18 Ağustos 2026 Salı

Yasa ve uygulama: Fırsatlar ve handikaplar Prof. Dr. Ahmet Özer+18/08/2026

 Beklenen çerçeve yasa nihayet mecliste yüksek bir oyla kabul edilerek çıktı, böylece hem süreçle ilgili yeni bir evreye geçildi hem de barışa ve demokratikleşmeye dair beklentiler biraz daha büyüdü. Burada önemli nirengi noktası iktidarın bu süreci uzatmadan uygulamayı başlatmasıdır. Çünkü yasanın kabulü, sürecin sonu değil bundan sonraki adımların başlangıcıdır. Toplumun beklentisi artık yalnızca düzenlemenin çıkmış olması değil, ortaya konulan iradenin hayata geçirilmesidir.

İkinci önemli husus da demokratikleşme ile ilgili adımların atılması meselesidir. İktidar partisi sözcüleri yasanın, meclis komisyon raporunun altıncı bölümünün birebir yasalaşmasından ibaret olduğunu beyan ettiler. Madem öyle; yedinci bölüme dair demokratik adımların atılması gerekir. Tam da burada Sayın Özgür Özel’in “imza namustur” belirlemesinin gereği ortaya çıkıyor. Verilen sözlerin, ortaya konulan mutabakatların ve Meclis iradesinin gereğinin yerine getirilmesi, bundan sonraki sürecin samimiyetini gösterecek en önemli test olacaktır.

Niyet halis ve samimi ise yolun yarısı geçilmiş demektir, değilse, oya, ajandaya tahvil etmeye dönükse toplumun güveni sarsılır. Güven duyulmayan, toplumsal desteği kaybeden bir projenin ise başa gitme şansı ise yoktur. Bu anlamda şimdi sözün değil, uygulamanın zamanıdır. Samimiyetin, iradenin ve demokratikleşme iddiasının en önemli göstergesi bundan sonra atılacak adımlar olacaktır.

YENİ BİR PARADİGMAYA GEÇİLDİ

Bazen ülkelerin ve toplumların bazı sorunlar karşısında ağırlaşıp hantallaştığı ve hatta bir çıkmaza bir kısır döngüye girdikleri dönemler olur. Tarih böyle dönemlerde atılan ve atıl(a)mayan adımlarla şekillenir. Nitekim yarım asra yakın bir tıkanma, mecliste bir tokalaşma ile başladı ve karşılıklı çağrılar ve uygulamalarla bugüne geldi.

Einstein, sorunlar, o sorunların yaratıldığı düzlemde kalınarak çözülemez, diyor. Bunun için yeni bir zihniyet yeni bir anlayış gerekir. Bu yeni bir durumdur, bu durum yeni bir paradigmaya işaret eder. Nitekim bu süreç Bahçelinin yeni bir düzleme geçmesi ile başladı, bu çıkış birçok kişiyi şaşırtıp şok etti, ardından boşluklar ve zikzaklar yaşansa da durum nihayet yeni yasayla hukuki zemine kavuştu.

O halde artık bu yeni duruma göre hareket etmek gerekir. Eski kodları, kuralları ve söylemleri ve jargonları geride bırakmak gerekir. Zira artık yeni bir düzlemdeyiz. Buna uygun bir zihni yapı ve buna uygun yeni hareket tarzı gerekiyor. Yeni paradigmaya “…mış gibi” yapmakla geçilmez, niyeti pratikleştirmek gerekir.

Hatırlayalım, Bahçeli 22 Ekim 2024’te mecliste bir çağrı yaptı, Öcalan bu çağrıya 27 Şubat 2025’te olumlu yanıt verdi ve örgüte çağrıda bulundu. Örgüt Öcalan’ın silah bırakma ve kendini feshetme çağrısına uyarak 12 Mayıs 2025’te kongresini toplayıp kendini feshetme kararı aldı. Ardından 11 Temmuz 205 tarihinde Süleymaniye kırsalında onları yakarak silahlara veda ettiğini açıkladı.

Ve gene hatırlayalım, bu sırada sürece karşı olanların her safhada örgütle ilgili “olmaz-yapmazlar” dedikleri her şey oldu. Bu sürede hükümetin somut bir adım atmaması toplumda bir güvensizliğe ve süreç karşıtlarının sesinin daha gür çıkmasına yol açtı.

Bahçelinin ise ses getiren açıklamaları devam etti. En ilgi çekeni; Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvaya dönünceye kadar kararımız nettir, söylemiydi. Fakat buna rağmen yasal değişiklik bile gerektirmeyen hiçbir somut adım atılmayınca toplumda sürece dair bir umutsuzluk belirmeye başladı.

SİLAH BIRAKMA VE EVE DÖNME AŞAMALARI

Silahların bırakılmasıyla ilgili iktidarın tespit ve teyit şartını öne alan yöntemin işlemeyeceği anlaşılınca bundan vaz geçildi, böylece bekleme sona erdi, beklenen yasal adım atıldı.

Şimdi de eve dönüşlerin gerçekleşmesi için yeniden tespit ve teyit şartı bir ön koşul olarak ileri sürülüyor; umarız bu noktada da gene ipe un serilmez ve iş sürüncemede bırakılmaz. Yasa gereğince MİT’in ve ilgili kurumların tespiti ve Milli Güvenlik Kurulunun bunu teyit etmesi ile süreç işleyemeye başlayacak ve asıl aşamaya geçilecek, işte o zaman eve dönüş dediğimiz süreç başlayacak.

DEMOKRATİK ENTEGRASYON, TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME

Yasanın kapsadığı üç grup insan var: Birincisi elinde silah bulunduranlar; ikinci grup içerde yatan ve hüküm giymiş olan ya da soruşturma ve kovuşturmaları devam edenlerdir; üçüncü kesim ise yurt dışında sürgünde olanlardır. Bu üç kesimin yurda dönüşü riskleri ve avantajlarıyla birlikte yeni bir atmosfer oluşturacak.

Bu noktada dördüncü adım olan toplumsal entegrasyon devreye girecek. Burada vurgulanması gereken husus bazılarının beklediği üzere toplumsal entegrasyon bir asimilasyon değil, yeni bir durumdur. Entegrasyonun başarısı hem toplumun psikolojik olarak buna hazır olması hem de atılacak demokratikleşme adımlarına bağlı. Toplumsal psikolojinin hazırlanmasında barış dilinin kullanılması ve empati yapılması büyük rol oynayacaktır. Tabi bütün bunlar için bu adımların siyasal bir ajanda için araçsallaştırmaması gerekiyor.

HAKİKATLERLE YÜZLEŞMEK VE REHABİLİTASYON

Eve dönüşle her şey bitmiş olmayacak. Yapılanları bir oldu bitti-ye getirmeden ve yılların ortaya çıkardığı cerrahtalar halının altına süpürülmeden onlarla yüzleşmek gerekecektir. Yüzleşme bir yargılama ve öç alma değil, yüzleşerek iyileşme, birbirini anlama, affederek kucaklaşma ve toplumsal barışa katkıda bulunmadır.

Bu süreçte son bir adım kalıyor, o da toplumsal rehabilitasyon aşmasıdır. Yıllardır toplumsal ve sosyal hayattan uzakta bulunan kimi örgüt mensupları sosyal yaşama ve toplumsal bütünleşmeye entegre olmakta sıkıntı çekebilirler, o zaman bu unsurların rehabilitasyonu da önemli bir husus olarak belirecektir.

Böylece demokratik entegrasyon ve toplumsal bütünleşme başarı ile tamamlanmış olacak. Tabi bütün bu adımların gerçekleşmesi için toplumsal hoşgörü, karşılıklı kabullenme, empati ve barış dili çok önemli. Bunlar aynı zamanda toplumsal, sosyal ve siyasal iş ve işlevlerde bulunmanın önünü de açacaktır. Bu durum ise hiç kuşkusuz demokratikleşe ile yakından ilgilidir.

ORTAK MÜCADELEYİ BÜYÜTMEK

Sürecin en önemli handikabı sürüncemede bırakma ve demokratikleşme adımlarının atılmamasıdır. Çünkü cari iktidar uzun iktidar döneminde bu yöntemi bir tarz olarak hep kullandı. Kürt sorununu yıllar içinde siyasi amaçlarına vasıta yaparak hep çözüyormuş gibi yaptı ama çözmedi. Bugün de sürecin önündeki en önemli tehlike, demokratik kazanımları vermemek, vermek zorunda kaldığında az vermek, az vereceğini de sürüncemede bırakarak vermektir.

Madem barış süreci başladı, toplumun bütün kesimlerini kucaklamak ve barışmak esas olmalı.

Örneğin, AYM ve AHİM kararları hemen uygulanmalı, kayyımlar kalkmalı, yargıyı siyasal çıkarları için kullanmaktan vazgeçilmeli. Aksi taktirde silah bırakma işi “terörü bitirme” propagandasına dönüştürerek anti demokratik tavrını sürdürürse bundan bir toplumsal barış çıkmaz.

İşte bu yüzden toplumun önemli bir kesiminde iktidara bu konuda güvensizlik var, süreci siyasi çıkarları için araçsallaştıracağı kaygısı var. Bu kaygının giderilmesi her şeyi iktidarın insafına ve inisiyatifine bırakmadan sorumluluk üstlenmek ve ortak mücadeleyi yükseltmekle olur.

SONUÇ

Mecliste oluşturulan siyasal mutabakatın toplumsal mutabakata dönüştürülmesi, demokratikleşeme adımlarının da zaman kaybetmeden atılmasına bağlı. Barış ve demokrasinin eş güdümü ile yakalan olumlu fırsat ikinci yüzyılda Türkiye’nin adil ve müreffeh bir ülke olması için kullanılmalıdır.

Unutmamak gerekir ki asırlık bir mesele ve yarım asra yakın çatışma ortamının yaratığı acılar ve sıkıntıların son bulacağı bir eşikten geçiyoruz. Bu noktadan sonra artık enerjimizi birbirimizi tüketmeye değil refaha ve demokratikleşmeye derz etmek için bir fırsat penceresi açıldı ülkenin önünde. Bunu heba etmeye kimsenin hakkı yok.

Önümüzdeki sınav tahriklere kapılmadan, provokasyonlara gelmeden bu tarihi fırsatı yerinde ve doğru değerlendirmektir. Burada önemli olan işi sadece silahsızlanma parantezine sıkıştırmak değil aynı zamanda demokratikleşme adımlarıyla büyütmektir ve süreci bir partinin amaçları için araçsallaştırmadan başa götürmektir. Zira artık yeni bir yolda ve yeni bir düzlemdeyiz.

*Prof. Dr. Ahmet Özer, Esenyurt Belediye Başkanı.

Silah ortadan kalkınca mazeretler de azalacak; peki Kürt meselesinin çözümü nasıl toplumsallaşacak? Bekir Ağırdır /18 Ağustos 2026

Türkiye yine zor bir eşikte. Yaklaşık iki yıldır adına “Terörsüz Türkiye” denilen süreç, Meclis’in çerçeve yasayı çıkarmasıyla yeni bir aşamaya geldi. Çok yalın bakarsak, silahlı mücadeleyi ve terörü yöntem olarak seçmiş bir örgüt silah bırakıp kendisini feshediyor. Devlet de örgüt üyelerinin hukuki durumunu bazı koşullar altında düzenliyor.

