18 Eylül 2026 Cuma

Adalet, siyaset, cesaret! Ertuğrul Günay+18/09/2026

Adına “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” denilen 7595 sayılı yasa, bir ay önce, öneminin gerektirdiği ölçülerde konuşulup tartışılmadan hızla ve geniş bir kabul oyuyla TBMM’den geçti.

Ağustos 2026’da içeriği açıklanmadan, bir grup AkParti ve MHP milletvekilinin imzaya açtığı öneri, birer günlük Komisyon ve Meclis görüşmeleriyle 10 Ağustos’ta oylandı; İYİ Parti dışında hemen bütün partilerden aldığı gönüllü-gönülsüz destekle ve 467 oyla kabul edildi. Bir hafta sonra da, (18 Ağustos’ta) sayın Cumhurbaşkanının onayıyla Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Yasa önerisinin, 40 yıldan bu yana, silah ve şiddet yöntemleri kullanarak, milletin bütünlüğüne kast etmiş olan PKK/KCK yapılanmasının sonlanmasını sağlamak, böylelikle siyaseti terörün gölgesinden arındırmak iddiasıyla sunulmuş olması, sürecin hızlı işlemesinde ve itirazlara rağmen yüksek oyla kabul edilmesinde kuşkusuz etkili oldu.

Gerçekten, PKK/KCK’nın varlığını sonlandırdığını duyurması ve mensuplarının silahlarını teslim ederek şiddet yöntemlerinden temelli vazgeçmeleri -çok geç de olsa- elbette önemli bir gelişmedir; ülkenin ve tümüyle bölgenin hayrınadır.

Bu açıdan, yasanın hukuk tekniğine uygunluğu ve uygulanmasında doğabilecek zorluklar açısından itiraz ve tereddütler olsa bile, tümüne karşı çıkmak ve toptancı tavırla bu girişimi red ve mahkum etmek, siyaseten kolay ve de aynı ölçüde doğru görünmemektedir.

Ancak, 7995 Sayılı Yasa bu haliyle yürürlüğe girdiğinde hem uygulanmasında çıkacak zorlukları, hem de anayasa ve hukuka aykırılıkları yüzünden yeni tartışmalara ve daha vahimi yeni toplumsal kırgınlık ve bölünmelere yol açabilme ihtimallerini de göz ardı etmemek gerekir.

Öncelikle yasanın, hangi suç ve suçluların faydalanacağına ilişkin 3. Maddesi adalet ilkesi ve TC Anayasasının 10. Maddesi açısından ciddi anlamda sorunludur.

3. Madde, PKK/KCK mensuplarının ‘kasten öldürme’ suçları dışında işledikleri hemen bütün suçları erteleme kapsamına almakta ve şartları tamamlandığında bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırarak, bir anlamda af etmektedir. Yasa, sonuçları itibariyle bir ‘şarta bağlı af ‘düzenlemesidir.

Madde yazılırken Anayasa’nın bazı kesin ve açık hükümleri göz ardı edilmiştir. Örneğin, Anayasa 169/3’e göre “Ormanları yakmak, ormanı yok etmek ve daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.” Oysa maddede kasten öldürme suçları dışında hiçbir istisna getirilmemiştir.

Yasanın 1.Maddesinin 2. Bendinde kapsam, aklı ve adalet duygusunu zorlayacak genişliktedir: “Bu kanun hükümleri, PKK/KCK örgütünün faaliyeti kapsamında işlenen suçları ve bu örgüt lehine işlenen …Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun’da düzenlenen suçları kapsar.”

Bu yazıma göre, PKK/KCK mensuplarının bireylere karşı işlediği işkence, insan kaçırma, bombalama, orman ve köy yakma gibi suçları yanında, terör örgütlerine kaynak sağlamak amacıyla işlenen uyuşturucu ticareti suçlarının failleri de erteleme ve şartlı af düzenlemesinden yararlanacaktır.

Bu geniş kapsamlı infaz erteleme ve şartlı af düzenlemesi, yasa dışı “PKK/KCK örgütünü kurma, yönetme, üye olma, bilerek yardım etme, propogandasını yapma suçlarını ve bu yasa dışı yapının faaliyeti kapsamında işlenen suçları” kapsamaktadır. (Md.1/2)

Yasa, bir suç örgütü mensuplarına has ve onlarla sınırlı olarak, devlete ve hatta şahıslara karşı işledikleri suçları ertelemekte; beş ve on yıllık gözetim sürelerinde yeni bir terör suçu işlememeleri şartına bağlı olarak cezayı tümüyle kaldırmakta, yani af etmektedir. (Md. 5/2)

Yasa bu haliyle anayasanın eşitlik ilkesini düzenleyen 10. Maddesine ve evrensel adalet ve hakkaniyet ölçütlerine açıkça aykırıdır.

Anayasanın 10. Maddesine göre “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

“Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

“Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.”

Yasa koyucu elbette, Anayasal sınırlar içinde genel ve özel af çıkabilir, infaz düzenlemeleri de yapabilir.

Bu onun yetkisi ve takdiridir. Ancak bu düzenlemeler, soyut, genel ve nesnel olmalı, benzer durumdaki tüm bireyler için adalet ilkesini zedelemeyen akla ve hakka uygun sonuçlara yol açmalıdır.

Oysa 7595 Sayılı Yasada, Anayasanın ve hukukun bu temel gerekleri göz ardı edilmiştir. Yasanın bugünkü haline göre -kasten öldürme dışında- çok ağır ve vahim suç işlemiş olanlar PKK/KCK’lı olmak şartıyla serbest kalacak, silahla, şiddetle ilgisi olmayan, siyasi görüş ve duruşları nedeniyle hüküm giymiş yahut tutuklanmış olanlar içerde kalmaya devam edeceklerdir.

Burada PKK/KCK mensuplarına hasredilmiş bir ayrıcalık (imtiyaz) söz konusudur. Böyle bir uygulamanın ‘milli dayanışma ve toplumsal bütünleşmeyi güçlendirme’ imkan ve ihtimali yoktur.

Kişilere karşı suç işlememiş, kimsenin canını yakmamış, silahla ve şiddetle ilgisi olmayan, hatta hüküm konusu eylemleri ceza kanununa göre suç oluşturmayan binlerce insan ceza ve tutukevlerinde kalırken, ağır suçlar işlemiş PKK/KCK mensuplarının salınması, bırakınız dayanışma ve bütünleşmeyi, yeni yarılma, kırılma ve giderek bölünmelere yol açabilecektir.

Yasa, en başta eşitlik ilkesine aykırılığı yönünden, yargısal işlem ve kararların idareye bırakılması, görülmekte olan davalara idarenin müdahalesi ve daha birçok yönden ciddi bir hukuk süzgecinden geçmeye muhtaçtır. Bu açıdan süresi içinde mutlaka Anayasa Mahkemesi önüne götürülmelidir.

Yasayı Anayasa Mahkemesi önüne götürmekten amaç -altını çizerek belirtmekte yarar var- tümüyle iptalini istemek değidir. Kuşkusuz bunu isteyenler de olabilir. Ancak bu tutum, makul gerekçeleri de olsa, ‘terörün sona ermesini, PKK’nın kendini fesih etmesini istemiyor musunuz?’ yolunda demagojik tartışmalara yol açacağı için faydalı da değildir, TBMM’nin bugünkü sayısal yapısı içinde mümkün de değildir.

Bu yasayı Anayasa Mahkemesi önüne götürmekte amaç, kapsamının ve tümüyle içeriğinin adalet ve hakkaniyet ölçütleriyle düzeltilmesini sağlamaktır.

BUNU KİM YAPABİLİR?

Anayasanın 150. Maddesine göre “Kanunların anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesine doğrudan dava açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisinde en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubuna ve üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir.”

Sayın Cumhurbaşkanının ve AK Parti Grubunun -içlerinde bazı sorular taşısalar bile- böyle bir başvuruda bulunması ihtimali olmadığına ve 120 milletvekilinin de imza toplaması pek mümkün görünmediğine göre, bu hukuki ihtiyacın gereğini yerine getirmek görevi Yeni Parti’ye düşmektedir.

Esasen Yeni Parti’nin sayın Genel Başkanı, bir yandan ’kabul’ oyu verirken öte yandan hukuka ve demokrasiye aykırı gördüğü birçok noktayı belirtmiş, itiraz ve tereddütlerini TBMM’de tutanaklara geçirmiştir. Yeni Parti yönetimi yasaya ‘evet’ diyeceğini açıklamışken, bazı üst yöneticiler dahil, milletvekillerinin büyük çoğunluğu ‘hayır’ oyu kullanmıştır.

Bu durumda yapmaları gereken yasayı, anayasa, adalet ve hakkaniyet ölçütlerine uygun olarak düzeltilmesi için Anayasa Mahkemesi önüne götürmektir. Tutarlılığın, kararlılığın, hukuka ve Anayasaya saygının gereği budur.

Anayasa Mahkemesinin vereceği karar, -bazıları tarih önünde mahkum olacak bir gafletle görmezden gelmeye çalışsa da- herkes için bağlayıcıdır. (AY Md. 153/6).

Yüksek Mahkemenin vereceği karar, yasanın kapsamının genişlemesine yol açarsa, bu sonuç ne Mahkemenin, ne de başvuranların sorunudur. Sorumluluk böyle önemli bir yasayı, Anayasanın temel ilkelerini gözeterek, hakkaniyete ve adalete uygun biçimde özenle yazmak yerine, ‘ben yaptım oldu’ kolaycılığına sapanlarındır.

Anayasanın 150. Maddesinin verdiği imkan kullanılmaz, haklı itirazlar söylenmiş ve grup çoğunluğu ‘hayır’ demişken, düzeltilmesi için Yüksek Mahkemeye başvurulmazsa, Anayasaya aykırı olduğunu bile söyleye dokunulmazlıkların kaldırılmasına oy verenlerin, mühürsüz/geçersiz oy pusulalarına itiraz etme cesareti gösteremeyenlerin tutumuna benzer bir görüntü oluşabilir.

Oysa, yeni olmaktan murat, herhalde eski yanlışların tekrarı değildir. Yeni olmak, eskinin yanlışlarına, ezberlerine, edilgen ve etkisiz düşünce kalıplarına karşı çıkmakla, tabuları yıkmakla olur. Bu tutumun elbette bedeli olacaktır, olur.

Fikret’in mısralarıyla “Zafer, biraz da hasar ister…”

Devletin direği adalettir.

Siyasetin görevi de en başta adalet direğini dosdoğru ve dik tutmaktır.

Fırtınalı ortamlarda adalet direğini sağlam tutmak cesaret ister.

Anayasa Mahkemesine başvurma süresi 60 gündür.

*Ertuğrul Günay, hukukçu, eski bakan.

