biçimde tarif edilemeyecek bu sorumsuzluk; global ve bölgesel düzlemi altüst ediyor. Ne İran’ın ne de dünyanın geri kalanının ABD’nin imparatorluktan kaba bir şirketvari ulus devlete dönüşme sürecine müdahale şansı bulunuyor. Üstelik artık küresel sorun ve hatta tehdit listesinde başa oturan “Amerikan Sorunu”, bizim bölgemizde “İsrail Sorunu” çarpanıyla birlikte hissediliyor. Dünya en azından Washington ile “Amerikan Sorununu” çoğu kez ikili bir düzlemde ele alıp hal yoluna koyma imkânına sahip. Ancak bizim bölgemiz, Amerika’nın imparatorluktan ulus devlete dönüşüm krizini fırsata çeviren ve kelimenin tam anlamıyla ABD’nin geniş Ortadoğu politikasını esir alan “İsrail Sorunu” ile de aynı anda baş etmek zorunda. Yarın ABD, savaşını durdursa bile, İsrail’in artık İran’ı Gazze ve Lübnan gibi bir savaş sahası olarak kullanacağını söylemeye bile gerek yok.

Amerika-İsrail saldırısıyla Hamaney’in öldürülmesi özünde stratejik değil taktiksel başarıdır. Zira hem İran liderliğinin karmaşık bir ağ üzerine oturuyor olmasından hem de Washington’un bu adımını içine oturttuğu bir stratejisinin olmamasından dolayı savaş dengesi baştan aşağı değişmemiştir. Hedefsiz bir savaşın ABD açısından çıkmazları olduğu doğrudur. Washington şu an Hobbesçu bir ikilem içinde sıkışmıştır: ya gerilimi düşürüp zayıflık riskini göze alacak ya da savaşı hedefsiz bir şekilde genişletip Johnson’ın Vietnam sırasında karşılaştığı türden bir tuzağa düşecektir. Ancak zannedilenin aksine hedefsiz bir savaş, İran için koordinatları belirlenmiş bir savaştan çok daha yıkıcı olabilir. Özellikle jeopolitik bir hedefi olmayan bir savaş tam bir istila ve tahrip etme stratejisine yönelerek, İran’ı uzun yıllar boyunca ağır bir ekonomik ve toplumsal maliyetle baş başa bırakabilir. Bir yönüyle Irak’ın Körfez Savaşı sonrasında tam anlamıyla çökmüş devlete dönüşme sürecinin İran için de başat ihtimal olduğunu söyleyebiliriz. Gelinen noktada, devam edecek sıcak savaşı ne İran’ın çaresizliği ne de ABD’nin tartışmasız askeri üstünlüğü bitirmeyecek. Savaşı bitirecek tek dinamiğin küresel enerji piyasası olduğu görülüyor. Husiler aracılığıyla Kızıldeniz’i de tehdit altına alan İran, Arap Yarımadası’nın her iki yakasından küresel tedarik zincirlerini sıkıştırabilecek eşsiz bir coğrafi konumdan yararlanıyor. Bu asimetrik savaş stratejisi, bombalar değil enerji fiyatlarına oluşturduğu baskı ile Washington’u anlaşmaya zorlamaya çalışıyor.

VİZYON FAZLASI, KAPASİTE AÇIĞI: SAVAŞIN ÇIKMAZLARI

İran için askeri bir çıkış yolu bulunmuyor. Yıllardır devam eden “kusursuz izolasyon” altındaki İran’ın kısa ve orta vadede görünen tek çıkış yolu bu tecridi kırması olabilir. Tahran’ın, ‘uluslararası izolasyonu’, bu aşamada, Çin ve Rusya gibi ülkelerle en fazla sınırlı askeri tedarikle rahatlatmaktan başka bir girişimi olamaz. Bu ise yaşadığı ağır yaptırım dünyasının tabiatını ve sorunlarını ciddi şekilde değiştirmeyecektir. İkinci olarak, oluşmasında kendisinin de ciddi katkısı olan “bölgesel izolasyonu” kırması gerekiyor. Ancak bütün komşu ülkelerine karşı kaçınılmaz olarak başlattığı saldırılardan ve 2003 sonrası sıcak hafızadan sonra bölgesel izolasyonun gevşemesi de kolay olmayacaktır. Burada, İran’ın kullanmayı başarabilirse iki alanı bulunmaktadır. Birincisi, yaşanan savaşa rağmen, bölge ülkelerinde BAE dışında kalanlar, zayıflamış ve daha fazla kriz üretme potansiyeli olan bir İran istememektedirler. Diğer yandan bölgede belli bir ölçeği olan ülkeler “çökmüş bir İran” senaryosundan sonra İsrail’in bir sorun olmaktan hızla çıkarak tehdide dönüşeceğini bilmektedirler. İran bu iki dinamik üzerinden orta vadede bölgesel izolasyonunu kısmen ortadan kaldırabilir. Ancak bunun da olabilmesi için İran’ın bölge ülkeleriyle artık kesin bir şekilde vekil güçler üzerinden değil, devletten devlete muhatap olması gerekmektedir. Tahran’ın, bizzat ülkesi büyük bir tehdit altındayken, vekil ve taşeron aktörler üzerinden bölgesel jeopolitikteki konumunu ve derinliğini işaretleme obsesyonundan çıkması gerekmektedir. Burada Yemen’i araçsal işlevselliğinden dolayı daha sonra gündemine alabilir. Ancak en başta Irak olmak üzere, Lübnan’da da yeni bir normalleşmenin önünü açması gerekmektedir.

Son olarak, İran’ın ‘ulusal izolasyonunu kırması’ gerekmektedir. Aslında Tahran’ın elindeki tek açılım imkânı da budur. Zira bu izolasyon baştan aşağı İran’ın kendi başına ördüğü bir sorundur. Tahran 20. yüzyılın başından beri normalleşme sancılarını bitirememiş bir ülkedir. Bu savaş İran’a aslında altın tepside bir fırsat sunmaktadır. Üstelik diğer iki izolasyonun aksine, ulusal krizini, eğer arzularsa kısa vadede sakinleştirme ve orta vadede normalleştirme imkânına da sahiptir. İran’da yönetimde yıllardır yaşanan krizin artık yönetilebilir bir tarafı kalmamıştır. Aslında Humeyni’nin ölümüyle nihayete eren Velâyet-i Fakih sistemi, borç alınmış bir zaman ve irade içerisinde yıllardır ayakta tutulmaya çalışılan bir düzendi. Özünde Velâyet-i Fakih düzeni ya da bir siyasal sistemde Veli-yi Fakih tarzı bir makamın olması krizin kaynağı değildir. Zira demokrasi açığı olması ya da bir sistemin bilinen liberal demokrasi ya da benzeri bir tabiatta olmaması kabul edilemez bir yönetim olduğu anlamına gelmemektedir. İran’da sorun; Veli-yi Fakih’in bir yandan sistemin başında durması ama iradesinin neredeyse onlarca farklı vesâyet kurumu, paralel yapılanma ve imtiyaz odağı tarafından kullanılmasıyla ortaya çıkan kaostan kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, adeta deist bir mekanizma gibi, en yüksek, en güçlü hatta ruhani bir makam bulunmasına rağmen günlük işleyişe ve hayati kararlara fiilen vaziyet etmemekte ancak aracılarıyla ağır bir vesâyet dünyasını çalıştırmaktadır. Başka bir ifade ile Veli-yi Fakih’in tam bir irade ile yönettiği sistemden ziyade, ağır vesayet rejiminin kullandığı bir liderlik makamından bahsedilebilir. Bu noktada İran’da, Irak Savaşı’nın sona ermesinin ardından cepheden dönen askerlerin sebep olduğu yeni bir iktidar matrisinin oluştuğunu fark etmeden, 1988 sonrası yönetimde yaşanan dönüşümün yanlış anlaşılması mümkündür. Bugünkü krizi inşa eden o dönemki gelişme, Humeyni ile başlayan Velâyet-i Fakih sistemini ciddi bir dönüşüme tâbi tutmuştur. Başka bir ifadeyle sistem, Batı’da oldukça klişe bir şekilde ifade edilen bir ‘Molla Rejimi’nden ziyade, oldukça sert güç temerküzü ve rekabeti dünyasında işleyen tipik bir seküler iktidar alanıdır.

