1 Ağustos 2026 Cumartesi

Egemenlik mi, dokunulmazlık mı?: ABD’nin UCM’yi ‘tuğla tuğla sökme’ harekâtı Levent Baştürk 01/08/2026

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) karşı başlattığı taarruz, sıradan bir yetki tartışmasının ötesine geçiyor. Rubio, Mahkemeyi Amerikan egemenliğine yönelmiş siyasî bir tehdit olarak tanımlıyor ve gerekirse “tuğla tuğla” sökeceklerini söylüyor. Mahkeme üyelerine ekonomik yaptırımlar, vize yasakları, UCM görevlileriyle iş birliği yapan kuruluşların hedef alınması ve üye devletlere baskı uygulanması bu politikanın araçları arasında. Amacın yalnızca belirli kararları durdurmak olmadığı açık: Washington, denetleyemediği bir uluslararası yargı kurumunu sistemli biçimde işlemez hâle getirmek istiyor.

UCM’NİN YETKİSİ VE WASHİNGTON’UN İTİRAZI

1998 tarihli Roma Statüsü’yle kurulan UCM; soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından sorumlu bireyleri yargılar. ABD, İsrail, Rusya, Çin ve Türkiye Statü’ye taraf değildir. Ancak taraf olmamak mutlak dokunulmazlık sağlamaz; iddia edilen suç bir taraf devletin toprağında işlenmişse Mahkeme, failin vatandaşlığına bakmaksızın yetki kullanabilir. Afganistan soruşturması bu nedenle Amerikan askerleri ve CIA personeline ilişkin iddiaları da kapsadı. Bununla birlikte UCM’nin Amerikalılar üzerinde sınırsız bir yetkisi yoktur; taraf devlet toprağı, vatandaşlık veya BM Güvenlik Konseyi sevki gibi somut bir bağ gerekir. Tamamlayıcılık ilkesi uyarınca öncelik gerçek ulusal soruşturmalardadır.

Washington’un UCM’ye mesafeli tavrı yeni değildir. Clinton yönetimi Roma Statüsü’nü imzaladı ama Senato’ya sunmadı; George W. Bush yönetimi ise taraf olma niyetinden vazgeçti. 2002 tarihli Amerikan Askerî Personelini Koruma Yasası UCM’yle iş birliğini sınırladı. Birinci Trump yönetimi Afganistan soruşturması nedeniyle Başsavcı Fatou Bensouda’ya yaptırım uyguladı. Biden bu yaptırımları kaldırsa da ABD ve İsrail üzerindeki UCM yetkisini reddetti. Rubio’nun farkı, bu köklü Amerikan istisnacılığını Mahkemeyi kurumsal olarak tasfiye etmeyi amaçlayan daha saldırgan bir projeye dönüştürmüş olmasıdır.

İSRAİL, RUBİO’NUN DÜNYA GÖRÜŞÜ VE ÇİFTE STANDART

Girişimin doğrudan katalizörü, UCM’nin 21 Kasım 2024’te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında çıkardığı yakalama kararları oldu. Mahkeme, Gazze’de savaş yöntemi olarak aç bırakma, katliam ve diğer insanlık dışı eylemler bakımından makul gerekçeler bulunduğunu açıkladı. Filistin’in Roma Statüsü’ne taraf olması nedeniyle UCM, Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki suçları inceleyebileceğini savunuyor. Trump’ın Şubat 2025 tarihli kararnamesi ise UCM’nin ABD ve İsrail’e yönelik işlemlerini ulusal güvenlik tehdidi ilan etti.

Rubio’nun İsrail yanlısı çizgisi Dışişleri Bakanlığı göreviyle başlamadı. Siyasete adım attığından beri İsrail yanlısı çevrelerin desteğine sahip olan Rubio, senatörlüğü döneminde de UCM’nin girişimlerini “siyasî hedef alma” ve “yetki aşımı” olarak niteledi. İsrail’i Yahudi-Hristiyan Batı medeniyetinin Ortadoğu’daki ileri karakolu olarak gören Rubio, Netanyahu hükümetine yönelik soruşturmayı Amerikan güvenlik düzenine yönelmiş bir saldırı olarak görüyor.

Rubio, neo-muhafazakâr müdahalecilik ile Trumpçı “Önce Amerika” egemenlikçiliğini birleştiren bir dünya görüşüne sahip. 2026 Münih Güvenlik Konferansı’nda ortaya koyduğu “Yeni Batı Yüzyılı” tasavvurunda Batı’nın yeniden askerî, ekonomik ve kültürel üstünlük kurması çağrısını yaptı. 1500’den 1945’e uzanan dönemi Batı’nın güç sayesinde dünyaya yön verdiği bir yükseliş çağı olarak niteleyen bu anlatı, 1945 sonrasında kurulan uluslararası hukuk düzenini Batı’nın kendi gücünü bağlayan bir gerileme süreci gibi sunuyor. Rubio’nun yeni yüzyılında eşit devletlerin ortak hukuku yok; Washington’un liderliğinde yeniden hiyerarşik hâle getirilen bir Batı var. Avrupa’dan beklenen de stratejik özerklik değil, Amerikan çizgisine bağlılık.

Bu çerçevede ABD küresel düzeni kurma hakkına sahip olduğundan, aynı kuralların Amerikan yöneticilerini ve müttefiklerini sınırlaması düşünülemez. Rubio’nun 2022’de Rusya’nın Ukrayna’daki suçlarının UCM’ye taşınmasını desteklemesi de bu seçiciliğin göstergesi: Rusya hedef alındığında Mahkeme bir hesap verebilirlik aracı, İsrail hedef alındığında yok edilmesi gereken bir tehdit! Ölçüt UCM’nin hukukî niteliği değil, yargılanmak istenen kişinin rakip mi yoksa müttefik mi olduğudur. Rubio’nun CIA’in ağır sorgulama yöntemlerini belgeleyen 2014 tarihli Senato raporunun yayımlanmasına karşı çıkması da aynı hesap vermeme çizgisinin eski bir örneği.

TASFİYE STRATEJİSİ

Trump yönetiminin uluslararası kuruluşlara bütünüyle karşı olduğunu söylemek doğru olmaz. NATO, ikili ittifaklar ve yaptırım koalisyonları korunmakta; kabul edilmeyen şey ise Washington’dan bağımsız karar verebilen bir otoritedir. Kurumlar Amerikan gücünü genişlettiklerinde meşru, ABD’yi veya İsrail’i sınırladıklarında “küreselci” sayılır. “Lawfare” söylemi de bu çerçevede kullanılır: ABD için Gazze veya Afganistan’daki eylemler yerine, bunları soruşturma girişimi suç gibi gösterilir.

“Tuğla tuğla sökme” tehdidi şimdiden somut sonuçlar doğurdu. Karim Khan’ın yaptırım listesine alınmasının ardından resmî Microsoft hesabı kapatıldı, Birleşik Krallık’taki banka hesapları donduruldu ve UCM bilişim altyapısını Amerikan şirketlerinden uzaklaştırmaya başladı. Mahkemeye bilgi sağlayan bazı Amerikan kuruluşları da ceza korkusuyla iş birliğini durdurdu.

Rubio’nun UCM’yi yalnızlaştırma stratejisi somut adımlarla ilerliyor. Amerikan büyükelçilikleri, diplomatları ve üst düzey Dışişleri yetkilileri, üye devletleri Mahkeme’den çekilmeye veya en azından UCM’nin Amerikan vatandaşları üzerindeki yetkisini reddetmeye çağırıyor. ABD’nin askerî varlığına ev sahipliği yapan, Amerikan kolluk kuvvetleriyle çalışan ya da Washington’ın yardım ve güvenlik şemsiyesinden yararlanan ülkeler, bu talebe uymamaları hâlinde ilişkilerinin daha sıkı biçimde inceleneceği tehdidiyle karşılaşıyor. Henüz askerî yardım ve silah satışını otomatik olarak kesen genel bir şart açıklanmış değil; ancak bu baskı, Bush döneminde yardımın Amerikan vatandaşlarını UCM’ye teslim etmeme taahhüdüne bağlandığı ikili dokunulmazlık anlaşmalarının mantığını yeniden canlandırıyor. Bu anlaşmaların önemli bir bölümü zaten yürürlükte.

Washington ayrıca Güvenlik Konseyinde yeni dosyaların UCM’ye sevkini veto edebilir. Fakat Filistin gibi Güvenlik Konseyi kararıyla açılmamış mevcut soruşturmalar bu yolla durdurulamaz. Bu nedenle asıl strateji, yabancı hâkim ve savcıları, insan hakları kuruluşlarını ve Mahkeme’ye hizmet sağlayan aktörleri yaptırımlarla hedef alarak ödeme kanallarını, bankacılık hizmetlerini, yazılım ve teknolojik desteği, hukukî yardımı, delil iş birliğini ve siyasî desteği aşındırmak üzerine kurulu.

UCM’yi resmen kapatmaktan çok, onu soruşturma yürütemez ve kararlarını uygulatamaz hâle getirmek asıl amaç.

Baskının devletler düzeyindeki ilk sonuçlarından biri Venezuela’nın 24 Temmuz 2026’da Roma Statüsü’nden çekilme bildiriminde bulunması oldu. Caracas, UCM’yi Afrika ve Latin Amerika’ya karşı “coğrafi yanlılık” göstermekle suçladı. Bu eleştirinin tümüyle temelsiz olduğu söylenemez. İşin gerçeği Venezuela da çekilme sürecini Rubio’nun kampanyasından önce başlatmıştı. Buna rağmen kararın Rubio’nun hamlesinden hemen sonra resmileşmesi ve bunun Washington tarafından UCM’yi parçalama girişimine destek olarak alkışlanması, ona yeni bir siyasî işlev kazandırdı.

Küresel Güney adına dile getirilen seçicilik eleştirisi, Mahkemeyi daha evrensel kılmaktan ziyade ABD ve İsrail’in hesap verebilirlikten korunmasına hizmet eden tasfiye çizgisine bağlandı.

SONUÇ: EMPERYAL DOKUNULMAZLIK

Rubio’nun UCM’yi etkisizleştirme arayışı; Amerikan askerleri ve yöneticileri için önleyici dokunulmazlık yaratmayı, İsrail’i hesap verebilirlikten korumayı ve Trumpçı yürütmenin önündeki dış sınırları kaldırmayı amaçlıyor. Savunulan egemenlik tek yönlüdür. Amerikan egemenliği mutlak dokunulmazlık kaynağı sayılırken, Roma Statüsü’ne katılan devletlerin kendi topraklarında işlenen ağır suçları uluslararası yargıya taşıma yönündeki egemen tercihleri değersizleştiriliyor.

UCM’nin kusursuz bir kurum olmadığı açık. Afrika’ya aşırı yoğunlaşması, güçlü devletler karşısındaki yavaşlığı ve devlet iş birliğine bağımlılığı nedeniyle eleştiriyi hak ediyor. Fakat reform ile tasfiye aynı şey değildir. Rubio daha tarafsız bir mahkeme önermiyor; ABD ve İsrail’e yaklaşamayan bir hukuk düzeni istiyor. Bu saldırı,1998’de kurulmuş bir mahkemeden ziyade, Nürnberg’den bu yana devlet egemenliğinin savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar için mutlak sığınak oluşturamayacağı düşüncesini hedef alıyor. Asıl hedef, uluslararası hukukun ABD’ye ve onun koruduğu müttefiklere uygulanmasını engelleyen kalıcı bir dokunulmazlık düzeni kurmaktır.

Kimlik kapanında biz: Hata neredeydi? Tarık Çelenk+31/07/2026

MEDENİYET KRİZİ

Yaklaşık üç yüz yıldır İslam dünyasının, özelde ise Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz artık inkâr edilemeyecek bir gerçekliktir. Bu kriz çoğu zaman ekonomik geri kalmışlık, siyasal istikrarsızlık veya sosyal refah eksikliği üzerinden okunuyor. Oysa bunların tamamı daha derinde yatan bir medeniyet krizinin belirtileridir. Ne yazık ki bu krizi sloganların ve günlük siyasetin ötesine geçerek rasyonel ve entelektüel bir zeminde tartışabildiğimizi söylemek zor. Koçi Bey’den Kâtip Çelebi’ye, Tanzimat ve Meşrutiyet aydınlarından Cumhuriyet’e kadar bu muhasebe zaman zaman yapılmaya çalışıldı; ancak çoğu kez askerî yenilgilerin, ideolojik kamplaşmaların ve politik hesapların gölgesinde kaldı.

