Son zamanlarda sık sık benzer bir sahneye tanık oluyoruz. Devletten ve devlet gücünden söz açıldığında ses tonları değişiyor; devletin her şeyin üstünde olduğu, ondan büyük bir kudret bulunmadığı neredeyse bir vecd hâliyle dile getiriliyor. Bu coşkunun içinde devlet gücüyle yapılan her ikaz, soruşturma, gözaltı veya el koyma, sağlıklı bir muhakemeye tâbi tutulmadan kendiliğinden meşru sayılıyor. Sanki gücün büyüklüğü, doğruluğunun da kanıtıymış gibi.
Peki bu güç adil mi, haklı olanın yanında
mı? Gücün ihtişamı karşısında bu soru bir yersizlik, hatta bir saygısızlık gibi
görünüyor. Oysa sorulması gereken asıl soru bu değil mi?
Beni en çok düşündüren de bu hâlin, bir
zamanlar devletin baskısını ağır biçimde yaşamış, hak ve hukukun kıymetini bu
tecrübe içinde öğrenmiş dindar kesimde yerleşmiş olması. Bugün bu çevrelerin
önemli bir bölümü, hukukun iktidarı sınırlayan bir ölçü olmaktan çıkıp onun
elinde bir araca dönüşmesi karşısında ya susuyor ya da olan biteni
meşrulaştırıyor.
Kanaatimce burada, dinin anlamına
ilişkin derin bir kayıp var.
Zira bu dinin özü, insanı yalnız Allah’a
kul kılıp her türlü tahakkümden kurtaran tevhiddir. Adalet de bu tevhidin
dünyaya bakan yüzü, dindarlığın ölçüsüdür. Kur’an, peygamberlerin gönderiliş
gayesini adaletin ikamesiyle ilişkilendirir: “Andolsun, peygamberlerimizi açık
delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsun diye beraberlerinde
Kitab’ı ve mîzânı indirdik.” (Hadîd 25) Âyet, Kitab ve mîzânın yanına “onda
çetin bir güç ve insanlar için faydalar bulunan” demiri de koyar. Hakikat, ölçü
ve güç yan yanadır; güç, adaletin ölçüsüne bağlı kaldığında mamur eder, ondan
koptuğunda yıkar.
Siyasi iktidar da bu ölçünün dışında
değildir. Kur’an, emanetleri ehline vermekle “insanlar arasında adaletle
hükmetmeyi” aynı âyette yan yana getirir (Nisâ 58). Adaletin sınırı dostluk
veya düşmanlıkla çizilemez. Mâide sûresi, “bir topluluğa olan kininiz sizi
adaletsizliğe sevk etmesin” der ve hemen ardından ölçüyü koyar: “Adil olun; bu,
takvâya daha yakındır.” (Mâide 8)
Öyle ki ibadet bile adaletten ayrı
düşünülemez. Şuayb’ın kavmi, onun ölçü ve tartıda dürüstlük çağrısı karşısında
“Senin namazın mı sana bunu emrediyor?” diye alay ettiğinde (Hûd 87), farkında
olmadan büyük bir hakikati dile getiriyordu: Evet, namaz da bunu emreder.
Sahibini adaletsizlikten alıkoymayan bir namaz, adını taşısa da özünü
yitirmiştir.
Peki bugünün dindarlığı bu ölçünün
neresinde duruyor? Adaleti böylesine merkezî bir yere koyan bir dinin
mensupları nasıl oluyor da gücü yücelten, kötülükleri görüp susan, itaati
adaletin önüne koyan bir tutuma savrulabiliyor?
Bu sorunun cevabı yalnız bugünün siyasi
şartlarında aranamaz. Onu anlayabilmek için, vahyin ve nübüvvetin ortaya
koyduğu adalet ölçüsü ile Müslümanların tarih içinde devlet, iktidar, itaat ve
beka etrafında oluşturdukları siyasal anlayış arasındaki gerilime bakmak
gerekiyor.
Hilâfetten Saltanata
Hz. Peygamber’in hayatında siyasi otorite
kendi başına bir değer değil, hak ve adaletle kayıtlı bir sorumluluktu. Ebû
Bekir de ilk hutbesinde itaati açıkça bir şarta bağladı: “Ben Allah’a ve
Resûlü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin; O’na isyan edersem, itaat
borcunuz kalmaz.” İtaat yöneticinin şahsına değil, hakka uygun davranmasına
bağlıydı.
