8 Haziran 2026 Pazartesi

Metin Külünk ve Cansu Çamıbel 8 Haziran 2026 00:00

AKP’li Metin Külünk: AK Parti içinde Londra-Tel Aviv hattından beslenen bir grup Erdoğan yenilgisinin zeminini hazırlıyor; aynı akıl CHP'yi Özel'e teslim etmek için devrede

Metin Külünk, Millî Görüş geleneği içindeki en sert damarlardan biri olan Akıcılar Derneği içinde yetişmiş bir siyasetçi. Kuruluşundan itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi’nde İstanbul İl Teşkilatı Başkanlığı dahil önemli görevler yaptı. 2011-2018 yılları arasında üç dönem milletvekili seçildi. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine karşı sokağın örgütlenmesinde rol oynadığı konuşuldu. En son AKP’nin 2021’deki MKYK’sında görev aldı. Suç örgütü lideri Sedat Peker’in 2021 yılındaki ifşa videolarında ismi geçen siyasetçilerden biri olduğu için o gün bugündür Peker’le ilişkisi tartışılıyor. Hatta o sürecin ardından ‘tasfiye’ edildiği de söylendi. Kendisi tasfiye iddiasını kabul etmese de artık aktif görevde değil. Partisine yönelik eleştirilerini sosyal medya aracılığıyla paylaşıyor, YouTube’da dikkat çeken yayınlar yapıyor. Ancak yine de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a toz kondurmuyor. O açıdan hâlâ “reisçi” olduğunu varsayabiliriz. 

Kendisiyle Türkiye siyasal tarihinin bu anında söyleşmek istememin temel sebebi aktif görevde olan Adalet ve Kalkınma Partililerin bu tür derinlikli konuşmalardan itinayla kaçıyor olmasıydı. Nitekim telefon ettiğimde esprili bir biçimde “Ben arkadaşların eksiğini kapatmaya çalışırım” dedi. Bu arada söyleşi için sözleştiğimiz gün Instagram hesabından yaptığı fotoğraf paylaşımı dikkatimi çekti. 1994 seçimleri sırasında üstü açık bir arabanın üzerinden halkı selamlayan Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve yanında Tayyip Erdoğan, arabanın kaputunda ise Metin Külünk oturuyor. 

Bu söyleşinin pek çok manşeti olmakla beraber bana kalırsa en kıymetli tarafı hükümetin 2013’ten bugüne en kritik siyasal anlarda sarıldığı “üst akıl” ya da “dış üst akıl” ya da “dış mihrak” söyleminin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha göstermiş olmasıdır. Zira Metin Külünk’e göre Ekrem İmamoğlu’nu Tel Aviv-Londra hattındaki bir akıl, bir “proje” tasarımı olarak Türkiye’nin gündemine sokmuş. Külünk bu iddiada bulunurken nedense ABD’nin ismini geçirmiyor. Sonra dönüp dolaşıyor ve ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Thomas Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” konusundaki çıkışlarını yeni bir Siyonist bölge tasarısı olarak eleştiriyor. Hatta hükümetin Barrack’a bir yanıt vermiyor olmasına kızıyor. Sonra Türkiye’de bir sonraki seçimleri kimin kazanacağını düşündüğünü sorduğumda “Ben bu sürecin Sayın Cumhurbaşkanımızla geçirileceğini görüyorum” diyor. “Bu süreç” dediği de dünya sisteminin yeniden tanımlanması! Yani Külünk’ün atıfta bulunduğu “üst akıl” İmamoğlu projesini devreye sokmuş ve başarılı olmasını istemiş ama ne hikmetse yeni dünya düzenini Erdoğan’sız kuramazmış. 

Külünk’ün “dış üst akıl” teorisine göre Ekrem İmamoğlu projesi için çalışanlar arasında Adalet ve Kalkınma Partililer de var. Hatta öyle ki bu kişiler – isim vermiyor- 2024’ten beri sandıkta bir Erdoğan hezimeti için çalışıyorlar. Havlu atmış da değiller, “mutlak butlan” kararından sonra Özgür Özel'e CHP'yi teslim etmek için ilgili kurumlara müdahale ederek ya da iletişim kurarak ilerliyorlar. Sizi söyleşiyle baş başa bırakmadan önce Ankara’da Külünk gibi düşünen başkaları olduğuna şahit olduğum bilgisini bir not olarak düşmüş olayım. 

Metin Külünk ve Recep Tayyip Erdoğan “Düşünün ki Türkiye’nin pek çok şeyi başardığı bir ortamda gençler çekip gitmeyi düşünüyor, gençlerin bu güvensizliğinin kökenini sorgulamak zorundayız”

-19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları tutuklandığından beri toplumun ve gençlerin nabzını ölçen pek çok kamuoyu araştırması yapıldı. Bulgular az çok benzer. Toplum Türkiye’nin geleceğinden umutsuz. MAK Araştırma’nın 19 Mayıs 2026 tarihli araştırması da net olarak ortaya çıkardı bu durumu. Araştırmadan iki gün sonra mahkemeden CHP’nin seçilmiş yönetimini indirip eski yönetimi yönetime oturtan “mutlak butlan” kararı çıktı. Dolayısıyla henüz bu siyasi müdahalenin sonuçlarının sahaya nasıl yansıdığını da bilmiyoruz. Ama MAK Araştırma diyor ki; “Başka ülke vatandaşlığı verilse Türkiye'yi terk etmeyi düşünecek gençlerin oranı yüzde 64.” Dahası gençlerin yaklaşık yüzde 75’i işe alımlarda liyakatin dikkate alınmadığını, kayırmacılık olduğunu düşünüyor. Aynı gençlerin siyasete iktidar eliyle müdahale ediliyor olmasını görmeme ihtimali var mı sizce?  

Türkiye'de hiçbir gelişmeyi siyasetten bağımsız düşünmek mümkün değil bir kere. Biz toplum olarak siyasete doğan bir milletiz. Severiz, ilgimiz yüksektir. Dolayısıyla hiçbir gelişmeyi siyasetsiz okumak mümkün değil. Yani toplumun bu gelişmeleri birbirinden bağlantısız düşünmemesi gayet normal. Kritik soru şu ise şu; siyaset toplumu anlıyor mu? Ben özellikle son üç yıldır bütün partilerin toplumla bağının zayıfladığını görüyorum. Ve karşılıklı olarak zihin dünyamızın kapıların birbirine kapatıldığını görüyorum. Bu çok tehlikeli. Çünkü biz aynı vatanda yaşıyoruz, siyaseten farklı düşünebileceğimiz ama birbirimize bağlıyız. Siyasetin kuantum kavramını keşfetmesi lazım. Birbirimize bağlılık noktalarımızı çoğaltmamız lazım. Siyaset yukarıda bunu yapmadığı zaman sizin ifade ettiğiniz rakamları görürüz. Hadi bunların bir kısmını abartı diyelim. Diyelim ki gençlerin yüzde 50’si söylediğiniz şekilde düşünüyor. Bu siyasetin gereken dili üretemediğinin yeterli göstergesidir. Ben sokaktayım ve gençlerle iç içeyim, bu durumu sokakta da görüyorum. Gençlerin özellikle sosyal medya üzerinden karşı karşıya kaldıkları psikolojik operasyonlar da Türkiye'nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan istikrarsızlıklar da onları çok etkiliyor. 

-Etkilemenin ötesinde bir şey söylüyor bahsettiğim araştırma verisi; Türkiye’deki genç nüfusun yüzde 64’ü derhal ülkeyi terk etmeye hazır!

Bu rakam o araştırmanın söylediği gibi değil de velev ki yüzde 20 olsun o dahi düşündürücü olurdu. Düşünün ki Türkiye'nin birçok şeyin başardığı bir dönemde gençlerimiz bunu düşünüyor. İşte Türkiye'nin savunma sanayindeki başarılar ortada. Türkiye kendi çipini geliştirme sürecinde. Keza uzayla ilgili çalışmalar Türkiye'nin gündeminin merkezine konulmuş. 

-Metin Bey, Kuzey Kore de nükleer silah üretebiliyor. Bu tür ülkeleri referans alacaksak tamam. 

Bütün bunları başaran bir Türkiye'de bu gençlerin neden yüzde 64'ü “Türkiye'nin dışında bir fırsat olursa ben çeker giderim” cümlesini söylüyor? Bu sorunun yanıtını ve bu düşüncenin köklerini bulmak zorundayız. “Bu gençler bu başarıyı anlamıyor” demek çözüm değil. Gençler neden güven duymuyor? Neden iktidar ile gençler arasındaki mesafe açılıyor? Tabii ki hepsi için değil bu. Mutlaka Cumhur İttifakı’na yönelen önemli bir blok var gençlerin içinde. Ama onlar dışındakilerin öfkesini, eleştirisini, kızgınlığını, ümitsizliğini sorgulamamız gerekiyor. 

“Tsunamiye dönüşecek şekilde alttan gelen dip dalgayı gücü elinde bulunduran bir tane arkadaşımız görüyor mu?”

-Bu sorgulamayı yapmamız gerekiyor derken “siz” kimsiniz? 

Biz, Cumhur İttifakı. Bizim bir sosyal araştırmalar ve değerlendirmeler merkezimiz olmalı. Ve şu soruları sormalı; “Neden gençlerin bir kısmı neden bu kadar öfkeli? Neden bir kısmı bu kadar ümitsiz? Neden bir kısım bu kadar nefret ediyor?” Benim gözlemime göre bugün gençleri umutsuzluğa sürükleyen temel problemlerden birisi liyakat ve ehliyet eksikliği. Devlet, liyakat ve ehliyete dayalı, hak ve adalete dayalı, ahlaka dayalı dayalı bir paradigmayla buluşmak zorunda. Ben sokakta yaşayan bir insanım, ofisimde haftada en az 200 misafir ağırlıyorum. Bana gelen aileler çoğunlukla iş bulmada yardım istiyor. İyi eğitim alan, sınavlarda iyi puan alan çocuklar mülakatlarda eleniyor. Bunu yaşayan ailedeki yıkımı, o çocuktaki hayallerini kaybetmenin verdiği negatif psikolojiyi bizim tedavi etmemiz çok kolay değil. Toplumdaki bu dip dalganın aslında bir tsunamiye dönüşebilecek şekilde alttan yukarı doğru gelmekte olduğunu gücü elinde bulunduran bir tane arkadaşımız görmüyor mu? 

“Saraçhane’deki gösterilerde muhafazakâr ailelerin çocukları vardı, Ak Partililerin çocukları vardı”

-Bu dikkat çektiğiniz liyakat sorunsalına bir de diploma krizini ekleyebilirsiniz belki. Zira 19 Mart 2025’ten itibaren üniversite gençliğini protestoya iten şeylerden başında Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının iptali vardı. Konuştuğum pek çok üniversiteli “Devlet bir gün kafasına göre üniversite diplomamı iptal edebiliyorsa, ben neden okuyorum?” türünde bir öfke içindeydi. Saraçhane’ye gençleri götüren şeylerin başında bu vardı. 

 Ben size bu konuya ilgili bir şey daha söyleyeceğim; Saraçhane’deki gösterilerde muhafazakâr ailelerin çocukları da vardı. Hatta babaları AK Partili olanların çocukları da vardı. Babaları Refah Partili olanların da çocukları vardı, Saadet Partili olanların da çocukları vardı.

