2 Mart 2026 Pazartesi

Komisyon Raporu ve Öcalan’ın çağrısını nasıl okumalı? Prof. Dr. Ahmet Özer/2 Mart 2026

Giriş

Türkiye bir seneyi aşkın bir süredir bölgesel gelişmelerin ülkede tetikleyeceği yeni gelişmeleri önlemek için başlattığı bir süreci konuşuyor.  Zira bu yeni adımın başarısı sadece Türkiye’de iç barışı sağlamayacak aynı zamanda bölge barışına da büyük katkılar sağlayacaktır.

Bu minvalde Bahçelinin çağrısı, Öcalan’ın buna yanıtı ve örgütün Öcalan’ın çağrısını dinlemesi, süreci bir noktaya taşıdı ve o süreç geçtiğimiz Ağustos’ta Mecliste kurulan bir komisyonla resmiyet kazandı.

Komisyon altı ay boyunca çalıştı, toplantılar gerçekleştirdi, her kesimden konuyla ilgili kurumları ve aktörleri dinledi ve beklenen ortak rapor yazıldı. Rapor; komisyonda 47 evet, iki ret, bir çekimser oyla kabul edildi.

Kapsam

Bir kere bu rapor bir tavsiye metnidir. Gereğinden fazla abartmamalı, üstlendiği rolü ve fonksiyonu da küçümsememeli. Doğrusu, objektif bir gözle bakıp, meseleyi yerli yerine oturtmak ve ona göre değerlendirmektir.

İkincisi raporun önerdiği husus yasallaşıp yasallaşmaması, yasallaşırsa nasıl bir yasa/yasalar haline geleceği meselesidir ki bu tamamen meclisin uhdesindedir. Sözgelimi raporda olmayan bazı hususlar çıkacak yasada yer alabileceği gibi, raporda önerilen kimi hususlar yer almayabilir de. Bu tamamen iktidar blokuna ve özellikle de iktidar partisinin niyetine ve yanı sıra diğer siyasi partilerin bu süreçte göstereceği siyasi performansa bağlıdır.

Dolayısıyla, rapor önemlidir ama nasıl ve ne zaman yasallaşacağı daha önemlidir. İktidar bugüne değin bu konuda hiçbir somut adım atmadı, gelinen noktada raporun hayata geçirilmesi konusunda patinaj yapmamalı. Zira şimdiye kadar toplumun bekleme konusunda gerekçesi vardı, şimdi o da ortadan kalktı, sıra artık seri ve hızlı bir biçimde icraata geldi.

Diğer gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da bu raporun bir son değil bir başlangıç olmasıdır. Her şey bundan sonra verilecek mücadeleye ve gösterilecek performansa bağlı olarak gelişecektir.

Üçüncü nokta şudur ki, Kürt sorununun raporda yer almaması bizi umutsuzluğa sevk etmemeli. Zaten daha baştan itibaren komisyon böyle bir görevinin olmadığını deklere etmişti. Kaldı ki Kürt sorunun çözümü daha kapsayıcı ve daha uzun erimli bir çalışmayı gerektirir. Rapor ve bundan sonraki çalışmalar bu sorunun çözümünün yolunu açmada katkı sağlayabilir. Rapor bir çeşit başlangıç çizgisi işaretledi, bundan sonrası bizim performansımıza bağlı.

Çokça eleştiri derz edilebilir. Nasıl baktığınıza bağlı. Bardağın dolu tarafından bakacak olursak burada CHP ile AKP’nin; MHP ile DEM’ in aynı rapora imza atmış olmasının önemi ortaya çıkar. Eksikler pekâlâ vardır. Şunlar şunlar da olabilirdi, denebilir. Ancak böyle işlerde azami müştereklerde değil asgari müştereklerde buluşma daha gerçekçi ve sonuç alıcıdır. Üstelik bu bile her ne kadar reel politiğin bir sonucu olsa da her zaman kolay ve olası değildir.

Eleştiriler ve öneriler

Rapora imza atan 5’i Mecliste grubu olan 10 partinin temsilcileri parlamento temsilinin yaklaşık % 90’ına tekabül ediyor. Bu yüksek bir temsildir. Dolayısıyla ilk defa böyle netameli bir konuda bu denli yüksek bir temsilin bir metinde buluşmalarının sağlanmasını önemsemek gerekir.

Bu noktadan sonra daha önemlisi parlamentoda oluşan bu siyasal mutabakatı toplumsal mutabakata dönüştürmektir. Zira bugüne kadar yürütülen çözüm süreçlerinin başarısız olmasının en önemli nedenlerinden biri çözümün topluma mal edilmemesi, toplumsallaşmaması idi. Bu kez geçmişin tecrübelerinin ışığında bu eksik giderilmeli, onurlu ve kalıcı barışa mutlaka ulaşılmalıdır. Toplumun kahir ekseriyetinin beklentisi budur. Diğer bir değişle meseleye ve bu konuda yapıp ettiklerimize toplumsal rıza üretmemizdir. Çünkü toplumsal rıza hala istenen düzeyde değil, bu da sürecin en kırılgan yönünü teşkil etmektedir.  O halde sürece destek verenlerin bunu üretecek hale getirmesi en önemli görevlerdendir.

Toplum barışı istiyor ancak bu konuda iktidar partisine güvenmiyor. Amiyane deyimi ile bu işin arakasında başka bir “bit yeniği” olabileceğini düşünüyor. İktidarın bu güveni sağlaması sürecin başarısı için elzem görünüyor. Ben, cezaevinden çıktıktan sonra Şanlıurfa, Mersin, Adana ve Ankara’da toplantılara katıldım, süreçle ilgili konferanslar verdim. En çok bu süreçte yasal değişiklik gerektirmeyen “AYM ve AHİM kararları neden uygulanmıyor, Kayyum garabetine neden son verilmiyor?” gibi sorulara muhatap oldum. Bunlar her gün her yerde en çok muhatap olduğumuz sorulardır. Madem barış yapıyoruz hasta tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılması bu kadar zor mu, belediye başkanlarının tutuksuz yargılanması ha keza.. Raporda belirtildiği üzere tutukluluğun istisna olduğu tespitinin gereğinin yapılması sürece inancı yükseltecek, bu da sürecin baş tutmasına büyük katkı sağlayacaktır.

Öte tarafta karşılıklı oluşmuş önyargıların empati işletilerek ortadan kaldırılması son derece önemlidir. Öcalan’ın çağrısındaki “dönemin dili buyurgan ve otoriter bir dil olamaz” yaklaşımı taraflar ve aktörler başata olmak üzere toplum tarafından içselleştirilmeli ve gereği yapılmalıdır.  Zira 40 yıllık çatışma ortamında kimi yalanlarla ve resmi ideolojinin pompalanmasıyla oluşmuş ön yargıları kırk günde yok edemezsiniz, bu hiç de kolay değildir. Öte taraftan yaratılan önyargılar neticesinde toplumun önemli bir kesimi bütün olumlu tutum ve katkılarına rağmen Öcalan’ın bu denli muhatap alınmasına itiraz ediyor, bunun da bir hal çaresine bakılmalıdır.  Çözümün başa gitmesi için bu önyargıların giderilmesi diğer bir deyişle meselenin toplumsallaşması büyük önem arz ediyor.

Elbette toplumun kahir ekseriyeti barışın gelmesini istiyor. Kim durumunun değişmesini ve daha iyiye gitmesini istemez? İster ama bu nasıl olacak, bu noktada kimi belirsizlikler kuşkuları artırıyor. Değişim için ne yapmalı? Bu belirsizlik can yakıyor. Zira herkes değişim olsun istiyor, bu olumlu. Ama öte tarafta kendi dışındaki herkes değişsin ama kendisi aynı kalsın istiyorsa orada değişim meydana gelmez. Değişim biraz feragat ister, empati ister ve iyi niyet ister. Bu durum toplum için geçerli olduğu gibi siyasi partiler için de geçerlidir. Onun için birbirini hırpalamak, bir bilek güreşine girişmek, öfkeli ve kibirli bir dil kullanmak yerine daha mutedil davranılmalı, barışın dili kullanılmalıdır. Diğeri kimseye bir şey kazandırmaz.

Gelelim eleştirilere. Bir kere siyasi partiler ayrı dünya görüşü, program ve ilkelere sahip oldukları için doğal olarak ayrı ayrı siyasi partiler halinde örgütlenmişlerdir. O yüzden birbirlerini eleştirmeleri doğaldır. Raporu da hem halkın hem siyasi partilerin eleştirmesini tahammül ile karşılamak lazım. Zira tahammül ve eleştiri kültürü demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Fakat burada niyet de önemli. Niyetiniz bu konuda nedir. Üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi?

Olumlu tarafından bakarsanız eksikleri söyler ama aynı zamanda bu fırsatı heba etmemek için ileriye bakarsınız. Niyetiniz bağcıyı dövmekse yerden yere vurursunuz, çözümden çözümsüzlük üretmeye çalışırsınız. O nedenle bakın etrafınıza niyetlerine göre kimi raporu gereğinden fazla idealize ederken kimi karikatürize ediyor. Oysa bana göre (bir çok farklı partinin bir araya gelerek ortak bir metin oluşturup altına imza atmaları nedeniyle)  raporun kendisi içeriğinden daha önemli. Bize eksik ve yanlışları ile bir niyet beyan ediyor ve bundan sonrası bizim vereceğimiz demokrasi mücadelesine kalıyor.

Burada pratiği temsil eden Erdoğan’ı adım atmaya zorlamak siyaset kurumu ve halkın göstereceği tutuma bağlı olarak gelişecektir.

İçerik

Gelelim raporun içeriğine. Daha önce partilerin hazırladığı raporlara baktığımızda DEM Kürt Meselesini, CHP demokratikleşmeyi, MHP silahların bırakılmasını, AKP ise silah bırakmanın koşullarını (tespit ve teyidi) önceleyen raporlar sunmuşlardı. Bütün bunlar hatızatında Kürt sorunun birer çıktısı..

Bizce bu sorunun çözümünün iç içe geçmiş üç aşaması söz konusu: silahların bırakılması, demokratikleşme ve Kürt sorununun çözüme kavuşturulması.

Silahlar bugüne değin siyasette otoriterleşmenin, ekonomide eşitsiz gelişmenin gerekçesi yapılmıştı. Şimdi ortadan kalkacak olması Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve zenginleşmesinin ve bölgeler arası dengesizliklerin giderilmesinin önünü açması gerekir. Bu açıdan bu adım önemlidir ve tarihidir.

Bahçeli’nin çağrısı (12 Ekim) ve Öcalan’ın ona cevabı (27 Şubat) ve nihayet örgütün 5 Mayıs’ta kendini feshederek silah bırakma kararı Türkiye’nin önüne tarihi bir fırsat sunuyor, bu tarihi fırsat hiçbir nedenle heba edilmemelidir. Bu noktada Öcalan’ın çağrısına değinmekte yarar var.

Öcalan'ın çağrısı

Öcalan öncelikle devlete ve iktidara, ikincil olarak da topluma ve siyasi partilere çağrıda bulunarak temelde iki şey söylüyor: 1) Silahlı mücadele fiilen ve zihnen bitmiştir. 2) Demokratik mücadele bir süredir zihnen vardı bizim açımızdan şimdi fiilen başlayacaktır, diyor.

Öcalan 1993 yılından itibaren silahlı mücadeleyi sonlandırmak istiyordu, bunun için birtakım adımlar da atıldı. Özal ölmeseydi muhtemelen silahlara veda süreci o zaman başlayacaktı. Sonrasında da birçok girişim oldu. 2009 Oslo süreci, 2013 Habur süreci en bilindik olanları. Ancak bunlarda silah bırakılmadan müzakereler başlamıştı. Şimdi ise silah bırakma iradesi ortaya konulduktan ve üstelik örgüt kendini feshettikten sonra barış, çözüm ve demokratikleşme süreci başlatıldı. Bu sonuç alıcı olması bakımından en belirgin farktır.

Silahların sembolik de olsa Süleymaniye kırsalında 11 Temmuz’da yakılması silah işinin zihinlerde de bırakılmasının ilk adımı ve diğerlerinden en farklı tarafıydı. Bu aynı zamanda bu sürecin her iki taraf açısından da geri dönülmesi mümkün olmayan bir süreç olduğunun da göstergesidir.  

İkinci önemli kısım ise demokratikleşemeye dair adımalardır ki TBMM Raporunun 6. Bölümünün konusu da tamamen budur.  Öcalan da çağrısında buna paralel dil ve idare siyasetine ilişkin tespit ve önerilerde bulunuyor ki bunların bir kısmı yasal bir kısmı anayasal değişiklik gerektiriyor. Bu adımlar sadece Kürtler için değil Türkiye’nin demokratikleşmesi için de elzem ve zorunlu olan adımalardır. Bu noktada çağrının muhatabı iktidar kadar DEM ve muhalefettir.