İran bir Veli-yi Fakih tarafından yönetiliyor görünse de, gerçek güç 1988 sonrasında ağırlıklı olarak Devrim Muhafızlarına kaymıştır. Irak Savaşı sonrası Rafsancani’nin Devrim Muhafızlarını siyasetten uzak tutmak amacıyla orduyu savaş sonrası ülkenin yeniden inşa sürecine entegre etmesi ve büyük bir ekonomik transfer yapması bu durumun ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Askeri vesayet yönetimlerinde oldukça bilindik bir mekanizma olan ordunun ekonomik güce hükmetmesi, Ahmedinejad döneminde özelleştirmeler (daha doğrusu yarı-resmî odaklara ekonomik güç transferleri) ve siyasi atamalar yoluyla daha da genişlemiştir. Sonuç olarak, ruhani lider ya da din adamları sistemin tepesinde görünseler de, asker asıl güç merkezi hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, bugün İran’ın karşı karşıya olduğu tehditleri yönetmesinde en temel sorunların başında bulunmaktadır. Ancak bu sorun aynı zamanda İran’ın çözümünün de olmadığı darboğazdır.

İran, İslam Devrimi sonrasında ikinci kez Veli-yi Fakih değişimi yaşamaktadır. Bugünlerde fazla hatırlanmasa da Mayıs-Haziran 1989’da, ilk Rehber değişimi sırasında, Hamaney sonrasındaki geçişle mukayese edilmeyecek kadar yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Yasal zemin fiilen ilga edilip, İran’da makam için bir ‘Ayetullah bulamayıp’, aktörler arası rekabetin sonrasında üzerinde ‘geçici çözüm’ olarak anlaşılmak zorunda bırakılan, zayıf ve anayasal yeterliliği olmayan bir isimde uzlaşarak, Hamaney’le sorunu çözmüşlerdi. Burada asıl dikkat çekici husus; o dönemde, Anayasa değişikliği ve yetkilerin yasal olarak yeniden yapılandırılması, Başbakanlığın ilgası gibi birçok başlıkta gösterilen siyasal pragmatizmin varlığıdır. Bugün İran benzer bir dönüm noktasındadır.

Humeyni’nin açık bir şekilde karşı çıktığı saltanat yönetiminin fiilen hayata geçirilmesi, savaş başladığından beri İran’ın kendi kendisine yaptığı en büyük tahribat oldu. Kaldı ki Mücteba Hamaney’in seçilmesi aslında beklenmedik bir gelişme değildi. Ancak tercihin bu şekilde yapılması, bugün İran ağır bir saldırı altında olmasaydı da büyük bir yanlış olacaktı. Daha iki yıl öncesinde, İran’da zihinsel bir sıçrama olmazsa Mücteba Hamaney’in seçileceğini bu sayfada yazmıştık. Bu tahmini yapabilmenin imkânı, İran’da tıkanmış olan sistemin açılım yapma ihtimalinin zayıflığıydı. Ancak İran’ın işgal veya parçalanma tehdidi altındayken hâlâ aynı neticenin çıkmasının ardındaki temel dinamik sadece yaşanan tıkanma değil, askeri vesayetin ağırlığı ve Velâyet-i Fakih sisteminin fiilen işlevsiz oluşundan kaynaklanmaktadır. Diğer yandan, 37 yıl önce, babası da benzer bir akıl yürütmeyle, etkisiz isim olacağı varsayımıyla Rafsancani’nin pragmatist tasarımıyla seçilen Hamaney, bugün de kendisinden kaynaklanan sebeplerden ziyade sistem için dengenin bir ürünü olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla İran’ın yeni rehberini seçmesinden ziyade, askeri ve ekonomik bir güç ağını kontrol eden askeri vesâyet kendisine uygun bir ismi tercih etmiş oldu.

Bu gelişme İran’ın önümüzdeki dönemde ulusal izolasyonunu kırmasını zorlaştıracaktır. Ulusal tecridini kıramayan İran, savaşın sona erdiği senaryoda iç meşruiyet ve toplumsal rıza üretmekte ciddi sıkıntılar yaşayacaktır. Birçok kaynağını kaybetmesinden dolayı hem geniş kitlelere sınırlı da olsa rahatlama sağlayacak imkânlardan hem de imtiyazlı elitleri tatmin edecek ekonomik akardan yoksun olacaktır. Tahran’ın önünde fazlaca tercih imkânı yoktur. İran rekabetçi seçimlerin önünü açarak, İran’ı İranlıların yönetmesine imkân vermediği sürece krizini bitiremeyecektir. Geçmişte bu krizle birçok farklı şekilde yaşamaya alışkın olunduğundan, yeri geldiğinde ağır bir devlet şiddetiyle sorunları baskılayarak örtme imkânları da daralacaktır. Kuvvetle muhtemel, imkânların çok sınırlandığı bir dönemde, Esed benzeri bir şekilde baskıların çok daha kanlı hale dönüşmesi kuvvetli bir senaryo olacaktır.

İran’ın tıpkı Mayıs-Haziran 1989’da olduğu gibi anayasal pragmatizm göstermesi kendisi açısından en rasyonel çıkış olabilir. Ancak bugün İran’ın henüz bir Rafsancani’si ortada görünmemektedir. Aylardır İran’ı fiilen yöneten Laricani’nin böylesi bir pragmatizm sergileyip sergileyemeyeceği de bilinmemektedir. İran’da rekabetçi seçimlerin önünün açılması aslında askeri vesayetin bitmese bile hafiflemesi anlamına gelecektir. Yeni seçilen ismin silikliği, Şah’ın saltanatını deviren hareketin saltanat modeline dönüşündeki iç krizini aşma ihtimalinin olmaması da, İran için tek yolun iç konsolidasyona katkı sağlayacak adım olan rekabetçi seçimlerin önünün açılması olacaktır. Zira İran açısından artık savaşın nasıl biteceğinin fazla bir anlamı bulunmuyor. Karşısında vahşi, mücadele ve müzakere edemeyeceği bir güç bulunuyor. İran yıllardır ağır askeri ve ekonomik ‘kapasite açığına’ karşın siyasal teolojisinin ve tarihsel mitolojilerinin içerisinde ciddi ‘vizyon fazlası’ veren bir devlet oldu. Bu durum İran’ı asla taşıyamayacağı maceraların içerisine soktu durdu.

Bugün yüzleştiği ABD ise abartılı kapasite fazlasına ve çok yoğun bir vizyon açığına sahip. Bu durum, Washington’un savaşı siyasetin bir uzantısı olarak yapmasını engelliyor. Savaş siyasetin bir aracı olmayınca da siyasal hedef ve jeopolitik amaç zemini ortadan kalkıyor. Zira vizyon açığı, Amerika’nın her seferinde kapasite fazlasının sağladığı imkânlarla amacına ulaşamadığı savaşlara sürüklenmesine yol açıyor. İran’ın da bir istisna olması için bir sebep yok. Tahran’ın geçen yüzyılın başından beri kapatamadığı kapasite açığını savaş döneminde düzeltmesi düşünülemez. Ancak yarım yüzyıla yakındır verdiği vizyon fazlasını rasyonelleştirebilir. Kaldı ki devrimden hemen sonraki yıllarda, özellikle Rafsancani’nin ikinci döneminden 2005’e kadar olan dönemde benzer bir çaba da sarf edildi.