İlginç olan ise bizim kendimize sormakta geciktiğimiz “Hata neredeydi?” sorusunu Batı’nın yaklaşık üç asırdır bizim adımıza sormasıdır. Oryantalistlerden diplomatlara, tarihçilerden din araştırmacılarına kadar birçok Batılı isim bu soruya kendi perspektifinden cevap aradı. Biz ise çoğu zaman bu sorgulamaları ya kötü niyet olarak gördük ya da tamamen görmezden geldik. Oysa hiçbir kriz, kendi sebepleriyle dürüstçe yüzleşmeden aşılamaz.

Bu yüzleşmenin merkezinde ise bana göre, iki yüz yıldır reformlar, devrimler ve karşı devrimler arasında giderek geleneksizleşen kimlik meselesi bulunmaktadır.

KİMLİK VE HAFIZA

“Ben kimim?” ve “Biz kimiz?” soruları yalnızca bireysel değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal sorulardır. Kimlik; ailemizden, yaşadığımız coğrafyadan, kültürümüzden ve ortak hafızamızdan beslenir. Bunda Freud insanın iç dünyasını anlamaya çalışırken, Jung bu tabloya kolektif bilinçdışını, sembolleri ve tarihsel hafızayı ekledi. Bana göre bu iki yaklaşım birbirini tamamlar. Çünkü insan kimliği yalnızca bugünün değil, aynı zamanda geçmişinin ve ortak hafızasının ürünüdür.

Kimliği ayakta tutan yalnızca aidiyet değildir. En az aidiyet kadar önemli olan, insanın kendisini değerli hissedebilmesidir. Francis Fukuyama’nın dikkat çektiği gibi modern siyasetin merkezinde artık yalnızca ekonomik çıkarlar değil, tanınma ve değerlilik arayışı bulunmaktadır. Dijital çağ bu ihtiyacı daha da görünür hâle getirdi. Sosyal medya ve görünürlük ekonomisiyle birlikte insanlar artık yalnızca var olmak değil, sürekli görünmek, onaylanmak ve değer görmek istiyor. Bana göre Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin zirvesine bugün “değerlilik” ihtiyacı yerleşmiştir.

KİMLİK KAPANI

Tam da bu noktada “kimlik kapanı” dediğim olgu ortaya çıkıyor.

Yascha Mounk’un işaret ettiği gibi sorun, insanların etnik, dinî, mezhepsel veya ideolojik kimliklere sahip olmaları değildir. Sorun, bu kimliklerin bireyin dünyayı anlamlandırmasının ve siyasal-ahlaki değerlendirmelerinin tek belirleyici ekseni hâline gelmesidir. Böylece ortak yurttaşlık fikri, evrensel hukuk ve ortak kamusal akıl zayıflarken toplum birbirini anlamayan kapalı kimlik kümelerine ayrışmaktadır.

Ben ise bu süreci psikolojik bir boyutla tamamlıyorum. Vamık Volkan’ın “büyük grup kimliği” yaklaşımı burada önemli bir anahtar sunuyor. Toplumsal travmalar, güvensizlik ve değerlilik kaybı arttığında insanlar bireysel kimliklerinden çok ait oldukları büyük grubun kimliğine veya karizmatik otoritelere sığınmaya başlıyor. Kimlik artık güven veren doğal bir aidiyet olmaktan çıkıyor; hakikati filtreleyen, eleştirel düşünmeyi sınırlayan bir zihinsel kapan hâline geliyor.

GELENEKSİZ MODERNLEŞME

Türkiye’nin yaklaşık iki yüz yıllık modernleşme tecrübesi de bugünkü süreci besledi. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan reform çizgisi yeni bir kimlik inşa etmeye çalışırken geleneği yeniden üretemedi. Buna karşılık sonraki karşı devrimci söylemler de geçmişi anakronik ve popülist biçimde kutsadı. Sonuçta ne gelenek sağlıklı biçimde ihya edilebildi ne de modernleşme ortak bir toplumsal rıza üretebildi. En büyük kayıp ise ortak hafızamız oldu.

MAHALLEDEN ALGORİTMAYA

Uzun yıllardır kullandığımız “mahalle” kavramı da bu dönüşümü anlatıyor. Mahalle artık coğrafi bir mekân değil; ortak hafıza, ortak değerler ve ortak zihniyet üreten bir aidiyet alanıdır. Çocukluğumuzun mahallesi aynı zamanda ortak bir vicdan üretirdi. Renos Papadopoulos’un “ortak ev” kavramı tam da bunu anlatır. İnsanın anlam dünyası yalnızca yaşadığı eve değil, kendisini güvende hissettiği ortak bir manevi eve de ihtiyaç duyar.

Bugün ise fiziksel mahalle çözülürken dijital mahalle güçleniyor. Algoritmalar aynı kimliklere sahip insanları sürekli birbirleriyle buluşturuyor; farklılıklarla karşılaşma ihtimali giderek azalıyor. Böylece ortak vicdan üreten mahalle, kendi doğrularını sürekli teyit eden kapalı bir kimlik evrenine dönüşüyor.

KÖYLÜLÜK ZİHNİYETİ

Bu noktada kullandığımız “köylülük” kavramı da çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Ben köylülüğü sosyolojik bir sınıf değil, bir zihniyet olarak kullanıyorum. Bu zihniyet; ötekini merak etmeyen, eleştiriye kapalı, gösterişi-statüyü otorite aracı sayan ve değişime direnen bir dünyayı ifade eder. Bugün bu zihniyet yalnızca taşrada değil, büyük şehirlerde ve eğitimli çevrelerde de farklı biçimlerde -kapalı köylülük varlığını sürdürüyor.

ESTETİK VE ETHOS

Bu nedenle Türkiye’nin krizi yalnızca ekonomik veya siyasal değildir; aynı zamanda estetik, görgü ve ethos krizidir. Estetik benim için güzel binalar yapmak değil, hayatı hikmet üzerinden yorumlayabilme kabiliyetidir. Görgü ise bu hikmetin gündelik hayattaki dilidir. Ortak bir ethos üretilemediğinde etik zayıflar; etik zayıfladığında hukuk ve demokrasi de sağlam bir kültürel zemin bulamaz.

TEKKE VE ŞEHİR KÜLTÜRÜ

Osmanlı tekkeleri bu bakımdan yalnızca dinî kurumlar değildi. Aynı zamanda şiirin, musikinin, sohbetin, zarafetin ve şehir kültürünün üretildiği medeniyet kurumlarıydı. Edep, incelik ve birlikte yaşama kültürü büyük ölçüde bu şehirli gelenek içinde gelişmişti. Cumhuriyet döneminde bu kurumlar ortadan kalkarken yerlerini aynı kültürel derinliği üretemeyen yapılar aldı. Hakikat arayışı giderek kimlik üretimine, estetik ise gösterişe dönüştü.

Bugün İslam dünyasının yaşadığı medeniyet krizinin önemli sebeplerinden biri de budur. Sorun inanç değil; inancı yeniden evrensel düşünce, hikmet ve ahlak üretiminin merkezine yerleştirememektir.

ORTAK EVİ KURMAK

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kimlik dayatması değildir; kimliksizleşmek de çözüm değildir. İhtiyacımız olan şey, ortak aidiyet üreten yeni bir kültürel zemin kurabilmektir. Hakikati kimliklerin üzerine çıkarabilen, geleneği yeniden ihya edebilen, estetiği, hikmeti, görgüyü ve vicdanı yeniden kamusal hayatın merkezine taşıyabilen bir ortak ethos inşa edebilmeliyiz.

Gerçek mesele Batılılaşmak ya da geçmişe dönmek değildir. Asıl mesele zihinlerde ortak evimizi yeniden kurabilmektir. Çünkü bir toplum ancak ortak hafızasını, ortak vicdanını ve ortak aidiyetini yeniden inşa edebildiği ölçüde kimlik kapanından çıkabilir; farklılıklarını tehdit değil zenginlik olarak görerek geleceğe güvenle yürüyebilir.

*A. Tarık Çelenk, Ekopolitik Sivil Toplum Kuruluşu kurucusu ve araştırmacı yazar.

Kanunun yetmediği yer: Barışın ahlaki zemini Adnan Boynukara+30/07/2026

PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesine ilişkin süreçte artık yasal düzenleme aşamasındayız. TBMM önümüzdeki günlerde bu konuyu görüşecek. Ama bu satırları yazarken asıl kafamı meşgul eden, kanun maddeleri değil. Çünkü önümüzdeki süreçte tartışılacak konulardan biri, hiç kuşkusuz, geçmişte yaşananların nasıl değerlendirileceği olacak. Geçmişte yaşananların nasıl değerlendirileceği sorusu, bizi doğal olarak “yüzleşme” kavramına götürüyor ve bu çerçevede dile getirilen taleplerin çoğu da anlaşılır. Fakat burada durup sormak gerekiyor: Yüzleşme bizim gibi toplumlarda gerçekten işe yarıyor mu? Daha önemlisi, elimizde bu kavramın yerini alabilecek daha kadim, daha güçlü bir ahlaki çerçeve var mı?

Bana sorarsanız, evet, var. Bugün ihtiyacımız olan şey aslında tek bir kelimeyle özetlenebilir: Sağduyu. Gücü olduğu hâlde öfkesini yönetmeyi, cezalandırma imkânı varken ölçülü davranmayı ve geleceği geçmişin önüne koymayı esas alan bir olgunluk. Bizim geleneğimizde bu sağduyunun kadim bir adı var: Hilm. Sözlükte yumuşaklık, teenni ve sabır anlamına gelen, ama güç sahibiyken affetmeyi, cezalandırma imkânı varken ölçülü davranmayı esas alan bir erdem. Bunu değerli kılan, adalet ile merhamet, hakikat arayışı ile birlikte yaşama iradesi arasında bir denge kurabilmesi. Ve belki de bu sürecin ihtiyaç duyduğu ahlaki çerçeveyi en iyi bu sağduyu sunuyor.

Ne var ki barış süreçlerinin tarihi, bize başka bir şey söylüyor. Silahların susması barışın eşiğidir. Asıl mesafe ondan sonra alınır. Kalıcı barış, ancak toplumun birlikte yaşama iradesini yeniden üretebildiği ölçüde mümkündür. Yani toplumsal barış, çatışmanın ötesinde bir şey ister. Aslında asıl barış, tüm kesimlerle birlikte, aynı siyasal topluluğun eşit üyeleri olarak geleceği birlikte kurabilmektir. Bu anlamıyla barış, hukuki olduğu kadar ahlaki ve psikolojik bir inşa sürecidir. Hukuk bu sürecin çerçevesini çizer, siyaset yönünü belirler, fakat toplumun bu yeni dönemi benimsemesini sağlayan şey, ahlaki zemindir. Çünkü insanlar sadece yasalarla değil, adalet, merhamet ve güven duygusuyla da yeni bir ortak gelecek kurarlar.

Bu nedenle bugün asıl tartışılması gereken soru, yalnızca geçmişle yüzleşilip yüzleşilmeyeceği değildir. Asıl soru, bunun hangi ahlaki ve kültürel çerçeve içinde yapılacağıdır. Her toplum, kendi tarihinden ve medeniyet birikiminden beslenen bir barış dili üretmek zorundadır. Dışarıdan alınan modeller yol gösterebilir, ancak hiçbir model toplumların kendi ahlaki hafızasının yerini tutamaz.

YÜZLEŞME MODELİNİN SINIRLARI

Batı’nın çatışma çözümü literatürü büyük ölçüde yüzleşme ve hesaplaşma üzerine kuruludur. Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, Nürnberg yargılamaları, Arjantin’in geçiş dönemi adaleti modeli, bunların hepsi Batı’nın hukuki ve bireyci geleneğinden besleniyor. Bu modellerde geçmişin açılması, faillerin teşhir edilmesi ve kurumsal hesap sorma mekanizmaları belirleyici rol oynuyor. Bu yaklaşımın temel amacı, geçmişin üzerini örtmek değil, yaşananların görünür kılınması yoluyla yeni bir toplumsal düzen kurmaktır.