Filistinli hukukçu Raji Sourani, T24'e konuştu: Buse Söğütlü/18 Eylül 2026

"Gazze'deki, tarihin en iyi belgelenmiş çatışması."

Her yıl Ermeni gazeteci Hrant Dink'in doğum günü olan 15 Eylül'de verilen Uluslararası Hrant Dink Ödülü töreninde, ödülün bu yılki sahibi Filistinli duayen avukat Raji Sourani'nin konuşmasında sarf ettiği bu cümle üzerine, daha önce bir şey üzerine hiç düşünmediğimi fark ettim: Her yıl, dünyanın çeşitli ülkelerinde yıllar önce işlenmiş savaş suçları kanıtlanıyor, failleri hapis cezalarıyla karşılaşıyordu fakat Gazze'deki soykırım, bunlardan farklı olarak neredeyse yaşanmasıyla eş zamanlı olarak kanıtlanmasına, mahkemelere konu edilmesine ve dünyanın gündemine taşınmasına rağmen bunun arkasındaki belgeleme emeğini gözden kaçırıyorduk. Filistinli gazetecilerin mesleki faaliyetleri, tam da bu sebeple, katliam ve saldırıları, hatta bazen kendi ölümlerini bile canlı yayında dünyaya duyurdukları için dünya çapında bir belgeleme pratiğiyken Filistinli avukatların çabalarını da aynı şekilde görüyor muyduk?

Filistinli avukatlar, yalnızca 7 Ekim 2023'te başlayan soykırımın belgelerini ortaya koyup uluslararası mahkemeye ileterek İsrail devletinin ve Başbakanı Binyamin Netanyahu ile diğer yetkililerin cezalandırılması için çabalamıyor. Bu pratik, aynı zamanda 2000'li yılların başından bu yana Gazze'de yaşanan her saldırı ve çatışmanın Filistinlilerin var olma hakkına nasıl bir tehdit oluşturduğunu da aynı uluslararası mahkemelerde kanıtlamaya çalışıyor. Üstelik yeteneklerini, meslekî birikimlerini ve yaşamlarını Gazze Şeridi'nde ve Batı Şeria'da yaşananları dünyaya duyurmak için ortaya koyan bu avukatlar bir profesyonel mesafesiyle kanıtlamaya çalıştıkları suçların da maruz kalanı konumunda.

İşte Raji Sourani de bu Filistinli avukatlardan biri. 70 yaşında olan, ömrünü Filistinlilerin var olma mücadelesinin tanınmasına adamış bu isimle Uluslararası Hrant Dink Ödülü vesilesiyle Hrant Dink Vakfı'nda bir araya geldik. Sourani'nin Gazze'deki evi ve ofisi, 7 Ekim 2023'te İsrail saldırılarının başlamasının ardından katıldığı bir yayında iki gün boyunca -aslında Gazze'de neler yaşandığını anlattıktan çok kısa süre sonra- 900 kiloluk bir bombayla vuruldu. Meslek hayatı boyunca 6 kez İsrail tarafından tutuklanıp yargılanan Sourani, İsrail'e karşı Uluslararası Adalet Divanı'nda açılan soykırım davasında çalışan avukatlardan biri.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, savaşın sebep olduğu yıkım ve ölümden ders çıkararak bizzat büyük Batılı güçler tarafından kurulan uluslararası hukuk sistemi son üç yıldır Gazze'de yaşanan soykırım konusunda çok ağır ve hayati bir sınav verirken Filistin İnsan Hakları Merkezi’nin (PCHR) kurucusu olan Raji Sourani, Gazze'deki soykırımın 'barış planına' rağmen devam etmesini bu sınavdan kalınmış olmasına bağlıyor.

Filistinli duayen avukat Sourani, dünyanın Rusya'nın Ukrayna'daki işgaline verdiği tepki ortadayken İsrail'in Gazze'de sebep olduklarına sessizliğine dikkat çekerek "Batı'da, ABD'de ve Avrupa'da ırkçı kolonyal zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz," diyor.

Trump planı bir yılı doldururken: "Gazze'ye tek bir torba çimentonun girmesi bile sağlanamadı"

ABD Başkanı Donald Trump'ın liderliğinde varılan ateşkes ve açıklanan barış planından sonra Gazze'de neler değişti veya bir şeylerin değiştiğinden bahsetmek mümkün mü? Gazzeliler son bir yılı nasıl geçirdi?

Birkaç gün içinde Trump'ın sözde barış planının üzerinden bir yıl geçmiş olacak. Bir yılın sonunda kesinlikle bir ateşkesten bahsedemiyoruz. Trump barış planından bu yana geçen bir yılda ölümler hâlâ devam ediyor ve son bir yılda hayatını kaybedenlerin sayısı, çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 1700'ü aştı. Bugüne kadar, 3 yıldır askerî tesislerde tutulan ve temel haklarından mahrum bırakılan, tecavüze, cinsel istismara ve işkenceye maruz kalan on binlerce mahkumu tek bir Kızılhaç personeli bile göremedi. Onları aç bırakıyorlar ve geriye dönük de işleyebilen yeni bir idam cezası yasası çıkardılar. Bugüne kadar on binlerce zorla kaybettirme vakası var. Nerede oldukları hakkında en ufak bir fikrimiz yok; ölü mü, diri mi, molozların altında mı yoksa hapishanelerde mi, kimsenin bir bilgisi yok. Tüm bunlarla birlikte, insanca yaşama uygun olmayan derme çatma çadırlarda ve kötü koşullarda, elektriksiz ve temiz su olmadan yaşayan 2 milyondan fazla yerinden edilmiş insanımız var.

Gazze'nin yüzde 85'i yıkıldı; okullarımız, üniversitelerimiz veya temel eğitimimiz yok. Sağlık altyapımız ve benzeri hiçbir şeyimiz yok; hepsi silindi ve yok edildi. Kıtlık devam ediyor ve insanlar hiçbir geliri, hiçbir şeyi olmadan günde zorla bir öğün yemek yiyebiliyor. Tüm Gazzeliler, toplamı zaten 365 kilometrekare olan Gazze'nin yüzde 30'luk bir alanına sıkıştırılmış durumda. Gazze'ye tek bir torba çimentonun girmesi bile sağlanamadı. İnsanların hemen yanı başında yaşadığı on binlerce ton çöp var ve bunu kaldıramıyorlar.

Bu koşullar altında; soykırımın kurumsallaştığını, etnik temizliğin kurumsallaştığını söylüyoruz. Bu, insanların yaşamını insanca sürdürebileceğine dair ortamın ortadan kaldırılması anlamına geliyor. İşte bu yüzden Trump planının soykırımın kurumsallaşması, etnik temizliğin kurumsallaşması olduğunu söylüyoruz ve bu sadece Gazze'de yaşanmıyor. Batı Şeria'ya da yayıldı ve Batı Şeria'da yaşananlar bir etnik temizlik süreci. Bu yüzden soykırım hâlâ canlı yayında devam ediyor, tüm dünya bundan haberdar ancak hükûmetler düzeyinde hiçbir şey yapılmıyor.

"'Uluslararası kabul görmüş standartlara göre hareket etmeniz gerekiyor' deyip bunu yaptığımızda da bizi engellediler"

Uluslararası Hrant Dink Ödülü gecesinde, ödülü kazandığınızın açıklanmasından hemen sonra yaptığınız konuşmada "Gazze'deki, tarihin en iyi belgelenmiş çatışması," dediniz. Ne demek istediniz?

Yıllardır hep şu suçlamayla karşı karşıya kaldık: “Siz Araplar, siz Filistinliler demagogsunuz. Çok konuşuyorsunuz. Sesiniz çok çıkıyor. Medeni değilsiniz. Bütün iddialarınız siyasi. Uluslararası kabul görmüş standartlara göre hareket etmeniz gerekiyor.” Peki bu nasıl olur? Evet, belirli mekanizmalar vardır. Suçların, isimlerin, tarihlerin yer aldığı hukuki dosyalar oluşturmanız gerekir. Savcıların nasıl çalıştığını bilirsiniz; bu dosyalara sahip olmadığınız için onların yerini almalı ve bu hukuki dosyaları inşa etmelisiniz.

1979'da ilk insan hakları örgütü olan ve ana örgüt kabul edilen El-Hak kurulduğundan beri, başından itibaren her türlü suçu hukuki olarak belgelemeye karar verdik. Yani üzerine yorum yapılan öylesine laflardan bahsetmiyorum; bilgili, donanımlı, hukuki araçlara sahip son derece profesyonel genç avukatlar fotoğraflarla, videolarla, sorumluların ne söylediğiyle, sosyal medyada ne paylaştıklarıyla, ne yapıp ne ettikleriyle bu dosyayı oluşturmak ve hukuk sistemine başvurmak için çalıştı.

İnsanlar bize, “İsrail Orta Doğu'daki demokrasinin vahası, neden onların hukuk sistemini kullanmıyorsunuz?” dediler. Biz İsrailli mevkidaşlarımızla, avukatlarla, insan hakları örgütleriyle bile iş birliği yaptık. Tüm bunları yaptık ama şahsen hiçbir zaman hayal kurmadım; işgal altında adaletin veya onurun elde edilemeyeceğini biliyorum. İşgal, tanımı gereği bir saldırı suçudur ve tarihteki hiçbir deneyim bize askerî mahkemelerde işgal altında adaleti sağlayabileceğinizi göstermez.

Fakat yine de İsrail hukuk sistemini kullanmaya başladık. Belgeledik ve başvurmaya başladık. On binlerce davadan sonra kanıtladık ki İsrail hukuk sistemi, İsrail Yüksek Adalet Divanı da dahil olmak üzere, suçlu işgal yönetimi tarafından işlenen organize, sistematik savaş suçlarına sadece tam bir hukuki ve siyasi kılıf sağlıyor. Dolayısıyla bu birimler, işgalin ve Filistinlilerle ilgili sürecin bir parçası durumundalar.

Sonra dedik ki tamam, bunda başarısız olduk, alternatif nedir? Bize harika bir alternatifiniz var, dediler: Evrensel yargı yetkisi. Ve bunu kullanmaya başladık. ABD'de, Yeni Zelanda'da, İsveç'te, İspanya'da, İngiltere'de, Güney Afrika'da, aklınıza gelebilecek her yerde kullandık. Ancak bu ülkelerdeki sistemi kullanmamızı engellemek için mevzuat değişikliklerine gittiler. İsviçre'de, İspanya'da, İngiltere'de yasaları değiştirdiler. "Daha başka ne yapabiliriz?" dedik. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) oradaydı.