Bu, sözde kalan bir ilke de değildi. Ömer,
valilerinin haksızlığına uğrayanların şikâyetlerini bizzat dinliyor, haksız
yere kırbaçlanan kişiye vali karşısında kısas hakkı tanıyordu. Yöneten de
yönetilen de aynı ölçüye tâbiydi.
Fakat çözülmemiş temel bir mesele vardı:
Yöneticinin adaletten sapıp sapmadığına kim karar verecek, onu yeniden bu
ölçüye kim bağlayacaktı? Kur’an belirli bir yönetim biçimi vazetmiyor; adalet,
emanet ve şûrâ gibi temel ilkeleri ortaya koyuyordu. İlk dönem uygulamasında
biat ve rıza da meşruiyette önemliydi. Ne var ki bu ilkeleri yöneticiden
bağımsız olarak koruyacak kalıcı kurumlar oluşmadı. İkbal’in tespitiyle, Kur’an
ve sünnette bulunan siyasi değerler “embriyolar hâlinde donup kaldı”;
Müslümanlar büyük bir imparatorluk kurdular ama “putperestlik ruhunu siyasi
değerlerine bulaştırdılar.” İlk fitnelerin bıraktığı ağır travma da buna
eklendi. Hz. Osman’ın katli, Cemel ve Sıffîn’in ardından hicrî 41 “cemaat yılı”
oldu. Şankîtî’nin deyişiyle siyasi meşruiyet “ümmetin birliği uğruna feda
edildi” ve artık “yaşanan gerçeklik neyse o” meşru sayıldı. Adaletin iktidarı
bağlayan üstün ölçü olduğu ilkesi ortadan kalkmadı; fakat onu iktidara karşı
etkili kılacak zemin daha kuruluş çağında ciddi biçimde daraldı.
Bu dönüşümle birlikte, ilk dört halifenin
farklı usullerle de olsa biat ve rızaya dayanan yönetiminin yerini hanedan
hâkimiyeti aldı. Hilâfet babadan oğula geçen bir saltanata dönüşürken, yeni
imparatorluk düzeni Bizans ve özellikle Sâsânî yönetim geleneklerinden de
unsurlar devraldı. Sâsânî hükümdarı Erdeşîr’e nispet edilen meşhur söz bu
anlayışı özetliyordu: “Din ve mülk ikizdir; biri öbürü olmadan ayakta duramaz.
Din temeldir, mülk onun bekçisidir.” Bu düşünce İslam siyaset düşüncesine
öylesine yerleşti ki, Fahreddin er-Râzî gibi kimi âlimler vecizeyi doğrudan Hz.
Peygamber’e mal etti. Devleti korumak, giderek dini korumanın da şartlarından
biri olarak görülmeye başlandı.
Hükümdarlığın kendisi de zamanla dinî bir
anlam kazandı. Genellikle Osmanlı hükümdarlarıyla özdeşleştirilen “zıllullah”,
yani “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” anlayışının kökleri çok daha eskiye
uzanıyordu. Emevîlerden itibaren halifenin otoritesini doğrudan Allah’a nispet
eden bir dil gelişti; Abbâsîlerle daha da güçlendi. Siyasi otoritenin kaynağı
ile ilahî irade arasındaki mesafe kısaldıkça hükümdara itaat de giderek dinî
bir anlam kazandı.
Siyasi pratiğin zamanla teolojik bir
zemine oturması bu dönüşümü kalıcılaştırdı. İlk iç savaşların bıraktığı ağır
hafıza, Sünnî düşüncede fitneden kaçınmayı ve siyasi birliği korumayı güçlü bir
kaygı hâline getirdi. Zalim yöneticinin zulmü meşru sayılmıyor, günahı
emrettiğinde ona itaat de kabul edilmiyordu; fakat zulüm, ona karşı isyanı
haklı kılan bir sebep olarak görülmemeye başlandı. Zulüm meşru değildi; ama
zalim yönetici meşru kalabiliyordu. Fitnenin mevcut zulümden daha büyük bir
kötülük olduğu düşüncesi, sonraki literatürde sıkça aktarılan şu sözde en sert
ifadesini buldu: “Altmış yıl zalim bir yönetici, bir gece otoritesiz kalmaktan
iyidir.”