Fakat mesele bu kadar yalın ve teknik değil. Çünkü bugün yasanın eksiklerini söyleyen, yöntemini eleştiren ya da iktidarın niyetlerinden kuşkulanan herkes neredeyse savaşın sürmesini istiyormuş gibi anlaşılıyor. Tersinden, silahların bırakılmasını, dağdan dönüş için hukuki düzenlemenin veya açılan kapının kapanmamasını savunan da iktidarın siyasi hesabına destek vermekle suçlanabiliyor.

Kutuplaşmış siyasal iklim üçüncü bir pozisyona pek izin vermiyor: Ya yapılanları destekleyeceksiniz ya da karşı çıkacaksınız. Oysa böylesine tarihsel bir mesele, aynı anda birkaç gerçeği görebilmeyi, gelişmenin önemini teslim ederken eksiklerini tartışabilmeyi, niyetlerden kuşkulanırken imkânları küçümsememeyi gerektiriyor.

Fakat tartışmayı öfkeli ve güvensiz bir toplum psikolojisi içinde yapıyoruz. Hayat uzun süredir ağır ilerliyor. Umutsuzluk ve çaresizlik duygusu güçlü, toplumun geniş bir kesimi gidişattan rahatsız ve iktidarın gündelik hayata dair tercihlerinden dolayı kendisini baskı ve tehdit altında hissediyor.

O nedenle bugün ihtiyacımız olan ilk şey, yasayı kolayca “doğru” ya da “yanlış” olarak etiketlemeden biraz daha serinkanlı düşünmek ve bu noktaya nasıl geldiğimizi hatırlamak.

Süreç neden başladı?

Ekim 2024’ten beri bu soruya tek bir cevap vermenin mümkün olmadığını yazıyorum. Küresel siyasi ve ekonomik güç mücadelesinin sertleştiği, Orta Doğu’nun yeniden kurulduğu bir dönemden geçiyoruz. Suriye’den İran’a, İsrail’den ABD’nin yeni pozisyonuna ve Kürtlerin bölgesel konumuna kadar bütün dengeler hareket halinde. Kürt meselesi de artık yalnız Türkiye’nin iç meselesi değil, bölgesel ve küresel güç mücadelesinin unsurlarından biri.

Böyle bir ortamda devletin PKK’nın silahlı varlığının sona ermesini ve Türkiye’deki Kürtlerle ilişkinin yeniden düzenlenmesini stratejik ihtiyaç olarak görmesi anlaşılır. PKK açısından da Türkiye’de varlığını sürdürememesi ve bölgedeki yeni denklemlerin dışında kalması nedeniyle bir çıkış aramak kaçınılmazdı. Nitekim sürecin başlangıcından beri en güçlü açıklama zemini bölgesel mecburiyetler oldu.

Fakat bu, başka ihtimalleri ortadan kaldırmıyor. İktidar bu süreci seçim hesapları, Kürt seçmenin desteği, yeni anayasa arayışı veya kendi siyasi meşruiyetini yeniden üretmek için bir fırsat olarak da görüyor.

Kamuoyundaki temel kuşku da burada: “Tarihsel bir çözüm mü geliyor, yoksa iktidarın yeni bir siyasi manevrası mı?”

Belki gerçeklik bu iki seçenekten yalnızca biri değil. Bölgesel zorunluluklarla başlayan süreç iktidarın siyasi ihtiyaçlarıyla örtüşüyor. Kürt siyaseti açısından ise Öcalan’ın devlet ve siyaset zemininde baş müzakereci olarak kabul edilmesi bu aşamada önemli bir kazanım sayılıyor olabilir.

Siyasette zorunluluklarla niyetler, ilkelerle çıkarlar çoğu zaman birbirinden steril biçimde ayrılmıyor. Bu nedenle süreci yalnızca “Erdoğan Kürtlerin oyunu istiyor” diye açıklamak ne kadar yetersizse, yalnızca tarihsel bir barış iradesinin sonucu saymak da o kadar eksik.

Bugünkü asıl soru ise başka. Başlangıçtaki motivasyon ne olursa olsun, açılan bu imkân bizi nereye götürecek?

Peki neden toplumsallaşamadı?

Sürecin yaklaşık iki yıllık en temel zaaflarından biri toplumsallaşamaması. Önceki iki denemede de benzer bir psikolojik eşikte kalmıştık. Başlangıçta yükselen destek, sürecin hedefi ve vaatleri topluma anlatılamadıkça bir noktadan sonra gerilemeye başlıyor.

Bu kez toplum hiçbir aşamada gerçekten sürecin içine çağrılmadı. Bahçeli’nin çıkışlarını, Öcalan’ın mesajlarını, Kandil’in açıklamalarını, İmralı ziyaretlerini, Meclis Komisyonu’nu izledik. Fakat topluma üzerinde konuşabileceği ortak bir hedef, yol haritası ve en önemlisi ortak bir vaat sunulmadı.

Baştan beri “Terörsüz Türkiye” dendi. Elbette kırk yılı aşkın süredir binlerce insanın hayatına, çok daha fazlasının yaralanmasına ve yerinden yurdundan olmasına, büyük ekonomik ve toplumsal maliyetlere yol açmış silahlı çatışmanın sona ermesi başlı başına önemli bir vaat. Ama terörün olmadığı Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağı anlatılmadı.

PKK silah bıraktığında Kürt meselesine ne olacak? Devletin Kürt yurttaşlarıyla ilişkisi değişecek mi? Demokratikleşme sürecin parçası mı, sonucu mu, yoksa hiç konusu değil mi? Eşit yurttaşlık, yerel yönetimler, anadil, siyasi temsil, kayyumlar ve hukuk devleti gibi başlıklarda yeni bir yaklaşım var mı? Bilmiyoruz.

Meclis’in sürece dahil olması önemliydi, hatta başından beri olması gereken buydu. Fakat Meclis’e gelmek toplumsallaşmak demek değil. Nitekim kurulan komisyon partileri ve uzmanları dinledi ama sonuçta ortaya yeni bir bakış veya uzlaşma üretmeyen, bilinen çözüm perspektiflerinden pek de farklılaşmayan bir rapor çıktı. Bu ara adımdan toplumsallaşmayı besleyecek yeni bir enerji ve ortak vaat de üretilemedi.

Çünkü toplumsallaşma, yurttaşın yalnızca sonucu öğrenmesinden ibaret değil; neyin neden yapıldığını, hangi bedellerin göze alındığını, kendisinden ne beklendiğini ve sonunda nasıl bir ortak hayat vaat edildiğini bilmesi demek.

En güçlü duygu güvensizlik

Belki asıl düğüm burada. Daha önce bu köşede değindiğim Veri Enstitüsü araştırmasında, toplumun Kürt meselesine ve sürece bakışında öne çıkan en güçlü duygulardan biri güvensizlikti.

Toplum çözüm fikrine bütünüyle karşı değil, silahların susmasını istiyor. Fakat çözümün nasıl ve kim tarafından yürütüleceği söz konusu olduğunda güvenmiyor. Her iki kişiden biri adalet sistemine güvenmediğini, yüzde 43’ü hiçbir siyasi aktörün ülkenin sorunlarını çözebileceğine inanmadığını söylüyor. Sürecin seçim kazanma hedefiyle yürütüldüğü algısını bir engel olarak görenlerin oranı ise yüzde 59.

Güven, Türkiye’nin en kıt toplumsal kaynaklarından biri. Üstelik bugünkü süreç boş bir hafızanın üzerinde yürümüyor. Türkiye daha önce de reform, demokratikleşme, Avrupa Birliği, yeni anayasa ve çözüm vaatleri duydu. Toplumun bir bölümü “eksik ama ileriye doğru bir adım” diyerek siyasi risk aldı. “Yetmez ama evet” sözü bu hafızanın simgelerinden birine dönüştü.

Sonrasında yaşananlar da hafızada. Önceki çözüm sürecinin çöküşü, çatışmaların geri dönüşü, güvenlikçi siyasetin güçlenmesi, kayyumlar, hukuk devletindeki gerileme, AYM ve AİHM kararlarının uygulanmaması, muhalif siyaset üzerindeki yargı baskısı... Dolayısıyla bugün muhalif seçmenin “Bir dakika, bu nereye gidiyor?” demesini yalnızca iktidar karşıtlığıyla açıklamak kolaycılık olur. Bu, aynı zamanda geçmiş deneyimlerden öğrenilmiş bir siyasal risk algısı.

Üstelik mesele yalnız geçmiş de değil. Bugünün pratiği de güveni artıracak güçlü işaretler üretmiyor. Demirtaş hâlâ cezaevinde, seçilmiş belediye başkanları görevlerine dönmüş değil. CHP ve diğer muhalif siyasetçiler üzerindeki yargı baskısı, siyaset dışından sanatçı Deniz Göktaş’ın tutukluluğu sürüyor.

O halde şu soru son derece meşru: Bu süreci demokratikleşmenin ya da Kürt meselesinin çözümünün başlangıcı olarak okumamızı sağlayacak işaretler var mı? Ne yazık ki muhalefete, belediye başkanlarına, medyaya, sanatçılara, hatta sokak röportajlarına uzanan yargı pratiğine baktığımızda, şimdilik bu işaretleri görmek kolay değil.

Bir taraf hak diyor diğeri tehdit algılıyor

Veri Enstitüsü araştırmasının belki de en çarpıcı bulgusu, Türklerle Kürtlerin aynı meseleyi farklı duygusal dünyalardan okuduklarını göstermesiydi. Türkler için meselenin merkezinde güvenlik ve bölünme korkusu, Kürtler için adalet, eşit yurttaşlık ve kimliğin tanınması var. Bir tarafın “hak” dediğini diğeri “tehdit” olarak algılayabiliyor.

Üstelik tehdit algısı Kürt meselesiyle sınırlı değil. Dış güçlerin çıkarları, bölünme korkusu, demokrasinin zayıflayacağı endişesi, iktidarın seçim hesabı yaptığı kuşkusu ve adalet sistemine güvensizlik yüksek oranlarda. Toplum aynı anda devletten, siyasetten, dış dünyadan, karşı taraftan ve gelecekten kuşkulanıyor.

Yasa tartışması tam da bu psikolojik zeminin üzerine geliyor. Bir yanda toplumsallaşamamış, diğer yanda hedefi yalnızca silah bırakmaya odaklanmış bir süreç var. Ayrıntıları dar bir çevrenin bildiği, yurttaşın bilgilendirilme ihtiyacının bile yeterince gözetilmediği bir ortamda herkes doğal olarak başka bir yasa okuyor.

Birisi “Devlet teröriste ne veriyor?” diye bakıyor, diğeri “Kürtlerin hayatında ne değişecek?” diye soruyor. Muhalif seçmen “Erdoğan bunun karşılığında ne kazanacak?” diye düşünürken, bir başkası “Devletin bir bildiği vardır” diyor. Birisi kaybettiği yakınını, diğeri köy boşaltmalarını, cezaevlerini, Roboski’yi hatırlıyor.

Sonuçta yasa, daha içeriği tartışılmadan hafızalarımızın, korkularımızın ve siyasi aidiyetlerimizin filtresinden geçiyor.

Eleştiri savaş talebi değildir

Bugün özellikle hatırlamamız gereken basit bir demokratik ilke var. Toplumsal uzlaşma ya da barış süreci eleştiriden korunarak değil, eleştiriyi taşıyabildiği ölçüde güçlenir ve kurumsallaşır.

“Bu yasa eksik” demek “PKK silah bırakmasın”, “bu yöntem yanlış” demek “çatışma devam etsin”, “iktidarın niyetine güvenmiyorum” demek barış istememek değildir. “Demokratikleşme olmadan süreç eksik kalır” demek ise silahlı mücadeleyi savunmak hiç değildir.