Bu konunun müzakere edildiği ilk günden kararın çıktığı ana kadar işin içindeydim. Başlangıçta engellendik. Ancak Ocak 2015'ten itibaren orada bulunmamıza izin verildi. Yani Uluslararası Ceza Mahkemesi'ndeki çalışmalarımıza 7 Ekim'de başlamadık; yaşananlar için, Gazze'ye 2006'dan beri uygulanan abluka için ve 2008, 2009, 2012, 2014, 2017 Büyük Dönüş Yürüyüşü savaşları için yıllar öncesinden başladık.

Sonra 7 Ekim'de soykırım başladı. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yıllar boyu başarılı olamayışımızın ardından Güney Afrika'yı davayı üstlenip başvurmaya ikna edebildik. Ben de oradaki hukuk ekibinin bir parçasıyım.

"Demagoji suçlamalarından sıyrılıp sadece bölgede değil, dünya çapında bu alanda en üst düzey uzmanlar olarak tanınmaya başladık"

Soykırımın başlangıcında bir sorunla karşılaştık: Her şeyi eskisi gibi belgeleyebilir miyiz? Bu imkansız bir görevdi. Bu yüzden "örnekleme" dediğimiz şeyi yaptık. 39 hastaneyi yıktılar; biz dört ya da beşini alıp tamamen belgeledik. Üniversiteleri ve okulları aldık; belgeledik, örnekledik. Tabii ki hepsini tek tek yapamazdık. Adalet sistemini sıfırladılar. Yerleşim alanlarını yok ettiler. Biz ise bu şekilde çalışmaya aralıksız devam ettik.

Uluslararası Ceza Mahkemesi savcılarının, soruşturma ekibinin Gazze'yi ziyaret etmesini engellediler. Hâkimlerin bunu yapmasını engellediler. Peki orada belgelemeyi kim yaptı? Biz. Örneğin Gazze'de 65 kişilik bir kadromuz var; yaklaşık 22'si dışarıda, geri kalanı Gazze'nin içinde; dava dosyalarını hazırlıyor, mahkemeye sunuyor ve bilgi sağlıyoruz. İşte bu yüzden savcılara ve hakimlere yaptırım uygulamalarının ardından, mahkemeyi bilgiyle besleyen damarı kesmek için bize de yaptırım uyguladılar. ABD bile bu baskıyı hissettiği ve bunun cezalandırılması gerektiğini söylediği için gurur duyuyorum. Trump göreve geldiğinden beri neredeyse 25 başkanlık kararnamesi çıkardı; bunlardan biri de bizimle ilgili. Bu da süper önemli olduğumuz anlamına geliyor.

Böylece demagoji suçlamalarından sıyrılıp sadece bölgede değil, dünya çapında bu alanda en üst düzey uzmanlar olarak tanınmaya başladık ve sizin yaşınızda, bu bilgiyle donanmış yeni bir nesil yetiştirmeyi başardık. Bizler bir gün göçüp gideceğiz, bir süre sonra bu işleri bırakacağız. Ancak Filistin'de görevi devralan yepyeni bir nesil var ve başka birçoğu da katıldı; Avrupa ve ABD'deki uluslararası avukatların en seçkinleriyle birlikte çalışıyoruz. İşte bu yüzden devam etmek çok önemli.

Dokümantasyon budur. İnsanlarla sempatiyle ya da siyasetle konuşmuyorum. Basit bir kural vardır: Olgu, standart, sonuç. Olguların, yani hukuki olguların varlığından emin oluruz. Çok profesyonel ve en güncel şeylere dayanan gerçek belgeler sunarız. İkinci olarak, meslekî ve hukuki standartların bilincindeyiz ve bunları duruma uygularız. Çok düzgün bir hukuki belgeleme olmadan hiçbir şey yapamazsınız, bu dosyayı oluşturamazsınız. İddia ediyorum ki, tüm çatışmalar arasında buna sahip olma konusunda en iyisi biziz.

Siz bir avukatsınız. Yalnızca 2023’ten beri değil, çok daha uzun bir süredir uluslararası alanda Filistinlilerin haklarını ve var olma mücadelesini savunuyorsunuz. Fakat diğer yandan da uluslararası hukuka ciddi eleştirileriniz var. Bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz, Filistinlilerin var olma mücadelesine verdiğiniz hukuki desteği, bu uluslararası koşullarda nasıl gerekçelendiriyorsunuz?

Her şeyden önce, uluslararası hukukla ilgili bir sorun yok. Benim bununla hiçbir sorunum yok. Bence uluslararası hukuk ve insan hakları, insanlık deneyiminin en üst noktası.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra entelektüeller, akademisyenler, siyasetçiler ve sosyalistler bir araya geldi ve dedi ki "Savaş zamanında sivilleri nasıl koruyabiliriz? 85 milyon insanı kaybettik; şehirler, köyler haritadan silindi. Ordular arasındaki savaşta kadınların, çocukların suçu neydi ki bu kaderi paylaşıp öldüler?" Bu yüzden de bir sistem kurmaya karar verdiler. Suç işleyenlerin affedilmeyeceği bir sistem... Yani bir numaralı ilke: Hesap verebilirlik. Savaş suçu işleyen her suçlu hesap verecek, dediler. İkinci olarak bir Soykırım Sözleşmesi olacak, dediler. Harika! Bu durum Yahudilere, Ermenilere, Romanlara ve daha nicelerine yapıldı. Hiroşima, Nagazaki yok edildi. Tamam, o halde hesap verebilirlik bir zorunluluk. Bu suçların hiçbirinin cezasız kalmamasını sağlamalıyız, bunu yasallaştırmalıyız, dediler ve işte bu yüzden buna "Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi" adı verildi. Yani asıl amaç, daha başlamadan soykırımı durdurmaktı.

"Üç yıl geçti, hâlâ soykırım olduğundan mı şüpheleniyorsunuz? Biz bunu kanıtladık!"

Gazze konusunda... Üç yıl geçti, hâlâ soykırım olduğundan mı şüpheleniyorsunuz? Biz bunu kanıtladık. Netanyahu hakkında iki tutuklama emri ve Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) alınmış üç ihtiyati tedbir kararı var. Pek çok şey sunduk. Peki ne oldu? ABD ve İsrail, sırf hukuku kullandığımız için bize yaptırım uyguluyor. Bu büyük bir utançtır. Adeta Kafkaesk bir durumun içindeyiz. Şüpheli suçlular, soykırımcılar ve onları destekleyenler adalet sistemini cezalandırıyor. Normalde orada yargılanması gerekenler onlar ama tam aksine sistemi cezalandırıyorlar. Tıpkı Kafka romanlarındaki gibi; üzerine düşündüğünüzde bu tam bir delilik.

Şimdi, bu sonradan uydurulmuş bir şey olmadığına göre Avrupa'nın eyleme geçmesi ve tepki vermesi, diğer ülkelerin harekete geçmesi gerekirdi. "Bu bizim mahkememiz, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) imza atan 125 ülke var; onlar sizin hakimleriniz, sizin savcılarınız, onları savunmak zorundasınız" demeliydiler. Ama "Biz bu sistemin parçasıyız" demediler.

"Ya 'iyi kurbanlar' olmayı seçeceğiz ya da asla pes etmeyeceğiz"

Şimdi söylenecek en kolay şey şu: Ben ne yapabilirim? İşte bu, güce karşı gerçeği haykırma misyonu. Tam da bu yüzden bazı bölünmeler yaşanmaya başladı; İspanya, İrlanda, Belçika, Norveç, Slovenya, Lüksemburg gibi birkaç ülke "Hayır, bu bir canavarlık, bunlar suçlu ve dur demeliyiz" diyor. Ancak lider Avrupa ülkeleri şu an bu duruşu sergilemiyor.

Şimdi önümüzde iki seçenek var: Ya 'iyi kurbanlar' olmayı seçip "Elimizden gelenin en iyisini yaptık, şuraya buraya başvurduk, profesyoneldik ama fazlası için siyasi irade yok" diyeceğiz ya da asla pes etmeyeceğiz. Yani soykırım sürecinin bu kadar kolay ilerlemesine izin veremeyiz, her türlü yol ve araçla durdurmayı denemek zorundayız. Bu yüzden iyi insanları yanınıza çekmeye çalışırsınız ya, işte bu nedenle şu anda harika bir küresel hareket var. İnsanlar "Gazze'nin uluslararası hukukun mezarlığı olmasına izin vermeyeceğiz, Filistin'in bu hale gelmesine göz yumamayız ve elimizden gelenin en iyisini ortaya koymalıyız" diyor. Bizim misyonumuz bu.

Benim yaşımda bir insan için yapılabilecek en kolay ve en tatlı şey "Hayatımın 40 yılını bu işe yatırdım, daha fazlasını yapamam, ABD ve İsrail'in karşısında duramam; onlar çok güçlü, çok kudretli" demek olurdu. Hayır, tıpkı bazı meslektaşlarım gibi biz de bedel ödemeye hazırız. Onlar genç, harika avukatlardı; sizin yaşlarınızda, çok gelecek vaat eden, azimli insanlardı. Benim kişisel asistanım... Kendisi, eşi ve iki kızı dördünlü helikopterle (quadcopter) suikaste uğradı.

Pes edemeyiz çünkü bir misyonumuz var. Adaleti ve onuru getirmek zorunda olduğunuz bir misyon... Bu yüzden belgeledik, bir avukat olarak profesyonel görevimizi yaptık, çalınabilecek her kapıyı çaldık. Bizler, bu dünyayı orman kanunlarının yönettiği bir yere dönüştürmek istemeyenlerin tarafındayız. Ortak değerlere dayalı hukukun üstünlüğünü istiyoruz. Bunu biz icat etmedik, bunu dünya icat etti.

"Bu durumda söylenecek en kolay şey 'Elimden geleni yaptım, artık dayanamıyorum' demek olurdu"

Savaşın ilk günlerinde 'Democracy Now!'a verdiğiniz iki günlük mülakatın ardından Gazze'deki eviniz İsrail güçleri tarafından bombalandı. Ofisiniz bombalandı. Açıklamalarınız, çabalarınız sebebiyle çok kez Gazze'den ayrılmanız gerektiği telkinleriyle karşılaştınız. Filistinliler için mücadele eden bir Filistinli avukat olarak bu süreçte siz ne hissediyorsunuz? Gücünüzü ve motivasyonunuz nereden alıyorsunuz?