İRAN'IN TEK ÇIKIŞ YOLU: İRAN'I İRANLILARIN YÖNETMESİ

İran geçen yüzyıldan beri, örneği olmayan bir şekilde, boğulmaya çalışılan bir ülke. Nefesini kesmeye çalışan eller biraz gevşediğinde de, kendi kendisini yönetemeyeceği bir kısır döngünün içerisine sokan düzeneği inşa ederek, asrı aşkın süredir krizlerini tecrübe edip duruyor. İran’ı anlamak, onu yargılamaktan çok daha zordur. Bir asrı aşkın süredir aynı kısır döngünün içinde dönen bu ülke, ne salt bir kurbanın masumiyetiyle ne de salt bir failin hesap verebilirliğiyle tanımlanabilir. İran, hem kendi örgüte dönüşen aklının hem de dış müdahalelerin eş zamanlı kurbanı olarak bugüne gelmiştir. Bugün karşı karşıya olduğu savaş, bu ikili mahkûmiyetin en vahşi tezahürüdür.

Ancak tarih, İran’a her seferinde olduğu gibi yine bir kapı aralamaktadır. Bu kapı askeri zaferden değil, iç rasyonelleşmeden geçmektedir. İran’ın önünde yalnızca bir yol kalmaktadır: Geçen yüzyılda başlattığı ve yarım bıraktığı iki devrimi de nihayet hitama erdirerek, demokratik normalleşmeye doğru kararlı bir adım atmak. Rekabetçi siyaset, sivil denetim ve ulusal uzlaşı —bunlar İran’ın yabancı olduğu kavramlar değil, defalarca ulaşmaya çalıştığı ve her seferinde dış müdahale ya da kendi iç dinamikleriyle geri itildiği eşiklerdir. Bu, ne bir teslimiyetin ne de bir vazgeçişin ifadesidir. Tam aksine İran’ın kendi tarihsel birikimini sahiplenerek geleceğini inşa etmesinin tek meşru zeminidir.

Yıllarca Kant’ı mütalaa etmiş biri olarak Laricani’ye bugün Kant’ın söyleyeceği söz malûmdur: Sapere aude – aklını kullanma cesaretini göster! Bu, fiilen yazdan beri ülkeyi yöneten Laricani* için kişisel bir tutarlılık sorunu da değildir. İran için de Kantçı bir şekilde söylersek, mesele uygun şartların gelmesini beklemek değil, bugün doğru olanı yapmaktır. İran asırlık gecikmeyle normalleşme hattına girmekten başka bir savunma gücüne sahip olamaz. Bunun anlamı, İran’ın bugünkü krizini yönetebilmesi için acilen ihtiyaç duyduğu kaynaktır. Bu kaynak; vesâyet sistemine, en azından sahici seçimler düzeyinde son vererek, İran’da gerçekten İranlıların seçtiği, yönettiği ve meşruiyet krizini bitiren bir iktidar ortaya çıkmasını sağlamaları olabilir. İran halkı, savaşla birlikte sergilediği takdire şayan tavırla, yıllardır nefeslerini kesen yönetime acil meşruiyet ihtiyacını hem gösterdi hem de fiilen kabul ettirdi. Şimdi sıra Laricani’nin bu fotoğrafı okumasında!

*Bu makale Perspektif’te yayınlandıktan sonra Laricani İsrail’in saldırısıyla öldürüldü. Laricani, İran’ın paradevlete dönüşmüş sisteminde koordinasyonu sağlayabilen bir isimdi. Onun yokluğu İran sisteminde bir krize yol açmayacak ama bu dönemde eksikliği hissedilecektir. Ancak Laricani’nin öldürülmüş olması, İran açısından çıkış yolunu değiştirmiş değildir. Aksina çok daha acil ve gerekli hale getirmiştir.

TAHA ÖZHAN

Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olan Özhan, 2014-2016 yılları arasında Başbakan başdanışmanlığı, 25 ve 26. Dönem milletvekilliği ve TBMM Dış İşleri Komisyon Başkanlığı yaptı. 2005’te kurucu direktörlerinden olduğu SETA’nın 2009-2014 yılları arasında başkanlığını yürüttü.

 

17 Mart 2026 Salı

Picasso, şer ittifakının saldırganlığı ve zalimce bir kapana sıkışmak Abdulbaki Değer+17/03/2026

Pablo Picasso’nun Guernica tablosuyla ilgili olarak bir Alman subayıyla arasında geçtiği rivayet edilen meşhur bir diyalog vardır. Bu anlatıya göre olay, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Paris’te geçer. Bir Alman subayı, Picasso’nun atölyesinde Guernica’nın bir fotoğrafını görür ve tabloyu işaret ederek:

“Bunu siz mi yaptınız?” diye sorar.

Picasso’nun verdiği cevap ise şu olur:

“Hayır, siz yaptınız.”

Guernica kasabası, Nazi Almanyası’nın desteklediği hava birlikleri tarafından bombalanmıştı. Picasso da bu yıkımı ve sivillere yönelik şiddeti simgesel bir dille tuvale aktarmıştı.

Çağdaş bir ressamın tablosuna aksettirilmemiş olsa da ölçüsüz bir ölümün ve yıkımın girdabında olduğumuz açık. Sadece maddi kayıpların oluşturduğu bir maliyet değil. Çok daha vahimi ve önemlisi, tüm insani değerlerin askıya alındığı, bir dayanak noktası olma hüviyetlerinin berhava edildiği doğa durumunda olmamızdır. Çıplak güç dışında herhangi bir kuralın geçerli olmadığı bu düzenin odağında maalesef parçası olduğumuz coğrafya var. Coğrafya işgal altında, hayat atılımından yoksun fiili ve zihinsel bir felç halinde. ABD-İsrail pür kötülük ittifakının yaptığı yeni müdahale değil mesele. Bu yeni durumun iyice görünür kıldığı hususa ilişkin etraflıca düşünmekte, bu durumun üzerinde durmakta yarar var. Hatta varoluşsal gereklilik önümüzdeki. İşgalin kendisinden daha vahim olan şey, bitmek bilmeyen bu işgal karşısında hala asırlara sâri meseleyi yeni deneyimliyormuş gibi savrulan bir pozisyon takınıyor olmamızdır. Süreklileşmiş bir işgalin güncel yoğunlaşmasını, konjonktürel ve akıl-ruh dengesi yerinde olmayan politik figürler üzerinden izah etmek veya sıcak politik, mezhebi ve etnik aidiyetler prizmasından çarpıtarak “birbirini yesinler, bize gün doğuyor” şeklinde değerlendirmek zaten başımıza gelen felaketin ne olduğundan bihaber olmaktır.

Kolomb’un ABD’yi işgali ile Endülüs’te sekiz yüzyıl süren Müslüman varlığının Gırnata’nın düşmesiyle sona erişi aynı tarihtir. Amerika kıtasına doğru giden süreç aynı zamanda Endülüs’te Müslüman varlığının fiilen kazınmasıyla eş zamanlıdır. Esas itibariyle bakıldığında Endülüs’ten kazınma süreci Batıdışı dünyanın özellikle de Müslümanların hayattan bir varlık, etki ve direnç unsuru olarak kazınması arasından doğrusal bir ilişki var. Yaklaşık beş asrı aşan süre önce başlayan dinamik, bugün de ana aksından herhangi bir sapma yaşamış değildir. İran’ın bir takım akla ziyan bahanelerle ABD-İsrail şer ekseni tarafından vurulmuş olması ve bu vurulma karşısında yaşanan genel görünüm, tarihsel eğilimin devam ettiğinin çok açık bir göstergesidir.

Bu akışı tersine çevirecek ne maddi bir varlık ne de zihinsel bir nitelik belirtisi söz konusudur. Yaşadığımız kriz zannettiğimizden çok daha derin bir krizidir ve kafayı sıyırmış ABD-İsrail’in başımıza açtığı arızi bir problem olarak değerlendiremeyiz. O yüzden meseleyi ciddiye almak, meselenin bizime ilgili olan boyutlarına odaklanmak olmazsa olmazdır. Anlamlı bir varlık olmayanların ne zulmü bertaraf etmeleri ne de yeryüzünde adaleti tesis etmeleri mümkündür. Bizim de içinde bulunduğumuz dünya maalesef bu hazin durumun yanında maalesef böyle bir hassasiyetten de böylesi bir bilincin taşıyıcısı olmaktan da yoksundur.

