1909 ilkbaharında İstanbul’da bir isyan patladı. Ayaklanan askerlerin sloganlarından biri “Şeriat isteriz”di. Askerî hoşnutsuzluklarla İttihatçı karşıtlığının iç içe geçtiği hareket, bir yıl önce yeniden yürürlüğe giren anayasal düzeni sarsıyordu. Oysa aynı şehirde divan-ı harbe çıkarılan Said Nursi, savunmasında meşrutiyeti halka nasıl anlattığını aktarıyordu: “İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır.”
Şeriat adına anayasal düzene karşı
çıkılıyor, aynı şeriat adına meşrutiyet savunuluyordu.
Bu hesaplaşma İstanbul’a özgü değildi. On
dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Tunus’ta, Kahire’de ve Tahran’da
da iktidarın sınırları tartışılıyordu. Kaybedilmiş savaşlar, borç içindeki
hazineler, yabancı müdahaleler ve hükümdarların keyfîliği, aydınları benzer
sorulara yöneltiyordu. Avrupa’nın anayasa ve meclis tecrübesini, kendi
geleneklerinin şûra, biat, adalet ve maslahat, yani kamu yararı kavramlarıyla
yorumladılar. İktidarı kanunla sınırlamak, hükümdarı meclisin denetimine
bağlamak dinin yabancısı mıydı, yoksa dinin kendi emri mi? Bu düzen farklı
inançtan olanın ve kadının eşit haklarını da koruyacak mıydı? Meşrutiyet bizim
miydi?
İstanbul: Şeriatı Meşrutiyetle
Okumak
1868’de Londra’da yayımlanan Hürriyet
gazetesinde şu cümle yer alıyordu: “Bizim şeriatımız idare-i umûr-ı âmmede
meşrutiyet üzere mevzû olup keyfe-mâ-yeşâ tasarrufun hilâfındadır.” Kamu
işlerinin yönetimi şeriatça kayıt altına alınmıştı; hükümdarın dilediğince
davranması bu esasa aykırıydı. Namık Kemal’in meşrutiyet savunusunun
dayanaklarından biri de biattı. Yönetici, toplumun verdiği vekâletle iş
görüyordu. Bunun kurumsal karşılığı açıktı: yönetimin esasları ilan edilmeli,
kanun yapma yetkisi yürütmeden ayrılmalı, bir şûra-yı ümmet kurulmalıydı.
Yasamayla yürütme aynı elde kaldıkça keyfîlik giderilemezdi.
Namık Kemal, geleneğin içinden kurduğu bu
savunuda kavramların anlamını da genişletiyordu. Klasik fıkıhta imameti bir
akde bağlayan anlayışın yanında biatı, mevcut otoriteyi tanımak ve ona itaat
etmek olarak yorumlayan güçlü bir çizgi vardı. Hükümdarın otoritesine dinî
meşruiyet kazandıran saltanat dili bu çizgiyi besliyordu. Namık Kemal ise akid
ve vekâlet fikrinden, halkın hükümeti sürekli denetleyeceği bir temsil düzeni
çıkarıyordu.
1876’da Midhat Paşa’nın öncülüğünde
hazırlanan Kanun-ı Esasî’de dış baskıları savuşturma hesabıyla içerideki reform
talebi buluştu. Belçika ve Prusya anayasalarından yararlanılmıştı. Dinî ve
mezhebî hususlar dışında Osmanlıların hukuk önünde eşitliği tanınıyor,
gayrimüslimler de mecliste temsil ediliyordu. Ancak padişahın geniş yetkileri
korunmuştu. Abdülhamid, 113. maddenin verdiği sürgün yetkisiyle Midhat Paşa’yı
uzaklaştırdı; 1878’de Meclis’i süresiz tatil etti. Anayasa vardı, fakat
hükümdarın onu işlemez hâle getirmesini önleyecek güvenceler yetersizdi.