Raporun altıncı ve yedinci bölümleri kısman bu konuları işliyor. Altıncı bölümde PKK’ya mahsus yasal bir çerçeve çiziliyor. Çıkarılacak yasanın müstakil (örgüte mahsus), kapsayıcı (ilgili ve ilişkili herkesi kapsayan), dönüştürücü (silah bırakanların toplumsal entegrasyonunu) öneriyor ve ön görüyor. Ek olarak bu sorunun çözümünde rol ve görev alanların yasal güvenceye alınması gerektiğini söylüyor. Öcalan da çağrısında bu işin selameti için sürüncemede bırakılmamasının önemini vurguluyor.

Rapordaki sıkıntılı yönler

Buraya kadar iyi. Fakat baştan beri iktidar partisinin bu noktada ileri sürdüğü “tespit ve teyit” meselesi bir muğlaklığı içeriyor. Kim nasıl tespit edecek, teyide kim karar verecek. Örneğin bütün örgüt silah bıraktığı halde devletin bir kurumu (MİT) çıkıp falan mağarada 50 silahlı adam hala silah bırakmadı derse ne olacak? Kaldı ki örgüt kongresini toplamış, kendini fesih kararı almış, silah bıraktığını ilan etmiş daha da önemlisi Öcalan silahın artık bir mücadele aracı olmayacağını en üst perdeden söyleyerek silah bırakmayı güçlü bir biçimde ilan etmişken hala armudun sapı üzümün çöpünün arkasından koşturmak ne koşana ne koşturana hiçbir fayda sağlamaz.

Niyet halisane ise aslolan yasal sürecin derhal başlatılmasıdır. Zira silah bırakanlar yasal çerçeveyi bilmeden, görmeden bir belirsizliğe gelip teslim olur mu? Bunda ısrar ipe un sermektir ve sonuç alıcı olmaktan uzaktır. Bu noktada görülen o ki Sayın Bahçeli netleşmekten yana iken sayın Erdoğan muğlak olana oynamaktadır. Bu da süreci olan inancı zayıflatmakta ve toplumsallaşmasını engellemektedir. Dolayısıyla belirsizliğin bir program dahilinde ilan edilerek ortadan kalkması, sürecin hızlandırılması herkesin hayrına ve yararına olacaktır.

Demokratikleşme

Raporun diğer önemli kısmı CHP’nin ısrarı sonucu ortaya çıkan demokratikleşme bölümü olan 7. bölümdür. Demokratikleşme konusunda yapılması gerekenler son derece önemlidir ve silah bırakma işi ile bir madalyonun iki yüzü gibidir. Biri olamadan diğeri olmaz. Örneğin nasıl ki silah bırakılmadan demokratikleşme olmaz deniliyorduysa aynı şekilde demokratik adımlar atılmadan silah bırakma işi baş tutmaz.

AYM ve AİHM kararlarının uygulanması, kayyumlara son verilmesi, hasta tutuklu ve mahkumların serbest bırakılması, tutukluluğun istisna olması, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, ifade özgürlüğü, baştan itibaren savunduğumuz -kimi yasal değişiklik bile gerektirmeyen- toplumsal beklentilerdir.

Yargılama ve infaza ilişkin düzenlemeler, siyasi partiler kanunu, seçim yasası, siyasi etik yasası ise hemen her siyasi partinin muhalefetteyken dillendirdiği, iktidar olduktan sonra unuttuğu Türkiye siyasi yapısının ve demokrasisinin temel ihtiyaçlarıdır. Bize düşen bundan sonra bunların bir an önce hayata geçirilmesi için mücadele etmek ve bunları sağlamaktır.

Bu noktada Demirtaş, Kavala, Atalay, Kahraman’ın tahliyelerinin, başta Ahmet Türk ve Ahmet Özer olmak üzere belediye başkanlarının görevlerine dönmelerinin, İmamoğlu ve belediye başkanlarının tutuksuz yargılanmalarının, hasta tutukluların ve hükümlülerin serbest bırakılmalarının önünde hiçbir hukuki engel yoktur. Barışa duyulan niyet halis ise bu adımların birer iyi niyet göstergesi olarak atılması hem sürece olan inancı arttıracak hem de çözümün toplumsallaşmasına büyük katkı yapacaktır.

Kürt sorunu meselesi

Gelelim Kürt sorunun çözümüne. Öncelikle belirtelim ki Kürt sorunun çözümü bu komisyonun görevleri arasında yer almıyordu. Zaten bu tarihi ve komplike sorun bir komisyon raporu ile çözülemeyeceği aşikardır. Ancak raporda bir iki cümle ile bu soruna atıfta bulunabilinirdi, bu eksik bırakıldı. Zira silah bırakmak otomatik olarak eşittir Kürt sorunun çözümü demek değil.

Silah bırakmanın ve demokratikleşmenin hiç kuşkusuz Kürt sorununun çözümüne çok büyük katkıları olacaktır. Zira Türkiye demokratikleştikçe Kürt sorununun çözümü daha kolaylaşacak, Kürt sorunu çözüldükçe Türkiye daha demokratik daha müreffeh bir ülke olacaktır. Ancak bu sorun yokmuş gibi davranmak kimseye bir şey kazandırmaz. Çünkü gündüz gerçeğe gözünü kapatan dünyayı sadece kendine gece yapar.  Bütün bunlara rağmen Raporun gereklerinin yerine getirilmesi bunun için iyi bir başlangıç olabilir.

Sonuç

Son olarak belirtmek isterim ki geldiğimiz noktada insanlar söylenenleri, yazılanları objektif bir gözle doğru değerlendirmek yerine kimi kendi kişisel veya siyasal çıkarları bağlamında ele almakta ya değer atfetmekte ya da çoğunluk psikolojine uyarak değer biçmektedir. Şöyle bakılıyor, süreç kendi siyasi çıkarları için iyiyse iyi, kendi siyasi çıkarları için kötü ise kötü addediliyor. Oysa bu insani ve vicdani yönü büyük toplumsal bir meseledir. Toplumsal barış birinin siyasi çıkarlarından ve hatta birilerinin cumhurbaşkanı olmasından daha önemli ve daha büyük bir şeydir. Barış, çocuklarımızın bundan sonra nasıl bir Türkiye’de yaşayacaklarının güvencesidir. O nedenle barış siyasi olmanın ötesinde insani ve vicdani bir meseledir. Oy hesabı yapılarak bakılacak bir şey değil. Hele hele siyasi çıkarlarla, oy hesaplarıyla gerçekleştirilecek bir durum hiç değildir.

 Bir kesim değer atfederken bir kesim de genelin etkisinde kalarak değer biçiyor. Oysa doğru olan, doğru bilgi ile süreci ve raporu doğru değerlendirmektir. Ne gereğinden fazla değer affetmek ne de hiçleştirmektir. Esas olan objektif ve doğru değerlendirmektir.

Sonuç olarak ben bütün eksik ve aksaklıklara rağmen bu adımı bir başlangıç olması anlamında atılmış önemli bir adım olarak görüyor, esas işin bundan sonra ne yapılacağı ile ilgili olduğunu belirtmek istiyorum. Bunun için de hepimize büyük görevler düştüğünü unutmamak lazım.

Ekonomi-politik gerçeklik, derinleşen yoksulluk ve sözün düşüşü Abdulbaki Değer+02/03/2026

İnsanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde, öncelikle sözü kurtarmalıdır” demişti Jacques Ellul. Çünkü “sözün düşüşü”nün yaşandığı trajik bir çağın insanlarıyız. Tam da bu yüzden sanıyorum, hümanist bir söylenceyle kulaklarımız sağır olmuşken gözlerimiz öldürülen, aşağılanan, değersizleştirilen milyarlarca insana tanıklık ediyor. Manzara o kadar utanılası bir görünümde ki; insan ancak derin bir suskunlukla karşılık verirse insanlığını muhafaza edebilir. Bu şekilde davranırsa şayet durumun nezaketini, sözün kıymetini muhafaza etmiş olabilir. Takatimiz kesiliyor, kesif bir umutsuzluğun girdabında savruluyoruz.

Yoruma, şerhe muhtaç olmayana ilişkin yalansız, hakikatsiz ne söylenebilir ki? Görmek, yüzleşmek ve şüphesiz gereğini yapmak için apaçık orta yerde durana dair yapacağımız her konuşma lüzumsuz bir eklenti olmayacak mı? Apaçık olan şeyi açıklama gereği duyma üzerinde titizlikle durmak gerekiyor. Karanlık, karmaşık, izaha muhtaç bir durumu açıklamaya çalışmak, insanları böyle bir durumun varlığına ikna etmeye çabalamak çok önemli, çok değerli çok da gerekli. Ancak tersi de o oranda alçaltıcı ve kahredici. Çünkü apaçık olanın apaçıklığını birilerine izah etmeye çabalamak bir mevzunun ne olduğuna ilişkin kavrayış eksikliğine veya kavranması güç bir şeyin varlığına göndermede bulunmaz. Aksine anlaşılır olan bir şeyin anlaşılır olmaktan çıkararak herhangi bir sorumluluğa mahal bırakmamasını ve işleyişin bu şekilde süreklileştirilmesini sağlamaktadır.

Burası gerçekliğin yitirildiği, konuşmanın bir hakikat arayışı olmaktan çıktığı ve belirli bir amaca matuf şekilde operasyonel olarak kullanıldığı sahte bir konuşmadır. Mevzu artık ne hakikat arayışı ne hakikat duyarlılığı ne de var olan sorunun uygun bir çözüme kavuşturulmasıdır. Söz düşmüştür ve dünyayı kurtarma isteği, iddiası büyük oranda bir konfor arayışı ve örtüsüdür. Zira ne hakikatin bir değeri kalmıştır ne de bunun en somut yansıması sayılabilecek gerçeğe hürmet söz konusudur. Dil ile dünyanın perdesini aralama çabasında olan insan, adeta kendisine tuzak kurar şekilde dille, bile bile gerçeği çarpıtma yolunu seçmiştir. Elbette çarpıtma dilin parçasıdır hem de önemli bir parçasıdır. Ancak kamusal görünümde bunun resmi anlatının ve işleyişin temel unsuruna dönüşmüş olması hazindir, hazinden de ötedir.

Türkiye’de ekonomideki görünüm bunun en somut örneği olarak karşımızdadır. Açıklanan asgari ücret rakamı, daha açıklandığı gün açlık sınırının altındaydı. Milyonlarca emeklinin aldığı maaş, şu an bile asgari ücretin ve doğal olarak açlık sınırının altında. Açlık sınırının üzerinde bir ücret alan çalışanların neredeyse tamamı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yoksulluk sınırının üstündeki bir avuç insanın varlığı zaten kendi başına ne tür bir Serengeti düzlüğünde yaşam sürdüğümüze delalet etmeye yetiyor. Paylaşımda adalet yok, bölüşümde hakkaniyet yok! Görünüm böyle iken büyümeden, dünyayı dönüştürmekten, medeniyet vurgularından bahsediliyorsa, “çalışanlarımızı, emeklilerimizi enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz” ifadeleri özgüvenle dile geliyorsa o zaman hakikatin boğazlandığını, sözün ayağa düştüğünü söylemek zaruridir. Sözün düşüşünden, hakikatin katlinden, gerçeğin karartılmasından geçilmeyen bir yerde esenlikten, yarınlara dair umuttan, güzel günler göreceğimizden nasıl bahsedebiliriz? Rahmetli Sezai Karakoç bir şiirinde yaşadığımız bu çağ çarpıklığını şöyle dile getiriyordu:

…Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı

Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim…

Sadece ekonomik vaziyette yaşadıklarımızın ibretlik hâli ortada. Mevcut bakan göreve başladığı gün “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönmekten başka çaresi kalmamıştır” demişti. Görevi devreden bakan devir teslimin finalinde gayri ihtiyari olarak bu kafkaesk anlatıda görünür figüran olmaktan çıkmış olmanın getirdiği rahatlamayla “oh!” deyivermişti. Ne, niçin irrasyonellik girdabında savrulduğumuza ilişkin bir muhasebe yürütebildik ne de şu an bile ne kadar rasyonel işlediğimizi muhakeme edebiliyoruz. Yüzyıllık hedeflerden, kronik sorunların çözümünden bahsedilen yerde bunların taşıyıcı kolonlarından birisi olan ekonomi alanında görünümümüz bu yönde.

Meseleyi çalışanların vaziyetinin içler acısı bir durumda olmasıyla sınırlı tutmamak lazım. Nitekim bizim meselemizin asıl ölümcül boyutu da burası değil. Şartlar ağırlaşabilir, kötüleşebilir, dar boğazlarla, büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliriz. Bunların pençesinde çarpıcı yoksulluklar, yoksunluklar yaşayabiliriz. Hatta insanların, ailelerin, toplumların tarihlerinde bu tip durumlar az da değil.