Gazze'deki meslektaşlarımın neredeyse 45 kadarı aileleriyle birlikte soykırım koşullarını bizzat yaşıyor. Bu; günün her saati etrafınıza bombaların yağması, kıtlık çekmek, tıbbî hizmetlerden mahrum kalmak anlamına geliyor. Yerinizden ediliyorsunuz, çocuğunuza biraz yiyecek ve ilaç bulabilmek için saatler harcamak zorunda kalıyorsunuz. Çocuklarınız okula gitmiyor, üniversiteye gitmiyor. Aynı zamanda yaptırımlara maruz kalmış durumdasınız ve maaş alamıyorsunuz. Yani insanların hiçbir geliri yok. ABD'deki ve diğer tüm bankalardaki hesaplarımızı dondurdular; etiketlendiğimiz için tek bir kuruş bile alamıyoruz. Bu durumda söylenecek en kolay şey "Elimden geleni yaptım, yaptırım altındayım, artık dayanamıyorum" demek olurdu. Ancak size şöyle söyleyebilirim ki bu yılki çalışmalarımız tek bir saat bile aksamadı; bu da adanmış insanlardan bahsettiğimiz anlamına geliyor.

"Gazze'deki bu kavgayı kaybedersek Parisli de bunun bedelini ödeyecek, Türk de ödeyecek, İspanyol da ödeyecek"

Herkesi kastetmiyorum ama oradakilerin neredeyse yüzde 80'i çalışmaya devam ediyor. Sundukları değerin farkındalar ve bunu anlıyorlar. Zor zamanlar insanı iki seçenekle baş başa bırakır: Ya pes edersiniz ya da meydan okursunuz. Bizler gayet romantik devrimcileriz; fikrin, adaletin ve onurun gücüne sahibiz ve bunu başarmak için çabalayacağız. Kötülüğün galip gelmesine izin vermeyeceğiz. Bu dünyadaki siyasi sisteminin ne kadar acımasız olduğunu biliyoruz ama çok inatçı olmalıyız; pes edersek bunun herkes için alternatifi orman kanunları olur.

Şundan eminim: Bir noktada, bir aşamada, ne zaman olur bilmiyorum, bunun üstesinden geleceğiz ve adalet sağlanacak. Çünkü şu an yaşananlar sadece hukuka ve insanlığa değil, mantığa da aykırı. İnsanlığın evrensel değerlerine aykırı. Tarihin doğru tarafında olduğumu hissediyorum; adil, haklı bir davayı savunuyorum. Halkımız adaleti ve onuru hak ediyor. Ve eğer Gazze'deki bu kavgayı kaybedersek; Parisli de bunun bedelini ödeyecek, Türk de ödeyecek, İspanyol da ödeyecek. Bu yüzden insanlık adına kendi payımıza düşen katkıyı sunmak zorundayız. Bizi destekleyen ve bu mücadeleyi veren pek çok insanın "Sizin aracılığınızla kendi insanlığımızı, hukukun üstünlüğünü ve insanlık onurunu savunuyoruz" demesinin sebebi budur.

Çünkü bu yaşananlara izin verilirse yarın Trump çıkıp "Venezuela'nın petrolüne ihtiyacım var, onu almalıyız" der ve gidip Venezuela'yı işgal eder. "Kanada bizim 51. eyaletimiz olmalı, orayı ilhak etmeliyiz" der. "Grönland ulusal güvenliğimiz için gerekli" der. Dünya artık uyanıyor mu? Bu yapılan kötülüktür. Ve eğer bu böyle devam ederse, bedelini herkes ödeyecek.

"Batı'da, ABD'de ve Avrupa'da ırkçı kolonyal zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz"

Yine de henüz karşı duracak ve bir şeyler yapacak ortak bir siyasi irade yok. Oysa ihtiyacımız olan tek şey, Ukrayna'da yaptıkları gibi basit ve güçlü mesajlar vermeleriydi: "Siz işgalcisiniz, yaptığınız işgaldir, bu yasa dışıdır ve yaptırımlara maruz kalacaksınız". Ukrayna halkı için "İşgale karşı her türlü yol ve yöntemle direnme ve kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptirler" dediler; onları para ve silahla desteklediler, dünyadaki özgür insanları gidip güçlerini birleştirmeye, silahlanıp savaşmaya çağırdılar. İsrail işgali bundan farklı mıdır? Ukraynalıların UCM ve UAD'ye gitmelerine yardımcı oldular, orada açılmış davaları var.

Peki, Ukrayna'da buna izin verirken neden Filistin'de İsrail'e karşı olmasına izin vermiyorsunuz? İşte bu yüzden uluslararası hukukun çifte standartlı uygulanmasına ve siyasallaştırılmasına karşı savaşıyoruz. Çünkü Batı'da, ABD'de ve Avrupa'da ırkçı kolonyal zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz. Ve haklı olarak bunun için mücadele etmek zorundayız. Sadece LGBTIQ+ evrenseldir, başka hiçbir şey evrensel değildir diyemezsiniz. Bu değerlerin hepsi birbiriyle bağlantılıdır.

 "Trump'ın planı sadece işgali kurumsallaştırıyor; Türkiye'nin ve diğerlerinin anlaması gereken şey bu"

Türkiye bir yandan çok uzun zamandır Filistinlilerin yaşadıklarını gündeme getiren, barış çabalarına destek olan bir pozisyonda. Fakat diğer yandan da özellikle Amerikan destekli olan ve çokça eleştiri alan barış planının da uygulanması konusundaki baş aktörlerden. Türkiye'nin Gazze konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Filistinliler, Türkiye'nin pozisyonunu nasıl görüyor?

İlk bir yıl boyunca ateşkes sağlanmadı. İkinci yıl ise barış planına dair tek bir kelime dahi edilmedi. İşgalin sona erdirilmesi, soykırımın bitirilmesi ve saldırıların durdurulması hakkında tek bir söz söylenmemesi bir yana ölümler ve yıkım hâlâ devam ediyor. Uluslararası hukuktan, uluslararası insancıl hukuktan, insan haklarından tek bir kelime dahi bahsedilmiyor ve Sayın Trump ömür boyu başkanımız olmak istiyor.

Trump'ın planı bana göre bir kötülüktür; çok kötü, çok çirkindir, işe yaramamaktadır ve yaramayacaktır da. Sadece işgali kurumsallaştırıyor. Türkiye'nin ve diğerlerinin anlaması gereken şey budur. Bu plan yardımcı olmuyor. Filistinlilere yardım etmek istediniz ama bu hiçbirine yardım etmiyor. Evet, belki ölümlerin sayısal oranları değişti ama soykırım ortamı ve etnik temizlik ortamı varlığını sürdürüyor.

Türkiye, Filistin'e ve Filistinlilere yönelik iyi işler çıkarıyor. Çok yardımcı oluyorlar ve farklı düzeylerde çok kritik siyasi hamlelere müdahil oldular. Ancak hâlâ soykırımın devam ettiğini, etnik temizliğin sürdüğünü ve bunun fiilen Batı Şeria'ya yayıldığını söylüyorsak, ne yazık ki Türkiye'nin bu durumu yeniden değerlendirmesi gerekir.

Hrant Dink’in hayatı ve gazeteciliğini düşününce nasıl bir ortak noktada buluşuyorsunuz? Hrant Dink de hem Türkiye’de, burada öteki olarak görülen Ermenilerin sesini duyurmaya çalışıyordu. Siz de Filistinlilerin yaşadıklarını dünyaya anlatma çabasındasınız. Arada nasıl bir bağ ve benzerlik görüyorsunuz?

Hrant Dink şöyle demişti: "Hâlâ yürüyorum ve işimi yapabiliyorum. Etrafımda ne kadar tehdit, ne kadar yakın tehlike olursa olsun, hâlâ yürüyebildiğim sürece bu beni caydıramaz." O, ifade özgürlüğüne tüm kalbiyle inanıyordu. Bence bu, insan onurunun en önemli sütunlarından birisi ve kendisi bunun bedelini çok ama çok ağır ödedi; bahsettiğim sözleri ettikten birkaç gün sonra da vurularak öldürüldü.

"Bu ödül, bu insanların, çektikleri acıların ve feda ettikleri hayatların tanınması anlamına geliyor"

Benim için bu ödülün çok farklı bir anlamı var. Ermeniler soykırıma, haksızlıklara uğradılar ve o "bir daha asla" sloganını hayata geçirdiler. Bu ödülün bana değil; temsil ettiğimiz insanlara, İsrail'in soykırımının, etnik temizliğinin ve savaş suçlarının mağdurlarına verilmesi tam da bu anlama geliyor. Böylece güçlerini birleştiriyorlar, son derece haklı davanızın yanında yer alıyorlar. İsrailliler bu suçu bizzat işlerken böyle bir desteği yanınızda hissetmek harika bir duygu. Bu; desteğin, dayanışmanın, doğru yolda olduğunuzun ve iç barış ile dünya barışını korumak için mantığa, bu ortak değerlere başvurmanın son derece önemli olduğunun çifte kanıtı.

Öte yandan soykırımı gerçek zamanlı olarak canlı yayında aktarmayı başaran, son derece profesyonel 262 harika genç gazetecimizi kaybettik. Kadın ya da erkek, her biri sadece bu savaşta değil, Gazze'de yaşanan her şeyde kendini adamış, hırslı ve geleceği son derece parlak gazetecilerdi. Hayatlarını ne kadar büyük tehlikelere attıklarını ve uluslararası medyanın bu ana kadar Gazze'ye girmesine nasıl izin verilmediğini çok iyi biliyorum. Dolayısıyla bu ödül, bu insanların, çektikleri acıların ve feda ettikleri hayatların tanınması anlamına geliyor.

Şahsen minnettarım ve kazandığım ödülden gerçekten onur duyuyorum.

16 Eylül 2026 Çarşamba

İnsan kaybettiğini ne zaman anlar? Mustafa Yeneroğlu+13/09/2026

Kınalızâde, Ahlâk-ı Alâî’de düşmana nasıl muamele edilmesi gerektiğini anlatırken bugüne de dokunan bir şey söyler.

Onun “düşman” dediği yerde özellikle durmak gerekiyor. Çünkü günümüz siyasetinin belki de en ağır sorunlarından biri, demokratik siyasette rakip olması gereken insanların giderek düşman olarak kurgulanması. Rakip artık seçimde yarışılacak, bazen kazanacak bazen kaybedecek meşru bir siyasi aktör değil; yenilmesi, etkisizleştirilmesi, mümkünse oyun alanının dışına çıkarılması gereken bir tehdide dönüşüyor.

Kınalızâde ise gerçek bir düşman karşısında bile insanın kendisini bağlayan bir ölçü bulunduğunu hatırlatıyor. Haksız yere düşmanını alt eden, sonra da “yendim” diye sevinen insanın aslında neyi kazandığını sorguluyor.

Görünüşte galip odur. Fakat Kınalızâde’ye göre hakikatte mağlup olan da odur.

Çünkü siyasette kazanç ve kaybı çoğunlukla sonuca bakarak ölçüyoruz. Seçimi kim aldı, belediye kime geçti, kim tasfiye edildi, kim makamını korudu?

Oysa insan bazen istediğini elde ederken başka bir şey kaybedebilir.

Kazandığını hemen görür; kaybettiğini ise çok sonra fark eder. Hatta bazen hiç fark etmez.