1908’de meşrutiyet geri geldiğinde onu
hararetle sahiplenenler arasında âlimler de vardı. Said Nursi’nin 1911’de
yayımlanan Münâzarât’ında aşiretlerin kaygısı şu soruda dile gelir: “Dine zarar
olmasın, ne olursa olsun?” Cevabı açıktır: “İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle
sönmez.” Onun istibdat eleştirisi yalnız hükümdara yönelmiyordu; tahakküm,
insanların düşünme ve davranma biçimlerine de işlemişti. Hürriyeti imanın
gereği sayıyordu: Allah’a bağlılık, insanın başkasının tahakkümüne boyun
eğmesini de başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmesini de engellemeliydi.
“Meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır.” Gayrimüslimlerin
kamu görevi üstlenmesini de yöneticiliğin bir efendilik değil hizmet olmasıyla
açıklıyordu. Fakat meşrutiyet adı altında yeni bir istibdadın kurulabileceğini
de söylüyordu.
Musa Kâzım ve İskilipli Mehmed Âtıf
meşvereti şûra âyetleriyle temellendiriyor; biat, icmâ ve ümmet adına karar
veren ehl-i hall ve’l-akd, meclisin açıklanmasında kullanılıyordu. Elmalılı
Hamdi, anayasanın kabul görmesini şer’î bir kisveye bürünmesine bağlıyordu.
İsmail Kara’ya göre bu, siyasî meşruiyet anlayışında da bir değişimdi. Adalet
merkezli düşüncede iktidarın ne yaptığı öne çıkarken, meşveretin esas alınması,
iktidarın nasıl kurulduğunu da belirleyici kılıyordu.
Hükümdarın yetkilerini sınırlamak için
başvurulan dinî kavramlar, eşitlik konusunda farklı yorumlara dayanak oluyordu.
Özellikle 1856 Islahat Fermanı’yla ilan edilen Müslüman-gayrimüslim eşitliği,
yerleşmiş dinî hiyerarşiyi sarsıyordu. Aynı kanuna tâbi olmayı kabul etmekle
toplumsal üstünlük iddiasından vazgeçmek aynı şey değildi. Vicdan hürriyeti de
daha çok gayrimüslimin inancını koruması üzerinden savunuluyor; Müslümanın
inancını değiştirme hakkı aynı açıklıkla tartışılmıyordu.
ine de meclisin dinen meşru sayılması,
yetkilerinin açıklığa kavuşması demek değildi. Denetim görevi, yasama
yetkisinden daha belirgindi. Kanunların dinî ilkelere bağlılığı kabul ediliyor,
fakat bu bağlılığı kimin yorumlayacağı tartışmalı kalıyordu. Said Halim Paşa
ise kurumların toplumsal dayanaklarına dikkat çekiyordu. Bir anayasayı
aktarmak, onu yaşatan şartları beraberinde getirmiyordu.
Bu tartışmaların hukukî sonuçları da oldu.
1909 değişiklikleri padişahın sürgün yetkisini kaldırdı, hükümetin meclise
karşı sorumluluğunu belirginleştirdi, kanun teklif etme yetkisini genişletti.
Fakat hukukî yetkinin varlığı, onu serbestçe kullanmanın güvencesi değildi.
Tunus ve Kahire: Hükümdarı Bağlayan
Hukuk
Osmanlı anayasasından önce, 1861’de
Tunus’ta bir anayasa ilan edilmişti. Hükümdarın karşısına bir meclis çıkarıyor,
kanun ve vergi işlerinde onun onayını arıyordu. Ancak üyelerini hükümetin
seçtiği meclisin bağımsızlığı sınırlıydı. Ağırlaşan vergi yüküyle özdeşleşen
anayasal düzen, 1864 ayaklanmasının ardından askıya alındı.
Hayreddin Paşa, Avrupa’nın gücünü
Hristiyanlığında değil, keyfîliği sınırlayan kurumlarında arıyor; parlamento ve
basını İslam’ın meşveret ve adalet ilkeleriyle birlikte düşünüyordu. Ahmed İbn
Ebî Diyâf da hükümdarın iradesinin üstünde bağlayıcı bir hukuk bulunmasını
savunuyordu. Aranan, adil hükümdara öğüt vermenin ötesinde, adaletten
saptığında onu durdurabilecek bir düzendi.