Konuştuğumuz dil yaşadığımız dünyanın betimlemesini iyi yapmalı, başımıza gelenin ne olduğunu olguyu çarpıtmayacak şekilde vermeli. İnsan pek çok zorluğa göğüs gerebilir, başına gelen felakete karşı dayanıklılık gösterebilir. Ancak felaketleri kadere, işkenceye, kasten yaşanan bir sistematik yağmaya dönüştürüldüğünde insan, büyük bir haksızlık duygusu içinde alt üst olmakla kalmıyor aynı zamanda kendisiyle ve ait olduğu dünyayla olan bağlarında derin bir kopuş yaşıyor. Aralık ayı enflasyon rakamının % 1’in altına çıktığı yerde aynı düzen işlemeye devam edip Ocak ayında rakam bunun 4-5 katı çıkıyorsa gerçekliğin iktidarın elinde balmumuna dönüştüğünü görmemek ancak sözü paçavraya çevirmekle mümkün. Aynı tabloya ilişkin TÜİK ve ENAG verilerini yan yana getirmek yetiyor.

Hayatla bağı kopan ekonomi-politik maalesef iktidarın kullanışlı bir aygıtına indirgenmiştir. Ne dil, ne veriler herhangi bir rasyonaliteye göndermede bulunmaz. Toplumsal afaziye yol açan “yenikonuş”un hükümranlığı altındayız. Gerçeklik yerine statükonun devamlılığını sağlayacak ikame gerçeklik için rakamların, göstergelerin işleme alındığı bir düzlemdeyiz. Böyle bir ekonomi-politikte artık medeniyetten, insandan, değerden, adaletten bahsetmek ancak gerçeğe hürmetsizlikle mümkündür. Oysa bizi gerçek özgür kılabilir. Gerçekçi olabilirsek ancak imkânsızı isteyebiliriz. Gerçekçi olmayanların imkânsız etrafında ördükleri anlatı bir postmodern kandırmaca olarak tarihe not düşülmelidir.

Açlık sınırı, asgari ücret temelinde bir ücretin temel geçim ücretine dönüştüğü ülkemizde her tür iddianın turnusol kâğıdı ekonomik alandır. Bu alandaki sarsıcı görünümdür. Paylaşımdan, bölüşümden, insanca yaşamın gereklerinden yana tavır almayan her siyaset bir kara siyasa örneği olarak çerçevelenmelidir. Bölüşüm, paylaşım üzerinden hayat tanzimi yapılmaktadır. Kuşaklar arası seyreden yaşam formları dağıtılmaktadır. Adil ve ahlaki olmayan dağılımda milyonlarca insan insandışılaşmaya mahkûm edilmektedir. Bu politikalar basit birer istatistikî veri olarak geçiştirilemezler. Devlet kendi vatandaşlarını kendi eliyle kurban etmektedir. Açlığa, yoksulluğa, sefalete sistematik şekilde sürüklemektedir. Bundan çıkış elbette mümkündür ve elbette kararlılıkla savunulmalıdır. Transferler pekâlâ başka türlü yapılabilir, pekâlâ başka türlü bir bölüşüm, paylaşım mümkündür. Bunları gölgelemek için yapılan manipülatif müdahalelere, söylemlere itibar etmemek olmazsa olmazdır. Bu uğurda samimi bir mücadele bize farkında olmadığımız kapılar açacaktı. Ancak ısrarla belirttiğim gibi en büyük talihsizliğimiz, sadece bugün maruz kaldığımız bu hoyratlığın takatimizi aşan niteliği değil. Bu hoyratlık üzerinden tıpkı ölümü görüp sıtmaya razı gelmek zorunda kalınması gibi mevcut küresel ekonomi-politiğin rasyonel işleyişini normatif olarak benimsemek ve arzulamak gibi bir talihsizliğe bizi sürüklemiş olmasıdır. Mevcut adaletsiz norma razı eden işleyişin nasıl büyük bir ölümcül darbe olduğu dikkate alınırsa bu şartlarda yaşadığımız savrulmanın ölçü tanımayan boyutları çok daha iyi fark edilecektir. Bu işleyişi mümkün kılan yerde sözün ne kadar sahici olduğu, ne kadar anlamlı ve dikkate değer olduğu üzerinde düşünülmelidir. Toplumsal adalet, hakkaniyetli bir bölüşüm ve paylaşım mücadelesinden, ufkundan ve ilkesinden yoksun kalan siyaset, doğası gereği sözün düştüğü yerde mümkündür.

 

*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı’dır.

1 Mart 2026 Pazar

Deccal'in tezahürleri: Harari, Netanyahu Epstein ve Trump Prof. Dr. İlhami Güler+01/03/2026

Kur’an, hayatın anlamını/hakikatı bulma konusunda: “Bunu, onlara akıllarımı emrediyor; yoksa, onlar azgın bir toplum mu?”(52/32) sorusunu sorar ve insan hakkında şöyle bir tespitte bulunur: “Hayır! İnsan, kendini müstağni/yeterli olarak görünce, azgınlaşır.”(96/6-7). Bu azgınlığın, İnsanlığın dinsel-ahlaki kültürel tarihinde iki tane “Militan” versiyonu vardır. Biri, şımarık Yahudilerden; diğeri, kuduruk Yunanlılardandır. Helen-Roma döneminden itibaren bu iki halkın, dilin ve kültürün birbiri ile ilişkisi bilinmektedir: “Yevanic-Romaniyot”

1-JUDEO(YAHUDİ) GENETİK/METAFİZİK

Tevrat ve Kur’an, Tanrının, Firavunlar tarafından Mısırda köleleştirilen İbranileri kurtarmak için Hz. Musa’yı görevlendirdiğini ve daha sonra da, onu ve soyundan birçok kişiyi peygamber yaparak onları hidayete erdirmek istediğini sarih olarak ortaya koyar. Ancak, İbranilerin büyük bir bölümü (57/26) şımarık bir şekilde Tanrı’nın kendilerini tercih etmesini, “Seçilmişlik/Üstünlük” olarak görüp; diğer insanları aşağılık (Goi-Nokri-Gentile) olarak niteleyip; Tanrı (Yahwe)’ya karşı nankörlük ederek; -O’na teslim olma ve itaat yerine-, O’nu teslim almaya/temellük etmeye, kendilerine hizmetçi yapma küstahlığına kalkışmışlardır. Hz. İsa’nın İncilller’ de ki eleştirileri (Örneğin: Matta. 23. Bölüm) ve Kur’an’daki eleştiriler (2. Bakara suresi), bu gerçeği ortaya koyar.

İbraniler, “Ahiret” inancına iltifat etmedikleri için, kendilerini hesap vermeyecek/hesap sorulmayacak kimseler olarak görüp, dünya hayatına tutku ile gömülmüşlerdi. Kur’an, bu gerçeği şöyle tasvir eder: “Andolsun, sen onları yaşamaya bütün insanlardan –hatta müşriklerden bile- daha düşkün olduğunu görürsün. Onların her biri, bin yıl yaşamak ister; oysa uzun yaşamak, onları azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların yaptıklarını görür.”(2/96). Yine bir İbrani/Yahudi tipolojisini şöyle tasvir eder: “Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde, onları bir kenara atan kimsenin başına gelecek olanı onlara anlat: Şeytan, onu yakaladı; o da, yoldan çıktı. Biz, -eğer isteseydik-, onu ayetlerimizle yüceltir ve üstün kılardık; fakat o, hep dünyaya sarıldı/saplandı, arzu ve heveslerinin peşine takıldı. Böyle birinin durumu, bir köpeğin durumuna benzer: üzerine varsan da, kendi haline bıraksan da, dili dışarda solur. Ayetlerimizi yalanlamaya kalkışanların âkibeti, işte böyledir.”(7/175-176).

“Karun” tiplemesinde olduğu gibi, uzun yaşama ve zenginlik/mal-mülk biriktirme tutkusunu Kur’an, azgınlık ve nankörlüğün (küfr) asli/içgüdüsel itkisi olarak görür: “Allah, kullarına rızkı genişletseydi; yeryüzünde fesat, taşkınlık çıkarırlardı.”(42/27. Ayrıca bkz:43/33-35). Kuzey yarım-kürede uzun zamandan beri olan da, işte bu. Zenginliğ de, gasp ve teknoloji ile elde ettiler.

Yaptıkları şımarıklık ve hadsizlikler yüzünden birinci kez Asur-Babil sürgünü (Mö: 722-593); ikinci kez MS:70 de Roma imparatorluğu eliyle (17-İsra/4-7) cezalandırılan, sürgüne gönderilen Yahudiler, diasporada iki bin yıldan beri, -Ruhlarını değil-; Zekâlarını kullanarak finans (Rothschild-Rocfeller aileleri) ve bilim-teknoloji alanlarında gösterdikleri “performans” (Byung Chul Han’ın teşhis ettiği anlam) ile insanlığın başına tekrar bela olmuşlardır. Tüm dünyada karşılaşılan bir içerleme/uçuklama olarak “Anti-Semitizm”in, yabana atılmayacak ciddi bir nedeni vardır. Bu analiz, İbrani veya Yahudileri kategorik olarak kastetmez; -Tanrı’nın yaptığı gibi- bir genelleme yapar.

İşte bir Yahudi olan Yuval Noah Harari, yazmış olduğu “Homo Sapiens”, “Homo Deus” ve “Neksus” adlı -Dünyada Yahudi iletişim-medya ağı ile “Best-seller” yapılan- kitapları, Çağdaş Yahudi Metafiziğini/Dünya Görüşünü/Hayat-İnsan algısını (Yapay Zekâ- Trans-Humanizm- Metavers), insanlığa yegâne hakikat olarak lansa eder. İsrail-Siyonizm ve Netenyahu (Filistin-Gazze Dramı), bu metafiziğin aktüel tezahüründen başka bir şey değildir. Epstein sıkandalı, yine bu Yahudi Tağutluğun (Güç istenci-İstiğna-Şeytanlık) ABD ve AB’yi kontrol altına alan pedofili karanlık yüzüdür. Amerika’nın muhalif kamusal entelektüeli olarak bilinen Yahudi Noam Çomsky’nin dahi, Epstein ile olan ilişkisinde şaşılacak bir şey yoktur.

2- GREEK(YUNAN)-BATI GENETİK/METAFİZİK

Trump ve ABD’ye gelince, o ve orası, -Genellikle- Yunan’ın Dionysosçu-trajik insan ruhunun, Aydınlanma ve Avrupa üzerinden Amerika’ya göç etmiş; George Orwell’in “Domuzlar Çiftliği” romanında (“1984”) anlattığı tipin mücessem pratiğidir. Trump, Uzun süreden beri Avrupa’yı yansılayan Amerika’nın politik aklının özgürlük, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, BM, anayasa, diplomasi… Maskelerini kaldırıp atarak, Amerikan toplumunun en az yarısının ruhunu açık etmiştir: Güç istenci/Üst-insan (Nietzsche), Deaser-Machine=Arzu-makinası/Kapitalizm (Deluze-Guattari).”Make America Great Again/MAGA”.

Hegel’in dediği gibi, Pagan Yunanlılar, kendilerinde bulunmayan hiçbir niteliği, tanrılarına atfetmemişlerdir. Filozof Platon, tek bir Tanrı’ya inanmış; ancak, onu tanımadığı için, sadece ona “İyi-İdea” diyebilmişti. Aristo da, tek bir Tanrı’ya inanmış; ona “Onto-teolojik” olarak “İlk neden” ve “Hareket Etmeyen Hareket Ettirici” nitelikleri dışında ahlaki bir nitelik vermemiş ve Atina toplumu için “İyi Yaşam” nihai amacı ile dünyevi bir “Mutluluk (Eudaimonia)” ahlakı önermiştir. Bunlardan önce yaşamış olan Sokrates ise, pagan dinine ve ahlakına karşı çıkarak, kendi vicdani ve düşünme gayreti ile doğru bir Tanrı imgesi ve ahlak keşfetmeye çalışmış; pagan Yunanlılar tarafından idama mahkum edilmiştir.

Batı için, “Hristiyanlık/Kilise” parantezini dışarda tutarsak; Descartesle başlayıp Laeibniz, Kant, Hegel ve Nietzsche ile devam eden “Aydınlanma” sonrası düşüncesi, “Metafizik” olarak eski Yunan’a tekrar bir geri dönüştür (Re/ö-nesans). Bu süreç, Nietzsche tarafından Nihilizm olarak: “Tanrının ölümü”, “Güç istenci”, “Çölleşme”, “Üst-insan”, “Ebedi Dönüş” olarak nitelenmiştir. Yahudi Teolog Martin Buber, “Tanrı Tutulması”; Max Weber, “Kutsal Kubbenin Çöküşü”; J.Derrida, “Huzur Metafiziğ”; E.Levinas, “Ontolojik Emperyalizm”; Karl Marx, “Katı-Kutsal Olanın Buharlaşması”; T.S Eliot, “Çoraklaşma”; Peter Watson, “Hiçlik Çağı”; M. Heidegger, “Ruhtan Zekâya Geçiş” olarak isimlendirmiştir.

