1 Haziran 2026 Pazartesi

Bülent Kuşoğlu Devlet aklı bir şeyler kurguluyor; Cansu Çamlıbel/1 Haziran 2026

Cumhuriyet Halk Partisi’ne mahkeme kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Genel Başkan” atanmasının ardından geçen on günde yaşananlar malum. Kılıçdaroğlu bugüne kadar yaptığı hamlelerle seçilmiş Özgür Özel yönetimiyle uzlaşma yönünde hiçbir sinyal vermedi. Dahası, eski yol arkadaşlarını resmen Fethullahçılıkla suçlamaktan da geri durmadı. Şu ana kadar iktidarın beklentilerini karşılayacak bir çizgide ilerlediğini düşünenleri yanıltacak hiçbir şey yapmadı.

Kılıçdaroğlu’nun tam olarak ne yapmak istediğini belki kendisinden daha iyi anlatır diye ona en yakın isimlerden olarak bilinen Bülent Kuşoğlu’nu konuşmaya ikna ettim. Bilenler bilir… Bülent Kuşoğlu, Kemal Bey’in 2023’teki cumhurbaşkanlığı adaylığının en kuvvetli destekçilerindendi. O dönem aynı zamanda CHP’nin Genel Başkan Yardımcısıydı, partinin mali işleri de ona emanetti. Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi durumunda bakan olabilmek için milletvekilliği seçimine girmedi. Seçim kaybedildikten sonra değişim hareketi başlatan Özel-İmamoğlu ekibine en sert tavır koyanlardan biri de yine Kuşoğlu’ydu.

O da Kemal Kılıçdaroğlu gibi bir hesap uzmanı, kariyerine Maliye Bakanlığı’nda başlıyor. Kılıçdaroğlu Sosyal Sigortalar Kurumu’nda Genel Müdür olduktan sonra Bülent Kuşoğlu da yardımcısı oluyor. Yani en az 45 senelik bir yol arkadaşlığından bahsediyoruz. Bülent Kuşoğlu’nun sosyal demokrat bir gelenekten gelmediğini de hatırlatmak gerekiyor. Siyasete 2002’de DYP üyesi olarak giriyor. 2007 senesinde DYP'nin Ankara il başkanıyken, görevinden istifa ederek Demokrat Parti’den milletvekili adayı oluyor ama seçilemiyor. 2009'da AKP'den istifa eden Abdüllatif Şener'in Türkiye Partisinin kurucuları arasında yer alıyor, hatta genel başkan yardımcılığını üstlendi. 2010'da Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olması üzerine Türkiye Partisi'nden istifa ederek CHP'ye katılıyor.

Kılıçdaroğlu ile özel yakınlığını akılda tutarak sorduğum sorulara verdiği yanıtlar epey kafamı karıştırdı. Zira Kemal Bey’in duymaktan hoşlanmayacağı pek çok analizi var. Pek çoğumuzun şüphelendiği gibi o da ittihatçı bir devlet aklının yeni bir düzen kurgulamakta olduğuna inanıyor. Ancak bu kurgu içinde CHP’ye nasıl bir rol biçildiğini henüz anlayamadıklarını söylüyor. Tam da bu nedenle onu epey sıkıntılı ve düşünceli gördüm. Belki de 2023’te yaşadıklarının da deneyimiyle bu kez yoğurdu üfleyerek yeme taraftarı.

Jest ve mimiklerinden, satır aralarında söylediklerinden şu anda Kemal Bey’in etrafına çöreklenmiş ekibin hal tavır ve eylemlerinden çok da hazzetmediği gibi bir hissiyata kapıldım. Sanırım bu nedenle şu aşamada biraz mesafeden izliyor olup biteni. Hatta burada söylediklerinin Özgür Özel ekibinden çok Kemal Kılıçdaroğlu ekibine yönelik olduğunu düşünmeden edemedim. Siz de durduğunu düşündüğümüz yer ile söyledikleri arasındaki makası fark edeceksiniz. Dolasıyla da okudukça kafanız daha da karışabilir.

