İran’ın bugün karşı karşıya olduğu savaş, tek başına askeri dengelerle, emperyalizmle, kısır döngüsünden çıkamayan bir ülke tarihiyle ya da diplomatik restleşmelerle açıklanamaz. Bu gerilim, aynı anda bir devletin modernleşme sancılarının, bir devrimin tortularının, bir imparatorluk hafızasının, toplumsal muhayyilesinin ve bitmeyen dış müdahale korkusunun kesişim noktasında şekilleniyor. İran söz konusu olduğunda savaş, yalnızca sınırların ya da devletin değil, tarihsel anlatının, kimlik inşasının ve siyasal aklın da sınandığı bir eşik haline geliyor. Bu nedenle İran’a yönelik her saldırı, Tahran’da yalnızca stratejik bir tehdit olarak değil, tarihsel bir tekrar ya da kısır döngü olarak okunabilir. Her dış müdahale, geçmişteki bölünme planlarının, darbelerin ve işgallerin devamı gibi algılanıyor. Her iç kriz ise modernleşmenin yarım kalmış hikâyesinin yeni bir perdesine dönüşüyor. İran’ı anlamak için bugünkü savaş atmosferini değil, bu atmosferi sürekli yeniden üreten zihinsel ve tarihsel çerçeveyi görmek gerekiyor. Tam da bu noktada mesele, sadece İran’ın ne yaptığı ya da ne yapacağı değil, İran’ın kendisini nasıl gördüğü ve dünyayı nasıl okuduğudur. Zira İran zihinsel olarak sürekli geçmişte, fiziken de bugünde yaşamaya çalışan bir patinajın içerisinde krizleriyle mücadele ediyor.
İran’a dair ne söylersek
söyleyelim, tarihin labirentine takılmamak mümkün değil. Zira aynı tarih bir
yandan İran’ın kısır döngüsünün menşeiyken, diğer yandan İran’ı İran yapan
‘lütufların’ da kaynağı. Bir yanda kadim bir medeniyet ve gelenek, diğer yanda
bu derin tarihin içerisinden son yüzyıllarda bir türlü ortaya çıkamayan modern
devlet. Bir yanda coğrafyasının sunduğu eşsiz imkânlar sayesinde elde ettiği
tabiî güvenlik, diğer yanda son yüzyılın tabiî kaynaklar laneti. Aynı zamanda
tarihten din, jeopolitikten mezhep, siyasal çatışmadan itikat devşiren müstesna
bir pragmatizm, öte yandan her seferinde kendi hapishanesini inşa eden
dogmatizm. Seyyar bir hafızayla bir türlü tarihsel eşzamanlamasını yapamayıp,
2500 yılın içerisinde salınan toplumsal muhayyile. Geleceğe veya bugüne
odaklanma çabalarının her seferinde mağlûb-ı zaman hissiyatıyla sönümlenmesi.
Acıdan bilinç, matemden hayat çıkaran bir varoluş. Tarihin ölmediği, ölenlerin
defnedilemediği, defnedilenlerin tarih olamadığı bir sarmaldan icat edilen siyasal
teoloji ile kendi kendisini esarete mahkûm etmiş bir akıl. Tarihi, günahsız bir
geçmiş inancı olan nostaljiye dönüştürerek bugüne dair sorunlardan ve
gelecekteki tehditlerden korunmaya çalışan ve adeta rahat bir sığınak olarak
cenin pozisyonundan bir türlü kurtulamayan bir siyasal ruh hali.
Hesaplaşmalarını geçmişte yapıp zaferlerini bugün kazanmaya çalışan zamansal
gerilime sıkışmış bir muhayyile.
Bütün bunlar, en genel
anlamıyla, aktörlerden bağımsız olarak, İran’ın en azından 20. yüzyılın
başından beri tecrübe ettiği siyasal ve toplumsal krizlerin tamamına yakınını
şekillendiren unsurlar oldu. Başka bir ifadeyle, İran’ın modernleşmesi sürekli
inkıtaa uğrayan, bir türlü kritik eşiği aşamayan bir kısır döngüden çıkamadı.
İran siyasal ve toplumsal tarihinin yüzlerce yıllık hikâyesinin içerisinde
kaybolmadan 20. yüzyıla odaklandığımızda bile bu durumu gözlemlemek kaçınılmaz
oluyor. Ancak burada insaflı davranmak gerekiyor. Zira, en azından 20.
yüzyılda, İran’ın yaşadığı kısır döngünün kendisinden kaynaklanan yönleri
olduğu kadar emperyalist saldırganlıkların da ağır maliyeti bulunuyor. Bugün
İran, geçen yüzyılda defalarca yaşadığı bir başka emperyalist momentle karşı
karşıya: Moskova ve batılı başkentler arasında gidip gelen iktidar krizi ile
iki asırdır yorulmuş, hatta tükenmiş bir ülke.
TARİHİN LABİRENTİNDE
PATİNAJ
Tarihin ironisi şudur ki;
1946’da İran’ın toprak bütünlüğünü Sovyet baskısına karşı savunan ve BM’yi bu
amaçla devreye sokan ABD, bugün İran’ı çökertmek için kanlı bir işgal girişimi
başlatmış durumda. Bu elbette Washington’un İran’a ilk müdahalesi değil.
1953’te Başbakan Musaddık’ın CIA darbesiyle devrilmesinden bu yana, Amerika’nın
İran müdahalelerinin on yıllar içerisinde birikerek kanlı bir işgal planına
dönüşmesine şahitlik ediyoruz. Geçen yüzyılın başında Rusya ve İngiltere
tarafından Sykes-Picot benzeri bir anlaşma ile Kuzeyden ve Güneydoğusundan
bölünmeye kalkışılan İran, 1907’den beri dış müdahalelere maruz kaldı. Lakin
Rusya’yı meşgul eden Rus-Japon Savaşı ile Avrupa’da Almanya’nın yükseldiği bu
dönemde, İran’ın da yaşadığı saldırganlığa içeride ‘Meşruiyet Devrimi’ ile
cevap vermesi neticesinde Anglo-Rus planı işlevsiz kaldı. 1905-11 Meşrutiyet
Devrimi döneminde İran Meclisi Ruslar tarafından bombalandı. Bölünme ortaya
çıkmasa da, İran ilerleyen yılların tamamını dış müdahale ile iç tahkimat krizi
arasında geçirdi. İstibdad-ı Sağir (Küçük Tiranlık) olarak kayda geçen bu kısa
dönemde İran’da Meşrutiyet yanlısı Meclis bombalanırken, birçok lider isim de
infaz edildi. Burada dikkat çeken husus, İran’ın daha sonraki yıllarda da ancak
ülke içerisinde meşruiyet gücüne sahip olduğu anlarda dış müdahaleyi
püskürtebildiği gerçeğidir.
Benzer şekilde 1951’de
İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın Anglo-İran Petrol Şirketi tarafından
kontrol edilen enerji kaynaklarının yönetimini millileştirmesi hamlesi üzerine,
CIA ve MI6’in ortak darbesiyle 1953’te devrilmesiyle bir başka kırılma yaşandı.
İran’ın bir kez daha liderliğini dış müdahale ile kaybetmesiyle birlikte,
‘Pehlevi mutlakiyetçi iktidarının’ Batı desteğiyle tahkim edildiği dönem
başladı. Bu darbe daha sonra devrime giden yolun da taşlarını döşeyecekti.
