30 Ağustos 2026 Pazar

Mizan ve İktidar: Devlet Gücü Adaletin Önüne Geçirilince Mustafa Yeneroğlu+30/08/2026

Son zamanlarda sık sık benzer bir sahneye tanık oluyoruz. Devletten ve devlet gücünden söz açıldığında ses tonları değişiyor; devletin her şeyin üstünde olduğu, ondan büyük bir kudret bulunmadığı neredeyse bir vecd hâliyle dile getiriliyor. Bu coşkunun içinde devlet gücüyle yapılan her ikaz, soruşturma, gözaltı veya el koyma, sağlıklı bir muhakemeye tâbi tutulmadan kendiliğinden meşru sayılıyor. Sanki gücün büyüklüğü, doğruluğunun da kanıtıymış gibi.

Peki bu güç adil mi, haklı olanın yanında mı? Gücün ihtişamı karşısında bu soru bir yersizlik, hatta bir saygısızlık gibi görünüyor. Oysa sorulması gereken asıl soru bu değil mi?

Beni en çok düşündüren de bu hâlin, bir zamanlar devletin baskısını ağır biçimde yaşamış, hak ve hukukun kıymetini bu tecrübe içinde öğrenmiş dindar kesimde yerleşmiş olması. Bugün bu çevrelerin önemli bir bölümü, hukukun iktidarı sınırlayan bir ölçü olmaktan çıkıp onun elinde bir araca dönüşmesi karşısında ya susuyor ya da olan biteni meşrulaştırıyor.

Kanaatimce burada, dinin anlamına ilişkin derin bir kayıp var.

Zira bu dinin özü, insanı yalnız Allah’a kul kılıp her türlü tahakkümden kurtaran tevhiddir. Adalet de bu tevhidin dünyaya bakan yüzü, dindarlığın ölçüsüdür. Kur’an, peygamberlerin gönderiliş gayesini adaletin ikamesiyle ilişkilendirir: “Andolsun, peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsun diye beraberlerinde Kitab’ı ve mîzânı indirdik.” (Hadîd 25) Âyet, Kitab ve mîzânın yanına “onda çetin bir güç ve insanlar için faydalar bulunan” demiri de koyar. Hakikat, ölçü ve güç yan yanadır; güç, adaletin ölçüsüne bağlı kaldığında mamur eder, ondan koptuğunda yıkar.

Siyasi iktidar da bu ölçünün dışında değildir. Kur’an, emanetleri ehline vermekle “insanlar arasında adaletle hükmetmeyi” aynı âyette yan yana getirir (Nisâ 58). Adaletin sınırı dostluk veya düşmanlıkla çizilemez. Mâide sûresi, “bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” der ve hemen ardından ölçüyü koyar: “Adil olun; bu, takvâya daha yakındır.” (Mâide 8)

Öyle ki ibadet bile adaletten ayrı düşünülemez. Şuayb’ın kavmi, onun ölçü ve tartıda dürüstlük çağrısı karşısında “Senin namazın mı sana bunu emrediyor?” diye alay ettiğinde (Hûd 87), farkında olmadan büyük bir hakikati dile getiriyordu: Evet, namaz da bunu emreder. Sahibini adaletsizlikten alıkoymayan bir namaz, adını taşısa da özünü yitirmiştir.

Peki bugünün dindarlığı bu ölçünün neresinde duruyor? Adaleti böylesine merkezî bir yere koyan bir dinin mensupları nasıl oluyor da gücü yücelten, kötülükleri görüp susan, itaati adaletin önüne koyan bir tutuma savrulabiliyor?

Bu sorunun cevabı yalnız bugünün siyasi şartlarında aranamaz. Onu anlayabilmek için, vahyin ve nübüvvetin ortaya koyduğu adalet ölçüsü ile Müslümanların tarih içinde devlet, iktidar, itaat ve beka etrafında oluşturdukları siyasal anlayış arasındaki gerilime bakmak gerekiyor.

Hilâfetten Saltanata

Hz. Peygamber’in hayatında siyasi otorite kendi başına bir değer değil, hak ve adaletle kayıtlı bir sorumluluktu. Ebû Bekir de ilk hutbesinde itaati açıkça bir şarta bağladı: “Ben Allah’a ve Resûlü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin; O’na isyan edersem, itaat borcunuz kalmaz.” İtaat yöneticinin şahsına değil, hakka uygun davranmasına bağlıydı.

Bu, sözde kalan bir ilke de değildi. Ömer, valilerinin haksızlığına uğrayanların şikâyetlerini bizzat dinliyor, haksız yere kırbaçlanan kişiye vali karşısında kısas hakkı tanıyordu. Yöneten de yönetilen de aynı ölçüye tâbiydi.

Fakat çözülmemiş temel bir mesele vardı: Yöneticinin adaletten sapıp sapmadığına kim karar verecek, onu yeniden bu ölçüye kim bağlayacaktı? Kur’an belirli bir yönetim biçimi vazetmiyor; adalet, emanet ve şûrâ gibi temel ilkeleri ortaya koyuyordu. İlk dönem uygulamasında biat ve rıza da meşruiyette önemliydi. Ne var ki bu ilkeleri yöneticiden bağımsız olarak koruyacak kalıcı kurumlar oluşmadı. İkbal’in tespitiyle, Kur’an ve sünnette bulunan siyasi değerler “embriyolar hâlinde donup kaldı”; Müslümanlar büyük bir imparatorluk kurdular ama “putperestlik ruhunu siyasi değerlerine bulaştırdılar.” İlk fitnelerin bıraktığı ağır travma da buna eklendi. Hz. Osman’ın katli, Cemel ve Sıffîn’in ardından hicrî 41 “cemaat yılı” oldu. Şankîtî’nin deyişiyle siyasi meşruiyet “ümmetin birliği uğruna feda edildi” ve artık “yaşanan gerçeklik neyse o” meşru sayıldı. Adaletin iktidarı bağlayan üstün ölçü olduğu ilkesi ortadan kalkmadı; fakat onu iktidara karşı etkili kılacak zemin daha kuruluş çağında ciddi biçimde daraldı.

Bu dönüşümle birlikte, ilk dört halifenin farklı usullerle de olsa biat ve rızaya dayanan yönetiminin yerini hanedan hâkimiyeti aldı. Hilâfet babadan oğula geçen bir saltanata dönüşürken, yeni imparatorluk düzeni Bizans ve özellikle Sâsânî yönetim geleneklerinden de unsurlar devraldı. Sâsânî hükümdarı Erdeşîr’e nispet edilen meşhur söz bu anlayışı özetliyordu: “Din ve mülk ikizdir; biri öbürü olmadan ayakta duramaz. Din temeldir, mülk onun bekçisidir.” Bu düşünce İslam siyaset düşüncesine öylesine yerleşti ki, Fahreddin er-Râzî gibi kimi âlimler vecizeyi doğrudan Hz. Peygamber’e mal etti. Devleti korumak, giderek dini korumanın da şartlarından biri olarak görülmeye başlandı.

Hükümdarlığın kendisi de zamanla dinî bir anlam kazandı. Genellikle Osmanlı hükümdarlarıyla özdeşleştirilen “zıllullah”, yani “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” anlayışının kökleri çok daha eskiye uzanıyordu. Emevîlerden itibaren halifenin otoritesini doğrudan Allah’a nispet eden bir dil gelişti; Abbâsîlerle daha da güçlendi. Siyasi otoritenin kaynağı ile ilahî irade arasındaki mesafe kısaldıkça hükümdara itaat de giderek dinî bir anlam kazandı.

Siyasi pratiğin zamanla teolojik bir zemine oturması bu dönüşümü kalıcılaştırdı. İlk iç savaşların bıraktığı ağır hafıza, Sünnî düşüncede fitneden kaçınmayı ve siyasi birliği korumayı güçlü bir kaygı hâline getirdi. Zalim yöneticinin zulmü meşru sayılmıyor, günahı emrettiğinde ona itaat de kabul edilmiyordu; fakat zulüm, ona karşı isyanı haklı kılan bir sebep olarak görülmemeye başlandı. Zulüm meşru değildi; ama zalim yönetici meşru kalabiliyordu. Fitnenin mevcut zulümden daha büyük bir kötülük olduğu düşüncesi, sonraki literatürde sıkça aktarılan şu sözde en sert ifadesini buldu: “Altmış yıl zalim bir yönetici, bir gece otoritesiz kalmaktan iyidir.”

Zamanla mesele salt katlanmanın ötesine geçti; zalim yöneticinin varlığı da ilahî takdir içinde açıklanmaya başlandı. Yönetici kimi zaman halkın kendi günahlarının karşılığı olarak görülüyor, “Böylece, kazandıkları yüzünden zalimlerin bir kısmını diğerlerinin başına musallat ederiz” (En‘âm 129) âyeti bu düşünceye dayanak yapılıyordu. “Nasıl olursanız öyle yönetilirsiniz” sözü de aynı anlayışın yaygın ifadesi hâline geldi.

Peygamberlerin Vârisleri

Fakat bu gelişme itirazsız değildi. Âlim, dinin kendi tasavvurunda “peygamberlerin vârisi”ydi; ondan beklenen, iktidarın dilini dinîleştirmek değil, güç adaletten saptığında hakikati söyleyebilmekti. Nitekim Hz. Peygamber, en faziletli cihadı "zalim bir yöneticinin karşısında hakkı söylemek" diye tanımlamıştı. Erken dönem âlimleri arasında iktidarla arasındaki mesafeyi özellikle koruyan güçlü bir çizgi vardı.

Ebû Hanîfe’ye kimlerden hadis dinlenebileceği sorulduğunda, adil ve dürüst olan herkesten dinlenebileceğini söyler, fakat “kendi rızasıyla sultanın kapısına gidenleri” dışarıda tutar: “Ben onlar sultana yalan söyler demiyorum; fakat işleri sultanların işine gelecek biçimde ayarlarlar.” Fudayl b. İyaz ise iktidarın kapısındaki âlimlere daha sert seslenir: “Bir zamanlar ülkeleri aydınlatan kandillerdiniz, şimdi karanlığa boğdunuz.” Ona atfedilen bir başka söz meselenin özünü daha da açık ifade eder: “İlim ehli dünyadan elini çekseydi, tiranlar onlara boyun eğerdi; ama onlar ilimlerini dünyaya meyledenlere feda ettiler.”

Bu mesafenin bedeli de olabiliyordu: İmam Mâlik, “zorla alınan yemin geçersizdir” hadisini rivayet ettiği için Medine valisince kırbaçlatıldı; çünkü bu hüküm zorla alınan biatin geçerliliğini de tartışmalı hâle getiriyordu. Âlimin iktidardan bağımsızlığı yalnız ahlâkî bir tavır değil, siyasi sonuçları olan bir meseleydi.

Fakat tarihsel gelişmenin baskın yönü bu olmadı. İktidara mesafeyi koruyan bu çizgi varlığını sürdürse de, düzen ile adalet karşı karşıya geldiğinde önceliği giderek düzenin korunmasına veren anlayış daha etkili oldu.

Adalet Dairesinden Nizâm-ı Âleme

Osmanlı bu siyasi ve fikrî mirası devraldı; klasik çağda “zıllullah”, yani “Allah'ın yeryüzündeki gölgesi” padişahın sıfatlarından biri hâline geldi. Kınalızâde'nin ifadesiyle, “Allah'ın gölgesi, Allah'ın halifesi dedikleri, sahib-i devlettir.”

Bu, padişahın hiçbir sınırının olmadığı anlamına gelmez. Şeriat onu bağlıyor, siyasi kararlar için fetva aranıyor, gerektiğinde padişah hal de edilebiliyordu. Ne var ki bu, iktidardan bağımsız kurumsal bir denetim değildi; şeyhülislâmı padişah atıyor, fetva da devletin siyasi kararlarına dinî meşruiyet kazandırmanın bir aracı olarak işleyebiliyordu.

Bu düzende adaletin kendisi de devletin bekasıyla güçlü biçimde ilişkilendirildi. Osmanlı siyaset düşüncesinin gözbebeği olan “adalet dairesi” bunu açık biçimde gösterir. Kınalızâde onu bir zincir gibi kurar: Dünya bir bahçedir, duvarı devlet; devletin düzeni şeriat, şeriatın bekçisi hükümdar; hükümdar askerle, asker parayla, para halkın emeğiyle ayakta durur ve zincirin sonunda “halkı padişaha kul eden” şey adalettir. Dairenin gördüğü hakikat önemlidir: Adalet olmadan toplum da devlet de ayakta kalamaz. Fakat sorun, kurulan ilişkinin yönündedir. Kur'an Davud'a “Seni yeryüzünde halife kıldık; öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet” (Sâd 26) derken siyasi yetkiyi adalet yükümlülüğüyle birlikte verir. Gaye olması gereken adalet, araç olan devletin bekasına bağlanır.