Bununla birlikte hakkaniyetli olmak gerekir. Modern çatışma çözümü literatürü yalnızca hesaplaşmadan ibaret değildir. Aynı literatür içinde toplumsal uzlaşma, onarıcı adalet, bağışlama ve güven inşası üzerine geliştirilen önemli yaklaşımlar da bulunmaktadır. Bu modeller değersiz değil elbette. Sadece her toplumun dokusuna aynı ölçüde oturmuyor olabilir. Çünkü bu modeller her toplumda aynı sonucu üretmiyor. Zorla yüzleştirme, çoğu zaman savunma refleksini tetikler ve inkâr derinleşir. Taraflar içine kapanır ve savunmaya geçer. “Sen ne yaptın?” sorusu kaçınılmaz olarak karşı taraftan aynı soruyu doğurur ve bu kısır döngü barışı değil yeni çatışmaları tetikleyebilir. Toplumsal yarılma kapanmak yerine büyür. Özellikle kolektif kimlik ve onur duygusunun güçlü olduğu toplumlarda bu kırılganlık çok daha derin hissedilir.

Uzun süre devam eden siyasal çatışmalarda toplumlar yalnızca farklı siyasal görüşler geliştirmez, farklı hafızalar da üretirler. Her kesim kendi acısını merkeze yerleştirirken karşı tarafın acısını görme kapasitesi zayıflar. Böyle dönemlerde yüzleşme, ortak bir hakikati bulma çabasından çok mağduriyetlerin yarıştırıldığı bir zemine dönüşebilir. Oysa mağduriyet rekabeti, toplumsal barışı güçlendirmez, kimlikleri daha da sertleştirir. Geçmişle bir biçimde yüzleşmek elbette gereklidir. Hiçbir toplum yaşadıklarını bütünüyle unutarak sağlıklı bir gelecek kuramaz. Fakat yüzleşmenin amacı yeni mağduriyetler üretmek değil, ortak geleceğin önündeki engelleri kaldırmaktır. Bu nedenle asıl mesele yüzleşmenin kendisi değil, onun hangi ruh hâliyle yapılacağıdır. Bizim geleneğimizde bu soruya cevap verebilecek bir sağduyu var.

GÜÇ SAHİBİYKEN AFFETMEK

Bahsettiğimiz sağduyunun adı hilm, İslam ahlakının temel kavramlarından biridir. Sözlük anlamı yumuşaklık, teenni ve sabırdır. Ama terim olarak çok daha derin bir anlam taşır. Kişinin gücü yettiği hâlde öfkesini yenmesi, aceleci davranmaması, cezalandırmaktan kaçınması. Kısaca “güç sahibiyken affetmek ve sabırlı olmak.” Bu tanımın içinde üç unsur bir arada bulunuyor: güç, irade ve merhamet. Güç şarttır. Çünkü güçsüzün sabrettiği, mecburiyetten boyun eğiştir. İrade gereklidir. Öfkeyi bastırma ve tepkiyi tecil etmek. Merhamet ise ahlakın ana unsurudur. Karşıdakine anlayışla yaklaşmak, onun zayıflığını ve sınırlılığını görebilmek.

Aslında bu tutum, yalnızca bireysel bir karakter özelliği değil, aynı zamanda siyasal bir erdemdir. Devletlerin ve toplumların en zor zamanlarda sergiledikleri sahici olgunluk, onların gerçek gücünü ortaya koyar. Gücün asıl sınavı, yaptırım uygulayabilmekten çok, gerektiğinde öfkeyi hukukla, intikam duygusunu adaletle sınırlayabilmektir. Hilm, aslında otoritenin olgunlaşmış hâlidir ve meşruiyetini gücünü kullanmaktan değil, kullanmayı seçmemekten alır. Bunu merhametten ayıran şey, onun güçle kurduğu ilişkidir. Merhamet çoğu zaman duygusal bir yakınlığı ifade eder, bağışlama ise verilmiş bir kararı. Bu erdem ise karar anındaki iradeyi anlatır. Gücü olduğu hâlde öfkesini yönetebilmek, cezalandırma imkânı varken ölçülü davranabilmek ve geleceği geçmişin öfkesine teslim etmemek. İşte, barış süreçlerinde ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur.

Bu nedenle devletin gücü yalnızca yaptırım kapasitesiyle değil, adalet, itidal ve toplumsal rızayı koruyabilme becerisiyle de değerlendirilir. İbn Haldun’un devletin bekasına, gücün kullanımına, ölçülü davranmaya ve adalete ilişkin tespitleri bu anlayışın teorik ifadesidir. İbn Haldun’a göre zulüm ve aşırılık, gücü içeriden çürütüp devletin ömrünü kısaltırken, adalet ve ölçülü olmak onu ayakta tutar. Aynı çizgide, Hz. Yusuf’un kardeşlerine söylediği “Bugün size kınama yok” sözü de geçmişi inkâr etmeden geleceği kurabilmenin sembolüdür. Yani istenen, unutmak değil. Hakikati kabul etmek, ama öfkenin geleceğe karar vermesine izin vermemektir. Affı hakikatin yerine değil, hakikatin üzerine inşa etmektir. Aslında barış süreçlerinin en zor tarafı da, hatırlamak ile hatırda tutulan öfke arasında bir denge kurabilmektir.

HİLM, YÜZLEŞMEYE ENGEL DEĞİL

Hilm, yüzleşmeyi reddetmez, onun tonunu değiştirir. Geçmişi konuşmayı engellemez. Fakat bunu yeni düşmanlıklar üretmeden yapmanın imkânını arar. Hakikati inkâr etmez, ancak hakikatin yalnızca hesap sormak için değil, birlikte yaşamanın şartlarını yeniden kurmak için de gerekli olduğunu hatırlatır. Bu tutumu yüzleşmeden ayıran temel fark şu: yüzleşme doğal olarak geçmişe, sorumlulukları görünür kılmaya yönelirken, o geçmişi inkâr etmeden, bu hakikatin toplumsal bütünlüğü yeniden kuracak bir zemine taşınmasını amaçlar. Bu nedenle hilmin sunduğu çerçeve, bizim gibi toplumlar için çok daha işlevsel bir zemin sunuyor. Çünkü buradaki mesele artık kimin ne yaptığını tek tek tespit etmek değil, bu topraklarda birlikte yaşayabilmenin zeminini yeniden kurmaktır, yani demokratik eşitlikçi entegrasyonu, herkesin eşit vatandaş olarak kabul edildiği bir birlikte yaşama modelini sağlamak.

Devlet açısından hilm, hukuktan vazgeçmek ya da işlenen suçları görmezden gelmek değildir. Devletin kendi gücüne güvenerek, güvenlik ile özgürlük, adalet ile toplumsal barış arasında sağlıklı bir denge kurabilmesidir. Gücünü sürekli cezalandırarak değil, toplumun tamamını yeniden siyasal topluluğun parçası hâline getirerek göstermesidir. Güçlü olduğunu bilen bir devletin gücü yettiği hâlde affetmesi, ertelemesi, mazide kalanı mazide bırakması, sivil siyasete katılmak isteyenlere kapı açmasıdır. Bence güçlü devletin en belirgin göstergesi de bu. Çünkü güçlü devletler yalnızca cezalandırma kapasiteleriyle değil, toplumu yeniden bütünleştirebilme becerileriyle ayakta kalırlar. Senfonik milletleşme için bu tutum ön şart.

Tarihe bakınca şunu görüyorum: Kalıcılığı sağlayan savaşı kazanmak değil, savaş sonrasını yönetebilmek. Çünkü zafer, çatışmayı bitirebilir, ama yalnızca hikmet ve hilm barışı kalıcı hâle getirebilir. Bu noktada, silahı bırakanlar için bu erdemin ne anlama geldiğini de düşünmek gerekir. Geçmişin ağırlığını taşımak ama intikamı değil normalleşmeyi öncelemek. Farklı tarihlerde yaşanmış olayların tümünü, bir daha olmaması için akılda tutmak, ders almak. Yaşanılanları suçlama zeminine değil, bir iç muhasebe ve arınma sürecine dönüştürmek. Silahı merkeze alan hafızadan sivil siyaseti merkeze alan hafızaya geçmek. Bu aynı zamanda mağduriyet dilinden vatandaşlık diline geçiştir. Çatışma dönemlerinde kimlikler çoğu zaman yaşanan acılar üzerinden tanımlanır. Barış dönemlerinde ise ortak vatandaşlık, ortak hukuk ve ortak gelecek duygusunun yeniden güçlenmesi gerekir. İşte bu geçişi mümkün kılan iklimi oluşturan da tam olarak bu tutumdur.

HESAP SORMAK KOLAY, AFFETMEK ZOR

Bunun için affetmekten söz ederken dikkatli olmak gerekir. Affetmek unutmak değil. Meşrulaştırmak da değil. Daha zor bir şey. Affetmek, adalet ihtiyacını yok saymadan geçmişin bugünü rehin almasına izin vermemektir. Sağduyu ve hilm tam da burada devreye girer. Geçmişi inkâr etmeden geleceği inşa edebilme iradesi olarak. Çünkü güçlü toplumlar hesap sorabilme iradesi kadar, gerektiğinde affedebilme olgunluğunu da gösterebilen toplumlardır. Hesap sormak kolaydır. Bir öfke, bir meclis kürsüsü, bir slogan, bir sert bakış, bir dava dosyası yeterlidir. Ama affetmek, içsel bir olgunluk gerektirir. Geçmişi kapatabilmek için önce onu tam görmek, sonra onu aşmayı seçmek gerekir. Erdemli tutum bu seçimi mümkün kılan ahlaki kapasitedir. Bu kapasite, bizim coğrafyanın geleneğinde zaten var. İthal etmemize gerek yok. Yapılması gereken, onu siyasal bir dile ve toplumsal bir pratiğe dönüştürmek.

Bugün Türkiye’nin önünde yalnızca yeni bir hukuki süreç değil, yeni bir toplumsal dil kurma sorumluluğu bulunmaktadır. Yasalar silahları susturabilir. Toplumda biriken öfkeyi ancak güven, adalet ve ortak gelecek duygusunu güçlendiren bir siyasal dil dönüştürebilir. Bu nedenle önümüzdeki dönemin başarısı, yalnızca çıkarılacak kanunlarla değil, o kanunların hangi ruhla uygulanacağıyla da ölçülecektir. PKK’nın feshi, bu ülkenin yarım asra yaklaşan acılı tarihinin sona erebilmesi için önemli bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatın kalıcı bir barışa dönüşmesi ise yalnızca siyasi iradeye değil, toplumsal olgunluğa da bağlıdır. Hilm ve sağduyu, tam da bu olgunluğun adıdır. Çünkü mesele, geçmişi unutmadan geleceğe inanabilme cesaretidir.

Barış süreçlerini ayakta tutan da bu cesarettir. Güç sahibiyken öfkesini yönetebilmek, geçmişi inkâr etmeden geleceği kurabilmek ve adalet arayışını intikam duygusuna teslim etmemek. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur. Tam olarak nasıl olacağını ben de bilmiyorum açıkçası. Ama biliyorum ki kalıcı barışlar yalnızca hukuki metinlerle değil, toplumların benimsediği ortak ahlakla inşa edilir.

ADNAN BOYNUKARA

25 ve 26. dönemlerde Adıyaman milletvekili olarak TBMM’de bulundu. Boynukara, Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olarak görev yapmaktadır.

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Tartışmaların ışığında Türkiye’de ‘Siyasi Ahlak’ Baki Kerimoğlu+28/07/2026

Son yıllar ülkemizde siyasi ahlak konusu tartışılmaktadır. Bu konuda yasal bir düzenleme yapmak için İktidar Partisi dahil TBMM’ne kanun teklifleri verilmiş ancak sonuçlandırılamamıştır.

Ülkemizde hem merkezi hem de yerel yönetimlerde yolsuzluk, kayırmacılık, özel hayata ilişkin ortaya çıkan olaylar gibi konularda yaşanan sıkıntılar siyasi ahlak konusunun tekrar yoğun şekilde gündeme gelmesine neden olmaktadır. Bu gelişmeler siyasi ahlak konusunda bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır.

Siyasi ahlak konusunda yapılacak düzenleme bütün siyasi görevlerde bulunanlara siyasi faaliyetleri ve özel hayatlarında önemli sınırlamalar getirecektir. Ancak yapılacak yasal düzenleme kendiliğinden ahlak ve siyaset ilişkisi konusunda her şeyi düzeltmeyecektir. Asıl olan siyasi partilerin siyasi ahlak konusunda da birbirleri ile yarışmaları, kendi yönetici ve üyeleri için siyasi ahlak kuralları geliştirmeleri ve siyasi görevlere seçilen temsilcilerinin siyasi ahlaki davranışlarını kendi içlerinde denetlemeleridir.