İslam Devrimi ile ortaya çıkan yeni liderlik de yine dış müdahaleye maruz
kaldı. Önce devrimden bir buçuk yıl sonra, Irak İran’a saldırarak 20. yüzyılın
en uzun ve kanlı savaşını başlattı. Savaşın ortasında, 1981’de, İslami
Cumhuriyet Partisi Genel Merkezine yapılan bombalı saldırıda, sistemin en
önemli isimlerinden Ayetullah Beheşti’nin yanı sıra bakanlar ve
milletvekillerinin de olduğu 74 kişi hayatını kaybetti. Bir ay sonrasında
Başbakanlık binasına yapılan bombalamada başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak
üzere birçok kişi hayatını kaybetti. O tarihlerden beri sıcak savaşın dışında,
yarım yüzyıldır oldukça acımasız bir ambargo savaşı altında ezilen İran, iç
normalleşmesini sağlayamadığı gibi dış müdahalelerin altında bugünlere geldi.
İran’ın 20. yüzyıl
tarihinde defalarca yaşadığı ve liderlik kaybıyla sonuçlanan müdahalelerin
sonuncusu Amerika-İsrail saldırılarıyla gerçekleşti. İran açısından geçmişte
defalarca yaşanan bu gelişmenin bir yandan yeni bir tarafı bulunmazken, diğer
yandan 1979’dan beri, özellikle de Humeyni sonrası dönemde yaşanan değişimden
dolayı farklı dinamikleri bulunuyor. Zira imkânsız bir misyon olan ‘rejim
değişikliği’ hedefiyle başlayan saldırı dalgası, bir hafta dolmadan ‘harita
değişimi’ hayaline dönüştü. Nereye doğru evrilirse evrilsin, aşikâr olan
gerçek, ABD ve İsrail saldırganlığının ana hedefinin İran’ın her açıdan ağır
bir darbe almasını sağlayarak, ‘Körfez Savaşı’ sonrasındaki Irak gibi ‘çökmüş
bir devlete’ dönüştürülmek olduğu görülüyor. Irak’tan farklı olarak, ABD’nin
inşa etmeye çalıştığı ‘enerji imparatorluğunun’ önemli bir unsuru olarak İran
petrollerinin 1951 öncesinde olduğu gibi tam anlamıyla bir sömürü mekanizması
içerisine sokulması da hedefleniyor.
İran’ın 20. yüzyılı
birçok açıdan yarım asır gecikmeyle 20 Haziran 1951’de Hürremşehir’de
Anglo-İran Petrol Şirketi’nin genel merkezine İran bayrağının çekilerek İngiliz
hâkimiyetine son verilmesiyle başladı. Ne Meşrutiyet Devrimi ve Kaçar
Hanedanlığının çöküşü ne Pehlevi iktidarı ve radikal seküler modernleşme çabası
ne de Rus-İngiliz işgali İran için süreklilik içeren krizlerdi. Her birisinin
kendisine özgü bağlamı ve sebepleri vardı. İran, enerji kaynaklarının
millileştirilmesiyle artık tek bir hat üzerinde siyasal gerilimlerini
yaşayacaktı. Bu gerilimlerin merkezinde enerji kaynakları bulunuyordu. İran,
dünya petrol ve doğal gaz kaynaklarının yarısına yakınının bulunduğu bölgede,
Batı’nın petro-devletlerle kurduğu ilişki düzenine tâbi olduğu dönemlerin
dışında istikrarsızlığa mahkûm edildi. 1979 sonrasında İran’ın açık bir şekilde
bu emperyalizme milliyetçiliği aşan bir şekilde aktif bir ideolojik eksende
cevap vermesi, çoğu kez de ideolojik çıkmazlarından dolayı kendisini de büyük
bir krize sokan yanlış cevaplar üretmesi yanıltıcı olmamalıdır. İran’ın,
tarihinden ve ölçeğinden dolayı istese de etrafındaki petro-devletler gibi Batı
ile sürekli ve ağır bir sömürge ilişkisi içerisine girmesi mümkün değildir.
Bugün de İran; ABD ve İsrail’in arzuladığı radikal bir rejim değişikliği yaşasa
bile, bu değişikliğe rağmen kendi özgün dinamikleriyle belli bir süre sonra
farklı bir damarla yeniden bağımsızlık arayışına girmesi kaçınılmaz olacaktır.
DİRENİŞ EKSENİNDEN
PARADEVLET'E
İran’ın devrim sonrasında
normalleşememesinde iki kırılma çok ciddi rol oynadı. Bunlardan birincisi;
Irak’ın İran’a saldırıp, Batı destekli savaşı başlatarak devrimi boğmasıydı.
Özellikle Humeyni sonrası dönemde, başka bir ifadeyle Irak Savaşı sonrasında,
İran siyasetinin rasyonelleşememesinde ve normalleşememesinde yaşanan savaşın
kalıcı ve yapısal etkileri oldu. Beka sorunu, bir savaş halinden çıkarak,
İran’da sürekli normali şekillendiren siyasal fonksiyona dönüştü. Bugün
neredeyse bütün liderliğinin kimliğini ve aklını Irak Savaşı’nın inşa ettiğini
söylemek yanlış olmaz. Başka bir ifadeyle, Kaçarlardan bu yana devlet olma
krizini yaşayan, Pehlevi döneminde ilk kez bütün İran’a asgari düzeyde ulaşmaya
başlayan devletin en basit düzeyde merkezileşme ve kurumları ortaya çıkarmaya
çalışan süreci Irak Savaşı’yla yeni bir tabiata kavuştu. İran içine hapsolduğu
‘direniş dünyasında’ rasyonel bir devlet olmaktan uzaklaşarak, dünyanın en
büyük ‘direniş örgütüne’ dönüştü. Bu durum belli ölçüde anlaşılabilir olsa da,
Irak Savaşı ve Soğuk Savaş sonrasında rasyonelleşme yerine İran’ın çok daha
fazla yönsüzlüğe kapılmasıyla sonuçlandı. Özellikle, aslında Şah döneminde
başlayan nükleer programını aktive etmesiyle birlikte, rasyonelleşmesinin
kapılarını da kapatmasına neden oldu. Bu dönemle birlikte İran, ‘kusursuz bir
izolasyon’ dönemine girdi. Ancak burada dikkatten kaçırılmaması gereken husus,
İran’ın sadece Batı ve İsrail eliyle izolasyona tâbi tutulmadığıdır. Zira
Tahran, ikisi kendi icadı olan, aynı anda üç izolasyonu beraber yaşadı.
Uluslararası izolasyonun yanında bölgesel ve ulusal izolasyon da ortaya
çıkınca, İran içinden çıkamayacağı bir kısır döngüye tâbi oldu.