Heidegger, Yunan’dan başlayan Batının Felsefe-Bilim-Teknoloji faaliyetini, “Gestell=Çerçeveleme” olarak şeylerin/kendiliklerin “mevcudiyete getirilmesi”, “açığa çıkarılması” tarzı olarak “Nihilizm” diye yorumlar: “Nihilizm, modern çağın güç alanı içine çekilmiş yeryüzü insanlarının dünya-tarihsel hareketidir… Tehlike, teknoloji yarışının kendini her yere yerleştirebilecek olmasıdır. “Her şeyin”, gerçekten ve tıpkı en son, en güçlü bilim ve teknoloji içinde “olduğu gibi olduğu” varsayımı, bizim dünya üzerindeki tahakkümümüz, giderek daha iyi/yaygın hale geldikçe; üzerimizdeki tahakkümü, sağlamlaştırılabilir. Bu, sadece “Batı” için bir tehdit değildir; Çünkü “Batı tarihi”, Dünya tarihine genişlemeye başlamak üzeredir. (Çoktan tahakküm altına aldı bile-İG)” ( Jhon Richardson, Heidegger. Çev: Soner Soysal. İst.2025. s 467). Tekniğin özünün “Teknik” değil; “Metafizik” bir şey olduğunu söyleyen Heidegger, -İnsan dahil- bütün şeylerin/kendiliklerin bu “Gestell/Çerçeveleme” içinde ekonomik birer kaynak, rezerv, stok, donanım, teçhizat olarak görülmeye başladığını vurgular.(Ricgardson, a.g.e, 453 vd.)

Hz. Nuh’tan Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin davası olan “Rahman-Rahim” ve Hayyu’l-Kayyum”, münezzeh, kişisel/şahsî bir Tanrı’nın “var” olduğu ve tüm şeylerin/kendiliklerin, O’nun “Yaratma” sı ile mevcudiyete çıktıkları; bütün kendiliklerin ve varoluşun birer “Ayet” veya rahmet, lütuf, nimet, rızık, ihsan, ikram oldukları; İnsan soyunun da, özenle hazırlanan “Güneş sistemi” ve “Eko sistem (Dünya)” içinde ahlaki bir bağlamda “Denendiği” ve ölümden sonra tekrar diriltilerek “Ahiret”te hesaba çekileceği; ödüllendirileceği veya cezalandırılacağı (Din) öğretisi, son dört yüzyıldır yeryüzünde görece sönümlenmiştir. Onun yerini, Walter Suchubart’ın “Kahraman” diye isimlendirdiği insan tipi, kültürü almıştır. (Schubart, Hz.Nuh-Hz. Muhammed çizgisini, Hz. İsa’nın şahsında dolayımlayarak “Mesihçi” tip olarak niteler. Diğer iki proto-tip: Çin’in doğa ile “Uyumlu” insan tipi ve Hindistan’ın doğadan kaçan “Zahit” insan tipidir). Bu (Kahraman) tipi Schubart, şöyle tanımlar: “Bu kültür-zihniyeti veya insan tipi, dünyayı örgütçü çabası ile düzene sokması gereken bir kargaşa olarak görür. Kahraman insan, dünya ile barışçıl olarak geçinmez; var-olan biçimi altında ona karşı çıkar. Benlik gururu (kibir-istiğna-İG), erk tutkusu ile (Güç İstenci-Nietzsche) ile doludur. Dünyaya bir köleye bakar gibi bakar; ona efendilik etmek, egemen olmak ve onu kendi planlarına göre kalıplamak ister. Dünyaya “Kahraman” insanın belirlediği amaçlar verilir. Bu insan, gözlerini yukarıya kaldırıp saygı ile bakmaz; tersine, güç tutkusu/istenci ve gururla dolu olduğu için, aşağıya doğru düşman ve kıskanç gözler ile yeryüzüne bakar. Tanrıdan git gide daha çok uzaklaşır ve deneysel şeylerin dünyasına git gide daha çok gömülür. Laikleşme, onun kaderidir; “Kahramanlık”, başlıca yaşam duygusu; tragedya ise, sonu/amacı. Böyle bir dünyada, özellikle böyle bir kültür-insan tipinde her şey, dinamiktir. Kahraman evrende hiçbir şey, statik değildir. Promethaus gibi, Kahraman insan, her güce, her Tanrı’ya meydan okur; etkindir, gergindir ve alabildiğine enerjiktir. Buna uygun olarak Kahraman veya Promethausçuluk çağları, hareketli ve etkindir. Roma Dünyası, gücünün doruğunda kendini böyle hissetti. 16. Yüzyıldan sonraki Germen-Roma Batısında da bu proto-tip egemen olmuştur. Son dört yüzyılın promethausçu Batı Kültürü, bu proto-tipin iyi bir örneğidir.”(P.A.Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri. Çev: M.Tuçay. Ank.1972. s 117).

3- SONUÇ

Son üç yüz yılda yaşadığımız yeryüzünün büyük bir bölümünün, Avrupa ve Amerika tarafından kolonileştirilmesi, köle ticareti, sömürü, emperyalizm; Kapitaliz-Komünizm ve Faşizm gibi üç büyük siyasi-İktisadi zulüm sistemi, iki Dünya savaşı; ikinci Dünya savaşından sonra dünyanın yaşadığı nispi bir sükunet döneminden sonra, tekrar silahlanma yarışının kızışması, Srebrenista-Gazze katliamları, Trump’ın Görnland, Venezuella, Kanada, İran….a sarkıntılıkları, Epstein Adası skandalı, yapay zekâ/dijitalleşme ile Heidegger’in bahsetmiş olduğu “Gestell=Çerçeveleme” nin radikalleşerek insanlığın ruhunu/kalbini/vicdanını öldürmesi…; insanların “Çileden”, Dünyanın “çivisinin” çıkması; bahsetmiş olduğumuz “Judeo-Greek” metafiziğin oluşturduğu acı meyveleridir. Zira, egemen metafizik çerçevelemede ölüm, eğer hiçliğin (Nihilizm) kapısı ise, -ki öyle- :” Ölüm dahi, eğer o, hâlâ gerçekten yaşanmamış bir yaşamın sonunu oluşturuyorsa; daha da korkunç olur. Bu nedenle, ölüm korkusu, ölümden sonrasına yönelik değil; aksine, boşa çıkan umut ve beklentilerin son bulduğunun kesinliği karşısında, ölümden öncesine ilişkin duyulan dehşeti yansıtır… Bu olasılık karşısında insanın duyduğu korku, onu vahşice korunma stratejilerine: “Ya ben; ya onlar” stratejisine, her şeyi kendi eline geçirme, her şeye sahip olma stratejisine götürür; yani kötülüğün mekanizmasının içine iter.”(Alexıus J.Bucher. “Yitirdiğimiz Suçsuzluğumuz Ya da: Özgürlüğün Saldırgan Gücü Üzerine.” Yüzyılımızda İnsan Felsefesi. Haz: İonna Kuçuradi. Ank. 1977. S 218-219.). Şu anda Dünyada yaşanan, bundan başka nedir ki?

28 Şubat 2026 Cumartesi

Dindarların ‘ahlak’ problemi İbrahim Kiras+28/02/2026

Bugünlerde ülkemizde “bir dini olanın ayrıca ahlaka ihtiyaç duymaması” diye tanımlanan problem tartışılırken, İslam’ın öngördüğü ahlak ilkelerini veya İslam geleneğindeki ahlak anlayışını yeniden değerlendirmekte fayda olmalı.

Bu noktada ise öncelikle “din ile ahlak” ilişkisini “dindar ile ahlak” ilişkisinden ayrı ele almak gerektiğini düşünmeliyiz. İlaveten, bahsedilen problem yalnızca bugünün konusu değil… Daha açık ifade etmek gerekirse, çokça söylendiği üzere, “muhafazakâr” AK Parti iktidarının son dönemde tek başına ürettiği bir dejenerasyon değil bu.

Aşağıdaki satırlar bundan 60 yıl önce mütedeyyin bir aydının dindar kesimlerde gözlemlediği ahlaki düşüklük karşısındaki samimi isyanını dile getiriyordu: “… Ahlaksızlığın ummanı olan bu Şark’ı yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. ‘Müslümanız diyen insan yığını’ yok mu? Onlar Şark’ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. Müslümanlık, yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark’ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer ne ahlak ne de Allah uzanır bunlara…”

“İsyan Ahlakı” müellifi Nurettin Topçu 1965’te Orhan Okay’a yazdığı mektupta “Başlatmaya çalıştığımız fikir çığırı, çığırtkanların eline geçti. Ona İslâm maskesi taktılar. Kapı kapı dolaştırıp dünyalık, şöhret goygoyculuğu yapıyorlar” diyordu ayrıca. (Orhan Okay, “Anadolu'dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları”, Dergâh Yayınları, 2025)

Ahlak esas itibarıyla çıkara ve zorunluluğa dayanmayan, akla ve vicdana uygun olduğu için tercih edilen yoldur. Hukuk kurallarından da dini vecibelerden de ayrı bir ahlak alanı vardır.

Bu durumda yasalara uymak ve dinin emirlerini yerine getirmek ahlaki bir yaşayış için yeterli değil mi yani? Dini yalnızca ibadetle ilgili kurallardan ve toplum düzenini sağlamaya yönelik sınırlamalardan ibaret görüyorsak yeterli değil. Çünkü dinin ahlak boyutu da var. Yani doğrudan vicdanlara seslenen, insanlara kişisel hayatlarında da adil olmayı, merhametli olmayı, kul hakkına riayeti vs. öğütleyen tarafı…

Bugünkü problem dinin bu boyutunun birtakım şekil kurallarının gölgesinde kalmış olması galiba. İşte bu yüzden “din ile ahlak” ilişkisini “dindar ile ahlak” ilişkisinden ayrı ele almak gerektiğini söylüyoruz.

Prof. Mustafa Çağrıcı “İslam ahlak felsefesi” alanının günümüzdeki en yetkin uzmanıdır. Geçtiğimiz günlerde yayımladığı “Kuran’ın Ahlak Çağrısı” başlıklı eseri, bir yandan “İslam’ın öngördüğü ahlak ilkelerinin veya İslam geleneğindeki ahlak anlayışının mahiyetini”, diğer yandan “din ile ahlak” ilişkisi ile “dindar ile ahlak” ilişkisi arasında ayrımı kavrayabilmek yolunda eşsiz bir rehber.

 Öte yandan, “Bir dini olanın ayrıca ahlaka ihtiyaç duymaması” probleminin kaynağını da gösteriyor bize Çağrıcı Hoca’nın kitabı.

Her ne kadar İslam bizzat Hz. Peygamber tarafından esas itibarıyla bir ahlak nizamı olarak tarif edilmiş olsa da bilahare ahlak kavramının iyi huy ve nazik davranış gibi anlamlarda olumlu kişisel özellikler veya basit görgü kuralları şeklinde anlaşılır hale geldiğini görüyoruz.

Geçenlerde bu sütunda Türk toplumunun ahlak anlayışının standartlaşmamış olmasının yol açtığı çarpıklıklara bazı örnekler vermiştim. https://www.karar.com/yazarlar/ibrahim-kiras/senin-ahlakin-sana-benim-ahlakim-bana-1606725

Örneklerden biri “Onlar” yapınca yanlış ve kötü olan bir eylemin “Bizimkiler” yapınca caiz sayılması… Yani, kısacası, adalet duygusunun yerinde yeller esiyor olması…

Peki ama birtakım dindar insanların da adalet duygusundan mahrum oluşlarını, çoğu durumda vicdanlarının sesine kulaklarını kapatışlarını nasıl izah edebiliriz?

Dindarlar günümüzde giyim kuşamlarıyla, ibadet alışkanlıklarıyla veya birtakım başka davranışlarıyla dindar olduklarını belli ediyorlar ama dışarıdan bakıldığında yüksek ahlak timsali gibi görünmüyorlar. Bunun tersinin olması gerekmiyor muydu?

“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır” demiyor muydu milli şairimiz? “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen bir peygamberin ümmeti nasıl olur da ahlak standartlarına sahip olamaz?

Galiba Hz. Peygamberin ahlak derken kastettiği anlam ile bizim ahlak kavramından anladığımız şey aynı değil. Baksanıza… Ahlak kavramı bizde daha çok kadın-erkek ilişkileriyle sınırlı -ve özellikle kadınların giyim tercihlerine veya sosyal hayattaki davranışlarına inhisar eden- bir alanda geçerli kabul ediliyor… Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet gibi fiiller genç kızlarla delikanlıların arkadaşlıkları kadar “ayıp” sayılmıyor bu toplumda… Çalışanın emeğinin karşılığını vermemek kimi kadınların giysileri kadar “ahlak dışı” değil…

Bu işte bir yanlışlık olmalı... Nerde yanlış yaptık acaba? Yoksa daha en başta bir düğmeyi yanlış iliklediğimiz için mi gömleğimizin bütün düğmeleri bu halde?