İmamoğlu Tutuklu İBB Başkanı ve CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu

“Ekrem İmamoğlu hakkında soruşturmalardan haberdar edildi, içeriden bilgi verildi”

-Bugünden geriye dönerek baktığımızda, geçen 14 aya rağmen Türkiye toplumunun hala yarısından fazlası Ekrem İmamoğlu’nun siyasi nedenlerle yani Tayyip Erdoğan’ın en güçlü rakiplerinden biri olduğu için tutuklandığını düşünüyorsa, diploma iptali bu algının temel sebeplerinden biri olabilir mi size göre? 

Şimdi bu siz bir pencere açtınız, oradan devam edeyim. Ekrem İmamoğlu tutuklanmadan önce hakkındaki soruşturmalardan haberdar oldu. Haber verildi. 

-Kim uçurdu haberi size göre? Böyle bir iddiada bulunduğunuza göre adresi de biliyor olmalısınız. 

Kim verdi bilmiyorum. İçeriden verildi. Bu bilgi gelince de etrafındaki akıl bu süreci psikolojik olarak tersine çevirebilmek için “Sen kendini cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edersen yarın adalet önünde hesap vermeye vardığında, cumhurbaşkanı adayı olduğun bunun başına geldiği propagandası yaparsın” diye hazırladı onu. Hazırladılar yani onu. 

-Kim bu insanlar, yani “etrafındaki akıl”? 

Ekrem İmamoğlu'nu üzerinden bir plan yapan, bir tasarım yapan akıl.

“Tel Aviv-Londra hattı İmamoğlu üzerinden bir tasarım yaptı”

-“Devlet aklı”ndan sonra bir de “İmamoğlu tasarımını yapan akıl” konusunu deşmemiz gerekecek demek ki. İktidar cenahının bu konudaki takıntısını nasıl izah ediyorsunuz? Ne zaman ki bir rakip pasifize edilmeye çalışılacak hemen olsa “dış bir akıl” ya da işte yine aynı derecede müphem “üst akıl” argümanları devreye sokuluveriyor. 

Türkiye'deki hiçbir gelişmeyi dış dinamiklerden bağımsız düşünemeyiz. Sizin de katıldığınız bir basın toplantısı olmuştu sonbahar aylarında. Eski MI6 Başkanı Türkiye'ye gelmişti, İngiltere Konsolosluğu’ndaki o toplantıda hatırlarsanız Rusya’dan istihbarat elemanı devşirmek için bir program açıkladı. Kamuoyuna açık yaptılar bunu. Londra savaştan ve krizden beslenir, ada devleti olmak böyle bir şey. Dikkat edin II. Dünya Savaşı’ndan beri İngiltere hep siyaseten savaşların dışında kalmış gibidir. İngilizleri hiçbir yerde göremezsiniz ama her şeyin içindedirler. Suriye'de olduğu gibi. İran sürecinde olduğu gibi, Gazze’deki soykırım sürecinde olduğu gibi. Mesela Ukrayna-Rusya savaşı sürecinde bizi nereye itmek istediler? Ukrayna'nın yanına itmek istediler, Rusya'nın karşısında. Tel Aviv-Londra hattının stratejik hedefi Rusya. 

-İmamoğlu’nun “dışardan yönlendirilmesi” meselesine nasıl bağlayacaksınız konuyu merak ediyorum. 

 Bu akıl, Sayın Erdoğan'ın Türkiye'yi savaşların dışında bırakan ve Türkiye merkezli bir dış politika eksenini inşa etmesinden rahatsız. NATO'nun zayıflama sürecinde, Avrupa'yı Rusya'ya karşı konumlandıracak bir askeri güç doktrininde bizi Rusya'ya karşı konumlandırmak istiyorlar. Bunu nereden görüyoruz? Bu mimarinin hazırlıkları bazı toplantılarda dillendiriliyor. Bakın Nisan ayında eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Atina’da bir toplantıya katıldı. 

-Yunanistan’da her sene düzenlenen Delfi Ekonomi Forumu'nun bu seneki toplantısından bahsediyorsunuz. Gizli bir şey değil. 

Oraya Abdullah Gül gitti bunu söyledi. Orada Türkiye'nin de içinde olduğu yeni bir hattan bahsedildi. Avrupa Birliği, Yunanistan ve Türkiye’nin Rusya’ya karşı konumlandırılmasından. 

abdullah gül 11.⁠ ⁠Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eşi Hayrünnisa Gül ile birlikte, Oxford İslam Araştırmaları Merkezi’nin 40. kuruluş yıldönümü kutlamalarına katıldı. Etkinlikte Britanya Kralı III. Charles da yer aldı / 2025

“Abdullah Gül’ün konuştuğu her yerde kraliyetin izlerini arayacaksın”

-Bu da yeni bir şey değil ama bu konuda münazara yerine Abdullah Gül vurgunuzu anlamak istiyorum. Siz Abdullah Gül’ün “bir şeyi” temsil ettiğini düşündüğünüz için ısrarla ona atıfta bulunuyorsunuz diye anlıyorum. 

 Abdullah Gül Londra'yı temsil ediyor.

 -Yani size göre eski bir Cumhurbaşkanı bu tür bir konferansa davet edilemez, illa ki kendi ülkesi dışında bir yeri temsil etmek zorunda, öyle mi? 

Abdullah Gül'ün konuştuğu her yerde kraliyetin izlerini arayacaksın. 

-Abdullah Gül Şu anda siyasette etkin ya da aktif bir aktör de değil. 

Ama eski cumhurbaşkanı. Onları kim adına söylüyor? Ben rahat söylüyorum. Bunu daha 2014’te “Kraliçenin Gülleri” diye tarif etmiştim. Bakın, İngiliz Kraliyet Ailesi’nin her ülkede bir mutemedi vardır, Abdullah Gül odur. Bunları söyletiyorlar çünkü Sayın Erdoğan'ın Türkiye'nin kendi çıkarları doğrultusunda ve kendi ekseninde ilerlemesini önceleyen duruşu rahatsız etti. Türkiye'yi Ukrayna'da savaşa zorladılar. İran'da savaşa zorladılar? Türkiye'yi Amerika'nın, İsrail'in yanında durmaya zorladılar. 

“Türkiye, Gazze konusunu maksimum diplomatik kabiliyetle yönetiyor”

-Ankara, Ukrayna ve İran konusunda nispeten bir dengeyi yakalayabildi ama nihayetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Gazze konusunda ABD Başkanı Donald Trump’ın yanında durmuş olmadı mı? Trump’ın Barış Kurulu’nu dünyadan pek çok ülke protesto etti ama Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile orada işte. 

Hayır, Sayın Erdoğan yanında durmadı. Gazze konusunda Türkiye kendi güç sistematiği içerisinde süreci diplomatik anlamda Gazzelilerin lehine yönetebilmek için maksimum kabiliyetimi ortaya koydu. Karşımızdaki küresel ölçekteki bir hegemonik aklın kutsalsız ve kuralsız güç yapılanması var. 

-İmamoğlu’nun bir “İngiliz projesi” olduğu iddianızdan buraya nasıl geldik? Henüz onu izah edemediğiniz için geri dönmek istiyorum. 

İmamoğlu'nun durduğu yere bakacaksınız. Gidip konuştuğu yerlere bakacaksınız.

“Chatham House’da adamı boşuna konuşturmazlar” 

-Neyi ima ettiğinize dair bir bilgim ve fikrim yok. Ancak demin Chatham House’dan bahsettiniz ve Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bütün dünya liderlerinin gidip panellere katıldığı bir düşünce kuruluşunda konuşmasını sanki karanlık bir faaliyet gibi anlattınız. 

Chatham House’da boşuna konuşturmazlar adamı.

“Siz bu proje bir tek İmamoğlu üzerinden mi yürüyor sanıyorsunuz? Projenin Cumhurbaşkanımızın çevresinde karşılıkları var”

-Velev ki sizin dediğiniz gibi Chatham House birtakım “üst akıl” projelerinin kotarıldığı yer, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan daha işte bir buçuk ay önce aynı yerde “Türkiye’nin Dış Politika Vizyonu” isimli bir konuşma yaptı. 

Fark etmiyor ki…Siz bu proje bir tek İmamoğlu üzerinden mi yürüyor sanıyorsunuz? 

-Hakan Fidan üzerinden de mi yürüyor o zaman sizin mantığınızla?

İmamoğlu projesinin AK Parti içindeki, Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresindeki karşılıkları kim?

Külünk'ün paylaştığı fotoğrafta, Necmettin Erbakan ve Recep Tayyip Erdoğan

“AK Parti içerisinde Londra-Tel Aviv hattından beslenen bir akıl Erdoğan sonrasının, hatta sandıkta bir Erdoğan yenilgisinin zeminini hazırlıyor”

-Ben bu iddianızın kaynağını da sebebini de bilemiyorum tabii. Madem bir iddianız var temellendirmeniz gerekmez mi? 

Ben söylüyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresinde, AK Parti'nin içerisinde bu Londra-Tel Aviv hattından beslenen bir akıl, Sayın Erdoğan sonrasını, hatta sandıkta bir Erdoğan yenilgisinin üretilmesinin zeminini hazırlıyor. İmamoğlu projesinin asıl sahiplenicilerinden önemli bir hat AK Parti’de var.

“Aynı akıl ‘mutlak butlan’dan sonra CHP’yi Özgür Özel’e teslim etmek için devrede”

-Ama isim verin lütfen… Böyle afaki iddialarla ilerlemeyelim. 

İsim vermem. Onlar vakti… Şimdi isim vermem. Ve şu anda aynı akıl, “mutlak butlan” kararından sonra Özgür Özel'e CHP'yi teslim etmek için ilgili kurumlara müdahale ederek ya da iletişim kurarak ilerliyor. 

-Burada bir duralım lütfen. İddianız çok büyük ve çok boyutlu olduğu için şu ana kadar söylediklerinizi özetlemek istiyorum. Size göre bir dış üst akıl var ve bunlar hem İmamoğlu cephesiyle hem de AKP içindeki bir klikle beraber çalışıyor. Doğru mu anladım? 

Evet, Londra- Tel Aviv hattı. Bu hattın stratejik hedefi Büyük İsrail Projesi, yapay zekâ odaklı bir Pax-Judaica döneminin kapılarını açmak istiyorlar. Bu stratejik hedef, Sykes-Picot ötesi bir coğrafya oluşturmak. Mezhepçilik ve etnik kimlikler üzerinden devletçikler üretilmesi yönünde çalışan bir akıl var. Bu aklın inşa merkezi Anglosaksonlar. Ve bu Anglosaksonlar mesajlarını Chatham House üzerinden verirler.

-Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çevresinde Anglosaksonların bu projesine destek veren birileri var. Bunu da doğru mu anladım? 

Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresinde AK Parti'nin içinde bir hat var ki bu projeye “evet” diyor. Ve bu projeye “evet” dedikleri için Sayın Cumhurbaşkanımızın, bana göre bilgisinin dışında, özellikle 2024 seçimlerinden sonra Ekrem İmamoğlu projesinin gerçekleşebilmesinin önünü açacak ciddi hazırlıklar yaptılar. İş dünyası da bunun içinde.

“CHP’nin çivisini çıkartan bir akla bir el ‘dur’ dedi”

-Erdoğan da bu projenin önünü kesmek için mahkemenin CHP’ye el koyup eski genel başkanına teslim edilmesinin önünü açtı. Öyle mi? 