Bu kısır döngünün ikinci
ayağında yine Irak vardı. İran, ABD’nin 2003 Irak işgalini hem ulusal hem de
bölgesel bir tehdit olarak görmek yerine, işgali, yıllardır tıkalı sistemine
alan kazandıracak bir fırsat olarak değerlendirdi. Mezhepçi bir siyasetin eşliğinde,
yaşadığı jeopolitik aşermeyi bir strateji olarak kodlayarak, on yılların açlığı
ile Irak’a müdahil oldu. 1980’lerde İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında,
oldukça özgün şartlar altında ortaya çıkan vekil güç kullanımını doğrudan
Irak’a devlet düzeyinde taşıyarak oldukça sorunlu bir yeni sayfa açtı. Bu sayfa
İran’ın bölgesel izolasyonunun da artık kalın duvarlarla örüldüğü dönemi
başlatmış oldu. Bir Arap ülkesinde mezhep dinamiği üzerinden iktidara yürümenin
aynı anda bölgesel mezhepçi ve etnik refleksleri harekete geçirmesi
kaçınılmazdı zira. Bu refleksler güçlendikçe İran’ın bölgesel izolasyonu da
arttı. ‘Şii hilalini’ finanse etmek için kaynaklar harcandıkça milyonlarca
İranlının ekmeği küçüldü, İran’ın bölgesel yabancılaşması arttı, hepsinden önemlisi
devrimle kazandığı bölgesel sempatiyi hatta İslami hareketlerle duygusal ve
düşünsel bağını büyük ölçüde kopardı. Öte yandan, dünyanın ambargo altındaki en
büyük devleti olarak geçen on yıllar içerisinde İran’da toplumsal talepler de
arttı. Talepler arttıkça da, örgüt reflekslerinin daha belirgin hale gelmesi ve
tam bir güvenlik devletine dönüşümün bir sonucu olarak ‘kusursuz izolasyon’
ortaya çıktı. Diğer yandan bölgesel yayılma (Irak, Lübnan, Suriye, Yemen)
arttıkça, organları iflasa sürüklenen bir vücut geliştiricinin durumunu yapay
güç gösterisiyle gizlemeye çalışması gibi, İran da nihayetinde tedavisi mümkün
olmayan marazları perdeleyen harici bir zindelik sergilemekteydi.
İkinci Irak Savaşı’ndan
da büyük bir fırsat çıkarmaya çalışan İran, aslında bir kez daha lanete
dönüşecek bir mezhepçi kof zafer elde etmişti. Tüm bu vahim ve örgüt aklından
dolayı kaçınılmaz hatalara rağmen İran’ın önüne bir kez daha bir fırsat doğdu:
Arap İsyanları. Bölgesel değişim karşısında panikleyen İran bir kez daha vahim
bir hataya savrularak, jeopolitik arka bahçesi olarak gördüğü ‘direniş
ekseninin’ direndiği iddiasıyla, Arap Baharı’nı doğuran bölgesel taleplere
karşı pozisyon alarak, İsrail-Körfez eksenine benzeyen refleksler verdi. Oysa
İran, özellikle Arap Baharı’nın tabutunda son çivi haline dönüşen Suriye’de,
doğru bir pozisyon alabilseydi bugün hem bambaşka bir İran hem de bölge
olabilirdi. Suriye’de Baas diktatörlüğünü ayakta tutma çabası yerine değişimi
destekleseydi, ne Filistin ne Lübnan ne de İran’ın kendisi bugünkü halinde
olurdu. İsrail’in, sınırları etrafında demokratik meşruiyeti olan herhangi bir
devlete müsamaha göstermemesine hizmet eden İran politikası, Suriye’de milyona
yakın insanın hayatını kaybetmesine yol açtı. Irak’ta ilkel mezhepçi ve etnik
bir siyasal paylaşımın yerleşmesi yerine anayasal vatandaşlığa dayalı, sorunlu
ve yavaş da olsa, normalleşmenin önü açılabilirdi. Lübnan’da İsrail’le askeri
olarak savaş kapasitesi olmayan bir silahlı gücün, işgalin sona ermesinden
sonra ülke siyasetini tıkanmasına alan açmak yerine, İsrail’in arzulamadığı
normalleşen bir Lübnan’ın önü açılabilirdi. Ancak bütün bunların yerine
“direniş ekseni” ütopyası peşinde jeopolitik güç devşirebileceğine inanan İran,
vekil örgütlere ve paramiliter gruplara yatırım yaptıkça, Tahran’ı da bir örgüt
aklına teslim etti. Sonuçta İran, aynı anda birkaç ordusu ve polis güçleri,
yetki karmaşası içerisindeki siyasal kurumları, dövizin birkaç farklı fiyatının
olduğu ekonomisi ve bu yüzyılın başındaki Kaçar dönemini andıran herkesin kendi
kapattığı alanda/sektörde derebeyliğini sürdürdüğü bir ‘paradevlet’e dönüştü.
Dolayısıyla, paralel odaklar arası tam güvensizlik düzeni üzerine kurulu
karmaşık bir ağır vesayet sistemi içerisinde “kusursuz izolasyon” inşa edilmiş
oldu.
KUSURSUZ İZOLASYON: ÜÇ
KUŞATMANIN ANATOMİSİ
Burada önemli diğer bir
husus, kesintisiz vekâlet savaşı içerisinde olmanın İran askeri kadrolarının
sürekli bir şekilde takviye edilmesini sağlamasıydı. Bu takviye mekanizması,
ortaya çıkardığı ekonomi-politik zemin ve kariyer hattı sebebiyle, bir taraftan
kurumsal akışı zehirlerken, diğer taraftan da vekil güçlere yatırımın
rasyonelleşmesini doğurarak, bir noktada vekâlet savaşlarının nihayete
ermesinin de önünü kesti.
Diğer yandan aynı dönemde
dünyada başka toplumsal devrimler sonrası o ülkelerde ortaya çıkan ‘iktidar
partisinin yokluğu’ sorunu da, siyasal alanda güç temerküzünü bir karmaşanın
içerisine sokuyordu. Bu da iktidarların çok daha dağınık, koalisyonlara ve vesayet
dengesine dayalı olduğu, hizipleşerek varlığını sürdürme sorunlarına yol
açmıştı. Zamanla cumhurbaşkanı ve kabinesine hükûmet denmeye başlanmış; buna
karşılık liderin gayri resmî ve takdirî otoritesi altında bulunan, ağ benzeri
paralel kurumlar bütünü ise devlet veya nizam diye anılmaya başlanmıştı.
İran’ın yaşadığı onlarca yıllık izolasyon onu yalnızca küresel gelişmelerin
dışına değil, kendi eylemlerinin bir geleceği şekillendirebileceği inancından
da kopararak adeta tarihin dışına itmiştir. Tarihin dışına düşen bir toplumda
siyaset daralır, nostalji genişler ve savaş bile tarihe yeniden girişin
şiddetli bir biçimi olarak görünmeye başlar.
İran bu dönemde, herhangi
bir örgütün bir devleti, bölgeyi, toplumsal fay hatlarını ya da ekonomiyi
oldukça rahat ve düşük bir maliyetle rahatsız etme kapasitesine büyük anlamlar
yükleyerek, yaptığı yatırımlar sonucu gerçekten ciddi bir jeopolitik güce dönüştüğüne
kendisini inandırdı. Vekil güçlere yatırım yaptıkça, asli gücünü zayıflattı;
aracı aktörlerle ilişkilerinin tabiatını şekillendirdikçe, gerçek
muhataplarıyla güven krizini derinleştirdi; istihbarat dünyasına müptela
oldukça, siyaset yapma biçimine dönüştürdüğü gerilla taktikleri nedeniyle
konvansiyonel diplomatik kapasitesini kaybetti. Bu kanayan yarasını kapatmak ve
normalleşmek istediğinde ise cari yeraltı devlet hâlinin acı ekonomi-politiği
ile ülke içerisinde meşruiyet krizine girdi; komşuları ve dünya ile de sağlıklı
ilişki kuramayarak, her seferinde biraz daha örgütleşti.