İnsan, yaptığı bir şeyden mahcup olma kabiliyetini nasıl kaybeder?

Ahlaki aşınma bir anda gerçekleşmez. İnsan sabah başka biri olarak uyanmaz.

Önce bir sınır aşılır. Bunun için mutlaka bir gerekçe vardır. Şartlar farklıdır, karşıdaki tehlikelidir, zaman dardır, mesele hayatidir. İlkinde insan yine de biraz huzursuz olur.

Sonra benzer bir durum yeniden ortaya çıkar. Bu defa ilk seferin gerekçesi de elde hazırdır. Üçüncüsünde artık uzun uzun açıklamaya ihtiyaç dahi duyulmaz.

Bir müddet sonra insanın davranışına verdiği isim de değişmeye başlar.

Keyfîlik tedbir olur. Ayrımcılık sadakatin gereği olur. Baskı zaruret olur. Hukukun etrafından dolaşmak devlet aklı olur. Dün başkasının elinde zulüm dediğimiz şey, bugün bizim elimizde memlekete hizmet haline gelir.

İnsan artık kendisini kandırdığını da fark etmez.

İnsan Yaptığı Şeye Dönüşür

Kur’an’ın, kendilerine yeryüzünde fesat çıkarmamaları söylendiğinde “Biz ancak ıslah edicileriz” diyen insan tipini anlatması bu yüzden çok sarsıcıdır. Çünkü burada insan yaptığı kötülüğü gizlemiyor; ona başka bir isim veriyor. Ahlaki körleşmenin daha ileri hali belki de budur: Kötülük yapıp bundan rahatsız olmak değil, yaptığının iyilik olduğuna inanmak.

Üstelik dindarlık da insanı bu körleşmeden kendiliğinden korumuyor. İbadetin anlamı yalnızca yerine getirilmiş olmasında değil, insanı neye dönüştürdüğünde ortaya çıkıyor. Dindarlık şuurdan ve ahlaki muhasebeden kopup alışkanlığa ve aidiyete dönüştüğünde, insan ibadetlerini sürdürürken vicdanını da susturabilir.

Eski ahlak düşüncesinin üzerinde ısrarla durduğu bir mesele var. İnsan yalnızca davranışlar üretmez; davranışları da zaman içinde insanı üretir.

Aristoteles bunu karakter ve alışkanlık üzerinden düşünür. İslam ahlak düşüncesinde de benzer bir anlayış vardır. Tek bir davranış henüz karakter değildir; fakat tekrar edilen davranışlar zamanla insanda yerleşir ve onu o davranışı daha kolay yapabilen birine dönüştürür.

Genelde yaptığımız şeylerin başkalarına ne yaptığını soruyoruz.

Daha az sorduğumuz soru şu: Yaptığım şey bana ne yapıyor?

Bir haksızlığa sessiz kaldığımda yalnızca o haksızlığın sürmesine katkıda bulunmuş olmuyorum. Bir sonraki haksızlık karşısında susması biraz daha kolay bir insan haline de geliyorum.

Bir sınırı aştığımda yalnızca sınırın öte tarafına geçmiş olmuyorum. Geri dönüp baktığımda o sınırı eskisi kadar yüksek görmeyen biri olabiliyorum.

Siyasi hareketler de yaptıklarıyla kendilerini inşa ederler. Bir istisna, ardından başka bir istisna; bir gerekçe, ardından aynı gerekçenin daha geniş kullanımı.

Ve bir gün başladıkları yerde olmadıklarını görürler.

Ya da dönüp hiç bakmazlar.

Zulüm Önce Bakışta Başlar

Shakespeare’in Macbeth’inde asıl etkileyici olan budur. İlk cinayetten önceki Macbeth ile sonraki Macbeth aynı kişidir; ama artık aynı ahlaki eşiğe sahip değildir. İnsan bir sınırı aştığında, geride yalnızca yaptığı şey kalmaz; kendisi de değişir. Bir zamanlar kendine yakıştıramadığını artık rahatça yapabilmek insana güçlenmiş olduğu hissini bile verebilir. Oysa belki güçlenmemiş, kendisini durduran bir şeyi kaybetmiştir.

Başka bir ölçü daha var: Yaptıklarımız bizi ne kadar rahatsız ediyor?

Nelerden hâlâ mahcup olabiliyoruz?

Mahcubiyet bugün, özellikle siyasette, zayıflık gibi görülüyor. Tereddüt etmeyen, geri adım atmayan, hata kabul etmeyen, yaptığından hiç şüphe duymayan insan güçlü sayılıyor.

Oysa mahcubiyet belki insanın elinde kalan son ahlaki güvencelerden biridir.

Eski Yunan’ın aidos dediği şey yalnızca başkalarının önünde utanmak değildi. İnsanın kendisine yakıştıramadığı şey karşısında duyduğu çekinmeyi ve sınır duygusunu da kapsıyordu.

Bizim ahlak geleneğimizdeki hayâ ve edep kavramlarında da, bütün farklılıklarına rağmen, benzer bir taraf vardır: Her yapabileceğini yapmamak.

Ömer Türker’in üzerinde durduğu “ihtiram” kavramı burada düşündürücü geliyor bana. İhtiram, karşımızdakinin varlığını, değerini ve bizimle ortaklığını gerçekten idrak edebilmekle başlıyor. Bunun davranışa dönüşmüş hali ise edeptir.

Bu farkındalık kayboldukça karşımızdakini yok saymak, kendimizi üstün görmek ve nihayet ona zulmetmeyi kendimize hak görmek kolaylaşıyor.

Belki siyasette hukuktan bile önce kaybedilen bir şey vardır: Karşımızdakine ihtiram.

Rakibimiz de bizim kadar hak sahibi midir? Onun hakkı, onu sevmediğimizde de hak olarak kalıyor mu?

Yoksa karşımızdakini yavaş yavaş kişiliğinden soyup “karşı taraf”, “engel”, “tehdit”, “bertaraf edilmesi gereken unsur” haline mi getiriyoruz?

Karşımızdakinin yüzünü görmemeye başladığımızda ona yaptığımız şeyin ağırlığını da daha az hissederiz.

Belki zulüm, kanundan ve karardan önce, bakışta başlar.

Zaruret Nerede Biter, Mazeret Nerede Başlar?

Ancak burada kolay bir ahlakçılığa da düşmemek gerekiyor.

Siyaset insana her zaman iyi ile kötü arasında tertemiz tercihler sunmaz. Devlet yönetiminde bazen birbirinden kötü ihtimaller arasında karar vermek gerekebilir. Michael Ignatieff’in The Lesser Evil’da tartıştığı mesele de budur: Olağanüstü şartlarda demokratik yönetimler bile daha büyük bir kötülüğü önlemek için bazı kötülükleri gerekli görebilirler.

Fakat “zaruret”in kendisi tehlikeli bir ahlaki dile dönüşebilir. İnsan başka seçeneği olmadığına kendisini kolayca inandırabilir ve iyi niyet, ağır sonuçların gerekçesi haline gelebilir.

Bazen insan gerçekten ağır bir karar vermek zorunda kalabilir. Eli kirlenebilir. Ama yaptığı şeyin ağırlığını taşımaya devam ediyorsa, içinde hâlâ bir ölçü vardır.

Tehlike, zorunlu gördüğümüz kötülüğü zamanla iyilik diye anlatmaya başlamaktır. Daha da kötüsü, onunla övünmektir.

Mahcubiyet yalnızca “yanlış yaptım” diyebilmek değildir. İnsan, haklı olduğuna inandığı bir tercihte bile kaybolan şeyi görebilmeli, kazandığının yanında ödediği ahlaki bedeli de hesaba katabilmelidir.

Gerçekten “başka yol bulamadığımız” için mi böyle davranıyoruz?

Yoksa çoğu zaman başka bir yol aramıyor muyuz?

İnsanları birbirinden kötü iki seçenek arasında sıkışmış trajik kahramanlar olarak düşünmek gerçeği fazlasıyla güzelleştirebilir. Bazen mesele zaruret değil; aidiyet, mahalle bağları, menfaat veya makamı ve itibarı kaybetme korkusudur.

Belki bunların hepsinden daha sıradan bir sebep de vardır: İnsan başka türlü davranabileceğini artık düşünmüyordur.

O zaman “Başka çarem yoktu” demeden önce kendimize sormamız gerekir: Gerçekten başka bir yol aradım mı? Yoksa kararımı çoktan vermiş, sonra ona bir gerekçe mi aramıştım?

İnsanın kendisiyle yüzleşmesi belki burada başlıyor.

Çünkü elin kirlenmesi trajik olabilir.

Fakat insanın elindeki kiri artık kir olarak görememesi başka bir şeydir.

Vicdanımız Diye Kimin Sesini Dinliyoruz?

Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlakı’nda üzerinde durduğu ahlaki sorumluluk, yanlış yaptıktan sonra duyulan vicdan azabından ibaret değildir.

Sorumluluk eylemden önce gelir.

Topçu, insanın grubun iradesine teslim olduğunda kör bir itaate sürüklenebileceğini söyler. Vazifesini sorgulamadan yapan “namuslu adam”ı eleştirirken hatırlatır: O vazife bazen cellatlar eliyle de sunulabilir.

O halde mesele yalnızca “Bunu yaparsam başıma ne gelir?” değildir.

Belki daha zor soru şudur: Bunu yaparsam ben ne olurum?

Siyaset bu soruyu kolayca unutturuyor. Çünkü insan tek başına yaşamıyor.

Partiler, cemaatler, ideolojiler, devletler, mahalleler yalnızca bize fikir vermiyor. Bazen ne karşısında öfkeleneceğimizi, neyi mazur göreceğimizi, ne zaman susacağımızı, hatta neden vicdan azabı duyup neden duymayacağımızı da öğretiyor.

İlhami Güler, Fromm’dan hareketle “otoriter vicdan” diye önemli bir ayrımdan söz eder. İnsan kendi vicdanını dinlediğini sanırken, içinde yaşadığı toplumun, devletin, grubun veya başka bir otoritenin sesini içselleştirmiş olabilir. Hatta otoritenin takdiri vicdan rahatlığına, onun hoşnutsuzluğu ise vicdan azabına dönüşebilir.

Belki otoritenin insana verdiği en tehlikeli güven de budur: Kendi ahlaki durumunu artık sorgulamasına gerek olmadığı duygusu.

Çünkü o zaman soru yalnızca vicdanımızı dinleyip dinlemediğimiz değildir. Vicdanımız diye dinlediğimiz sesin kime ait olduğudur.

Bir davranışı bizim tarafımız yaptığında başka, karşı taraf yaptığında başka değerlendiriyorsak; aynı yönteme, faili değişince başka bir isim veriyorsak; “bizden” olana gerekçe, “onlardan” olana ilke uyguluyorsak…

Gerçekten ahlaki muhakeme mi yapıyoruz?