Tersi de doğru. Silahların kalıcı biçimde susmasını istemek iktidarı desteklemek, silah bırakanların hukuki durumunun düzenlenmesini gerekli görmek terörü meşrulaştırmak değildir. Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisinin silahsızlanma amacıyla kullanılmasını gerçekçi bulmak da onun siyasi fikirlerini benimsemek anlamına gelmez.

Belki demokratik olgunluk tam da şu iki cümleyi aynı anda kurabilme becerisidir. Bu süreç tarihsel olarak değerlidir. Ama sürecin ve yasanın yöntemi, kapsamı, niyetleri ve vaatleri eleştirilebilir.

Murat Somer, açılan barış kapısının kapanmamasını istemenin iktidardan iyi niyet ya da demokratikleşme beklemek anlamına gelmediğini; asıl meselenin bu kapının siyasal denklemleri değiştirme ihtimalini önemsemek olduğunu söylüyor. Ama bunun bir “eğer” olduğunun, iktidarın başka planları bulunabileceğinin de altını çiziyor. Tam da mesele bu “eğer”de düğümleniyor.

Bu sürecin sonu onu başlatanların niyetinden daha büyük olabilir mi?

Siyasette niyet önemlidir ama sonuç yalnızca niyetlerden oluşmaz. İktidar bu süreci seçim kazanmak, Kürt seçmenin desteğini almak veya yeni anayasa hesabı için başlatmış olabilir. Bölgesel gelişmeler devleti yeni bir güvenlik değerlendirmesine zorlamış; PKK’nın silahlı varlığının artık Türkiye’nin güvenliğine yönelik yeni riskler ürettiği sonucuna varılmış olabilir. ABD ile bölgenin geleceğine dair yeni hesaplarda PKK’nın eski işlevini yitirdiğine dair bir mutabakat da oluşmuş olabilir.

Bunların birkaçı, hatta hepsi aynı anda doğru olabilir. Ama bir siyasi sürecin yaratacağı sonuçlar, onu başlatan aktörlerin niyetlerinden ibaret değildir. PKK gerçekten silahlı varlığını sona erdirirse Türkiye’nin önünde nesnel olarak yeni bir alan açılır.

Çünkü Türkiye kırk yıldır Kürt meselesini terörün gölgesinde konuşuyor, daha doğrusu çoğu zaman konuşamıyor. Kürtlerin hak talepleri güvenlik filtresinden geçiyor, demokratikleşme terör gerekçesiyle erteleniyor, Türklerin ülkenin bütünlüğüne dair korkuları tartışmaları bloke ediyor. Kürt siyaseti ise silahlı örgütün yarattığı gölgeden kurtulamıyor.

Önceki yazılarımda farklı biçimlerde aynı şeyi söylemeye çalıştım: Kürt meselesi teröre, Türkiye’nin demokratikleşmesi de Kürt meselesine rehin kaldı. Şimdi silah gerçekten denklemden çıkıyorsa, tarihsel imkân belki de tam burada.

Terörün bitmesi Kürt meselesinin çözülmesi anlamına gelmiyor

PKK’nın silahlı varlığının sona ermesini, “Kürt meselesi hâlâ çözülmedi” diyerek küçümsemek ne kadar yanlışsa, buradan “Kürt meselesini çözdük” sonucuna varmak da o kadar yanlış.

İki gerçeği aynı anda görebilmeliyiz. PKK’nın silahlı varlığının sona ermesi Kürt meselesinin çözümü değildir. Fakat meseleyi ilk kez teröre rehin olmadan konuşabilmek olağanüstü önemli bir imkândır. Belki bugünkü yasanın tarihsel anlamını da burada aramalıyız.

Öte yandan yasanın hukuki ayrıntılarına, Anayasa’ya uygunluğuna, tanımlarına ve yetki sınırlarına dair hukukçuların uyarılarını, hatta ciddi itirazlarını da dikkate almamak doğru değil.

Benim merak ettiğim ise başka bir şey: Bu yasa neyin başlangıcı?

Artık önümüzde iki ayrı soru var. Silahların ardından neyi konuşmamız gerekiyor ve iktidar neyi konuşmayı düşünüyor?

Birincisi hakkında epey fikrimiz var. Kürt meselesini, demokratikleşmeyi, hukuk devletini, siyasi temsili, yerel yönetimleri, anadili ve ortak aidiyeti konuşmamız gerekiyor. Türklerin güvenlik kaygısıyla Kürtlerin adalet talebinin birbirinin alternatifi olmadığını, geçmişin acılarını ve en önemlisi Türk’üyle Kürt’üyle nasıl bir ortak gelecek istediğimizi konuşmamız gerekiyor.

İktidar bunları konuşmayı düşünüyor mu? Bugüne kadar gördüğümüz daha çok silahsızlanma, örgütün tasfiyesi, hukuki çerçevesi ve bölgesel güvenlik mimarisi. Silahlı dönemden sonraki Türkiye’nin siyasi ve toplumsal mimarisine dair aynı açıklıkta bir tasavvur henüz görmedik.

Bahçeli’nin geçen yıl açıkladığı önerilerde de dikkatimi çeken buydu. “PKK sonrası dönemi nasıl yöneteceğiz” sorusuna dair bir tasarım vardı ama “sonrasında nasıl bir Türkiye” sorusunun cevabı aynı açıklıkta değildi. Bugün de belki devletin silahların bırakılmasına ilişkin bir planı var. Fakat silahların bırakılmasından sonraki Türkiye’ye ilişkin görünür bir plan yok.

Silah ortadan kalkınca mazeretler de azalacak

Tam da bu nedenle sürecin, iktidarın niyetlerinden bağımsız tarihsel bir potansiyeli var. Silah ortadan kalkarsa herkesin mazereti azalacak.

Devlet demokratik alandaki sınırlamaları eskisi kadar kolay terörle gerekçelendiremeyecek. Kürt siyaseti silahlı örgütün gölgesinden çıkacak. Türk toplumu her hak talebini güvenlik tehdidi olarak görmekte eskisi kadar rahat olamayacak. Kürt toplumunda ise devletin samimiyetine dair kuşkuların aşılması için yeni bir zemin doğacak.

Ve mesele daha çıplak haliyle önümüzde duracak. Bu ülkenin farklı kimlikleriyle yaşayan yurttaşlarının eşit, özgür ve onurlu ortak hayatını nasıl kuracağız?

Belki asıl zor süreç o zaman başlayacak. O nedenle yasaya ne taşıyamayacağı kadar büyük anlam yüklemeli ne de taşıdığı tarihsel ihtimali küçümsemeliyiz.

Yasa kendi başına barış getirmiyor ama barışa geçişin eşiklerinden biri olabilir. Kürt meselesinin çözümü değildir ama meseleyi silahsız ve demokratik zeminde konuşmanın önünü açabilir. Toplumsal uzlaşma değildir ama siyasetin uzlaşma üretme kapasitesinin sınavı olabilir.

Murat Sevinç’in ifadesiyle yasa “bir mucize de değil dünyanın sonu da.” Asıl mesele, hangi Türkiye’ye geçişin eşiği olacağı. Terörün olmadığı ama bugünkü siyasal düzenin ve demokratik sorunların sürdüğü bir Türkiye’ye mi, yoksa silahların ortadan kalkmasının yarattığı imkânla hukuk devletini, eşit yurttaşlığı ve ortak geleceğimizi yeniden konuşabileceğimiz bir Türkiye’ye mi?

Cevabı bilmiyoruz. Üstelik iktidarın son yıllarda siyasi alanı daraltan uygulamalarına, belediye başkanlarına yönelik operasyonlara ve muhalif siyaseti baskılayan politikalara bakınca iyimser olmak da mümkün değil.

Ortak ihtiyaç güven, adalet ve gelecek

Veri Enstitüsü araştırmasının söylediği en önemli şey hâlâ aynı. Toplum çözümden vazgeçmiş değil. Kararsız, yorgun ve kuşkucu ama hâlâ tedirgin, ikircikli bir umut taşıyor.

Türklerle Kürtlerin farklı duygusal dünyalarına rağmen ortak ihtiyaçları da var: güven, adalet ve gelecek duygusu. İktidar “bana güvenin”, muhalefet “önce demokratikleşme”, Kürt siyaseti “önce eşit yurttaşlık”, milliyetçiler “önce güvenlik” diyebilir. Ama toplumsal barış bu “önce”lerin savaşıyla kurulamaz. Güvenlik ile özgürlük, adalet ile huzur, Türklerin korkuları ile Kürtlerin talepleri aynı siyasi cümleye girebildiğinde kurulabilir.

Üstelik bunu iktidarın hesabına ve tercihine bırakamayız. Meclis, muhalefet, Kürt siyaseti, medya, sivil toplum ve toplumun kendisi sürecin öznesi olmak zorunda. İki yıldır temel eksiklik de buydu: Süreç iki üç kişi arasında ilerledi ama toplumun ortak hikâyesine dönüşemedi.

Şimdi yine kimin kazanıp kimin kaybettiğini tartışarak bu eşiğe takılabiliriz. Ya da eleştirenleri savaş yanlısı, destekleyenleri iktidar yanlısı ilan etmeden, açılan kapının değerini teslim ederken nereye çıktığını da sorarak ilerleyebiliriz.

Çünkü artık asıl soru, PKK’nın silah bırakıp bırakmayacağından çok, silahların ardından bizim ne yapacağımız. Türkiye kırk yıldır Kürt meselesini silahların gölgesinde konuştu. O gölge gerçekten çekiliyorsa önümüzde hem büyük bir fırsat hem daha zor bir sorumluluk var.

Silahların ardından ne konuşacağımız, nasıl bir Türkiye’de yaşamak istediğimizin cevabı olacak. Başta Yeni Parti ve DEM Parti olmak üzere muhalefetin yeni bir gelecek hikâyesi ve toplumla yeni bir güven ilişkisi kurabilmesinin yolu da bu cevabı yalnız Meclis’te ya da iktidarın çerçevelediği siyasi zeminde değil, toplumla beraber aramasından geçiyor.

17 Ağustos 2026 Pazartesi

Zulüm Çirkindir: Mu’tezile ve iktidarın üstünde bir adalet Mustafa Yeneroğlu+16/08/2026

İyi ve kötü, biz onları öyle adlandırdığımız için mi iyi ve kötüdür; yoksa fiilin kendisinde, onu adlandırandan bağımsız bir gerçeklik midir? Soru, ilk bakışta kuru bir felsefe meselesi gibi durur. Oysa bir toplumun hak ve adaleti neye dayandıracağı, ölçüsünü nerede arayacağı ve onu nasıl savunacağı sonuçta bu soruya verdiği cevaba bağlıdır. Sekizinci yüzyıl Basra’sında bir grup âlim bu soruya tereddütsüz bir cevap verdi: Zulmün kötülüğü de adaletin iyiliği de fiilin kendisinde bulunan bir niteliktir ve insan aklı bunu hiçbir buyruk beklemeden bilir.

Bu görüşün sahiplerine Mu’tezile dendi. Bugün çoğu zaman “Kur’an mahlûk mudur?” tartışmasının tarafı olarak hatırlanırlar. Onlara göre ezelî bir Kur’an, Allah’ın yanında ikinci bir ezelî varlık demekti ve bu, tevhid anlayışlarıyla bağdaşmıyordu. Bu sebeple Kur’an’ın da yaratılmış olduğunu savundular. Ne var ki Mu’tezile’nin mirası bu teolojik tartışmadan ibaret değildir. Aynı akılcı tutum siyasete de uzanıyordu. Adalet, yöneticinin iradesinden bağımsız, onu da bağlayan ve akılla bilinebilen nesnel bir ölçüydü.