CHP’nin çivisini çıkartan akla bir el “dur” dedi. 

-Yani “bir elin” iktidar olma potansiyeli taşıyan bir siyasi partinin dizaynına doğrudan müdahale ettiğini teyit etmiş oluyorsunuz. Şimdi siz Millî Görüş geleneğinden gelen bir siyasetçisiniz. Asker vesayetindeki devlet sırf sizler siyaset yapamayın, iktidara gelemeyin diye kaç tane partinizi kapattı. 

Bütün o hüzünleri yaşamış bir adamım. 

-Tamam, bunun üzerine sizin başka bir analizinizi koyarak ilerlemek istiyorum. Yaklaşık bir ay kadar önce katıldığınız bir YouTube yayınında “Erdoğan sosyolojisi eriyor. Toplum Cumhur İttifakı’nı dövmek istiyor. Toplumla kavga edilmez” gibi çok tartışılan şeyler söylediniz. Bugün iktidarın bir mahkeme kararıyla, YSK’yı da bypass ettirerek, bir partinin “çivisini kendince geri takmaya çalışması” toplumla kavgaya devam etmek değil midir? 

Silivri’deki yargılama süreci hükümetin iradesiyle mi başladı? Hayır. Cumhurbaşkanımızın iradesiyle mi başladı?  Hayır.

Kemal kılıçdaroğlu özgür özel mutlak butlan Mutlak butlan kararı sonrası CHP Genel Başkanları panosu

“Cumhur İttifakı’nın iletişim stratejilerinin kökten gözden geçirilmesi lazım” 

-Ama toplumun en az yarısı böyle olduğuna inanıyor. 

Orada işte temel bir problem şu; Cumhur İttifakı'nın iletişim stratejilerinin kökten gözden geçirilmesi lazım. Mesele aslında şu; milletin emanet ettiği kaynaklarının bir adamın cumhurbaşkanlığı hedefine yönelik hareket ettirilmek üzere yasa dışı yöntemlerle kullanan bir çıkar amaçlı bir suç örgütü var. 

“İBB soruşturmasının halka anlatılmasında ciddi boşluk bırakıldı, sokak da bu boşluktan etkileniyor” 

-Bu iddia henüz mahkemede kanıtlanabilmiş değil. Dahası, bu iddialara kaynak olarak gösterilen etkin pişmanların bir bölümü bugün duruşmalarda, “Savcılık makamı bizi çoluğumuzla çocuğumuzla, eşimizle tehdit ettiği için o ifadeleri verdik” şeklinde konuşuyor. 

Bu, aslında üzerlerindeki şüphenin katlanarak büyümesine neden olur. Yani ifadelerdeki bu tutarsızlık, dün söylediğini bugün reddedecek noktaya gelmek şüpheyi büyütür. Üstelik de bunların içinde kuvvetli delilleri, belgeleri, mahkemenin önüne koyan ve mahkemede bu konuda ısrarını sürdüren isimler de var. Dolayısıyla orada adalet tecelli edecek. Göreceğiz, izleyeceğiz, mahkeme karar verecek onu bilmem. Ama şunu söylüyorum; bu sürecin iletişimi noktasında ciddi boşluk bırakıldı. Sokak da bu boşluktan etkileniyor. 

-Yani toplumun bir bütün olarak iddialara ikna edilememesinin nedeni sadece yanlış iletişim dili, öyle mi? Bu kadar basitse, bu kadar kuvvetli bir iktidar bu sorunu neden çözemiyor? 

Bu soruların teknik kısmına ben cevap verecek durumda değilim çünkü ben Ankara'da değilim. Boşluk bırakıldı. Bu mesele doğru bir iletişim diliyle sokağa, vatandaşlarımıza anlatılmalı. Bu meselenin Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi içindeki çelişkiler, kendi içinden gelen belge ve bilgilerin devlete iletilmesi üzerinden yürüdüğü sokağa anlatılmalı. İletişim kısmı eksik bırakıldı. Biraz önce söyledim, Ekrem İmamoğlu’nun bu soruşturmalardan haberdar olduktan sonra “Ben cumhurbaşkanı adayı olduğum için bunlar yapılıyor” taktiğine gitti. Bu da sokağa anlatılamadı. Bunu sokağa anlatacak iletişim gerek.

“Türkiye’de ilk defa mı bir belediye başkanı yargılanıyor?”

-Buraya nereden geldiğimizi hatırlatmak istiyorum. “CHP’nin çivisini çıkartan akla bir el ‘dur’ dedi” şeklindeki ifadenizin ne anlama geldiğini sormuştum. Yani siz de aslında devleti yönetenlerin bir siyasi partiye ve aslında seçmenin iradesine doğrudan müdahale ettiğini söylemiş olmuyor musunuz? Soru şu; bu devlet topluma neden güvenmiyor? 

Şimdi ben size soru soruyorum; Türkiye’de ilk defa mı bir belediye başkanı yargılanıyor? Bu isim, bagajının çok dolu olduğunu çok iyi biliyor. İstanbul'da belediye başkanlarının hepsinin yanında bir mutemedi vardır. İlçe belediye başkanlarının da mutemetleri vardır. Bu kişinin belediye başkanlığı döneminde o mutemetlerin önemli bir kısmı Saraçhane'nin nezdinde iradesizleştirilerek yönetildi. Hedef neydi? Tüm belediyelerin kaynakları üzerinden Saraçhane'nin kendi cumhurbaşkanlığı hedefine yönelik merkezi bir kaynak sistemi kurmak. Bunun ifadeleri var, bilgisi var, delili var. MASAK’ın raporları var. Şimdi böyle bir süreçte “Efendim bu niye tutuklu yargılanıyor?” diye soruluyor. Bir kere üzerinde kuvvetli şüphe bulunan ve delil bulunan bir ismin tutuksuz yargılanması, toplumun çok önemli bir kesimin vicdanını yargılar. İkincisi, bu isim kendisi hakkında başlatılmış bütün süreçlerden haberdar edildi. Ve bir panik atak halinde çıktı “Ben cumhurbaşkanı adayıyım” dedi. Daha seçim falan yokken ortada. Bütün bunlar aynı sürecin parçasıydı. CHP’nin 2023 yılındaki kurultayında Kemal Kılıçdaroğlu'nu devirenlerin planı buydu. 

Metin Külünk

“2023 seçimlerinden sonra ‘Eyvah’ dedim çünkü AK Parti sosyolojisinin eridiğini gördüm”

-Bu anlattığınız şey aslında siyaset yapmanın tam da kendisi değil mi? Bir partide yönetim değişikliği istemek yasadışı bir motivasyon mu? Sizin partiniz de Fazilet Partisi’nin içinden çıkmadı mı? 

Bakın ben Refah Partisi hareketinden ayrılan isimlerden biriyim. Ama biz bunların hiçbirisini yaşamadık. Biz fikri noktada, Türkiye'ye dair tezlerimiz noktasında itirazlarımızı yaptık. Ve ayrıldıktan sonra da köklerimizle çatışmacı, köklerimize nezaketsizlik dolu hiçbir şey yapmadık. Mahkemeye bu iş niye düşmüş? Hükümet mi mahkemeye düşürmüş? İfadeleri verenler kim? Hepsi CHP'liler. Bu soruları, şaibeleri delilleriyle mahkemelere sunan ve başvuruyu yapan CHP'li delegelere soracaksınız. Bu soruların muhatabı biz değiliz.

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi kendisini nerede konumlandıracağına bir karar versin. Bu adres, bir akıl, bir güç olarak topluma güven vermiyor. Ekrem İmamoğlu'nun zararı olduğunu görüyor. Ben 2028 yılının ekim ayında Altınbaş Üniversitesi’nde bir konuşma yaptım ve gençlere şunu anlattım: “Ben 1989 yılını iyi hatırlıyorum. Dalan gibi bir adam var, 84-89 arasında İstanbul'da büyük hizmetleri olan bir isim ve Özal gibi güçlü bir lider. İhtilalin izlerini silme yolunda önemli adımlar atmış, büyük işler yapmış. İkinci döneminde Özal sokakta en ciddi tepkiyi İstanbul’da aldı. Halk gitti İstanbul’u SHP’ye teslim etti. Rahmetli Turgut Bey milletle inatlaşmaya başlamıştı, kibirlenmeye başlamıştı. Bunu unutmayın. Milletle inatlaşmayın. Sokakla inatlaşmayın.” Bunu dedikten sonra Urfa’ya gittim. Milletvekili adaylarımızın aldığı oya baktım, bir de 2018 seçimlerinde Cumhurbaşkanımızın aldığı oyalarına baktım. Milletvekili listeleri aşağıda, Sayın Cumhurbaşkanı yukarıda. Ne demek bu? Sayın Erdoğan'ın sosyolojisi güçlü ama Sayın Erdoğan'la parlamentoda yol arkadaşlığı yapacakların sokaktaki karşılığı sayılıyor. Millet de 2019’da “Bizimle inatlaşma” dedi işte. Sonra ben devam ettim, “Sokağın istediği isimlerle yürüyün” demeye ve geldik 2023’e. Oradaki fotoğrafı da gördüm ve “eyvah” dedim. 

-Neden “eyvah” dediniz? 

Çünkü AK Parti'nin sosyolojisinin eridiğini gördüm. Eriyen AK Parti sosyolojisinin ortaya çıkardığı parlamento aritmetiği, Cumhurbaşkanlığı sistemi olsa dahi Sayın Erdoğan'ın gücünü eritir. Eritir!

“Cumhurbaşkanlığı sisteminin yenilenmesi lazım, yarı başkanlık sistemine geçmeliyiz, bütün yüklerin Erdoğan’ın üzerinde odaklandığı modelin sıkıntılarını konuşmalıyız”

-Esas Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kendisi o gücü eritmeye başlamış olamaz mı?

O ayrı bir tartışma.

-Neden ayrı bir tartışma olsun? Parlamentodaki vekillerinizin gücünü azaltan tam da sistemin kendisi değil mi? 

Tabii orayı da sistemi de konuşmalıyız. Cumhurbaşkanlığı sisteminin yenilenmesi lazım. Bana göre Türkiye'de yarı başkanlık sistemine geçmeliyiz. Yürütmenin bütün yükününün Sayın Cumhurbaşkanımız üzerinde odaklandığı bir modelin sıkıntılarını konuşmalıyız. Onun üzerinden birtakım yükleri alacak, aşağıda parlamentonun güçlendirildiği, bu anlamda yürütmenin sorumluluğunun daha güçlü olduğu bir dönemin kapısını açmadık.

Bakın ben şuna inanan bir adamım; eğer şartlar yerine getirilirse Sayın Erdoğan'ın liderliğinin sosyolojik zemininin yüzde yetmiş aralığındadır. AK Parti'nin de -eğer şartlar yerine getirilse- aynı aralıkta olduğuna inanıyorum, halen daha da buna inanıyorum. Ama şartları var. Dipten gelen dalgalara yanıt verilecek. Liyakat, ehliyet, gelir dağılımında adaletten kaynaklanan, toplumdaki ekonomik dengesizliklerden kaynaklanan algılar tersine çevrilecek. 

“2024’ten beri ‘Sadece AK Parti sosyolojisi değil, Erdoğan sosyolojisi de eriyor’ diyorum, bugün artık iş erimenin de ötesine geçti”

-Siz bir sonraki seçime kadar, yani bir iki sene içinde tüm bunların yapılabileceğine hala inanıyor musunuz? 