Hayreddin’in sorusu, halkın kendisini
nasıl yöneteceğinden çok yöneticinin nasıl sınırlanacağıydı. Bu ayrım, meclisin
hükümdarı denetlemesiyle halkın yönetimde söz sahibi olması arasındaki mesafeyi
gösteriyordu.
Kahire’de Muhammed Abduh, halifenin kutsal
ve yanılmaz olmadığını vurguladı. Onu başa getiren ümmet, görevden de
uzaklaştırabilirdi. Temsilî yönetimin yerleşmesini eğitimle birlikte düşünüyor,
önce yerel kurulların, ardından temsilî meclisin kurulmasını öngörüyordu. Aynı
ülkede yaşayan gayrimüslimleri de milletin parçası sayıyordu. Öğrencisi Reşid
Rıza, kamu yararını kanun yapmanın gerekçesi saydı: Açık bir dinî hükmün
bulunmadığı toplumsal meselelerde değişen ihtiyaçlara göre bağlayıcı
düzenlemeler yapılabilirdi. Ehl-i hall ve’l-akd hükümdarı seçecek, denetleyecek
ve gerektiğinde azledecekti. Fakat bu heyetin halkın seçimiyle ilişkisi ve dinî
ehliyetin yetkideki payı yeterince açıklığa kavuşmuyordu.
Kadının hakları konusunda ise eşitliğin
sınırları daha belirgindi. Rıza, kadınların toplumsal hayata katılmasını
savunuyor, fakat erkeklerin üstünlüğünü doğal sayarak eşitlik ilkesini
sınırlıyordu. Siyasî otoriteye yönelttiği eleştiri, aile içindeki otoriteyi
aynı ölçüde kapsamıyordu.
Abdürrahman el-Kevâkibî, siyasî istibdadın
dinî dayanaklarını sorguladı. Kök hastalık, yalnız kötü hükümdar değil, bir
sistem olarak istibdattı. Onu ayakta tutan yalnız zor kullanma gücü de değildi.
Siyasî istibdadın yanında, onu din adına meşrulaştıran dinî istibdat vardı.
İktidarı sınırlamak, ona itaati din adına zorunlu kılan anlayışla da
hesaplaşmayı gerektiriyordu. Bu eleştiri, Necef’te bir Şii müçtehidin anayasa
savunusunda karşılık bulacaktı.
Tahran: Meşrutiyet ve Dinî Otorite
1906’da İran’da çarşı esnafı, ulema ve
farklı muhalif çevreler şahın keyfî yönetimine karşı birleşti. Türbelere ve
İngiliz sefarethanesine topluca sığınanların başlangıçtaki “adalet evi” talebi,
giderek meclis talebine dönüştü. Şii ulemanın dinî gelirleri ve merciiyet
kurumu sayesinde devletten görece bağımsız durabilmesi, hareketin
dayanaklarındandı. Fakat bu özerklik, anayasa konusunda birleşmelerini
sağlamıyordu.
En derli bütünlüklü savunulardan biri
Necef’teki müçtehit Nâînî’den geldi. 1909’da yayımlanan Tenbîhü’l-ümme, iki
yönetim anlayışını karşılaştırıyordu. Temellükte hükümdar ülkeyi ve halkı
mülkü, insanları kendi hesabına yetiştirilen ekinler gibi görür; velâyette
yönetim, ortak işleri yürütmek için üstlenilen bir emanettir. Nâînî için fark
yalnız idarî değildi. Hükümdarı sorgulanamaz ve hesaptan muaf saymak, ona
Allah’a mahsus vasıflar yakıştırmaktı. Hürriyet, tevhidin siyasî yüzüydü.
Masum İmam’ın gaybetinde kusursuz yönetime
ulaşılamaması, zulmü azaltma yükümlülüğünü kaldırmıyordu. Anayasa yöneticinin
yetkilerini belirleyecek, meclis onu denetleyecekti. Hürriyet ve eşitliği
peygamberlerin başlıca gayelerinden sayan Nâînî, halkın katılımını meşveretle,
vergi verenlerin denetim hakkıyla ve kötülüğü önleme ödeviyle temellendirdi.