Yukarıda, “Bir dini olanın ayrıca ahlaka ihtiyaç duymaması” probleminin kaynağını da gösteriyor bize Çağrıcı Hoca’nın kitabı… demiştik… Kitaba bakalım öyleyse…

Uzun süreli bir tarama çalışmasının sonunda iki bini aşkın ayette, yani Kur’an’ın yaklaşık üçte birlik kısmında ahlak konularına yer verildiğini tespit etmiş Çağrıcı Hoca. Diğer yandan, iyi Müslümanın 72 özelliğinden söz edildiğini görmüş. Bu 72 özelliğin 6’sı inanç alanında, 8’i ibadet alanında, 58’i ahlak alanında. Ne var ki İslami ilimlerde olsun İslam düşünce geleneğinde olsun, ahlak konusuna aynı derecede bir yer verilmemiştir. Kritik nokta burası…

Prof. Çağrıcı’nın bu husustaki tespitlerinden bir kısmını -yorumla araya girmeksizin- özetleyerek aktaracağım:

“Geleneksel literatürde”, diyor Çağrıcı, “makasıd (dinin külli amaçları) ahlak yönünden değil, temel ilim kabul edilen fıkıh yönünden değerlendirilmiştir. Bu nedenle de makasıd literatürünün çoğunda ahlak kavramı önemli bir yer işgal etmez.”

Yani dinin külli amaçları ibadete veya zorunlu ve yasak fiillere odaklı şekilde düşünülür. Nitekim “Makasıd konusunu müstakil bir metodoloji haline getirdiği söylenen Şatibi, ünlü el-Muvafakat adlı eserinde dinin külli amaçlarını önem sırasına göre zaruriyyat, haciyyat ve tahsinat şeklinde üçe ayırmıştır.” (Zaruriyyat kesin emir ve yasaklar, haciyyat hayatımızı sürdürmek için ihtiyaç duyduğumuz şeyler, tahsinat ise bir mecburiyet olmasa da yapılması güzel olan işler ve alışkanlıklardır.)

Burada, “ahlaki erdemler ile güzel giyinmek, koku sürünmek aynı kategoriye girer.” Geleneksel kabule göre “Kur’an’da ve hadiste yer alan görevlerden fukahanın farz olduğuna hükmettikleri dışındaki ahlak buyruklarını uygulamamak dine ve inanca zarar vermez.”

“Fıkıhta insan nesnedir. Kural insan için değil, insan kural içindir. İnsanın nesne olduğu yerde ise ahlaktan söz edilemez. Çünkü ahlak insanın kendi eylemini özgür iradeyle seçmesi ve yapmasını şart koşar.”

Özellikle fıkhın şekilci ve zahirci yapısı “hem Allah-kul ilişkisinde hem de insan-insan ve insan-doğa ilişkilerinde takva ve tevazu, ihlas ve samimiyet, adalet ve hakkaniyet, doğruluk ve dürüstlük, sevgi ve merhamet gibi ahlaki ilkelerin geri plana atılmasına yatkın bir toplumsal zihniyet oluşturmuştur.”

Temel ilimlerin ikincisi olan kelamın ise konusu Allah’tır, Çağrıcı’ya göre, “insan ahlaki özne olması itibarıyla değil kul olması itibarıyla konuya dahil edilir.” Özgürlük ve adalet savunucusu olarak bilinen Mutezile Kelamında da durum farklı değildir.

Kelamcılara ve fukaraya nazaran ahlaka daha çok ilgi gösteren sufilerin çoğunluğunun ahlaktan anladığı ise “yıkayıcının elinde ölü” olma benzetmesiyle ifade edilen mutlak itaat ve teslimiyettir.

“İslam ilim ve kültür tarihinde ahlakın bir düşünce ve bilgi alanı olarak gündeme alınıp sistemli bir fikri ve ilmî alan olarak teşekkül etmesi (…) az sayıdaki Müslüman filozof sayesinde olmuştur.”

Grek filozoflarından yapılan tercümeler sayesinde “devrin İslam kültürü ahlakın etik denilen felsefi yapısıyla tanışabilmiş, bu süreçte ahlak düşüncesi dar bir felsefe çevresinde tutunabilmiştir.” Ne var ki “Gazali’nin filozofları tekfir etmesinden sonra bu çığır giderek ilgi görmez olmuştur.” Ancak, felsefi çizgideki ahlak yazıcılığı itibardan düşerken, aralarında yine Gazali’nin de olduğu Ragıb el-Isfahani, Maverdi, İbn Hazm, Razi gibi alimlerin gayretleriyle “yerlileşmiş” bir ahlak ilmi ortaya çıkmışsa da bu ilmî hareket gerek zaman gerek müellif ve eser sayısı bakımından hayli sınırlı kalmıştır. (Mustafa Çağrıcı, “Kuran’ın Ahlak Çağrısı”, Kuramer Yay., 2025)

Ancak, bugünkü acı verici tabloyu da belirleyen asıl problem İslam tarihinin daha çok erken bir evresinde irade hürriyeti ve adalet kavramlarının alan daraltmasına uğratılmasıdır. Bunun sonucu ise Müslüman bireylerin ahlaki sorumluluk kavrayışının da daralması olmuştur. Çağrıcı Hoca’nın kitabından çıkarılabilecek en net özet bu bence.

Yalnızca ahlak felsefesi (etik) konusunda değil, genel anlamda dini tefekkür veya din felsefesi alanında çok önemli değerlendirmeler, yorumlar, tespitler ve öneriler sunan bu muazzam eseri ilgililere hararetle öneririm.

Esat Arslan ‘21. Yüzyıldan Kur’an’a Bakış’: Günümüzün Kureyş Kabilesi Amerikalılar ŞULE DEMİRTAŞ+28/02/2026

Ramazan ayının manevi iklimine girdiğimiz şu günlerde, İslam dünyasının içinde bulunduğu sefaletten çıkış yolunu yine Kur’an’ın aydınlığında arıyoruz. Ancak bu kez karşımızda alışık olduğumuzun dışında, 21. yüzyıl insanının zihnindeki düğümlere odaklanan bir çalışma var. Akademisyen-yazar Esat Arslan ile yeni yayımlanan ‘21. Yüzyıldan Kur’an’a Bakış’ adlı tefsir çalışmasını konuştuk. Arslan, geleneksel duvarların yıkıldığı bir çağda, Kur’an’ı “insanlığın evrensel ıstıraplarına doyurucu bir yanıt” olarak yeniden okumayı teklif ediyor....

1. Esat merhaba. Çaılışmanda alışılagelmiş tefsirlerden farklı olarak, 21. yüzyıl aklının ve vicdanının Kur’an’a itiraz ettiği temalara odaklanıyorsun. Kur’an’a dair bu yenilikçi perspektifi neye borçlusun?

Allah Kur’an’da “Gerçekten inanıyorsanız en üstün millet sizsiniz” diyor. Bugün İslam ümmeti olarak yeryüzünün en seçkin ümmeti değiliz. Belki de yeryüzünün en sefil haldeki ümmetiyiz. Allah da zaten Yunus Suresi’nde “Aklını kullanmayan kavmin üzerine pislik yağdırırız” diyor. Bugün ümmet olarak sefaletimizin sebebinin takdir-i ilahi değil de kendi suçumuzun cezası olduğuna inanıyorum. Dinimizi anlamada aklı temele almadığımız ve aklı, vicdanı ve gönlü doyuran ve yedi kıtada heyecan uyandıran bir dini düşünceye ulaşamadığımız sürece bu sefaletin süreceğine inanıyorum. Ben bu kitabımla bu sefaletin acısını yudumlayan Müslüman bireylere aklın, vicdanın, gönlün ve çağımızın gerçeklerinin hakkını verirsek yeryüzünün en seçkin dünya görüşünü, en üstün yaşam felsefesini ve en yüce ilke ve değerlerini Kur’an’da bulabileceğimizi söylemek istedim.

‘KUR’AN İNSANLIĞIN EVRENSEL ISTIRAPLARINA BİR YANIT’

2. Tefsirinde Kur’an’ın sadece inananlar için değil, tüm insanlık için manevi bir cennet vaat ettiğini söylüyorsun. Bu iddialı yaklaşımı ve ‘yeni gözlerle tefsir’ çabanı besleyen temel motivasyon nedir?

Önce Kur’an’a yaklaşımımda temel teşkil eden bir cümle zikredeyim. Kur’an’ı anlamada usule ait bu cümleyi sanıyorum hiçbir geleneksel tefsir usulü kitabı zikretmez. Fakat bu cümle Kur’an’ı doğru anlamada hepimiz için hayatidir. Cümle şu: “Kur’an insanlığın evrensel ve çağlar üstü ıstıraplarına doyurucu bir yanıt olarak okunmak zorundadır.” Zemahşeri, Razi, İbn Arabi gibi geçmiş üstatlar kendi çağları için çok iyi iş çıkarmışlar. Abbasi, Endülüs, Horasan, Selçuklu, Osmanlı, Babür gibi medeniyetler onların ve onlar gibilerin Kur’an yorumu gölgesinde kuruldu. Ben de hala bu üstatlardan çok şey öğreniyorum. Fakat içinde yaşadığımız küresel çağ 13. asır Osmanlı kadısının yaşadığı çağdan farklı hakikatlere sahip. Geçmiş üstatları yeterli gördüğümüz takdirde bu çağa hitap eden Kur’an yorumunu meydana getirebilmemiz mümkün değil. Kur’an Kehf Suresi’nde bir duvarın yıkılmasının gizli bir hazineyi meydana çıkarabileceğini söylüyor. Sanıyorum bizim geleneksel medeniyetimizin duvarlarının Batı emperyalizmi tarafından yıkılmış olması bizleri iki yüz elli yıldır Kur’an’ın hazinelerini yeniden keşfetmeye götürüyor. Muhammed Abduh, Elmalılı, Muhammed Esed, Bediüzzaman, Seyyid Kutup, Mevdudi, Fazlurrahman gibiler hep bu çağa yön verecek Kur’an tefsirini keşfetme çabasının mahsulü. Ben de kendi tefsir kitabımın bağımsız bir eser olarak kabul edilmesindense bu halkanın bir parçası olarak ele alınmasını isterim.

3. Yedinci asırda nazil olmuş bir metni 21. asrın problemleriyle yorumlamak “anakronizm” değil mi? Kur’an’ı çağa uydurmak için bir zorlama söz konusu mu?

Fakat insanlığın evrensel ıstırapları değişmiyor. Biz klasik çağımızda Hazret-i Peygamber’e dünyanın acı gerçeklerinden kopuk aşkın bir konumda duruyormuş gibi muamele ediyorduk. Daha sonra, Fazlurrahman sağ olsun, Hazret-i Peygamber’in peygamberlik öncesi yaşamında insanlığın ıstıraplarını kendine dert ettiği için toplumdan kaçıp mağarada bu sorunlara nasıl çözüm bulunur diye fikir çilesi çeken yüce bir insan olduğunu anladık. Ve yine Fazlurrahman vesileliğiyle Kur’an vahyinin tepeden ceberutça buyuran ve bizim köle gibi itaat etmemiz gereken bir söz değil de kutsalla ve metafizik alemle temas kurmuş ve Allah’la bütünleşmiş evrensel bir vicdanın patlaması olduğunu düşünebildik. Böylesi bir vicdan hangi çağda yaşarsa yaşasın fakirliğin, kadın sömürüsünün, haksız hiyerarşinin, uluslararası çatışmanın, dini yobazlığın ve dinler arası düşmanlığın acısını yaşayabilir. Bu sebeple Hazret-i Peygamber’in ıstıraplarının ve onun mücadelesinin çağlar üstü olduğunu söyleyebiliyoruz.

4. Tefsirinin alt başlığı ‘Estetik Boyut’. Kur’an’ın çağlar üstülüğünü neden estetik bir mucize oluşuna bağlıyorsun?

Evet. Ama bu bana mahsus bir düşünce değil. Büyük belagat alimi Cürcani “Kur’an’ın mucizeliği onun edebi sanatlarında yatar. Ve Kur’an estetiğinin mantığı kavrandığında Kur’an’ın akılla barışı da kurulur” diyor. Zemahşeri’nin çağımıza hala ışık tutabilen akılcı tefsiri bu ilkenin 11. asır koşullarında hayata geçirilmesi sayesinde yazıldı bildiğim kadarıyla.

‘EN ZOR ZAMANDA BİLE UMUDU CANLI TUTUYOR’

5. Ve sen bu estetik vasıftan hareketle Kur’an’ın eşi benzeri getirilemez bir mucize olduğunu ve Kur’an mesajının tüm seküler felsefi birikimden daha üstün olduğunu iddia ediyorsun.