İpuçları, işaretleri verilir ve bu verilen işaretlerle sahada güven tekrar inşa edilir. Hepsi bir çırpıda olmaz ama güven verecek işaretler verilebilir. Bir önceki izlekten devam ederek ben 2024’ten itibaren “Sadece AK Parti sosyolojisi değil Erdoğan sosyolojisi de eriyor, eritiliyor” demeye başladım. İki senelik sürecin sonunda bugün en son geldiğim noktada diyorum ki; bu iş artık erimenin de ötesine geçti. Sokak kim olursa olsun…bakınız CHP'nin iktidar ümidini güçlendiren CHP'nin ürettikleri ve başardıkları değildir. 2023’ten sonra CHP üzerinde iktidar ümidinin güçlenmesinin sebebi CHP'nin tarih okuması değil, CHP'nin zaman okuması değil, CHP'nin Türkiye'nin meselelerine çözüm üretecek bir paradigma, bir felsefesi, bir doktrini olması değil. Bu bizim boşalttığımız alanlar üzerinden önce eleştirel, sonra tepkisel ve arkasından da “biz cezalandırmak istiyoruz psikolojisi” oluştu. Bu psikoloji kim üzerinden olursa olsun…Bakınız o yüzden 1989 örneğini veriyorum. ANAP gibi bir siyasi hareket, Özel gibi bir lider ve bana göre başarılılar. Ve 1986 seçimlerinden sonra bir anda toplumla aralarındaki mesafeyi açmaya başlıyorlar ve millet “Ben Özal’ı ve ANAP’ı döveceğim” dedi ve dövdü. Hem de seçilme ümidi çok zayıf olan isimler üzerinden dövdü. Yani SHP doktriner olarak çok başarılı olduğu için değildi. Bugün de CHP muhteşem bir fotoğraf çizdiği için değil.

“Bu ülke Cumhurbaşkanımızı yeniden seçer ama parlamentoyu olabildiğince parçalı hale getirir ya da sandığa gitmezler”

-Siz şu tabloda, yani mahkemeler eliyle parti ikiye böldürülmüşken, CHP’nin bir sonraki seçimi kazandığı bir senaryo görüyor musunuz hala? 

Hayır, o yok.

-Toplum Adalet ve Kalkınma Partisi’ni dövmek istiyor ama bunu üzerinden yapabileceği en güçlü merkez dağıtıldığı için bunu yapamayacak. Söylediklerinizden bu sonuç çıkıyor. O halde toplum iktidarı nasıl cezalandırabilir size göre? 

Bu ülke Sayın Cumhurbaşkanımızı seçer. Yani Türkiye'nin bir istikrarsızlık hakkına teslim olmaması için yürütmede istikrarı seçer. Parlamentoyu ise alabildiğince parçalığı hale getirir.

-“Dayak” dediğiniz bu mu? 

Bir tarafı bu. Bir diğer tarafı da şu; sandığa gitmezler. 

“Ben bu sürecin Sayın Cumhurbaşkanımızla geçirileceğini görüyorum, dünya sistemi yeniden tanımlanırken Türkiye kaldıraç güç”

-Yine de 21 Mayıs 2026’ta çıkan “mutlak butlan” kararından sonraki siyasi denklemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir sonraki seçimi kazanma ihtimalinin kuvvetli olduğunu düşünüyorsunuz. Değil mi? 

Ben bu sürecin Sayın Cumhurbaşkanımızla geçileceğini görüyorum.

-Hangi süreçten bahsediyorsunuz?

Yani bu dünya sisteminin yeniden tanımlanırken. Türkiyesiz dünya sistemi olmaz. Türkiye kaldıraç bir güçtür. Ve gelişmelerin de o periyotta olduğunu görüyorum. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şu; Sayın Erdoğan’ın seçilme oranının 50.05'ler, 51'ler, 52’ler olmamalı, yüzde 60’tan aşağı düşmeyecek bir formülü konuşuyorum. Elbette ki başarılamayan şeyler var, eksikler de var, toplumun kızdığı hatalar da var. Bugün toplumun en belirgin gündemi mutfak, sofra, cep. Liyakat ve ehliyet gençlerin en çok tartıştığı konu, bu alanlardaki yanlışlardan dolayı ümitsizlik girdabına düşen gençlerimiz. 

-Ülkeyi 24 senedir sizin partiniz yönetmiyor gibi konuşuyorsunuz. 

Ama son 5 senede dünyanın geçirdiği büyük türbülansları da unutmayalım.

 -Bahsettiğiniz ehliyet, liyakat ve ülkeden umutsuzluk meselesinin küresel türbülanslarla ne ilgisi var? Ayrıca zaten bizim ülkemize özgü sorunlar nedeniyle seçimin kaderinin de değişmeyeceğini söylediniz biraz önce yanlış anlamadıysam. 

Çünkü milletin, devlet noktasındaki basireti ve feraseti çok güçlü. 

Metin Külünk

“CHP tabanının da basiret ve ferasetinin çok güçlü olduğunu biliyorum”

-Sizin mantığınıza göre Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Devlet Bahçeli ortaklığına oy vermeyen toplum kesimlerinin feraseti zayıf mı oluyor? Yani ülkeyi bir tek Cumhur İttifakı seçmeni mi düşünüyor? 

Ben öyle bir şey demiyorum ki. Ben CHP'nin tabanının da basiret ve ferasetinin çok güçlü olduğunu biliyorum. Ve açıktan söylemediklerini özelde çok rahat bir şekilde söylüyorlar, CHP'nin adı geçen bu modellemeyle Türkiye'yi yönetme kabiliyetinin olmadığını CHP'nin içindeki yurtseverlerin çok önemli bir kısmı söylüyor. Bakın şu an Sayın Cumhurbaşkanı yolu açsın CHP'nin içerideki o dolu bagajına tutsak olmuş pek çok belediye başkanı AK Parti'ye geçer. Çünkü bu kadar basiretsizliğin olduğu bir yerde, Türkiye'yi yönetme kabiliyetlerinin olmadığını görüyorlar. Yoksa Sayın Erdoğan'a oy vermeyen vatandaşlarımızın çok önemli bir kısmının temel değerlerimiz noktasında benimle hiçbir çelişkisi yok. Benim gibi düşünmüyor diye vatandaşlarımızı itibarsızlaştıracak bütün yaklaşımları reddediyorum. Biz vatanseverlik temelli bir sosyolojik barış inşa etmek zorundayız. Farklı yaşayabiliriz, farklı düşünebiliriz, farklı bakabiliriz, farklı siyaset yapabiliriz ama vatanseverlik hepimizin ortak değeridir. Bu temel değerler etrafında benim gibi düşünmeyen her vatandaşımın düşüncesinden etkilenmeliyim. Muhalefetin söylediği her şeyi yok hükmünde görmemeliyiz.

-Ankara bir ay sonra NATO zirvesine ev sahipliği yapacak. Bu konuyu sizin burada şu ana kadar yaptığınız dış politika yorumları ışığında soracağım. Zira siz Erdoğan’ın Ukrayna-Rusya ve İran-İsrail krizlerinde taraf tutmadan denge politikası sürdürebildiğini hatırlattınız. Ve aslında bu zaten Cumhuriyet dönemi dış politikasına genel hatlarıyla uyumlu bir çizgi. Cumhuriyet zaten kimseyle kavga etmeden, ağırlığını koruyan bir Türkiye hedefledi. 

Doğru. 

“Hükümet vatandaşın Tom Barrack’la ilgili sorularına yanıt vermeli, Barrack bir eyalet valisi gibi konuşup sübliminal mesaj veremez”

-Fakat bir yandan da dış politikada kıble belirleyen şey aslında Türkiye’nin NATO üyeliğidir. Hal böyleyken ve Erdoğan iktidarı ABD Başkanı Donald Trump ile Temsilcisi Thomas Barrack’ın bölge politikalarıyla çok uyumlu bir çizgi izlerken, siz dönüp dolaşıp yine de İmamoğlu ile Özgür Özel’i “dış mihraklarla” iş tutmakla suçluyorsunuz. Oysa ülkemizin idari sınırlarına dair fütursuzca konuşmaya devam eden bir ABD Büyükelçisi görev yapıyor bugün Türkiye’de. Ve biz kendisine hükümetin bir yanıt verdiğini hiç duymadık, duymuyoruz. Dolayısıyla da toplumda Erdoğan hükümetinin Trump’ın İsrail’in akıl hocalığında yürütülen politikalara hizmet ettiğini düşünen hayli kalabalık kesimler var. Bana gazeteci olarak sokakta devamlı bunu soruyorlar, size sormuyorlar mı? 

Aynen böyle. Bana da aynen soruyorlar. Vatandaşın bu sorusuna hükümet cevap vermeli. Bu sorunun yanıtı henüz verilmedi. Arkadaşlarımızın bir kısmında şöyle bir anlayış var; “Biz konuşmuyorsak kimse konuşmaz.” Oysa bugün Filipinler'in Mora Adası'nda konuşulan bir şey anında burada da konuşuluyor. Elbette sosyal medya hayatımızı kilitlememeli ama sosyal medyaya baktığımız zaman Türkiye'de sokağın her şeyin farkında olduğunu da görüyoruz. Kül yutmuyor sokak. Hiç ummadığınız bir hesaptan birisi, öyle bir soru soruyor ki bütün süreci deşifre ediyor. Şimdi bu arkadaşlardan bana eleştiri geliyor “Niye konuşuyorsun?” diye. Ya kardeşim, ben konuşuyorum!

“Arkadaşlarımız ben konuşuyorum diye eleştiriyor ama sokakta insanlar bana ‘Susma, konuş’ diyor, Barrack’ın sembolleştirdiği o aklı tanıyoruz”

-O halde benimle konuştunuz diye de kızacak herhalde Adalet ve Kalkınma Partisi’nde aktif siyaset yapan dostlarınız. 

Şimdi bakın, ben hep sokaktayım ve her gittiğim yerde “Susma, konuş” cümlesini duyuyorum halktan. Ve evet ben konuşuyorum çünkü benim konuştuklarım sosyal medyada da konuşuluyor. Kahvede konuşuluyor, evde konuşuluyor, makalelerde konuşuluyor, yurt dışında konuşuluyor, otobüste konuşuluyor, metrobüste konuşuluyor. Ben de diyorum ki “Bak sokak bunları konuşuyor, buraları derleyip toparlayalım. Sokağın bu anlamda hassasiyetleri var.” Yani ben eleştirel bir akılla pozitif davranmanın önünü açmanın derdindeyim. İsmi lazım değil bir arkadaş beni aradı, tanıyorsunuz. Dedi ki, “Ya sen eleştiriyorsun, bir yere getiriyorsun ama Sayın Erdoğan’ı eleştirinin dışında bırakıyorsun.” Ben de ona dedim ki; “Kendisi bu ülkenin Cumhurbaşkanı. Türkiye istikrarsızlaşsa bundan ben de etkilenirim, sen de.” Topyekûn etkileniriz. 