ORTAK ZEMİN: AKIL

Mu’tezile’nin Basra’da ortaya çıkması tesadüf değildi. Basra, hem fetihlerin bir araya getirdiği bir liman, hem de bir ordugâh ve ticaret şehriydi. Arap kabilelerinin yanında yeni Müslüman olmuş mevâlî, Hıristiyanlar, Mecûsîler, Maniheistler ve dinî inançlara şüpheyle yaklaşanlar aynı çarşıda, aynı sokakta yaşıyordu. Böyle bir yerde Müslüman âlim, kendisi gibi inanmayanlarla her gün yüz yüzeydi. Onlar için Kur’an’dan okunan bir âyet tek başına bağlayıcı bir delil değildi. Çünkü Kur’an’ı zaten otorite olarak kabul etmiyorlardı. Geriye iki tarafın da başvurabileceği ortak bir zemin kalıyordu: akıl. Mu’tezile’nin akılcılığını şekillendiren etkenlerden biri de bu ortam oldu. Bir düaliste, yani evreni ışık ve karanlık gibi iki ezelî ilkeye bağlayan birine, tek bir yaratıcının varlığını göstermenin yolu nakil değil, ortak akla dayanan bir muhakemeydi. Nitekim kurucularından Vâsıl b. Atâ, Maniheistlere karşı uzun bir reddiye kaleme almıştı. İnancı yalnız kendi kabul ettiği kaynaklarla savunmak yetmiyordu; muhatabın da geçerli sayacağı delillere ihtiyaç vardı. Üstelik bu hareketin önde gelen isimleri arasında soyca değil ilimle yükselen mevâlî de vardı. Akıl, onların elinde hakikatin ölçüsü olduğu kadar soy üstünlüğüne karşı bir eşitlik zemini de oldu. Mu’tezile’yi şekillendiren yalnızca farklı inançlarla karşılaşmış olması değildi. Müslümanların kendi iç savaşlarının açtığı derin yara da en az onun kadar belirleyiciydi.

Hz. Osman’ın öldürülmesinin ardından yaşanan Cemel ve Sıffîn savaşları, Müslümanları birbirine kırdırmış, ümmeti karşılıklı tekfirin eşiğine getirmişti. Ortaya teolojik olduğu kadar siyasî de olan bir soru çıktı: Bu kanlı hesaplaşmalara karışarak büyük günah işleyen kişi hâlâ mümin midir? Hâricîler “kâfirdir” deyip böylelerine karşı kılıç çekmeyi seçti. Mürcie ise imanın kalpte olduğunu ve büyük günahın onu ortadan kaldırmayacağını söyleyerek hükmü Allah’a bıraktı. Vâsıl b. Atâ üçüncü bir yol tuttu: Büyük günah işleyen ne mümin ne de kâfirdi; ikisi arasında bir konumda, fâsıktı. Bu, karşılıklı tekfirin yarattığı çıkmazı aşma çabası olduğu kadar, büyük günah işleyeni hemen iman dairesinin dışına atmayan bir ölçü arayışıydı da. Mu’tezile olarak adlandırılmalarının kaynağı bile kesin değildir. Yaygın rivayet bunu Vâsıl’ın Hasan-ı Basrî’nin meclisinden “ayrılmasına” (i’tizal) bağlar. Daha eski ve sağlam görünen kullanım, “mu’tezile” sözünün iç savaşlarda taraf tutmayıp kenarda duranlar için söylenmesidir.

SORUMLU İNSAN, HESAP VEREBİLİR İKTİDAR

İnsan iradesi tartışması, daha Emevîler devrinde yani Mu’tezile bir ekol hâline gelmeden önce siyasî bir bedel taşıyordu. Emevî yöneticileri, zulüm ve haksızlıklarını “Allah’ın takdiri” diyerek meşrulaştırıyorlardı. Olan her şey, iyi de kötü de O’nun hükmüydü; öyleyse yönetime itiraz, kadere itirazdı. Bu anlayışa ilk itiraz edenlerden Ma’bed el-Cühenî idam edildi, Gaylân ed-Dımaşkî ise işkenceyle öldürüldü. Onlara göre kötülük Allah’tan değil, onu işleyen insandan geliyordu. Bunun siyasî sonucu açıktı. Zalim, yaptığını kaderle meşrulaştıramazdı.

Mu’tezile, insanın kendi fiilinden sorumlu olduğu düşüncesini “adl”, yani adalet ilkesi içinde sistemleştirmişti. İnsan fiilinde hürdür, öyleyse sorumludur ve hesaba çekilebilir. Bu ölçü yalnız sıradan insan için değil, gücü elinde tutan için de geçerliydi.

İYİYİ KİM BELİRLER?

Mu’tezile’nin adalet anlayışının temelinde, iyi ile kötünün nereden geldiğine dair daha köklü bir iddia vardı. Karşı görüşe göre bir fiil kendi başına iyi ya da kötü değildi; Allah emrettiği için iyi, yasakladığı için kötüydü. Mu’tezile bu görüşü reddetti. Onlara göre bir fiilin iyiliği ya da kötülüğü, ona sonradan yüklenen bir hüküm değil, kendisinde bulunan gerçek bir vasıftı. Yalanın kötülüğü, yalnızca onu yasaklayan bir buyruktan kaynaklanmıyordu; yalan kendi başına kötüydü. Zulmün en yalın hâli de kişiye hak etmediği bir kötülüğü reva görmekti. Fiilin kötülüğü, iyi bir amaçla ortadan kalkmaz; meşru bir gaye, gayrimeşru bir yolu temize çıkarmaz. İlâhî buyruk da bir fiili iyi ya da kötü yapmaz; onda zaten bulunan iyiliğe veya kötülüğe yalnızca işaret eder. Peki akıl bunu nasıl bilir? Mu’tezile’ye göre bu ahlakî hakikatlerin bir kısmı “zorunlu bilgi”ydi. İnsan onları herhangi bir çıkarıma başvurmadan doğrudan bilirdi. Yalanın kötülüğünü bilmek için onu yasaklayan bir buyruğa ihtiyaç yoktu. Delillerinden biri de inanmayan insan örneğiydi. Vahye hiç muhatap olmamış, hatta Allah’ı inkâr eden bir insan bile, yalanla doğruluk aynı sonuca çıkacak olsa dahi yalanın kötü olduğunu bilir. Bu hüküm bir buyruktan gelmediğine göre kaynağı akıldır. Öyleyse insan, iyinin ve kötünün en azından bir kısmını vahiyden bağımsız olarak bilebilir.

Vahiy ise aklın ana hatlarıyla bildiğini tamamlar ve ayrıntılandırır. Bu, Mu’tezile’nin karşı görüşten farkını da açığa çıkarır. Eğer “iyi” sadece “emredilen” demekse, “Allah iyiyi emreder” sözü yalnızca “Allah emrettiğini emreder” anlamına gelir. Aynı şekilde, “Allah âdildir” diyebilmemiz için de adaletin başlı başına bir anlamı olması gerekir. Mu’tezile’ye göre adalet, emirle oluşan değil, emrin de kendisine uyduğu bir ölçüdür. Aynı soru felsefede de çok eskidir: Bir şey iyi olduğu için mi emredilir, yoksa emredildiği için mi iyi sayılır? Mu’tezile’nin cevabı açıktı. Bir şey emredildiği için iyi olmaz, iyi olduğu için emredilir. Aksi hâlde elimizde iyiyi ve kötüyü tartabileceğimiz bağımsız bir ölçü kalmaz.

Bu ölçünün en cesur sonucu, insanı olduğu kadar Allah’ı da bağlamasıdır. Mu’tezile’ye göre Allah zulmetmez, abes iş yapmaz, gücün yetmediğini emretmez, sözünden dönmez. Karşı görüş ise adaleti bambaşka tanımlıyordu. Adalet, Allah’ın kendi mülkünde dilediği gibi tasarruf etmesidir; Ona, yaptığından sorulmaz; tâbi olduğu bir ölçü yoktur. Mu’tezile bu tanımı reddetti. Onlara göre Allah’ın adaletle bağlı olması, üstünde bir yasa bulunduğu anlamına gelmez. Allah çirkini yapmaya muktedirdir, fakat yapmaz. Bu bağlılık bir eksiklik değil, hikmetinin gereğidir. Adalet, en yüce irade için bile bir tercih değil, değişmez bir ölçüdür.

Bunun siyasî sonucunu Mu’tezile açık bir devlet teorisine dönüştürmedi; ama bu düşüncelerden çıkan sonucu görmek zor değildir. Adaleti en yüce irade bile belirlemiyorsa, hiçbir beşerî otorite de onu dilediği gibi tanımlayamaz; yönetici adaletin sahibi değil, ona tâbidir. Üstelik bu ölçü akılla bilindiği için kimsenin tekelinde değildir. Böylece “zulüm”, iktidarın tanımladığı bir kavram olmaktan çıkar, yöneticinin kendisini de bağlayan ve herkesin sınayabileceği ortak bir ölçü hâline gelir.

SÖZLEŞMEYLE BAĞLANAN İKTİDAR

Mu’tezile’nin siyasî düşüncesi bununla sınırlı değildi. İmamet (devlet başkanlığı) konusunda da açık görüşleri vardı. Onlara göre yöneticiyi belirleme yetkisi bir soya ya da nassa değil, Müslüman topluma aitti. İmam, ilâhî olarak atanmış masum bir kişi değil, toplumun belli nitelikleri taşıyan biriyle yaptığı sözleşmeyle (akd) göreve gelen bir yöneticiydi. Başlangıçta en âdil ve en liyakatli olanın seçilmesini savundular.

Adaleti yöneticinin süsü değil, meşruiyetinin şartı saydılar. Sözleşmenin gereklerini çiğneyen imam, meşruiyetini de yitirirdi. Beşinci ilkeleri olan “iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak” bütün bunları amelî bir yükümlülüğe çeviriyordu. Zulme karşı çıkmak bir tercih değil, her müminin ödeviydi. Bu ödev gerektiğinde zalim yöneticiyi uyarmayı, hatta ona karşı durmayı da içeriyordu.

Bu düşünceler özellikle Basra ekolünde sistemleşti; Ebû Ali el-Cübbâî ve Ebû Hâşim’den Kâdî Abdülcebbâr’a uzanan çizgide adalet, irade ve sorumluluk birbirine bağlandı. Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî’nin imamete ayırdığı bölümlerinde seçimin ölçütlerini ve akdin şartlarını ayrıntılı biçimde tartıştı.

ADALET KİME EMANET?

Mu’tezile iktidar karşısında tek ses değildi. Bağdat ekolü Ehl-i beyt’e ve Zeydîlere yakın duruyor, zalim yönetime karşı gerektiğinde silahlı direnişi meşru sayıyordu. Basra ekolü ise zamanla daha temkinli bir çizgiye kaydı. Başkaldırının daha büyük bir kargaşaya yol açabileceği düşüncesi ağır bastıkça, silahlı isyanın yerini öğüt ve uyarı aldı. Kâdî Abdülcebbâr’ın kendi hayatı, bu fikirlerin güç karşısındaki sınırlarını da gösterir. Adaletin iktidarı da bağladığını savunan Abdülcebbâr, aynı zamanda devletin içinde önemli bir görev üstlenmişti.