Devletin çıkarına bağlanan adaletin, çıkarın hakla çatıştığı yerde feda edilebilmesinin en sarsıcı örneklerinden biri Fâtih’e nispet edilen kanunnamedir: “Kime saltanat nasip olursa, kardeşlerini nizâm-ı âlem için öldürmesi uygundur; ulemanın çoğu da bunu caiz görmüştür.”

Bir İmkân Belirdi ve Tutunamadı

On dokuzuncu yüzyılda iktidarı hukukla sınırlama arayışı İslam dünyasında anayasal biçimler almaya başladı; 1861 Tunus Anayasası’nı 1876 Kanun-ı Esâsî’si izledi.

Bu arayış II. Meşrutiyet döneminde çok daha güçlü bir fikrî zemine kavuştu. Dindar aydınlar, keyfî ve denetimsiz yönetim anlamındaki istibdadı doğrudan zulümle özdeşleştirdiler. Bediüzzaman onu “zulmün temeli, insaniyetin mâhisi” sayıyor; karşısına konan meşrutiyet ise adalet, maarif ve şûrâ demekti. İktidarı hukukla sınırlayan anayasal düzeni İslamî gerekçelerle savunmak geniş bir dindar aydın çevresinin ortak davası hâline geldi. Elmalılı Hamdi, halifeyi “hükümet-i meşrûta-ı İslâmiye reisi” olarak tanımlıyor ve sınırı açıkça çiziyordu: Halife “re’y-i müstebiddi ile kanunu tecavüz edemez; ederse hakimiyet-i millet hükmünü icra eyler.”

Fakat bu damar kök salamadı. Said Halim Paşa’nın teşhisiyle mesele yalnız bir müstebidi devirmek değildi: “Bir müstebiti zorla tahtından indirmekle bir millet hürriyetine kavuşmuş olmaz. Asıl lüzumlu olan şey, istibdadın tekrar geri gelmemesini temin etmektir.”

Ardından imparatorluğun çöküşü derin bir travma oluşturdu ve devletin bekasını daha da yakıcı bir mesele hâline getirdi.

İstibdada karşı çıkmış olmak da bu refleksi ortadan kaldırmaya yetmedi. İttihat ve Terakki, iktidarı ele geçirdikten sonra devletin bekasını hak ve hürriyetlerin önüne koyan “hikmet-i hükümet” anlayışını sürdürdü. Hükümdarlar ve rejimler değişse de bu anlayış varlığını korudu ve Cumhuriyet’e devredildi.

Aynı Kalıp, Yeni Kılık

Cumhuriyet, Osmanlı’nın dinî meşruiyet dilini büyük ölçüde terk ederek kuruldu; hükümdarın yerini millet egemenliği aldı. Fakat devleti birey ve toplum karşısında üstün gören anlayış uygulamada değişmedi. Devletin bekası ve ülkenin bütünlüğü, hak ve özgürlükleri sınırlamanın başlıca gerekçeleri olmaya devam etti; devlete yöneltilen itiraz da kolaylıkla sadakatsizlik, hatta ihanet olarak görülebildi.

Dindarlar bu devlet gücünü uzun yıllar mağdur konumundan tecrübe ettiler. Dinî hayat kamusal alanda ağır sınırlamalara tâbi tutuldu; din eğitimi ve dinî örgütlenme devletin sıkı denetimine alındı. Bu tecrübe, dindar çevrelerde hak, hukuk, özgürlük ve devletin sınırlandırılması taleplerini güçlendirdi. Devletin kendi yurttaşının inancına ve hayat tarzına müdahale etmemesi, hukukun herkes için işlemesi geniş kesimlerin somut talebine dönüştü.

28 Şubat bu tecrübenin en ağır safhalarından biriydi. Seçilmiş siyaset üzerinde askerî ve bürokratik vesayet “laiklik” ve “devletin bekası” adına yeniden belirleyici olurken, başörtüsünden eğitim ve çalışma hakkına kadar geniş bir alanda devlet gücünün insanların hayatına ne ölçüde müdahale edebileceği görüldü. Buradan çıkarılabilecek ders açıktı: Hangi gerekçeyle kullanılırsa kullanılsın, hukukla sınırlanmayan ve denetlenmeyen devlet gücü tehlikelidir.

Ama iktidara gelen dindar siyasetçiler bu dersi iktidarlarının yarı yolunda terk ettiler. İlk yıllarında hak ve özgürlüklerin alanını genişleten, askerî ve bürokratik vesayetle mücadele edenler, iktidarlarını tahkim ettikçe bir zamanlar sınırlamak için mücadele ettikleri devlet gücünü kendi ellerinde toplamaya başladılar. Hukuk iktidarın ihtiyaçlarına göre eğilip büküldü; eleştiri ihanetle, muhalefet devlet düşmanlığıyla özdeşleştirildi. Geçmişten devralınan itaat, fitne ve beka kavramları da yeni şartlarda yeniden dolaşıma girdi. Bir zamanlar devlet karşısında hak ve özgürlük talep edenlerin önemli bir kısmı, devlet kendi siyasi ve dinî aidiyetleriyle özdeşleştiğinde aynı gücü sınırlamak yerine sahiplenmeye yöneldi.

Ölçüyü Geri Almak

Peki bütün bu tarihsel tecrübeye rağmen devlete ve güce yönelik bu bağlılık nereden besleniyor?

Bunun tek bir sebebi yok. Buraya kadar izini sürdüğümüz itaat, fitne ve beka etrafında oluşmuş siyasi-dinî mirasa, imparatorluğun yıkılışının bıraktığı derin korku eklendi. Devletin kaybedilebileceğini tecrübe etmiş bir toplumun hafızasında çoğulculuk kolaylıkla parçalanma, özgürlük düzensizlik, eleştiri ise devletin zayıflatılması olarak okunabiliyor. Beka böylece yalnız siyasi bir mesele olmaktan çıkıp kaybedilme korkusuyla beslenen güçlü bir duyguya dönüşüyor.

Bu miras modern dönemde yeni biçimler aldı. Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu”su ve “Başyücelik Devleti”, güçlü devlet ile güçlü lideri dinî ve ahlâkî bir ideal etrafında birleştiren çarpıcı örneklerden biriydi. Burada asıl mesele devlet gücünün nasıl sınırlandırılacağı değil, o gücü kimin kullanacağıydı. Devlet de dini yalnız karşısına almadı; zamanla kendi siyasetinin bir parçası hâline getirdi. Özellikle 12 Eylül’den sonra güç kazanan Türk-İslam Sentezi, dini toplumu bir arada tutacak ve devlete bağlılığı güçlendirecek bir unsur olarak gördü. Böylece geleneksel itaat ve beka dili, modern milliyetçilik ve güçlü devlet anlayışıyla birleşebildi.

15 Temmuz darbe teşebbüsü bu birikime yeni ve çok güçlü bir halka ekledi. Meclis’in bombalandığı, insanların tankların önünde öldürüldüğü bir gecenin toplumda devletin varlığına ve güvenliğe ilişkin kaygıları derinleştirmesi doğaldı. Fakat travmalar yalnız yaşandıkları anı değil, sonrasında neyin meşru görülebileceğinin sınırlarını da değiştirebilir. Darbenin önlenmesiyle devletin korunması arasındaki haklı ilişki, zamanla devlet adına kullanılan gücün sorgulanmaması gerektiği düşüncesini de güçlendirdi.

Ayrıca dünyanın kendisi de yeniden bir güvensizlik çağından geçiyor. Savaşlar, terör, göç hareketleri, salgınlar, ekonomik belirsizlikler ve büyük güçler arasındaki gerilimler, birçok toplumda güvenlik talebini özgürlük talebinin önüne taşıyor. Güçlü lider ve güçlü devlet söylemleri yeniden karşılık buluyor. Türkiye’deki eğilim bu küresel dalganın dışında değil. Fakat bizde onu daha kuvvetli kılan, yeni korkuların çok daha eski bir devlet ve beka hafızasıyla buluşmasıdır.

Yine de bütün açıklamayı tarihe, devlete veya yaşanan travmalara yüklemek kolaycılık olur. Çünkü güçlü devlet arzusu yalnız yukarıdan dayatılmıyor; onu ayakta tutan aşağıdan gösterilen bir rıza da var. Güç, insana güvenlik ve aidiyet sunduğu kadar sorumluluktan kaçma imkânı da sunuyor. Kendi adına karar veren, itiraz eden ve bunun bedelini üstlenen bir birey olmak yerine güçlü olanla özdeşleşmek çoğu zaman daha kolaydır. Devletin gücünü kendi gücü, liderin zaferini kendi zaferi olarak gören insan, o gücün sınırlandırılmasını da kendisine yönelmiş bir tehdit gibi algılayabilir. Böylece gücün yüceltilmesi yalnız korkunun veya baskının değil, insanların kendi elleriyle beslediği bir tercihin de sonucu hâline gelir.

Dinî bilinç açısından asıl kırılma burada ortaya çıkıyor. İnsanı gücün karşısında yalnız bırakmaması, vicdanı iktidardan bağımsız tutması gereken din, tam tersine insanı güçlü olanla özdeşleşmeye ikna eden bir dile dönüşebiliyor. Oysa tevhidin siyasi anlamı, hiçbir beşerî gücün mutlaklaştırılamayacağını kabul etmekle başlar. Devlet gerekli, düzen kıymetli, güvenlik vazgeçilmezdir; fakat bunların hiçbiri kendi başına hakkın ve haksızlığın ölçüsü değildir. Devletin bekası da adaletin alternatifi olamaz. Çünkü devletin varlık sebebi yalnız kendi varlığını sürdürmek değil, emanet edilen insanların hakkını, güvenliğini ve ortak hayatını korumaktır. Kendisini korurken varlık sebebini ortadan kaldıran bir devlet, güçlü görünse bile kendi meşruiyet zeminini aşındırır.

Bu yüzden ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir ölçü icat etmek değil, devletin bekası, siyasi birlik ve itaat kaygıları içinde zaman zaman geri plana itilen adalet ölçüsünü yeniden esas almaktır.

Adaleti gücün önüne koymak, devleti olması gereken yere koymaktır. Dini iktidarın meşrulaştırıcısı olmaktan çıkarıp yeniden vicdanın sesi kılmak da devleti zayıflatmaz. Aksine, gücünün sınırını bilen, hukuka bağlı ve hesabını veren bir devlet, korkulan değil güvenilen ve bu yüzden gerçekten güçlü bir devlettir.

Başta aktardığım âyet, bütün bu yolculuğun özünü taşıyor: Mîzân, insanlar adaleti ayakta tutsun diye indirildi. Ölçü, güce göre değişsin diye değil, gücü de kendisine tâbi kılsın diye vardır. Devleti bu ölçünün üstüne çıkardığımızda yalnız siyasetin ölçüsünü değil, dinle kurduğumuz ilişkiyi de bozuyoruz. Bugün dindarlığın asıl sınavı camilerin çokluğunda veya doluluğunda değil, tam burada veriliyor: Gücün haksızlığını gördüğümüzde susmakla konuşmak arasında verdiğimiz kararda. Çünkü devleti de toplumu da kalıcı biçimde ayakta tutacak olan, gücün büyüklüğü değil adaletin sağlamlığıdır.

Mustafa Yeneroğlu, İstanbul Milletvekili.

Tek kanatlı-topal seküler-felsefi ahlak teorileri Prof. Dr. İlhami Güler+28/08/2026

Bu yazı, insanın “Dua” ile, Tanrı’nın da “vahiy” yolu ile inayetine, lütfuna, rahmetine ve hidayetine ihtiyaç duymayan, müstağni bir salt“Vicdan” söyleminin yeterli olduğuna inanan seküler-felsefi Ahlak teorilerinin zaaflarını inceler.

Platon, Aristo’dan bir gömlek ilerde Tanrı’ya varlık olarak “İyi İdeası” adını vermeyi başarır ve “Sokrates’in Savunması”nda Sokrates’e ahlak hususunda tetikte ve teyakkuzda olmayı başarır. Aristo ise, Metafizik/Teoloji yaparken, Tanrı’ya “İlk Neden” der. Her ikisi de, meraktan doğan bir düşünme ile varlığın kökeni(Arche) sorununa cevap ararlar. Hayranlık duygusu ile hayrete düşerek “Bu değirmenin(Güneş sistemi- Eko sistem ve insan) suyu nereden geliyor?” Ahlaki sorusunu sorup da; insanın kendini “borçlu olduğu” verene karşı bir şükran duygusu ile “İman” etmeyi ve ondan “Dua” ile yardım talep etmeyi başaramazlar. Peygamberler, yaşamın nihaî amacını, Tanrı’ya ve hemcinsine karşı ahlaki sorumluluk ile birlikte: 1- Ölüm ile ebedi hiçlikten, 2- Dünyada zulümden, 3- Ahirette cezadan “Kurtulmak(Felah-Fevz)” olarak vazederken; Yunanlı filozoflar, -örneğin Aristo-, salt insana karşı sorumluluk ve dünyevi “Eudaimonia(Mutluluk/İyi yaşam)” olarak vazeder. Aristo, “Nikomakhos’a Etik” adlı kitabında mutluluğu, erdeme göre yaşama olarak tanımlayıp; “Erdem”i de: 1- Karakter erdemi(ölçülülük),2- Cömertlik, 3- Adalet, 4- Yiğitlik olarak sayar. Erdemleri teşhis edecek vicdanı da “Phronesis” yani ustalık, uz-görü, feraset, basiret, aklı başındalık olarak tanımlar.