Ben meselelere Türkiye odaklı bakarım. Ve ben olmayan bir şeyi söylemiyorum ki, sokak Tom Barrack üzerinden bunları soruyor. Bana göre İletişim Başkanlığı bu konuları milletimizle çok açık konuşmalı. Tom Barrack bir eyalet valisi gibi konuşamaz. Dedeleri Lübnan’dan gitme bir adamın verdiği sübliminal verdiği mesajla bu işler olmaz. Tom Barrack bu söyledikleriyle hangi aklı sembolleştiriyor? Hani o Netanyahu'nun danışmanı Siyonist haham diyor ya “Sykes-Picot döneminden daha önemli bir dönem başlayacak” diye. Bakın, burası önemli. Ne demek bu? Tom Barrack’ın aslında “Osmanlı milletler sistemi” diyerek üstü örtülü dillendirdiği şey şu; parçalı, küçültülmüş, her mezhebe bir özerklik, her dile bir özerklik verilmiş bir coğrafya. Tom Barrack’ın verdiği sübliminal mesaj budur. Bu bizim kabul edebileceğimiz bir şey değil ki. Biz bu senaryoyu iyi tanıyoruz. Nereden tanıyoruz? İmparatorlukları parçalayan akıl ne yaptı? Bir devletten 24’e yakın devlet çıkardı. Şimdi aynı akıl Tom Barrack üzerinden üstü örtülü şekilde bu coğrafyayı yeniden dizayn etme mesajı veriyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra küresel ölçekte sistemi inşa eden akıl Türkiye'yi ısrarla yükselen Asya'ya konumlandırmak istiyor. 

“Erdoğan’ın bu senaryoya ‘tamam’ dediğinden emin değilim”

-Diyelim ki bu dediğiniz doğru, o zaman karşımızda bu akılla kavga etmeyen ve hatta bu plana müdahil olan bir Erdoğan yok mu? 

Ben Sayın Erdoğan’ın buna “tamam” dediğinden emin değilim. 

Tom barrack ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack

“Dışişleri Bakanı’nın bu konuda tavır koyması lazım, Barrack’ın bu konularda konuşma hakkı yok”

-Ama açıktan itiraz ettiğini de duymadık ki genelde dünya liderlerinin ismini vererek açıktan söz söylemesine çok alışığız. Daha önceki ABD Başkanı Biden’a söz söylemekten hiç imtina etmezdi mesela. 

Her şeye Sayın Erdoğan’ın söz söylemesini bekleyemeyiz. Sayın Dışişleri Bakanı'nın bu konuda tavır koyması lazım. Açıkça söylüyorum, bakın. Hükümetin içerisinde Tom Barrack’ın karşılığı kimse, o yanıtını vermeli. İletişim Başkanlığı yanıtını vermeli. Tom Barrack’ın iç işleriyle ilgili konuşma hakkı yok. 

-Daha ileriye gidiyor aslında. Üzerine konuştuğu şey ülkenin idari yapısının nasıl olması gerektiği!

Böyle bir hakkı yok. Bu bizim kararımız kardeşim. Onun için sokağın, sokakta eleştirel yaklaşanların bu anlamda söylediklerine bizim pozitif cevap vermemiz lazım. “Ya size ne?” diyemeyiz. 

“Topluma ‘Sizi ilgilendirmez, bu hükümetin kararı’ diyemeyiz”

-Epey bir zamandır hükümet topluma pek çok konuda bunu diyor ama; “Biz hallediyoruz, siz karışmayın.” 

Bunu diyemeyiz. “Sizi ilgilendirmez. Bu hükümetin kararı” diyemeyiz. Bu hepimizi ilgilendiren bir karar. Bu kararda benim de reyim çok önemli, benim gibi düşünmeyenin de reyi çok önemli. Bir Büyükelçi olan Tom Barrack yarın buradan çekip gidecek ama atacağı adımların sebep olacağı içinden çıkılmaz sıkıntılarla biz bize kalacağız. Buna hakkı yok. Biz iç işlerimize müdahale edilmesini sevmeyen bir milletiz. Yani Tom Barrack o cümleyi söylediğinde siyaseten benimle aynı yerde duran da siyaseten başka yerde duran da aynı tavrı koyar. Haddini bildiririz.

“Erdoğan öyle bir damardan gelmiyor, Anadolu dindarlığı temelli bir düşünce ikliminin adamıdır”

-Geçen hafta atanmış CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekibinden önemli bir isimle yaptığım mülakat çok tartışma yarattı. Zira kendisi olduğuna inandığı bir “devlet aklı”ndan bahsetti ve bu aklın aslında hala İttihatçı bir çizgide olduğunu savundu. Dahası bu aklın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da bugünkü çizgisine getirdiğine emin Bülent Kuşoğlu. Erdoğan artık eskisi kadar ya da eskisi gibi bir İslamcı olmadığını, bu devletin onu dönüştürdüğünü iddia ediyor. Sizce Erdoğan eskisi kadar İslamcı değil mi? 

Bir kere, Beyefendi Sayın Kuşoğlu'nun söylediği anlamda bir damardan gelmiyor. Sayın Cumhurbaşkanımız Anadolu dindarlığı temelli bir düşünce ikliminden geliyor. Beslendiği kaynakların sembollerini söyleyeyim; 1071, 1453, 1915 Çanakkale ve Cumhuriyet.

“Bülent Kuşoğlu gibi arkadaşlar bu camiayı pek tanımıyorlar, dışardan bir okuma yapıyorlar; Beyefendi hiçbir zaman uçlarda olmadı, ben mesela Akıncılar’dan geliyorum, daha sert bir hatta durdum” 

-Sizce Bülent Kuşoğlu “İslamcılığı eskisi gibi değil” derken neyi kastetti? 

Bu arkadaşlar bu camiayı pek tanımıyorlar. Dışardan bir okuma yapıyorlar. Bakın ben Akıncılar Hareketi'nden geliyorum. MSP Hareketi'nin içindeyim, Refah geleneğinden geliyorum. Benim tarihsel seyrim, Beyefendi'den daha sert bir hatta duruyordu. Beyefendi daha stabil bir hatta durdu. Ve bunu nereden görüyoruz? MSP hareketi içinde Necip Fazıl'dan besleniyor. Dolayısıyla Bülent Kuşoğlu’nun o cümlesi aslında Sayın Cumhurbaşkanımızı çok iyi anlatmıyor. Ama şunu diyebiliriz; Beyefendi devleti tanıdıkça, devleti anlama noktasında başladığı yerden çok daha güçlü bir noktaya geldi. Beyefendi uçlarda olmadı hiçbir zaman. Ben onu bunca yıldır tanıyan biri olarak hukukunu korumak zorundayım. Bülent Bey bana sorsa, anlatırım ona. Beyefendinin hangi kitapları okuduğunu söylerim ona, nereden beslendiğini söylerim, kimleri dinleyerek yetiştiğini söylerim. Beyefendinin yetiştiği yer itidalli bir Anadolu dindarlığı çizgisidir. 

“Bürokratsal oligarşi Türkiye için çok büyük risk”

-Kuşoğlu’nun devletin güncel haline ilişkin bir yorumu daha var size sormak istediğim. Aslında Etyen Mahçupyan’ın “Yeni İttihatçılık” tezlerini kabul eden bir okuma yapıyor. Mahçupyan’a göre yeni rejim kurgulanırken siyaset daha da devre dışına çıkartılacak, güçlü bir cumhurbaşkanının yanında kuvvetli bir bürokratik oligarşiyle ülke yönetilecek. Eğer gidişat böyleyse bu bence Türkiye için büyük risk. 

Çok büyük risk. 

“Kamu bürokrasisi içindeki bazı unsurlar hiç olmadıkları kadar güçlü, kendilerini siyaset tanımaz görüyorlar”

-Siz böyle bir gidişat görüyor musunuz? 

Herkesin Erdoğan sonrası dönem için hesap yaptığı bir dönemde, belli noktalardaki arkadaşların siyasetin sokakla ilişkisinin zayıflamasından kaynaklı açıkları kendileri için güce dönüştürüp kamu bürokrasisi üzerinden etkinleşme sürecinde. Bunu ben de görüyorum. Bugün kamu bürokrasisi içindeki bazı unsurlar, AK Parti iktidarının 24 yıllık sürecinde daha önce hiç olmadıkları kadar güçlü ve siyaset tanımaz olarak görüyorlar kendilerini. Bu neden kaynaklanıyor? Bir boşluk görüyorlar. Siyasetle millet arasındaki mesafe açıldığı zaman, ortaya çıkan boşluğu kamu yönetimi gücü doldurur.

“Siyasetçi arkadaşlarımızın bıraktığı boşluğu bürokratlar doldurdu, sorunları derinleştiren işler yapıyorlar”

-O boşluğu Adalet ve Kalkınma Partisi içindeki sessiz sedasız siyaset yapıp yoluna bakmakta bir beis görmeyen arkadaşlarınız yaratmadı mı nihayetinde? 

E onları bıraktı tabii. Siyasetin, bizim arkadaşlarımızın bıraktığı boşlukta bir kamu bürokratının milletin bir meselesinde sorun çözücü değil sorunu derinleştirici işler yaptığını gördüğümüz örnekler var. 

“Ekranlarda AK Parti adına konuşanlar tam olarak neye denk geldiğini bilmediğimiz insanlar”

-Biraz önce AKP içinde aktif siyaset yapan arkadaşlarınızın siz bu eleştirileri kamuoyu önünde dile getiriyorsunuz diye siz kızdığını söylediniz. Buna şaşırmadım çünkü medyada da konuşmuyorlar uzun zamandır. Onların yerine kendilerine “AK Partiliyim” diyen birtakım gazeteciler ya da yorumcular konuşuyor ekranlarda ve hükümetin ne yapacağını ya da ne düşündüğünü sadece onlardan dinliyoruz. Burada bir tuhaflık yok mu? 

Çok güzel bir noktadan girdiniz. Siyaset yok ortada. Ortada olanlar hiçbir siyasi riski olmayan birtakım kişiler. Ekranlar il başkanları çıkmıyor, milletvekilleri çıkmıyor, AK Parti'de siyaset yapmışlar çıkmıyor. Kim çıkıyor? Neye denk geldiğini tam olarak bilmediğimiz insanlar. Hangi referanslar üzerinden o kanallara çıkıyorlar o da belli değil. Kim bunları parlatmak istiyor ekran üzerinde? Ekranları kimse izlemiyor zaten bundan dolayı da. Çünkü siyaset yapıcı da ekranda yok. Halbuki siyaset yapıcı ekranda olacak, tartışacak, kendi kararını ifade edecek, eleştiriler alacak. İşte siyaset alanı boşaltırsa, o boşluk farklı şekillerde dolduruluyor.

-Tabii Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu tercih etmese böyle olur muydu diye sormak lazım herhalde. Siz demin “Bu sistemde bütün yük Erdoğan’ın omuzlarında, onu dağıtmak lazım” dediniz. Ama Erdoğan değil mi tam da bunu tercih eden, her konudaki tek ve mutlak karar merciinin kendisi olmasını istemedi mi? 

Bu da kendi liderlik psikolojisi. Saygı duyarım. 

Erdoğan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi tabii ki Erdoğan’ın arzu ve talepleri doğrultusunda yazıldı”

-Bu sizin şimdi “değişmeli” dediğiniz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Erdoğan’ın arzu ve talepleri doğrultusunda yazılmadı mı?

Tabii ki öyle yazıldı. 

“Bence Erdoğan sistemin yenilenmesi üzerinde çalışıyor”

-Dolayısıyla da sizin bu eleştirdiğiniz siyasetin alan dışına itildiği, kamu bürokratlarının siyasetin üzerinde kudrete sahip olduğu bu sistem bugün de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pek canını sıkıyormuş gibi gözükmüyor. İstese müdahale edemez mi bu denkleme? 