İran’ın üst düzey yöneticilerinin katledilmesini, stratejik önemi haiz yerlerinin vurulmasını, şehirlerin, sivil insanların hedef alınmasını rejim, mezhep, yürütülen siyaset üzerinden izah etmek, daha doğrusu bunlarla sınırlandırmak içinde bulunduğumuz durumun vahametini anlamamaktır. Tabloya yansıyan bizim hikâyemizdir. İran’a indirgeyen bakış kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten kaçmanın peşindedir. Bu çaresizlik, zayıflık ve zillet hali maalesef Müslümanların hanesindedir. Elbette İran için yapılacak pek çok haklı eleştiri var ve yapılması da zaruridir. Ancak eleştiriyi yerli yerine oturtmak ve meseleyi bütüncül şekilde kavramak da olmazsa olmazdır. Nitekim yaşadıklarımız gösteriyor ki; maruz kaldığımız tekinsiz gerçeklikle yüzleşmek yerine bildiğimiz şekilde yaşamamızı sürgit devam ettirecek etrafında dolanma tarzımızı devam ettireceğiz. Zaten tuzağın en büyüğü ve meseleleri asırlardır devam ettiren ana husus da bu. Tarihin kenarına itilmişliği, savrulmayı, sürekli maruz kalan bir varoluşun yansıması sayılabilecek gerçeklik, sadece ABD-İsrail tarafından gerçekleştirilen haksız saldırı ile ilgili değil. Tekrar altını çizelim; kurulduğu günden bu yana sınırları sürekli bulunduğu coğrafyanın aleyhine genişleyen İsrail’in hukuk tanımazlığı da değil. Meselenin odağında biz varız, bizim niteliğimiz var.

Burada ne var peki? Dünya, emperyalist bir kuşatma içinde . Bu işin en temel boyutu. Bu kuşatmayı dengeleyecek, geriletecek ve oluşturduğu tüm adaletsizlikleri, haksızlıkları giderecek bir alternatif odağın olmayışı da başka bir ana boyut. Bütün bu döngü içinde Müslümanların hesabı yapılır, hatırı gözetilir bir mevcudiyet olarak olmayışı da diğer bir ana boyut. Yaşananlar bu düzleme oturtulduğunda uğraşmamız gereken hususların neler olduğu görülebilir.

Birincisi ve sanırım en önemlisi hala egemen düzenin işleyişine hayat veren dinamiğin (modernlik, sekülerlik vs.) fiili işgal ve sömürüden çok daha derin ve dönüştürücü bir müdahale olarak ivmelenerek devam ediyor oluşudur. Herhangi bir saldırı olmadığında bile zihinler, kültürler, yaşam tarzları bu dinamiğin etkisi altında zaten kendisi olmaktan çıkıyor, post modern dünyanın cangılında bir türeve, kopyaya dönüşüyor. Bu sadece maddi bir zorluğu değil güçlü bir entelektüel çabayı da gerektiriyor. Üstelik bizim bu mevzuya ilişkin sahici problemimizin olup olmadığı da açıklığa kavuşabilmiş değil.

İkincisi, hayata bütüncül bakmayı, hayatı ciddiye almayı ve en zayıf halka kadar güçlü olduğumuzu görmeyi ve gereğini yapmayı önceleyen bir bilinç berraklığına muhtaç oluşumuzdur. Anlamlı bir mevcudiyet için gerekli olan şeyleri, keşfedilmeyi bekleyen gizemli çözümler olarak görme yanılgısından vazgeçerek başlamalıyız. Bu açıdan toplumsal hayatımızın ve kurumsal işleyişimizin genetiğine rasyonelliği, adaleti, hakkaniyeti yerleştirmek dışında sırlı bir durumdan bahsedilemez. İnsanların bireysel kurtuluşuna yönelen sahte bir dilden ve çabadan ziyade kamusal-kurumsal işleyişin, ilişkinin sıhhatini gözeten bir teyakkuz durumuna gereksinimimiz var. Bu, toplumsal eşitsizliğin, sosyal adaletin, ehliyet ve liyakatin kıskançlıkla korunması demektir. Bu, özgürlüğün, özgürlük alanının olabildiğince geniş tutulmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu, aynı zamanda devletin beka meselesiyle istihdam politikasının, eğitim sistemi ile siyasetin niteliğinin, kent hakkına gösterilen özen ile değer-inanç duyarlılığının birbiriyle bağlantılı olmakla kalmadığını aynı zamanda birbirinin kaderini doğrudan etkilediğini bilmekle ilintilidir. Mesele sadece pragmatik bir zorunluluk olarak düşünülmemelidir. Türkiye’nin de ait olduğu dünyanın yegâne anlamlı imkânı, mevcut varlığını, işleyişini ilk-değer titizliğine bağlama mecburiyetidir. Bizim doğru olmaktan, doğruyu yapmaktan, kendimizi gözettiğimiz oranda başkasının hesabını yapmaktan başka çaremiz, çıkış yolumuz yok. En büyük imtiyazımız ötekinin eşiti olmaktır ve bunu kıskançlıkla korumaktır. Aksi durumdaki her vaziyet alış, bugün de görüldüğü gibi içerde kırılganlık, memnuniyetsizlik ve dolayısıyla zafiyeti beslemek ve büyütmektir. Birliğimizin, dirliğimizin mevcudiyeti imtiyaz ilişkilerinin tasfiye edildiği, her bir insanımızın, her bir topluluğumuzun hak ve özgürlüklerinin korunduğu bir düzene bağlıdır. Dayanışmanın, paylaşmanın, dünyayı bir “yuva” olma bilinciyle kavramanın üzerine oturtulacak küresel ölçekteki birliktelikler anlamlıdır, mümkündür ve yeryüzüne esenlik getirmesi olasılıdır. Dışlama, reddetme, kategorik karşıtlıklar üzerinden indirgendiğimiz, itham edilddiğimiz kimliklerin mahkûmu olma yanlışlığıyla kendimizi çürütmeye bırakmamak en büyük avantajımız olacaktır. Aksi taktirde ne anlamlı bir varlıktan ne de uzun soluklu bir direnişten bahsetmek mümkündür.

O zaman Picasso’nun Nazi subayına verdiği cevabın aslında meselenin bir boyutunu gösterdiğini da görme imkânımız olacaktır. Çünkü Picasso’nun dediği gibi Guernica varlığını şüphesiz Nazilere borçlu. Ancak çağdaş bir Guernica tablosu olan hayatımız sadece düşmanlarımızın büyük ve sıra dışı olmasıyla ilintili değil. Bizim mevcut gerçekliğimiz hep dışarısının kötü ve ihtiraslı olmasıyla bağlantılı değil. Bizim ve dünyanın başına gelenler aynı zamanda varlıklarını mevcut halimize de borçlu. Tıpkı İran’daki mevcut durumun olduğu gibi. Bu yüzden James Baldwin’in yetkinlikle belirttiği gibi “ne olmak istediğimiz ile ne olduğumuz arasında zalimce kapana sıkışmış durumdayız. Kendimize bu kıtada yaşadığımız hayatların neden genelde öylesine boş, öylesine ehlileşmiş ve öylesine çirkin olduğunu sormaya istekli olmadıkça, olmak istediğimiz şeyi de mümkün değil olamayız

15 Mart 2026 Pazar

Tarihçiliğimizde İlber Ortaylı Taha Akyol+15/03/2026

İlber Ortaylı

Büyük tarihçilerimizden merhum İlber Ortaylı’nın hayat hikayesini gazetelerde okudunuz, TV’lerde dinlediniz. Ben onun tarihçiliğini yazmak, akademik eserlerinden bir demet sunmak istiyorum.

Rusça, Arapça, Farsça dahil dokuz dili bilir, konuşurdu. Bu dillerdeki arşivlerde çalışmalar yapmıştı. Bunun ona nasıl bir geniş ufuk ve mukayese imkânı kazandırdığını söylemeye gerek yok.