Büveyhî veziri Sâhib b. Abbâd onu Rey’e başkadı tayin etmişti. Fakat bu makamın ne kadar kırılgan olduğunu bizzat yaşayarak gördü. Kendisini koruyan vezir ölünce, Emîr Fahrüddevle onu görevden aldı, mallarına el koydu. Adaletin bir kuruma değil, bir hâminin gücüne bağlı kaldığı düzende, hâmi gidince Kâdî Abdülcebbâr bile korumasız kalıyordu.

ANAYASA MI, VİCDAN MI?

Buraya kadar ortaya çıkan tablo, bir tür erken anayasacılığı andırır. İktidarın üstünde akılla bilinebilen bir adalet ölçüsü vardır. Yönetici toplum tarafından seçilir ve bir akitle bağlanır; zulme karşı çıkmak ise dinî bir yükümlülüktür. Bu benzerlik rastlantı değildir; iktidarı bir ölçüyle sınırlama sorunu hangi çağda düşünülürse düşünülsün benzer çekirdek fikirleri doğurur ve Mu’tezile bunları çok erken bir çağda dile getirmişti. İktidarın üstüne bir ölçü koyan bu fikir, onu koruyacak bir kurumu da gerektiriyordu.

Ancak bu düşünceyi güç karşısında ayakta tutacak bir zemin hiçbir zaman oluşmadı. Eksik olan yalnızca kurumlar değildi. Devlet gücünden bağımsız ve sürekliliği olan bir toplumsal güç, kuşaktan kuşağa aktarılan bir siyasal gelenek ve yöneticiden hesap sormayı tabiî sayan bir kültür yerleşmedi. Bunlar olmayınca adalet, sonunda tek tek insanların aklına ve vicdanına kaldı. Zulmü kimin, hangi usulle tespit edeceği, adaletten ayrılan yöneticiyi hangi güçle azledeceği gibi sorular büyük ölçüde cevapsız kaldı. Adaletin ölçüsü vardı, fakat onu gerektiğinde işletecek bir mekanizma yoktu. Sorun artık adaletin ne olduğunu bilmek değil, bilinen adaleti iktidara rağmen geçerli kılabilmekti.

Özellikle Basra ekolünde, en âdil olanı seçme ısrarı zamanla yerini daha az faziletli bir yöneticinin de meşru sayılabileceği düşüncesine bıraktı. İktidarı adaletle sınırlama iddiası ortadan kalkmadı, fakat bunu sağlayacak araçlar zayıfladıkça mevcut düzenle uzlaşmanın alanı genişledi.

ÖLÇÜ VARDI, ZEMİN YOKTU

Mu’tezile’nin iktidarla ilişkisi, Mihne’yle birlikte başka bir sınavdan geçti. Aklı adaletin ölçüsü sayan bu gelenek, devlet gücüne kavuştuğunda muhaliflerini Kur’an’ın yaratılmış olduğu görüşünü kabule zorladı. Halife Me’mûn’un 833’te başlattığı bu uygulama yaklaşık on beş yıl sürdü; ikrarı reddeden kadılar ve âlimler görevden alındı, hapsedildi, kimileri işkence gördü. İktidarı denetlemesi gereken akıl, onların elinde bir baskı aracına dönüştü; karşı çıktıkları zulmü bu kez kendileri işlediler. İktidardan bağımsız bir adalet ölçüsü bulmak yetmiyordu; o ölçü adına hareket eden gücü de sınırlamak gerekiyordu.

Sonraki yüzyıllarda Mu’tezile’nin Sünnî dünyadaki ağırlığı giderek azaldı. Zamanla “Mu’tezilî” kelimesi bir aidiyetten çok birini itham etmenin yolu hâline geldi. Eserleri ana akımda büyük ölçüde kayboldu, fakat büsbütün yok olmadı. Özellikle Yemen’deki Zeydî çevrelerde korundu. Kâdî Abdülcebbâr’ın el-Muğnî’sinin 1950’de San’a’da bulunması, bu unutulmuş mirasın modern dönemde yeniden keşfinin sembollerinden biri oldu.

Modern dönemde Mu’tezile yalnızca yeniden keşfedilmedi, yeniden yorumlandı da. On dokuzuncu yüzyıldan itibaren ıslahatçılar, taklidi reddetmenin ve aklın otoritesini yeniden vurgulamanın bir dayanağı olarak bu mirasa döndü. Kimi çağdaş düşünürler onu akılcılığın, yeniden yorumun ve insan haklarının tarihsel kaynaklarından biri olarak gördü. Bu sahiplenmede Mu’tezile’den devralınan, çoğu zaman onun belirli öğretilerinden çok, aklın yerleşik otorite karşısında susmayıp soru sorma hakkıydı.

Bir yanıyla bütün bu hikâye önemli bir şeyi kanıtlar: adaletin otoritenin buyruğundan önce geldiği, yöneticinin bile kendisinden bağımsız bir ölçüyle yargılanabileceği fikri, İslâm düşüncesine modern çağda dışarıdan gelmedi. Bu gelenek onu çok erken bir dönemde kendi içinden üretmişti. Ama hikâyenin öteki yüzü daha ağırdır. Bir fikir ne kadar güçlü olursa olsun, kendini kendi başına koruyamaz. Mu’tezile adaleti güçten bağımsız bir ölçü olarak ortaya koydu, fakat bu ölçüyü iktidarı fiilen bağlayacak bir düzene dönüştüremedi.

Asıl trajedisi de buydu. Bu yüzden asıl soru, adaletin iktidarın üstünde olup olmadığı değildir; buna çoktan cevap verildi. Asıl soru, bu üstünlüğü kurumlarda, hukukta ve siyasal kültürde nasıl kalıcı hâle getireceğimizdir.

*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul milletvekili

14 Ağustos 2026 Cuma

İslam NATO’su yolda Hasan Göğüş 14/08/2026

Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’nden tam bir ay sonra 7 Ağustos’ta Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Salman, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan, “Ortak Savunma Anlaşması”nın basına duyurulmasının üzerinden neredeyse bir hafta geçti. Ama hala Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın hafta sonunda Anadolu Ajansı muhabirleriyle yaptığı söyleşide dile getirilenler haricinde, her üç ülkede de anlaşmanın içeriğine ilişkin basına sızan bir bilgi yok. Buna karşılık İletişim Başkanlığı şimdiye kadar hiç görülmemiş bir şekilde anlaşmanın tanıtımı için kapsamlı bir kampanya başlattı. Bu çerçevede İstanbul ve Ankara’nın Galata Kulesi, Atakule gibi simgesel binaları Mekke İttifakına ilişkin görsellerle donatıldı. 15 Temmuz Köprüsü’ne üç ülkenin bayrakları asıldı. Bilindiği kadarıyla anlaşmanın gizli bir niteliği bulunmuyor. İçeriği neden sır gibi saklanılır, hangi sebeple geniş bir kampanyayla tanıtılmasına ihtiyaç duyulur, pek anlaşılır gibi değil.

Türkiye garip bir ülke haline geldi. Milletvekilleri metnini görmedikleri bir kanun tasarısının altına imza atıyor. Halk içeriğini bilmediği bir anlaşmayı desteklemeye çağrılıyor.

İSLAM NATO’SU MU GELİYOR?

Bakan Fidan’ın açıklamalarından Mekke İttifakı’nın nihai hedefinin Sekretaryasıyla, Genel Sekreteriyle, Askeri ve Siyasi Komiteleriyle, Bakanlar Konseyiyle ve NATO’nun meşhur V. Maddesi’ni anımsatan güvenlik garantisiyle son tahlilde bir ‘İslam NATO’su’ kurmak olduğu anlaşılıyor. Türkiye aslında İslam NATO’su fikrine yabancı sayılmaz. İlk kez rahmetli Necmettin Erbakan 3 Temmuz 1993 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada, “NATO’nun Müslüman ülkeler aleyhine döndüğünü, buna mani olmak için ayrılıp İslam NATO’su kurmak gerektiğini” söylemiş. Açıkça söylenmese de siyasi İslamcıların çoğunun gönlünde yatan aslan da bu.

Erbakan’ın bir diğer projesi de İslam ülkeleri arasında ekonomik ve ticari işbirliğinin geliştirilmesine ilişkin yeni bir örgüt kurulmasıydı. “D-8” adı altında hayata geçirilen bu örgütün günümüzde ne iş yaptığını, sekretaryasının nerede olduğunu bilen kaç kişi var?

Mekke İttifakı’nın bugün için üç üyesi bulunsa da, tüm İslam ülkelerinin katılımına açık olduğu vurgulanıyor. İlk aşamada düşünülenler ise Mısır, Katar, Endonezya, Malezya gibi ülkeler olmalı. Hazırlık sürecindeki tüm toplantılarda hazır bulunan Mısır belli ki son dakikada fikir değiştirmiş. Yunanistan ve İsrail ile işbirlikleri ağır basmış olmalı.

Filistin’i kurucu üç ülke de bağımsız devlet olarak tanıyor. İran’ın bir İslam ülkesi olduğunda tereddüt yok. Yarın bir gün Filistin ve dahi İran Mekke İttifakı’na katılmak isteseler, kabul edilecekler mi?

NATO 1949 yılında Washington Antlaşması’nda açıkça yazılmasa da 12 ülkenin ortak Sovyet tehdidine karşı kurulmuştu. Oysa Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin tehdit algılamaları birbirlerinden tamamen farklı.

En fazla sıkıntıda olan Suudiler, yıllardır Yemen’de, Kızıldeniz’de Husilerle savaş halindeler. İran’ın bazen doğrudan, bazen de vekillerinin saldırılarına maruz kalıyorlar.

Pakistan düşman kardeşi Hindistan ile bağımsızlığını kazanmasından bu yana 5 kez savaştı, 3 kez de savaşın eşiğinden döndü. İki ülke Keşmir sorunu nedeniyle her an yeniden çatışabilir. Pakistan bu yıl başında da Taliban’a resmen savaş ilan etti.

Türkiye’ye gelince vakti zamanında Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ Rusya, Yunanistan ve PKK’yı kast ederek Türkiye’nin her zaman için 2.5 savaşa hazır olması gerektiğini söylemişti. Bugün uzun dönemde bu tehditlere İsrail’i de dahil edebilirsiniz. Ama Türkiye tüm bu tehditlerle tek başına baş edebilecek imkan ve kabiliyetlere sahip. İsrail’in nükleer gücüne karşılık da Türkiye NATO’nun nükleer şemsiyesi altında korunuyor.

SALDIRININ TANIMI KOLAY DEĞİL

Mekke İttifakı’nı savunanlar ortak güvenlik garantisi yükümlülüğünün sadece üç ülkeden birine saldırı halinde devreye gireceğini, ayrıca anlaşmanın kollektif caydırıcılığa önemli bir katkı sağlıyacağını savunuyorlar. Tıpkı terörizm gibi, uluslararası hukuk da saldırının tanımını yapmak o kadar kolay değil. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü 1998 yılında kabul edilmesine karşın saldırı suçunun yargı yetkisi kapsamına alınması ancak 2010 yılında mümkün olabildi. İran’ın körfez ülkelerindeki Amerikan çıkarlarını vurması saldırı mı? Yoksa İran bu ülkelerden kalkan uçaklarıyla kendisine saldıran Amerika’ya karşı meşru müdafaa hakkını mı kullanıyor? Yıllarca tartışsanız bir sonuca varamazsınız.