Bu işe kalkışanların niyeti çok net olsa da sonuçları konusunda çok da emin olmadıkları yönündeki hissiyatımı teyit eden bir mülakat oldu ezcümle. Yine de belli ki üzerimizde “bir şeyler” denemekten vazgeçmeyecek bir İttihatçı akıl yine devrede.

“Siyaseten çok iyi bir ekip çalışması yürüttüğümüzü, her konuda beraber olduğumuzu söyleyemem”

- Her zaman Kemal Bey'e çok yakın oldunuz, 2023 kurultayından önce Genel Başkan Yardımcısıydınız ve partinin kasasının kontrolü de sizdeydi. Bu yeni süreçte de yanında duran isimlerdensiniz ya da en azından dışarıdan görüntü bu. Şuna netlik getirerek başlayalım; siz bugün her konuda Kemal Kılıçdaroğlu ile aynı sayfada mısınız? Bir ekip olarak mı hareket ediyorsunuz?

Ben Kemal Bey'in Maliye Bakanlığından meslektaşıyım, Sosyal Sigortalar Kurumu’nda da yardımcılığını yapmıştım. Tabii sonradan da siyasette birlikte olduk. Yıllardan beri beraberiz. Siyaseten çok iyi bir ekip çalışması yürüttüğümüzü, her konuda beraber olduğumuzu söyleyemem. Siyasi ekipleri daha farklı olabildi Kemal Bey’in zaman zaman. Farklı düşündüğümüz de olmuştur muhakkak ki. “Bu konuda birlikte mi hareket ediyorsunuz?” sorunuza şunu söyleyebilirim; epeydir bizim bir hareketimiz yok. Bizim dışımızda bir mahkeme kararı, söz konusu. Davayı bizim açmadık. Kemal Bey'in çağrıldığı halde mahkemeye gitmediği bir sürecin ardından çıkan bir mahkeme kararı var. Tamam şimdi bir siyasi hareket olarak ortaya çıkacak tekrar. Ben de o mahkeme kararıyla geri gelen Parti Meclisi’nde üyeyim tabii. Bilmiyorum bundan sonra nasıl yol yürüyeceğiz ama Parti Meclisi’nde üyeyim.

- Kemal Bey’in bu süreçteki iyi niyetini sorgulatan hamlelerinden biri de sizin de içinde olduğunuz o eski Parti Meclisi’nde çoğunluk kendi taraftarlarında olmadığı için bugün yapılması beklenen toplantıyı ertelemesi oldu. Ne gerek vardı buna?

Toplantı şu şartlarda yapılamıyor çünkü kimlerin oradan ayrıldığının, kimlerin yedek olarak yazıldığının yasal olarak tespiti gerekiyor. Kimler şu anda üyedir? O tespitin yapılması gerekiyor. Öyle bir çalışma gerekiyor. Onun için öyle bir toplantı yapılamaz.

- Bunun tespiti bu kadar mı zor? On dakikalık bir işten bahsediyorsunuz. Biz dışardan gazeteci olarak iki dakikada 58 kişinin çetelesini çıkartırken koskoca parti kendi kayıtlarına bakarak yapamıyor mu bunu? Buna mı inanmamız bekleniyor?

Tabii Cumhuriyet Halk Partisi kurumsal bir parti. Kurum içerisinde bu tespitin yapılması lazım.

“Şu anda Kemal Bey dışında parti yönetimi yok ki… Hiçbir şey imzalatılamaz, para bile ödenemez”

- Bu tür bir tespit çalışmasının toplantı erteletecek kadar uzun süreceğine kim inanır?

Yok sürmez ama şu anda hiç kimse görevli değil ki. Şu anda bir parti yönetimi yok ki Kemal Bey'in dışında. Para bile ödenemez şu anda, hiçbir şey imzalatılamaz durumda. Bu söylediğim bir şey siyasette ilgisi olmayan bir şey.