Nitekim Ortaylı, bizde pek gelişmemiş olan “mukayeseli tarih” alanında gerçek bir bilim otoritesidir. Öyle ya, tarihe hem Osmanlı arşivlerinden, hem Petersburg, Londra, Paris, Berlin, Kahire arşivlerinden bakmak başka oluyor.

Ortaylı’nın doçentlik tezi olan Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu’nu yazmak için Osmanlı arşivlerinden başka Bonn, Londra ve Washington arşivlerinde çalışmış, bu dillerde geniş bir kaynak taraması yapmış olması tipik bir örnektir.

Ortaylı’nın Haziran 1999’da Türk Tarihi’nin Kaynakları Semineri’nde “Rusya Arşivleri ve Osmanlı Tarihi” başlığıyla sunduğu tebliğ onun bizde pek incelenmemiş olan Rus arşivleri hakkındaki bilgisini gösterir.

Benim gözümde Ortaylı’nın en mühim eserlerinden biri, beş yüz küsur sayfalık Osmanlı İmparatorluğunda İktisadi ve Sosyal Değişim adlı kitabıdır. Birinci cildi yayınlanan bu kitabında Ortaylı konuyla ilgili makaleleri toplamıştır. Kaynaklarına baktığımızda Osmanlı arşivlerinden başka İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça kaynaklar da görürüz.

Onun içindir ki, Ortaylı, ister popüler, ister resmi ideolojik olsun, bütün şablonlara hapsolmadan, olaylara birçok pencereden bakabilen büyük bir tarihçimizdir.

‘Ortaylı tarihçiliği’ni üç açıdan değerlendirmek mümkün.

- Arşiv çalışması ve araştırma... Bu işin araştırmacılık tarafı, bilim yönü...

- İkincisi ‘mukayeseli tarih’ perspektifi... Mesela bizdeki II. Mahmut ve reformlarıyla Rusya’daki Petro reformlarını mukayese etmek... Yahut Türk ve Japon modernleşmelerini mukayese etmek... Yahut bizde Batı’dan kanunlar alınmasını incelerken, bütün dünyadaki ‘hukukun Romanizasyon’ sürecinin nasıl geliştiğini araştırmak ve mukayese etmek...

- Ortaylı’nın üçüncü özelliği, şiir gibi, musiki gibi doğuştan gelen bir kabiliyetidir, yani ‘tefekkür’ sahibi olması, fikir üretmesidir. Mesela 19. Yüzyıl için İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı demesi tamamen bir tefekkür hadisesidir. Bu ismi taşıyan kitabında kendisi de bakın ne diyor:

“Ülkemizin modernleşme tarihini yazarken kaynak belgeler kadar tutarlı bir düşünsel yaklaşım da gerekmektedir. Osmanlı modernleşmesi, modernleşen bütün ülkelerin tarihi ile karşılaştırılarak düşünülmelidir.”

Karşılaştırmalı tarih… Hamasetin ve ideolojinin boğduğu zihinlerimizde mutlaka ‘karşılaştırmalı tarih’ penceresi açmak lazım.

ÇOK YÖNLÜ TARİHÇİ

Bizde tarih deyince genellikle siyasi ve askeri tarih akla gelir. Bu sınırlı alanın dışına doğru tarihçiliğimizdeki ilk adımı, kültür tarihçiliği ile Fuat Köprülü attı. İktisat tarihçiliği konusundaki öncü şüphesiz Ömer Lütfi Barkan’dır. İnançlar tarihçiliğinde de Ahmet Yaşar Ocak.

Ortaylı, tarihçiliğimizin alanını genişletti. İlk eserlerinden biri olan Türkiye İdare Tarihi, Sasaniler’den başlayıp Bizans’a, Osmanlı’da Tanzimat’a kadar çok geniş bir zaman akışı içinde idare, teşkilat ve hukuk kurumlarındaki devamlılık ve değişmeyi inceler. “Mezopotamya tatlılarını Balkanlara götüren, Osmanlı düzenidir” diyerek kültür tarihine işaret etmekten de geri durmaz.

Kitabın son baskısı Cedit Neşriyat’tan 2007’de Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi adıyla yayınlandı. Osmanlı, Fatih’ten itibaren o çağın şartlarında bir ‘teşkilatlı imparatorluk’tu fakat kamu hizmetlerinin geliştirilmesi anlamındaki modern idari teşkilatlanma II. Mahmut ve Tanzimatla başladı. Merhum, bu kitabında şöyle değerlendirir:

“Osmanlı iradesinin son yüzyılı klasik bir imparatorluğun modern dünya şartlarına intibak yolunda gerçekleştirdiği başarılı bir mücadelenin tarihidir. Hayatın her sahasını düzenlemek ve tedbirler almakta Osmanlı bürokrasisi; gerek idareci gerek hukukşinas başarılı bir rol oynamış ve bugünkü Türkiye idaresinin Asya ve Orta Doğu hatta belirli alanları göz önüne alırsak Balkan ülkeleri arasındaki imtiyazlı konumunu kazanmasını sağlamıştır.”

Bu ilmi birikimiyledir ki, kurumsal planda Osmanlı-Cumhuriyet devamlılığının önde gelen tarihçilerinden biriydi. Cumhuriyet adına Osmanlı’ya ya da Osmanlı adına Cumhuriyet’e ideoloji gayretkeşliğiyle hücum edenlere daima karşı çıktı. Merhum Ortaylı, hukuk tarihi alanında da önemli eserler verdi.

Merhumun Osmanlı Devleti’nde Kadı adlı kitabından bir alıntı:

“Bazı gayrimüslimler özellikle Anadolu kentlerinde mirasın taksimi için şer’î mahkemeye başvurmaktadırlar. Demek ki, sosyal ekonomik şartlar geleneksel toplum yapısı dahilinde İslam miras taksimini herkes için makul kılmaktadır...”

Buradaki sosyo ekonomik şartlar kavramı bilhassa dikkat çekicidir.

AİLE TARİHİ

Aynı kitabında, Osmanlı toplumunda çok eşliliğin, sanılanın aksine, “pek iltifat görmediğini” belirtir ve “sosyo ekonomik şartlar”ın değişmesiyle, zaman içinde Osmanlı’da hukukun nasıl laikleşmeye yöneldiğini de anlatır.

Bu noktada Ortaylı’nın “aile” konulu eserini de muhakkak hatırlamak gerekir. Tarihçiliğimde pek el sürülmemiş bir alandaki ilk eseri de Osmanlı Toplumunda Aile adlı kitabı ile Ortaylı yazdı...

“Osmanlı toplumunda olmayan unsur kadınla erkeğin beraberliğidir... Hiçbir zaman 16. - 17. yüzyıllarda İstanbul kadınının, Batı’daki kadınlardan daha çok baskı altında olduğu, kafes arkasında kaldığı kanısında da değiliz ama bu toplumda kadınla erkeğin beraberliği yoktu... Ayrı törenler, ayrı eğlenceler düzenliyorlardı.”

Ve Ortaylı’nın tarihçiliğindeki geniş perspektifini, mesela, kaç-göç geleneği hakkında yazdığı şu satırlarda görüyoruz:

“Bu durum aşağı yukarı Akdeniz coğrafyasındaki kültürel kuşağı kapsıyor. Müslümanı, Hristiyanı ve Yahudisiyle hep bu kuşağın adamları... Doğulu Müslümanla Doğulu Katolik toplumu insanı arasında hiç fark yok. Mesela Katolik Floransa’da cariyelik diye bir müessese vardır ve senyörlerin cariyelerden çocukları olmaktadır. Tıpkı bizdeki gibi Bizans’ta da vardı bu müessese. Hatta Bizans’ta Harem ağası da vardı...”

Şu satırlar da ‘Ortaylı tarihçiliği’nin bir örneğidir:

“Osmanlı aile yaşamında farklılıklar dini olmaktan çok bölgeseldir, hatta etnik olmaktan çok coğrafidir. Bosnalı Müslüman bir ailede kadının konumu, zevc ve zevce ilişkileri, Musullu bir Keldani aileden daha serbest ve eşitlikçi bir görünüme sahiptir. Bir Hollandalı aile ile Osmanlı Ermeni ailesi arasındaki fark, Ermeni ile Osmanlı Türk arasındaki yakınlığa göre daha büyüktür...”