Evet. Freud’dan hareketle anlatayım. Freud psikanalizle sınırlı keşiflerini tamamlayıp din, sosyal teori gibi daha geniş alanlara açılmak istediği zaman şöyle der: “bir entelektüelin en büyük hayali varlığın tüm alanlarını kuşatan, ayakları yere sağlam basan ve insanlara yeni bir vizyon sunan bütünlüklü bir dünya görüşü (Weltanschauung) inşa etmektir.” Bir entelektüel böylesi bir dünya görüşü inşa etmek için ciltlerce kitap yazar ve sadece seçkinlere hitap eder, sıradan insanlara değil.

İbn Rüşd’ün dediği gibi topu topu 604 sayfalık Kur’an ise seçkinlerle ve sıradan insanlarla beraberce konuşuyor. Her iki kesim de aynı ayetten feyizlenebiliyor. Ayrıca Kur’an’a bir göz gezdirin. Onda metafizik ve doğa felsefesinden sosyoloji, kadın hakları ve psikanalize kadar her hususun yer aldığını göreceksiniz. Ve tüm bu hususların -hakkı verildiğinde- aradan geçen on dört asır sonra bile hiç eskimediğini… Örneğin Freud’un keşfetmek için yıllarını verdiği id-ego-süperego üçlüsü Kaf Suresi’nde sadece yarım sayfalık bir yer tutar. Bütünlüklü bir dünya görüşü oluşturmanın bir önemi de insana dünyadaki yerini gösterip ona bir rota çizmesi ve onun dürtülerini kanalize etmesi. Seküler filozofların birçoğunun yarattığı dünya görüşü oldukça kötümserdir. Oysa Seyyid Kutup’un İslam Düşüncesi’nde ifade ettiği ve Kur’an aşıklarının asırlardır zevk ettiği gibi Kur’an’ın bu dünya ve ölüm ötesini bütünlüklü bir biçimde ele alarak insana dünyada biçtiği konum en zor zamanlarda bile umudu ve iyimserliği canlı tutan bir dünya görüşünün ürünü.

6. İstersen bu iyimser cümleyle sohbetimize bir son verelim. İnşallah bu sohbet Ramazan ayında insanımızın Kur’an’ı taze bir biçimde hissetmesine vesile olur.

İnşallah. Teşekkür ederim.

YEREL ÖRNEKLERDE ÇAĞLAR ÜSTÜ BİR MUHTEVA VAR

7. Fakat senin Fazlurrahman’dan ve İslam tarihselciliğinden ciddi bir farkın var. Onlar “Kur’an’ın sadece gayeleri ve manaları ezeli-ebedidir, Kur’an’ın lafzı tarihseldir” derken, sen hem gaye ve manasının hem de harf harf lafzının Allah’tan geldiğini ve ezeli-ebedi olduğunu iddia ediyorsun. Bu vesileyle pek çok deistin bir sorusunu sorayım: Kur’an’ın kültür malzemesi neden bir 7. asır insanının ufkuyla sınırlı? Mesela Kur’an’da Hıristiyanlar ve Yahudiler var ama Budistler ya da Hindular yok. Ya da Kureyş kabilesine adanmış bir sure var. Ama Kureyş’in 7. Asır dışında bir güncelliği yok.

Tolstoy’un Anna Karenina adlı romanı da zahirinde 19. asır Rus toplumundan başka bir kültür malzemesine sahip değildir. Ama Tolstoy bu örneği sanatkarane işleyerek insanlığa çağlar üstü bir mesaj sunmuştur. Benim anladığım kadarıyla Allah Kur’an’ın kültür malzemesini tamamen Hazret-i Peygamber’in deneyimlerinden alıyor. Fakat Allah bu malzemeye öyle sanatkarane bir biçim veriyor ki bu yerel örnekler çağlar üstü bir muhtevaya kavuşuyor. Örneğin Ali İmran Suresi’nde Uhud Savaşı anlatılırken “aldığı mikroplu yaradan (karh’dan) sonra Allah’ın davasına sahip çıkanlara büyük ödül var” ayetinin manası Uhud Savaşıyla sınırlı değil. İslam ümmeti Emevi zulmü, Moğol İstilası, Batı emperyalizmi, 1. Dünya Savaşı altında da ‘karh’ (mikroplu yara) aldı. Ve her seferinde idealist Müslümanlar İslam’a sahip çıktı. Beni İsrail’e ve Hıristiyanlara getirilen eleştirileri birer örnek olarak görmeyi öğrenirseniz bu örneklerden hareketle Budizm’in, Hinduizm’in, Konfüçyanizm’in yozlaşma süreçlerini de vukufiyetle konuşabilir hale gelirsiniz. “Kureyş bu evin rabbine kulluk etsin” ayetini bir örnek olarak okumayı öğrenirseniz ‘Kureyş’ yerine ‘Amerikalılar’ı ‘bu ev’ yerine de ‘Beyaz Saray’ı koyabilirsiniz. Ve bu kısa surenin çağdaşlığını zevk edersiniz.

27 Şubat 2026 Cuma

‘Öcalan’a statü’nün bir başlığı sivil siyasette aktif rol olursa; Kürt hareketine, siyasete ne getirir, ne götürür, toplum nasıl karşılar? Murat Sabuncu/27 Şubat 2026

Yeni Yaşam Gazetesi, Abdullah Öcalan’a iletilmek üzere bir grup gazeteciden birer soru alınacağını, muhtemelen yanıtların geleceğini söylediğinde, şu soruyu ilettim:

Kamuoyu araştırmaları Türkiye toplumunun geniş bir kesiminde adınıza yönelik güçlü bir itiraz ve mesafe olduğunu gösteriyor. Bunu özellikle Meclis Komisyonu’nun İmralı’ya gelme sürecinde gördük. Sivil siyasetin doğrudan ya da dolaylı bir aktörü olma, DEM Parti’yi ya da adı değişecek bir partiyi, fikirsel ve yönetim anlamında şekilleme, yön verme gibi bir düşünce içinde misiniz? Böyle bir düşünceniz varsa Türkiye’deki toplumsal direnç aşılabilir mi? İmralı’daki iletişim olanaklarının sosyal medyayı kapsamadığı bilgisiyle özellikle Kürt gençlerinin kimi sorgulama-eleştirilerinin ulaşamadığı bir ortamda kapsayıcı bir yol haritası çıkabilir mi?

Soruya ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ‘Öcalan’a statü’ talebine geleceğim. Ancak… Bugün 27 Şubat 2026.  27 Şubat 2025’in yani Abdullah Öcalan’ın silah bırakma ve fesih çağrısının üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıla; örgütün Öcalan’ın talebini kabul etmesi, sembolik silah yakma görüntüsü, Meclis’te Komisyon kurulup rapor yazımı ve belki de en zor sayfa Suriye’de Kürtlerin Şam’daki yönetimle bir noktada buluşması sığdı. Başta Kobani Suriye’de yaşananlar, abluka, ölümler, iplerin kopma noktasına geldiği en kritik andı. Şimdi ‘ikinci aşamaya’ geçildiğine dair yeni bir yol haritasının ‘taraflarca’ daha net cümlelerle ortaya konulması bekleniyor. Bugün Öcalan’ın da kamuoyuna yeni bir mesaj yollayacağı kesinleşti. ‘Aşama’ diye tarif edilen sürecin Meclis Komisyonu raporunda da altı çizildiği gibi başta uygulanmayan AİHM ve AYM kararları olmak üzere hukuki bazı adımların atıldığı, yeni yasaların çıktığı bir nokta olacağı söyleniyor. (Bunun bir ucunun Anayasa değişikliğine gitme olasılığı da var elbette.) Komisyon’a başkanlık eden TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da ‘yasal düzenlemelerin Ramazan sonrası gündeme geleceğini’ söylerken Komisyon’daki tüm partilerin ‘AİHM ve AYM kararlarının eksiksiz uygulanması konularında uzlaştığını da’ hatırlattı.

Bu noktada iki soruyu sormak gerekiyor: AİHM ve AYM kararlarının uygulanması konusunda tüm partiler uzlaştıysa ne bekleniyor? Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Osman Kavala neden hala hapiste?

Elbette bir diğer soru. Ana muhalefete, Cumhurbaşkanı adayından belediye başkanlarına hatta partinin kurumsal kimliğine yargı merkezli baskı en ağır şekilde işletilirken, çok gecikmiş de olsa atılacak hukuki kimi adımların toplumun bir kesiminin vicdanında nasıl karşılanacağı? Hukukun zaman ve kişilerden, siyasal ihtiyaçlardan ayrı herkes için eşit, uygulanır olduğu bir yere taşınmadığı sürece bir yandan iktidar eleştirilir ama ‘gruplar arasında da ‘ adı konulmamış negatif durum oluşmaz mı? Bu notu uzun süre haksız yargılanan siyasetçilerden kayyım uygulamalarına uzun süre Kürtlere uygulananlara mesafeli yaklaşanlar için de not ediyorum.

Komisyon ve hazırladığı rapor üstüne çok şey yazılıp söylendi. Benim en etkilendiklerimden biri çatışma-çözüm çalışan Sabancı Üniversitesi’nden Ayşe Betül Çelik ve bir grup akademisyenin hazırladığı rapor oldu. (*) 

Rapordan çarpıcı birkaç notu paylaşmak istiyorum:

-Türkiye Büyük Millet Meclisi Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun on altı oturumluk çalışmaları, yarım asrı aşan çatışma döngüsünü sonlandırma iradesinin farklı toplumsal kesimlerdeki yankılarını sistematik biçimde görünür kılmıştır. Yüz yetmiş sekiz farklı konuşmacının tanıklıkları ve uzman görüşleri üzerinden yapılan analiz, sürecin hem güçlü bir toplumsal talep zemininde yükseldiğini hem de bu talebin somutlaşma biçimleri konusunda belirgin farklılaşmalar taşıdığını ortaya koymaktadır. Komisyon tartışmalarının en belirgin özelliği, çatışmanın yalnızca güvenlik boyutuna indirgenemeyeceği yönündeki geniş mutabakattır. Ancak bu mutabakatın altında, sürecin yönü, kapsamı ve nihai hedeflerine ilişkin ciddi bir belirsizlik bulunmaktadır.

-Komisyonun meşruiyet zemini, TBMM Başkanı tarafından yüzde 98’lik siyasal temsil gücü’ argümanı üzerine inşa edilmiştir. İYİ Parti haricinde Meclis’te grubu bulunan ve bulunmayan tüm partilerin katılımı, sürecin niceliksel meşruiyetini güçlendirmiştir. Ancak sahadan gelen geri bildirimler ve uzman sunumları, bu ‘aritmetik meşruiyetin’ kolayca ‘sosyolojik meşruiyete’ (Toplumsal Rıza) dönüşmediğini göstermektedir. Gündem analizinde ‘Toplumsal Rıza (Güven İnşası)’ başlığının 62 farklı konuşmacı tarafından gündeme getirilmiş olması ; masadaki aktörlerin toplumsal güven açığı riskini ciddiye aldığını ve bu kaygının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim Komisyona sunum yapan araştırmacılar, “siyasi desteğin yüksek olmasına rağmen toplumsal güvenin yüzde 50'nin altında seyrettiğini” vurgulayarak; Ankara’daki mutabakat ile sokağın duygusu arasında belirgin bir “makas farkı” bulunduğu uyarısında bulunmuşlardır.

-Sürecin meşruiyeti ve toplumsal sahiplenme kapasitesi, en çok tartışılan başlıklardan biri olarak öne çıkmaktadır. Komisyonun temsil gücü ve siyasi ağırlığı yüksek olmakla birlikte, sahada gözlemlenen toplumsal güven eksikliği, sürecin kırılganlığına işaret eden temel bir risk faktörü olarak belirmektedir. Geçmiş barış girişimlerinden çıkarılan en önemli ders, kamuoyunun sürece yeterince dahil edilmemesinin ve şeffaflık mekanizmalarının zayıf kalmasının, kazanımların kalıcılığını zedelediği yönündedir. Bu nedenle katılımcılık, şeffaflık ve süreç sahipliği kavramları hem siyaset kurumu hem sivil toplum hem de akademi tarafından güçlü biçimde desteklenmektedir.

-Analizlerin ortaya koyduğu en belirgin ayrışma, sürecin güvenlik boyutunun nasıl konumlandırılması gerektiği üzerindedir. İktidar ve bazı muhafazakâr çevreler tarafından "önce güvenlik, sonra demokratikleşme" sıralaması dile getirilirken; muhalefetin büyük bir bölümünde "güvenlik ve demokratikleşmenin eşzamanlı ilerlemesi gerektiği" yönünde güçlü bir yaklaşım öne çıkmaktadır.