Zamanla mesele salt katlanmanın ötesine
geçti; zalim yöneticinin varlığı da ilahî takdir içinde açıklanmaya başlandı.
Yönetici kimi zaman halkın kendi günahlarının karşılığı olarak görülüyor,
“Böylece, kazandıkları yüzünden zalimlerin bir kısmını diğerlerinin başına
musallat ederiz” (En‘âm 129) âyeti bu düşünceye dayanak yapılıyordu. “Nasıl
olursanız öyle yönetilirsiniz” sözü de aynı anlayışın yaygın ifadesi hâline
geldi.
Peygamberlerin Vârisleri
Fakat bu gelişme itirazsız değildi. Âlim,
dinin kendi tasavvurunda “peygamberlerin vârisi”ydi; ondan beklenen, iktidarın
dilini dinîleştirmek değil, güç adaletten saptığında hakikati söyleyebilmekti.
Nitekim Hz. Peygamber, en faziletli cihadı "zalim bir yöneticinin
karşısında hakkı söylemek" diye tanımlamıştı. Erken dönem âlimleri
arasında iktidarla arasındaki mesafeyi özellikle koruyan güçlü bir çizgi vardı.
Ebû Hanîfe’ye kimlerden hadis
dinlenebileceği sorulduğunda, adil ve dürüst olan herkesten dinlenebileceğini
söyler, fakat “kendi rızasıyla sultanın kapısına gidenleri” dışarıda tutar:
“Ben onlar sultana yalan söyler demiyorum; fakat işleri sultanların işine
gelecek biçimde ayarlarlar.” Fudayl b. İyaz ise iktidarın kapısındaki âlimlere
daha sert seslenir: “Bir zamanlar ülkeleri aydınlatan kandillerdiniz, şimdi
karanlığa boğdunuz.” Ona atfedilen bir başka söz meselenin özünü daha da açık
ifade eder: “İlim ehli dünyadan elini çekseydi, tiranlar onlara boyun eğerdi;
ama onlar ilimlerini dünyaya meyledenlere feda ettiler.”
Bu mesafenin bedeli de olabiliyordu: İmam
Mâlik, “zorla alınan yemin geçersizdir” hadisini rivayet ettiği için Medine
valisince kırbaçlatıldı; çünkü bu hüküm zorla alınan biatin geçerliliğini de
tartışmalı hâle getiriyordu. Âlimin iktidardan bağımsızlığı yalnız ahlâkî bir
tavır değil, siyasi sonuçları olan bir meseleydi.
Fakat tarihsel gelişmenin baskın yönü bu
olmadı. İktidara mesafeyi koruyan bu çizgi varlığını sürdürse de, düzen ile
adalet karşı karşıya geldiğinde önceliği giderek düzenin korunmasına veren
anlayış daha etkili oldu.
Adalet Dairesinden Nizâm-ı Âleme
Osmanlı bu siyasi ve fikrî mirası
devraldı; klasik çağda “zıllullah”, yani “Allah'ın yeryüzündeki gölgesi”
padişahın sıfatlarından biri hâline geldi. Kınalızâde'nin ifadesiyle, “Allah'ın
gölgesi, Allah'ın halifesi dedikleri, sahib-i devlettir.”
Bu, padişahın hiçbir sınırının olmadığı
anlamına gelmez. Şeriat onu bağlıyor, siyasi kararlar için fetva aranıyor,
gerektiğinde padişah hal de edilebiliyordu. Ne var ki bu, iktidardan bağımsız
kurumsal bir denetim değildi; şeyhülislâmı padişah atıyor, fetva da devletin
siyasi kararlarına dinî meşruiyet kazandırmanın bir aracı olarak
işleyebiliyordu.