“Bütün siyasetçiler yargı kararlarını eleştirir ama uyar”

- Kemal Kılıçdaroğlu bayramın ikinci günü gazetecilerin sorularını yanıtlarken kendisini geri getiren mahkeme kararı üzerinden “Yargı kararlarına herkes uymak zorunda” şeklinde bir ifade kullandı. Oysa 2023’te kendisinin yüzde 48 küsur oy aldığı cumhurbaşkanlığı seçimi öncesindeki kampanyası boyunca en çok hedef aldığı şeylerin başında AKP yargısı vardı. O günkü söyleminiz Türkiye’deki mahkemelerin Erdoğan’dan talimatla iş yaptığı kanaati üzerine kuruluydu. Bugün gelinen noktada Kılıçdaroğlu topluma şunu söylemiş olmadı mı; iktidar yargısının bazı kararlarını eleştirelim ama aynı yargının bizim lehimize olacak kararlarını hiç kimse tartışmasın. Kemal Bey kendisini tam da böyle çelişkili bir yere kilitlemedi mi?

Bütün siyasetçiler bunları yaptılar. Tayyip Erdoğan, bizler yargı kararlarını eleştirdik ama sonuç olarak uymak zorundayız tabii. Şunu söyleyeyim madem böyle hızlı girdiniz; benim büyük sorumluluğum var siyasetçi olarak, çok sıkıntılı bir zamandan geçiyoruz. Toplumu ve partimi çok fazla provoke etmemem lazım, ona göre konuşmam lazım. Bazı şeyleri belki sizin istediğiniz kadar rijit ifade edemeyeceğim.

“Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir, beraber ve rejime karşı son kale olarak durmasını istiyorum”

- Benim sizin neyi ne şekilde söyleyeceğinize dair özel bir beklentim yok. Sorumu sorarım, siz dilediğiniz gibi yanıtlarsınız.

Gazeteci olarak haklısınız, daha manşetlik sözler söylememi istersiniz. Ama ben Cumhuriyet Halk Partisi'nin bir, beraber, böyle bir rejime karşı son kale olarak ayakta durmasını arzu ediyorum. Onun için ona yönelik konuşacağım. Sorumlulukla konuşmaya çalışacağım.

“Belki önümüzdeki 10-20 yıl içinde devletlerin çoğu yok olacak, Atatürk Cumhuriyeti’nin yaşaması lazım”

- “CHP’nin bu rejime karşı son kale olarak ayakta durmasını arzu ediyorum” dediniz. Oy verdikleri partiyi “rejime karşı son kale” gibi gören CHP seçmenlerinin büyük bölümü Kemal Kılıçdaroğlu’nun artık rejime hizmet ettiğini düşünüyor. Hatta daha fenası, rejimin aparatı olmayı kabul ettiği inancındalar. Sizler bu rejimle siyasi mücadele vermiş ve vermeye devam ettiğini söyleyen siyasetçiler olarak bu öfkenin farkında mısınız? İçerde kendi aranızdaki konuşmaları bu durumun farkındalığı içinde mi yapıyorsunuz?

Tabii ben olaya sosyal medya hesaplarında biraz gezindikten sonra canı sıkılan, öfkelenen biri gibi bakamam. Sorumlu birisi olarak daha büyük resmi görmek zorundayım. Çok zor bir dönemdeyiz, siyasetin o klasik mantığı bitmiş vaziyette. İkinci Dünya Savaşı sonunda oluşan düzen ve kurallar yok artık. Yeni bir düzen oluşacak, yeni kurallar söz konusu olacak ve bunların nasıl olacağını kimse bilmiyor. Devletler üstü şirketler ve kendi aralarındaki mücadele artık bütün ülkelerin iç siyasetini de etkiliyor. Geçmişte olduğu kadar basit değil işler. Mesela Soğuk Savaş döneminde Sovyetler vardı ve Batı vardı, biz de Batı blokunda yer alıyorduk. İç siyaset de ona göreydi. Söylediğimiz sözler, siyasetimiz, sağ-sol ayrımı çok basitti. Ama şimdi öyle değil. Belki önümüzdeki 10- 20 yılda devletlerin çoğu yok olacak. Türkiye Cumhuriyeti'nin, Atatürk Cumhuriyeti'nin yaşaması lazım. Yani bizim yok olmamamız lazım, iddialı olmamız lazım. Bu yeni dönem Türkiye'ye aynı zamanda büyük fırsatlar da sunuyor, bunları çok iyi irdelemeli.