-Bu farklılık içinde ikinci bir ayrım da demokratikleşme içeriğinin nasıl tanımlandığı konusunda ortaya çıkmaktadır. Merkez muhalefet, demokratikleşmeyi ağırlıkla siyasal alanın daralması, ifade özgürlüğü, yargının bağımsızlığı ve kurumsal denge-denetleme mekanizmalarının işlerliği üzerinden ele almaktadır. Buna karşılık kimlik temelli siyasetin taşıyıcıları, demokratikleşmeyi kültürel haklar, anadil, eşit yurttaşlık statüsü, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve kayyum uygulamalarının sonlandırılması gibi yapısal kimlik talepleri üzerinden tanımlamaktadır. Bu iki farklı okuma biçimi, demokratikleşme konusunda tam bir ortaklık sağlanmasını zorlaştırmakla birlikte, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, kayyum uygulamasının hukuki zemininin yeniden gözden geçirilmesi, hukukun üstünlüğünün tesisi ve zorla yerinden edilenlerin geri dönüşüne ilişkin yasal düzenlemelerin acilen yapılması başlıklarında geniş bir uzlaşı ortaya çıkmıştır.

-Sürecin sadece güvenlik ve örgütün tasfiyesi olarak ele alınmaması, aynı zamanda demokratikleşme, eşit yurttaşlık, hak ve özgürlüklerin güvenceye alınması ve ekonomik kalkınma boyutlarını da içermesi gerektiği, farklı kesimler tarafından en çok vurgulanan konulardan biri olmuştur. Ancak demokratikleşmenin kapsamı ve içeriğinin ne olması gerektiği konusunda aktörler arasında önemli ayrışmalar mevcuttur.

1500 sayfalık tutanaklar, 178 konuşmacının konuşma içerikleri üzerinden, araştrımacıların sunumlarından ortaya çıkan raporda;  “siyasi desteğin yüksek olmasına rağmen toplumsal güvenin yüzde 50'nin altında seyrettiğinin” vurgulanması; Ankara’daki mutabakat ile sokağın duygusu arasında belirgin bir “makas farkı” bulunduğu uyarısı önemli. İlk aşamanın henüz tam olarak anlaşılamadığı bir ortamda ikinci aşamanın ana başlıklarından birinin Öcalan’a statü olarak açılması sürecin toplumsallaşması yönünde yeni bir zorluk ortaya çıkarmaz mı?

Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgenin çok uzun bir süredir zor bir süreçten geçtiği daha da geçebileceği görülüyor. Bu süreçte içeride de bölgede de Kürtlerle barış içeren bir yolda gidilmesi önemli-değerli. Bölgede kritik gelişmeler olmasa da çok uzun süredir dilden siyasi baskılara pek çok alanda acıların yaşandığı Kürt sorununun çözümü için atılan her adım önemli oldu. Ancak çözüme giden yolda, acele ya da kamuoyunun anlamasında-içselleştirmesinde ortaya çıkabilecek sorunlar bütün sıkıntıyı yeniden başa sarar mı endişesini de taşımak önemlidir.

Bitirirken…

Aklımda bu aralar şu soru var: Öcalan’a statü bir şekilde sivil siyasette önünün açılması şeklinde gerçekleşirse; Kürt hareketine, siyasete ne getirir, ne götürür, toplum nasıl karşılar? Şu bir gerçek Öcalan kurucusu olduğu örgüte silah bırakma ve fesih konusunda sözünü dinletti. Hatta ‘zor süreçlerde’ Suriye’deki Kürtlere de kimi mesajlarının iletildiği belirtiliyor. Ancak bundan sonraki durumu, mesela mevcut partiyi, ideolojik ya da kadro anlamında şekillediği, bir nevi yönettiği hal gerçekleşirse bu durum Kürt siyasi hareketini nereye taşır? Türkiyelileşme mümkün olabilir mi yoksa Kürtlerin yoğun yaşadığı illere sıkışmış bir hale mi dönüşür? 

Sorduğum sorular partilerin aldığı-alacağı oylardan daha önemli bir yere; birbirinin sesini duyabilen, barış içinde eşit vatandaş olarak yaşayan bir memleketin insanlarına dair… Bu arada konu oydan açılmışken. 2027’nin sonunda yapılması beklenen seçimlerde iktidar; ana muhalefeti yargı eliyle zayıflatmaya çalışan, en güçlü adayını oyun dışı bırakan, kuvvetli bir Kürt aday ile en azından birinci turda muhalefetin yan yana gelişini engelleyen, köprü satışıyla-geliriyle ‘ücretlerde iyileştirme düşünen’ bir planı harekete geçirmiş olabilir mi? Elbette buna laik-muhafazakar kutuplaşmasının yeniden tırmandırılmasını da eklemek gerekiyor. Önümüzdeki günlerin siyasetin karşılıklı hamlelerinin yeni ittifakların, yeni gerginliklerin ortaya çıkacağı günlerin habercisi olduğunu görmek gerekiyor. 

Not:

*Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Raporu:

Prof. Dr. Ayşe Betül Çelik (Sabancı Üniversitesi)

Doç. Dr. Çerağ Esra Çuhadar (Bilkent Üniversitesi)

Dr. Güler Kalay (Üsküdar Üniversitesi)

Prof. Dr. Havva Kök Arslan (Üsküdar Üniversitesi)

Prof. Dr. Sevtap Yokuş (Altınbaş Üniversitesi)

Uğurcan Çelik ( Bilkent Üniversitesi)

Dr. Murat Sevencan

Ramazan başlamışken: Sorularımız ne söylüyor, bize nasıl bir din anlatılıyor? Prof. Dr. Yaşar Sarıkaya+26/02/2026

Nihat Hatipoğlu’nun iftar programları üzerine yaptığım akademik analiz, bu ekran karşılaşmasının oldukça tutarlı bir yapısı olduğunu ortaya koyuyor: Sorular rastgele değil; cevaplar da yalnızca kişisel yorumlar değil. Ortada hem toplumsal bir talep hem de bu talebe göre şekillenen bir din dili var.

TOPLUM DİNDE NE ARIYOR?

Programlarda öne çıkan sorulara bakıldığında ilk dikkat çeken şey, insanların dinden öncelikle hayatlarını düzenleyecek kesinlik beklemesi. “Bu orucu bozar mı?”, “Şu davranış günah mı?”, “Şunu yaparsam kabul olur mu?” gibi sorular, dinin büyük anlam sorularından çok günlük hayatın pratik sınırlarını belirleyen bir norm kaynağı olarak görüldüğünü gösteriyor.

İkinci dikkat çekici alan ise kişisel kırılganlıklar ve varoluşsal kaygılar. Bedensel farklılıklar, aile ilişkileri, ölüm, rüyalar, kader, nazar… İnsanlar burada bir hukuk sistemi değil, teselli eden bir otorite arıyor. Engelli bir gencin “Bu durum günah mı?” sorusunda görüldüğü gibi beklenti çoğu zaman teolojik açıklama değil, moral destek ve anlamlandırma oluyor.

Üçüncü alan ise görünmeyene dair merak: rüyaların anlamı, Hızır’ın varlığı, nazarın etkisi gibi sorular, modern toplumda bile dinin metafizik ve halk inancı boyutuyla yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.

Bu üç alan birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şu:

Toplum dinden öncelikle yol haritası, güven ve psikolojik sığınak bekliyor. Din büyük ölçüde bir yaşam yönetim rehberi ve manevi danışmanlık kaynağı olarak talep ediliyor.

Bu anlaşılır bir ihtiyaç. Ancak aynı zamanda dinin ufkunun giderek bireysel huzur ve pratik doğruluk alanına daraldığını da gösteriyor. Adalet, toplum, ekonomi, bilim, özgürlük gibi büyük meseleler neredeyse hiç sorulmuyor. Din, kamusal ve entelektüel bir tartışma alanı olmaktan çok, kişisel doğru-yanlış danışma hattına dönüşüyor.

EKRANDAKİ HOCALAR NASIL BİR İSLAM SUNUYOR?

Bu talebe verilen cevaplar incelendiğinde oldukça belirgin bir model ortaya çıkıyor.

Öncelikle sunulan İslam, güçlü biçimde normatif ve ilmihal merkezli. Cevaplar çoğunlukla klasik fıkıh kategorileri içinde veriliyor. Ayetler, hadisler ve kimi zaman menkıbelerle beslenen bir fetva dili hâkim. Bir davranışın geçerli olup olmadığı, orucu bozup bozmadığı, hangi durumda ne yapılacağı gibi konular genellikle net hükümlerle açıklanıyor.

Ancak bu normatif yapı tek başına sunulmuyor. Buna güçlü bir manevi terapi dili eşlik ediyor. Cevaplar duygusal, hikâyelerle desteklenen, empati kuran bir ton taşıyor. Programın başarısı da büyük ölçüde burada yatıyor: Din yalnızca hüküm değil, aynı zamanda yakınlık ve güven üreten bir anlatıyla sunuluyor.

Öte yandan programlar halk inançlarıyla da dikkatli bir denge kuruyor. Kurşun dökme gibi uygulamalar reddediliyor, fakat nazarın gerçekliği kabul edilerek bundan korunmak için dua ve sureler öneriliyor. Böylece tamamen rasyonelleştirici bir din dili yerine, geleneksel inanç dünyasını dışlamayan ama sınırlandıran bir yaklaşım ortaya çıkıyor.

Modern meselelerde ise daha temkinli bir tablo var. Organ bağışı veya yapay zekâ gibi konularda derinlikli teolojik tartışmalardan ziyade mevcut görüşlerin aktarılması ve ahlaki uyarılarla yetinildiği görülüyor. Bu durum, programların yeni düşünce üretmekten çok mevcut dini çerçeveyi güvenli biçimde yeniden üretmeye yöneldiğini düşündürüyor.

TALEP İLE SUNUM BİRBİRİNİ BESLİYOR MU?

Asıl dikkat çekici nokta, toplumun beklentileri ile ekranlardaki din anlatısının büyük ölçüde birbirine uyumlu olmasıdır.

Toplum pratik cevap istiyor, program pratik hüküm veriyor.

Toplum teselli istiyor, program duygusal destek sunuyor.

Toplum kesinlik istiyor, program tartışmasız normlar aktarıyor.

Bu karşılıklı uyum, programların popülerliğini açıklıyor. Ancak aynı zamanda bir döngü de oluşturuyor: Sorular dar oldukça cevaplar daralıyor; cevaplar dar oldukça sorular büyümüyor.

Sonuçta din, toplumu dönüştüren bir düşünce alanı olmaktan çok, mevcut hayatı düzenleyen ve yatıştıran bir çerçeve olarak işlev görüyor. Bu tür programlar geniş kitlelere dini ulaştırırken aynı zamanda daha çok normatif ve formalist bir dindarlık biçimini güçlendirme eğiliminde.

PEKİ NE YAPMALI?

Ramazan yalnızca oruç tutmak ya da tutmamak değil; aynı zamanda yeniden düşünme zamanıdır. Belki bu günlerde kendimize şu soruyu da sorabiliriz:

Din ne için vardır? İbadetler neyi sağlamalıdır? Dünyayı ve kendimizi yeniden anlamak için değil mi?

Eğer din sadece “bozar mı, bozmaz mı?” sorusuna cevap veren bir alan hâline gelirse, insanı dönüştüren büyük ufkunu kaybetme riski taşır. Ama eğer Ramazan sorularımızı büyütmeye vesile olursa, din yeniden yalnızca bir kural sistemi değil, anlam kuran bir düşünce ve ahlak ufku olabilir.

Ramazan’ın ilk haftası geride kalırken belki en önemli mesele şu: Sadece cevapları değil, sorularımızı da gözden geçirmek. Çünkü sorularımızın sınırı, dinle kurduğumuz ilişkinin de sınırıdır.

Türkiye’de tarımın gerilemesi ve gıda enflasyonunun nedenleri Yusuf Ziya Özcan+27/02/2026

Türkiye’de son yıllarda gıda fiyatlarında yaşanan hızlı artış, toplumun geniş kesimlerini doğrudan etkileyen en önemli ekonomik sorunlardan biri haline gelmiştir. Bu artış çoğu zaman döviz kuru, küresel gelişmeler veya piyasa koşulları ile açıklanmaktadır. Ancak daha az tartışılan temel bir gerçek vardır: Tarım sektörünün Türkiye ekonomisi içindeki göreli ağırlığı son yirmi yılda önemli ölçüde azalmıştır. Bu gelişme, yalnızca ekonomik yapıda bir değişimi değil, aynı zamanda gıda fiyatlarının neden kalıcı olarak yüksek seyrettiğini anlamak açısından da kritik bir ipucu sunmaktadır.

Tarım sektörü, Türkiye ekonomisinde tarihsel olarak stratejik bir rol oynamış, istihdam, gıda güvenliği ve kırsal kalkınma açısından temel sektörlerden biri olmuştur. Ancak son yirmi yılda Türkiye ekonomisinin yapısında önemli bir dönüşüm yaşanmış ve tarımın ekonomi içindeki göreli ağırlığında belirgin bir azalma gözlenmiştir. Bu analiz, 2002–2024 döneminde tarımın Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) içindeki payı, tarımsal desteklerin GSYH’ye oranı ve kamu yatırımları içindeki payı üzerinden bu dönüşümü incelemektedir.