Devrimden sonraki on
yılını kendisine açılan savaş dünyasında geçiren İran, sonraki on yılını bu
savaşın ağır maliyetlerini telafi etme çabası içerisinde geçirdi. 1990’lar
aslında bir yönüyle karşı-devrim sürecinin ya da geriliminin yaşandığı
yıllardı. Bu dönem petrol fiyatlarının da tarihi düşük seviyeleri görmesiyle
birlikte kaynakların da sınırlı olduğu yıllardı. Hamaney-Rafsancani iki başlı
yönetimi arasında sıkışan İran, ekonomik liberalizasyon, temel hak ve
özgürlükler tartışmaları içerisinde demokrat bir isim olarak görünen Hatemi’nin
müesses nizama karşı (yüzde 80 katılım ve yüzde 70 oy alarak) seçimi ezici bir
şekilde kazanmasına şahitlik etti. İran’ın önüne bir kez daha makus tarihini
kırma imkânı doğmuştu. Dünyada da liberalizm rüzgârının estiği bu dönemde
Hatemi, İran’ın uluslararası ve ulusal izolasyonunu kırmak için çaba sarf etti.
İngiltere ile ilişkileri ilk kez 1979 sonrası yeniden tesis etti. Clinton’la
ekonomik ambargonun kısmi hafiflemesini sağlarken, ABD, 1953 Darbesi için bir
tür özür kabul edilebilecek bir açıklama bile yaptı o dönemde. 11 Eylül
sonrasında, ABD ile utangaç balayı girişimleri, ironik bir şekilde yıllardır
“büyük şeytan” diye isimlendirdikleri ABD’nin yeni başkanı Bush’un İran’ı
“şeytan eksenine” dahil etmesiyle ortadan kalktı. Sonrasında, İran’a özgü
ilginç bir tarihsel ritim yeniden ortaya çıkıyordu. ABD’de şahinlerin
yükselişi, İran’da da muhafazakârların yeniden güçleneceğini gösteriyordu. Öyle
de oldu. Muhafazakârlar 2003’te belediyeleri, 2004’te Meclis’i, 2005’te de Cumhurbaşkanlığı
seçimlerini kazandılar.
İran’da karşı devrim
süreci sona erdi ama açılan yeni sayfanın ne olduğunu artık muhafazakârlar da
bilmiyorlardı. İran bir anda iki düşmanı olarak gördüğü Taliban ve Saddam’ın
ABD tarafından iktidardan indirilmesiyle, kendisini yönetemeyeceği bir geniş jeopolitik
imkân içerisinde buldu. Diğer yandan, bu yıllar, 1980’lerin ortasından
milenyuma kadar 20 doların altında seyreden petrol fiyatlarının tarihi
zirvelerini gördüğü senelere denk geldi. İran’daki iktidar değişimini izleyen
yıllarda petrol 150 doları görerek, “yeni devrimcileri” ve Irak’ın işgaliyle
açılan jeopolitik alandaki faaliyetleri sorumsuz bir şekilde finanse etme
imkânı sundu. Aynı anda yanıltıcı bir bütçe imkânı ortaya çıkarken, ekonomik
dinamikler aslında geri dönülemez bir çürümenin içerisine giriyorlardı.
Aynı dönemde, düzenli bir
şekilde sokakları hareketlendiren, son olarak da 1979’dan sonra ilk kez (Pazar)
esnafı(nı) da sokağa indiren ekonomik darboğazlar da inşa edildi. Literatüre
kamu-dışı kamu sektörü inşası olarak geçen sermaye transferi hareketi Ahmedinejad’ın
seçilmesiyle hayata geçirildi. Sistem içerisinde farklı dinamiklerle var olan
birçok odak (devrimci vakıflar, dini ve sosyal destek kurumları, varlık ve
emeklilik fonları, paralel askeri yapılar vb.) mezkûr sermaye transferinden
nasiplerini alırken, ekonomide yapısal hale gelen süper-kurumsal yolsuzluk ve
verimsizlik düzenini de tesis ettiler. Bu durum arzulansa bile fiilen
yönetilemez bir ekonominin ortaya çıkmasına yol açtı. Batı’nın ağır ambargo
rejiminin de eşlik etmesiyle endüstriyel ve üretim altyapısı ciddi şekilde
daralan ekonomi, ağırlıklı olarak enerji ve maden kaynaklarına yönelirken,
yaptırımları aşmak için ağır maliyetli gri iktisadi faaliyetler de arttı. Bu
durum kemer sıkmayı sürekli bir yönetim aracına dönüştürdü ve her anlamda kıtlık,
ayrıcalıklı erişime sahip olanlar için akıl almaz bir kâr mekanizması üretti.
Hanelerin üçte birinin yoksulluk sınırı altında yaşamak zorunda kaldığı ülkede,
İranlıların “direniş ekonomisi” dediği, halkın ise sonu gözükmeyen bir
yoksunluk yaşadığı düzen ortaya çıktı. Sonuçta İran, son yarım yüzyılın fiilen
30 yılını aktif savaş, işgal, iç çatışma ve ağır ambargo altında geçiren
Irak’ın kişi başına gelirinden bile daha az bir gelire mahkûm oldu.
'YENİ' REHBER, AYNI İSİM:
ASKERİ VESAYETİN ZAFERİ
Bu şartlar altında,
İran’da Ahmedinejad’ın seçilmesi dahil olmak üzere, bütün sorunlarına ve
demokrasi açığına rağmen sistemin büyük bir meşruiyet krizi bulunmuyordu.
Küresel şartların, enerji fiyatlarının ve bölgesel dinamiklerin hem büyük
ölçüde sakin olduğu hem de Tahran’ın avantajına olduğu yılları neredeyse israf
eden İran, ortaya çıkan ağır toplumsal ve ekonomik maliyetlerden dolayı büyük
bir meşruiyet kriziyle baş başa kaldı. Seçimlere katılım, 2020 Meclis
Seçimleriyle başlayarak bugüne kadarki bütün seçimlerde yüzde 50’nin altına
inerek, fiilen halkın ülkenin siyasal sisteminden kopuşunu ortaya çıkardı.
Tıpkı dövizin birkaç farklı fiyatının olması gibi, ülke içerisinde de ayrı
dünyaları yaşayan kesimler oluştu. Geniş kitlelerin yaşadığı İran’la, yaptırımların
ve kötü yönetiminin sebep olduğu alanda oluşan arbitraj içerisinde
imtiyazlarını kullanan ve direniş ekseni dünyasında yaşayan İran birbirinden
tamamen koptu. Devriminin sosyal adalet vaat ettiği “mahrumlar” ve
“mustazaflar” yerlerini sistemde imtiyaz kullanabilen “muvafıklara” bıraktılar.