Yoksa aidiyetimizin sesini mi dinliyoruz?

Aynı Şeyi ‘Karşı Taraf’ Yapsaydı?

Bunu kendimizde görebilmek için belki zaman zaman yalnız kalmamız gerekiyor.

Alkışın sustuğu bir yerde.

Rakibin bulunmadığı, kimseye cevap yetiştirmenin gerekmediği; makamın, partinin ve mahallenin bir süreliğine dışarıda kaldığı bir yerde.

İnsan ancak orada kendisine bazı soruları dürüstçe sorabilir: Bugün sahip olduğum güç elimde olmasaydı, bu yöntemi yine doğru bulur muydum?

Aynı şeyi karşı taraf yapsaydı, aynı kelimelerle savunur muydum?

Ve belki en zor soru: Bunu yapan kişi ben olmasaydım, bugün yaptığım şeyi nasıl adlandırırdım?

Bu soruların kolay cevapları yok. Belki mesele cevap vermekten önce, insanın kendi cevabından biraz ürkebilmesidir.

Robert Bolt’un Thomas More’u anlattığı A Man for All Seasons’ta bir sahne vardır. More’un damadı Roper, şeytanı yakalayabilmek için gerekirse İngiltere’nin bütün kanunlarını kesip devirmeye razıdır. More ona, bütün kanunları yere serdikten sonra rüzgâr döndüğünde arkasına saklanacak ne bulacağını sorar.

Bu sahneyi değerli kılan yalnızca “hukuk bir gün size de lazım olur” şeklindeki tanıdık ders değildir. Daha derin bir şey söylüyor. İnsan düşmanını yakalamaya çalışırken, kendisini koruyan dünyayı da yıkabilir.

Bir kurumu araçsallaştırırsınız. Bir hukuk kuralının etrafından dolaşırsınız. Bir istisnayı bu kişiye mahsus sayar, bir teamülü “ama bu başka” diyerek çiğnersiniz.

O gün kazanmış olabilirsiniz.

Fakat ertesi sabah herkes bir önceki güne göre biraz daha az hukukla uyanır.

Siz de.

Unuttuk Mu, Hiç Öğrenmedik Mi?

Son yıllarda yaşadıklarımız karşısında beni asıl hüzünlendiren de budur.

Tek tek yanlışlar bile değil.

Bir zamanlar bizi rahatsız eden bazı şeylerin artık bizi aynı ölçüde rahatsız etmemesi.

Bir zamanlar bize yapıldığında itiraz ettiğimiz şeyleri bugün başkasına yapılırken açıklayabiliyor olmamız.

Bir zamanlar “Bu bize yakışmaz” diyebildiğimiz yerde bugün “ama” ile başlayan uzun cümleler kurmamız.

Bir zamanlar bazı şeyleri bildiğimizi düşünüyorduk.

Hukukun neden iktidarın elindeki bir araçtan ibaret olmaması gerektiğini.

Devlet gücünün neden sınırlandırılması gerektiğini.

Bir insanın hakkının, onun kimliğinden ve bize yakınlığından bağımsız olarak hak olduğunu.

Bize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına yapmamanın, birlikte yaşamanın en eski şartlarından biri olduğunu.

Peki gerçekten biliyor muyduk? Belki de hiç öğrenmemiştik.

Belki doğru tarafta olduğumuz zamanlarda doğru cümleleri söylemeyi, doğru ilkelere sahip olmakla karıştırdık.

Bir ilkeye gerçekten inanıp inanmadığımız, o ilke çıkarımızla çatıştığında anlaşılıyor.

Hukuk bizi korusun diye hukuk devletini savunmak kolay.

Adalet bizim lehimize hüküm versin diye adaleti savunmak kolay.

İfade özgürlüğü bizim sözümüzü korusun diye özgürlükçü olmak kolay.

Asıl imtihan, ölçünün bizim elimizi de bağladığı yerde başlıyor.

Belki biz o sınavı yeterince vermeden kendimizi geçmiş saydık.

Bunu düşünmek, “değerlerimizi unuttuk” demekten daha hüzünlü geliyor bana.

Çünkü unutulan şey hatırlanabilir.

Hiç içselleştirilmemiş olanı ise yeniden öğrenmek gerekir.

İlhami Güler vicdanı, düşünme ve tefekkürle canlı tutulan bir kora benzetiyor; kullanılmadığında üzerinin küllenebileceğini söylüyor.

Bütün bunları birilerini mahkûm etmek için yazmıyorum. Olup bitenlerin ağırlığı karşısında birkaç mahkûmiyet cümlesinin bir şeyi değiştirmeyeceğini de kabullendim.

Böyle zamanlarda başkasının vicdanını sorgulamak kolay. İnsanın kendi vicdanıyla baş başa kalması daha zor.

Çünkü güç bazen insanı yalnızca zalimleştirmez. Bazen ona haklı olduğundan hiç şüphe etmemeyi öğretir.

Yine de bir insan yanlış yaptığını fark edebildiği sürece geri dönebilir.

Bir siyasi hareket ölçüsünü kaybettiğini görebildiği sürece yeniden arayabilir.

Bir toplum yaptıklarından hâlâ mahcup olabiliyorsa içinde canlı bir şey vardır.

Asıl büyük kayıp, kaybettiğimiz şeyi artık aramamamızdır.

Belki bu yüzden bugün kimin kazandığını, kimin kaybettiğini konuşmadan önce biraz durmaya ihtiyacımız var.

Neleri normalleştirdiğimize.

Neleri artık görmediğimize.

Bir zamanlar nelere itiraz ettiğimize.

Hangi kelimelerin anlamını değiştirdiğimize.

Ve bütün bunları yaparken kendimizden neleri geride bıraktığımıza.

Çünkü bazen insanın başına gelen en büyük felaket, bir şeyi kaybetmesi değildir.

Onu kaybettiğine artık üzülmemesidir.

*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul Milletvekili

Kozinoğlu dosyasının kilidi öldüğü 2011 değil, 1991’de: MİT'e uzanan nüfuz ağı Soner Yalçın/15 Eylül 2026

 Sovyetler Birliği dağıldı, Soğuk Savaş bitti….

ABD, karşısındaki en büyük siyasi ve askeri gücün çöküşü Yeni Dünya Düzeni’nin başlangıcı oldu. Neler yaşandı:

Ortadoğu yeniden biçimlendi; Körfez Savaşı ile Amerikan askeri gücü bölgeye yerleşti...

İsrail-Filistin sorunu Washington’ın yeni Ortadoğu düzenine bağlandı. Ve asıl büyük kapışma Asya’da başladı: ABD’nin gözü eski Sovyetlerdeki Müslüman cumhuriyetler üzerindeydi: Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan… Coğrafyada petrol vardı, doğalgaz vardı. Stratejik konumu Çin’e dayanıyor, İran’ı kuzeyden kuşatıyor, Afganistan’a açılıyordu...

Mesele birkaç yeni devletin bağımsızlığı değildi. Asıl kavga, Sovyetlerden boşalan bu coğrafyada kimin nüfuz kuracağıydı?

Bu sorunun yanıtı sizi Kozinoğlu dosyası ile buluşturacak.

CIA ELEMANLARI

Soğuk Savaş biter bitmez Washington harekete geçti. Birkaç ay içinde Rusya dışındaki 11 eski Sovyet cumhuriyetinde Amerikan büyükelçilikleri açtı...

1992’de çıkardığı Özgürlüğü Destekleme Yasası ile milyarlarca dolarlık yardım; serbest piyasa, yeni siyasal kurumlar, medya ve sivil toplum programlarına bağlandı…

Askeri adım gecikmedi: 1994’te Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve ardından Özbekistan NATO’nun Barış İçin Ortaklık programını başlattı.

Bu Müslüman toplumlarla nasıl ilişki kurulacaktı?

CIA yöneticisi Graham Fuller, 1991’de Pentagon için hazırladığı çalışmada İslam’ın bütünüyle düşman sayılmasına karşı çıktı. Sonraki yıllarda RAND raporları daha sonra bunun adını koydu: “Ilımlı İslam”...

Yıllar sonra Fuller’ın, Fethullah Gülen’in ABD’de kalabilmesi için referans veren CIA görevlilerinden biri olması tesadüf değildi…

Washington planı yaparken o coğrafyada ne yaşandı?

FETÖ, Türkiye dışındaki ilk lisesini 1992’de Azerbaycan’da açtı. Aynı yıl Kazakistan’a geçti. Ardından Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan geldi. Yedi yıl sonra Kazakistan’da 30, Kırgızistan’da 15, Özbekistan’da 16, Türkmenistan’da 10, Azerbaycan'da 15 okul açtı…

Ayrıca üniversiteler kurdu. Zaman gazetesini yerel dillerde yayımladı. Vs.

Bu okulların hedefi bu yeni cumhuriyetlerin gelecekteki yöneticilerini yetiştirmekti…

Rusya gelişmeden rahatsız oldu. Rusya/ Putin 2007’de FETÖ bağlantılı 16 okulu kapattı.

Özbekistan daha erken davrandı, okulların tamamını 2001’de kapattı.

Evet konu hiç eğitim değildi; Rusya- Özbekistan bu ağı güvenlik meselesi olarak gördü.

Türkiye’nin bölgedeki bu gelişmeleri izleyen kurumu vardı:

FETÖ’nün henüz sızamadığı MİT…

BİR DİĞER MİT GÖREVLİSİ

Dönelim şimdi Kaşif Kozinoğlu’na…

1995’te Özel Kuvvetler’den ayrılıp MİT'e geçti.

Suriye, Bosna-Hersek, Afganistan'da görev yaptı. Asya bölgesinin tamamı sorumluluk alanındaydı. Özbekistan’a ilk kez 1998’de gitti. Vs.

2010 Eylül’ünde ise MİT Müsteşarı Hakan Fidan tarafından Asya Bölgesi Başmüşaviri olarak görevlendirildi.

11 Ocak 2011’de yeniden yurtdışına çıktı. Savcılık çağrısıyla 9 Mart’ta Afganistan’dan Türkiye’ye döndü. Ertesi gün tutuklandı...

Fakat burada başka ismi tanımamız gerekiyor: Enver Altaylı...

Ailesi Sovyetler’den kaçıp Özbekistan’dan Türkiye’ye geldi. Türkiye'de Soğuk Savaş kuşağının antikomünist isimlerinden.

Altaylı’nın Amerikan istihbarat dünyasıyla ilişkisinde ilk önemli isim yine Özbek kökenli Ruzi Nazar…

Sıradan Amerikalı diplomat değildi; İkinci Dünya Savaşı’nın ardından CIA’ya girdi. 1959’da Ankara’ya geldi ve 1971’e kadar Amerikan Büyükelçiliği’nde çalıştı. Sovyetler Birliği içindeki Türk ve Müslüman topluluklar uzmanlık alanı idi...

