Bağdat’ta, 1058 yılının baharında, yaşlı bir âlim öleceğini hissederek oğlunu yanına çağırdı. Adı Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Mâverdî’ydi, akdâ’l-kudât, yani kadılar kadısı. Ömrü boyunca yazdığı eserleri; bir mezhebin en kapsamlı fıkıh eseri el-Hâvi’l-kebîr’i, siyaset düşüncesinin omurgasını kuracak el-Ahkâmü’s-sultâniyye’yi, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn’i, vezirlik kitabını ve yöneticilere nasihat kitabını kilitli bir sandıkta saklamıştı. Hiçbirini yayımlamamıştı.
Aktarıldığına göre oğluna: “Ben öldüğümde
elimi tut. Avucum senin avucunda sıkıca kapanırsa, bu kitapların Allah indinde
kabulü yoktur. Hepsini Dicle’ye at. Ellerim gevşek kalırsa bir kısmının olsun
hayrı vardır. O zaman gün yüzüne çıkar.” diye vasiyet eder. Rivayete göre eller
gevşek kalır ve sandık açılır.
Bu sahne, ömrünün sonunda kendi kalemini
bile terazide tartan bir alimin siyasete bıraktığı derstir. İnsan ancak bir
akdin içinde anlamlıdır ve akid bozulduğunda geride yalnızca gürültü kalır.
Mâverdî bu sözü kurulu ve işleyen bir
düzende söylemiyordu. Bağdat fiilen çökmüştü. Yüz yılı aşkın süredir Abbâsî
halifelerini gölgede tutan Büveyhî emîrleri son yıllarını yaşıyor, halife kendi
sarayında serbest hareket edemiyordu.
Mâverdî ölmeden üç yıl önce, 1055’te
Tuğrul Bey Selçuklu süvarileriyle Bağdat’a girmişti. Cuma hutbesi yeniden bir
Sünnî iktidarın adıyla birleşti, halifenin adının yanına sultanın adı eklendi.
Artık “halife” ile “sultan” aynı minberde anılıyor, ama iki ayrı iradeyi temsil
ediyordu. Makam ile güç birbirinden ayrılmıştı. Mâverdî, bu ayrılığın ne anlama
geldiğini tarif eden önemli isimlerden biridir.
974’te Basra’da doğmuş, taşrada kadılık
yapmış, ardından Bağdat’ta dönemin Şâfiî fakihlerinin halkasında yetişmişti.
Onu saraya taşıyan yalnızca ilmî saygınlığı değildi. Halife Kadir-Billâh
1017’de Kādirî Akidesi’ni ilan ederek Sünnî kimliği anayasalaştırmaya çalışmış,
oğlu da babasının yolunu takip etmişti. Mâverdî her iki halifenin de elçiliğini
yaptı. Kadılar kadısı unvanını ise ömrünün son demlerinde, uzun süre resmî
görevlerden uzak durduktan sonra kabul etti. Bu yüzden onu, kendi çağının
yangınının içinden yazan bir hukukçu olarak okumak gerekir.
TOPLUMSAL SÖZLEŞMENİN DOĞUŞU
Mâverdî’nin siyaset düşüncesindeki en
büyük katkısı hilafetin kaynağını yeniden tanımlamasıdır. Onun zihninde halife
ne Allah’ın yeryüzündeki gölgesi şeklinde kutsal bir figür ne de Peygamber’in
nesebi üzerinden kendiliğinden meşrulaşan bir otoriteydi. Halife, ancak
ehlü’l-hal ve’l-akd denilen seçkinlerin (ulemânın, önde gelen fakihlerin,
askerî ve sivil temsil kapasitesi taşıyan kişilerin) yaptığı bir akid ile
belirlenmiş bir yöneticiydi. Bu sözleşme akd-i imâmet, yani toplumla yöneticisi
arasında karşılıklı yükümlülükler içeren, iki tarafa da söz hakkı veren şartlı
bir akitti.
Thomas Hobbes Leviathan’ı 1651’de, John
Locke Hükümet Üzerine İkinci İnceleme’yi 1689’da, Rousseau Toplum Sözleşmesi’ni
1762’de yazacaktı. Mâverdî, bu isimlerin en eskisi Hobbes’tan yaklaşık altı yüz
yıl önce, farklı bir amaçla fakat aynı kavramsal titizlikle; yönetici
yetkisinin kaynağının toplumun rızasına dayalı bir akid olduğunu, akdin
şartları ihlal edildiğinde yöneticinin unvanını da kaybedeceğini yazmıştı.
Mâverdî imamda bulunması gereken şartları
yedi başlıkta sıralar: kuşatıcı adalet, içtihada ehil bilgi, duyuların
sağlamlığı, organların sağlamlığı, siyasî basîret, cesaret ve Kureyşîlik.