Bu düzende adaletin kendisi de devletin
bekasıyla güçlü biçimde ilişkilendirildi. Osmanlı siyaset düşüncesinin
gözbebeği olan “adalet dairesi” bunu açık biçimde gösterir. Kınalızâde onu bir
zincir gibi kurar: Dünya bir bahçedir, duvarı devlet; devletin düzeni şeriat,
şeriatın bekçisi hükümdar; hükümdar askerle, asker parayla, para halkın
emeğiyle ayakta durur ve zincirin sonunda “halkı padişaha kul eden” şey
adalettir. Dairenin gördüğü hakikat önemlidir: Adalet olmadan toplum da devlet
de ayakta kalamaz. Fakat sorun, kurulan ilişkinin yönündedir. Kur'an Davud'a
“Seni yeryüzünde halife kıldık; öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet” (Sâd
26) derken siyasi yetkiyi adalet yükümlülüğüyle birlikte verir. Gaye olması
gereken adalet, araç olan devletin bekasına bağlanır.
Devletin çıkarına bağlanan adaletin,
çıkarın hakla çatıştığı yerde feda edilebilmesinin en sarsıcı örneklerinden
biri Fâtih’e nispet edilen kanunnamedir: “Kime saltanat nasip olursa,
kardeşlerini nizâm-ı âlem için öldürmesi uygundur; ulemanın çoğu da bunu caiz
görmüştür.”
Bir İmkân Belirdi ve Tutunamadı
On dokuzuncu yüzyılda iktidarı hukukla
sınırlama arayışı İslam dünyasında anayasal biçimler almaya başladı; 1861 Tunus
Anayasası’nı 1876 Kanun-ı Esâsî’si izledi.
Bu arayış II. Meşrutiyet döneminde çok
daha güçlü bir fikrî zemine kavuştu. Dindar aydınlar, keyfî ve denetimsiz
yönetim anlamındaki istibdadı doğrudan zulümle özdeşleştirdiler. Bediüzzaman
onu “zulmün temeli, insaniyetin mâhisi” sayıyor; karşısına konan meşrutiyet ise
adalet, maarif ve şûrâ demekti. İktidarı hukukla sınırlayan anayasal düzeni
İslamî gerekçelerle savunmak geniş bir dindar aydın çevresinin ortak davası
hâline geldi. Elmalılı Hamdi, halifeyi “hükümet-i meşrûta-ı İslâmiye reisi”
olarak tanımlıyor ve sınırı açıkça çiziyordu: Halife “re’y-i müstebiddi ile
kanunu tecavüz edemez; ederse hakimiyet-i millet hükmünü icra eyler.”
Fakat bu damar kök salamadı. Said Halim
Paşa’nın teşhisiyle mesele yalnız bir müstebidi devirmek değildi: “Bir
müstebiti zorla tahtından indirmekle bir millet hürriyetine kavuşmuş olmaz.
Asıl lüzumlu olan şey, istibdadın tekrar geri gelmemesini temin etmektir.”
Ardından imparatorluğun çöküşü derin bir
travma oluşturdu ve devletin bekasını daha da yakıcı bir mesele hâline getirdi.
İstibdada karşı çıkmış olmak da bu
refleksi ortadan kaldırmaya yetmedi. İttihat ve Terakki, iktidarı ele
geçirdikten sonra devletin bekasını hak ve hürriyetlerin önüne koyan “hikmet-i
hükümet” anlayışını sürdürdü. Hükümdarlar ve rejimler değişse de bu anlayış
varlığını korudu ve Cumhuriyet’e devredildi.
Aynı Kalıp, Yeni Kılık
Cumhuriyet, Osmanlı’nın dinî meşruiyet
dilini büyük ölçüde terk ederek kuruldu; hükümdarın yerini millet egemenliği
aldı. Fakat devleti birey ve toplum karşısında üstün gören anlayış uygulamada
değişmedi. Devletin bekası ve ülkenin bütünlüğü, hak ve özgürlükleri
sınırlamanın başlıca gerekçeleri olmaya devam etti; devlete yöneltilen itiraz
da kolaylıkla sadakatsizlik, hatta ihanet olarak görülebildi.
Dindarlar bu devlet gücünü uzun yıllar
mağdur konumundan tecrübe ettiler. Dinî hayat kamusal alanda ağır sınırlamalara
tâbi tutuldu; din eğitimi ve dinî örgütlenme devletin sıkı denetimine alındı.