Ortaylı aynı kitabında, din farklarını aşan bu kaç-göç geleneğinin sosyolojik ve ekonomik sebeplerini belirtir, edebiyatımızı olumsuz etkilediğini de anlatır.

EN UZUN YÜZYIL

Ve Ortaylı’nın bence şah-eseri: İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı adlı bu kitabı, 1983’te yayınlandığından bu yana defalarca baskı yaptı. Osmanlı modernleşmesini, bunun iç ve dış faktörlerini anlamak için kesinlikle ‘anahtar kitap’ değerinde bir eserdir. Sadece verdiği bilgiler bakımından değil, bilhassa metodu ve getirdiği yorum (tefekkür) bakımından...

Tarihi zemin olarak Tanzimat’ın yer aldığı tarih kesiti şöyledir: Sanayileşen Avrupa, Osmanlı azınlıklarında uyanan milliyetçilik, Babıali’nin yani modern bürokrasinin hakimiyeti, merkeziyetçi reformlar, hukukun ve eğitimin laikleşmesi ve “reformcuların çıkmazı” gibi hayati önemdeki konular… Kitabının 6. Bölümümün başlığı, “Reformcuların çıkmazı”dır.

Şöyle anlatır:

“19. Yüzyıl ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük kısmında demiryolu ve karayolu şebekesi yoktu. Bu Akdeniz imparatorluğunda deniz ulaşımı da büyük ölçüde yabancı kumpanyaların elindeydi. Ülkenin büyük kısmı otarşik bir üretim sistemi içindeydi veya ticaret bazı bölgelerin kendi arasında kalmıştı. Orta Anadolu’nun bazı vilayetleri Haleb’in dokumalarını alırken, Kars sancağı hiçbir Osmanlı eyaletiyle Rusya ve İran’la olduğu kadar yoğun ticari ilişki kurmamıştı. Tarım halen geri tekniklerle yapılıyordu. Yiyecek buğdayı Dobruca ve Rusya’dan getirtilen Osmanlı başkentinin, biraz ötesinde boş ekim alanları uzanıyordu…”

Osmanlı modernleşmesi, böylesine zayıf, durgun, parçalı bir zeminde, ilkel bir ekonomik yapıda devleti reforme etme çabasıydı.

“Osmanlılar yeni çağın iktisadi, ticari uygarlığına adım atamamanın bedelini ödüyorlardı… Tanzimatın çaresiz devlet adamlarını sorumsuzlar ve gafiller olarak nitelemek mümkün değildir.”

Oysa solda Doğan Avcıoğlu, sağda Necip Fazıl, “tarihçilik” denilemeyecek yazı ve kitaplarında Tanzimat’ı emperyalizmin bir oyunu, bir yabancılaşma gibi gösterdiler.

Ortaylı, Tanzimat’ın önündeki “kaht-ı rical” yani yetişmiş adam kıtlığı, ekonomik zeminin çürüklüğü ve milliyetçilikler çağında çok-uluslu imparatorluğu devam ettirmenin aşılmaz zorluklarını da anlatır.

Ortaylı’nın Osmanlı’da Değişim ve Anayasal Rejim Sorunu adlı kitabı da hem siyasi tarihimiz hem anayasa hukuku tarihimiz bakımından önemli bir kaynaktır.

Merhumun, popüler kitapları bir yana, ana akademik eserlerini bile burada özetlemek mümkün değil. Cevdet Paşa için “asrın müçtehidi” dediğini belirtmeden geçemeyeceğim.

Ortaylı’yı ilk TV’ye konuk eden program yapımcılarından biri bendim. “Ortaylı’nın popülerleşmesinde yaptığım katkılardan dolayı müftehir” olduğum doğrudur. Bu programların bazıları kitap olarak da yayımlandı.

Zaman Kaybolmaz adlı nehir söyleşi kitabını da unutmamak lazım.

Aziz dostum İlber Ortaylı’nın yeri uzun süre doldurulamayacaktır. Büyük kayıptır. Allah’tan rahmet diliyorum. Fatiha gönderenleri ve okuyanları bol olsun.

8 Mart 2026 Pazar

Hz. Ali 1400 yıl sonrasına seslenmiş gibi... Doç.Dr. Buğra Gökce+08/03/2026

Öteden beri yüksek yöneticilerin ya da hükümdarların atadıkları ya da yerlerine bıraktıkları kimseler için bazı vasiyet ve talimatlarının olduğu yazılır, çizilir. Şeyh Edebali’nin sözleri belki de kamuoyumuzda en çok bilinenidir. Ben bugün, cezaevi okumalarım içinde Cem Kozlu’dan mülhem, Hazreti Ali’nin Mısır’a vali olarak atadığı Malik Bin El Haris Ed Eşter’e talimat olarak ilettiği yöneticilik nasihatleri üzerinde durmak istiyorum.

Şöyle diyor Hz. Ali, Mısır valisine:

1. Halkla aranda karşılıklı güven ve iyi niyet oluştur ve bunu yaygınlaştır. Adaletle hükmet. İnsanlar arasında iyi niyetin gelişmesini sağla. Halktan uzak ve bihaber kalma. Anlaşmalara riayet et. Verdiğin sözün muhafazası için icap ederse hayatını bile feda et. Bir sözleşmeyi bozmak için sakın sözlerin gizli manalarından yararlanmaya kalkma.

2. Halkla sevgi ve merhamet besle. Toplumu esas al. Alçak gönüllü ve ölçülü ol. İyi bil ki toplumda çeşitli kesimler vardır; her birinin senin üzerinde hakkı vardır. Sakın kendini beğenme. Sakın nefsinin sana hoş gelen cihetlerine güvenme. Sakın yüzüne karşı övülmeyi isteme. Yaptığın işleri mübalağa ile gösterme.

Bu ilk iki talimatın içinde onlarca kısa tavsiye ve emir var. Aslında devamındaki maddelere geçmeden önce, bugüne referans veren ne çok şey olduğunu sizler de düşündünüz mü diye sormak istedim.

14 yüzyıl boyunca insanoğlu hâlâ aynı hata ve seçimleri yapıyor ve bu tavsiyelerin çok büyük kısmı hâlâ güncel diyorsanız, aynı fikirdeyiz demektir. İçinde bulunduğum durum “adaletle hükmet” sözünü benim için çok önemli ve anlamlı kılıyor olsa da “iyi bil ki toplumda çeşitli kesimler vardır; her birinin senin üzerinde hakkı vardır” kısmı da güncele dair çok etkileyici.

Totaliterleşen, popülist ve otoriter liderler dünyasında “Bunca yıl gittik, aynı yere geri mi geldik?” dedirtmiyor mu? Dünya, yüzlerce yıllık demokrasi deneyimini yaşayıp kurumsallaştırdıktan sonra, yine kendinden olmayanın, kendi gibi düşünmeyenin de hakkının ve hukukunun gündeme getirilmesine ihtiyaç duyuyor. Bu, bugünün ironik bir ihtiyacı olarak dikkatimi çekiyor.

Hz. Ali’nin Mısır valisine talimatlarına devam edelim:

3. Kendine müşavir edineceklerin sana acı gerçekleri herkesten ziyade söylesin ve sana yağcılığa kalkışıp teşvik etmesin. Eğer bunlar seni alkışlamazlar ve yapmadığın birtakım işleri sana isnat ile keyfini getirmezler ise bunu anlayışla karşıla. Zira alkışa ve yersiz övgüye müsamaha etmek insanı büyüklenmeye sevk eder ve kibire yakınlaştırır.