Mutluluk ahlakının modern temsilcileri J.Stuart Mill(Fayda/Utility) ve William James(Pragma)dir. Her ikisi de, eylemlerimizi bize verdikleri mutluluk oranında “iyi” sayar. Burada “Fayda” ve “Pragma” kavramlarının, Aristo’da olduğu gibi salt bedensel zevk, haz, neşeyi değil; ruhsal/manevi olanı da içermesi, Tanrı’ya borçlu olmaktan doğan şükran hissi ile ona “İman” etme ve Dua ile ahlak alanında ondan yardım talep etmeyi içermemektedir. Temel ilgi alanı, insanın “mutluluğu”dur.(Bu iki teorinin, Kur’an açısından kritiği için bkz: İlhami Güler,“Faydacılık-Pragmatizm ve Ödev Ahlakı Arasında Kur’an’ın Ahlak Metafiziği.” Kur’an’ın Ahlak Metafiziği adlı kitabın içinde. Ank. 2013. S 9 vd.)

Tanrı’yı hesaba katmayan, insan/vicdan merkezli bir başka seküler ahlak teorisi, İmmanuel Kant’ın “Ödev Ahlakı” veya “Kategorik Buyruk” teorisidir: “İyiyi isteme iradesi” nden daha yüksek bir şey yoktur. “Tanrı”, kendisine varlığımızı borçlu olduğumuz için şükran/iman etmeyi gerektiren ve Dua ile kendisinden ahlak alanında yardım talep edeceğimiz bir varlık değil; Kategorik buyruğa uyduğumuz için, hakkettiğimiz ve bu dünyada karşılığını alamadığımız mutluluğumuz için “var”olması ve “Ahiret”i yaratarak bizi ödüllendirmesi “gereken(!) biridir. Tanrı, varlığımızı ve içinde yaşadığımız “Dünya”yı bize bahşeden, bundan dolayı da, iman/şükran borçlu olduğumuz bir zat/kişi/ego/ben/karakter değildir.

Kant, dua ile Tanrı’nın yol göstermesini ve her türlü bireysel ve biricik ahlaki duygulanımı(şükran, saygı, merhamet, sevgi…) ret ederek, Mantık kurallarının kesinliğine yakın “Kategorik buyruk”un her zaman ahlaki doğruyu bulamadığının kanıtı, SS subayı Adolf Eichamann’ın, yargılanmasında kendini savunurken, Yahudileri Gaz odalarına gönderirken, bu eylemi “Kategorik Buyruk”a uyarak yaptığını söylemesidir: “Benim yerimde her kim olsa, bu eylemi yapardı.”(S.Sakman, Rasyonel insanın Felsefesi. İst. 1988. S 52.). Apirori kesin buyruk diye bir şey yoktur.

Bir başka seküler ahlak teorisi J.P. Sartre’a aittir. Ateist Varoluşçu Felsefenin önde gelenlerinden bir olan Sartre, radikal bir özgürlük anlayışı ile “Varoluşun özden önce geldiği” ni söyler. İnsan, özgür olmaya mahkumdur. Bu görüş, Kur’an’ın: “Deki: “Herkes, kendi seçimine-üslubuna/kendini şekillendirmesine göre davranır.”(17/84) ayetini yankılar. Özgürlük, sorumluluktur. İnsan, sadece kendinden değil; bütün insanlardan sorumludur. Özetle Sartre, Kant gibi Vicdanı mutlaklaştırarak Tanrı’ya varlığını borçlu olduğunu ve ona şükran/iman borcu olduğunu, ondan yardım talebini ret eder.

Salt “Vicdan” üzerine kurulu bu teorilerin zaafını Fazlurrahman, “Takva” kavramı dolayımı ile şöyle eleştirir: “ Takva kavramı ile ima edilen “kendini inceleme/nefis muhasebesi”, hiçbir zaman, kendini her şeyden masun görme anlamına gelmez. Tam aksine, takvanın anlamının ayrılmaz bir parçası şudur: Bir insan, davranışlarını düzenlemek için kendini mümkün olduğu kadar nesnel şekilde nefis muhasebesine çekse de, hiçbir zaman doğruyu seçtiği hususunda garanti yoktur. Eğer bu nefis muhasebesi yeterli olsaydı, “Hümanizm” mükemmelen işler ve böylece “Aşkın’a/Allah’a” ihtiyaç kalmazdı. Fakat, insanların vicdanlarının ne kadar sübjektif olabildiğini biliyoruz. İşte “Takva”, bizzat bu aşkınlığa işaret eder. Zira, onun ima ettiği şey, her ne kadar seçim bizim, çaba/fiil de bizimse de; bizim yapıp etmelerimizin hakkındaki nihâi ve gerçekten nesnel değerlendirme, bizim değil; Allah’ın yetkisindedir.”(Fazlurrahman, Allah’ın mesaji ve Elçisi. Çev: A. Çiftçi. Ank. 1997. S 14)

Sonuç olarak Vicdan, ahlak için “gerekli/zorunlu”; fakat, “yeterli” bir şart değildir. Seküler ahlak teorilerinin “tek kanatlı” veya “topal” olmaları bundandır.

*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.

26 Ağustos 2026 Çarşamba

‘Kültürel iktidar’ mı, pasif devrim mi? Hasan Bülent Kahraman/21 Ağustos 2026

Diğer yanda söz konusu tespit 25 yıl sonra geliyor. Hani meşhur şarkıdaki gibi ‘daha önceleri neredeydiniz’ demek geliyor insanın içinde, soruyu soranlar açısından bakınca. Böyle bir soru daha erken bir dönemde sorulabilirdi ama bunca zamanın ardından gündeme getirilmesi biraz işlevsiz kalıyor. ‘İlk gün kurulamayacağına göre bugün sorulması makuldür’ yaklaşımına da ‘geç’ diye kısa bir yanıt verelim. Bunca geç sorulması sorunun dahi, o iktidarın neden kurulamadığını açıklamaya yeterldir. Ama bir onunla yetinmeyip irdelemeyi genişletelim.

***

Önce bazı saptamalarda bulunayım.

Birincisi bu tartışmayı başlatanlar kavramlara ne kadar hakimdir, emin değilim. Çünkü, kavram, ‘kültürel iktidar’, tıpkı kültürle ilgili diğer tüm kavramlar gibi sola aittir. Arkasında gelmiş geçmiş en önemli ve üretken, en yaratıcı Marksist düşünürlerden Antonio Gramsci’nin meşhur Hapisahane Defterleri’ durur.

Gramsci’ye göre egemen sınıf, kültürel açıdan farklılıklara sahip toplumdaki çeşitli kesimleri belli bir ideolojik kurgunun etkisi altına alıyor, o kurguyu hiç zora başvurmadan tamamen dolayımsal olarak kurumlar aracılığıyla üretiyor ve ortak söylem, giderek herkesi birleştiren, insanların farkında olmadan benimseyip kullandığı bir söyleme dönüşüyorsa kültürel hegemonya kurulmuştur.

Temel mesele, belli bir çevrede/merkezde üretilen söylemin zıt kutuplar tarafından bile nasıl benimsendiği ve yeniden üretildiğidir. O gelişmeyi daha sonra Althusser’in çok bilinen radyo, televizyon, hatta okul gibi ‘devletin ideolojik araçları’ sağlayabilir ya da Gramsci’nin vurguladığı üzere okul, aile, kimlik, aidiyet gibi dolaylı araçlar aynı sonucu üretebilir. Ne olursa olsun, öylece, toplum çok ciddi bir kontrol altına girer. Kültürel iktidarla hegemonya arasındaki ilişki kesindir ve kimse kusura bakmasın zorunludur. Dolayısıyla da hegemonik ve totaliterdir.

***

Kültürel iktidar kavramını öne sürenler hiç böyle bir niyetleri bulunmadığını söyleyebilir, çok daha özgürlükçü, demokratik bir tutum ve tavırdan söz edebilir, doğrudur, ama ne yapalım ki, kavramların bazen dikkatimizden kaçan kökenleri ve iç örüntüleri vardır ve bir siyasal iktidara neden kültürel iktidarını veya kültürel hegemonyasını kurmadığı, kuramadığını sormak hayli sorunludur.

Nedenini tek bir basit cümleyle açıklayayım: kültürel iktidar/hegemonya totaliter rejimlerde söz konusudur. Dünyada, Fransız Devrimi dahil olmak üzere kendi kültürel iktidarını inşa etmek için çalışmamış tek bir otoriter yapı gösterilemez. Başlangıçta avangart sanatla bütünleşen, büyük bir kültürel açılım, zenginlik ve çeşitlilik içeren Rus Devrimi kültürel hareketinin Stalinci dönemde Sosyalist Realizme ve Proletkult’a (proleterya kültürü) dönüşmesi, Faşizmin kendi kültürel değerlerini örmesi, Maocu Devrimin, Kültürel Devrimi yapmak adı altında olmadık şeyleri yapması kültürel iktidar kurma çabasının çok dramatik, tarihsel ve çok somut örnekleridir.

Annem 90 yaşında 2015 yılında vefat etti, babam ondan yedi yıl önce, 2008’de. İkisi de 1925 doğumluydu. Ölene kadar ikisi de biraz abartarak söyleyeyim Atatürk’ü Ebedi, İnönü’yü Milli Şef saydı. İkisi de Halkevinden yetişmişti ve bizim evde felsefe, politika ve edebiyat dışında bir şey konuşulmadığı gibi, her ikisinin de Kemalist kültür devrimine, içerdiği tüm unsurlarla, sıkı sıkıya bağlı kaldıklarını ayrıca belirtmek gereksizdir. Evet, Halkevleri, Tercüme Bürosu, tıpkı Köy Enstitüleri gibi, tıpkı Halk Hatipleri müessesi gibi (babam Halk Hatipliği de yapmıştı) o kültürel iktidarın kurumları arasındaydı. Radyoda yasaklanan Osmanlı Müziği, yerine önemsenen ve önerilen çok sesli müzik, Divan Edebiyatının lanetlenmesi (okullarda müfredattan çıkarılması bizzat Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından Maarif Şurasında önerilmiştir) gibi unsurlar o oluşumun bir parçasıydı. Söylemek istediğim gençliklerinde büyük bir iştah ve iştiyakla benimsedikleri kültürün 85-90 yaşlarında kadar devam etmesiydi. Bu kültür yüksek kültürdü. Batı kökenliydi. İkinci Mahmut devrinden beri devam eden bir oluşumun son halkasıydı. Ve bir kültürel iktidarın anlamını da boyutlarını da sonuna kadar sergiliyordu.

Birincisi bu.

***

İkincisi, kültürel hegemonya kavramı Gramsci’de pasif devrim (passive revolution) kavramından bağımsız değildir. Birbirini bütünlemez ve Gramsci asla öyle bir şey söylememiştir ama yine Hapishane Defterleri’nde çok çeşitli yerlerde ve çok çeşitli işlevler yükleyerek kavramı kullanmıştır, büyük Marksist düşünür. Maksadı bellidir. Gramsci’ye göre hakim sınıf/kadro/iktidar, toplumu, Fransız Devrimindeki Jakobenizm türünden radikal, sert bir hamleyle değiştirip kendi düşüncesini egemenleştiremediği zaman, yine iktidarını sürdürmek için küçük dönüştürümler sağlar ve toplumun bilincini, temel davranış kalıplarını, değer sistemini farklılaştırır. Bir yandan iktidarının devamını temin eder, diğer yandan toplum bambaşka bir noktaya gelmiş olur.

AKP’ye atfedilen, kültürel iktidarı kurdu/kurmadı tezlerini bu doğrultuda nereye oturtmak gerekir?

Son 25 yıllık iktidarın bir pasif devrim gerçekleştirdiğinden pek kuşku duymamak gerekir. Tam Gramscigil manâda mıdır yoksa daha ötede boyutları var mıdır, bu ‘devrim’ neleri içerir tartışmasının yeri bu yazı değil, ama hiç değilse Kemalist devrimin radikal bazı tezlerinin ve uygulamalarının dönüştürüldüğü muhakkaktır. Hiç değilse laiklik konusunda varılan yer itibariyle bu söylenebilir. Kaldı ki, kültür sadece resim, opera ve edebiyat değildir, esas itibariyle toplumsal kültürdür ve evet o yönde toplumsal dönüşüm çok geniş ölçüde sağlanmıştır.