Bence çok öyle değil. Bence canını sıkıyor da sürecin buradan nereye evrilmesi gerektiği noktasında çalıştığı kanaatindeyim. Sistemin yenilenmesi noktasında bizden farklı düşünmediğini düşünüyorum.

“Bu şartlarda yeni anayasa bir anayasa mümkün mü çok emin değilim çünkü milletle siyaset arasındaki mesafe çok açık”

-Yeni bir anayasa gündeme gelebilecek mi sizce şu ortamda?

Bence Türkiye'nin yeni bir anayasa ihtiyacı var.

-İhtiyacı olup olmadığını değil, bu değişikliğin bugünkü şartlar altında mümkün olup olmadığını sordum. 

Bu şartlarda çok mümkün mü emin değilim. Daha önce sorsaydınız “evet” derdim. Milletle siyaset arasındaki mesafe kapalıydı. Şimdi çok açık.

“Şu anda aklım ve iradem özgür, eğriye eğri demekten daha güçlü siyaset yapma biçimi mi var?”

-Net soracağım. Siz Adalet ve Kalkınma Partisi’nden tasfiye mi edildiniz? 

Hayır! Tasfiye ne demek? Bir kere siyasetçinin tasfiyesi olmaz. Bir siyasetçi hayatın ta merkezinde durduğu müddetçe siyasetin de içindedir. 

-2021’den beri size aktif bir görev verilmemiş olmasından bahsediyorum “tasfiye” derken…

Hiç önemli değil. Ben şu anda son derece özgürüm. Aklım ve iradem özgür. Eğriye eğri, doğruya doğru demekten daha güçlü siyaset yapma biçimi var mı? 

“Erdoğan ameliyatımdan sonra geçmiş olsun demek için aradı, hastalığımız aynı değil”

-Cumhurbaşkanı Erdoğan ile en son ne zaman görüştünüz?

Geçen aralık ayında bir ameliyat oldum. Ben 25 Aralık’ta ameliyatı oldum, 27 Aralık’ta “geçmiş olsun” için aradı beni. “Ne ameliyatı oldun?” diye sordu. “Bağırsaklardan oldum. Otuz santim kesip aldılar” deyince, “Oo, fazlaymış” dedi. 

-Sizinki de benzer hastalık mı? 

Hayır, bende yok. Benzer hastalık değil. 

-Sizinki kanser değildi yani, öyle mi? 

Kanser olduğunu zannettiler de değil. Deminki mevzuya dönersek…siyasette tasfiye olmaz. Bakın Beyefendi için “Muhtar bile olamaz” manşetleri atılmıştı. Ne oldu? Beyefendi hala Cumhurbaşkanı. Siyasette tasfiye olmaz. Nice isimler var böyle. Merhum Erbakan Hoca siyaseten yasaklandı, döndü geldi Başbakan oldu. 

“Siyasette ‘tasfiye’ cümlesinin hükmü yok” 

-Aynı şey Ekrem İmamoğlu için de söz konusu olamaz mı? 

Kaderin insana nerede ne zaman ne biçeceği belli olmaz. Bütün bunları tarih diyalektiği içinde değerlendirmek lazım. Kimse kimseye hüküm biçemez. Biz analiz yaparız. Sonuçta herkes kendi kaderini yaşar. 

-Siz Türkiye Cumhuriyeti'nin sonraki 10-20 senesinde Ekrem İmamoğlu'nu bir siyasi karakter olarak görüyor musunuz?

Ben adı geçen ismin açık ve seçik bu topraklara ait olmadığını çok net anlıyorum. Bu milletin iradesi kendi bağımsızlığı üzerinde ipotek kurmak isteyen hiç kimseye izin vermez. Ben kimse hakkında hüküm veremem, kendi durduğum yeri söylerim. Kimler geldi, kimler geçti. İşte AK Parti'den ayrılan nice isimler ne heveslerle neler yaptılar, Cumhurbaşkanlığı Başbakanlık hayalleri kurdular. Sonuçta gittiler duvara tosladılar. Adı geçen isim de kendini çok fazla süsledi sonra gitti hukukun duvarına tosladı. Özgür Özel de kendine göre çok büyük hayaller kurmuştu, o başka bir yere savruldu. Kemal Bey gitti, “Bir daha gelemez” dendi, döndü geldi. O yüzden de bence siyasette “tasfiye oldu” gibi cümlelerin hükmü yok.

“Bu soruya son kez yanıt cevap veriyorum, benim hayatımda öyle bir şey yok!”

-Son bir soru soracağım; sizin Sedat Peker’le ilişkinizi. Kendisinden 10 bin dolar ya da daha fazlasını alan AKP’li siyasetçi siz miydiniz? 

Bunun cevabını verdim ben.

-Verdiniz ama bir kez de benim soruma yanıt verirseniz sevinirim. 

Benim hayatımda böyle bir şey yok. Zaten Sedat Peker avukatı marifetiyle bunu açıkladı. Tam bir kirli psikolojik operasyondu bu. Habertürk’te bir eski Bakan üç gazeteciyle konuşuyor. 

-Süleyman Soylu. 

Evet, Sayın Soylu. İki gazeteci ısrarla benim ismim üzerinden sürgit yapıyor. Bakanın bu konudaki son cümlesi şu; “Sizin burada söylediğiniz ismi tenzih ederim.” Yani “O değil” diyor. Sonra Sedat Peker’in avukatı çıkıp söylüyor doğru olmadığını. Ben de Babala TV’de söyledim; “Benim hayatımda böyle bir şey yok” dedim. Ben bir şeye bir kere cevap veririm, size hürmeten ikinci kez cevap verdim şimdi. Ve ben bir daha bu soruya, bana soran hiç kimseye cevap vermem de. Benim hayatımda öyle bir şey yok, olmaz da. Öyle bir dünyanın insanı değiliz biz. Ailem de değil ben de değilim. Bu kirli psikolojik operasyonu yapan hangi adresin kimler olduğuna bakacaksınız. Bunu yapanlar hep FETÖ’cü hesaplardır. 

Yeni İttihatçı akıl mı yoksa ruh mu? Tarık Çelenk+08/06/2026

Türk siyaseti uzun süredir kendi alanını, kimi zaman kendi eliyle kimi zaman da başka faktörlerin etkisiyle daralttıkça, bu daralmanın sebep-sonuç ilişkilerini sorgulamak yerine bundan bir hikmet çıkarmaya çalışıyor ve olan biteni “devlet aklı”na yoruyor. Sebepleri tam olarak anlaşılamasa da ortaya çıkan acı sonuçlar karşısında, “Devlet aklı bunu bizim hayrımız ve bekamız için istemiştir” şeklinde bir çıkarım yapılıyor.

Öyle ki artık seçmenden, kitlelerden ve hukuktan umudunu kesen bazı siyasi aktörler, adaylar ve iş çevreleri, sorunlarını kısa yoldan çözebilmek için adeta bir define avcısı gibi derin devletin en hakiki temsilcilerine ulaşma gayreti içine giriyorlar. Bu durum biraz da sorunları tanımlama konusundaki tembelliğimizi ve yetersizliğimizi gösteriyor. Sanki aklımız, karmaşık gerçeklikleri anlamaya çalışmak yerine, her şeyi açıklayabilecek hikmetli bir komplo teorisi arayışına yöneliyor.

Kurumların aklı olur mu? Elbette olur. Ancak bunun için o yapıların gerçek anlamda kurum niteliği taşıması, gelenek oluşturabilmesi ve kurumsal hafıza üretebilmesi gerekir. Bizde ise “devlet aklı” olarak varsayılan yapı, çoğu zaman kurumsallaşmış bir mekanizmadan ziyade; gayri nizami yöntemlerle çalışan, içeriden ve dışarıdan etkilenebilen, farklı otonom unsurların oluşturduğu bir bileşke ya da bu unsurlar arasındaki baskın irade görünümündedir.

Kimin tarafından denetlendiği ve hangi meşruiyet sınırları içinde hareket ettiği belirsizliğini koruyan bu yapıların sahip olduğu gayri nizami özgürlük alanı, çete ile kurum arasındaki çizgiyi de giderek muğlaklaştırmaktadır. Böylece devlet aklı adı altında tarif edilen alan, kurumsal akıldan çok denetimi ve sorumluluğu belirsiz güç odaklarının faaliyet alanı hâline gelebilmektedir.

Cardinal Richelieu (1585–1642), modern devlet aklı denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biridir. Hatta bugün kullandığımız “raison d’état” yani devletin çıkarı veya devlet aklı kavramının tarihsel mimarı sayılır. İlginç olan şuydu: Richelieu bir kardinaldi, yani bir kilise adamıydı. Ancak Avrupa tarihinde dinî sadakati değil, devletin çıkarını merkeze koyan ilk büyük siyasetçilerden biri olarak tanındı.

Richelieu’ya göre devletin çıkarı, zaman zaman hükümdarın kişisel ahlakından veya mezhepsel sadakatinden daha önemliydi. Onun devlet aklı anlayışı bugünkü bazı komplo teorilerinde anlaşıldığı gibi gizli kişiler veya görünmez odaklar değildi. Kurumlar üzerinden işleyen bir akıldı. Amacı “derin devlet” değil, güçlü devlet yaratmaktı. Bu nedenle Machiavelli’nin fikirlerini devlet pratiğine dönüştüren kişi olarak görülür. Richelieu’nun devlet aklı daha merkeziyetçi ve yukarıdan aşağıydı. İngiliz devlet aklı ise daha kurumsal ve teamül temelliydi.

Bu açıdan bakıldığında İngiliz devlet geleneği de Fransız devlet geleneği de farklı yollar izlemiş olsalar bile aynı noktada buluşurlar. Her ikisinde de devlet aklı belirli kişilere değil kurumlara dayanır.

Merhum Mahir Kaynak bana sık sık “Biz henüz tam devlet olamadık. ABD de tam devlet değildir; devlet İngiltere, İran veya Çin’dir” derdi. Sanırım Mahir Bey’in kastettiği şey, geleneğin tutarlılık ve süreklilik içinde kendisini yenileyebilmesi, köklü kurumların varlığını sürdürebilmesiydi.

Bugünlerde Cansu Çamlıbel’in söyleşisiyle birlikte yeniden Neo-İttihatçılık ve devlet aklı tartışmaları gündeme geldi. Yıllardır ülkemizde devlet aklı denildiğinde İttihatçı kadrolarla bir bağ kurulmaktadır. Pek dikkat çeker mi bilinmez ama yaklaşık on yıldır bu konularda en çok yazı yazan ve program yapan isimlerden biri olduğumu söyleyebilirim.

Eğer devlet aklı kurumların aklı ise, modernleşme tarihimizin son yüz elli yılında bu kurumlar üzerinde İttihatçı etkiden söz etmek mümkündür. Ancak Jön Türklerin ve İttihatçıların özellikle 1918’e kadar kritik kararlarda kurumlara ne kadar bağlı kaldıkları her zaman tartışmalı olmuştur. Talat ve Enver Bey örneklerinde olduğu gibi, kurumsal süreçler çoğu zaman kişisel irade ve siyasal hedeflerin gölgesinde kalmıştır. Balkan Harbi ve Sarıkamış ise bu anlamda kurumsal zaafların en ağır sonuçlarından bazılarıdır.