İşte bugünün en önemli sorunlarını yaşadığımız insan kusuru bu, dediğinizi duyar gibiyim. Sanırım yüzyıllardır insanlık, yöneticilerin çevresine yerleşen isimlerin ya da ilk halkasının yarattığı büyülü hâli aşamıyor. Bir biçimde insanın duymak istediklerini, beğenilme ve övülme beklentisini suistimal edenler, bunun üzerinden kendileri için de bir güç ve sorumluluk alanı genişleterek iktidarlarını üretiyorlar.

Esasında bu iktidarın iç mücadelelerini eskiden “saray entrikaları” ve benzeri isimlerle romanlarda, filmlerde epeyce izlemiştik. Hâlen başka biçim ve mücadelelerle bu iktidar savaşlarının muktedirler dünyasında sürdüğü söylenebilir. Bu hususu “Her iktidar bozar. Mutlak iktidar mutlaka bozar” sözüyle birlikte ele almalı ve bu bozulmayı da ilk halka başta olmak üzere iktidar çevreleri yapar diyebilmek yanlış olmasa gerek.

Hz. Ali, talimatlarına danışarak, müşavere ederek iş yapmanın önemine değinerek devam ediyor:

4. Daima danışarak iş yap. Memleketin yararına olan tedbirleri tespit etmek ve senden evvel insanlara huzur, güven, doğruluk ve iyilik sağlamış şeyleri devam ettirmek için âlimler ve ariflerle sürekli olarak görüş ve danış.

Yüzlerce yıllık bilimsel gelişim ve aydınlanma süreci yaşamış insanlık için belki de en az tartışmalı konu budur: Akıl ve bilimin yolundan yürümek. Bu yönde, yöneticinin tek başına her şeyi bilemeyeceği gerçeğinden hareketle uzmanlardan, bilim insanlarından ve teknolojik olanaklardan etkin ve yeterli biçimde istifade etmek gerekir. Yeni nesil uygulama alanlarında yapay zekânın nasıl ve ne ölçüde yer alabileceğini ise ayrıca tartışmalıyız elbet.

5. Önemli görevlere atayacakların katiyetle davranır; övülme ile şımarmaz, heyecanla eğilip bükülmez olsun. Sakın şahsi yakınlık ve tesir altında kalarak hiçbir kimseye vazife tevdi etme. Bunların icraatını takip et; arkalarından vefa sahibi ve doğruluktan ayrılmayan gözcüler gönder. Denetime önem ver.

Hâlâ her alanda kollamacı ilişkileri, yakın atamaları, liyakatsiz seçimleri, etki altında yapılmış tercihleri, menfaate özgü görevlendirmeleri, çıkar gruplarının etkisiyle öne çıkarılmış isimleri ve en önemlisi denge-denetleme mekanizmalarının etkin biçimde işletilmesi ihtiyacını konuşuyor olmamız ne acayip değil mi?

Neredeyse 1400 yıldır insanoğlu bu yönde ne kadar mesafe almış diye düşününce, teknoloji ve bilim alanındaki ilerlemesine ve zaman-mekân sıkışması diye adlandırılan son 50 yıllık serüvene rağmen, bu “insan kusuru” ve tercihlerinden fazla ileriye gidemiyor sanırım. En çok da içinde bulunduğumuz coğrafyada bu böyle sanki.

Hz. Ali son olarak, bizzat kişilik özelliği ve öfke yönetimi üzerinden sesleniyor Mısır valisine; milattan sonra 623 yılında:

6. Aşırı bir tamahkârlık ve çirkin bir hırs halk için zarardır, valiler için ise ayıptır. Bundan dolayı ihtikara mâni ol. Kendi hiddetine, öfkene, eline ve diline hâkim ol.

Bu son madde, insanın yüzyıllar sonra kendini aşamadığı kusurlarının tümünü içinde barındıran ihtarlar ve nasihatler içeriyor. “İyi insan var mıdır” ya da “insanın iyi” olduğu kabulü üzerine normlar ve kabuller geliştirmek doğru mudur sorularını da gündeme getiriyor olabilir. İnsanın doğası ve koşulları gereği yapacağı seçimler ve cezbedenleri, çevresi üzerinden tamah edebilecekleri, yüzyıllardır entrikaların da çıkış noktası olmuyor mu? Bu sorular elbet çoğaltılabilir.

Bence hepimiz, yaklaşık 1400 yıl sonra benzer şeyleri yaşıyor, hissediyor; hatta tekrar edenler üzerinden bu olanlardan muzdarip hissediyorsak, esas soru şudur: İnsan; varlık olarak bilimsel, teknik, teknolojik ve benzeri alanlarda katettiği mesafeyi, insan kusurlarının en fazla ortaya çıkabileceği yöneticilik alanlarında, demokrasi, katılım ve birlikte yönetim üzerinden neden beceremiyor?

Yüzyıllardır kendini aşmaya çalıştığı etik değerler ve normlar dizisini, son 20-30 yıldır hızla terk ederek neden tekrar yüzyıllar öncesinin tek ve güçlü adamlarının varlığına ve dolayısıyla insanın güçlü olmaktan kaynaklı seçim ve hırslarına, tamahkârlığına daha fazla yaklaşıyor?

6 Mart 2026 Cuma

Savaşta cephe hattı genişlerken: Irak Mehmet Alaca+05/03/2026

ABD ile İsrail’in İran’a dönük askeri hamlesi, bölgesel fay hatlarını harekete geçiren çok katmanlı bir kriz dalgası. Bu dalganın en kırılgan kıyısı ise hiç kuşkusuz Irak. Zira Irak, coğrafi konumu, İran’la iç içe geçmiş siyasi ve güvenlik mimarisi, ülkedeki Tahran yanlısı milis yapılanmaları ve ABD’nin askerî varlığı nedeniyle bu gerilimin dışında kalabilecek bir ülke değil.

Saldırıların ardından tırmanan tansiyon, Irak’ın doğrudan ya da dolaylı biçimde savaşın parçası haline gelme ihtimalini her geçen gün artırıyor. Savaşın derinleşmesi ise Irak açısından hem güvenlik hem siyaset hem de ekonomi alanında korkunç bir maliyet üretebilir. Bu üç alan birbirinden bağımsız değil, aksine biri tetiklendiğinde diğerlerini de sürükleyen bir kırılganlık zinciri söz konusu. Bağdat’ın savaşı engelleyecek ödeyecek kapasitesi yok ancak bağımlı siyasetin, şiddet tekelini bütünüyle elinde bulunduramamanın ve alternatifsiz ekonominin yarattığı ders çıkararak pozisyon alması, payına düşecek maliyeti sınırlayabilir.

MİLİSLERİN KONTROLSÜZLÜĞÜ ÇATIŞMAYI BESLİYOR

Savaş devam ederken Irak açısından en öncelikli tehlike elbette güvenlik riski ve milislerin savaşa tam angajmanı. Irak, İran’ın bölgesel etki alanının kritik bir parçası. Bu nedenle İran’a yönelik her askeri baskı, Irak sahasında dolaylı ya da doğrudan çatışma dinamiklerini tetikliyor. ABD’nin İran’ı çevreleme ve caydırma stratejisi ile İran’ın vekil güçler üzerinden alan tutma stratejisi en çok Irak topraklarında kesişiyor.

İran’ın vekil güç stratejisi Irak’ta halen güçlü ve kurumsallaşmış durumda. Irak’taki Şii milis güçlerin çatı yapılanması Haşdi Şaabi’nin bünyesinde İran’a yakınlığıyla bilinen on binlerce milis bulunuyor. Haşdi Şaabi yasal hüviyeti bulunan ve içerisinde onlarca farklı fraksiyonu barındıran bir milis gücü. Bünyesindeki 240 bin milis her ay devletten maaş alıyor ancak pek çoğu İran hesabına çalışıyor. Özellikle Ketaib Hizbullah gibi şahin yapılar, kriz dönemlerinde devreye sokulabilecek “gölge savaş” kapasitesine sahip. Bu gruplar son yıllarda drone ve kısa menzilli füze teknolojisinde belirgin bir kapasite geliştirdi. Geçmişte Körfez ülkelerinde enerji altyapılarını hedef alan saldırılarla adlarından söz ettirdiler. Son günlerde de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) kontrolü altındaki bölgelere dönük saldırılar da bu kapasitenin halen aktif olduğunu gösteriyor. Öte yandan, Suudi Arabistan’ın ekonomisinin şah damarı Aramco’nun Ras Tanura kentindeki petrol rafinerisi vurulmasında da bu ağların izleri olabileceği yönünde değerlendirmeler yapılıyor.