***

Bu koşullarda neden yakınılıyor, yakınılan nedir?

Çok büyük olasılıkla Türkiye’de muhafazakârların içselleştirmediği elitist, yüksek bir Batı kültüründen söz edilmektedir. Biraz daha genişletirsem muhafazakârların büyük bir kültür sentezi kuramadıkları şimdi şikayet konusudur.

Bu, sentez ve yeniden üretim tartışması Türkiye’de yeni değil. Türkiye’nin kültürel konular açısından en dinamik dönemlerinden biri olan 1970’lerde enine boyuna tartışılmıştı. Nasıl tartışılmasın? Modernleşme tarihimiz doğrudan doğruya bu olguya bağlıdır. Meşhur Ziya Gökalp formülü bütün Cumhuriyet boyunca ve bugün de bizi takip eden gölgedir. Batının teknolojisini alacağız, için yerli kültürle (o ‘hars’ diyor) dolduracağız. Gökalp’in yaklaşımı dışına çıkılmaz bir demir kafestir ama bir yandan da sadece gölgedir. Formülün nasıl işletileceği konusunda daha ileri bir adım atılmamıştır.

1970’lerde bu tartışma yeniden üretim çerçevesine oturtulmuştur. Yeniden üretim Marksist bir terimdir. Belli bir tarihsellik ve onunla bütünleşmiş bir altyapı/üstyapı etkileşimi kurmadan ele alınamaz. Mesele, Osmanlının feodal dönem aristokratik kültürünü Batılı bir model içinde nasıl yoğuracağımızdır. İşin ilginç yanı, bu konuyu bu anlayışla gerçekten de soldaki insanlar dert edinmiştir. Sağ kesim, muhafazakârlar ise geçmişin kültürünü aynen yaşatmaktan daha öteye giden bir şey dile getirmemiştir. Ve yine işin ilginç yanı, muhafazakâr camianın, İslamcı kesimin daha yenilikçi kültürel üretiminin tamamen Batılı kalıplar içinde cereyan etmesidir.

Nuri Pakdil’den Sezai Karakoç’tan İsmet Özel’e kadar (ki son dönemin en önemli şairidir) yazılan şiir, o şairlerin Batılı kaynaklara yönelmesinden, onları benimsemesinden sonradır. İkinci Yeni gibi ‘alafranga’ bulunarak kendi şairlerinin bile bir süre sonra reddettiği akım, bu şairlerin (bilhassa Özel’in) şiirinde devam etmiştir. muhafazakâr çevrelerde çok benimsenen Erol Akyavaş ise bütün eğitimini (mimardır) Amerika’da tamamlamış bir ressamdır. Attila İlhan’ın bu sentezi öngören ve ulusal bireşim dediği yaklaşım, Ziya Gökalp’ten mülhemdir ve İlhan, evet, 1968 sonrasında o bireşimci şiire yönelmiştir, Osmanlı/Divan şiirini çok kullanmıştır ama sonuna kadar Batılı bir şiir yazmıştır.

***

Buradaki kritik eşik Osmanlı birikimin önce kabulü sonra yeniden üretilmesidir.

Doğrudur, Cumhuriyet radikalizmi o kültürü kökünden yok saymıştır. Bugün kabullenilmesi başlı başına bir aşamadır. Fakat son dönemdeki kabullenme ve önerme iki yaklaşımla perçinleniyor. Bunların ilki kiçtir. Kiç, gerçekliği olmayan, karşılığı bulunmayan boş bir taklittir (mimesis). Yapay olduğu kadar abartılı ve karikatüraldir. Aynı zamanda da, teatraldir. ‘Tiyatrosallık’ denen yaklaşımın bile bir gerçekliği olabilir. Ama kiçe dönük bir tiyatro bilinci tamamen boştur. Bir örnek vereyim: bugün Osmanlı’ya ait sanılan mesela şu altın yaldızlı, oymalı, işlemeli mobilyaların hiçbirisinin Osmanlıyla ilişkisi yoktur. Son derecede çağcıl ve güncel olan (hele son dönemde büsbütün öyle) Osmanlı hanedanı o mobilyaları Fransa’dan almıştır. Tamamı XV., XVI. Louis mobilya tarzıdır. Fakat bizim sanıyoruz ve o gerçeklik duygusu içinde kullanıyoruz. Kiç ve tiyatrosallık bakımından yeteri kadar bir işaret değil midir?

Bir başka örnek vereyim, ikinci kavram ve olgu budur, birçok kereler vurguladığım gibi, bugünün muhafazakârları muhayyel bir Osmanlı geçmişi yaratıyor. Osmanlı’yı sadece Kanuni döneminden ibaret sanıyorlar. Hatta babası Yavuz Selim bile bu manzumede yer almıyor. Büyük Fatih, Türk İslami muhafazakârlığının kurucu figürüyken sonrada ‘Rönesans insanı’ kabul edilince terk edildi. III. Selim ve sonrası ise tümden yok sayılıyor. Sadece, Abdülhamit Han o dönemden tek isim olarak geliyor. Bu çerçevenin bir anlamı var: Batılılaşma demek olan Osmanlı modernleşmesinin 19. Yüzyılı Türk muhafazakârlığının bilincinde yer almıyor. Nasıl olacak? Osmanlı eşsiz güçte bir imparatorluktu ve muazzam bir kültür/medeniyet yarattı. Ama kendi içinde dönüşerek modernleşme ihtiyacını duydu ve yine büyüklüğünün bir uzantısı olarak onu Batılılaşmayla bütünleştirdi. O aşamayı, evreyi nasıl yok sayacağız?

akp 25. yıl mitingi boyutsuz dikkat

***

O zaman sorun başka bir düğüm atıyor kültürel süreklilik. Gerçekten de Fransa’da, İngiltere’de veya İtalya’da ya da İsveç’te kültürel kopuş Türkiye’deki kadar radikal olmadığı için geçmişin birikimi kendi sürekliliğini dönüşerek sağlamıştır. Yahya Kemal’in ortaya attığı Tanpınar’ın da her zaman olduğu gibi ondan devralarak ilerlettiği ‘imtidat’ (süreklilik, temadi etmek, mütemadi olmak, müddete dayanmak) ‘değişerek aynı kalmak, aynı kalarak değişmek’ bizim için değil andığım o ülkeler için geçerlidir. Çünkü, o kültürel geçmişi kendi ‘klasikleri’ olarak benimsemişlerdir ve onu kullanmaya devam etmişlerdir.

Bizdeki çıkmaz klasiğimizin olmadığını düşünmektir. Bu hazin bir görüştür. Elbette klasiklerimiz vardır. Osmanlı klasiğimizdir. O klasiği, klasikleri öğrenmek başlı başına bir zorunluluktur. Klasik her ülkede zordur, fakat aşılmaz bir zorluktan söz etmiyoruz. Shakespeare’i de sözlük ve yardımcı kitap olmadan okuyamazsınız, zannedilenin aksine Baki’nin veya Fuzuli’nin zorluğu da en fazla ‘The Bard’ın (Shakespeare’e tesmiye edilen bir lakaptır, ‘büyük ozan’ manasına gelir) zorluğu mesabesindedir. Tartışma herhalde onları öğretelim mi-öğretmeyelim mi, benimseyelim mi benimsemeyelim mi çekişmesidir. Herhalde ‘kültürel iktidar’ kurulmadığını söyleyenler dile getirmeye çalıştığı gerçek de budur.

***

Kültürel yeniden üretim mevcut iktidarın ve muhafazakârların sadece muhafazakârlıklarıyla gerçekleştirmekte zorlanacakları bir iştir. Muhafazakârlık, belirttim, Avrupa’da aristokrasinin ideolojisidir. Bizde feodaliteyle ve kent göçerleriyle ilişkilidir. Henüz bir ideoloji düzeyine çıkamamıştır. Daha çok bir weltenschauung (dünya görüşü) mertebesindedir. Kültürel İslam’la siyasal İslam arasındaki ayrım da bu bu ara kesitte şekillenir. Kültürel İslam daha yumuşak bir tercihtir ve kabullerinde daha kavrayıcıdır. Siyasal İslam ise o kökenin ideolojik hale getirilmesi kaygısını taşır. Siyasal İslam bahsettiğim pasif devrimi tamamlamak çabasındadır.

Burada dikkat edilmesi gereken iki husus var. Birincisi, Kemalist devrimle yapılacak mukayeseler. Unutmayalım ki, o devrim bütünüyle kültürel ve sembolikti. Oysa Türk muhafazakârlığı daima altyapıyla ilgilidir ve ilişkilidir. O kadar böyledir ki, zaman zaman iktidarı tayin etmekte güç kazanan, öncü olan Aydınlar Ocağı gibi kurumların çabaları kendileriyle sınırlı kalmıştır. Bir dönemde devletin resmi ideolojisi haline gelen Türk-İslam Sentezi bile bir noktadan daha ilerisine (kültürel planda) geçememiştir. İkincisi, muhafazakârlık sabit bir sınıfsal yapıyı gereksinir. Bu ya aristokrasidir ya da kısmen burjuvazidir. Türkiye’de siyasal İslam’ın dayandığı muhafazakâr kanatlar ise çok değişken, çok hareketli ve işin ihmal edilen ama can alıcı yanını belirtirsem, modernleşmeci, geleceklerini o sularda arayan sınıflardır. Onların muhafazakârlıkla ilişkisi sadece din kültürünün temel değerleri ve kabulleriyle sınırlıdır.

Türkiye’deki kültürel iktidar pasif devrimin içine saklanmıştır, önce pasif devrim gerçekleştirilmek istenmiş, kültürel iktidarın daha sonra teşekkül edeceği varsayılmıştır. O iktidarın ise elitist, yüksek kültüre dayanacağı, ondan kuvvet alacağı çok şüphelidir. Yüksek kültür derken sadece Batılı yüksek kültürü değil, bihakkın öğrenilmiş Osmanlı kültürünü de kastediyorum. AK Parti aradan geçen 25 yılda kültürel iktidara yönelmedi. Erdoğan, siyaseti, kendisine akıl verenlerden bin kere daha iyi bildiği için onun yerine pasif devrimi gerçekleştirme çabasına girdi. Bir yere kadar da getirdi.

Gerisi entellektüellerin tartışmasıdır...

Bir elinde cımbız, bir elinde ayna umurunda mı dünya Hasan Göğüş+25/08/2026

Dış politikada dört bir yanımızda bu önemli gelişmeler yaşanırken Türkiye’de ise gündem Süleymancılara ve Furkan Vakfına yapılan operasyonlar. Sanki Ülkenin başka derdi yokmuş gibi hangi televizyonu açsanız, hangi sosyal medya mecrasına girseniz “Alihan Kuriş Suç Örgütü nedir? Süleymancılar kimdir, neden hedefte? Arif Ahmet Denizolgun eceliyle mi öldü, bir cinayete mi kurban gitti? Furkan Vakfının topladığı milyonlar nerede? sorularının uzun uzun tartışıldığına şahit oluyorsunuz.

Bütünüyle suni gündemle yaşayan bir toplum haline geldik.

***

Türk kamuoyu oldum olası dış politikayı pek sevmemiştir. Genellikle dış politika konularını yakından takip etmez. Siyasilerin ilgisi ise getireceği oy hesabıyla sınırlıdır. Oysa son günlerde dört bir yanımızda ülkenin güvenliğini doğrudan ilgilendiren son derece vahim gelişmeler yaşanıyor.

Güneyimizde geçen hafta Suriye üzerinden İsrail’le az kalsın savaşa tutuşuyorduk. 18 Ağustos’ta Türkiye sınırına sadece 70 km mesafede olan İdlib vilayetindeki Ebu El Duhur havaalanı İsrail uçakları tarafından bombalandı, hem de 8 kez. Bu saldırılar İsrail’in Suriye’deki ilk vukuatı değil. Geçen yıl 4 Nisan’da ve 8 Eylül’de yine Türkiye’ye çok uzak sayılmayacak Humus Vilayetindeki Palmira ve T4 hava üslerini vurmuştu. 8 Eylül’deki saldırıda, Türk Milli Savunma Bakanlığı tarafından yalanlanmakla birlikte, İsrail basınında Humusta bulunan Türkiye’de üretilmiş füze ve hava savunma sistemi ekipmanlarının bulunduğu bir deponun imha edildiği iddia edildi, hatta sosyal medyada Türk askerlerine ait olduğu öne sürülen cesetlerin fotoğrafları bile dolaştırıldı. Allah’tan bu iddiaların aslı astarı çıkmadı.