Enver Altaylı, Ruzi Nazar’ın “baba dostu” idi. Bağ bununla kalmadı:

Nazar, Altaylı’yı dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu’ya tavsiye etti. Altaylı 1968’de MİT’e alındı; Sovyetler ve Doğu Avrupa üzerine çalışmak üzere F. Almanya'ya gönderildi...

Keza, Altaylı’nın CIA çevresindeki diğer önemli tanışıklığı Türkiye İstasyon Şefi Duane Clarridge idi. Vs.

Bu tarihler neden önemli:

Sovyetler dağıldığında Enver Altaylı’nın yıllardır ilgilendiği Orta Asya yeniden CIA’nın gündemine geldi.

2008’de ise Kaşif Kozinoğlu’nun adı, Enver Altaylı’nın bilgisayarında ele geçirilen belgelerde karşımıza çıktı: F. Gülen'e gönderdiği mektupta Kozinoğlu'nu, Özbekistan'daki Gülen okullarının kapatılmasından sorumlu tuttu! MİT içindeki cemaat mensuplarını takip ettiğini öne sürdü. Ve: Hakkında şu ifadeyi kullandı:

-“Etkisiz hale getirilmeli.”

Sonrası malum…

Koz. doc

16 Eylül 2026

Dünkü yazımda Kaşif Kozinoğlu dosyasını 2011’den değil, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1991’den başlatmak gerektiğini yazdım. Kozinoğlu’nun neden hedef olduğunu anlamak için Orta Asya’daki FETÖ-CIA-MİT kavgasına bakmak gerekiyor.

Bugün dosyayı 2011’e getiriyorum. İşe -iki yıl hapis yattığım- Odatv kumpasının kilit belgesiyle başlıyorum: Koz.doc

FETÖ savcıları, birkaç satırlık bu Word belgesinden Kaşif Kozinoğlu ile Odatv arasında ilişki çıkardı!

Sözde dosyada, Rusya ve Özbekistan’daki cemaat faaliyetlerine ilişkin “Kozinoğlu’ndan gelen belgelerin” değerlendirilmesi isteniyordu.

Odatv’de kimse Kozinoğlu ile tanışmıyordu.

Peki, bu dosyayı kim yazdı? Yıllar sonra bilirkişiler Koz.doc’un Odatv bilgisayarında oluşturulmadığını saptadı.

-Bilgisayar kullanıcısı tarafından açıldığına ilişkin iz yoktu.

-Hatta dosya bilgisayarın silinmiş bölümünde bulundu.

-Bilişim raporları Koz.doc dahil suçlayıcı tüm dosyaların uzaktan, virüs yazılım kullanılarak Odatv bilgisayarına yerleştirildiği sonucuna vardı.

Bilgisayara dışarıdan konulan birkaç cümle, savcıların elinde Kozinoğlu-Odatv bağlantısına dönüştürüldü!

Koz.doc ile dosyanın içine artık MİT girmişti...

Ara hedef: Hakan Fidan

Kaşif Kozinoğlu yurt dışında görevdeydi.

Odatv soruşturması nedeniyle çağrıldı; 9 Mart 2011’de görev yaptığı Afganistan’dan Türkiye’ye geldi, ertesi gün tutuklandı.

Bir MİT görevlisinin Odatv dosyasına nasıl sokulduğunu önceki bölümde anlattım.

Kozinoğlu 10 Mart’ta tutuklandı. Altı ay sonra başka bir gelişme oldu: 13 Eylül 2011…

MİT ile PKK temsilcileri arasında Oslo’da yapılan görüşmelerin ses kayıtları internete sızdırıldı.

Görüşmeler devletin bilgisi dahilinde yürütülüyordu. MİT müsteşarı Hakan Fidan Başbakan Erdoğan adına masadaydı.

Kayıtların servis edilmesi, Oslo’nun siyasi anlamını tersine çevirdi. Devletin gizli yürüttüğü görüşme açığa çıkarıldı: MİT’in çözüm süreci başlangıcında PKK ile görüşmesi, “MİT-PKK ilişkisi” görüntüsüne çevrildi! Yetmedi.

13 Ocak 2012’de Diyarbakır’daki DTP binasında yapılan aramada Oslo görüşmelerine ait kayıtların bulunduğu ileri sürülen harddisk ele geçirildi… Yıllar sonra harddiskin oraya FETÖ mensuplarınca yerleştirildiği tespit edildi.

Tanıdık geliyor mu bunlar?

-Odatv’de bilgisayara dışarıdan yerleştirilen Koz.doc…

-Diyarbakır’da bulunduğu ileri sürülen Oslo harddiski…

-Ve, 7 Şubat 2012’de FETÖ savcısı, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski Müsteşar Emre Taner, eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve iki MİT görevlisini şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırdı…

Bakınız:

Kozinoğlu’nun Odatv kumpasına sokulması başka dosya, 7 Şubat MİT operasyonu başka dosya gibi anlatıldı. Oysa sormanız gereken asıl soru şu:

FETÖ, MİT’e 7 Şubat 2012’de mi yöneldi? Yoksa MİT’e giden yol, bir yıl önce Kozinoğlu’nun Odatv kumpasına sokulmasıyla mı açıldı?

Koz.doc’un hedefindeki kurum belliydi:

Ana hedef: Erdoğan

“FETÖ MİT’i ele geçirmek istiyordu” demek yetmiyor. O gün devletin içinde neler oluyordu?

Ergenekon… Balyoz… Poyrazköy… Askeri Casusluk…

FETÖ kumpası olduğu ortaya çıkan bu operasyonlarda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çok sayıda subayı tutuklandı, tasfiye edildi, Genelkurmay’ın kozmik odasına bile girildi...

FETÖ’nün emniyet ve yargıdaki gücü artık soruşturma açabilecek, dijital delil üretebilecek, insanları yıllarca cezaevinde tutabilecek noktadaydı...

Ve şimdi hedefte MİT vardı...

FETÖ için bu teşkilatı denetim altına almak hayatiydi.

Birincisi: Oslo’da devlet, PKK ile silahların susmasını sağlayacak yol arıyordu. 7 Şubat davasının gerekçeli kararı operasyonun amaçlarından birini tanımladı: Çözüm sürecini durdurmak...

Hakan Fidan tutuklanacak, MİT “PKK ile birlikte hareket eden kurum” görüntüsüne sokulacak ve buradan görüşmeleri yaptıran Erdoğan’a gidilecekti… Duruşmalarda “Rusya-Çin-İran’a yakınlaşan Erdoğan düşürülecek” dedik ama dinletemedik…

İkincisi: MİT, FETÖ yapılanmasını izleyen devlet kurumuydu. -Örneğin, FETÖ’nün Kozinoğlu’nun hazırladığını iddia ettiği- MİT 2004’te “Fethullah Gülen Grubu’nun Yurt Dışı Faaliyetleri” başlıklı rapor hazırladı.

7 Şubat davasının gerekçeli kararındaki tespit önemli: Hakan Fidan, Emre Taner ve Afet Güneş’in hedef alınma nedenlerinden biri, FETÖ’nün MİT’e sızmasına karşı gösterdikleri direnç...

FETÖ’nün 2011 tablosunu hatırlayın:

-TSK’da rakip gördüğünüz kadroları tasfiye ediyorsunuz...

-Emniyet ve yargıda büyük güç kazanmışsınız…

-Medyayı kontrolünüze almışsınız…

Ancak sizi izleyen, yurtdışı bağlantılarınızı raporlayan ve doğrudan hükümete bilgi veren MİT henüz denetiminizde değildi...

O halde:

Kozinoğlu dosyasına salt “öldü mü, öldürüldü mü” diye bakmak konuyu darlaştırır: Asıl hedef MİT idi.

FETÖ kumpaslarının ortak yöntemi buydu: Önce dijital delil üretiliyor, sonra o delilden ilişki çıkarılıyor ardından hedef alınan kişi ve kurum soruşturmanın içine çekiliyordu...  

7 Eylül 2026 Pazartesi

Parti Devleti, Kadrolaşma ve Mezo-Veto Güçleri: Devletin partiyi, partinin devleti dönüştürmesi Hasan Köse+06/09/2026

Demokratik bir düzende siyasi partinin iktidara gelmesi ile devletin partiye dönüşmesi aynı şey değildir. Seçim kazanan parti, anayasal sınırlar içinde hükümeti kurar, kendi programını kamu politikasına dönüştürür ve bu politikaları devletin kurumları aracılığıyla uygular. Hükümet, devlet gücünü belirli bir süre için kullanmaya yetkili siyasal yürütmedir; parti ise toplum içindeki siyasal örgüttür ve devletle özdeş değildir. Sorun, parti programının hükümet programına dönüşmesinde değil, devletin personelinin, kaynaklarının ve kurumlarının parti örgütünün veya onunla bağlantılı daha dar sosyal ağların devamlılığına bağlanmasında başlar. Parti devleti dediğim yapı tam olarak bu sınırın aşınmasıdır: hükümet devlet gücünü kullanmakla yetinmez, bu gücü giderek partinin devletle özdeşleştirileceği ölçüde kendi siyasal devamlılığı için istismar eder. Fakat bunun tersi de mümkündür. Parti, iktidara geldikten sonra kendisini iktidara taşıyan toplumsal yönelimden ve ülküsel ilkelerden uzaklaşarak devletin öteden beri sorun üreten yerleşik ideolojik, bürokratik veya güvenlikçi reflekslerine eklemlenebilir. Böylece parti devleti dönüştürmek üzere iktidara gelmişken devlet partiyi dönüştürmeye başlar. Bu savrulmanın tabanda oluşturduğu yabancılaşmayı telafi etmek için ülküsel bağlılığın yerini mevki, makam, ihale ve kamu rantı alabilir. Emergia açısından bu, partiyi taşıyan toplumsal gravite alanındaki normatif çekimin zayıflaması ve siyasal aidiyetin anlam ve güven üzerinden değil çıkar dolaşımı üzerinden yeniden kurulmasıdır. Kısa vadede bu dağıtım bağlılığı korur gibi görünse de uzun vadede parti tabanını, devletin tarafsızlığına duyulan güveni ve toplumun ortak yön üretme kapasitesini aşındırır.