Kevâkibî gibi o da din adına kurulan istibdadı hedef aldı. Bu yakınlık tesadüf
değildi: Kevâkibî’nin eseri Farsçaya çevrilmiş, Nâînî onun kavramlarından yararlanmıştı.
Karşısında Şeyh Fazlullah Nuri vardı.
Nuri, meclisin beşerî kanunlar koymasına, dinen serbest bırakılmış davranışları
zorunlu veya yasak hâle getirmesine itiraz ediyordu. Nâînî ise hakkında belirli
bir dinî hüküm bulunmayan işlerde değişebilen kurallar konulmasını savundu.
Ancak bunların meşruiyetini müçtehitlerin yetkilendirmesine ve şer’î denetime
bağlıyordu. Meclisin kanun yapabileceği kabul ediliyor, fakat temsil ile dinî
otoritenin yetkileri bütünüyle ayrışmıyordu.
Nâînî, gayrimüslimlerin temsiline de
önemli bir gerekçe getirdi: Onlar da aynı ülkenin mensupları ve kamu
maliyesinin ortaklarıydı; seçime katılmalı, mecliste temsil edilmeliydiler. Bu
yaklaşımda siyasal hakların dayanağı dinî aidiyetten vatandaşlığa kayıyordu.
Ancak temsil hakkının tanınması, bütün haklarda eşitliğin sağlandığı anlamına
gelmiyordu.
1908’de şahın Kazak Tugayı Meclis’i topa
tuttu. Anayasacılar ertesi yıl Tahran’ı geri aldı. Nuri, karşıdevrimci
faaliyetleri ve şiddet olaylarıyla bağlantılı suçlamalarla yargılanıp bir
devrim mahkemesinin kararıyla idam edildi. Anayasal arayışın sınavı yalnız
hükümdarla değildi. Gayrimüslimlerin hukuk önünde eşitliği sert çatışmalar
doğuruyor, kadınlar seçim hakkının dışında bırakılıyordu. Hükümdarı
sınırlamakta buluşanlar, eşit hakları tanımakta aynı noktaya varamıyordu.
İktidarı Sınırlamak, Hakları
Güvenceye Almak
Bu arayış başladığında Avrupa’da anayasa,
iktidarın teşkilatlanmasından fazlasını ifade ediyordu. 1789 Fransız
Bildirgesi, hakların güvencesiyle kuvvetler ayrılığını anayasanın iki şartı
saymış; 1848 Prusya Anayasası, medenî ve siyasî haklardan yararlanmayı dinî
inançtan bağımsızlaştırmıştı. Bu ilkelerin uygulamada ihlal edilmesi, anayasal
düşünceye getirdikleri ölçüyü önemsiz kılmaz. Meclisin varlığı kadar, onun
kararlarına tâbi olanların hakları da belirleyiciydi.
Namık Kemal’in şûra-yı ümmeti, Rıza’nın
yetkili heyeti ve Nâînî’nin şer’î denetime bağlı meclisi aynı kurum değildi.
Hepsi keyfîliği sınırlamak istiyor, temsil ile dinî otoritenin ilişkisini
farklı kuruyordu. Şeriatın üstünlüğü, hükümdarı bağlayan hukukun dayanağı
olabilirdi. Güçlük, bu hukuku kimin yorumlayacağındaydı. Vahyin otoritesiyle
ondan hüküm çıkaran insanın yorumu aynı şey değildi. Hükümdarı denetleyen
merciin kendisi hangi kurallarla bağlı olacaktı? Din adına karar veren de halk
adına karar veren de bu soruyla karşı karşıyaydı.