Caydırıcılığın birinci şartı inandırıcılıktan geçer. Oysa yaygaracı Yunanlılardan başka Mekke İttifakı’nı fazla ciddiye alan yok. İran bile doğru dürüst bir tepki vermiyor, herhalde gülüp geçiyor. Nitekim ittifakın kurulmasından sonra İran destekli Husiler Suudi Arabistan’ın Aramco tesislerine saldırdı. İttifak ülkelerinden tık yok. Nerede kaldı caydırıcılık?

Pakistan’ın nükleer gücü ve uzun menzilli füzelerinden, Suudi Arabistan’ın bol parası olduğundan, Türkiye’nin de gelişmiş savunma sanayiinden ve NATO’nun ikinci büyük ordusundan söz ediliyor. Unutmayalım ki un, yağ ve şekere sahip olmak her zaman iyi helva yapabilmek anlamına gelmiyor.

Mekke İttifakı’nın sekretaryasını Suudi Arabistan kapmış. Masraflarını da ev sahibi ülke olarak Suudiler karşılayacaktır. Bu durumda muhtemelen Genel Sekreterlik görevi bir Türk’e nasip olacaktır. Türkiye’nin kazancı da yüksek maaşlı bir post kazanmakla sınırlı kalır.

*Hasan Göğüş, emekli büyükelçi.

Neden estetik ahlak ilişkisi? Tarık Çelenk+14/08/2026

Elimden geldiğince, özellikle Medyascope, Perspektif, Karar ve Fikir Coğrafyası gibi dost platformlarda arşivlik nitelikte programlar yapmaya, yazılar yazmaya gayret ediyorum. İzlenme oranları, ele alınan konuların ağırlığına rağmen umut verici. Yorumlar ise zaman zaman biraz kırıcı olabiliyor. Buna rağmen sokakta farklı kesimlerden seyrek ama süreklilik arz eden, merhum Ahmet Yüksel Özemre’nin veya Marcel Jouhandeau’nun kısa hikâyelerini andıran sürpriz geri dönüşler, bu konudaki kararlılığımı daha da güçlendiriyor.

Geçtiğimiz günlerde sanat tarihçisi Dr. Nusret Polat ile “Pisagor’dan Hegel’e Estetik: Güzel Nedir?” başlıklı bir program gerçekleştirdik. Bana göre oldukça önemli bir program oldu. Uzun yıllardır kapalı zihin, açık ve gizli köylülük, kimliğin geleneksizleşmesi, mahalle, politik kabile ve büyük grup kimliği gibi kavramlar üzerinden geçmişi ve bugünü birlikte okuyarak toplumsal olayları çok disiplinli bir yaklaşımla anlamaya çalışıyorum. Bütün bu kavramların merkezinde ise görgü, ahlak ve estetik arasındaki ilişki yer alıyor. Bu üç alanın birbirine ne ölçüde bağımlı olduğu, hangi noktalarda ayrıştığı başlı başına uzun araştırmaları hak eden bir konu. Kişiselde bugün içine düştüğümüz anlam ve refah krizinin aşılabilmesi için bu ilişkinin yeniden keşfedilmesi gerektiğine inanıyorum.

Estetik tartışmaları, öncelikle Yaratıcı’nın sonsuz varlığı ile mükemmellik, ahlak ve güzellik arasında ayrılmaz bir bağ bulunduğunu kabul etmekle başlıyor. Bazı selefi radikal dinî akımlar veya farklı inanç gelenekleri, “Tanrı güzel ya da iyi olmak zorunda değildir; O’nun iradesi sorgulanamaz, bize düşen yalnızca kurallarına uymaktır.” deseler de Kur’an’a baktığımızda Allah’ın her şeyi ölçü, denge ve güzellik içinde yarattığını görüyoruz. Kâinatta anlam büyük ölçüde semboller üzerinden kuruluyor; bu sembollerin dili ise matematikte ve ilahî düzende karşılığını buluyor.

İşte bu kusursuz matematik, yaratılışın en ince ayrıntısına kadar sınırları ve ölçüleri belirliyor; karşımıza estetik ve güzellik olarak çıkıyor. Bu ilahî ölçünün ihlali ise hangi açıdan bakılırsa bakılsın çirkinliği veya “edepsizliği” doğuruyor.

Ahlak da aslında bu ilahî ölçüye, estetiğin insana açtığı güzel ve dengeli alana uygun davranmakla oluşuyor ve olgunlaşıyor. Bu yaklaşım bizi insanın yaratılışına, yani naturasına uygun davranmaya; eskilerin “şeriat-ı fıtriye”dedikleri anlayışa kadar götürüyor. Bu bakımdan estetik yalnızca sanatla sınırlı değildir; insan davranışlarından görgü ve nezakete, mimariden şehir kültürüne, sanat ve edebiyattan gündelik hayata kadar uzanan bütüncül bir varoluş düzenidir. Bu ilişkiyi tarih boyunca en güçlü biçimde matematik, hikmet ve hermetik düşünce geleneği yorumlamaya çalışmıştır.

Bugün kullandığımız “estetik” kavramını 18. yüzyılda Baumgarten felsefeye kazandırmış olsa da estetik düşüncesinin kökleri çok daha eskiye uzanır. Tarih boyunca estetiği yalnızca sanatın değil, varoluşun matematiği, metafiziği, görünümü ve sınırları olarak yorumlayan güçlü bir düşünce geleneği oluşmuştur. Bu çizgi Pisagor’un sayı, ölçü ve armoni anlayışıyla başlar; Platon’un iyi, güzel ve doğru arasındaki ayrılmaz ilişkiyi kurması, Plotinos’un güzelliği Tanrısal varlığın yeryüzündeki tecellisi olarak yorumlamasıyla derinleşir. İslam düşüncesinde İbnü’l-Arabî ve Sühreverdî güzelliği ilahî isimlerin ve hikmetin yansıması olarak ele alırken, modern dönemde Schiller estetik eğitimin özgür ve ahlaklı insanın ön şartı olduğunu; Viktorya döneminde John Ruskin ile Matthew Arnold ise estetik, kültür, mimari, sanat ve ahlakın birlikte bir medeniyet ve ortak ethos ürettiğini savunmuşlardır. Ortak kanaat şudur: Estetik yalnızca sanatın konusu değildir; insanın, toplumun ve medeniyetin ahlaki olgunluğunu görünür kılan, ortak hayatın dilini ve ölçüsünü belirleyen temel bir ilkedir.

Estetik her ne kadar hakikatle bir anlam ve ifade ilişkisinden çıkmış ise de insanlık tarihi boyunca güzel algısı gibi amacından kopartılarak yerel veya merkez otoritelerin simgesel güç ve gösteriş enstrümanları haline de getirilmişlerdir. Konaklar, saraylar bu durumun sayısız örnekleri ile doludur.

Aydınlanma, Endüstri Devrimi ve insanın kendisine, tabiata ve kutsala yabancılaşmasıyla birlikte estetik de ciddi bir kırılma yaşamıştır. Dijital çağda ise giderek daha fazla karşı-estetik veya kaos estetiği diyebileceğimiz eğilimler popülerleşiyor. Karşı Estetik, hakikati görünür kılan bir dilden çok, dikkat çekmeyi amaçlayan bir gösteriye; bazen de kitlesel bir demonik kaos büyüsüne dönüşüyor.

Gördüğüm kadarıyla kastedilen estetik yalnızca güzeli üretmek değildir; hakikatin, ahlakın ve hikmetin görünür hâle gelmesidir. Görgü bu estetiğin gündelik hayattaki dili, ahlak ise onun vicdani omurgasıdır. Estetik olmadan görgü, görgü olmadan ortak bir ethos, ethos olmadan da bir uygarlık inşa edilemez. Kanaatimce İslam dünyasının yaşadığı medeniyet krizinin temelinde de bu zincirin kopması yatmaktadır.

Belki de bugün “kapalı zihin”, “açık ve gizli köylülük” diye tanımlamaya çalıştığımız zihniyetin en belirgin özelliği de tam burada ortaya çıkıyor. Köylülük veya daha doğru tanımla taşralılık benim için coğrafi değil, estetik bir yoksullaşmadır; merakın, inceliğin ve anlam duygusunun kaybıdır. Estetikten kopan zihin, zamanla görgüsünü; görgüsünü kaybeden toplum ise ortak vicdana ilgisizleşir. O noktadan sonra güç, hakikatin; gösteriş ise güzelliğin yerine geçer. Yıllarca ahlakı savunduğunu söyleyen toplumlar, estetiği ihmal ettikleri için farkında olmadan ahlakın üzerinde yükseleceği zemini de kaybettiler. Çünkü güzeli kaybetmek aslında iyiyi kaybetmektir.

*A. Tarık Çelenk, Ekopolitik Sivil Toplum Kuruluşu kurucusu ve araştırmacı yazar.

Sınırlı adım, kararlı takip: Çerçeve Yasa ve ötesi Adnan Boynukara +13/08/2026

Öncelikle şunu belirteyim, bir sorunu çözme iradesi, bütün sorunları çözme yükümlülüğü değildir. Bununla birlikte, bu kapsamda dile getirilen sorunları yok saymak, görmezden gelmek de değildir. Tam tersine, toplumun çözüm beklediği sorunlara ilişkin detaylı bilgi sahibi olmak ve çözüm iradesini güncellemektir. TBMM’de, 11 Ağustos günü kabul edilmesi planlanan çerçeve yasa, tam olarak bahsettiğimiz ayrımın sınandığı bir örnek oldu. Bir yasadan yapamayacağı şeyleri istemek, o yasanın yapması gereken şeyi de tartışmalı hâle getirebilir. Ancak bunun tersi de aynı ölçüde yanlıştır. Çerçeve yasanın kapsamının sınırlı olması, demokratikleşme ihtiyacının da sınırlı olduğu anlamına gelmez.

Meclis Adalet Komisyonu’nda kabul edilerek Genel Kurul’a gönderilen çerçeve yasanın temel amacı ve hukuki işlevi sınırlı ve belirli. PKK’nın silah bırakması ve kendisini feshetmesine bağlı olarak, örgüt üyeleri hakkındaki soruşturma, kovuşturma ve infazların belirli şartlar altında ertelenmesini düzenliyor. Buna rağmen yasaya yöneltilen eleştirilerin büyük bir kısmı, çerçeve yasasının kapsamının ötesine taşan taleplerden oluşuyor. Eleştiriler büyük oranda, ifade özgürlüğü düzenlemeleri, kayyım uygulamasının sonlandırılması, tutuklu siyasetçilerin durumu, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanması gibi başlıklardan oluşuyor. Dile getirilen taleplerin her biri kendi başına meşru ve tartışılmaya değer. Ama bunları tek bir yasal metne, üstelik somut ve sınırlı bir amaç için hazırlanmış bir metne yüklemek hem yöntemsel hem de stratejik açıdan sorunlu bir taleptir.