Bütün bu ağır
kutuplaşmaya hatta parçalanmaya rağmen, İran’da yönetimi ayakta tutacak
güvenlik enstrümanları kadar mevcut rejimin iktidarını sürdürmesine yetecek
belli bir kitlesel desteğin olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekiyor. Kaldı ki,
ABD-İsrail saldırganlığının halkın şikayetçi olduğu yönetimi zorla değiştirme
hedefinden hızla İran’ın sınırlarını değiştirmeye yönelmesiyle ülke
içerisindeki meşruiyet tartışmaları bambaşka bir zemine kayarak, dış tehdide
karşı iç bütünlüğü koruma refleksini ortaya çıkardı.
Bütün krizlerine rağmen,
İran yönetiminin Şah gibi yalnızlaştığını iddia etmek gerçekçi olmayacaktır.
Aynı şekilde Şah’ın iktidarı krize girdiğinde kullanamadığı yaygınlıkta şiddeti
de, İran yönetiminin tıpkı Suriye’de olduğu gibi kullanmaktan çekinmeyeceği de
ortadadır. Bugün emperyalist ve kibirli bir saldırının altında bulunan İran,
çökmüş ama enkazının silüeti ayakta duran, tıkanmış ama bir şekilde işleyen,
meşruiyetini kaybetmiş ama iktidarını sürdüren, dostu olmayan ama jeopolitik
dengelerden destek bulan bir devlete dönüşmüş durumdadır. Dolayısıyla, Amerika
ve İsrail’in savaş açtıkları şey tıkanmış hatta çökmüş İran’ın silüetidir.
Silüetin dış müdahale ile değişmesi mümkün değildir. İran, tarihinde olduğu
gibi yine kendi iç dinamikleriyle nihai istikametine karar verecektir.
Amerika’nın İran’a karşı
başlattığı savaş, her açıdan son 80 yıldır dünyanın bütün sorunlarına ve
ihlallerine rağmen uluslararası teamülleri örneği görülmemiş bir şekilde
ortadan kaldıran yeni bir fenomen olarak karşımıza çıkıyor. En azından 1945
sonrası dönemde benzer bir örneği bulunmuyor. Bir taraftan hegemon-vasal devlet
ilişkisini terse çeviren, diğer yandan siyasi hedefleri olmayan ve sadece azgın
bir güce sahip olunduğu için başlatılan bir savaşla karşı karşıyayız. Ne
bölgesel ne de küresel jeopolitik ve ekonomik sonuçları önemsenmeyen, hemen her
gün ayrı bir ciddiyetsizlik içerisinde ve benzeri görülmemiş bir tutarsızlıkla
sürdürülen bir savaş bu. Savaşın bir hegemon gücün elinde bu denli şarlatanca
ele alındığına dünya şahitlik etmemişti. Amerikan yönetimi ve elitleri, adeta
İsrail’in zihinlerine yerleştirdiği stratejik parazitlerle Vonnegut’ın distopik
hikâyesindeki George Bergeron’a dönüşmüş durumdalar. İran Savaşı’na
sürüklenirken hakikati görseler de kavrayamaz haldeler. Zira her sağduyu kırıntısı
Vonnegut’ın hikâyesindeki gibi kulaklarında patlayan Siyonist gürültüyle anında
sönümlenmektedir. Ancak bu durum, ABD’nin Siyonist esaretle İran’a savaş
açmasını açıklamaya yetmez. Çünkü ABD’nin İran’a müdahaleleri artık üç çeyrek
asırlık bir tarihin içinden ve devamlı surette vuku bulmuştur. İran ne geçen
yüzyılın başlarında, radikal Kemalist döneme benzer bir şekilde fanatik ve
sorumsuz bir toplumsal seküler dönüşüm mühendisliğine giriştiğinde ne de Batı
ile ilişkilerini rasyonelleştirdiğinde dış müdahalelerden beri olmadı.
İran ile olan çatışmayı
bir bütün olarak ele aldığımızda, ABD’nin saldırganlığı kesintisiz bir strateji
olarak görülebilir. 1951’den devrim sonrası yıllara kadar süren dönemde, darbe,
ekonomik baskı, vekil güçler, bölgesel aktörlerin kullanımı ve siyasi manipülasyon
gibi araçlarla yürütülen hibrit veya asimetrik savaş uygulanmış, doğrudan
çatışmadan kaçınılmıştır. 2025 Haziranı’ndan itibaren ABD ve İsrail’in
gerçekleştirdiği açık saldırılar ise geleneksel devletler arası savaş biçimini
almış, ancak bu yeni bir dönem değil, aynı stratejik saldırganlığın doğrudan ve
görünür bir devamıdır. İki dönemi birbirine bağlayan temel unsur, İran’ı
sürekli kontrol ve baskı altında tutma amacıdır. Dolayısıyla ABD’nin İran’a
saldırması yeni bir gelişmeden ziyade, 75 yıldır sürdürdüğü savaşın devamıdır.
Bugün İran açısından da kriz; benzer bir şekilde son ABD saldırganlığının anlık
tahribatından ziyade, sonrasında Tahran’ın siyasal, ekonomik, toplumsal ve
jeopolitik enkazını nasıl kaldıracağıdır.
Ayrıca dış müdahaleler
veya askerî darbelerden ziyade, kökleri toplumsal devrimlere dayanan otoriter
yapılar çok daha dirençli bir bekâ kabiliyetine sahiptir. Benzer örneklerde
görüldüğü üzere, bu tür rejimler zamanla monolitik bir yönetici elit ve sarsılmaz
bir sadakatle işleyen baskı aygıtları inşa ederler. İran da, bu tarihsel
örüntünün en tipik tezahürlerinden biridir. Ancak bu yapı, direniş zemini inşa
etse de, İran ölçeğinde bir ülkede bir noktada normalleşmeyi sağlayacak, refah
üretmeye başlayacak ve dost kazanacak bir momente ulaşmalıdır. Aksi takdirde
kısa süreliğine İran’ın bünyesi yaşayacağı dış baskıya dayanacak olsa da, asıl
krizi ülke içerisindeki normalleşme sancılarıyla yaşayacaktır.
İran’a ABD-İsrail
saldırısının üzerinden iki hafta geçti. Savaşın başlamasıyla birlikte ortaya
dökülen birçok tahmin boşa çıktı. Diğer yandan İran’ı, oturduğu tarihsel,
toplumsal ve jeopolitik bağlamı üzerinden ciddiyetle okuyanların tahminleri de
doğrulandı. İran’ın yönetim anlamında, bugün geldiği noktada, yıllar içerisinde
yaptığı feci hatalar neticesinde savunulamaz hale dönüştüğü doğrudur. Ancak bu
durum İran’a karşı başlatılan vahşi saldırıyı hiçbir şekilde
rasyonelleştiremez. İran’ın neredeyse iki asra uzanan krizler sarmalı
içerisinde ‘İslam Devrimi sonrası dönemi’ büyük bir parantezi de ifade etmiyor.
İran’ın oldukça radikal bir sekülerleşme dönemine maruz kaldığında da, ilk
demokratikleşme adımları atılmaya çalışılırken de benzer dış müdahalelere maruz
kaldığı akıldan çıkarılmamalıdır. Kâh 20. yüzyılda Rus-İngiliz işgal ve sömürge
inşa planları kâh ABD’nin devreye girmesiyle uygulanan 75 yıllık boyun eğdirme
stratejilerinin İran’ın ideolojik eğilimleriyle çok fazla bir alakası olmadı.