TARIMIN GSYH İÇİNDEKİ PAYINDAKİ DEĞİŞİM

Tarım sektörünün GSYH içindeki payı, incelenen dönemde önemli ölçüde azalmıştır. 2002 yılında %10,17 olan bu oran, 2024 yılında %5,82 seviyesine gerilemiştir. Bu, yaklaşık %43 oranında bir göreli düşüş anlamına gelmektedir. Bu gelişme, Türkiye ekonomisinin yapısal dönüşüm sürecine girdiğini ve sanayi ile hizmet sektörlerinin tarıma kıyasla daha hızlı büyüdüğünü göstermektedir.

TARIMSAL DESTEKLERİN GSYH’YE ORANINDAKİ DEĞİŞİM

Tarıma sağlanan kamu destekleri nominal olarak artmış olsa da bu desteklerin ekonominin genel büyüklüğüne oranı azalmıştır. 2002 yılında yaklaşık %1,20 olan oran, 2024 yılında yaklaşık %0,45 seviyesine gerilemiştir. 5488 sayılı Tarım Kanunu’nun 21. maddesine göre ‘tarımsal desteklemeler için bütçeden ayrılacak pay GSYH’nin %1’inden az olamaz’. Bu bir yapısal tercih midir yoksa bir ihmal mi söylemek zor ancak bu durum, tarım sektörüne ayrılan kamu kaynaklarının göreli öneminin azaldığını göstermektedir.

KAMU YATIRIMLARINDA TARIMIN PAYINDAKİ DEĞİŞİM

Kamu sabit sermaye yatırımları içinde tarımın payı 2002 yılında yaklaşık %7,5 düzeyindeyken, 2024 yılında yaklaşık %2,5 seviyesine düşmüştür. Bu, kamu yatırım önceliklerinin zaman içinde önemli ölçüde değiştiğini göstermektedir.

Üç temel gösterge birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de tarım sektörünün ekonomi içindeki göreli öneminin son yirmi yılda önemli ölçüde azaldığı görülmektedir. Bu durum, ekonomik yapının dönüşümünü ve kamu kaynaklarının sektörler arasında yeniden dağılımını yansıtmaktadır.

AB ÜLKELERİNDE TARIM

Türkiye’nin tarımdaki durumunu daha iyi anlayabilmek için AB ülkelerinin tarım konusundaki performansını mukayeseli olarak kısaca gözden geçirmek faydalı olacaktır.

Türkiye, toplam tarımsal üretim büyüklüğü açısından Avrupa’nın en önemli ülkelerinden biridir. Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya ile birlikte Avrupa’nın en büyük beş tarım üreticisinden biri konumundadır. Türkiye’nin yıllık tarımsal üretim değeri yaklaşık 60 milyar Euro seviyesindedir ve bu büyüklük, birçok Avrupa Birliği ülkesinin üzerindedir.

Bu durum, Türkiye’nin sahip olduğu geniş tarım alanları, uygun iklim koşulları ve ürün çeşitliliği ile açıklanabilir. Ancak Türkiye’nin tarımsal üretimdeki güçlü konumuna rağmen, verimlilik açısından Avrupa Birliği ülkelerinin gerisinde kaldığı görülmektedir. Örneğin, buğday verimi açısından Almanya ve Fransa’da hektar başına ortalama verim 7–8 ton seviyesindeyken Türkiye’de bu değer yaklaşık 3–4 ton seviyesindedir

Bu fark, Türkiye’de tarımsal üretimin büyük ölçüde geniş alanlara dayalı olduğunu, buna karşın teknoloji, mekanizasyon ve modern üretim tekniklerinin kullanımının Avrupa Birliği ülkelerine kıyasla daha sınırlı olduğunu göstermektedir.

Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkelerine kıyasla en zayıf olduğu alanlardan biri de tarımsal desteklerdir. Avrupa Birliği’nde uygulanan Ortak Tarım Politikası (Common Agricultural Policy – CAP) kapsamında çiftçilere önemli miktarda doğrudan gelir desteği sağlanmaktadır. Bu kapsamda Fransa ve Almanya’da çiftçi başına yıllık destek 20.000–30.000 Euro seviyesindeyken Türkiye’de bu değer yaklaşık 3.000–5.000 Euro seviyesindedir. Bu destek, Avrupa Birliği çiftçilerinin daha yüksek sermaye birikimi, daha fazla teknoloji kullanımı ve daha yüksek verimlilik düzeyine ulaşmasını mümkün kılmaktadır.

Türkiye, özellikle meyve ve sebze üretiminde Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden biridir. Türkiye fındık üretiminde dünya lideri; kayısı, incir ve kiraz üretiminde dünya liderleri arasındadır. Sebze ve meyve üretiminde Avrupa’nın en büyük üreticilerinden biridir

Bu ürünlerde Türkiye’nin sahip olduğu iklim avantajı önemli bir rekabet üstünlüğü sağlamaktadır.

Özetle Türkiye’nin AB içindeki gerçek konumu şöyle ifade edilebilir: üretim büyüklüğü açısından çok güçlü, verimlilik açısından zayıf, devlet desteği açısından düşük, teknolojide geri ve ihracatta orta derecede güçlüdür.

TARIMDAKİ KÜÇÜLME VE GIDA ENFLASYONU

Gıda enflasyonu ile tarımın göreli zayıflaması arasındaki ilişki doğrudan ve güçlüdür.

Tarımın göreli önemi azaldıkça yatırım azalır, verimlilik artışı yavaşlar, üretim artışı nüfus artışının gerisinde kalabilir ve arz esnekliği düşer. Bu nedenle küçük arz şokları bile fiyatları hızla artırır.

Ülkemizdeki durum tam da bu modele uymaktadır. Türkiye’de son 20 yılda:

n Tarımın GSYH payı düştü.

n Kamu yatırımlarındaki payı düştü.

n Desteklerin GSYH’ye oranı düştü.

n Verimlilik AB’nin gerisinde kaldı.

Bu gelişmelerden dolayı gıda arzı yeterince hızlı artmadı ve sonuçta yüksek gıda enflasyonuna ortaya çıktı. Enflasyonun yüksek olmasının nedenleri ise gıda arzının, düşük verimlilik, düşük yatırım, parçalı arazi yapısı, teknoloji kullanımının sınırlı olması ve iklim şoklarına duyarlılığı nedeniyle daha kırılgan olmasıdır. Bu da fiyat oynaklığını artıran bir ortamdır. OECD ve Dünya Bankasının tüm ülkeler için dile getirdiği bulgu tarım verimliliğinin düşük olduğu ülkelerde gıda enflasyonunun daha yüksek olduğudur.

Tarım sektörünün ekonomi içindeki göreli ağırlığının azalması, yalnızca üretim yapısını değil, aynı zamanda gıda fiyatlarını da doğrudan etkilemektedir. Tarım sektörüne yapılan yatırımların göreli olarak azalması ve verimlilik artışının sınırlı kalması, kırsal nüfusun yaşlanması ve genç nüfusun tarımdan kopuşu gıda arzının yeterince hızlı artmasını zorlaştırmaktadır. Bu durum, nüfus artışı ve talep karşısında arzın daha az esnek hale gelmesine yol açmakta ve gıda fiyatlarının daha hızlı yükselmesine neden olabilmektedir.

Nitekim son yıllarda Türkiye’de gözlenen yüksek gıda enflasyonu, kısmen tarım sektörünün verimlilik ve yatırım açısından yeterince güçlenememesi ile ilişkilendirilebilir. Tarım sektörünün güçlendirilmesi, yalnızca üretim artışı açısından değil, aynı zamanda gıda fiyat istikrarının sağlanması açısından da kritik önem taşımaktadır.

Şekil Türkiye’de tarımın GSYH içindeki payı azalırken, gıda enflasyonu özellikle son yıllarda belirgin biçimde yükseldiğini göstermektedir. Tarım sektörünün ekonomi içindeki göreli ağırlığının azalması ile gıda enflasyonundaki yükseliş aynı dönemde gerçekleşmiştir. Tarım sektörüne yapılan yatırımların ve verimlilik artışının sınırlı kalması, gıda arzının talep karşısında yeterince hızlı artmasını zorlaştırmaktadır. Bu durum, arzın daha az esnek hale gelmesine ve gıda fiyatlarının daha hızlı yükselmesine neden olabilmektedir. Bu nedenle tarım sektörünün güçlendirilmesi, yalnızca üretim artışı açısından değil, aynı zamanda gıda enflasyonunun kontrol altına alınması açısından da kritik öneme sahiptir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Verilerin ortaya koyduğu “göreli gerileme”yi tersine çevirmek ve gıda enflasyonunu kalıcı olarak dizginlemek için şu yapısal adımlar kritik öneme sahiptir:

A. Yatırım Önceliklerinin Yeniden Belirlenmesi

Kamu yatırımları içindeki payın %7,5’ten %2,5’e düşmesi, tarımda modernizasyonun yavaşlamasına neden olmuştur.

   Dijital Tarım ve Mekanizasyon: Verimliliği artırmak için “Tarım 4.0” uygulamalarına (akıllı sulama, hassas tarım teknikleri) yönelik kamu yatırımları artırılmalıdır.

   Sulama Altyapısı: Tamamlanmamış baraj ve sulama kanalı projelerinin (özellikle GAP, KOP projeleri) hızla bitirilmesi, iklim şoklarına karşı arz güvenliğini sağlayacaktır.

B. Destekleme Politikasında “Kanun ve Etkinlik”

Tarımsal desteklerin GSYH içindeki payının %0,45’e gerilemesi, çiftçinin sermaye birikimini engellemiştir.

   Yasal Sınır Uygulaması: 5488 Sayılı Tarım Kanunu’ndaki “%1” kuralı tavizsiz uygulanmalı ve bu kaynak doğrudan “üretim verimliliği” ile ilişkilendirilmelidir.

   Girdi Maliyetlerinin Sübvansiyonu: Mazot, gübre ve yem gibi ithalata bağımlı temel girdilerde döviz kuru şoklarına karşı “fiyat koruma kalkanı” oluşturulmalıdır.

C. Arazi Toplulaştırması ve Ölçek Ekonomisi

Türkiye’de tarımsal işletmelerin parçalı yapısı, verimliliğin AB’nin (Almanya ve Fransa) gerisinde kalmasının temel nedenidir.

Miras Hukuku ve Toplulaştırma: Küçük arazilerin birleştirilmesi teşvik edilerek, birim maliyetin düşürülmesi sağlanmalıdır. Bu, gıda fiyatlarında kalıcı bir düşüşün anahtarıdır.

GENEL DEĞERLENDİRME

2002–2024 döneminde Türkiye’de tarım sektörü mutlak büyüklük olarak gelişmeye devam etmiş olsa da ekonomi içindeki göreli ağırlığı ve kamu kaynaklarından aldığı pay önemli ölçüde azalmıştır. Bu bulgular, tarım sektörünün ekonomi içindeki göreli konumunun zayıfladığını göstermektedir.

Türkiye’nin tarım sektörü, üretim büyüklüğü açısından Avrupa Birliği ile rekabet edebilecek düzeydedir. Ancak verimlilik, teknoloji kullanımı ve kamu destekleri açısından Avrupa Birliği ülkelerinin gerisinde kalmaktadır.

Bu durum, Türkiye’nin tarım sektöründe “yüksek üretim hacmi ancak düşük verimlilik” şeklinde tanımlanabilecek yapısal bir özellik taşıdığını göstermektedir.

Türkiye, Avrupa’nın en büyük tarım üreticilerinden biri olmasına rağmen, verimlilik ve kamu destekleri açısından Avrupa Birliği ülkeleri ile arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Bu farkın azaltılması, tarım sektöründe teknoloji kullanımının artırılması, yapısal reformların uygulanması ve tarımsal desteklerin etkinliğinin artırılması ile mümkün olabilir.

Veriler açık bir gerçeği ortaya koymaktadır: Türkiye hâlâ Avrupa’nın en büyük tarım üreticilerinden biridir, ancak tarım sektörü son yirmi yılda ekonomi içindeki göreli ağırlığını önemli ölçüde kaybetmiştir. Bu durum, üretimin küçülmesinden değil, ekonominin diğer sektörlerinin daha hızlı büyümesinden ve tarımın kamu kaynakları içindeki önceliğinin azalmasından kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak Türkiye, tarımsal üretim büyüklüğü açısından Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden biri olmayı sürdürmektedir. Ancak veriler, tarım sektörünün ekonomi içindeki göreli öneminin ve kamu kaynaklarından aldığı payın son yirmi yılda önemli ölçüde azaldığını açıkça göstermektedir. Bu eğilim devam ettiği takdirde, Türkiye’nin tarımsal üretim kapasitesi uzun vadede zayıflayabilir ve ülkenin gıda güvenliği ile dış ticaret dengesi üzerinde olumsuz etkiler ortaya çıkabilir. Bu nedenle tarım sektörü yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir sektör olarak yeniden değerlendirilmelidir.

*Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan eski YÖK Başkanı.