Son günlerde Irak’ın pek çok vilayetinde İran destekli milis gruplarının karargahları ve depolarını hedef alan ABD’nin bu gruplara yönelik askeri karşılıklarını artırması halinde, bu unsurların doğrudan sahaya inmesi ve Irak’ın fiilen çatışmaya dahil olma ihtimalini pekiştirir. Böyle bir senaryo sadece Bağdat-Washington hattını değil, aynı zamanda Erbil-Bağdat-Haşdi Şaabi üçgenindeki kırılgan dengeleri de dinamitliyor. Irak toprakları, iki güç arasındaki hesaplaşmanın açık mesaj sahasına dönüşebilir. Bu da ülkeyi kontrolü zor, dağınık ve süreklilik arz eden bir düşük yoğunluklu çatışma ortamına sürükleyebilir. Aslında Bağdat hükümeti kontrol altına alamadığı hatta maaşlarını ödediği milislerin cürümlerinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalıyor. Ve bu ilk değil, anlaşılan son da olmayacak. Milislerin Haziran savaşında savrulmalarını engellemeyi başaran Bağdat’ın baskı mekanizmasını güçlendirmemesi halinde ABD’nin saldırılarının ülkeye daha fazla yayılması kaçınılmaz.

Savaşın bir diğer boyutu, Irak’ın halihazırdaki kırılgan siyasi yapısını daha da zorlaması. 2025’in Kasım’ında seçimler düzenlemesine rağmen ülkede halen hükümet kurulamadı. Aylardır kurulamayan hükümet, ülkenin krizlere karşı dayanıklılığı ciddi biçimde zayıflatıyor. Siyasi boşlukta karar alma mekanizmaları dar bir halkanın inisiyatifine kalıyor ve siyasette bloklaşma derinleşiyor. Özellikle İran’a yakın siyasi güçlerin meclisteki ağırlığı dikkate alındığında, bölgesel bir savaşın Bağdat’taki siyasi denklemi daha da kilitlemesi muhtemel. Eski Başbakan Nuri el-Maliki’nin yeniden adaylığı konusundaki ısrarına ABD’nin açıktan karşı çıkması dikkate alındığında İran’a savaşın bağlamlarından birinin Irak’ta vuku bulduğunu görebiliriz. İran’a saldırılardan bir gün önce ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Donald Trump’ın Maliki’ye “adaylıktan çekilmesi gerektiğini” içeren mektubu sunduğu belirtildi. Buna karşın, İran’ın ise doğrudan siyasi kanallar aracılığıyla Maliki’ye “adaylıktan çekilmemesi” yönünde tavsiye ilettiği iddia ediliyor.

Bu bakiyeyle bakıldığında güvenlik krizinin büyümesi, zaten zor ilerleyen uzlaşma arayışları tamamen askıya alınabilir. Savaşın gidişatı da Irak’ta hangi aktörün daha fazla hegemonya kuracağını belirleyecek. Ancak Irak artık geleceğini hegemonlarının istisnai anlarına teslim etmemeyi öğrenmeli. Yani Irak, ABD ile İran arasında makul bir denge tutturamadığı sürece siyasi devinimden çıkamayacak.

Benzer bir siyasal kırılganlık IKBY’de de mevcut. Ekim 2024’te seçimler yapılmasına rağmen halen hükümetin kurulamamış olması, bölgede siyasi meşruiyet ve idari kapasite açısından ciddi bir zaaf yaratıyor. Yasama döneminin neredeyse yarısı bitti ancak KYB ile KDP arasındaki rekabet hükümeti akamete uğratıyor. Bu aynı zamanda Bağdat’a karşı da ellerini zayıflatıyor. Özellikle son savaşla birlikte Erbil ile Haşdi Şaabi milisleri arasındaki gerilimin artması, Bağdat-Erbil hattındaki güven bunalımını daha da derinleştirebilir. Bu durum hem iç güvenliği hem de merkezi otoritenin ülke genelindeki kontrol kapasitesini zayıflatabilir. İran’ın da her fırsatta Erbil’i füzeler veya milisler aracılığıyla hedef aldığı düşünüldüğünde IKBY’nin yaşamsal bir hale gelen güvensizliği, kendi iç siyasi rekabetine öncelemesi uzun süredir kaybettikleri rasyonaliteye uygun bir siyaset olur.

EKONOMİ SİYASETTEN DAHA HAYATİ

Uzun bir savaşın altını oyacağı ekonomik boyut ise en az güvenlik ve siyaset kadar kritik. Irak’ın ekonomisi büyük ölçüde petrole bağımlı ve gelirlerinin yüzde 90’ından fazlası enerji ihracatına dayanıyor. İran, Irak’ın en önemli ticaret ortaklarından biri. Kalıcı istikrarsızlık sınır ticaretini, enerji alışverişini ve iç piyasadaki mal arzını olumsuz etkileyecek. Bunun yanısıra hükümet kurma sürecinin uzaması da zaten kırılgan olan mali yapıyı daha da darboğaza sokacak.

En kötü senaryo ise Hürmüz Boğazı’nın kapanması ya da uzun süreli bir kesinti yaşanması. Irak petrol gelirlerinin yaklaşık yüzde 90’ı Basra üzerinden gerçekleştirilen ihracata dayanıyor ve bu hat küresel enerji trafiğinin en hassas geçiş noktalarından birine bağlı. Hürmüz’de yaşanacak bir aksama, sadece bütçe açığını büyütmekle kalmaz, maaş ödemelerinde dahi zorlanan bir devlet yapısını sosyal huzursuzluk riskiyle karşı karşıya bırakır. Ekonomik şok, hızla siyasi ve güvenlik krizine evrilebilir. Bu açıdan bu savaşın sonunda Irak’ın behemehâl petrol ekonomisini çeşitlendirecek kaynaklara daha da yönelmesi gerekiyor. Bu noktada Kalkınma Yolu Projesi’nin ne kadar önemli olduğu yeniden ortaya çıkıyor. Türkiye ile Irak öncülüğündeki proje, Irak’a yeni ekonomik alanlar sunacağı gibi hayati önemdeki enerji kaynaklarını tek seçeneğe indirgemekten kurtulacak. Zira “ekonomik nehir” olarak tanımlanan projenin aynı zamanda bir enerji güzergahı olması planlanıyor.

Sonuç olarak, Irak’ın karşı karşıya olduğu risk tek boyutlu değil. Güvenlikte vekil savaş ihtimali, siyasette hükümet krizi ve ekonomide enerji bağımlılığı birleştiğinde, ülke çok katmanlı bir kırılganlığın eşiğine geliyor. Bölgesel savaşın derinleşmesi halinde Irak’ın tarafsız kalması her geçen gün daha zor. Milislerin tutumu, ABD’nin vereceği askeri karşılık düzeyi, Bağdat’taki siyasi uzlaşma kapasitesi ve enerji hatlarının güvenliği, Irak’ın bu krizden ne ölçüde etkileneceğinin temel göstergeleri olacak. Mevcut tablo, Irak’ın sadece bir komşu ülke değil, krizin potansiyel cephelerinden biri olduğunu gösteriyor. Bu kadere mahkûm olmak zorunda değil ancak bunun için kendi toplumunu ve devletinin çıkarını önceleyen siyasi irade lazım. Bunu görmeye şu an için oldukça uzağız.

KİMDİR

Mehmet Alaca

Irak, bölgesel Kürt siyaseti ve Ortadoğu’daki Şii milisler konularında çalışmalar yürüten Alaca, İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans, İngiltere’de Exeter Üniversitesi’nin Politics and International Relations of the Middle East Bölümü’nde yüksek lisans derecesi aldı.