18 AĞUSTOS SALDIRILARI NEDEN ÖNEMLİ?

18 Ağustos saldırıları öncekilerden daha vahim bir nitelik taşıyor. İsrail önce saldırıları üstlenmedi. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye/Irak Özel Temsilcisi Barrack’ın İsrail’i ifşa etmesi üzerine, İsrail Başbakanlık Ofisinden yapılan resmi açıklamada, Şara Hükümeti ile Suriye’de mevcut askeri statükonun korunacağına ilişkin bir mutabakata varıldığı, İsrail’in müteaddit uyarılarına rağmen, Suriye’nin Türkiye’nin sözkonusu havaalanına yerleşmesine izin vermek üzere olması nedeniyle üssün vurulduğu ifade edildi. İsrail bu açıklamasıyla ilk kez Türkiye’yi ismen zikrederek Türkiye’nin Suriye ile yürüttüğü askeri işbirliğinin sınırlarını da kendisinin çizeceği mesajını vermiş oldu.

Geçtiğimiz hafta ortasında Axios haber ajansına konuşan Başkan Trump, İsrail’in saldırıları hakkında bilgilendirildiğini söyledi, ancak bu bilgilendirmenin saldırılardan önce mi, sonra mı gerçekleştiği sorularını yanıtsız bıraktı. Bu arada dikkatlerden kaçmaması gereken bir husus da İsrail saldırılarından 3 saat önce Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir telefon görüşmesi yapmış olması. Büyükelçi Barrack’ın Türkiye’nin 2015 yılında sınırlarına yaklaşan bir rus uçağını düşürdüğü gibi tepki vermemesi için ABD’nin yoğun bir diplomasi trafiği yürüttüğüne ilişkin ifadeleri Trump-Erdoğan görüşmesinde bu konunun da ele alınmış olabileceğini akla getiriyor.

Seçim dönemleri ilişkileri gergin ülkeler için daima krizlere gebedir. Umarım anketlerde durumu pek parlak görünmeyen Netanyahu 27 Ekim tarihinde gerçekleşmesi öngörülen seçimlere kadar yeni bir çılgınlık yapmaz.

EGE’DE ISINAN SULAR

Batımızdaki Yunanistan’la Ege’de sular ısınıyor. Türkiye’nin 7 Ağustos’da Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzaladığı, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, ardından da Doğu Akdeniz ve Ege’de ilan edilen “Deniz milli parkları” Türkiye denilince pireden nem kapan Yunanistan’ı son derece rahatsız etti. Bir de TBMM’nin yeni yasama dönemine kalan Yunanlıların metnini görmeden “mavi vatan” yasası diye nitelendirdikleri deniz yetki alanları tasarısı yasalaştığında, kopacak kıyameti tahmin edebiliyorum. 2027 yılı Yunanistan için seçim senesi olduğundan bu cephede de Türkiye’yi zor bir dönem bekliyor.

RUSYA İLE İLİŞKİLER GERGİNLEŞİYOR

Kuzey komşumuz Rusya ile aramızda soğuk rüzgarlar esiyor. Türkiye,Rusya-Ukrayna savaşının çıktığı ilk günden bugüne kadar tarafsız kalarak arabulucu rolü oynayabilmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump ile telefon konuşmaları arttıkça, Putin ile diyaloğu azalmaya başladı. Putin’in Türkiye’yi ziyaret etmesi artık gündemde bile değil. Ankara’daki NATO Zirvesinin ardından Türkiye’nin Ukrayna’ya 283 milyon dolar tutarında aralarında gelişmiş füze sistemlerinin de bulunduğu askeri malzeme satacağına ilişkin haberler ve 6 Ağustos’ta bu satışa ABD Kongresinin onay vermesi Rusya’nın sert tepkisine yol açtı. Rusya ile ilişkilerin bozulması Türkiye’nin başına bela olan S-400’lerden kurtulmasını da güçleştiriyor.

BİTMEYEN ABD/İRAN SAVAŞI

Doğumuzdaki İran-ABD savaşı hala bitmedi, yakında bitecek gibi de görünmüyor. Bir dediği bir dediğini tutmayan Başkan Trump’ın İran’a tarihte emsali görülmemiş bir ekonomik savaş başlatacağını söylemesi geçen hafta petrol fiyatlarını 12 dolar birden fırlattı. Tabii Türkiye bu artışın ceremesini en fazla çeken ülkelerin arasında. İran’da devrim muhafızlarının yönetimde artan ağırlığı İran’ı da daha uzlaşmaz bir çizgiye itiyor. Umarım İran ABD’nin yeni Vietnamı olmaz.

TÜRKİYE’NİN İÇ POLİTİKA GÜNDEMİ

Dış politikada dört bir yanımızda bu önemli gelişmeler yaşanırken Türkiye’de ise gündem Süleymancılara ve Furkan Vakfına yapılan operasyonlar. Sanki Ülkenin başka derdi yokmuş gibi hangi televizyonu açsanız, hangi sosyal medya mecrasına girseniz “Alihan Kuriş Suç Örgütü nedir? Süleymancılar kimdir, neden hedefte? Arif Ahmet Denizolgun eceliyle mi öldü, bir cinayete mi kurban gitti? Furkan Vakfının topladığı milyonlar nerede? sorularının uzun uzun tartışıldığına şahit oluyorsunuz.

Bütünüyle suni gündemle yaşayan bir toplum haline geldik.

Ne diyelim, Allah sonumuzu hayır etsin.

*Hasan Göğüş, Emekli Büyükelçi.

‘Dreyfus’ların çok, ‘Zola’ların az olduğu iklimde gerçeği örterek adaleti yok etmek Prof. Dr. Muhammet Özekes+24/08/2026

Adalet ancak gerçekle, mutluluk ancak adaletle mümkündür” (Emile Zola). “Dreyfus Davası” hukukçuların ve biraz aydın birikimi olan herkesin az çok bildiği, Dünya hukuk tarihine geçen bir davadır. O dava kadar, bu davadaki hak ve adalet mücadelesi, bu mücadelede bazı aydınların duruşu da önemlidir. Bunların başında Emile Zola gelmektedir. Abbas Bilgili’nin “Dreyfus Davası ve Yassıada Yargılamasıyla Benzerlikleri” kitabı aslında bu konu üzerinde yeniden düşünmeyi sağlayan bir kitap. Kitap, konuyu hem belgesel hem roman kıvamında kaynaklarıyla aktarırken, bu konuda Dünya’da ve Ülkemiz’de yapılan çalışmaları, eserleri, filmleri, tartışmaları ilk andan itibaren aktarmakta ve yakın tarihimizdeki bir hukuk utancıyla, Yassıada Yargılamaları ile de karşılaştırmaktadır. Kitaptan öğreniyoruz ki, bu dava konusunda ilk sayılacak eserlerden biri Ülkemizde yayınlanmış, keza II. Abdulhamit de davayla ilgili gelişmeleri günü gününe takip etmiştir.

Dava, Fransız ordusunda Yahudi kökenli yüzbaşı olan Alfred Dreyfus’un 1894 yılında, asılsız iddialarla, sahte delillerle Almanya lehine casusluk yapmakla suçlanıp mahkûm edilmesi davasıdır. Bir adada tecritle zindanda geçirdiği süreç sonunda, birden fazla yargılamanın on yıldan fazla sürdüğü dava sonunda Dreyfus’un masumiyeti anlaşılır ve itibarı iade edilir. Dava Fransa’yı da kutuplaştıran ciddî bir hukukî ve siyasî krize yol açmış, sonunda istifa edenler, intihar edenler olmuştur. Bu gerçek ve hak mücadelesinde, kendisi de ayrıca yargılanan, bir süre yurt dışına çıkmak zorunda kalan Emile Zola en önde yer almaktadır. Bu dava Zola’dan ayrı düşünülemez. Davada hukukun ve yargının, devletin âli menfaatleri, din ve milliyetçilik perdesi arkasında, birilerinin amacına, menfaatine hizmet etmesi çok net görülmektedir. Süreç “gerçeğin” ön yargılara ve bu menfaatlere kurban edilip toplumun nasıl manipüle edilebileceği, adalet, insan onuru, basın ve ifade özgürlüğü, aydın sorumluluğu ve ahlâkı konusunda birçok ders çıkartılacak hak mücadelesidir.

Dreyfus Davası çok farklı yönlerden ele alınabilir. Ancak Dreyfus Davası ve Emile Zola’nın mücadelesi merkezinde, gerçek arayışının, gerçeğin, doğrunun, adaletin bazı dokunulmazlar öne sürülerek tahrif ve tahribi yer almaktadır. Gerçek ve hakikat konusundaki farklı tartışmalara girmiyoruz. Nereden bakılırsa bakılsın insanlığın ilk anından itibaren kavgası, gerçek, doğruluk ve adalet kavgasıdır. İnsan, gördüğü ve görmediği gerçeği aramış, kavramaya çalışmış, izini takip etmiştir. Adalet, ancak gerçek üzerine inşa edilebilir. Adalet ancak gerçeğin rayı üzerinde ilerleyebilir; ray bozulursa adalet katarı devrilir. Mülkün temeli adalettir, adaletin temeli ise gerçektir/hakikattir. Yalan üzerine inşa edilen hukuk ve adalet, temelsizdir, bir gün çöker; adalet çökünce mülk de, düzen de çöker, “Iustitia est fundamentum regnorum”. Zola’nın en baştaki sözü buna işaret eder.

Zola, Dreyfus Davası’na ilişkin bir yazısını “Gerçek yürüyor, onu hiçbir şey durduramayacak” diye bitirir. Çünkü, gerçeğin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Hukukun görevi, o gerçeği, olması gerektiği zamanda, olması gerektiği gibi dosdoğru, ne pahasına olursa olsun bulmak, çıkarmak, ona göre adaleti tecelli ettirmektir. Zamanında bulunmayan gerçek, sonradan ortaya çıkan gerçek, insan hayatları mahvedilip, toplumlar çürüdükten sonra ortaya çıkan gerçek, kokuşmuş bir cesettir, mezarından kalkan hayalettir; mevcut ve mevzu hukukun değil, artık tarihin konusu olabilir. İşte gerçeği gömen, onun üzerine adalet tesis eden de hukukçu değil, ancak mezarcı, tetikçi, hatta gerçeği diri diri gömen gerçeğin ve adaletin katilidir.

Gerçeği, yüce değerler maskesi ve sahte gerekçelerle kendi menfaatleri için gizlemeye çalışanların bilmediği ise, Zola’nın dediği gibi “Gerçeğin kendisinde her türlü engeli ortadan kaldıran bir güç vardır. Ve gerçeğin yolu kesildiği, uzun veya kısa süre yer altına gömülmesi başarıldığı zaman gücü birikir, şiddetle patlayacak hale gelir, o kadar ki, patladığı gün, her şeyi kendisiyle birlikte havaya uçurur”. Ve bundan o gerçeği gizleyenler başta olmak üzere tüm toplum zarar görür. Bu kadim ve evrensel bir tecrübedir. Çünkü, gerçek gizlendikçe adaletten uzaklaşılır, zulüm artar, zulme karşı öfke de artar, o gerçek patladığı zaman öfkenin de nasıl karşılık bulacağı bilinemez. O sebeple Fransız İhtilali sırasında, yaptıkları İhtilâlin amacını unutan isyancılar, büyük bir zulme imza atmış, Marie Antoinette’in avukatı “Ben mahkemeye iki şey sunuyorum: Gerçeği ve kellemi. Birinciyi dinledikten sonra ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar verebilirsiniz.” dese de dinlenmemiştir. Gerçeğin örtülmesinin, bunun sonucu ortaya çıkan zulüm ve acının büyüklüğünü ve buna engel olmanın yolunu BM İnsan Hakları Beyannamesi’inin Giriş kısmında insanlığın ortak acı ve tecrübesi ile bulmak mümkündür: “İnsan haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın vicdanında infial uyandıran barbarca eylemlere yol açtığını ve insanların korku ve yoksunluktan kurtulması, konuşma ve inanma özgürlüğüne sahip olacağı bir dünyanın ortaya çıkmasının sıradan insanların en yüksek özlemi olarak ilan edilmiş bulunduğunu, insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli olduğunu…”. Çünkü, gerçek yürür, onu hiçbir şey durduramaz, derine gömdükçe enerjisi artar ve patlar. Zola’nın dediği gibi, toplumun varlığı ve mutluluğu adalete, adalet ise gerçeğe dayanır. Gerçek göçerse, adalet de göçer.

Gerçeği arayış ne kadar eski ve güçlü ise, onu gizlemek, gömmek, kendi menfaatleri için manipüle etmek çabası da o kadar eskidir. Bunun çok basit, kirli, açık yöntemleri olduğu gibi, sıklıkla bir takım yüce (âli) menfaatler, kutsallarla da üzeri örtülmeye, kamufle edilmeye çalışılmıştır. Kendi menfaatlerini korumak, ahlâksızlık, günah ve hukuksuzluklarını gizlemek isteyen güç sahipleri tarafından, tartışılmazlık ve kutsallık zırhı içinde âli menfaatler, din, milliyetçilik, ideoloji örtüsü ile gerçek, o yolla da adalet örtülmüştür.