Bu tecrübe, dindar çevrelerde hak, hukuk, özgürlük ve devletin
sınırlandırılması taleplerini güçlendirdi. Devletin kendi yurttaşının inancına
ve hayat tarzına müdahale etmemesi, hukukun herkes için işlemesi geniş
kesimlerin somut talebine dönüştü.
28 Şubat bu tecrübenin en ağır
safhalarından biriydi. Seçilmiş siyaset üzerinde askerî ve bürokratik vesayet
“laiklik” ve “devletin bekası” adına yeniden belirleyici olurken, başörtüsünden
eğitim ve çalışma hakkına kadar geniş bir alanda devlet gücünün insanların
hayatına ne ölçüde müdahale edebileceği görüldü. Buradan çıkarılabilecek ders
açıktı: Hangi gerekçeyle kullanılırsa kullanılsın, hukukla sınırlanmayan ve
denetlenmeyen devlet gücü tehlikelidir.
Ama iktidara gelen dindar siyasetçiler bu
dersi iktidarlarının yarı yolunda terk ettiler. İlk yıllarında hak ve
özgürlüklerin alanını genişleten, askerî ve bürokratik vesayetle mücadele
edenler, iktidarlarını tahkim ettikçe bir zamanlar sınırlamak için mücadele
ettikleri devlet gücünü kendi ellerinde toplamaya başladılar. Hukuk iktidarın
ihtiyaçlarına göre eğilip büküldü; eleştiri ihanetle, muhalefet devlet
düşmanlığıyla özdeşleştirildi. Geçmişten devralınan itaat, fitne ve beka
kavramları da yeni şartlarda yeniden dolaşıma girdi. Bir zamanlar devlet
karşısında hak ve özgürlük talep edenlerin önemli bir kısmı, devlet kendi
siyasi ve dinî aidiyetleriyle özdeşleştiğinde aynı gücü sınırlamak yerine
sahiplenmeye yöneldi.
Ölçüyü Geri Almak
Peki bütün bu tarihsel tecrübeye rağmen
devlete ve güce yönelik bu bağlılık nereden besleniyor?
Bunun tek bir sebebi yok. Buraya kadar
izini sürdüğümüz itaat, fitne ve beka etrafında oluşmuş siyasi-dinî mirasa,
imparatorluğun yıkılışının bıraktığı derin korku eklendi. Devletin
kaybedilebileceğini tecrübe etmiş bir toplumun hafızasında çoğulculuk kolaylıkla
parçalanma, özgürlük düzensizlik, eleştiri ise devletin zayıflatılması olarak
okunabiliyor. Beka böylece yalnız siyasi bir mesele olmaktan çıkıp kaybedilme
korkusuyla beslenen güçlü bir duyguya dönüşüyor.
Bu miras modern dönemde yeni biçimler
aldı. Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu”su ve “Başyücelik Devleti”, güçlü devlet ile
güçlü lideri dinî ve ahlâkî bir ideal etrafında birleştiren çarpıcı örneklerden
biriydi. Burada asıl mesele devlet gücünün nasıl sınırlandırılacağı değil, o
gücü kimin kullanacağıydı. Devlet de dini yalnız karşısına almadı; zamanla
kendi siyasetinin bir parçası hâline getirdi. Özellikle 12 Eylül’den sonra güç
kazanan Türk-İslam Sentezi, dini toplumu bir arada tutacak ve devlete bağlılığı
güçlendirecek bir unsur olarak gördü. Böylece geleneksel itaat ve beka dili,
modern milliyetçilik ve güçlü devlet anlayışıyla birleşebildi.
15 Temmuz darbe teşebbüsü bu birikime yeni
ve çok güçlü bir halka ekledi. Meclis’in bombalandığı, insanların tankların
önünde öldürüldüğü bir gecenin toplumda devletin varlığına ve güvenliğe ilişkin
kaygıları derinleştirmesi doğaldı. Fakat travmalar yalnız yaşandıkları anı
değil, sonrasında neyin meşru görülebileceğinin sınırlarını da değiştirebilir.
Darbenin önlenmesiyle devletin korunması arasındaki haklı ilişki, zamanla
devlet adına kullanılan gücün sorgulanmaması gerektiği düşüncesini de
güçlendirdi.