Bunların biri bile kusurluysa akid de kusurlu doğar. İmamın sonradan bu
şartlardan birini kaybetmesi durumunda; aklını ya da duyularını yitirdiğinde,
fıskla alenen anıldığında, hukuku kendi eliyle çiğnediğinde azl de mümkündür.
Bu, Sünnî siyasî aklın en derli toplu anayasal gelişmelerindedir. Yönetici;
kutsal bir kaideden indirilip, sınırlı ve denetlenebilir bir makama
oturtulmaktadır.
Ancak günümüzden bakınca asıl trajedi, bu
fikrin kurumsallaştırılamamış olmasıdır. Mâverdî’den sonra Cüveynî’de,
Gazzâlî’de, İbn Cemâa’da akdî cesaret zayıfladı. Mâverdî’nin çağdaşı Hanbelî
fakîh Ebû Ya’lâ el-Ferrâ, benzer bir listeyi sıraladıktan sonra “kim kılıçla
üstün gelirse halife olur” diyerek akdî şartları fiilî güç karşısında büyük
ölçüde geriletti; yalnızca soy şartını bıraktı. Böylece akid yerini güce
bıraktı. Yani Mâverdî’nin bıraktığı miras daha kendi kuşağında erozyona uğradı.
EMÎR DE HUKUKA TABİDİR
Mâverdî’nin düşüncesi somut olaylar
karşısında da sınandı. 1037-38’de Büveyhî emîri Celâlüddevle, halife Kâim’den
kendisine “melikü’l-mülûk” (şehinşah) lakabının verilmesini talep etti. Sarayda
toplanan âlimlerin çoğunluğu mesele büyümesin diye lakabın verilebileceği
kanaatindeydi. Mâverdî tek başına itiraz etti. Delili açıktı. “Mâlikü’l-mülk”
Allah’ın sıfatıdır. Ne bir Müslüman yöneticiye verilebilir ne de Arap dili buna
izin verir.
Emîr küstü, Mâverdî ise evine çekildi.
Rivayete göre bir süre sonra Celâlüddevle âlimin evine bizzat geldi ve şu
mealde bir cümle söyledi: “Herkes lakabı onayladı, yalnızca sen reddettin. Ama
bende en ağırlıklı söz senin sözündür. Çünkü diğerleri benim makamımı büyütmek
istedi, sen ise hukukumu korudun.” Bu bir yöneticinin, karşısındaki ilmin ve
hukukun kendi gücünden daha sağlam bir zemine dayandığını geç de olsa kabul
etmesidir. Emir de hukuka tabidir ve hukuk, yöneticiyi tanımadan önce
yöneticinin kendi sınırını tanımasını bekler.
Bugün ise İslâm dünyasında yöneticilerin
kendi lakaplarını şişirecek kültürel çevreyi üretmekte hiçbir eksiği yoktur.
Tanrı adına hükmetmekten söz eden krallar, milletin iradesini tek kişide
toplayan devlet başkanları, millî iradenin yegâne temsilcisi olarak konuşan
liderler fazlasıyla mevcut. Eksik olan, bu dilin karşısında duracak Mâverdî
gibi Ebu Hanife gibi fakihlerdir. Bu bir ilim eksikliği değil, daha ziyade bir
nizam ve duruş eksikliğidir.
CEBRİN MEŞRULAŞTIRILMASI VE ÜMMETİN
HAKKI
Mâverdî ideal olanı tarif eden bir kuramcı
değildir yalnızca. Meşruiyeti tartışmalı bir iktidarı hukukun içine çekmenin
yollarını da aramıştır. Bu bağlamda geliştirdiği kavram, “zorla elde edilen
emirlik”tir.
Mâverdî böyle bir iktidarın hukukla
sınırlandırılmasını önerir. Şartları ise: şer’î hükümleri uygulamak, şeriatın
yürüyüşünü bozmamak, adaleti gözetmek, halife ile meşruiyetini paylaşmayı
reddetmemek. Bunlar fiilî durumun meşrulaştırılması değil, cebri hukukun içinde
tutma çabasıdır. Çünkü hukukun içinde tanımlanan iktidarın hatalarını yine
hukuk terbiye edebilir; hukukun dışına düşen iktidar her zaman daha
tehlikelidir.