Tıpkı diğer örnekleriyle olduğu gibi asıl belirleyici eksen, müdahale eden güç
ya da eksenle Tahran’ın nasıl bir ilişki içerisinde olduğudur. ABD’nin
bugünlerde kibirli bir şekilde diline pelesenk ettiği “tam teslimiyet” talebi
tam da budur. Kriz de burada çıkmaktadır. İran ölçeği, tarihi, toplumsal
muhayyilesiyle ve siyasal teolojisiyle istese de “tam teslimiyeti”
taşıyabilecek bir ülke değildir. İran’ın ABD’ye karşı askeri bir zafer elde
etmesi mümkün değildir. Ancak ABD’nin de İran’dan bir Körfez yönetimi, hatta II.
Dünya Savaşı sonrası Almanya ya da Japonya çıkarması da mümkün değildir.
Bütün bunlar bütün
dünyanın tecrübe ettiği yeni bir dinamikten dolayı sürecin nereye doğru
şekilleneceğini okumayı zorlaştırıyor, belirsizlikleri had safhaya çıkarıyor.
Bu dinamik ABD tarihinde ilk kez tecrübe edilen Washington yönetiminden
kaynaklanıyor. Bütün teamülleri, uluslararası hukuku değilse de asgari
yasallığı, küresel ilişkileri ve jeopolitik dengeleri zerre umursamayan,
şarlatanlıktan ve şımarıklıktan başka biçimde tarif edilemeyecek bu
sorumsuzluk; global ve bölgesel düzlemi altüst ediyor. Ne İran’ın ne de
dünyanın geri kalanının ABD’nin imparatorluktan kaba bir şirketvari ulus
devlete dönüşme sürecine müdahale şansı bulunuyor. Üstelik artık küresel sorun
ve hatta tehdit listesinde başa oturan “Amerikan Sorunu”, bizim bölgemizde
“İsrail Sorunu” çarpanıyla birlikte hissediliyor. Dünya en azından Washington
ile “Amerikan Sorununu” çoğu kez ikili bir düzlemde ele alıp hal yoluna koyma
imkânına sahip. Ancak bizim bölgemiz, Amerika’nın imparatorluktan ulus devlete
dönüşüm krizini fırsata çeviren ve kelimenin tam anlamıyla ABD’nin geniş
Ortadoğu politikasını esir alan “İsrail Sorunu” ile de aynı anda baş etmek
zorunda. Yarın ABD, savaşını durdursa bile, İsrail’in artık İran’ı Gazze ve
Lübnan gibi bir savaş sahası olarak kullanacağını söylemeye bile gerek yok.
Amerika-İsrail
saldırısıyla Hamaney’in öldürülmesi özünde stratejik değil taktiksel başarıdır.
Zira hem İran liderliğinin karmaşık bir ağ üzerine oturuyor olmasından hem de
Washington’un bu adımını içine oturttuğu bir stratejisinin olmamasından dolayı
savaş dengesi baştan aşağı değişmemiştir. Hedefsiz bir savaşın ABD açısından
çıkmazları olduğu doğrudur. Washington şu an Hobbesçu bir ikilem içinde
sıkışmıştır: ya gerilimi düşürüp zayıflık riskini göze alacak ya da savaşı
hedefsiz bir şekilde genişletip Johnson’ın Vietnam sırasında karşılaştığı
türden bir tuzağa düşecektir. Ancak zannedilenin aksine hedefsiz bir savaş,
İran için koordinatları belirlenmiş bir savaştan çok daha yıkıcı olabilir.
Özellikle jeopolitik bir hedefi olmayan bir savaş tam bir istila ve tahrip etme
stratejisine yönelerek, İran’ı uzun yıllar boyunca ağır bir ekonomik ve
toplumsal maliyetle baş başa bırakabilir. Bir yönüyle Irak’ın Körfez Savaşı
sonrasında tam anlamıyla çökmüş devlete dönüşme sürecinin İran için de başat
ihtimal olduğunu söyleyebiliriz. Gelinen noktada, devam edecek sıcak savaşı ne
İran’ın çaresizliği ne de ABD’nin tartışmasız askeri üstünlüğü bitirmeyecek.
Savaşı bitirecek tek dinamiğin küresel enerji piyasası olduğu görülüyor.
Husiler aracılığıyla Kızıldeniz’i de tehdit altına alan İran, Arap
Yarımadası’nın her iki yakasından küresel tedarik zincirlerini sıkıştırabilecek
eşsiz bir coğrafi konumdan yararlanıyor. Bu asimetrik savaş stratejisi,
bombalar değil enerji fiyatlarına oluşturduğu baskı ile Washington’u anlaşmaya
zorlamaya çalışıyor.
VİZYON FAZLASI, KAPASİTE
AÇIĞI: SAVAŞIN ÇIKMAZLARI
İran için askeri bir
çıkış yolu bulunmuyor. Yıllardır devam eden “kusursuz izolasyon” altındaki
İran’ın kısa ve orta vadede görünen tek çıkış yolu bu tecridi kırması olabilir.
Tahran’ın, ‘uluslararası izolasyonu’, bu aşamada, Çin ve Rusya gibi ülkelerle en
fazla sınırlı askeri tedarikle rahatlatmaktan başka bir girişimi olamaz. Bu ise
yaşadığı ağır yaptırım dünyasının tabiatını ve sorunlarını ciddi şekilde
değiştirmeyecektir. İkinci olarak, oluşmasında kendisinin de ciddi katkısı olan
“bölgesel izolasyonu” kırması gerekiyor. Ancak bütün komşu ülkelerine karşı
kaçınılmaz olarak başlattığı saldırılardan ve 2003 sonrası sıcak hafızadan
sonra bölgesel izolasyonun gevşemesi de kolay olmayacaktır. Burada, İran’ın
kullanmayı başarabilirse iki alanı bulunmaktadır. Birincisi, yaşanan savaşa
rağmen, bölge ülkelerinde BAE dışında kalanlar, zayıflamış ve daha fazla kriz
üretme potansiyeli olan bir İran istememektedirler. Diğer yandan bölgede belli
bir ölçeği olan ülkeler “çökmüş bir İran” senaryosundan sonra İsrail’in bir
sorun olmaktan hızla çıkarak tehdide dönüşeceğini bilmektedirler. İran bu iki
dinamik üzerinden orta vadede bölgesel izolasyonunu kısmen ortadan
kaldırabilir. Ancak bunun da olabilmesi için İran’ın bölge ülkeleriyle artık
kesin bir şekilde vekil güçler üzerinden değil, devletten devlete muhatap
olması gerekmektedir. Tahran’ın, bizzat ülkesi büyük bir tehdit altındayken,
vekil ve taşeron aktörler üzerinden bölgesel jeopolitikteki konumunu ve
derinliğini işaretleme obsesyonundan çıkması gerekmektedir. Burada Yemen’i
araçsal işlevselliğinden dolayı daha sonra gündemine alabilir. Ancak en başta
Irak olmak üzere, Lübnan’da da yeni bir normalleşmenin önünü açması
gerekmektedir.