Konfüçyüs’ün dediği gibi “İnsanları yasa ve ceza ile yönetirseniz, onlar bir daha belki yanlış yapmayacaklar, ama şeref ve utanma duygularına da sahip olmayacaklardır. İnsanları erdem ve ahlak kuralları ile yönetirseniz o zaman onlar hem utanma duygusuna sahip olacaklar hem de doğruyu yapmaya çalışacaklardır.”

Siyasi ahlak konusundaki çabaların amacı da bundan farklı değildir: Siyasi görevlerde bulunanları utanma duygusu ve doğruyu yapmaya çalışma erdemine ulaştırmaktır. Bir ülkede temel amaç okul öncesinden başlayarak “dürüstlük en iyi siyasettir” Japon atasözünde olduğu gibi dürüst ve erdemli bireyler yetiştirmektedir.

Siyasi partiler ulusal ekonominin sektörel sınıflandırmasında, dernekler, vakıflar, meslek kuruluşları gibi, kar amacı gütmeyen hane halkına hizmet sunan kuruluşlar (Non-governmental Organizations-Sivil Toplum Kuruluşları) içinde yer almaktadır. Siyasi partilere diğer sivil toplum kuruluşlarından farklı olarak anayasa ve yasalarla ülke genelinde teşkilatlanma, genel ve yerel seçimlere katılma ve başarılı olduklarında ülkeyi ve kentleri yönetme hakkı verilmiştir. Siyasi partilere ayrıca faaliyet giderleri ve seçim zamanlarında seçimlerin finansmanına destek olmak üzere Hazine yardımlarından belirli kriterlere göre yararlanma imkanı tanınmıştır. Sahip oldukları bu haklar ve yetkilerinden dolayı siyasi partiler bir ülkede yaşayan bütün vatandaşların ilgi alanında ve gözetimindedir.

İngiliz gazeteci ve siyaset insanı John Morley’in “Politika ile ahlakı ayrı tutanlar ikisini de anlamamış demektir” diye anlamlı bir sözü vardır. Gerçekten de bir ülkenin geleceğinin belirlenmesinde önemli rol sahibi olan siyasetçilerin aynı zamanda ahlaklı kişiler olmaları gerekir. Yine İngiliz siyasetçi William E. Gladstone’nun “Ahlak bakımından yanlış olan bir şey politika bakımından doğru olamaz” şeklinde ahlak ve siyaset arasındaki ilişkiyi bütünleştiren ve tamamlayan kavramlardır.

Siyasi partiler, bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de seçime dayalı temsili demokrasinin temel kurumlarıdır. O nedenle partilerin, onların liderlerinin, seçilmiş temsilcilerinin, adaylarının, çalışanlarının, üyelerinin siyasi faaliyetleri ve davranışlarında ahlaki kurallara göre hareket etmeleri siyasi partilerle vatandaşlar arasında güvenin oluşması ve demokrasiye güvenin kazanılması ve demokrasi kültürünün gelişmesi, yerleşmesi ve ayrıca TBMM, üyeleri ve diğer siyasi görevlerde bulunanların itibarı ve saygınlığı açısından kritik öneme sahiptir. Bu itibar ve saygınlık kazanıldığında ünlü hukukçumuz Ali Fuat Başgil’in “Politikacı kalbinin diliyle konuşabildiği gün devlet adamı olmuş sayılır” sözünde olduğu gibi özü, sözü ve eylemlerinde tutarlı olabilirler.

Ülkemizde daha çok “siyasi ahlak” kavramı kullanılırken bu konuda düzenleme yapan ülkelerde “siyasi etik” kavramı kullanılmaktadır. “Ahlak” ve “etik” kavramları birbirleri ile yakından ilişkili olsa da aralarında anlam farkı vardır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde “ahlak” “toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları” olarak tanımlanmıştır. Aynı sözlükte “etik” kelimesi ise “çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü” olarak tanımlanmıştır. Her iki tanımdan da siyasi açıdan doğru çıkarımlarda bulunulabilir. Ülkemizde siyasi görevlerde bulunan topluma ve özellikle gençlere rol model olduklarından siyasi faaliyetleri yanında, özel hayatlarını çok sınırlamayacak şekilde, toplum içindeki davranışları için de sınırlayıcı kurallar getirilmesinde fayda vardır. O nedenle “Siyasi ahlak” kavramının kullanılmasının daha kapsayıcı ve içinde yaşadığımız toplumun genel bakış açısını dikkate aldığımızda, daha doğru bir tanımlama olacağını söyleyebiliriz.

Dünyada siyasi ahlak konusunda düzenleme yapan ülkelerin sayısı oldukça sınırlıdır. Siyasi etik konusunda başka ülkelerde yapılan düzenlemelere bakıldığında sadece ulusal meclislere seçilenlerin düzenlemeye dahil edildiği, yerel yönetimlere seçimle gelen belediye başkanı ve meclis üyelerinin kapsam dışında tutulduğu görülmektedir. Oysa siyasi etik konusu sadece ulusal meclislere seçilenleri değil yerel siyasi görevlere seçilenleri de kapsayacak şekilde düşünülmelidir. Bu bakımda “siyasi görev” kavramı cumhurbaşkanı yardımcıları, atanmış bakanlar, TBMM üyeliği, belediye başkanlığı, yerel meclis üyeliğine seçilmiş veya bu görevlere atanmış görevliler için kullanılması ve yapılacak siyasi ahlak kanunun kapsamına dahil edilmeleri daha doğru olacaktır. Ülkemizde yerel yönetimlerde yolsuzluk, kayırmacılık gibi konularda yaşanan sıkıntılar siyasi ahlak konusunda yapılacak düzenlemenin kapsamının bu şekilde genişletilmesinin gerekli olduğunu ortaya koymaktadır.

Cumhurbaşkanı (belki siyasi parti faaliyetleri dolayısıyla kapsama alınabilir) Devleti temsil etmesi ve konumu itibariyle siyasi ahlak konusunda yapılacak düzenlemenin dışında tutulması daha doğru olacağı düşünülmektedir.

GRECO’nun 82’nci toplantısında (22 Mart 2019) kabul edilen Ara Uyum Raporunda; tavsiyelerin yerine getirilmesine yönelik hiçbir somut ilerleme kaydedilmediğine ve Değerlendirme Raporunda belirlenen eksikliklerin giderilmeden olduğu gibi kaldığına karar verilmiştir. Dünya Adalet Projesi’nin 2025 yılı Ekim ayında yayımlanan Hukukun Üstünlüğü endeksi verilerine göre Türkiye 143 ülke arasında 118’inci sırada yer almıştır. 2015 Yılında 80’ninci sıradayken 10 yılda 38 sıra gerilemiştir. Yolsuzlukla mücadelede dünyanın önde gelen sivil toplum kuruluşlarından olan Uluslararası Şeffaflık Örgütüne (Transparency International) Yolsuzluk Algı Endeksine göre ülkemiz 2015 Yılında Yolsuzluk Algı Endeksinde 42 puanla 168 ülke arasında 66’ncı sırada yer alırken 2025 yılında ise 31 puan ile 182 ülke arasında 124’üncü sıraya düşmüştür. Ülkemiz son on yıldır hem puan hem sıralamada sürekli gerilemiştir. Yapılan anketlerde TBMM’ne güveniyorum diyebilenlerin oranı %50’nin altında çıkmaktadır.

Yukarıda sayılan olumsuzlukları ortadan kaldırmak ve halkımızın gözünde siyaset kurumuna saygınlık ve itibarını artırmak için merkezi ve yerel düzeyde siyasi görevlere seçilenlerin uymak zorunda oldukları siyasi ahlak kurallarını yasal düzenlemeyle belirlemek, bunların uygulanmasını takip etmek ve aykırı davrananlar hakkında gerekli yaptırımların uygulanmasını sağlamak için gerekli yasal ve idari tedbirlerin alınması gerekmektedir.

Ahlak her yönüyle bir toplumun gelişmesi ve refahı için çok önemli bir unsurdur. Yukarıda ifade edilen Konfüçyüs’ün sözüne tekrar dönersek insanlar yasa ve cezalarla disipline edilebilir, kurallara uymaları sağlanabilir ama asıl olan utanma duygusuna sahip olmalarını sağlamaktır. Siyasi ahlak konusundaki çabaların amacı da bundan farklı değildir: siyasi görevlerde bulunanları utanma duygusu ve doğruyu yapmaya çalışma erdemine ulaştırmaktır.

Siyasi görevlerde bulunanların davranışlarına yönelik düzenlemeler 1982 Anayasası, 3069 Sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeliği ile Bağdaşmayan İşler Hakkında Kanun ve 3628 Sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununda yer almaktadır. Ancak bu düzenlemeler siyasi ahlak konusunun bütününü kapsamamaktadır.

Ülkemizde siyasi partiler geçmiş yıllarda siyasi ahlak konusunda kanun teklifleri vermişlerdir. Ak Parti İktidarı siyasi ahlak konusundaki yasal boşlukları tamamlamak üzere 2016 yılında TBMM Başkanlığına Siyasi Etik Kanunu Teklifini vermiştir. Teklif Anayasa ve AB Uyum Komisyonlarında görüşülmüş ve raporları hazırlanmış olmasına rağmen Genel Kurulda görüşülüp çıkarılması konusunda gerekli süreç tamamlanamamıştır. Teklifin içeriği incelendiğinde Kanun kapsamı oldukça sınırlı tutulmuş, kapsama sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri alınmış, Bakanlar Kurulu üyelerinin milletvekilliği görevinden kaynaklanan haller bakımından Kanun hükümlerine tabi olduğu kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve özellikle sayıca çok daha geniş bir alanı kapsayan belediye başkanları ve yerel meclislere seçilenler kanun kapsamında düşünülmemiştir.

CHP Tarafından 2919 yılında TBMM Sunulan Siyasi Ahlaksızlıkla Mücadele ve Siyasi Etik Kanunu Teklifi verilmiştir. Kanun Teklifinin kapsamına TBMM üyeleri, cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar dahil edilmiş sayı olarak daha geniş bir alanı kapsayan belediye başkanları ve yerel meclislere seçilenler ile kayyum uygulaması gibi siyasi görevlere atananlar kapsamda düşülmemiştir.

Ak Parti ve CHP tarafından verilen tekliflerin pek çok ortak yönler vardır. Ancak her iki teklifte de siyasi ahlak konusunda gerekli çalışmaları yapacak, takip edecek, raporlayacak güçlü bir kurumsal alt yapının düşünülmediği görülmektedir. Oysa yapılacak düzenlemenin kontrol edilebilir, uygulanabilir ve yönetilebilir olması önemlidir.

TBMM’ne verilen kanun tekliflerinde siyasi görevlerde bulunanlara nasıl rehberlik edileceği, belirlenecek ahlaki kurallara aykırı davranışların nasıl takip edileceği, nasıl değerlendirileceği ve uygulanacak yaptırımlar konusunda sağlam bir yasal ve kurumsal altyapının oluşturulmadığı görülmektedir.

Siyasi etik konusunda düzenlemeler yapan ülkeler ekonomik ve demokratik olarak gelişmiş, demokratik sistemleri çalışan ülkelerdir. Pek çok ülkede konu “siyasi etik” olarak tanımlanmış ve sadece ulusal meclise seçilenleri kapsayacak şekilde siyasi etik kuralları belirlenmiştir. Bu kurallar meclis kararı şeklinde olup yasa gücünde/düzeyinde kurallar değildir. Siyasi etik konusunda düzenleme yapılan ülkelerde siyaset-yolsuzluk-kayırmacılık vb. ilişkilerde çok sorun yaşanmadığından bu konuda yaygın içtihat/uygulamalar oluşmamıştır.

Ülkemizde siyasi ahlak konusunun yasal düzenleme ile belirlenmesinde fayda vardır. Hem merkezi düzeyde hem de yerel yönetimlerde yaşanan sıkıntılar siyasi ahlak konusunun yasal düzenleme olarak yapılması, yapılacak yasada Siyasi Ahlak Dairesinin oluşturulması, siyasi görevlere seçileceklerin uyacakları siyasi ahlak kurallarının açık olarak belirlenmesi, bu kurallara uymayanlara uygulanacak yaptırımlara karar verecek TBMM üyelerinin dışında üniversiteler, Barolar Birliği gibi kurumlardan temsilcilerin de olduğu bağımsız bir Siyasi Ahlak Kurulunun oluşturulması, siyasi ahlak danışmanı ve siyasi ahlak denetçilerinin de çalıştırıldığı güçlü bir kurumsal yapının oluşturulması gereklidir.