Kadrolaşmanın bütün biçimlerini aynı kategori altında değerlendirmek doğru değildir. Siyasal karar mekanizmasının en üst düzeylerinde belirli ölçüde siyasal uyum aranması demokratik yönetilebilirlik bakımından anlaşılabilir. Fakat siyasal uyum burada bile liyakatin alternatifi olamaz. Üst yönetici hem hükümetin meşru programını uygulayabilecek güven ilişkisine hem de yönettiği alanın gerektirdiği bilgi, tecrübe ve idari kapasiteye sahip olmalıdır. Hiyerarşide aşağıya doğru inildikçe siyasal uyumun ağırlığı azalmalı, teknik ve mesleki görevlerde ortadan kalkmalıdır. Bir hekimin, öğretmenin, mühendisin, hukukçunun veya memurun hangi siyasi çevreye yakın olduğu görevin gerekleriyle ilgili değildir. Anayasa’nın 70. maddesindeki “görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayrım gözetilemez” ilkesi de kamu hizmetinin bu mantıkla kurulmasını emreder.

Partizan kadrolaşmanın ilk biçiminde liyakat tamamen ortadan kalkmayabilir. Siyasi iktidar kendi sosyal tabanı içerisinden gerçekten eğitimli ve yetenekli kişileri seçebilir. Fakat devlet bu durumda insan kaynağı havuzunu ülkenin tamamından belirli bir siyasi çevreye daraltmış olur. Liyakat rejiminde soru “bu işi en iyi kim yapabilir?” iken partizan rejimde soru “bizim çevreden bu işi en iyi kim yapabilir?” biçimine dönüşür. İkinci soruda liyakat hâlâ vardır; fakat siyasal aidiyet süzgecinden geçirilmiş dar bir havuz içinde aranır. Böylece devlet toplumun tamamındaki bilgi, yetenek ve tecrübe stokundan kendi iradesiyle vazgeçer. Evans ve Rauch’un meritokratik işe alma ile devlet kapasitesi arasındaki ilişkiye dair bulguları, liyakatin yalnızca bireysel adalet değil kurumsal kapasite meselesi olduğunu da göstermektedir.

Bundan daha ağır bozulma, siyasi partinin kendi sosyal tabanı içerisindeki kamu kadrolarının dağıtımını belirli cemaatlere, tarikatlara, kliklere, hemşehrilik ağlarına veya kapalı dayanışma çevrelerine fiilen bırakmasıdır. Burada kadrolaşma yalnızca partizan olmaktan çıkar ve taşeronlaşır. Devlet ile kamu görevlisi arasındaki hukukî bağlılık ilişkisinin yanına ikinci bir sosyal sadakat ilişkisi eklenir. Kamu görevlisi hukuken devlet hiyerarşisi içinde bulunurken kariyerini veya yükselmesini borçlu hissettiği gayriresmî yapıya karşı da bağlılık geliştirebilir. Sorun cemaatin veya başka bir sosyal örgütün varlığı değildir. Demokratik toplumda insanların dinî, kültürel, mesleki veya fikrî aidiyetler geliştirmesi tabiidir. Sorun, bu aidiyetin kamu görevine giriş veya yükselmede imtiyaz haline gelmesi ve sosyal örgütün devlet hiyerarşisinin yanında ikinci bir kariyer ve sadakat merkezi oluşturmasıdır.

Kapalı bir cemaat veya klik kamuya yalnızca niteliksiz insanlarını yerleştirmek zorunda değildir; yüksek eğitimli ve teknik kapasitesi güçlü mensuplarını özellikle kritik kurumlara yönlendirebilir. Bu durumda kişi mesleki bakımdan liyakatli olabilir fakat kamu sadakati bakımından problemli hale gelebilir. Devletin ihtiyacı yalnızca yetenekli insan değil, yeteneğini kamusal görevin hukukî amacı içinde kullanan insandır. Teknik liyakat örgütsel sadakatle birleştiğinde kapalı ağın devlet içerisindeki kapasitesi daha da güçlenebilir. Anayasa’nın 129. maddesinde kamu görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadakatinin vurgulanması bu nedenle kamusal otoritenin tekliğini koruyan kurucu bir ilkedir.

Bir örgüt belirli kurumlarda yeterli yoğunluğa ulaştığında sorun artık patronajla sınırlı kalmaz. Makro düzeyde hükümet ve devlet, mikro düzeyde birey vardır; bunların arasında örgütlü ara güçler ortaya çıkar. Bunları mezo güçler olarak adlandırmak mümkündür. Bir cemaat, klik, ekonomik çıkar ağı veya ideolojik çevre belirli kurumlarda yeterli personel, uzmanlık, bilgi ve karşılıklı koruma kapasitesine ulaştığında yalnızca mensuplarına iş sağlayan ağ olmaktan çıkar; kamu kararlarının hazırlanmasını, uygulanmasını, geciktirilmesini veya etkisizleştirilmesini sağlayabilecek fiilî bir iktidar alanına dönüşür. Burada kullandığım “mezo-veto gücü” kavramı George Tsebelis’in teknik anlamdaki veto oyuncularından farklıdır. Mezo-veto aktörünün hukuken karar durdurma yetkisi bulunmayabilir; fakat bilgiyi filtreleme, uygulamayı geciktirme, uzmanlık tekeli kurma, birbirini koruma ve karar merkezine seçilmiş bilgi taşıma kapasitesi sayesinde makro siyasetin uygulanmasını etkileyebilir.

Bu yapıların siyasi parti açısından kısa vadede faydalı, orta ve uzun vadede riskli olmasının nedeni budur. Bir iktidar, kendisine mesafeli gördüğü eski bürokratik yapıları aşmak için kendi toplumsal çevresinde hazır insan kaynağı bulunan örgütlerden yararlanabilir. Ancak siyasi iktidar personel üretimini kendi dışında örgütlenmiş bir yapıya bıraktığı anda o yapının devlet içerisinde bağımsız sermaye biriktirmesine de imkân verir. Personel sayısı arttıkça örgüt yalnızca hükümete hizmet eden bir ağ olmaktan çıkar; kendi kurumsal hafızasına, uzmanlığına ve çıkarlarına sahip ara iktidar odağına dönüşebilir. Bugün hükümetle aynı yönde hareket eden yapı, yarın çıkarlar ayrıştığında hükümetin karar kapasitesini sınırlayabilir.

Türkiye’nin yakın tarihindeki FETÖ yapılanması tecrübesi bu mekanizmanın en ağır örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Fakat problemi yalnızca belirli bir cemaatin tarihine indirgemek kurumsal dersi kaçırır. Türkiye’de farklı dönemlerde askerî-bürokratik klikler, ideolojik kadrolar, ekonomik çıkar ağları, cemaatler ve siyasi patronaj çevreleri değişen ölçülerde mezo iktidar alanları oluşturabilmiştir. Esas mesele bunların hangi ideolojiye veya inanca mensup oldukları değil, anayasal sorumluluk taşımadıkları halde kamu kararını ve uygulamasını etkileyebilecek örgütsel kapasite kazanıp kazanmadıklarıdır. Bu nedenle bazı makro sorunları yalnızca hükümetlerin yanlış kararlarıyla açıklamak yeterli değildir; makro karar ile uygulama arasında yer alan mezo yapıların kararları geciktirme, dönüştürme veya kendi çıkarlarına uyarlama kapasitesi de hesaba katılmalıdır.

Bu süreçte devlet-parti ilişkisi daha da karmaşıklaşır. Parti başlangıçta devleti dönüştürmek üzere iktidara gelmiş olabilir; fakat zamanla devletin yerleşik ideolojisi ve bürokratik refleksleri partiyi dönüştürürken parti de kendi tabanıyla arasındaki ülküsel bağı kaybedebilir. İdeallerle sürdürülemeyen bağlılık giderek maddi dağıtım mekanizmalarıyla korunmaya çalışılır. Mevki, makam, kamu istihdamı, ihale, teşvik ve rant kanalları siyasi örgütün tabanını yeniden bağlama aracına dönüşür. Emergia açısından bu, ortak anlam, ortak gelecek ve adalet tasavvurundan doğan toplumsal çekimin zayıflayıp maddi menfaat dolaşımına dayanmasıdır. Maddi menfaat etrafında kurulan bağlılık daha düşük güven üretir; daha önemlisi, kamu kaynaklarının eşit yurttaşlık temelinde değil siyasi yakınlıkla dağıtıldığı algısı yalnızca partiye değil devlete duyulan güveni de aşındırır.

Ortaya çıkan menfaat hiyerarşisi giderek daralır: kamu yararının altında hükümet tercihi, onun altında parti çıkarı, onun altında cemaat veya klik çıkarı ve nihayet bireysel çıkar yerleşebilir. Her aşağı basamakta faydalanan grubun büyüklüğü küçülürken kullanılan yetki hâlâ bütün toplumdan kaynaklanan devlet yetkisidir. Bütün yurttaşlardan toplanan vergi ve bütün toplum adına kullanılan idari yetki daha dar çıkar ağlarının yeniden üretimine hizmet etmeye başladığında mesele yalnızca liyakat veya yolsuzluk olmaktan çıkar; kamu otoritesinin kimin adına kullanıldığı sorusuna dönüşür.

Çözüm, herhangi bir siyasi veya dinî aidiyeti kamu hizmetinden dışlamak değildir. Bir insanın siyasi görüşü, cemaati, derneği veya sosyal çevresi kamu görevine engel olamayacağı gibi avantaj da oluşturmamalıdır. Kurulması gereken sistem, göreve giriş ve yükselmeyi açık, nesnel ve denetlenebilir ölçülere bağlayan; kariyeri bilgi, yetenek, tecrübe ve performans üzerinden yürüten; hiçbir gayriresmî örgüte kadro tahsis etmeyen ve siyasi iktidarın alt kademelerde personel rejimini partizanlaştırmasını sınırlayan sistemdir. Hükümet bir göreve insan ararken “bizden kim var?” diye değil, “bu işi en iyi kim yapabilir?” diye sormalıdır.

Sonuçta parti devletinin sorunu yalnızca partinin devlet kurumlarını kontrol etmesi değildir. Daha tehlikeli olan, devletin partiyi kendi yerleşik reflekslerine dönüştürmesi, partinin tabanıyla kaybettiği ülküsel bağı kamu rantıyla telafi etmeye çalışması ve ardından kamu kadrolarının daha dar sosyal örgütlere dağıtılmasıdır. Bu zincirin sonunda devlet ile parti arasındaki sınırın yanında devlet, parti ve mezo örgütler arasındaki sınırlar da aşınır. Liyakat havuzu daralır, çifte sadakat doğar, ara örgütler kamu içinde kapasite biriktirir ve sonunda hükümetin kendi eliyle büyüttüğü yapılar hükümet üzerinde fiilî veto gücü kazanabilir. Demokratik devletin korunması bu nedenle yalnızca iktidarın seçimle değişebilmesine değil, devletin hiçbir parti, cemaat, klik veya çıkar ağının kadro ve kaynak mülküne dönüşmemesine bağlıdır.

*Hasan Köse, eğitimci ve tarihçi.