“İttihat ve Terakki, İslamcılık, batıcılık ve milliyetçiliği birleştirdi; şimdi de ona benzer bir durum görüyorum”

- Yeni dönemin küresel olarak Türkiye’ye sunduğu fırsatlar açısından Özgür Özel’in başında olduğu CHP yönetiminin yapamadığı ama sizlerin yapabileceği şeyler neler mesela? 

Öncelikle birlik beraberlik içerisinde olmamız gerekiyor. Onun için “CHP dönüşmeden Türkiye dönüşemez” diyorum. Türkiye'nin de yeni dünyaya uyum sağlayabilmesi için dönüşmesi lazım. Son iki üç yılda, Trump’ın ikinci kez iktidara gelmesiyle birlikte çok şey değişti. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı'nın son döneminde üç temel siyaset biçimi vardı; İslamcılık, batıcılık ve milliyetçilik. Başka siyasi çizgiler de vardı ama ana akım bunlardı. Bunları o zamanki devlet aklı, İttihat Terakki birleştirdi, bir mücadeleye girişti, sonra Türkiye Cumhuriyeti ortaya çıktı. Şimdi de ona benzer bir durum görüyorum. Şu andaki iktidarın geldiği zamanki gibi bir siyasal İslamcı iktidar olduğunu düşünmüyorum, farklılaştı, çok farklı hale geldi. İslamcılıktan uzaklaştı demiyorum ama farklılaştı. Milliyetçilik, devlet milliyetçiliği var üzerinde ve batıcılık var.

“Bir devletin kendisine sahip çıkması güzel bir şey ama topluma rağmen devlet olunmaz”

- AKP iktidarının devlet milliyetçiliğini ve batıcılığı da üzerine almış olması -sizin tabirinizle- iyi bir şey mi?

Ben iyi bir şey olarak söylemiyorum. Bir tespitte bulunmaya çalışıyorum. Bir devletin kendisine sahip çıkması güzel bir şey. Tabii devletin farkındalığı güzel bir şey ama topluma rağmen devlet olunmaz tabi ki. Mesela “İç cephenin güçlendirilmesi” deniyor ya evet bu önemli. Ama bu söylendiğinde ben bunu devletin güçlendirilmesi olarakanlamıyorum, toplumun güçlendirilmesi olarak anlıyorum. Toplumu güçlendirmemiz lazım. Bunu yapabilecek olan parti de Cumhuriyet Halk Partisi. Cumhuriyet Halk Partisi tabanının üzerine oturduğu sosyal kesimlere sosyolojik açıdan baktığımız zaman en entelektüel, kültürlü, eğitim seviyesi en yüksek kesim. Bu iktidar döneminde zenginleşenler falan oldu ama onlar henüz kentli sayılamayacak seviyede sanki. Geçmişten beri kentleşme CHP'ye daha fazla mâl edilebilir diye düşünüyorum. CHP sonuç olarak Türkiye ölçülerinde bir kent partisi. Dolayısıyla da CHP yönetimi olarak daha sorumlu hareket etmek zorundayız. Onun için de CHP bir arada kalabilmeli. Küçük siyasetlere takılıp kalmamamız lazım. “O onu söyledi, bu bunu söyledi” noktasını aşabilmemiz lazım. Bu arada sizin demin hatırlattığınız 2023’teki yüzde 48 küsurluk oyun ben aslında yüzde 50’nin üzerinde olduğunu düşünüyorum. Orada bir şeyler oldu.

“2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kemal Bey’in oyu yüzde 50’nin üzerindeydi; orada bir şeyler oldu, ispatlayamadığımız şeyleri söylemedik”

- Siz 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan lehine devlet tarafından manipüle edildiğini mi düşünüyorsunuz?