*Baki Kerimoğlu, eski bürokrat ve Ankara Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı.

28 Temmuz 2026 Salı

Dayanışma ve örgütlü hak talebi: Sivil toplum, yeni bir yurttaşlık anlayışının örgütlü ifadesi hâline gelmelidir Bekir Ağırdır/28 Temmuz 2026

Ahbap etrafında yürüyen tartışma giderek Haluk Levent’i aşan bir yere evriliyor. Başlangıçta mesele, bir kişi hakkındaki iddialardı. Sonra iktidar yanlılarının iktidar karşıtlarıyla, hatta tüm seküler kesimle hesaplaşmasına dönüştü.

Bugün ise farkında olarak ya da olmayarak tartışma bambaşka bir noktaya taşındı. Sanki yaşananlar Türkiye’de sivil toplumun kendisinin sorunlu olduğunun kanıtıymış gibi konuşuluyor.

Elbette güçlü sivil toplum, denetimsiz sivil toplum demek değildir. Tam tersine, sivil toplumun meşruiyeti şeffaflıktan ve hesap verebilirlikten gelir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, daha zayıf değil, daha güçlü bir sivil toplum alanıdır. Çünkü mesele Ahbap değil. Mesele, bu ülkenin vatandaşlarının hayatlarına ne kadar dahil, memleketlerinin meselelerine ne kadar müdahil olabildiğidir.

Türkiye’de sivil toplum denildiğinde hâlâ çoğu zaman köy güzelleştirme, cami yaptırma ya da yardım kuruluşları akla geliyor. Mahalle ilişkilerini diri tutmaya çalışan, okul ya da cami çatısını tamir eden, yoksula erzak dağıtan, burs veren, okul yaptıran, afet zamanlarında yardım toplayan yapılar...

Bunların hepsi elbette sivil toplumun bir parçası. Ancak sivil toplum bundan ibaret değil. Demokrasilerde sivil toplum; insanların kendi rızaları ve çabalarıyla yalnızca seçimlerde oy veren bireyler olmaktan çıkıp ortak hayatın öznesi haline gelmesini sağlayan örgütlerdir: Sendikalar, vakıflar, dernekler ve ağlar...

Onurlu yaşam hakkı için mücadele etmek; çevre sorunlarına, kadın cinayetlerine ve çocuk haklarına müdahil olmak; kent hakkını, mahalledeki parkı, hayvanların ve engellilerin yaşam hakkını savunmak; afet anlarında dayanışmayı örgütlemek... Bütün bunlar ortak bir fikrin farklı tezahürleri. Sivil toplum dediğimiz şey, hayatla ve memleketle meselesi olan insanların bu meseleye tek başlarına değil, birlikte müdahil olabilme arzu ve gayretlerinin yolu, yöntemidir.

Bu topraklarda öyle sanılsa da demokrasi yalnızca sandık değildir. Demokrasi, seçimler arasında da yaşayan bir rejimdir. İşte seçimler arasındaki hayatın en önemli aktörlerinden biri de sivil toplum örgütlenmeleri. Bu nedenle Ahbap etrafındaki tartışmayı bir dolandırıcılık ya da siyasi hesaplaşma meselesinin ötesinde, yeniden sivil toplum ve örgütlenme hakkı tartışmasına çevirmeliyiz.

Dayanışma için örgütlüyüz peki ya hak savunuculuğu?

Aslında bu toprakların sivil toplum hafızası sanıldığından çok daha eski. İmeceyi icat etmiş bir toplumuz. Ahilik geleneğini kurmuşuz. Vakıf kültürüyle yüzyıllar boyunca eğitimden sağlığa kadar pek çok kamusal ihtiyacı karşılamışız.

Dayanışma ve dayanışma için örgütlenme konusunda önemli bir birikime sahibiz. Türkiye’de faal dernek sayısı 2025 yılı sonu itibarıyla 101 bin 823’e ulaşmış durumda. Kabaca bakıldığında bunların 38 bini mesleki dayanışma, 18 bini dini hizmetlerin gerçekleştirilmesine yönelik, 7 bini insani yardım, 6 bini eğitim ve araştırma, 6 bini kültür, sanat ve turizm, 5 bini ise sporla ilgili dernekler. Buna karşılık yalnızca 1544 hak savunuculuğu, 1115 de düşünce temelli dernek var.

Sorunumuz tam da burada. Dayanışmayı biliyoruz; ancak hak temelli örgütlenmeyi yeterince geliştiremedik. Hayır yapmayı meşru görüyoruz ama hak talep etmeyi çoğu zaman huzursuzluk kaynağı olarak algılıyoruz.

Bunun tarihsel nedenleri var. “Örgüt” kelimesinin bile olumsuz çağrışımlar taşıdığı bir toplumsal hafızamız bulunuyor. Özellikle 12 Eylül’den bugüne uzanan güvenlikçi siyaset dili, örgütlenmeyi çoğu zaman tehdit olarak tanımladı.

Bu yüzden birey olmayı öğrenirken yurttaş olmayı ihmal ettik. Yardım etmeyi öğrendik ama ortak hayatın kurucu öznesi olmayı yeterince öğrenemedik.

Yurttaşlık yalnızca devlete karşı yükümlülük değil

Sivil toplumu yeniden düşünmek için önce yurttaşlığı yeniden tanımlamamız gerekiyor. Türkiye’de yurttaşlık uzun yıllar boyunca devletle kurulan hukuki ilişki üzerinden tarif edildi. Vergisini ödeyen, askerliğini yapan, kanunlara uyan, seçim zamanı oyunu kullanan kişi “iyi vatandaş” sayıldı. Yurttaşlığın ölçüsü, devlete karşı yükümlülükleri yerine getirmekti.

Bu tanım, devletin ortak hayatın neredeyse tek öznesi, toplumun ise yönetilecek edilgen bir bütün olarak görüldüğü bir döneme aitti. Oysa bugünün karmaşık meselelerini yalnızca merkezi devletin bilgisi ve kapasitesiyle çözmek mümkün değil. İklim krizinden depreme, eğitimden kadınların güvenliğine, kentlerden dijital dünyaya kadar alınan her karar doğrudan insanların hayatına dokunuyor.

Böyle bir dünyada yurttaşlık yalnızca görevlerini yerine getirmekten ibaret olamaz. Yeni yurttaşlık; ortak hayat karşısında sorumluluk üstlenmek, yalnızca oy vermek değil kararlara katılmak, yalnızca şikayet etmek değil çözümün parçası olmak, yalnızca kendi hakkını değil başkasının hakkını da savunmak, devletten talep etmenin yanı sıra bilgi, emek, zaman ve dayanışma üretmek.

Yani mesele yalnızca “Beni kim yönetecek” sorusu değil; “Birlikte yaşadığımız hayatı ben nasıl etkileyebilirim” sorusudur. Sivil toplum, bu soruya verilen örgütlü cevap. Bireyin kaygısını ortak talebe, bilgisini ortak çözüme, vicdanını ortak harekete dönüştüren; insanları yalnızca seçimden seçime ortaya çıkan seçmenler olmaktan çıkarıp hayatın her gününde söz ve sorumluluk sahibi yurttaşlara dönüştüren alan. Bu nedenle sivil toplumu yalnızca yardım kuruluşları üzerinden anlamak eksik kalır. Hayırseverlik, ihtiyacı olana el uzatır; hak temelli sivil toplum ise insanları sürekli yardıma muhtaç bırakan düzeni sorgular. Biri yaranın acısını azaltır, diğeri yaranın neden sürekli açıldığını sorar. Demokratik toplumun ikisine de ihtiyacı var.

Aktif yurttaş, devletin rakibi ya da onun eksik bıraktığı her işi üstlenen gönüllü bir kamu görevlisi değil. Kendi bilgisini, deneyimini ve talebini devlete, yönetime ve siyasete taşıyan; gerektiğinde iş birliği yapan, gerektiğinde itiraz eden bağımsız bir aktör. Bu yüzden sivil toplum, demokratik düzenin süsü ya da güç sahiplerinin yancısı değil; bilgi ve çözüm üreten asli unsurlardan biri. Yurttaşların yalnızca yönetilen değil, ortak hayatın kurucu aktörleri olmasının zemini ve okulu.

Türkiye’nin siyasal kültürü de, devlet geleneği de, bugünkü iktidar da böylesi bir yurttaşlığı kabullenmekten hâlâ uzak. Yurttaşı ortak hayatın yetişkin ve eşit öznesi olarak değil; yönetilecek, denetlenecek ve gerektiğinde sınırlandırılacak bir unsur olarak görüyor.

Kriminalize edilen sivil toplum

Son on beş yılda bu sorun yeni bir boyut kazandı. Özellikle Gezi’den sonra iktidarın sivil topluma bakışı köklü biçimde değişti. Eskiden en azından biçimsel olarak karar alma süreçlerine davet edilen sivil toplum aktörleri giderek sistemin dışına itildi.

Öte yandan hemen her alanda iktidara yakın simetrik yapılar oluşturuldu. Böylece yalnızca siyaset değil, sivil alan da kutuplaşmanın sahnesine dönüştü. Bugün çevreden kadın haklarına, kültür-sanattan insan haklarına kadar birçok alanda artık yalnızca farklı görüşler değil, birbirinden kopuk sivil toplum evrenleri de var.

Sivil toplumun önemli bir bölümü de zamanla kendi toplumsal kümelerinin sınırları içine sıkıştı. Farklı kesimlerle ilişki kurma kapasitesi zayıfladı. Kimi zaman temsil ettiği toplumu dönüştürmek yerine kendi mahallesinin onayını korumaya öncelik verdi. Böylece sivil toplum yalnızca kutuplaşmanın öznesi değil, aynı zamanda sahnesi haline de geldi.

Bunun en büyük zararını ise toplum gördü. Çünkü sivil toplum, devlet ile toplum arasındaki güven köprüsüyken giderek siyasi kutupların uzantısı gibi algılanmaya başlandı.

Sivil toplum da siyasi kültürden bağımsız değil

Elbette sivil toplumun kendisinin de ciddi sorunları var. Türkiye’deki birçok sivil toplum kuruluşu, eleştirdiği siyasi partiler kadar merkeziyetçi bir yapıya sahip. Birçoğunda lider değişimi gerçekleşmiyor. Şeffaflık sorunları yaşanıyor. Demokratik yönetim kültürü zayıf. Yeni kuşaklara alan açmakta zorlanıyorlar. Bazıları ise zamanla toplumsal meselelerle kurduğu ilişkiyi kaybederek yalnızca kendi kurumsal varlığını sürdürmeye odaklanıyor.

Hiçbir sivil toplum kuruluşu dokunulmaz değil elbette. Tam tersine güçlü bir sivil toplum ancak denetlenebilir, şeffaf ve hesap verebilir olduğu ölçüde güven kazanabilir.

Ama dikkat edilmesi gereken nokta şu: Şeffaflık talebi başka şeydir; sivil toplumun tamamını itibarsızlaştırmak başka bir şey. İlki demokrasiyi güçlendirir, ikincisi ise zayıflatır.

Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı daha az değil, daha çok ve daha güçlü bir sivil toplum. Ancak mesele yalnızca dernek ve vakıf sayısını artırmak değil. Asıl ihtiyaç; kendi içinde demokratik, şeffaf ve hesap verebilir; devletten, siyasi partilerden ve sermayeden bağımsızlığını koruyabilen; toplumun farklı kesimleriyle ilişki kurabilen bir sivil toplum kültürü.

Bunun için yeni bir devlet anlayışı kadar yeni bir yurttaşlık anlayışına da ihtiyacımız var. Devleti her meselenin tek sahibi, yurttaşı ise yalnızca hizmet bekleyen ve devlete karşı uslu olması gereken bir özne olarak gören anlayışla ortak bir hayat kurmak mümkün değil. Aynı şekilde devleti bütünüyle dışlayan, her sivil girişimi kendiliğinden doğru ve erdemli sayan romantik yaklaşımla da olamıyor.

Yeni yurttaşlık ne itaatkârlıktır ne de sürekli itiraz hâlinde kalmak. Ortak hayatın sorunlarının çözümü için sorumluluk almaktır. Gerektiğinde devleti ve iktidarı denetlemek, gerektiğinde devletle iş birliği yapmak; ama hiçbir zaman devletin ya da herhangi bir siyasi partinin arka bahçesine dönüşmemektir.