SİYASAL SÜREÇLER NEDEN AŞAMALI İLERLER

Büyük siyasal dönüşümler nadiren tek bir paket halinde ilerler. Çatışma süreçlerinde güvenlik, silahsızlanma ve siyasal reformlar birbirinden bağımsız değildir. Ancak bunların aynı anda ve aynı hukuki araçla gerçekleştirilmesi nadirdir. Aşamalandırma ile erteleme aynı şey değildir. Aynı siyasi sürecin parçaları olmak, aynı yasada düzenlenmelerini gerektirmez. Kuzey İrlanda’daki barış sürecinde de IRA’nın silah bırakması ile Belfast Anlaşması’nın siyasal reform hükümlerinin yürürlüğe girmesi, yıllara yayılan ayrı aşamalar hâlinde gerçekleşti. Dolayısıyla yapılan sıralama tesadüfi değil. Çünkü güven inşası aşamalı ilerler, taraflar önce somut ve doğrulanabilir adımlarla (silahın bırakılması gibi) birbirine güven verir. Güven biriktikçe daha kapsamlı ve tartışmalı reformlar için siyasi zemin oluşur. Türkiye’deki sürecin tasarımı da bahsettiğimiz mantığın ürünü. Meclis’teki süreç komisyonunun raporu, konuyu iki ayrı bölümde ele almıştı. İlki ceza hukukuna ilişkin somut düzenlemeler, diğeri ise demokratikleşme başlıklı daha geniş bir reform gündemi.

Çerçeve yasa, bu iki bölümden yalnızca ilkini hayata geçiriyor. Burada asıl siyasi mesele, demokratikleşme başlığının varlığı değil, onun akıbetidir. İkinci aşamanın gündemden düşmemesi, “aşamalı süreç” açıklamasının bir erteleme gerekçesine dönüşmemesi gerekir. Bu noktada sıkça duyulan itiraz, iki bölümün “art arda değil, iç içe” ilerlemesi gerektiği yönünde. İtirazlar anlaşılır bir kaygıyı yansıtıyor. Yani, silahsızlanma adımı atıldıktan sonra demokratikleşme vaadinin unutulması riski. Ancak bu kaygı, iki bölümü aynı yasada birleştirmeyi değil, ikinci bölümün gerçekten takip edilmesini talep etmeyi gerektirir. Çünkü bu farklı bir mesele. Silahsızlanma ile demokratikleşmenin aynı anda yasalaşması zorunlu değildir, fakat birbirinden kopması da kabul edilebilir değildir. Aynı süreçte ilerlemek, aynı anda yasalaşmak demek değildir, farklı aşamalarda ilerlemek de birbirinden kopmak anlamına gelmez.

GENİŞLETİLMİŞ TALEBİN BEDELİ: SÜRECİN TIKANMA RİSKİ

Çerçeve yasanın bugünkü hâli, TBMM’de nadiren görülen bir genişlikte ve mutabakatla ilerledi. İktidar partisi, sürecin taşıyıcı aktörlerinden birisi olan MHP, DEM Parti, CHP, Yeni Parti, Yeni Yol Grubu ve HÜDA-PAR çerçeve yasa taslağı metnine imza attı. Bu geniş mutabakatın oluşmasında, yasanın üzerinde daha kolay ortaklaşılabilecek sınırlı bir hukuki çerçevede tutulmasının önemli bir payı olduğu söylenebilir. Eğer metne ifade özgürlüğü suçlarının kaldırılması, kayyım uygulamasının sonlandırılması ya da yüksek yargı kararlarının uygulanması gibi başlıklar da eklenseydi, büyük ihtimalle bugünkü geniş tabanlı destek oluşmazdı.

Dile getirilen başlıkların her biri, Türkiye siyasetinde kendi başına yıllardır çözülememiş, görüş ayrılıkları barındıran meseleler. Bunları tek bir yasaya eklemek, o yasanın üzerine inşa edildiği kırılgan uzlaşıyı riske atabilir. Buradan, söz konusu başlıkların önemsiz veya ertelenebilir olduğu sonucu çıkmaz. Tam tersine, bu başlıklar demokratikleşme gündeminin esasını oluşturduğu için ayrı bir siyasi ve hukuki program olarak ele alınmalıdır. Sonuç, ortada ne silahsızlanmanın ilerlediği ne de demokratikleşmenin geldiği, tamamen tıkanmış bir süreç olabilir.

ELEŞTİRİNİN KAYNAĞINI AYIRT ETMEK

Yasaya yönelik eleştirilerin tamamını aynı kefeye koymak da doğru olmaz. Bir kısmı doğrudan hukuki kaygılardan besleniyor. Teklifin af niteliği taşıyıp taşımadığı, anayasal nitelikli bir çoğunluk gerektirip gerektirmediği gibi sorular, yasanın kendi içeriğiyle ilgili ve kendi hukuki çerçevesinde tartışılması gereken meseleler.

Bir başka eleştiri grubu ise yasanın kapsamının genişletilmesini talep ediyor. İfade özgürlüğü, kayyım uygulaması, tutuklu siyasetçilerin durumu, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanması gibi başlıkların aynı düzenleme içinde ele alınması gerektiği savunuluyor. Bu taleplerin her biri kendi başına siyasi ve hukuki olarak tartışılabilir. Ancak bunların çerçeve yasaya eklenmesini istemek ile bu başlıkların çözülmesini istemek aynı şey değil. Birincisi yasanın kapsamına, ikincisi ise demokratikleşme gündemine ilişkin bir tartışmadır.

Bir diğer eleştiri biçimi ise doğrudan yasanın içeriğinden çok, sürecin kendisine ilişkin siyasi bir pozisyonu ifade ediyor. “Anayasa referandumu” talebi bunun örneklerinden biri. Böyle bir talep, yasanın teknik içeriğinden ziyade sürecin meşruiyeti konusunda bir itiraz anlamına geliyor. Bu tür siyasi itirazları yalnızca hukuki bir tartışma olarak ele almak, tartışmanın gerçek mahiyetini perdeleyebilir.

Dolayısıyla eleştirileri değerlendirirken yalnızca ne söylendiğine değil, hangi soruya cevap arandığına da bakmak gerekir. Hukuki bir çekinceyi siyasi itirazla, demokratikleşme talebini ise bu yasaya ilişkin bir itirazla aynı şey olarak değerlendirmek, tartışmayı gereksiz yere karmaşıklaştırır. Aynı şekilde bir siyasi aktörün metne imza atmaması da tek başına hukuki bir çekinceye işaret etmez. Siyasi itiraz ile hukuki çekince çoğu zaman iç içe geçebilir.

KARŞI ARGÜMAN: AYIRMANIN DA RİSKİ VAR

Bununla birlikte, bahsettiğimiz ayrıma (silah bırakma ve demokratikleşme) tümüyle karşı çıkan bir görüş de ciddiye alınmayı hak ediyor. Sürecin bir tarafını oluşturan aktörler, güvenlik adımı ile siyasal adımın birbirinden koparılmasının, geçmişteki çözüm süreci deneyiminde yaşanana benzer bir akıbete yol açabileceğini savunuyor. Silahı bırakma ile demokratik adımların atılmasının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyleyenler var. Silahsızlanma ve demokratikleşmeye ilişkin sıralama, sürecin tarafları arasında konuşulan ve üzerinde uzlaşılan bir mesele. Burada önemli olan sıralamanın kendisinden çok, ilk adımın ardından diğer adımın yarım kalmamasını ve sürecin donmamasını güvence altına almak.

Türkiye’nin geçmiş deneyimi, güvenlik ve demokratikleşme başlıklarının birbirinden kopmasının süreci zayıflatabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla mesele, demokratikleşmenin bugün çıkarılan yasaya bütünüyle eklenip eklenmemesi değil; silahsızlanma adımının ardından demokratikleşme gündeminin nasıl güvence altına alınacağıdır. Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde, güvenlik adımlarının izlendiği ama takip eden reform adımlarının gecikmeyle karşılaştığı ve demokratikleşmeye ilişkin adımların atıldığı ama silahın bırakılmadığına ilişkin örnekler var. Buna dikkat edilmemesinin ne tür sonuçlar ürettiğini hatırlamak için ilk çözüm sürecine bakmakta yarar var. 2013-2015 deneyiminin bugünkü süreç açısından çıkarılması gereken temel derslerden biri, atılacak adımların birbirine bağlanacağı güvenilir siyasi ve kurumsal mekanizmaların önemidir. Dolayısıyla “önce sınırlı amaçlı yasa, ardından demokratikleşme adımları” sıralamasını savunmak ve süreci takip etmek önemli.

SINIRLI ADIM, KARARLI TAKİP

Çerçeve yasanın sınırlı bir amaca odaklanması bir eksiklik değil, bilinçli bir tasarım tercihi olarak okunmalı. Tercihin doğruluğu, yasanın bugünkü metninden çok, önümüzdeki dönemde demokratikleşme başlıklı ikinci adımın gerçekten atılıp atılmayacağından anlaşılacak. Bu nedenle ikinci aşama bir iyi niyet beyanı olarak bırakılmamalı; Meclis’in gündeminde açık bir siyasi takip mekanizmasına bağlanmalıdır. Demokratikleşme başlığının hangi adımlarla ve hangi sırayla ele alınacağı belirsiz kaldığı ölçüde, “aşamalı süreç” açıklaması haklı olarak demokratikleşmeyi ertelemenin gerekçesi gibi görülebilir. Aksi hâlde “aşamalı süreç” kavramı, çözümün yöntemi olmaktan çıkıp demokratikleşmeyi ertelemenin gerekçesine dönüşür. Yasayı genişletme talebiyle bugün tıkamak yerine, sınırlı amaçlı adımı desteklemek ve ikinci adımın takipçisi olmak hem daha gerçekçi hem de sürecin bütününü koruyan bir tutum.

Bu nedenle bugün savunulması gereken tutum ne “bu yasa her şeyi çözsün” yaklaşımıdır ne de “önce silah bırakılsın, demokrasiyi sonra konuşuruz” yaklaşımıdır. Doğru tutum, silahsızlanma için gerekli hukuki adımı atmak ve demokratikleşme adımının atılmasını aynı kararlılıkla talep etmektir. Sürecin başarısı, tek bir yasanın içeriğinde değil, art arda gelmesi gereken adımların gerçekten gelip gelmeyeceğinde saklı. Çerçeve yasa bir son değil; başarısı, kendisinden sonra neyin geldiğiyle ölçülecek ilk adımdır.

ADNAN BOYNUKARA

2009-2015 yılları arasında Adalet Bakanlığı’nda Yüksek Müşavir olarak görev yaptı. 25 ve 26. dönemlerde Adıyaman milletvekili olarak TBMM’de bulundu. Boynukara, Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olarak görev yapıyor.

Müslümanın ötekisi ötekinin Müslümanı Muhsin Altun+11/08/2026

Savaş ve barış üzerine çalışmalarıyla tanınan siyaset bilimci Karl W. Deutsch (1912-1992), toplumların ve hükümetlerin, çok çeşitli davranış kurallarına tahammül etme kapasitelerini geliştirebileceğini öngörmüştü. Buna karşın nerdeyse tüm geleneksel toplumlar ve günümüzdeki çoğu küçük gruplar da dâhil olmak üzere birçok etnik-dini topluluk, farklı inanç sistemlerine karşı çok az hoşgörüye sahiptir. Araştırmalar, insanların “grup içi süreklilik” duygusunu korumak istediklerini ve örneğin göçle artan kültürel çeşitlilik bu duyguya meydan okuduğunda, onu sürdürmek için daha çok çaba harcadıklarını ya da daha fazla endişe duyduklarını göstermektedir.

Bu tür endişeler, biraz da çevremizdeki gelişmeleri kontrol etme eğilimimizle ilişkilidir. Kötü algılanan ya da istenmeyen gelişmeler (düzensiz göçmen sayısında artış gibi) üzerindeki kontrol duygusu, onlara karşı toleransı artırırken kontrol duygusunun yokluğu (yetkililerin göçmenler konusundaki algılanan ihmali ya da bitişik daireye bir yabancının taşınması gibi) çaresizlik duygusu hatta öfke yaratabilir.