Bir kuşak sonra Muhammed İkbal, icmânın,
yani ortak hükme varmanın, seçilmiş bir yasama meclisinde
kurumsallaşabileceğini savundu. İkbal’e göre geçmişte hükümdarlar,
güçlenebilecek sürekli bir meclis yerine içtihadın tek tek fakihlerin elinde
kalmasını tercih etmişti. Şimdi hukuk bilgisiyle toplumsal tecrübe mecliste
birlikte değerlendirilmeliydi. Ulemanın yeri, meclisin üzerinde değil
içindeydi. Hilafetin bir kişiye değil seçilmiş bir heyete verilebileceği
görüşünü de doğru buluyordu. Bu yaklaşım, dinî bağlılıkla seçilmiş meclisin
yetkisini bağdaştırıyordu. Ancak kararların müzakereyle alınması, herkesin eşit
haklarla korunacağı anlamına gelmiyordu.
Devralınmayan Arayış
Peki İstanbul’dan Tahran’a uzanan bu
arayış neden bugün neredeyse hiç hatırlanmıyor? Bir yanıt tarihin seyrindedir.
İmparatorluklar yıkıldı; yerlerine kurulan ulus devletler, anayasayı ve
meşrutiyeti kendi modern, Batılı başarıları olarak sahiplendi. Onu İslam adına
savunmuş kuşağı ise anlatılarının dışında bıraktı. Böylece meşrutiyeti “bizden”
bir mesele olarak düşünen nesil, kazananın hafızasında yok hükmünde kaldı.
Ama asıl mesele bu dışsal kayıp değil,
iktidarı sınırlamak için İslam’ın kendi kavramlarıyla yürütülen bu canlı, çoğul
ve cesur tartışmanın Müslümanların düşünce dünyasında sürdürülememesidir.
Yirminci yüzyıl İslamcılığının etkili bir çizgisinde tartışma, “egemenlik
kimindir?” sorusuna ve “yalnız Allah’ındır” cevabına sıkıştı. İktidarı adalete,
şûraya ve denetime bağlama arayışının yerini çoğu zaman bu formülün tekrarı
aldı. Oysa Allah’ın egemenliği, insanın iradesini hükümsüz kılmaz. İnsan
seçebildiği için sorumludur; Allah’a karşı sorumluluğunu da muhakemesini de
O’nun adına konuşan bir başkasına devredemez. Asıl soru hâlâ ortadadır:
bağlayıcı hükmü kim, hangi usulle ve kimin adına koyacak? Bu soru cevapsız
kaldıkça o ilke, uygulamada çoğu kez Allah adına konuşanı denetimden ve
sınırdan muaf kılar.
Üstelik bir anayasal düzen yalnız ilan
edilmekle yaşamaz; onu taşıyacak bir zemin ister. Saltanatın gölgede bıraktığı
şûra ve biatı anayasa ve meclisle sürekli kılmaya çalışanlar, iktidar
değişikliklerine dayanacak bir denetim düzeni kuramadı. İç çatışmalar ve dış
müdahaleler de anayasal düzeni savunmalarını güçleştirdi. Eksik olan yalnız
fikir değil, onu taşıyacak gövdenin bağımsızlığı, sürekliliği ve yaptırım
gücüydü.
Bu arayışın tamamlanmamış yanı yalnız
iktidarın denetimi değildi. Farklı inançtan olanın, kadının ve muhalifin eşit
hak sahipliği konusundaki açılımlar, tutarlı bir hak güvencesine dönüşmedi.
Hükümdarın karşısında toplumun hakkını savunmak, toplumun çoğunluğu karşısında
farklı olanın hakkını güvenceye almaya kendiliğinden yetmiyordu. Oysa anayasal
devlet, yalnız yönetenin kim olduğunu ve nasıl denetleneceğini değil, kim
yönetirse yönetsin herkesin hangi haklara sahip olduğunu da belirler. Hürriyet,
yalnız kendimiz için istediğimizde henüz herkesin hakkı hâline gelmiş değildir.
Geriye bırakılan asıl emanet bir cevap
değil, hâlâ açık duran bir sorudur. İktidarı, ne devleti ne de Allah adına
konuşanı mutlaklaştırmadan, onun üstünde kalıcı bir ölçüye nasıl bağlarız?
Meşrutiyet, bu soruyu İslam’ın diliyle sormayı başaran bir neslin mirasıdır.
Onu yeniden sormak, Müslüman aydınların çok geç kaldıkları bir borçtur.
*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul
Milletvekili.