Ahbap ve Haluk Levent hakkında yürüyen süreç sonunda suç varsa ortaya çıkarılmalı, sorumlular hesap vermeli. Fakat bu olaydan “Kimseye güvenilmez, kimse örgütlenmesin” sonucu çıkarılırsa Türkiye yalnızca bir derneği ya da yardım ağını kaybetmez. Yurttaşların ortak hayata katılma cesaretini, dayanışma kapasitesini ve demokratik enerjisini de kaybeder. Daha da önemlisi, toplumun vicdanı ve merhamet duygusu yara alır.

Yeni kahramanlar değil güçlü sivil toplum

Sivil toplum, bu topraklarda yeni bir yurttaşlık anlayışının örgütlü ifadesi hâline gelmelidir. Kendi hayatının sorumluluğunu alan ama yalnızca kendisini düşünmeyen; ortak sorunlara müdahil olan, başkasının onurlu yaşam hakkını da kendi hakkı kadar önemseyen; itiraz ederken çözüm üretmeyi, yardım ederken adalet talebini unutmayan yurttaşlar...

Çünkü ne devlet tek başına bugünün karmaşık sorunlarını çözebilir, ne siyasi partiler toplumun bütün bilgisini üretebilir, ne de yazılı kurallar ortak hayatı tek başına düzenleyebilir.

Sivil toplum; devletin yapamadığını üstlenen bir yedek kuvvet ya da muhalefetin arka bahçesi değil, toplumun kendi hayatına sahip çıkma iradesinin örgütlü temsilcisidir. Güvenilir ve etkin devlet, demokratik siyasi partiler ve güçlü sivil toplum birbirinin alternatifi değil, demokratik ortak hayatın üç vazgeçilmez ayağıdır. Bunlardan biri zayıfladığında diğer ikisi güçlenmez; zayıflayan ortak hayatın kendisi olur.

Varolmak kavgası Dr. Hayati Bice+27/07/2026

Kuşağımızın değer üretmeye devam eden isimlerinden emekli bürokrat Fazlı Köksal yazı hayatını başarı ile sürdüren bir yazarımız olarak geçtiğimiz günlerde yeni bir eseri ile bizi tanıştırdı: Yeniden Varoluş Mucizesi (1919-1922). Kitabın üst başlığı içeriği hakkında net bir bilgi taşıyor: Şiir, Anı ve Romanlarda. Bu isimden anlaşılacağı üzere Köksal, Millî Mücadele olarak ta anılan Kurtuluş Savaşı’mızın edebiyatımıza yansıyan sayfalarını kaleme almıştır. Kitabı Ferfir Yayınları güzel bir işçilik ile yayına hazırlamış: Alıntılarla dolu oldukça zor bir metnin sayfa düzenlemesindeki kalite, eseri ele alan okurun sıkılmadan hızla okuyabilmesine yardımcı oluyor.

KİTABIN SEBEB-İ TELİFİ (YAZILIŞ GEREKÇESİ)

Fazlı Köksal eserin başında yer alan önsözde bu kitabın neden yazıldığını şöyle açıklıyor:

“Çoğumuzun tarih bilgisi ders kitaplarıyla sınırlıdır. Bir de başta roman olmak üzere tarihi olaylara yer veren edebi eserlerden öğreniriz tarihi. Tabii büyük ölçüde kurgulanmış hâliyle… Yine de ‘Tarihi, edebi eserlerden öğrenmek, dizilerden öğrenmekten evladır!’ diye düşünürüm.”
Millî Mücadele’nin sürdürüldüğü 1919-1922 yıllarının, “yani Cumhuriyetimizin önsözünün yazıldığı günlerin Türkiye’si pek çok edebi esere konu olmuştur. Bu kitapta cumhuriyet öncesi dört beş yılı anlatan pek çok eseri tarayarak, cumhuriyet öncesi Türkiye’nin şartlarını ve insan manzarasını onların kaleminden ve onların bakış açısıyla bir araya getirmeye ve buradan hareketle bir sonuca varmaya çalıştım.”

“Kurtuluş Savaşı dönemini anlatan romanların bir bölümü belgeseldir, gerçek kişiler gerçek olaylar roman üslubuyla aktarılır. Kurgu romanlarda da romancıların tarihî gerçeklere sadık kalmaya çalıştığını görürüz. Bazı otobiyografik romanlarda da Kurtuluş Savaşı yılları ayrıntılı anlatılır. Halide Edip’in ve Yakup Kadri’nin pek çok romanında onların yaşamlarından izlere rastlarız. Cevdet Kudret’in Sınıf Arkadaşlarım da o tür romanlardandır.”

Fazlı Köksal’ın değerlendirmesine göre Hasan İzzettin Dinamo’nun “Kutsal İsyan” ve Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” isimli eserleri belgesel romanın en güzel örnekleridir. İlhan Selçuk’un “Yüzbaşı Selahattin’in Romanı” ve Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek” romanı birer anı romandır.

Köksal, “O günleri anlamada ve anlamlandırmada o tarihlerde yazılmış köşe yazıları, mektuplar, anılar ve röportajlar”ı da önemsemiş ve kaynak olarak işlemiştir. Bunlardan Ahmet Haşim’in o yılların Anadolusunu anlatan satırları biraz abartılı olsa da dehşet vericidir.

KİTABIN YAZILIŞ ÖYKÜSÜ

Bir yazar olarak kitabı kaleme alan yazarı harekete geçen ilk etkeni de hep merak etmişimdir. Bu ilk uyaran kitabın anlaşılmasında oldukça yol göstericidir. Gerek roman tarzı uzun anlatılar olsun gerekse bir kısa deneme olsun, kaleme alınan her satır mutlaka bir vesile ile ortaya çıkar. Fazlı Köksal Yeniden Varoluş Mucizesi kitabının ortaya çıkış öyküsünü de önsözünde kaydetmiştir:

“2022 yılı sonlarında Elazığ’da yayımlanan ve Anadolu’daki edebiyat dergilerinin en kalitelilerinden birisi olan Bizim Külliye’nin Genel Yayın Yönetmeni Nazım Payam aradı. “2023 yılının ilk sayısının konusu ‘Cumhuriyetimiz ve Edebiyatımız’ olacak. Sizden de bir yazı bekliyorum.” dedi. Bize de kaleme sarılmak düştü. Ben kısa yazmayı bir türlü beceremedim. Bu kez de öyle oldu. “Edebiyatçılarımızın Anlatımıyla Cumhuriyet Öncesi Yıllar” isimli çalışmama ancak 18 sayfada nokta koyabilmiştim. Word’de 12 puntoda yazılmış 18 sayfa… Kısaltayım dedim, ama hiçbir satırına kıyamadım. Olduğu gibi gönderdim. Birkaç gün sonra Nazım Bey aradı ve “Fazlı Bey elinize sağlık çok güzel olmuş ama çok uzun, bu hâliyle dergide yayımlamamız mümkün değil. Bunu dört sayfaya indirebilir misiniz? Bu arada size bir şey önereyim, yazdıklarınıza da yazık olmasın. Genişleterek kitap hâline getirin. Farklı bir kitap ortaya çıkar.” dedi. Öneri cazip geldi… Hayata geçirmek için çalışmaya başladım. Ve elinizdeki kitap ortaya çıktı.”

KİTABIN İÇERİĞİ

Denemeleri ile kalemini ustalaştıran Fazlı Köksal, Tarihin Puslu Aynasından adlı kitabı ile tarih ilgisini bir hobi olmanın ötesine taşımıştı. Müfettişlik yılları anılarını kaleme aldığı Teftiş Yalnızlığı adlı iki cildlik eseri ile de bir bürokrat olarak yılların deneyimi gelecek kuşaklar için bir belge olarak tarihe emanet etmişti. Yeniden Varoluş Mucizesi kitabının yazılışındaki ustalıkta bu deneyimlerden damıtılan tecrübeyi hemen fark ediyorsunuz. Ancak bu ustalığın kağıda dökülmesi için yapılan araştırma safhası ve verilen emek her türlü takdirin ötesindedir. Altmıştan fazla yazarın 81 kitabından alıntı içeren kitapta T. C. Resmî Arşiv belgeleri ile 2 akademik makaleye de atıfta bulunulması eserin yüksek lisans ötesinde bir akademik araştırma safhasından geçilerek hazırlandığını kanıtlıyor. Fazlı Köksal’ı adıma gönderdiği kitabı için teşekkür etmek için aradığımda üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin bu türden millî konulardaki duyarsızlık ve ataletini de söz konusu ettik.

Bu 81 kitap arasında Atatürk’ün Nutuk’undan Kazım Karabekir’in anılarına; Halide Nusret Zorlutuna’nın Aşk ve Zafer kitabından Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sına birçok bilinen eser arasında şahsen isimlerini ilk kez işittiğim Ali Rıza Eti, Burhan Cahit Morkaya, Rahmi Apak gibi yazarlar ve kitapları ile de tanıştım. Eserlerine en fazla atıfta bulunulan Turgut Özakman ile hem kitapları hem de romanları ile kitaba zenginlik katan Attila İlhan alıntıları kitabın niteliğini arttırıyor. Emine Işınsu’nun milliyetçi camiada hak ettiği ilgiyi göremeyen Cumhuriyet Türküsü kitabı, Sevinç Çokum’un Ağustos Başağı, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa romanı benim okuduklarım listemde bulunan kitaplardandı. Kitaplığımda bulunduğu halde okuma fırsatı bulamadığım İlhan Selçuk’un iki cildlik Yüzbaşı Selahattin’in Romanı, yanında okuduğum Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Halide Edip Adıvar’ın Kurtuluş Savaşı romanları artık klasikleşmiş edebiyat ürünleridir.

Eserin belgesel değerini arttıran arşiv belgeleri ve notları da özenle seçilerek ustalıkla metne yedirilmiştir. Böylece eser, dipnotlarla dolu bir kuru alıntılar yığını olmaktan korunmuştur. Bu belgelerden Millî Mücadele için verilen lehde/aleyhdeki fetvaların tam metinlerine Ömer Sağlam - Meltem Sağlam imzalı Fetvalar Savaşı kitabından iktibasla yer verilmesi de isabetli olmuştur.

İLGİNÇ TANIKLIKLAR

Bu kitabı okumakla o kadar çok konudan haberim oldu ki, sıralasam epeyce sayfa tutar. Birkaçına işaret ederek yetineyim: Kitabın başlangıcındaki Kurtuluş Savaşı öncesindeki Anadolu’nun durumunu anlatan yokluk ve yoksunluk sahnelerini sık sık hatırlamamız gerekir. Ahmed Haşim’in abartılı ifadeleri yanında Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun özellikle Yaban romanında tasvir ettiği realist sahneleri bugün hatırlayan bile kalmamıştır denilse yeridir. Ünlü Osmanlı tarihçimiz İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Kastamonu’da yayınlanan Açıksöz gazetesindeki Milli Mücadeleye destek yazılarının varlığından Fazlı Köksal sayesinde haberdar oldum ve bu büyük tarihçimize saygım bir kat daha arttı. Bölüm başlarına giriş olarak verilen şiirler arasında Nazım Hikmet imzalı olan şiirdeki “Hainin ismi: Çerkes Ethem” anlamındaki ifadeyi görünce ‘Nazım Hikmet hayranı Çerkes aydınları’ aklıma geldi. İşgal yılları İstanbul’unu anlatan Esir Şehrin İnsanları (Kemal Tahir), Sodom ve Gomore (Yakup Kadir Karaosmanoğlu) kitaplarından alıntılar bugün benzeri bir durum yaşansa (Allah göstermesin) kimlerin nasıl davranacağını düşünmeme yol açtı. Yine İstiklal Savaşı yıllarında yakalanan casus/ajanlar, kışkırtılan isyanlar, işgalci güçlere yaltaklanan kişilerin ahlâkî zaafları, dün/bugün bağlamında bir muhasebe yapılmasını sağlayacak acı sahneleri hayâle taşıyor. Kitapta kısaca işaret edilerek geçilen Ali Kemal, Filozof Rıza Tevfik, Refik Halid Karay, Ref’i Cevat Ulunay gibi isimlerin Millî Mücadele ile alay eden, düşmana teslimiyeti savunan yazılarının -ibret-i âlem için olsun- bir araya getirilerek yayınlanmayışını Fazlı Köksal’ın değil Türk Akademisi’nin bir eksikliği olarak gördüm.