Dreyfus Davası’nda bunların tümü birlikte kullanılmıştır. Dreyfus, Yahudidir, ailesi savaşta Almanlar’a kalan Alsace Lorriane bölgesinden gelmektedir, Almanlar lehine casusluk yaptığı söylenmektedir, Fransa’ya ve yaptığı göreve ihanetle suçlanmaktadır. Oysa gerçek öyle değildir. O sırada bir suçlu aranmaktadır, yeterli delil olmayınca toplumun o sıradaki din, milliyetçilik, askerlik hassasiyetleri kaşınarak uygun bir kurban bulunmuştur. Kendi kusurlarını örtmek isteyen, makam ve ikballerinin, ön yargılarının esiri olan ordunun üst yönetiminin, politikacı ve bürokratların, devleti ve bu kutsalları da arkasına alarak yönlendirmesi, göz yumması, hatta kendilerinin düzenledikleri sahte delil, çelişkili ve yalan bilirkişi raporları, gerçek dışı, bilgiye değil kanaate dayanan tanıklarla suçu ispat edilmeden Dreyfus ağır bir cezaya mahkûm edilmiştir. Her iki yargılamada da bunları görmesine rağmen, toplumsal linç, basının toplumu tahrik eden şehveti, din, milliyetçilik, devlet, devletin âli menfaatleri, devlet görevlilerinin manipülasyonlarının örtüsüyle, hâkimler kendilerini de kurtarmak adına gerçeği görmemezlikten gelerek bu cezayı vermiştir.

Din, milliyetçilik ve ideolojinin kutsallığı ve dokunulmazlık zırhının, devletin âli menfaatleri ve devlet görevlilerinin yalan söylemeyeceği ön kabulünün arkasına sığınarak iş çevirenler, şahsî menfaatlerini korumaya, suçlarını gizlemeye çalışanlar, devlet gücünü de ellerine tutuyorsa, gerçeği perdeleyip aslında kendi amaç ve menfaatlerini kolayca yürütürler. O güçle toplumu manipüle etme, güç merkezlerini ve basını yanına alma, karşı geleni hain, suçlu ve günahkâr ilân etme kolaylaşır; o çukura atılanın, çukurdan çıkması oldukça zordur ve zaman alır. Oysa, “Basının görevi halka hizmet etmektir, halkı yönetenlere değil… Belirli bir hükümetin itibarının zarar görmesini vatana ihanet olarak görmek ‘Ben Devletim’ demekle eşdeğerdir” (The Post Filmi’nden). Din, Yaradan’a ve iyiliğe; milliyetçilik vatana ve millete, ideoloji bir ideale hizmet etmeyi gerektirir; yalanlara hizmet etmeye değil.

Gerçek dindarlık, milliyetçilik, vatanseverlik aslında gerçeği aramak, adaleti sağlamakla olur. Hiçbir din ve peygamber, zenginlik, büyüklük, kudret değil, önce ahlâk ve adaleti, toplum içinde denge ve kurtuluşu vadetmiş, ona çalışmıştır. Makul her ideolojinin amacı budur. Adaleti yok ederek, gerçeği gizleyerek vatanseverlik de olmaz; bilakis vatana ihanet edilmiş olur. Kendi menfaatlerini, makam, mevki, ikbal, servet ve güçlerini sürdürmek isteyenler, bu dokunulmazlarla gerçeği ve adaleti örterler. Ama bir gün o ateş dönüp dolaşır ve yakar.

Celal Bayar, bir zulüm ve utanç yargılaması olan Yassıada Yargılamaları’nda, kendi yargılamalarının Dreyfus Davasından daha vahim olduğunu, ama bir Zola çıkmadığından şikâyet etmiştir. Haklıdır!… Bu topraklarda Emile Zola çıkması her zaman zor olmuştur. Ancak, Bilgili’nin kitapta da dediği gibi, seksen yaşındaki gazetecilerin bile haksız yere mahkûm edildiği, alternatif seslere, eleştiriye tahammül edilmediği, Tahkikat Komisyonlarıyla hükümete muhalefetin ihanet sayıldığı yerde fikir ve basın özgürlüğü kalmayınca, savunacak kimse de kalmamıştır. Çünkü, ya bendensin ya hain ayrımcılığı, toplumu ve aydınları kutuplaştırmıştı. Devrilen hükümetten olanları, zaten hukuksuz yeni güç “sizi buraya tıkan irade öyle istiyor” diyerek susturmuştu; eski muhalifler ise gördükleri haksızlık karşısında ya bu yeni güçle yeni bir haksızlığa taraf olmuş veya sessiz kalarak intikam almıştı. Üç beş gerçek ve adalet sözcüsünün de sezi cılız çıkmıştı. Ama bir Zola çıkacak iklim yoktu, yok edilmişti. Mazlumlar çoktu hep, Zola’lar ise az bu iklimde…

Ama her şeye rağmen gerçek yürür… Güç geçicidir, gücün enerjisi sonunda tükenir; gerçeğin ve adaletinse sonsuzdur. Güç, gerçek ve adalet karşısında mutlaka yıpranır. Gerçekle ve adaletle zamanında yüzleşmeyip engel olanlar, mezarından çıkan bir hayaletle acı şekilde yüzleşmek zorunda kalırlar. Er ya da geç….

*Prof. Dr. Muhammet Özekes, Hukuk Mahkemeleri (HMK) mimarlarından ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi.

18 Ağustos 2026 Salı

Yasa ve uygulama: Fırsatlar ve handikaplar Prof. Dr. Ahmet Özer+18/08/2026

 Beklenen çerçeve yasa nihayet mecliste yüksek bir oyla kabul edilerek çıktı, böylece hem süreçle ilgili yeni bir evreye geçildi hem de barışa ve demokratikleşmeye dair beklentiler biraz daha büyüdü. Burada önemli nirengi noktası iktidarın bu süreci uzatmadan uygulamayı başlatmasıdır. Çünkü yasanın kabulü, sürecin sonu değil bundan sonraki adımların başlangıcıdır. Toplumun beklentisi artık yalnızca düzenlemenin çıkmış olması değil, ortaya konulan iradenin hayata geçirilmesidir.

İkinci önemli husus da demokratikleşme ile ilgili adımların atılması meselesidir. İktidar partisi sözcüleri yasanın, meclis komisyon raporunun altıncı bölümünün birebir yasalaşmasından ibaret olduğunu beyan ettiler. Madem öyle; yedinci bölüme dair demokratik adımların atılması gerekir. Tam da burada Sayın Özgür Özel’in “imza namustur” belirlemesinin gereği ortaya çıkıyor. Verilen sözlerin, ortaya konulan mutabakatların ve Meclis iradesinin gereğinin yerine getirilmesi, bundan sonraki sürecin samimiyetini gösterecek en önemli test olacaktır.

Niyet halis ve samimi ise yolun yarısı geçilmiş demektir, değilse, oya, ajandaya tahvil etmeye dönükse toplumun güveni sarsılır. Güven duyulmayan, toplumsal desteği kaybeden bir projenin ise başa gitme şansı ise yoktur. Bu anlamda şimdi sözün değil, uygulamanın zamanıdır. Samimiyetin, iradenin ve demokratikleşme iddiasının en önemli göstergesi bundan sonra atılacak adımlar olacaktır.

YENİ BİR PARADİGMAYA GEÇİLDİ

Bazen ülkelerin ve toplumların bazı sorunlar karşısında ağırlaşıp hantallaştığı ve hatta bir çıkmaza bir kısır döngüye girdikleri dönemler olur. Tarih böyle dönemlerde atılan ve atıl(a)mayan adımlarla şekillenir. Nitekim yarım asra yakın bir tıkanma, mecliste bir tokalaşma ile başladı ve karşılıklı çağrılar ve uygulamalarla bugüne geldi.

Einstein, sorunlar, o sorunların yaratıldığı düzlemde kalınarak çözülemez, diyor. Bunun için yeni bir zihniyet yeni bir anlayış gerekir. Bu yeni bir durumdur, bu durum yeni bir paradigmaya işaret eder. Nitekim bu süreç Bahçelinin yeni bir düzleme geçmesi ile başladı, bu çıkış birçok kişiyi şaşırtıp şok etti, ardından boşluklar ve zikzaklar yaşansa da durum nihayet yeni yasayla hukuki zemine kavuştu.

O halde artık bu yeni duruma göre hareket etmek gerekir. Eski kodları, kuralları ve söylemleri ve jargonları geride bırakmak gerekir. Zira artık yeni bir düzlemdeyiz. Buna uygun bir zihni yapı ve buna uygun yeni hareket tarzı gerekiyor. Yeni paradigmaya “…mış gibi” yapmakla geçilmez, niyeti pratikleştirmek gerekir.

Hatırlayalım, Bahçeli 22 Ekim 2024’te mecliste bir çağrı yaptı, Öcalan bu çağrıya 27 Şubat 2025’te olumlu yanıt verdi ve örgüte çağrıda bulundu. Örgüt Öcalan’ın silah bırakma ve kendini feshetme çağrısına uyarak 12 Mayıs 2025’te kongresini toplayıp kendini feshetme kararı aldı. Ardından 11 Temmuz 205 tarihinde Süleymaniye kırsalında onları yakarak silahlara veda ettiğini açıkladı.

Ve gene hatırlayalım, bu sırada sürece karşı olanların her safhada örgütle ilgili “olmaz-yapmazlar” dedikleri her şey oldu. Bu sürede hükümetin somut bir adım atmaması toplumda bir güvensizliğe ve süreç karşıtlarının sesinin daha gür çıkmasına yol açtı.

Bahçelinin ise ses getiren açıklamaları devam etti. En ilgi çekeni; Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvaya dönünceye kadar kararımız nettir, söylemiydi. Fakat buna rağmen yasal değişiklik bile gerektirmeyen hiçbir somut adım atılmayınca toplumda sürece dair bir umutsuzluk belirmeye başladı.

SİLAH BIRAKMA VE EVE DÖNME AŞAMALARI

Silahların bırakılmasıyla ilgili iktidarın tespit ve teyit şartını öne alan yöntemin işlemeyeceği anlaşılınca bundan vaz geçildi, böylece bekleme sona erdi, beklenen yasal adım atıldı.

Şimdi de eve dönüşlerin gerçekleşmesi için yeniden tespit ve teyit şartı bir ön koşul olarak ileri sürülüyor; umarız bu noktada da gene ipe un serilmez ve iş sürüncemede bırakılmaz. Yasa gereğince MİT’in ve ilgili kurumların tespiti ve Milli Güvenlik Kurulunun bunu teyit etmesi ile süreç işleyemeye başlayacak ve asıl aşamaya geçilecek, işte o zaman eve dönüş dediğimiz süreç başlayacak.

DEMOKRATİK ENTEGRASYON, TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME

Yasanın kapsadığı üç grup insan var: Birincisi elinde silah bulunduranlar; ikinci grup içerde yatan ve hüküm giymiş olan ya da soruşturma ve kovuşturmaları devam edenlerdir; üçüncü kesim ise yurt dışında sürgünde olanlardır. Bu üç kesimin yurda dönüşü riskleri ve avantajlarıyla birlikte yeni bir atmosfer oluşturacak.

Bu noktada dördüncü adım olan toplumsal entegrasyon devreye girecek. Burada vurgulanması gereken husus bazılarının beklediği üzere toplumsal entegrasyon bir asimilasyon değil, yeni bir durumdur. Entegrasyonun başarısı hem toplumun psikolojik olarak buna hazır olması hem de atılacak demokratikleşme adımlarına bağlı. Toplumsal psikolojinin hazırlanmasında barış dilinin kullanılması ve empati yapılması büyük rol oynayacaktır. Tabi bütün bunlar için bu adımların siyasal bir ajanda için araçsallaştırmaması gerekiyor.

HAKİKATLERLE YÜZLEŞMEK VE REHABİLİTASYON

Eve dönüşle her şey bitmiş olmayacak. Yapılanları bir oldu bitti-ye getirmeden ve yılların ortaya çıkardığı cerrahtalar halının altına süpürülmeden onlarla yüzleşmek gerekecektir. Yüzleşme bir yargılama ve öç alma değil, yüzleşerek iyileşme, birbirini anlama, affederek kucaklaşma ve toplumsal barışa katkıda bulunmadır.

Bu süreçte son bir adım kalıyor, o da toplumsal rehabilitasyon aşmasıdır. Yıllardır toplumsal ve sosyal hayattan uzakta bulunan kimi örgüt mensupları sosyal yaşama ve toplumsal bütünleşmeye entegre olmakta sıkıntı çekebilirler, o zaman bu unsurların rehabilitasyonu da önemli bir husus olarak belirecektir.