Bu yüzden Mâverdî’yi “gaspı meşrulaştıran”
bir düşünür olarak okumak eksik kalır. Az bilinen Teshîlü’n-nazar’da radikal
bir cümlesi dikkati çeker: “Eğer yönetici bozulur, fakat toplum ahlâkını
korursa ya o yönetici kendini düzeltecek ve tebaasının ahlâkî üstünlüğüne
uyacak, ya da tebaası ondan yüz çevirip bir başkasına yönelerek onu reis tayin
edecek ve onun destekçisi olacaktır. Böylece eski yönetici, yanlışıyla kendi
iktidarını kendi eliyle yıkmış olur.” Bu, klasik Sünnî siyasal düşüncenin en
cesur cümlelerinden biridir: bir ümmetin kendi yöneticisini barışçıl biçimde
geri çekme ve yerine bir başkasını geçirme hakkını ima eder. Çağdaş dildeki
karşılığı pasif direniş, ahlâkî mesafe, sivil itaatsizlik ve meşru
muhalefettir.
Mâverdî’nin bu terazisi bugünün İslâm
dünyasında işleyecek kültürel zemini henüz bulmuş değil. Yöneticinin meşruiyeti
çoğu zaman kaba ölçülerle tartılır: ya koruduğu bir güç ya da en iyi ihtimalle
sandıktan çıkardığı bir çoğunluk. O çoğunluğun hangi şartlarda elde edildiği,
sandığın öncesinde ve sonrasında hukukun sınırlarında kalınıp kalınmadığı,
meşruiyetin bir defa alınan onayla değil sürekli bir denetimle ayakta durduğu
fikri bu kültüre neredeyse hiç yanaşmaz. Yöneticiye ahlâkî mesafe koymak ihanet
sayılır, meşru muhalefet ötekileştirilir. Oysa bir toplumun yöneticisinden
ahlâken üstün durabilmesi ve bu üstünlüğü siyasete çevirebilmesi onun en temel
hakkıdır. Bu imkân yok edildiğinde kaybedilen yalnız muhalefet değil, akdin
kendisidir.
ALTI ESAS VE SİYASETİN EDEBİ
Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn’de Mâverdî, bir
toplumun ayakta durabilmesi için tabi olunan bir din (bir toplumun sadece
sahiplendiği değil, gerçekten rehber edindiği ahlâkî-normatif çerçeve), etkili
bir otorite, kapsayıcı adalet, umumî güvenlik, meşru geçim ve geniş bir gelecek
tasavvuru şeklinde altı esası sıralar. Bu altı ilkenin birinin dahi eksilmesi
hâlinde toplumsal çimentonun çatlamaya başlayacağını söyler.
Bugün İslâm dünyasının siyasî haritasına
bu esaslarla bakıldığında manzara ağırdır. Din var fakat ahlâk zayıf, sultan
var fakat adalet sözde kalmıştır. Beka sorununa eklemlenmiş güvenlik söylemi
alabildiğince genişletilmiş, bireyin emniyet alanı ise alabildiğince
daraltılmıştır. Refah söylemi yüksek fakat ailenin sofrası fakir, umut sloganı
aşırı fakat genç bir kuşağın kendi geleceğini tasavvur kabiliyeti kırıktır.
Mâverdî’de edeb bir iç mesele değildir,
bilakis toplumun kurumsal çimentosudur. Sözleşmeler edeple korunur, adalet
edeple dağıtılır.
KUVVETLERİN ERKEN AYRIMI
Mâverdî, Kavânînü’l-vizâre’de vezirliği
ikiye ayırır: vezâret-i tefvîz ve vezâret-i tenfîz. İlki, halifenin geniş
yetkili temsilcisidir; atama yapabilir, ferman çıkarabilir, özerk karar
alabilir. Fakat bu yetki bedelsiz değildir. Tefvîz veziri şer’î hükümleri
bilmek, içtihada ehil olmak, kararlarını şeffaf biçimde almak zorundadır.
İkinci vezir, tenfîz veziri ise halifenin kararlarını uygulayıcı ve ilan
edicidir. Yetki kendine değil emri verene aittir.
Bu ayrımın altında çağdaş anayasa
hukukunun en temel meselesi yatar. Aynı elde toplanmış yetki hukukun
düşmanıdır. Elbette bu Mâverdî’ye günümüz anlamında bir kuvvetler ayrılığı
tanımı atfetmek değildir, ancak çağdaş bir siyasî teorinin temel ayrımını karşılayacak
kadar sağlam kurulduğunu not düşmemiz gerekir.
Onun teorisine göre, yönetim sadece
vezirlerle yürümüyordu. Kadı yöneticinin uzantısı değil, onun karşısında
durabilen bağımsız bir hukukî mekanizmadır. Davalı Emîr olsa bile kadının hükmü
geçerlidir. Mazâlim divanı, devlet görevlilerinin halka yaptığı haksızlıkların
yargılandığı ve bugünün idare mahkemelerinin uzak bir atası sayılabilecek
niteliktedir. Muhtesib piyasa, tartı, çarşı ahlâkı ve umumî edebin
denetçisidir. Mâverdî bu dört kurumu birbirinden ayırır. Her biri kendi
alanında sorumlu, kendi alanında sınırlı ve kendi alanında denetlenebilir.