Bilindiği gibi Erik Jan Zürcher’in Türk modernleşmesi ve Cumhuriyet’in kuruluşuna ilişkin en etkili tezlerinden biri “İttihatçı süreklilik tezi”dir. Ülkemizdeki yaygın yaklaşım da büyük ölçüde bu tezden etkilenmiştir. Zürcher’e göre Cumhuriyet’in kuruluşunda ve İstiklal Harbi’nde İttihat ve Terakki’nin ikinci kuşak kadroları, Karakol Cemiyeti ve Teşkilat-ı Mahsusa gibi yapılar aracılığıyla Anadolu’daki örgütlenmenin altyapısını oluşturmuştur. Bir bakıma Cumhuriyet bürokrasisinin 1960’lara kadar yolu bir şekilde İttihat ve Terakki’ye düşmüş kadrolardan oluştuğunu söylemek mümkündür.

İttihatçılık hakkındaki tartışmalar hiç bitmeyecektir. Onları Rus modernleşmesinin başarısız Dekabristlerine benzetenler vardır. Ancak tarihe baktığımızda, “İttihatçılar Osmanlı’nın başarılı Dekabristleriydi” tanımı belki daha açıklayıcıdır.

Peki İttihatçılar devleti kurtarmaya mı, yoksa anayasal özgürlükleri geliştirmeye mi çalışıyorlardı? Tartışmasız biçimde öncelikleri devletti. Hatta onların hedefi yalnızca devleti kurtarmak da değildi; Osmanlı’yı ve Türklüğü yeniden eski ihtişamlı günlerine döndürmek gibi büyük bir tarihsel iddiaları vardı. Birinci Dünya Savaşı ve Sarıkamış macerası bu ruh hâlinin örnekleri olarak gösterilebilir. Ne var ki 1918’e giden süreçte devleti ayakta tutmaya çalışanlar aynı zamanda onun dağılmasına yol açan kararların da sahibi oldular.

Ütopyalarını gerçekleştirebilecek emperyal vizyonu destekleyecek ekonomik ve toplumsal altyapıya sahip değillerdi. Osmanlı modernleşmesinin ürettiği refahın önemli bölümü gayrimüslim unsurların elindeydi. İttihatçılar ise bu unsurları sistem içinde tutmayı başaramadılar.

Mustafa Kemal ve ekibine bu anlamda doğrudan İttihatçı demek ise oldukça zorlama olacaktır. Atatürk, İttihatçı ütopyayı büyük ölçüde reddetti. İzmir Suikasti ve benzeri süreçlerde eski İttihatçı çevreleri tasfiye etti. Turancılara, Türkçülere, İslamcılara ve hatta liberallere geniş bir hareket alanı tanımadı. TSK ve Dışişleri gibi kurumlar daha çok Kemalist rasyonalizm temelinde yeniden örgütlendi.

Türk sağı ise milliyetçiliği, Turancılığı ve İslamcılığıyla her zaman belirli ölçüde İttihatçı damarı taşıdı. Kemalist devlet aklı ise 20. yüzyıl boyunca bu eğilimlerin devlet politikası hâline gelmesine izin vermedi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dengeler değişti. 1950’de NATO ile başlayan süreç, 1980 sonrasında Yeşil Kuşak stratejisiyle yeni bir yön kazandı. Kurumların zihinsel çerçevesi bulanıklaştı. Kemalist doktrin güncellenemediği gibi, bugün sıkça sahiplenilen İttihatçı tezler de güncellenemedi. Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik yaklaşımı bu tartışmaların günümüzdeki örneklerinden biri olarak görülebilir.

2017’de başlayan yeni sistem ülkede beklenen konsolidasyonu sağlayamadı. Refah, aidiyet ve siyasal gerilimlere ilişkin sorunlar arttı. Böyle bir ortamda bölgesel iddialar taşıdığı söylenen Neo-İttihatçı devlet aklı da giderek İttihatçıların 1908 sonrasındaki çelişkilerini ve tutarsızlıklarını hatırlatmaya başladı.

Kurumları değil örgütlenmeyi ve kadrolaşmayı önceleyen, akıldan önce duyguyu, aidiyeti ve kör güveni örgütleyen bu yeni İttihatçı eğilimin bir devlet aklı üretmekten çok bir duygu ve bağlılık iklimi oluşturduğu görülüyor. Bu nedenle buna “Yeni İttihatçı devlet aklı”ndan çok “Yeni İttihatçı popüler ruh” demek daha doğru olacaktır.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir ideolojik romantizm değil, yeni bir kurumsal sentezdir. Devlet aklı geçmişe öykünerek değil, geçmişten ders çıkararak inşa edilir. İttihatçıların enerjisini, Cumhuriyet’in kurumsallığını, Osmanlı’nın tecrübesini ve demokratik dünyanın hesap verebilirlik ilkelerini aynı potada buluşturamayan hiçbir yaklaşım kalıcı bir devlet aklı üretemez. Gerçek devlet aklı, belirli kadroların veya aidiyetlerin değil; toplumun tamamının güven duyacağı kurumların aklıdır.

*Tarık Çelenk, Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Derneği (EKOPOLİTİK) kurucusu ve araştırmacı yazar.

Asabiyetten adalete: İbn Haldun’un ikazı Mustafa Yeneroğlu+07/06/2026

10 Ocak 1401. Şam surları Timur’un ordusunun kuşatması altında. Şehirde eli silah tutan herkes mevzide. Bu dehşetli sahnenin ortasında, surlardan sarkıtılan ipten bir merdivenle aşağı inen ihtiyar bir adam var. Yetmişine merdiven dayamış, hayatının yarısını saray entrikaları, sürgünler ve hapishanelerde geçirmiş bir bilge. İbn Haldun.

Aşağıda, çadırın içinde onu Timur beklemektedir. Döneminin en yıkıcı fatihlerinden biri. Sayısız şehri ezip geçmiş, dehşetiyle nam salmış bir hükümdar.

İbn Haldun ona selam verip söze ihtiyatla başlar: “Ben bir ilim adamıyım”. Saatlerce konuşurlar. O gece konuşulan, yalnız Şam’ın kaderi değil; bir medeniyetin nasıl yükselip çöktüğü ve gücün neden kendi sonunu içinde taşıdığıdır. İbn Haldun, korkusuna ve ihtiyatına rağmen bu kanlı hükümdarı kendi teorisinin canlı kanıtı olarak seyreder.

Bu sahne, İbn Haldun’un hem hayatının hem de düşüncesinin sembolik özetidir. Çünkü Mukaddime, tam da böyle bir fırtınanın içinde doğmuş; sürgünlerin, hapsoluşların, veba salgınında kaybedilen ailenin ve yas tutulamayan uygarlıkların enkazları arasında olgunlaşmış bir eserdir.

Arnold Toynbee yıllar sonra Mukaddime’yi iddialı bir övgüyle anacaktır: “türünde tüm zamanların ve mekânların yarattığı en büyük eser.” Ama asıl soru hâlâ önümüzde duruyor: Neden bu eser, yüzyıllar sonra bile günümüz İslam dünyasına hâlâ bu kadar seslenebiliyor? “Asabiyet” dediği o görünmez güç nedir ki, toplumları yükseltir ama aynı kaçınılmazlıkla çöküşe sürükler? Ve belki de asıl soru: İbn Haldun’un “Zulüm umranın harabıdır” cümlesi yalnızca bir tespit midir, yoksa tarihin işleyen yasası mı?

TRAJİK BİR ÖMÜRDEN SÜZÜLEN “YENİ BİR İLİM”

1332 yılında Tunus’ta dünyaya gelen Abdurrahman İbn Haldun, henüz on altı yaşındayken çağın en büyük yıkımlarından birinin ortasında buldu kendini. 1348–49 yıllarında Kuzey Afrika’yı da kasıp kavuran Kara Veba; babasını, annesini ve pek çok hocasını bir anda alıp götürmüştü.

Ama onun için asıl büyük okul siyasetti. On dokuz yaşında ilk saray görevine getirilen İbn Haldun, ömrünün neredeyse yarım asrını birbirine düşman hanedanlar arasında savrularak geçirdi. Fas’ta Merinîlerin, Tunus’ta Hafsîlerin, Tilimsan’da Abd el-Vadîlerin, Endülüs’te Nasrîlerin saraylarında katip, danışman, elçi olarak çalıştı. Ayağı kaydırıldı, sürgüne gönderildi, hapsedildi, yeniden yükseldi. 1375’te radikal bir karar alarak Cezayir’in batısında, Roma kalıntılarıyla çevrili ücra bir kaleye (İbn Selâme) çekildi. Dört yıllık bu inziva sırasında 1377’de Mukaddime’yi yazdı.

İbn Haldun’un yaptığı iş, sıradan bir tarih yazıcılığı değildi. Mukaddime, kendisinden önce kimsenin sistematik olarak kurmadığı bir iddiayı ortaya koyuyordu. Tarih, olayların kronolojik sıralanmasından ibaret değildi. Toplumların, devletlerin ve medeniyetlerin de tıpkı doğa gibi işleyen yasaları vardı ve bunlar gözlemle, karşılaştırmayla, doğrulamayla açıklanabilirdi. Bu yasaları inceleyen bağımsız bir bilim, “umran ilmi” kurulabilirdi. Yani insani yerleşikliğin, medeniyetin, toplumsal varoluşun yasalarına dair bağımsız bir bilim.

Mukaddime böyle bir eserdi. Her sayfasının arkasında yaşanmışlık vardı. Zindanlarda dahi iktidar diliyle konuşan hanedanlar, vergi baskısıyla boğulan esnaf, veba sonrası harabeye dönen şehirler. Kartaca, Tilimsan, Subeytile ona her gün aynı soruyu soruyordu: Neden yıkılırlar?

DİRİLİŞİN SOSYOLOJİSİ VE REALİST SİYASET: ASABİYET

Bu soruya verdiği cevabın merkezinde, tek bir kelime ile tanımlanamayan bir kavram vardır: Asabiyet. Arapça’da insan bedeninde kasları kemiğe bağlayan lifli dokuyu ifade eden bu kelime, İngilizce’ye “group feeling” olarak çevrilmiştir. İbn Haldun’a göre asabiyet; yardımlaşma ve dayanışmayı doğuran duygudur; gücün, mülkün ve her türlü siyasi ve dini faaliyetin de temelidir. Hamit Bozarslan isabetli bir okumayla kavramı, “bir grubun bütünleştirici gücü, grubun kendi özgüllüğü ve ortak amaçları hakkındaki bilinci ve iktidar yolunda onu harekete geçiren gerilim” olarak tanımlar. “Gayet diyalektik bir bileşendir, onun gerçekleşmesi, kendi kendini yok etme sürecini de başlatır” diye devam eder...

Mukaddime, asabiyetin doğum yeri olarak bedevî hayatı gösterir. Çöl bir terbiyehanedir. Yerleşik hayatın rahatı, lüksü, rekabeti henüz bulaşmamıştır. Çöldeki kabile, varlığını dayanışmayla sürdürür, zayıf bir halka tüm zinciri kırar. İbn Haldun’un ifadesiyle, “Saldırı ve savunma gücü ancak grup duygusundan, yani birbirini sevmekten ve birbirini korumak için ölmeye hazır olmaktan elde edilir.” Hadarî uygarlık (şehirler, saraylar, pazarlar) bu duyguyu yavaş yavaş eritir. Refah, insanı sosyal bir varlıktan rahat bir bireye dönüştürür. Birey ise sürünün içinde kaybolmak yerine kendi çıkarının peşinde koşar. Asabiyet çözülür.