Eksiklik deyince kitapta yer alması gerektiğini düşündüğüm iki esere de işaret etmeden geçmeyim: Bunların birincisi Tarık Buğra’nın İstiklal Harbi sonrası ortaya çıkan ‘yağmacı’ları anlattığı Firavun İmanı kitabı ile birçok eserine işaret edilen Halide Edip’in Türk’ün Ateşle İmtihanı kitabıdır. ‘Halide Onbaşı’nın daha sonra neden yeni cumhuriyet ile ters düştüğüne de birkaç satırla olsun temas edilmeliydi. Kitapta ismine birkaç yerde yer verilen Mehmed Akif Ersoy’un kitabın ele aldığı dönemde yazdığı İstiklal Marşı konusuna birkaç satırla da olsa değinilmeliydi. Ersoy’un Kurtuluş Savaşı günlerinde Kastamonu’daki Nasrullah Camii’ndeki vaazlarından bir alıntı da ‘millî şair’imiz için anlamlı bir vefa unsuru olurdu.

Bu noktada yazar ilettiğim bir önerimi de paylaşmak isterim: Kitabın sonuna bir “Sonsöz” bölümü eklenerek Kurtuluş Savaşı yıllarının iyisi/kötüsü ile bütün insan tiplerinin bugünlerin/yarınların Türkiye’sinde yaşayan/yaşayabilecek tiplerle benzerliklerini kısa göndermelerle dile getirmesi kitabın zaman içerisinde eskimemesini sağlayacaktır. Bunun günümüzü ve geleceğin Türk gençlerinin millî bilinçlerinin derinleşmesinde de olumlu katkıları olacağına inanıyorum.

SONUÇ

Fazlı Köksal kitabını noktalarken düşündüklerini şöyle ifade ediyor: “Yazarken daha iyi anladım ki, o yıllarda Mustafa Kemal önderliğindeki “Kuvvacılar”; yokluk, fakirlik ve hastalıkla boğuşan bir ülkede, yılgın, bıkkın, hayata küsmüş, düşmanın zulmü altında ezilen insanlarla, derme çatma bir orduyla, yalnız düşmanı değil düşmanın ve işbirlikçilerinin kandırdığı isyancıları yenip, ülkeyi emperyalizmin kıskacından çekip alarak bir mucizeyi gerçekleştirmişlerdir. Bir başka deyişle, 1919-1922 yılları arasında gerçekleşen Millî Mücadele bir Sarışın Kurt’un öncülüğünde yeniden Ergenekon’dan çıkıştır.”

Kitabın okurlarının da benzeri bir ruh halini paylaşacaklarını düşündüm; çünkü aynı duyguları hissettim. Fazlı Köksal’ı bu büyük emek ürünü kitabı için kutlarken okurların, kitabı bitirdiklerinde ülkemizin artık oldukça uzağında kaldığımız Varoluş Mücadelesi hakkında çok değerli bilgiler edineceklerini tekrar vurgulamak isterim.

*Dr. Hayati Bice, yazar tıp tarihi uzmanı ve etik doktorudur.

27 Temmuz 2026 Pazartesi

Şeytanın en büyük hilesi ve eğitim tartışmamız Abdulbaki Değer+26/07/2026

Çeşitli vesilelerle eğitimi gündem etmekte fayda var. Bu vesileler eğitim üzerine ne düşündüğümüzü, nasıl düşündüğümüzü açığa çıkarıyor; eğitim tasavvurumuzun sınırlarını, meseleleri hangi kavramlarla konuşabildiğimizi ve daha da önemlisi hangi soruları hiç soramadığımızı görünür kılıyor. Özellikle yetkililerin açıklamaları bu açıdan son derece önemli. Bu açıklamalarda dile getirilenlerin yanında sessiz bırakılanlara, satır aralarında görünmez kılınanlara ve tartışmanın sistematik biçimde dışında tutulanlara da dikkat kesilmek gerekiyor. Zaten bir söylemin temel hatları söylenenlerin yanında söylenmeyenler de hesaba katılınca belirginleşir. Dolayısıyla yetkililerin ve kurumların eğitime ilişkin açıklamaları, alanı nasıl kavradıklarının, hangi meseleleri problem olarak gördüklerinin ve hangi meseleleri daha baştan tartışma dışına ittiklerinin de göstergesidir.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in son açıklamaları da bu çerçevede ele alınmayı hak ediyor. Söz konusu açıklamalar Bakanlığın önceliklerini gösterdiği gibi Türkiye’de eğitim tartışmasının hangi eksende yürüdüğünü ve hangi eksende bilinçli ya da bilinçsiz biçimde tıkandığını da gösteriyor. Bu nedenle konumlanışımızı sadece söylenenlerin doğruluğu veya yanlışlığı üzerinden ayarlayamayız. Söylenenlerin bizi hangi gerçekliğe yönelttiği ve hangi gerçeklikten uzaklaştırdığı odağımızda olmak durumundadır.

Bakan Tekin, çocukların ‘geçmiş kavgası’ yapmadan bütün tarihsel mirasa sahip çıkmaları gerektiğini belirterek müfredat değişikliklerini bu amaç doğrultusunda gerçekleştirdiklerini ifade ediyor. Kendi öğrencilik yıllarında ders kitaplarının aylarca gelmediğini, öğrencilerin sınıflara odun taşıdığını hatırlatıyor; bugün ise kitapların eğitim yılının ilk günü sıralarda hazır bulunduğunu, okulların fiziksel standartlarının önemli ölçüde yükseldiğini söylüyor. Muhalefetin okul yemeği üzerinden yürüttüğü eleştirilere karşılık da son yirmi yılda yüz binlerce derslik yapıldığını, sınıfların dijital altyapıyla donatıldığını belirterek bu yatırımların görülmesi gerektiğini ifade ediyor.

Bu tespitlerin önemli bir kısmına itiraz etmek mümkün değil. Türkiye’nin eğitim altyapısı, özellikle son yirmi yılda ciddi bir dönüşüm geçirdi. Derslik sayısı artı, ücretsiz ders kitabı uygulaması başarılı bir şekilde yürürlükte, teknolojik donanım belirli bir standardın üzerine çıkarıldı, eğitimin kronik sorunları arasında yer alan pek çok fiziksel eksiklik büyük ölçüde giderilmiş durumda. Bu gelişmelerin bir kısmı tarihsel sürecin doğal sonucu olmakla birlikte, önemli bir kısmı da hükümetin politikalarıyla bağlantılıdır. Bunu görmezden gelmek, gerçeğe karartma uygulamaktır.

Ancak tam da burada gözden kaçırılmaması gereken birkaç temel husus var.

Birincisi ve belki de en önemlisi, Sayın Bakanın “geçmiş kavgası” olarak özetlediği meseledir. Çünkü bu mesele, yalnızca müfredatta yapılacak birtakım değişikliklerle çözülebilecek pedagojik bir tartışma değil; modernleşme tarihimizin, özellikle de Cumhuriyet döneminden itibaren farklı biçimlerde devam eden medeniyet ve kimlik geriliminin eğitim alanındaki yansımasıdır. Bu nedenle ifade edilen husus hayati önemdedir. Ancak modernleşme hikâyemizin mihverinde yer alan bu meselenin gündelik siyasetin çekişmesinde veya etkisi son derece tartışmalı müfredat değişikliklerine sıkıştırılması en iyimser ifadeyle içini boşaltmaktır. Zaten bu tip hayati meselelere ilişkin atılan adımların önemli bir kısmı maalesef sembolik düzeyde kalmıştır. Eğitim alanında ne kurumsal yapı ne de onu var eden zihniyet dünyasını hedef alan yapısal bir dönüşüm gerçekleştirilememiştir. Diğer taraftan, geçmişle barışma çağrısı olarak sunulan söylem, kullandığı dil itibarıyla geçmişle hesaplaşmanın farklı bir evresini çağrıştırmaktadır. Barışma temalı çağrı paradoksal biçimde yeni bir cepheleşmenin dili içinde ifade bulmaktadır.

İkincisi, eğitimin temel krizinin fiziksel altyapı eksikliğiyle değil okul formu ve onu mümkün kılan tarihsel-toplumsal koşulların başkalaşımıyla bağlantılı olmasıdır. İstikrarlı bir şekilde süregelen nitelik ve memnuniyetsizlik problemimizin kök bağlantıları da buradadır. Nitekim eğitimin maddi koşullarındaki tüm iyileşme çabaları, nitelik sorununu ortadan kaldırmıyor. Tersine çoğu zaman bu sorunun üzerini örten bir kamuflaja dönüşüyor. Eğitim sisteminin karşı karşıya olduğu esas kriz budur ve gerçekçi olmak gerekirse bu krizin fiziksel altyapı, teknik donanımla sahici bir irtibatı da yoktur.

Üçüncüsü ise siyasetin doğasına ilişkindir. Kimsenin yapılan hizmetler nedeniyle yöneticilere teşekkür etmek mecburiyeti olamaz. Veya muhalefetin muhalefet etme biçimini iktidarın kabul standardına uydurma zorunluluğundan da bahsedilemez. Dolayısıyla hükümetin eleştiriden muafiyet talebi de muhalefetin tartışmayı teknik-tali alanlardaki eksiklikleri abartması veya ideolojik-politik alandaki kısır çekişmelere sıkıştırması da meseleyi sığlaştırdığı gibi mevcudun muhafaza ve müdafaasına hizmet ettiği not edilmelidir.

Bu şekildeki bir tartışma, eğitimde temel meseleleri düşünmeyi sistematik biçimde engelleyen operasyonel bir işlev görüyor. Tarafların eğitim tasavvuru bakımından ayrıştıklarını söylemek mümkün değil. Mevcut okul yapılanmasında bir problem görmüyorlar, çözümü daha fazla yatırım yaparak güçlendirmekte görüyorlar. Okulun kendisini, üzerine temellendiği kabulleri, tarihsel-toplumsal dayanaklarını sorgulama ihtiyacını hissetmiyorlar. Alanın teknik detaylarını, dekoratif unsurlarını sorun eden kavrayışta derin bir uzlaşı var ki mevcut düzeneğin can suyu bu uzlaşıdan temin ediliyor.

Dolayısıyla bu tarz gündemler çoğu zaman anlamlı bir tartışma olmaktan çok, yapısal sorgulamayı görünmez kılan sahte müdahaleler olarak not edilmeli. O yüzden taraflar arasındaki gerilim, toplumda iki farklı eğitim anlayışı var ve bunlar çatışıyor çağrışımı yapıyor. Oysa çatışan şey farklı eğitim tasavvurları değil; aynı paradigma/düzen içinde kimin egemen olacağıdır. Gerçek bir eğitim tartışması yaptığımızı zannederken sadece mevcuda olan mahkûmiyetimizin düzeyi artıyor, olası alternatif arayışların/okumaların/çözümlerin önüne görünmez setler çekiliyor. Israrla üzerinde durmamız, sorgulamada ciddiyet göstermemiz gereken şey okul içi palyatif tedbirler değil karikatüre dönüşen okulun kendisidir ve şüphesiz okulu karikatüre çeviren tarihsel-toplumsal gerçekliktir.

Modern okul, belirli tarihsel şartların ürünüdür. Aynı yaş grubundaki bireyleri aynı mekânda toplayan, zamanı standartlaştıran, bilgiyi merkezîleştiren ve başarıyı tek tip ölçütlerle değerlendiren bu model, sanayi toplumunun ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Bugün ise bilgi üretim biçimleri, çalışma hayatı, teknolojik imkânlar, öğrenme pratikleri ve toplumsal ilişkiler köklü biçimde değişmiş olmasına rağmen okul lokasyonuna indirgenmiş eğitim sistemi büyük ölçüde aynı tarihsel varsayımlar üzerinden işlemeye devam etmektedir.

İşte esas kriz tam da burada ortaya çıkmaktadır.

Bugün eğitim alanında yaşadığımız sorunların önemli kısmı okulun üzerine kurulduğu tarihsel-toplumsal zeminin çözülmüş olmasından kaynaklanmaktadır. Zaman, mekân ve insan tasarımıyla ilgili bir mühendislik faaliyetinden bahsediyoruz. Esasında akredite edilmiş bir yaşam biçimi ve buna uygun bireylerin yetiştirileceği geniş çaplı bir biyopolitik ile karşı karşıyayız. Bu düzeneği kendisini kuşatan ekosistemle birlikte düşünmek ve bu ölçekte yaşanan çözülmeyi görmek yerine, dijital çağın akışkan gerçekliği içinde merkezî, hiyerarşik ve standartlaştırılmış eski yapıyı onarmaya çalışıyoruz. Elbirliğiyle hayatımıza kasteden bir direnç odağına canlılık atfediyoruz.