Böylece demokratik entegrasyon ve toplumsal bütünleşme başarı ile tamamlanmış olacak. Tabi bütün bu adımların gerçekleşmesi için toplumsal hoşgörü, karşılıklı kabullenme, empati ve barış dili çok önemli. Bunlar aynı zamanda toplumsal, sosyal ve siyasal iş ve işlevlerde bulunmanın önünü de açacaktır. Bu durum ise hiç kuşkusuz demokratikleşe ile yakından ilgilidir.

ORTAK MÜCADELEYİ BÜYÜTMEK

Sürecin en önemli handikabı sürüncemede bırakma ve demokratikleşme adımlarının atılmamasıdır. Çünkü cari iktidar uzun iktidar döneminde bu yöntemi bir tarz olarak hep kullandı. Kürt sorununu yıllar içinde siyasi amaçlarına vasıta yaparak hep çözüyormuş gibi yaptı ama çözmedi. Bugün de sürecin önündeki en önemli tehlike, demokratik kazanımları vermemek, vermek zorunda kaldığında az vermek, az vereceğini de sürüncemede bırakarak vermektir.

Madem barış süreci başladı, toplumun bütün kesimlerini kucaklamak ve barışmak esas olmalı.

Örneğin, AYM ve AHİM kararları hemen uygulanmalı, kayyımlar kalkmalı, yargıyı siyasal çıkarları için kullanmaktan vazgeçilmeli. Aksi taktirde silah bırakma işi “terörü bitirme” propagandasına dönüştürerek anti demokratik tavrını sürdürürse bundan bir toplumsal barış çıkmaz.

İşte bu yüzden toplumun önemli bir kesiminde iktidara bu konuda güvensizlik var, süreci siyasi çıkarları için araçsallaştıracağı kaygısı var. Bu kaygının giderilmesi her şeyi iktidarın insafına ve inisiyatifine bırakmadan sorumluluk üstlenmek ve ortak mücadeleyi yükseltmekle olur.

SONUÇ

Mecliste oluşturulan siyasal mutabakatın toplumsal mutabakata dönüştürülmesi, demokratikleşeme adımlarının da zaman kaybetmeden atılmasına bağlı. Barış ve demokrasinin eş güdümü ile yakalan olumlu fırsat ikinci yüzyılda Türkiye’nin adil ve müreffeh bir ülke olması için kullanılmalıdır.

Unutmamak gerekir ki asırlık bir mesele ve yarım asra yakın çatışma ortamının yaratığı acılar ve sıkıntıların son bulacağı bir eşikten geçiyoruz. Bu noktadan sonra artık enerjimizi birbirimizi tüketmeye değil refaha ve demokratikleşmeye derz etmek için bir fırsat penceresi açıldı ülkenin önünde. Bunu heba etmeye kimsenin hakkı yok.

Önümüzdeki sınav tahriklere kapılmadan, provokasyonlara gelmeden bu tarihi fırsatı yerinde ve doğru değerlendirmektir. Burada önemli olan işi sadece silahsızlanma parantezine sıkıştırmak değil aynı zamanda demokratikleşme adımlarıyla büyütmektir ve süreci bir partinin amaçları için araçsallaştırmadan başa götürmektir. Zira artık yeni bir yolda ve yeni bir düzlemdeyiz.

*Prof. Dr. Ahmet Özer, Esenyurt Belediye Başkanı.

Silah ortadan kalkınca mazeretler de azalacak; peki Kürt meselesinin çözümü nasıl toplumsallaşacak? Bekir Ağırdır /18 Ağustos 2026

Türkiye yine zor bir eşikte. Yaklaşık iki yıldır adına “Terörsüz Türkiye” denilen süreç, Meclis’in çerçeve yasayı çıkarmasıyla yeni bir aşamaya geldi. Çok yalın bakarsak, silahlı mücadeleyi ve terörü yöntem olarak seçmiş bir örgüt silah bırakıp kendisini feshediyor. Devlet de örgüt üyelerinin hukuki durumunu bazı koşullar altında düzenliyor.

Fakat mesele bu kadar yalın ve teknik değil. Çünkü bugün yasanın eksiklerini söyleyen, yöntemini eleştiren ya da iktidarın niyetlerinden kuşkulanan herkes neredeyse savaşın sürmesini istiyormuş gibi anlaşılıyor. Tersinden, silahların bırakılmasını, dağdan dönüş için hukuki düzenlemenin veya açılan kapının kapanmamasını savunan da iktidarın siyasi hesabına destek vermekle suçlanabiliyor.

Kutuplaşmış siyasal iklim üçüncü bir pozisyona pek izin vermiyor: Ya yapılanları destekleyeceksiniz ya da karşı çıkacaksınız. Oysa böylesine tarihsel bir mesele, aynı anda birkaç gerçeği görebilmeyi, gelişmenin önemini teslim ederken eksiklerini tartışabilmeyi, niyetlerden kuşkulanırken imkânları küçümsememeyi gerektiriyor.

Fakat tartışmayı öfkeli ve güvensiz bir toplum psikolojisi içinde yapıyoruz. Hayat uzun süredir ağır ilerliyor. Umutsuzluk ve çaresizlik duygusu güçlü, toplumun geniş bir kesimi gidişattan rahatsız ve iktidarın gündelik hayata dair tercihlerinden dolayı kendisini baskı ve tehdit altında hissediyor.

O nedenle bugün ihtiyacımız olan ilk şey, yasayı kolayca “doğru” ya da “yanlış” olarak etiketlemeden biraz daha serinkanlı düşünmek ve bu noktaya nasıl geldiğimizi hatırlamak.

Süreç neden başladı?

Ekim 2024’ten beri bu soruya tek bir cevap vermenin mümkün olmadığını yazıyorum. Küresel siyasi ve ekonomik güç mücadelesinin sertleştiği, Orta Doğu’nun yeniden kurulduğu bir dönemden geçiyoruz. Suriye’den İran’a, İsrail’den ABD’nin yeni pozisyonuna ve Kürtlerin bölgesel konumuna kadar bütün dengeler hareket halinde. Kürt meselesi de artık yalnız Türkiye’nin iç meselesi değil, bölgesel ve küresel güç mücadelesinin unsurlarından biri.

Böyle bir ortamda devletin PKK’nın silahlı varlığının sona ermesini ve Türkiye’deki Kürtlerle ilişkinin yeniden düzenlenmesini stratejik ihtiyaç olarak görmesi anlaşılır. PKK açısından da Türkiye’de varlığını sürdürememesi ve bölgedeki yeni denklemlerin dışında kalması nedeniyle bir çıkış aramak kaçınılmazdı. Nitekim sürecin başlangıcından beri en güçlü açıklama zemini bölgesel mecburiyetler oldu.

Fakat bu, başka ihtimalleri ortadan kaldırmıyor. İktidar bu süreci seçim hesapları, Kürt seçmenin desteği, yeni anayasa arayışı veya kendi siyasi meşruiyetini yeniden üretmek için bir fırsat olarak da görüyor.

Kamuoyundaki temel kuşku da burada: “Tarihsel bir çözüm mü geliyor, yoksa iktidarın yeni bir siyasi manevrası mı?”

Belki gerçeklik bu iki seçenekten yalnızca biri değil. Bölgesel zorunluluklarla başlayan süreç iktidarın siyasi ihtiyaçlarıyla örtüşüyor. Kürt siyaseti açısından ise Öcalan’ın devlet ve siyaset zemininde baş müzakereci olarak kabul edilmesi bu aşamada önemli bir kazanım sayılıyor olabilir.

Siyasette zorunluluklarla niyetler, ilkelerle çıkarlar çoğu zaman birbirinden steril biçimde ayrılmıyor. Bu nedenle süreci yalnızca “Erdoğan Kürtlerin oyunu istiyor” diye açıklamak ne kadar yetersizse, yalnızca tarihsel bir barış iradesinin sonucu saymak da o kadar eksik.

Bugünkü asıl soru ise başka. Başlangıçtaki motivasyon ne olursa olsun, açılan bu imkân bizi nereye götürecek?

Peki neden toplumsallaşamadı?

Sürecin yaklaşık iki yıllık en temel zaaflarından biri toplumsallaşamaması. Önceki iki denemede de benzer bir psikolojik eşikte kalmıştık. Başlangıçta yükselen destek, sürecin hedefi ve vaatleri topluma anlatılamadıkça bir noktadan sonra gerilemeye başlıyor.

Bu kez toplum hiçbir aşamada gerçekten sürecin içine çağrılmadı. Bahçeli’nin çıkışlarını, Öcalan’ın mesajlarını, Kandil’in açıklamalarını, İmralı ziyaretlerini, Meclis Komisyonu’nu izledik. Fakat topluma üzerinde konuşabileceği ortak bir hedef, yol haritası ve en önemlisi ortak bir vaat sunulmadı.

Baştan beri “Terörsüz Türkiye” dendi. Elbette kırk yılı aşkın süredir binlerce insanın hayatına, çok daha fazlasının yaralanmasına ve yerinden yurdundan olmasına, büyük ekonomik ve toplumsal maliyetlere yol açmış silahlı çatışmanın sona ermesi başlı başına önemli bir vaat. Ama terörün olmadığı Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağı anlatılmadı.

PKK silah bıraktığında Kürt meselesine ne olacak? Devletin Kürt yurttaşlarıyla ilişkisi değişecek mi? Demokratikleşme sürecin parçası mı, sonucu mu, yoksa hiç konusu değil mi? Eşit yurttaşlık, yerel yönetimler, anadil, siyasi temsil, kayyumlar ve hukuk devleti gibi başlıklarda yeni bir yaklaşım var mı? Bilmiyoruz.

Meclis’in sürece dahil olması önemliydi, hatta başından beri olması gereken buydu. Fakat Meclis’e gelmek toplumsallaşmak demek değil. Nitekim kurulan komisyon partileri ve uzmanları dinledi ama sonuçta ortaya yeni bir bakış veya uzlaşma üretmeyen, bilinen çözüm perspektiflerinden pek de farklılaşmayan bir rapor çıktı. Bu ara adımdan toplumsallaşmayı besleyecek yeni bir enerji ve ortak vaat de üretilemedi.

Çünkü toplumsallaşma, yurttaşın yalnızca sonucu öğrenmesinden ibaret değil; neyin neden yapıldığını, hangi bedellerin göze alındığını, kendisinden ne beklendiğini ve sonunda nasıl bir ortak hayat vaat edildiğini bilmesi demek.

En güçlü duygu güvensizlik

Belki asıl düğüm burada. Daha önce bu köşede değindiğim Veri Enstitüsü araştırmasında, toplumun Kürt meselesine ve sürece bakışında öne çıkan en güçlü duygulardan biri güvensizlikti.

Toplum çözüm fikrine bütünüyle karşı değil, silahların susmasını istiyor. Fakat çözümün nasıl ve kim tarafından yürütüleceği söz konusu olduğunda güvenmiyor. Her iki kişiden biri adalet sistemine güvenmediğini, yüzde 43’ü hiçbir siyasi aktörün ülkenin sorunlarını çözebileceğine inanmadığını söylüyor. Sürecin seçim kazanma hedefiyle yürütüldüğü algısını bir engel olarak görenlerin oranı ise yüzde 59.

Güven, Türkiye’nin en kıt toplumsal kaynaklarından biri. Üstelik bugünkü süreç boş bir hafızanın üzerinde yürümüyor. Türkiye daha önce de reform, demokratikleşme, Avrupa Birliği, yeni anayasa ve çözüm vaatleri duydu. Toplumun bir bölümü “eksik ama ileriye doğru bir adım” diyerek siyasi risk aldı. “Yetmez ama evet” sözü bu hafızanın simgelerinden birine dönüştü.

Sonrasında yaşananlar da hafızada. Önceki çözüm sürecinin çöküşü, çatışmaların geri dönüşü, güvenlikçi siyasetin güçlenmesi, kayyumlar, hukuk devletindeki gerileme, AYM ve AİHM kararlarının uygulanmaması, muhalif siyaset üzerindeki yargı baskısı... Dolayısıyla bugün muhalif seçmenin “Bir dakika, bu nereye gidiyor?” demesini yalnızca iktidar karşıtlığıyla açıklamak kolaycılık olur. Bu, aynı zamanda geçmiş deneyimlerden öğrenilmiş bir siyasal risk algısı.

Üstelik mesele yalnız geçmiş de değil. Bugünün pratiği de güveni artıracak güçlü işaretler üretmiyor. Demirtaş hâlâ cezaevinde, seçilmiş belediye başkanları görevlerine dönmüş değil. CHP ve diğer muhalif siyasetçiler üzerindeki yargı baskısı, siyaset dışından sanatçı Deniz Göktaş’ın tutukluluğu sürüyor.