İbn Haldun’un gözlemi açıktır: İslâm toplumlarında var olan devlet, gerçekte bir mülk devleti, bir hanedan devleti, bir güç devletidir. Halifelik ne kadar dinî bir çerçevede konuşulursa konuşulsun, İbn Haldun’un okumasında devletin “mülk” mantığı ağır basar: devlet bir güç örgütlenmesidir ve gücün kaynağı asabiyettir. Halifelik dahi, hangi soydan olursa olsun, asabiyetsiz sürdürülemez. Asıl belirleyici olan “farklı kavimleri bir araya getirip kendine bağlayabilecek ve işleri yürütebilecek güç”tür.

Zira İbn Haldun, toplumsal yaşamı “insan doğasının gerektirdiği bir zorunluluk” olarak görür. İnsanların yeme, içme, barınma ve güvenlik gibi temel gereksinimlerini karşılaması, ancak “bir arada yaşamaları ve yardımlaşmalarıyla” mümkündür. Siyaset bu zorunluluğu düzenleyen pratiğin adıdır.

Asabiyetin hedefi ise açıktır: “Hükümdarlık.” Ama İbn Haldun, asabiyetin aynı zamanda bir başlangıç olduğunu, son olmadığını da bilir. Ve her başlangıç kendi sonunu içinde taşır. Bu sonun başlangıcını ise adaletin devreye girdiği ya da girmediği an belirler.

UMRANIN YAPITAŞI, MÜSLÜMAN DÜŞÜNCENİN ANA DAMARI: ADALET

İbn Haldun’da adalet, umranın yapısal ön koşuludur. Müslüman siyaset düşüncesinin bu kadim damarı, İbn Haldun’un elinde soyut bir ilkeden ziyade işleyen bir nedensellik zinciridir. Adalet Dairesi’nin klasik biçimi bellidir: “Adl’siz saltanat olmaz, saltanatsız mülk olmaz, mülksüz asker olmaz, askersiz adalet olmaz.” Halka halka örülen bu bilgelik, Müslüman düşünürlerin yüzyıllarca taşıdığı ortak mirastır. İbn Haldun bu mirası devraldı, ama onu salt bir ahlak öğüdü olmaktan çıkarıp bir sosyolojik mekanizmaya dönüştürdü.

Mukaddime’de zulüm kavramı geniştir. İbn Haldun’a göre birinin mülkünü elinden alan, işinin ücretini eksilten, kesen ve bir şeyi haksız olarak birinden isteyen veya hukukun yüklemediği bir hakkı birine yükleyen kimse zulmetmiş olur. Bu anlamda zulüm, özellikle güç ve yetki sahibi olanların işleyebileceği bir fiildir. Bu tespit, modern insan hakları düşüncesinin “hak ihlallerinin asıl muhatabının kamu otoritesi olduğu” anlayışıyla da örtüşür. Nitekim İbn Haldun, Mukaddime’de “insanların hukukunu tanımayan zalimdir” der.

Mukaddime’ye göre “Allah’ın zulmü haram etmesinin sebebi ve hikmeti... zulmün, dünyanın umranını gidermesinden ve dünyayı yıkmasından ileri gelmektedir.” Peki neden haramdır? Çünkü medeniyeti tahrip eder. Adalet, yalnızca ahirete dair bir borç değil, umranın (yani insanların bir arada yaşayarak oluşturdukları medeniyet ve toplumsal hayatın) nefes borusudur.

İbn Haldun bu kurumları modern anlamda tasarlamaz; ama adaletin ayakta kalması için yargının işlevsel, yönetimin sınırlı, mülkiyetin korunaklı olması gerektiğini tarif eder.

İbn Haldun bu düşünceyi iktisada da taşır. Hanedanın başında, bedevî tutum sürdüğü için ihtiyaçlar azdır; vergi gelirleri zorunlu harcamaların çok üzerindedir. Ama yerleşik hayatın alışkanlıkları yerleştikçe tablo değişir; harcamalar artar, vergi gelirleri yetmez, yeni vergi türleri icat edilir, pazarlara ve tüccara el konulur. Kısır bir döngü oluşur. Vergi baskısı arttıkça tüccar çekilir, ticaret solar, üretim düşer, vergi tabanı daralır. Hazine açık verdikçe baskı daha da artar. İbn Haldun’un ifadesiyle, kâr ümitleri yok edilen işletmeler kapanır. Bu da medeniyetin çözülmesine ve hanedanlığın çöküşüne yol açar.

İbn Haldun, üretim, vergi, coğrafya ve devlet arasındaki bu bağı 14. yüzyılda kurmuştu. Adalet çöktüğünde yok olan, önce esnafın tezgâhı, sonra çiftçinin tarlası, sonra memurun emeği ve en sonunda devletin kendisidir. İbn Haldun, bu bağı kuramsal bir netlikte gördüğü için, klasik İslam düşüncesinin adaleti merkeze alan damarını salt bir ahlaki vaaz olmaktan çıkarıp bir uygarlık yasasına dönüştürebildi.

ÜÇ NESİL VE ÇÖKÜŞÜN ANATOMİSİ

Peki bu yasa somut olarak nasıl işler? İbn Haldun devletlerin ömrüne tıbbi bir teşhis koyar; bir hanedan, kural olarak peş peşe gelen üç nesil sürer ve bu üç neslin ömrü yaklaşık 120 yıldır. Savaşa, açlığa ve ölüme bizzat aşina olan birinci nesil çöldeki sertliğini şehre taşır. İkinci nesil atalarının şerefini sahiplendiğini sanır, oysa onu yeniden üretecek zemini kaybetmektedir. Üçüncü nesil ise bedevîliği hiç tatmamıştır ve İbn Haldun’un ifadesiyle, “görkemli kıyafetleri ve binicilikleriyle insanları aldatsalar da çoğu zaman at sırtında kadınlardan da korkaktırlar.”

Bu erimenin katalizörü lüks ve şatafattr. Devlet büyüdükçe harcamalar artar, vergi ağırlaşır, tüccar çekilir, hazine daralır ve devlet kendi destekçilerini yağmalamaya başlar. Asabiyetinin çözüldüğünü hisseden hükümdar, kendi kabilesini tehdit olarak görüp tasfiye eder, yerine paralı askerler koyar. Bunların asabiyeti yoktur, para kesildiğinde dağılırlar. Çöküş, gürültülü bir yıkımdan çok, uzun soluklu bir erimedir.

KAYIP BİR GELENEK VE GÜNÜMÜZ İSLAM DÜNYASINA AYNA

Mukaddime’yi derinlikli biçimde kavrayanların ilki Osmanlı düşünürleri olmuştur. Kınalızâde Ali Efendi, Kâtip Çelebi ve Mustafa Naîmâ 16. ve 17. yüzyılın hanedan krizlerine bakarken İbn Haldun’un çerçevesini bir teşhis aracı olarak kullandılar. “İbn Haldunculuk” adıyla anılabilecek bir düşünce akımını başlattılar. Çünkü Mukaddime, adeta Osmanlı’nın yaşadıklarını anlatır gibi yazılmıştı.

Batı’da ise İbn Haldun çok daha geç keşfedildi. Machiavelli’nin Hükümdar’ı, Vico’nun Yeni Bilim’i, Montesquieu’nun Kanunların Ruhu’nu, Comte’un pozitivizmini, Marx’ın üretim ilişkileri analizini, Gellner’in milliyetçilik teorisini, Toynbee’nin medeniyetler çevrimini Mukaddime ile yan yana getirdiğinizde şaşırtıcı paralellikler ortaya çıkar. Bu düşünürler İbn Haldun’u okumamıştı, ama o, aynı soruları onlardan yüzyıllar önce sormuş ve benzer cevaplara ulaşmıştı. Bu nedenle, İbn Haldun modern sosyal bilimin öncü figürlerinden biridir. Bu geleneğin akademide uzun süre görünmez kalması, koloniyal bilgi düzenlerinin bir sonucudur.

Peki bu miras bugün nereye oturuyor? Petrol gelirleriyle şişirilmiş ama üretim kültüründen kopmuş Körfez monarşileri, bir zamanlar milliyetçi enerjiyle kurulan ama patronaj ağlarının iç savaşına sahne olan Ortadoğu devletleri, kurumları kâğıt üzerinde duran ama ruhu gitmiş cumhuriyetler. Elbette 14. yüzyılın kabile-hanedan yapısıyla modern anayasal devletler birebir örtüşmez. Fakat İbn Haldun’un tarif ettiği yapısal mantık (asabiyet erozyonu, patronaj, kurumsal çürüme) bu devletlerin her birinde farklı bir “üçüncü nesil” hikâyesi olarak okunabilir. Francis Fukuyama aynı mekanizmayı, modern kurumların aile bağları ve patronaj ağları tarafından yeniden ele geçirilmesini, “yeniden patrimonyalleşme” olarak adlandırır. Fukuyama’ya göre güçlü kurumsal teşviklerin yokluğunda, siyasi sisteme erişimi olan gruplar kaçınılmaz olarak devletin tarafsızlığını aşındıracaktır. Bu, Haldun’un tarif ettiği mekanizmanın modern kurumlar dilindeki karşılığıdır.

Ama bütün bu tablonun varacağı yer tek bir kelimedir: adalet. Müslüman siyaset düşüncesinin Fârâbî’den Mâverdî’ye, Gazâlî’den Nizamülmülk’e, oradan İbn Haldun’a uzanan büyük damarı boşuna adaletin üstüne bu kadar eğilmedi. Çünkü Müslüman düşünürlere göre; din adaletsiz ayakta duramaz, devlet adaletsiz meşru olamaz, umran da adaletsiz nefes alamazdı.

Peki bugünün İslam dünyası bu mirasla nasıl yüzleşmeli? İbn Haldun’un dersi tam da bu. Din, bir devleti meşrulaştıran kabuk değil, adaletin arkasına duran kaynaktır. Zulmün umranı harabeye çevirdiği yerde, hangi dua, hangi ibadet, hangi haramı helal kılabilir? İbn Haldun’a göre sağlıklı bir toplumsal düzenin reçetesi açıktır. Adaletin üstünlüğü, üretimin korunması, vergilerin meşru sınırı aşmaması, yönetenlerin topluma efendilik taslamaması, kurumların bireylerin keyfine kurban edilmemesi. Listenin her maddesi bugünün İslam coğrafyası için bir sınav sorusudur. Medeniyet, ancak güç ile adalet birbirini tamamladığında ayağa kalkar.

Ocak 1401’de Şam surlarından sarkan o ihtiyar adamın yaşadıklarının tümünden çıkardığı bir yasa vardı; güç, dayanışmadan doğar; ancak dayanışma, adalete muhtaçtır. Adalet yıkılırsa her şey yıkılır. Ve zamanlanması ve büyüklüğü dışında bu yıkım kaçınılmazdır.

 

Belki de Müslüman dünyanın bugün yapması gereken ilk iş, İbn Haldun’un “kayıp geleneği”ni yeniden okumaktır. Mukaddime’nin açtığı o sarsıcı aynaya bakmaktan çekinmemek ve hepsinden önemlisi, adaleti sadece bir dua değil, bir inşa konusu olarak görmektir. Çünkü umranın nefesi, başka türlü açılmaz.