Son olarak, İran’ın
‘ulusal izolasyonunu kırması’ gerekmektedir. Aslında Tahran’ın elindeki tek
açılım imkânı da budur. Zira bu izolasyon baştan aşağı İran’ın kendi başına
ördüğü bir sorundur. Tahran 20. yüzyılın başından beri normalleşme sancılarını
bitirememiş bir ülkedir. Bu savaş İran’a aslında altın tepside bir fırsat
sunmaktadır. Üstelik diğer iki izolasyonun aksine, ulusal krizini, eğer
arzularsa kısa vadede sakinleştirme ve orta vadede normalleştirme imkânına da
sahiptir. İran’da yönetimde yıllardır yaşanan krizin artık yönetilebilir bir
tarafı kalmamıştır. Aslında Humeyni’nin ölümüyle nihayete eren Velâyet-i Fakih
sistemi, borç alınmış bir zaman ve irade içerisinde yıllardır ayakta tutulmaya
çalışılan bir düzendi. Özünde Velâyet-i Fakih düzeni ya da bir siyasal sistemde
Veli-yi Fakih tarzı bir makamın olması krizin kaynağı değildir. Zira demokrasi
açığı olması ya da bir sistemin bilinen liberal demokrasi ya da benzeri bir
tabiatta olmaması kabul edilemez bir yönetim olduğu anlamına gelmemektedir. İran’da
sorun; Veli-yi Fakih’in bir yandan sistemin başında durması ama iradesinin
neredeyse onlarca farklı vesâyet kurumu, paralel yapılanma ve imtiyaz odağı
tarafından kullanılmasıyla ortaya çıkan kaostan kaynaklanmaktadır. Başka bir
ifadeyle, adeta deist bir mekanizma gibi, en yüksek, en güçlü hatta ruhani bir
makam bulunmasına rağmen günlük işleyişe ve hayati kararlara fiilen vaziyet
etmemekte ancak aracılarıyla ağır bir vesâyet dünyasını çalıştırmaktadır. Başka
bir ifade ile Veli-yi Fakih’in tam bir irade ile yönettiği sistemden ziyade,
ağır vesayet rejiminin kullandığı bir liderlik makamından bahsedilebilir. Bu
noktada İran’da, Irak Savaşı’nın sona ermesinin ardından cepheden dönen
askerlerin sebep olduğu yeni bir iktidar matrisinin oluştuğunu fark etmeden,
1988 sonrası yönetimde yaşanan dönüşümün yanlış anlaşılması mümkündür. Bugünkü
krizi inşa eden o dönemki gelişme, Humeyni ile başlayan Velâyet-i Fakih
sistemini ciddi bir dönüşüme tâbi tutmuştur. Başka bir ifadeyle sistem, Batı’da
oldukça klişe bir şekilde ifade edilen bir ‘Molla Rejimi’nden ziyade, oldukça
sert güç temerküzü ve rekabeti dünyasında işleyen tipik bir seküler iktidar
alanıdır.
İran bir Veli-yi Fakih
tarafından yönetiliyor görünse de, gerçek güç 1988 sonrasında ağırlıklı olarak
Devrim Muhafızlarına kaymıştır. Irak Savaşı sonrası Rafsancani’nin Devrim
Muhafızlarını siyasetten uzak tutmak amacıyla orduyu savaş sonrası ülkenin yeniden
inşa sürecine entegre etmesi ve büyük bir ekonomik transfer yapması bu durumun
ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Askeri vesayet yönetimlerinde oldukça
bilindik bir mekanizma olan ordunun ekonomik güce hükmetmesi, Ahmedinejad
döneminde özelleştirmeler (daha doğrusu yarı-resmî odaklara ekonomik güç
transferleri) ve siyasi atamalar yoluyla daha da genişlemiştir. Sonuç olarak,
ruhani lider ya da din adamları sistemin tepesinde görünseler de, asker asıl
güç merkezi hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, bugün İran’ın karşı karşıya olduğu
tehditleri yönetmesinde en temel sorunların başında bulunmaktadır. Ancak bu
sorun aynı zamanda İran’ın çözümünün de olmadığı darboğazdır.
İran, İslam Devrimi
sonrasında ikinci kez Veli-yi Fakih değişimi yaşamaktadır. Bugünlerde fazla
hatırlanmasa da Mayıs-Haziran 1989’da, ilk Rehber değişimi sırasında, Hamaney
sonrasındaki geçişle mukayese edilmeyecek kadar yoğun tartışmalar yaşanmıştır.
Yasal zemin fiilen ilga edilip, İran’da makam için bir ‘Ayetullah bulamayıp’,
aktörler arası rekabetin sonrasında üzerinde ‘geçici çözüm’ olarak anlaşılmak
zorunda bırakılan, zayıf ve anayasal yeterliliği olmayan bir isimde uzlaşarak,
Hamaney’le sorunu çözmüşlerdi. Burada asıl dikkat çekici husus; o dönemde,
Anayasa değişikliği ve yetkilerin yasal olarak yeniden yapılandırılması,
Başbakanlığın ilgası gibi birçok başlıkta gösterilen siyasal pragmatizmin
varlığıdır. Bugün İran benzer bir dönüm noktasındadır.
Humeyni’nin açık bir
şekilde karşı çıktığı saltanat yönetiminin fiilen hayata geçirilmesi, savaş
başladığından beri İran’ın kendi kendisine yaptığı en büyük tahribat oldu.
Kaldı ki Mücteba Hamaney’in seçilmesi aslında beklenmedik bir gelişme değildi.
Ancak tercihin bu şekilde yapılması, bugün İran ağır bir saldırı altında
olmasaydı da büyük bir yanlış olacaktı. Daha iki yıl öncesinde, İran’da
zihinsel bir sıçrama olmazsa Mücteba Hamaney’in seçileceğini bu sayfada
yazmıştık. Bu tahmini yapabilmenin imkânı, İran’da tıkanmış olan sistemin
açılım yapma ihtimalinin zayıflığıydı. Ancak İran’ın işgal veya parçalanma
tehdidi altındayken hâlâ aynı neticenin çıkmasının ardındaki temel dinamik
sadece yaşanan tıkanma değil, askeri vesayetin ağırlığı ve Velâyet-i Fakih
sisteminin fiilen işlevsiz oluşundan kaynaklanmaktadır. Diğer yandan, 37 yıl
önce, babası da benzer bir akıl yürütmeyle, etkisiz isim olacağı varsayımıyla
Rafsancani’nin pragmatist tasarımıyla seçilen Hamaney, bugün de kendisinden
kaynaklanan sebeplerden ziyade sistem için dengenin bir ürünü olarak ortaya
çıktı. Dolayısıyla İran’ın yeni rehberini seçmesinden ziyade, askeri ve
ekonomik bir güç ağını kontrol eden askeri vesâyet kendisine uygun bir ismi
tercih etmiş oldu.
Bu gelişme İran’ın
önümüzdeki dönemde ulusal izolasyonunu kırmasını zorlaştıracaktır. Ulusal
tecridini kıramayan İran, savaşın sona erdiği senaryoda iç meşruiyet ve
toplumsal rıza üretmekte ciddi sıkıntılar yaşayacaktır. Birçok kaynağını
kaybetmesinden dolayı hem geniş kitlelere sınırlı da olsa rahatlama sağlayacak
imkânlardan hem de imtiyazlı elitleri tatmin edecek ekonomik akardan yoksun
olacaktır. Tahran’ın önünde fazlaca tercih imkânı yoktur. İran rekabetçi
seçimlerin önünü açarak, İran’ı İranlıların yönetmesine imkân vermediği sürece
krizini bitiremeyecektir. Geçmişte bu krizle birçok farklı şekilde yaşamaya
alışkın olunduğundan, yeri geldiğinde ağır bir devlet şiddetiyle sorunları
baskılayarak örtme imkânları da daralacaktır. Kuvvetle muhtemel, imkânların çok
sınırlandığı bir dönemde, Esed benzeri bir şekilde baskıların çok daha kanlı
hale dönüşmesi kuvvetli bir senaryo olacaktır.