O halde şu soru son derece meşru: Bu süreci demokratikleşmenin ya da Kürt meselesinin çözümünün başlangıcı olarak okumamızı sağlayacak işaretler var mı? Ne yazık ki muhalefete, belediye başkanlarına, medyaya, sanatçılara, hatta sokak röportajlarına uzanan yargı pratiğine baktığımızda, şimdilik bu işaretleri görmek kolay değil.

Bir taraf hak diyor diğeri tehdit algılıyor

Veri Enstitüsü araştırmasının belki de en çarpıcı bulgusu, Türklerle Kürtlerin aynı meseleyi farklı duygusal dünyalardan okuduklarını göstermesiydi. Türkler için meselenin merkezinde güvenlik ve bölünme korkusu, Kürtler için adalet, eşit yurttaşlık ve kimliğin tanınması var. Bir tarafın “hak” dediğini diğeri “tehdit” olarak algılayabiliyor.

Üstelik tehdit algısı Kürt meselesiyle sınırlı değil. Dış güçlerin çıkarları, bölünme korkusu, demokrasinin zayıflayacağı endişesi, iktidarın seçim hesabı yaptığı kuşkusu ve adalet sistemine güvensizlik yüksek oranlarda. Toplum aynı anda devletten, siyasetten, dış dünyadan, karşı taraftan ve gelecekten kuşkulanıyor.

Yasa tartışması tam da bu psikolojik zeminin üzerine geliyor. Bir yanda toplumsallaşamamış, diğer yanda hedefi yalnızca silah bırakmaya odaklanmış bir süreç var. Ayrıntıları dar bir çevrenin bildiği, yurttaşın bilgilendirilme ihtiyacının bile yeterince gözetilmediği bir ortamda herkes doğal olarak başka bir yasa okuyor.

Birisi “Devlet teröriste ne veriyor?” diye bakıyor, diğeri “Kürtlerin hayatında ne değişecek?” diye soruyor. Muhalif seçmen “Erdoğan bunun karşılığında ne kazanacak?” diye düşünürken, bir başkası “Devletin bir bildiği vardır” diyor. Birisi kaybettiği yakınını, diğeri köy boşaltmalarını, cezaevlerini, Roboski’yi hatırlıyor.

Sonuçta yasa, daha içeriği tartışılmadan hafızalarımızın, korkularımızın ve siyasi aidiyetlerimizin filtresinden geçiyor.

Eleştiri savaş talebi değildir

Bugün özellikle hatırlamamız gereken basit bir demokratik ilke var. Toplumsal uzlaşma ya da barış süreci eleştiriden korunarak değil, eleştiriyi taşıyabildiği ölçüde güçlenir ve kurumsallaşır.

“Bu yasa eksik” demek “PKK silah bırakmasın”, “bu yöntem yanlış” demek “çatışma devam etsin”, “iktidarın niyetine güvenmiyorum” demek barış istememek değildir. “Demokratikleşme olmadan süreç eksik kalır” demek ise silahlı mücadeleyi savunmak hiç değildir.

Tersi de doğru. Silahların kalıcı biçimde susmasını istemek iktidarı desteklemek, silah bırakanların hukuki durumunun düzenlenmesini gerekli görmek terörü meşrulaştırmak değildir. Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisinin silahsızlanma amacıyla kullanılmasını gerçekçi bulmak da onun siyasi fikirlerini benimsemek anlamına gelmez.

Belki demokratik olgunluk tam da şu iki cümleyi aynı anda kurabilme becerisidir. Bu süreç tarihsel olarak değerlidir. Ama sürecin ve yasanın yöntemi, kapsamı, niyetleri ve vaatleri eleştirilebilir.

Murat Somer, açılan barış kapısının kapanmamasını istemenin iktidardan iyi niyet ya da demokratikleşme beklemek anlamına gelmediğini; asıl meselenin bu kapının siyasal denklemleri değiştirme ihtimalini önemsemek olduğunu söylüyor. Ama bunun bir “eğer” olduğunun, iktidarın başka planları bulunabileceğinin de altını çiziyor. Tam da mesele bu “eğer”de düğümleniyor.

Bu sürecin sonu onu başlatanların niyetinden daha büyük olabilir mi?

Siyasette niyet önemlidir ama sonuç yalnızca niyetlerden oluşmaz. İktidar bu süreci seçim kazanmak, Kürt seçmenin desteğini almak veya yeni anayasa hesabı için başlatmış olabilir. Bölgesel gelişmeler devleti yeni bir güvenlik değerlendirmesine zorlamış; PKK’nın silahlı varlığının artık Türkiye’nin güvenliğine yönelik yeni riskler ürettiği sonucuna varılmış olabilir. ABD ile bölgenin geleceğine dair yeni hesaplarda PKK’nın eski işlevini yitirdiğine dair bir mutabakat da oluşmuş olabilir.

Bunların birkaçı, hatta hepsi aynı anda doğru olabilir. Ama bir siyasi sürecin yaratacağı sonuçlar, onu başlatan aktörlerin niyetlerinden ibaret değildir. PKK gerçekten silahlı varlığını sona erdirirse Türkiye’nin önünde nesnel olarak yeni bir alan açılır.

Çünkü Türkiye kırk yıldır Kürt meselesini terörün gölgesinde konuşuyor, daha doğrusu çoğu zaman konuşamıyor. Kürtlerin hak talepleri güvenlik filtresinden geçiyor, demokratikleşme terör gerekçesiyle erteleniyor, Türklerin ülkenin bütünlüğüne dair korkuları tartışmaları bloke ediyor. Kürt siyaseti ise silahlı örgütün yarattığı gölgeden kurtulamıyor.

Önceki yazılarımda farklı biçimlerde aynı şeyi söylemeye çalıştım: Kürt meselesi teröre, Türkiye’nin demokratikleşmesi de Kürt meselesine rehin kaldı. Şimdi silah gerçekten denklemden çıkıyorsa, tarihsel imkân belki de tam burada.

Terörün bitmesi Kürt meselesinin çözülmesi anlamına gelmiyor

PKK’nın silahlı varlığının sona ermesini, “Kürt meselesi hâlâ çözülmedi” diyerek küçümsemek ne kadar yanlışsa, buradan “Kürt meselesini çözdük” sonucuna varmak da o kadar yanlış.

İki gerçeği aynı anda görebilmeliyiz. PKK’nın silahlı varlığının sona ermesi Kürt meselesinin çözümü değildir. Fakat meseleyi ilk kez teröre rehin olmadan konuşabilmek olağanüstü önemli bir imkândır. Belki bugünkü yasanın tarihsel anlamını da burada aramalıyız.

Öte yandan yasanın hukuki ayrıntılarına, Anayasa’ya uygunluğuna, tanımlarına ve yetki sınırlarına dair hukukçuların uyarılarını, hatta ciddi itirazlarını da dikkate almamak doğru değil.

Benim merak ettiğim ise başka bir şey: Bu yasa neyin başlangıcı?

Artık önümüzde iki ayrı soru var. Silahların ardından neyi konuşmamız gerekiyor ve iktidar neyi konuşmayı düşünüyor?

Birincisi hakkında epey fikrimiz var. Kürt meselesini, demokratikleşmeyi, hukuk devletini, siyasi temsili, yerel yönetimleri, anadili ve ortak aidiyeti konuşmamız gerekiyor. Türklerin güvenlik kaygısıyla Kürtlerin adalet talebinin birbirinin alternatifi olmadığını, geçmişin acılarını ve en önemlisi Türk’üyle Kürt’üyle nasıl bir ortak gelecek istediğimizi konuşmamız gerekiyor.

İktidar bunları konuşmayı düşünüyor mu? Bugüne kadar gördüğümüz daha çok silahsızlanma, örgütün tasfiyesi, hukuki çerçevesi ve bölgesel güvenlik mimarisi. Silahlı dönemden sonraki Türkiye’nin siyasi ve toplumsal mimarisine dair aynı açıklıkta bir tasavvur henüz görmedik.

Bahçeli’nin geçen yıl açıkladığı önerilerde de dikkatimi çeken buydu. “PKK sonrası dönemi nasıl yöneteceğiz” sorusuna dair bir tasarım vardı ama “sonrasında nasıl bir Türkiye” sorusunun cevabı aynı açıklıkta değildi. Bugün de belki devletin silahların bırakılmasına ilişkin bir planı var. Fakat silahların bırakılmasından sonraki Türkiye’ye ilişkin görünür bir plan yok.

Silah ortadan kalkınca mazeretler de azalacak

Tam da bu nedenle sürecin, iktidarın niyetlerinden bağımsız tarihsel bir potansiyeli var. Silah ortadan kalkarsa herkesin mazereti azalacak.

Devlet demokratik alandaki sınırlamaları eskisi kadar kolay terörle gerekçelendiremeyecek. Kürt siyaseti silahlı örgütün gölgesinden çıkacak. Türk toplumu her hak talebini güvenlik tehdidi olarak görmekte eskisi kadar rahat olamayacak. Kürt toplumunda ise devletin samimiyetine dair kuşkuların aşılması için yeni bir zemin doğacak.

Ve mesele daha çıplak haliyle önümüzde duracak. Bu ülkenin farklı kimlikleriyle yaşayan yurttaşlarının eşit, özgür ve onurlu ortak hayatını nasıl kuracağız?

Belki asıl zor süreç o zaman başlayacak. O nedenle yasaya ne taşıyamayacağı kadar büyük anlam yüklemeli ne de taşıdığı tarihsel ihtimali küçümsemeliyiz.

Yasa kendi başına barış getirmiyor ama barışa geçişin eşiklerinden biri olabilir. Kürt meselesinin çözümü değildir ama meseleyi silahsız ve demokratik zeminde konuşmanın önünü açabilir. Toplumsal uzlaşma değildir ama siyasetin uzlaşma üretme kapasitesinin sınavı olabilir.

Murat Sevinç’in ifadesiyle yasa “bir mucize de değil dünyanın sonu da.” Asıl mesele, hangi Türkiye’ye geçişin eşiği olacağı. Terörün olmadığı ama bugünkü siyasal düzenin ve demokratik sorunların sürdüğü bir Türkiye’ye mi, yoksa silahların ortadan kalkmasının yarattığı imkânla hukuk devletini, eşit yurttaşlığı ve ortak geleceğimizi yeniden konuşabileceğimiz bir Türkiye’ye mi?

Cevabı bilmiyoruz. Üstelik iktidarın son yıllarda siyasi alanı daraltan uygulamalarına, belediye başkanlarına yönelik operasyonlara ve muhalif siyaseti baskılayan politikalara bakınca iyimser olmak da mümkün değil.

Ortak ihtiyaç güven, adalet ve gelecek

Veri Enstitüsü araştırmasının söylediği en önemli şey hâlâ aynı. Toplum çözümden vazgeçmiş değil. Kararsız, yorgun ve kuşkucu ama hâlâ tedirgin, ikircikli bir umut taşıyor.

Türklerle Kürtlerin farklı duygusal dünyalarına rağmen ortak ihtiyaçları da var: güven, adalet ve gelecek duygusu. İktidar “bana güvenin”, muhalefet “önce demokratikleşme”, Kürt siyaseti “önce eşit yurttaşlık”, milliyetçiler “önce güvenlik” diyebilir. Ama toplumsal barış bu “önce”lerin savaşıyla kurulamaz. Güvenlik ile özgürlük, adalet ile huzur, Türklerin korkuları ile Kürtlerin talepleri aynı siyasi cümleye girebildiğinde kurulabilir.

Üstelik bunu iktidarın hesabına ve tercihine bırakamayız. Meclis, muhalefet, Kürt siyaseti, medya, sivil toplum ve toplumun kendisi sürecin öznesi olmak zorunda. İki yıldır temel eksiklik de buydu: Süreç iki üç kişi arasında ilerledi ama toplumun ortak hikâyesine dönüşemedi.

Şimdi yine kimin kazanıp kimin kaybettiğini tartışarak bu eşiğe takılabiliriz. Ya da eleştirenleri savaş yanlısı, destekleyenleri iktidar yanlısı ilan etmeden, açılan kapının değerini teslim ederken nereye çıktığını da sorarak ilerleyebiliriz.

Çünkü artık asıl soru, PKK’nın silah bırakıp bırakmayacağından çok, silahların ardından bizim ne yapacağımız. Türkiye kırk yıldır Kürt meselesini silahların gölgesinde konuştu. O gölge gerçekten çekiliyorsa önümüzde hem büyük bir fırsat hem daha zor bir sorumluluk var.

Silahların ardından ne konuşacağımız, nasıl bir Türkiye’de yaşamak istediğimizin cevabı olacak. Başta Yeni Parti ve DEM Parti olmak üzere muhalefetin yeni bir gelecek hikâyesi ve toplumla yeni bir güven ilişkisi kurabilmesinin yolu da bu cevabı yalnız Meclis’te ya da iktidarın çerçevelediği siyasi zeminde değil, toplumla beraber aramasından geçiyor.