Montesquieu 1748’de Kanunların Ruhu’nu
yazdığında, iktidarın üç kuvveti birbirinden ayırt edilmediği sürece despotizm
üreteceğini ilan etmişti. Mâverdî sekiz asır önce Bağdat’ta bu ayrımın farklı
bir versiyonunu kurmaya çalışmıştı.
KURUMSALLAŞAMAYAN SİYASAL AKIL
Mâverdî’yi okurken akılda beliren asıl
çetin soru şudur: Bir medeniyet, Hobbes’tan altı asır önce akid teorisini,
Montesquieu’den sekiz asır önce kuvvetler ayrımı modelini, İbn Haldûn’dan üç
asır önce döngüsel bir devlet sosyolojisini (ki bu da Tesĥîl’de vardır)
üretebilmişken, bu aklı neden kurumsal bir geleneğe dönüştüremedi?
Bu soruya farklı zaviyelerden gelen dört
cevap öne çıkar. Faslı düşünür Muhammed Âbid el-Câbirî’ye göre Mâverdî’nin
siyasî aklı, Eş’arî kelâmcıların Şiî imâmet iddialarına karşı verdikleri
reddiyelerin fıkıh diline aktarılmış hâlidir; aktarım titizdi, fakat akdin her
şartının esnekliği fiilî siyasetin iştahına bırakıldı. Ebû Ya’lâ’nın “kılıçla
üstün gelen halife olur” formülü bu zaafın en açık tezahürü oldu.
Siyaset bilimci Ahmet T. Kuru buna paralel
bir analiz yapar. 1017 Kādirî Akidesi’nin ilanı, Nizâmiye medreselerinin
ulemâyı devletin bürokratik koluna dönüştürmesi ve Mâverdî’nin el-Ahkâm’ının
bir dönem başvuru metni hâline gelmesiyle birlikte bir “ulemâ-devlet ittifakı”
kurdu; bu ittifak filozofları ve tüccarları sahnenin dışına iterek uzun vadeli
bir durgunluğa yol açtı, oysa Mâverdî’nin eleştirel-reformist Tesĥîl kanadı
kütüphanede tozlu kaldı.
Cezâyirli düşünür Malik bin Nebi meseleyi
içeriden alır. Bir medeniyet kurucu şartlarını yitirdiğinde onu ayakta tutan
fikir aşınır; aşındıkça sömürülmeye müsait hâle gelir. İslâm medeniyetinin
kurucu şartı, vahyin her kuşakta canlı bir rehber olarak kalabilmesiydi. Bu
canlılık gevşediğinde vahyin yerini kutsallaştırılmış gelenek almaya başladı;
miras kendi kaynağını aştı, vahiy ilham olmaktan çıktı.
Moritanyalı hukukçu Şankîtî bu kaymayı
anayasal eksende tamamlar: klasik fıkhın bazı unsurları vahye değil çağın
imparatorluk mantığına dayandığı hâlde nesiller boyunca “şeriat” olarak
aktarıldı; modern İslâm dünyasındaki çoğu anayasal kriz vahiyden değil bu
tortudan beslenmektedir.
Bu dört ismi birlikte düşündüğümüzde
ortaya çıkan tablo şudur. Mâverdî, Sünnî siyasal aklın kurduğu akidlerden
birini yazdı; fakat hiçbir akid tek tarafın gayretiyle ayakta kalmaz. Onu
çiğneyen karşısında ayağa kalkacak ulemânın iradesi, onu her kuşağa yeniden
yazdıracak bir itiraz kültürü gerekir. O irade kurumsallaşamadı. Kişiye
sadakati ilkeye sadakatin üstünde tutan, akde sadakat yerine lakabı
taçlandıran, kurumu kişinin karizmasıyla ayakta tutmaya çalışan siyasî kültür,
bugün de aynı mirasın yeniden doğmasına direnmektedir.
REŞİT BİR NİZAMIN ÇAĞRISI
Bugün Mâverdî’yi okumak, Sünnî siyasal
düşüncenin anayasal mirasını hatırlama çağrısıdır. Sözleşmeyle bağlı yönetim,
şartlı halifelik, fiilî cebrin hukukla sınırlanması, kuvvetler ayrılığı,
yöneticinin iç muhasebesi. Bunların hepsi 11. yüzyılın ortalarında Bağdat’ta
bir hukukçunun masasında vardı.
Bin yıl sonra hâlâ bunları kurumsal bir
gerçekliğe dönüştüremediysek, kusur kaynaklarda değil, siyasî cesaret
geliştiremeyen bir kültürdedir.
Mâverdî bize tek bir cümle bırakmış
olsaydı, belki de şöyle derdi: Sultan değişir, akid değişmez. Akdi yitirirseniz
hiçbir şey sağ kalmaz.