Alanla temasımızı yitirmiş durumdayız, alanı içine alan hayatın kendisiyle irtibatımızın sıhhati de tartışmalıdır. Zira bu şartlar içerisinde böyle gündemlerimizin olmaması icap ederdi. Biz kimiz, neredeyiz, bulunduğumuz yerin hususiyetleri neler, ne olmak istiyoruz, ne olmak istediğimize nasıl karar veriyoruz, olmak istediğimiz şeyi niye olamadık, niye olamıyoruz, olmak istediğimiz şeyi nasıl hayata geçireceğiz, bunun yolu yordamı nedir? Eğitimin, okulun bununla bağı, bağlantısı nedir, nasıl olmalıdır? Alanın teknik-tali düzenlemeleri bu geniş ölçeğin içinde neye karşılık geliyor.

Baudelaire “Şeytanın en büyük hilesi, insanları onun var olmadığına inandırmaktır” demişti. Biz başarısızlığı yeniden üreten sistematiği çözüm diye dolaşımda tutarken bir hileye kurban gittiğimizi de fark edemiyoruz. “Hangi içerik, hangi müfredat?” gibi sorulardan önce perspektifimizi, ufkumuzu genişleten daha geniş ve büyük sorularla yüzleşmeye ihtiyacımız var. Bu sorularla yüzleşmediğimiz sürece odun taşınan sınıflardan akıllı tahtalı sınıflara geçmiş olmamız, tarihsel ömrünü tamamlamış bir yapının dekorunu yenilemekten öteye geçmeyecektir.

14 Temmuz 2026 Salı

‘Yerleşik haydutlar’ devletçi romantizm ve kamu tercihi Mustafa Erdoğan+13/07/2026

Amerikalı iktisatçı ve siyaset bilimci Mancur Olson’a (1932-1998) göre, insanoğlunun anarşiden medenî hayata geçişinin hikâyesi, “başıboş haydutlar”dan “yerleşik haydutlar”a geçişin hikâyesi olarak özetlenebilir. Buna göre, devletin henüz ortaya çıkmadığı çağlarda toplumlar yağmalama ve yakıp-yıkma saikiyle hareket eden serseri haydutların tasallutu altındaydılar. “Medeniyet”le birlikte bunun yerini, iyilikseverliklerinden değil de sömürebilecekleri zenginliğin üretimini artırmak saikiyle toplumu başıboş haydutlardan korumaya çalışan “yerleşik haydutlar”ın düzeni, yani devlet almıştır.

Mancur Olson’ın bu tezini sosyal ve siyasal felsefede devletçi romantizme karşı çıkan görüşler için bir hareket noktası olarak alabiliriz. “Devletçi romantizm” terimiyle, hem devletin kökeninin rızaya dayandığı, yani insanlar tarafından gerçek veya hipotetik bir sözleşmeyle kurulmuş olduğu görüşünü, hem de devletin topluma hizmet için var olduğuna ilişkin yaygın “hüsnükuruntu”yu kastediyorum. “Romantizm”, çünkü bu devletçi varsayımların her ikisi de akla ve tecrübeye olmaktan çok duygulara ve temennilere dayanmaktadır. Oysa tarihsel olarak devletler, romantiklerin sandığı gibi insanlar arasında yapılmış olan sözleşmelerden değil, gerçekte zapt ve müsadereden doğmuştur. Ünlü İskoç filozofu David Hume’un (1711-1776) yazdığı gibi, “(h)alihazırda mevcut olan veya tarihte kaydı olan hemen hemen bütün devletler başlangıçta halkın rızası veya gönüllü tabiiyeti olmaksızın ya gasp ya fetih ya da her ikisiyle kurulmuşlardır.’’

Devlete ilişkin liberteryen felsefenin temelinde de aynı romantizm karşıtı düşünce yatmaktadır. Nitekim, 20. yüzyılın önde gelen bireyci-anarşist düşünürü Murray Rothbard (1926-1995) devletin “asla bir toplum sözleşmesiyle yaratılmış” olmadığını, aksine onun “her zaman fetih ve sömürüden doğmuş” olduğunu savunmuştur. Başka bir liberteryen düşünür Chandran Kukathas (d. 1957) da devletin kökeninin adalet veya özgürlük, hatta düzen arayışı değil, şiddet aracılığıyla güç ve zenginlik arayışı olduğuna dikkat çekmiştir.

Devletin zapt ve müsadereden doğduğu tezinin güçlü bir anlatımını Alman sosyolog Franz Oppenheimer’da (1864-1943) buluyoruz. Ona göre de devletin kökeni sosyal sözleşme değil, yağmadır: “İnsanların geçimlerini sağlamak için ihtiyaç duydukları araçları elde etmek için başvurdukları birbirine tamamen karşıt olan iki yöntem vardır. Bunlar çalışma ve yağmadır; ilkinde kişi geçimini kendi emeğiyle sağlar (ekonomik yöntem), ikincisinde ise başkalarının emeğinin ürününe el koyar (siyasî yöntem). Bu bağlamda devlet tipik olarak siyasî yöntemin, yani yağmanın örgütlenmesidir. Devlet başlangıçta, bir grubun yendiği topluluk üzerinde hakimiyetini kurarak iç isyana ve dış saldırılara karşı kendisini güvence altına aldığı bir kurum olarak doğmuştur.

Devletin bir yağma aracı olduğu görüşü daha önce Fransız düşünür Frederic Bastiat (1801-1850) tarafından savunulmuştur. Ünlü ‘’Hukuk’’ (1850) adlı denemesinde Bastiat da insanların hayat ve mutluluk için zorunlu olan malları elde etmelerinin iki yolunu tespit etmişti: çalışmak, yani kendi yeteneklerini doğal kaynakların geliştirilmesi için kullanmak veya başkalarının emeğinin ürünlerine el koymak. Yağmayı önleyecek bir hukukun olmadığı yerde devlet tipik olarak bir yağma aracı veya mekanizması olarak işler.

Devletçi romantizmin ikinci yönünü oluşturan devletin topluma hizmet için var olduğu görüşü de birçok düşünür tarafından dayanaksız bulunmaktadır: Devlet aslında topluma hizmet eden değil, toplum karşıtı bir kurumdur. Amerikalı liberteryen düşünür Albert Jay Nock’ın (1870-1945) anlatımıyla: ‘’Devlet toplum karşıtı olarak yönetilen bir kurum değil, bizatihi anti-sosyal bir kurumdur. Devletin herhangi bir sosyal amaca hizmet etmek için doğduğu fikri tarihsel temelden tamamen yoksundur.’’

Chandran Kukathas da devletin anti-sosyal karakterini şu şekilde ifade etmektedir: ‘’Devlet, kendi otoritesi altındaki grup ve bireylerin çıkarları arasında uyum sağlayan değil, kendi ayrı çıkarları olan bir kurumdur. Devlet, hiç değilse bir dereceye kadar, [insana] yabancı bir güçtür; o insan yapımı olsa da [bir kere ortaya çıktıktan sonra] artık insanın kontrolünde değildir.’’ Kukathas başka bir yerde aynı görüşü şöyle dile getiriyor: ‘’Devlet ortak iyiliğe değil fakat belirli çıkarlara, özellikle de iktidardakilerin çıkarlarına hizmet eden bir aktördür. Onun esas derdi kendini idame ettirmek, temel araçları da eğitim, yeniden-dağıtım vaadi ve şiddettir (…). Devletin güvenlik endişesi de öncelikle toplumun güvenliği için değil fakat kendi güvenliği içindir.’’

Ancak, liberteryen düşünürlerin devletçi romantizme karşı çıkmaları öylesine bir siyasî tercih meselesinden ibaret te değildir; bunun tarihsel-sosyolojik dayanakları da vardır. Nitekim, eserleri modern devletin ortaya çıkışı ve doğası üzerinde odaklanmış olan sosyal tarihçi Charles Tilly’nin (1929-2008) gösterdiği gibi, devlet gerçekte topluma hizmet etmek için var olan değil, aksine toplumun sırtından geçinen parazitik bir kurumdur.

Devletin kökeni ve işleyişi bakımından dayanaksız olan romantik görüşün özellikle ikinci unsuruna akademyadan yöneltilmiş olan en büyük ve sistematik itiraz Kamu Tercihi Okulu’ndan gelmiştir. ‘’Romantizmden arınmış siyaset’’i (politics without romance) savunan Kamu Tercihi Okulu iktisatçı James Buchanan (1919-2013) ve Gordon Tullock (1922-2014) tarafından 60’lı yıllardan itibaren geliştirilmiştir. Buchanan, kendi ifadesiyle, ‘’anarşiye düşme tehlikesini önleyecek kadar güçlü olan, ama [aynı zamanda] Leviathan gibi davranmasını önleyecek, işler bir anayasal ‘denetler ve dengeler’ mekanizmasıyla sınırlanmış yönetim’’ peşinde olan, 20. yüzyılın önde gelen klasik liberal düşünürlerinden biridir. Kamu Tercihi bağlamında ‘’romantik’’ nitelemesi devlet başta olmak üzere siyasî kurumlara ilişkin idealize edilmiş, akla ve olgulara direnen bir dürtü ve duyguya işaret etmektedir.

Gerçekten de 1950’ler ve1960’larda Avrupa ve Kuzey Amerika’da bilim dünyası, siyasetçiler, kamu politikası uzmanları ve bürokratlar arasında politikaya ilişkin olarak romantik bir görüş hâkimdi; devletin sosyal problemleri diğerkâmcı bir şekilde çözen bir kolektif karar alma mekanizması olduğuna inanılıyordu. Seçilmiş -dolayısıyla ‘’halkı temsil eden’’- siyasetçiler ile kamu politikalarını uygulayan bürokratlar kişisel çıkar gütmeyen ve sadece ‘’kamu yararı’’na hizmet eden seçkin insanlarmış gibi tasarlanıyordu. Buna karşılık, özel alanlarında ve piyasada iş ve işlem yapan bireyleri motive edenin kişisel çıkar güdüsünden başka bir şey olmadığı düşünülüyordu. Kişisel çıkar ise zaten ‘’kötü’’ bir şeydi.

Oysa, Kamu Tercihi Okulu iktisatçılarına göre, siyasetçiler ile bürokratların sırf kamu görevinde oldukları için her zaman kamu yararını artıracakları kuşkuludur; çünkü anlar da faaliyetlerini özel sektördeki insanları motive eden aynı kişisel çıkarın yönlendirdiği bireylerden oluşmaktadır. Buchanan ve Tullock ile onları izleyen diğerleri yarım asırdan fazla bir süredir kamu görevlilerini de önemli ölçüde piyasada işlem yapan özel kişiler gibi kişisel çıkar güdüsünün yönettiğini gösteren zengin bir akademik literatür ortaya koydular. Böylece, ‘’devlet başarısızlığı’’nın (government failure) bir nedeni seçilmişlerin genellikle bir sonraki seçimi düşünerek kendi popülaritelerini artıracak şekilde hareket etmeleridir. Bunun gibi, bürokratlar da çoğu zaman maaşları ve diğer avantajları ile kurumlarının bütçelerini artırma saikiyle karar alırlar.

Öte yandan, Buchanan ve takipçileri piyasanın başarısızlığının kendiliğinden devlet faaliyetinin başarılı olacağı anlamına gelmeyebileceğine dikkat çektiler. Piyasanın genel yarara değil de sadece özel çıkara hizmet ettiği görüşüne karşı çıktıkları gibi, devletin kamusal mal ve hizmetlerin üretiminde de her zaman başarılı olmadığını savundular. Onun için, ‘’kamu tercihi’’ perspektifi açısından, kaynakların üretken tahsisi söz konusu olduğunda, kusurlu reel piyasayı ideal devletle değil de ancak kısmen başarılı olan gerçek devletle karşılaştırmak gerekir.

Sonuç olarak, hem daha müreffeh bir hayat için hem de siyasî olarak hayal kırıklığına uğramamak için, en başta devletin hayırhah bir kurum olduğunu vazeden romantizmden kurtulmamız ve ona gerçekçi olarak bakmamız gerekiyor.

*Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, hukukçu ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Aslî Üyesi.