Ayrıca dünyanın kendisi de yeniden bir
güvensizlik çağından geçiyor. Savaşlar, terör, göç hareketleri, salgınlar,
ekonomik belirsizlikler ve büyük güçler arasındaki gerilimler, birçok toplumda
güvenlik talebini özgürlük talebinin önüne taşıyor. Güçlü lider ve güçlü devlet
söylemleri yeniden karşılık buluyor. Türkiye’deki eğilim bu küresel dalganın
dışında değil. Fakat bizde onu daha kuvvetli kılan, yeni korkuların çok daha
eski bir devlet ve beka hafızasıyla buluşmasıdır.
Yine de bütün açıklamayı tarihe, devlete
veya yaşanan travmalara yüklemek kolaycılık olur. Çünkü güçlü devlet arzusu
yalnız yukarıdan dayatılmıyor; onu ayakta tutan aşağıdan gösterilen bir rıza da
var. Güç, insana güvenlik ve aidiyet sunduğu kadar sorumluluktan kaçma imkânı
da sunuyor. Kendi adına karar veren, itiraz eden ve bunun bedelini üstlenen bir
birey olmak yerine güçlü olanla özdeşleşmek çoğu zaman daha kolaydır. Devletin
gücünü kendi gücü, liderin zaferini kendi zaferi olarak gören insan, o gücün sınırlandırılmasını
da kendisine yönelmiş bir tehdit gibi algılayabilir. Böylece gücün yüceltilmesi
yalnız korkunun veya baskının değil, insanların kendi elleriyle beslediği bir
tercihin de sonucu hâline gelir.
Dinî bilinç açısından asıl kırılma burada
ortaya çıkıyor. İnsanı gücün karşısında yalnız bırakmaması, vicdanı iktidardan
bağımsız tutması gereken din, tam tersine insanı güçlü olanla özdeşleşmeye ikna
eden bir dile dönüşebiliyor. Oysa tevhidin siyasi anlamı, hiçbir beşerî gücün
mutlaklaştırılamayacağını kabul etmekle başlar. Devlet gerekli, düzen kıymetli,
güvenlik vazgeçilmezdir; fakat bunların hiçbiri kendi başına hakkın ve
haksızlığın ölçüsü değildir. Devletin bekası da adaletin alternatifi olamaz. Çünkü
devletin varlık sebebi yalnız kendi varlığını sürdürmek değil, emanet edilen
insanların hakkını, güvenliğini ve ortak hayatını korumaktır. Kendisini
korurken varlık sebebini ortadan kaldıran bir devlet, güçlü görünse bile kendi
meşruiyet zeminini aşındırır.
Bu yüzden ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir
ölçü icat etmek değil, devletin bekası, siyasi birlik ve itaat kaygıları içinde
zaman zaman geri plana itilen adalet ölçüsünü yeniden esas almaktır.
Adaleti gücün önüne koymak, devleti olması
gereken yere koymaktır. Dini iktidarın meşrulaştırıcısı olmaktan çıkarıp
yeniden vicdanın sesi kılmak da devleti zayıflatmaz. Aksine, gücünün sınırını
bilen, hukuka bağlı ve hesabını veren bir devlet, korkulan değil güvenilen ve
bu yüzden gerçekten güçlü bir devlettir.
Başta aktardığım âyet, bütün bu yolculuğun
özünü taşıyor: Mîzân, insanlar adaleti ayakta tutsun diye indirildi. Ölçü, güce
göre değişsin diye değil, gücü de kendisine tâbi kılsın diye vardır. Devleti bu
ölçünün üstüne çıkardığımızda yalnız siyasetin ölçüsünü değil, dinle kurduğumuz
ilişkiyi de bozuyoruz. Bugün dindarlığın asıl sınavı camilerin çokluğunda veya
doluluğunda değil, tam burada veriliyor: Gücün haksızlığını gördüğümüzde
susmakla konuşmak arasında verdiğimiz kararda. Çünkü devleti de toplumu da kalıcı
biçimde ayakta tutacak olan, gücün büyüklüğü değil adaletin sağlamlığıdır.
Mustafa Yeneroğlu, İstanbul
Milletvekili.