İran’ın tıpkı
Mayıs-Haziran 1989’da olduğu gibi anayasal pragmatizm göstermesi kendisi
açısından en rasyonel çıkış olabilir. Ancak bugün İran’ın henüz bir
Rafsancani’si ortada görünmemektedir. Aylardır İran’ı fiilen yöneten
Laricani’nin böylesi bir pragmatizm sergileyip sergileyemeyeceği de
bilinmemektedir. İran’da rekabetçi seçimlerin önünün açılması aslında askeri
vesayetin bitmese bile hafiflemesi anlamına gelecektir. Yeni seçilen ismin
silikliği, Şah’ın saltanatını deviren hareketin saltanat modeline dönüşündeki
iç krizini aşma ihtimalinin olmaması da, İran için tek yolun iç konsolidasyona
katkı sağlayacak adım olan rekabetçi seçimlerin önünün açılması olacaktır. Zira
İran açısından artık savaşın nasıl biteceğinin fazla bir anlamı bulunmuyor.
Karşısında vahşi, mücadele ve müzakere edemeyeceği bir güç bulunuyor. İran
yıllardır ağır askeri ve ekonomik ‘kapasite açığına’ karşın siyasal
teolojisinin ve tarihsel mitolojilerinin içerisinde ciddi ‘vizyon fazlası’
veren bir devlet oldu. Bu durum İran’ı asla taşıyamayacağı maceraların
içerisine soktu durdu.
Bugün yüzleştiği ABD ise
abartılı kapasite fazlasına ve çok yoğun bir vizyon açığına sahip. Bu durum,
Washington’un savaşı siyasetin bir uzantısı olarak yapmasını engelliyor. Savaş
siyasetin bir aracı olmayınca da siyasal hedef ve jeopolitik amaç zemini ortadan
kalkıyor. Zira vizyon açığı, Amerika’nın her seferinde kapasite fazlasının
sağladığı imkânlarla amacına ulaşamadığı savaşlara sürüklenmesine yol açıyor.
İran’ın da bir istisna olması için bir sebep yok. Tahran’ın geçen yüzyılın
başından beri kapatamadığı kapasite açığını savaş döneminde düzeltmesi
düşünülemez. Ancak yarım yüzyıla yakındır verdiği vizyon fazlasını
rasyonelleştirebilir. Kaldı ki devrimden hemen sonraki yıllarda, özellikle
Rafsancani’nin ikinci döneminden 2005’e kadar olan dönemde benzer bir çaba da
sarf edildi.
İRAN'IN TEK ÇIKIŞ YOLU:
İRAN'I İRANLILARIN YÖNETMESİ
İran geçen yüzyıldan
beri, örneği olmayan bir şekilde, boğulmaya çalışılan bir ülke. Nefesini
kesmeye çalışan eller biraz gevşediğinde de, kendi kendisini yönetemeyeceği bir
kısır döngünün içerisine sokan düzeneği inşa ederek, asrı aşkın süredir
krizlerini tecrübe edip duruyor. İran’ı anlamak, onu yargılamaktan çok daha
zordur. Bir asrı aşkın süredir aynı kısır döngünün içinde dönen bu ülke, ne
salt bir kurbanın masumiyetiyle ne de salt bir failin hesap verebilirliğiyle
tanımlanabilir. İran, hem kendi örgüte dönüşen aklının hem de dış müdahalelerin
eş zamanlı kurbanı olarak bugüne gelmiştir. Bugün karşı karşıya olduğu savaş,
bu ikili mahkûmiyetin en vahşi tezahürüdür.
Ancak tarih, İran’a her
seferinde olduğu gibi yine bir kapı aralamaktadır. Bu kapı askeri zaferden
değil, iç rasyonelleşmeden geçmektedir. İran’ın önünde yalnızca bir yol
kalmaktadır: Geçen yüzyılda başlattığı ve yarım bıraktığı iki devrimi de
nihayet hitama erdirerek, demokratik normalleşmeye doğru kararlı bir adım
atmak. Rekabetçi siyaset, sivil denetim ve ulusal uzlaşı —bunlar İran’ın
yabancı olduğu kavramlar değil, defalarca ulaşmaya çalıştığı ve her seferinde
dış müdahale ya da kendi iç dinamikleriyle geri itildiği eşiklerdir. Bu, ne bir
teslimiyetin ne de bir vazgeçişin ifadesidir. Tam aksine İran’ın kendi tarihsel
birikimini sahiplenerek geleceğini inşa etmesinin tek meşru zeminidir.
Yıllarca Kant’ı mütalaa
etmiş biri olarak Laricani’ye bugün Kant’ın söyleyeceği söz malûmdur: Sapere
aude – aklını kullanma cesaretini göster! Bu, fiilen yazdan beri ülkeyi yöneten
Laricani* için kişisel bir tutarlılık sorunu da değildir. İran için de Kantçı
bir şekilde söylersek, mesele uygun şartların gelmesini beklemek değil, bugün
doğru olanı yapmaktır. İran asırlık gecikmeyle normalleşme hattına girmekten
başka bir savunma gücüne sahip olamaz. Bunun anlamı, İran’ın bugünkü krizini
yönetebilmesi için acilen ihtiyaç duyduğu kaynaktır. Bu kaynak; vesâyet
sistemine, en azından sahici seçimler düzeyinde son vererek, İran’da gerçekten
İranlıların seçtiği, yönettiği ve meşruiyet krizini bitiren bir iktidar ortaya
çıkmasını sağlamaları olabilir. İran halkı, savaşla birlikte sergilediği
takdire şayan tavırla, yıllardır nefeslerini kesen yönetime acil meşruiyet
ihtiyacını hem gösterdi hem de fiilen kabul ettirdi. Şimdi sıra Laricani’nin bu
fotoğrafı okumasında!
*Bu makale Perspektif’te
yayınlandıktan sonra Laricani İsrail’in saldırısıyla öldürüldü. Laricani,
İran’ın paradevlete dönüşmüş sisteminde koordinasyonu sağlayabilen bir isimdi.
Onun yokluğu İran sisteminde bir krize yol açmayacak ama bu dönemde eksikliği
hissedilecektir. Ancak Laricani’nin öldürülmüş olması, İran açısından çıkış
yolunu değiştirmiş değildir. Aksina çok daha acil ve gerekli hale getirmiştir.
TAHA ÖZHAN
Ankara Enstitüsü’nde
araştırma direktörü olan Özhan, 2014-2016 yılları arasında Başbakan
başdanışmanlığı, 25 ve 26. Dönem milletvekilliği ve TBMM Dış İşleri Komisyon
Başkanlığı yaptı. 2005’te kurucu direktörlerinden olduğu SETA’nın 2009-2014
yılları arasında başkanlığını yürüttü.