Böyle olunca farklı sosyokültürel köklere sahip gruplar arasındaki ilişkilerin tarihinin, soykırım, iç savaş, baskı ve ayrımcılığın sayısız örneğini sunması şaşırtıcı değildir. Bu örnekler, tek tanrılı dinler ve özellikle İslam söz konusu olduğunda tarihsel olmakla kalmayıp, bir tür “Korkunç Gerçek” olarak karşımıza çıkabilmektedir. Hoşgörü kavramı, Avrupa’da XVI ve XVII. yüzyıllardaki din savaşlarına son vermenin bir yolu olarak doğarken benzer koşulların fazlasıyla yaşandığı İslam dünyasında, Yunus’un şiirlerinde kalmış olması anlamlıdır.

Bugün otuz milyona yakın Müslümanın yaşadığı AB ülkeleri, bu kavram yokluğunun “karşılaşmalar” üzerindeki etkilerini gözlemek için uygun bir deneysel alandır. Batı akademisinde hoşgörü, genellikle göçmenlerin ve özellikle Müslüman grupların entegrasyonu bağlamında tartışılmaktadır. Siyasal alanda varlığını hissettiren ırkçı-ayrımcı eğilimlerin dengelenmesi için seferber edilebilecek en güçlü kavram olarak “toplumsal hoşgörü” öne çıkarılmaktadır.

***

Bununla birlikte, “öteki” hakkındaki aşırı basitleştirilmiş ve hatalı imgeler, ulusal çoğunluklar ve Müslüman azınlıklar arasındaki gerilimleri açıklamada yeterli değildir. Değerler düzeyinde, örneğin kadınların şiddet görme riski ya da ailesinin “şerefini lekeleme” kaygısı olmadan topluma eşit bireyler olarak katılımı konusunda gerçek ve derinden hissedilen farklılıklar söz konusudur. Keza, Müslüman topluluğu belirli bir eyleme yönlendiren ya da teşvik eden vaazların hukuk düzeniyle çatıştığı durumlar nadir değildir. Değerler düzeyindeki gerilim ve çatışmalara dair -özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından- gittikçe genişleyen bir literatür mevcuttur.

Buna karşın Avrupa’daki Müslümanların, “bir arada yaşama” ve “saygı” anlamında geniş bir hoşgörüden yararlandığı yönündeki ölçüm ve tespitler ilginç bir tezat oluşturmaktadır. Müslümanların kendilerini nasıl tanımladıklarına dair çalışmalar, bu tezadı kısmen açıklayabilir.

Siyaset bilimci J. Cesari’nin 2008-2009 yıllarında Paris, Londra, Amsterdam ve Berlin’de yürüttüğü odak grup çalışmaları, farklı etnik kökenlerden 500 Müslümanın İslam’a dair çok esnek yaklaşımları savunduklarını ve Batı toplumuna uyum sağlamak için uzlaşmaya istekli olduklarını gösterdi. Odak grupların tamamına yakınında, bir insanı Müslüman yapan şeyin ne olduğu ya da İslam’ın hangi yönlerinin “en önemli” olduğuna dair soruları yanıtlarken hemen İslam’ın beş şartına atıf yapan katılımcılar, ayrıntı vermeye zorlandıklarında Müslüman olmayı “iyi bir insan olmak” veya “hoşgörülü olmak” gibi daha genel niteliklerle tanımlıyorlardı.

Burada, İslam’ı “Batılı” normlar üzerinden tanımlamaya teşvik eden sosyoekonomik entegrasyon kaygıları ile göçmen-azınlık statüsü altındaki kültürel karşılaşmaların etkisi açıktır. Bu koşullarda, evrensel değerlere yapılan referanslar şaşırtıcı olmasa da İslam’ın beş şartının önemsiz ya da ikincil önemde gösterilmesi anlamlıdır. Bu konudaki tartışmalar, çoğunlukla namaz, oruç gibi pratiklerin insanı “iyi bir Müslüman” yapmayacağı; evrensel değerleri benimsemedeki samimiyetin gerçek bir Müslümanın en önemli özelliği olduğu konusunda genel bir mutabakatla sona ermektedir.

Bu gibi bulguları, Müslümanların, azınlıkta oldukları ülkelerdeki karşılaşmalarda “bir arada yaşama” anlamında hoşgörü sergileme olasılığının daha yüksek olacağı şeklinde yorumlamak mümkündür.

***

Müslümanların çoğunlukta olduğu koşullarda ise tümüyle zıt bir manzara karşımıza çıkmaktadır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki 13 İslam ülkesinde dini aidiyet, inanç ve davranışların sosyal hoşgörü üzerindeki etkisini araştıran sosyolog N. Spierings’in (2019) bulguları, İslamcı güçlerin iktidarda olduğu birkaç durum dışında, insanların dinleriyle özdeşleşme derecesinin “sosyal hoşgörü” üzerinde olumsuz bir etkisi olmadığını gösterdi. Burada sosyal hoşgörü kavramı, “bir arada var olmaya hazır olma, sevilmeyen grubun üyesiyle -onunla komşu olmak gibi- kişisel teması sürdürme istekliliği” anlamında kullanılmaktadır.

Buna karşılık Spierings, camiye ve toplu ibadetlere devamın “etnik-dini hoşgörü” (farklı etnik-dini köklere sahip insanlarla temas isteği) üzerinde olumsuz bir etkisi olduğunu saptadı. Dahası, İslamcı hükümetlerin hutbe ve vaazların içeriğini resmi olarak belirlediği koşullarda, bu etki özellikle güçlü görünüyordu.

Spierings’in 2001-2014 yılları arasındaki 32 Arab Barometer ölçümü ve Dünya Değerler Araştırması verilerine dayandırdığı çalışması, İslam ülkelerinde sosyal hoşgörü derecesinin büyük ölçüde din-devlet ilişkileri üzerinden belirlendiğini ima etmektedir. İslam’ın dışlamacı formlarının devlet yapısına nüfuz etme derecesine bağlı olarak, iktidarların dini hizmetleri siyasi gündemlerine hizmet edecek şekilde yönlendirme kabiliyeti de gelişmektedir.

Türkiye açısından da durum çok farklı değildir. En son Dünya Değerler Araştırması’na (2017-2022) göre, 2.415 katılımcının %41,4’ü farklı dinlerden insanlarla; %41,2’si farklı ırklardan insanlarla; %48,1’i göçmenlerle/yabancı işçilerle komşu olmak istemediğini belirtmiştir. LGBT bireyler söz konusu olduğunda bu oran %75,8’e çıkmaktadır. Tabloyu sosyal hoşgörü açısından anlamlı kılan veri, katılımcıların %66’sının kendisini “dindar” olarak tanımlarken %43,7’sinin “tek doğru din benim dinimdir” görüşünü güçlü biçimde savunuyor olmasıdır.

Burada, bireyin -aidiyet, inanç ve davranış anlamında- din ile özdeşleşme keyfiyetinin rolüne de dikkat çekmek gerekiyor: Güven, güç ve üstünlük duygusu veren bir gruplaşma sağladığı için bir dine bağlanmak, otoriter bir karakterin işareti olarak hoşgörüsüzlüğü destekleyebilir. Buna karşılık, temel kardeşlik ilkesi bireyin içtenlikle inandığı idealleri temsil ettiği için bir dine bağlanmak, saygı anlamında hoşgörü ile ilişkilidir. Dinin “kurumsallaşmış” ve “içselleştirilmiş” formları, sosyalleşme ve kişilik gelişimi üzerinde zıt etkilere sahiptir.

Toplumsal katılım yoluyla dini sosyalleşmenin hoşgörü üzerinde genel olarak olumsuz bir etkisi vardır. Bulgular, bu etkinin baskıcı İslam devletlerinde daha güçlü olduğunu göstermektedir. Buna karşın din esinli “davranışlar” akademide çok az incelenmiş; daha ziyade aidiyet veya inançların bir öncülü ya da sonucu olarak görülmüştür. Oysa örneğin siyaset bilimci S. Sleijpen ve arkadaşlarının (2020) yerli Hollandalılar arasında yaptığı deneysel anket, Müslümanca davranışlara (kurban kesimi, kadın sünneti, cami inşası vs.) gösterilen tepkinin kendi başına Müslümanlarla çok az ilgisi olduğunu; daha ziyade bu davranış ve pratiklerin algılanan normatif sapkınlığı ile ilgili olduğunu göstermektedir.

Davranışlar soyut inançların basitçe somut ifadesinden fazlası olup, özellikle ötekilerden sadır olduğunda -arka plandaki inançtan bağımsız olarak- özel bir ilgiyi hak etmelidir. Davranışlar, genel olarak çoğunluğun ortak kimliğini karakterize eden temel değerler ve etik normlarla ne kadar çok çatışırsa o kadar az tolerans kazanacaktır.

Dinin davranış boyutuyla ilgili olarak, İslam ülkelerinde namaz, oruç gibi etkinliklere katılımın aynı zamanda bir “sosyalleşme” aracı olarak kabul edildiğini ve kişinin yerel normlara sadakatinin bir göstergesi olduğunu da not etmeliyiz. Dolayısıyla, örneğin vakit namazlarını camide kılmak veya “cumaya gitmek”, salt dindarca bir eylem ya da minberden aktarılan mesajlara destek beyanı olarak görülmemelidir.

Keza, sosyalleşme açısından bakıldığında, örneğin dini ritüel ve ayinlere katılmak, hoşgörüyü bağımsız olarak azaltan bir eylemdir. Katılımcılar, minberden aktarılan dışlayıcı ya da önyargılı mesajları tüketir ve bu mesajlarla sosyalleşirler. Nitekim siyaset bilimciler Ben-Nun Bloom ve G. Arıkan’ın (2012) bulguları, bu tür mesajların, “dini hizmetler” formunda aktarıldıklarında, öteki etnik-dini gruplara karşı olumsuz tutumları beslediğini göstermiştir. Buradan, dini etkinliklere ne kadar çok insan katılırsa özellikle baskıcı İslam devletlerindeki müminlerin o kadar az hoşgörülü olacakları sonucuna varmak mümkündür. Geleneksel İslam fıkhının, namazları camide cemaatle kılmanın fazileti ve hutbeyi dinlemenin farziyeti konusundaki ısrarı bu açıdan anlamlıdır.

***

Bilimsel bulgular, sosyal hoşgörüyü destekleyen koşullarla çoğunluğun “kimlik” temelli kaygıları arasındaki sürtüşme noktalarını işaretlemektedir. Burada hoşgörünün yapısal kırılganlığı açıktır: İlkesel tutumlar değerli olsa da hoşgörü, ötekini özgür ve özerk bir varlık olarak tanımanın çoğunluk için kabul edilemez olduğu momentte gerçek anlamını bulmaktadır.

Bu momentte, Müslümanlar, “bizi dışlıyorlar” diye yakınmak ya da yapmacık bir hoşgörü elçisi pozu takınmak yerine, “mümin” öznelliklerini -hoşgörünün engelsizce içinden geçebileceği şekilde- yeniden yapılandırmak zorundadır. Fas-İspanya sınırındaki (Ceuta) trajik hareketlilik, komplo iddiaları bir yana, ötekinden sürekli hoşgörü talep eden Müslüman toplumları kendi iç çelişkileriyle yüzleşmeye götüren etken ve ahlaki bir öznelliğin miladı olmalıdır.

Muhsin Altun, araştırmacı ve siyaset bilimci.