Evet.

- O halde Kemal Bey neden çıkıp tek bir cümle kurmadı bu şüphelerinizle ilgili ve doğrudan seçim sonuçlarını kabullendi?

İspatlayamadığımız şeyleri söylemedik.

- İspatlanması için bir hukuki mücadele veremez miydiniz? 2017’de rejimi değiştiren referandumda da aynı kabullenişi sergilemedi mi Kılıçdaroğlu?

Yok, 2017’de AİHM’e kadar gidildi bildiğim kadarıyla.

“Devlet seçimleri yüzde 2 oranında manipüle edebiliyor, Cumhurbaşkanı seçiminde etki daha da yüksek olabiliyor”

- Atilla Kart YSK'nın işleminin iptali için kendisine vekalet verildiğini ancak Kemal Kılıçdaroğlu ve kurmaylarının, davanın AİHM aşamasına geçmesini kasten boşa düşürdüğünü ve başvuru yapmasını engellediklerini söyledi hep. Neyse… 2023 seçimlerine dönersek, biraz önce daha önce Kılıçdaroğlu tarafından dillendirilmeyen bir iddiada bulundunuz. Seçim size göre Kılıçdaroğlu’ndan nasıl çalındı?

Çok detayına girmeden, basitçe söyleyeyim. Seçimleri devlet yapıyor, yani devlet memurları. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde devlet özellikle üst düzey memurlar açısından yürütme erkinde tek bir kişi var; Cumhurbaşkanı. Yani üst düzeyde 40-50 bin kişi olası bir cumhurbaşkanı değişiminde birkaç gün içerisinde değişmek zorunda. 1800 kişi galiba cumhurbaşkanı ile hemen değişmesi gereken. Bu 40-50 bin kişinin yardımcılarını, taşra teşkilatını vesaire dikkate aldığımızda birkaç yüz bin insandan bahsediyoruz. Şimdi bir iktidar değişikliği sırasında devlet bu seçimi yapıyorsa, milletvekili seçimlerini yüzde 1-2 etkileyebiliyor. Tüm dünyada bu vardır, bizde de etkileniyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde etkisi daha fazla oluyor. En azından bu bir faktör. Bunun ötesinde tutukluların yakınlarını etkilemek, güneydoğudaki oyları etkilemek, iltica etmiş vatandaşların oylarının sayılması gibi birçok konu var. Yani devletin yüzde 2’yi devletin manipüle edebilmesi çok kolay aslında. Türkiye seçimleri yapabilen bir ülke ama seçim manipülasyonu da yapılıyor Türkiye'de.

“Üzülmez olur muyuz!”

- Bu söylediğiniz çok ama çok çarpıcı. Demek ki 2023 seçiminin Erdoğan’ın yönettiği devlet tarafından Kemal Kılıçdaroğlu’ndan çalındığını düşünüyorsunuz. Sözlerinizden anlıyorum ki Kemal Bey de o dönem buna inandı. Ve bugün kalkıp aynı Erdoğan’ın gücünü tahkim etmesinin ve hatta bir sonraki seçimi de kazanmasının önünü açacak bir siyasi mühendislik hamlesinde kendisine biçilen rolü oynamakta bir beis görmüyor. Benim ne düşündüğüm mühim değil ama seçmeniniz böyle düşündüğü için soruyorum. İmajınıza üzülmüyor musunuz? Ya da “kendimizi ifade edemiyoruz galiba” gibi bir sorgulama içinde misiniz en azından?

Üzülmez olur muyuz! Kemal Bey gibi bu ülkede yüzde 48'e kadar ulaşmış, bir sol partinin başında Millet İttifakı’nı kurmuş birisi. Ve o beş diğer partinin üçü AKP’den kopan İslamcı partilerdi. Cumhuriyet tarihinde birbirine benzemez 6 parti olarak ilk defa beraber hareket edebildik. Bu Cumhuriyet tarihinde ilk defa olan, olağanüstü bir olay. 6 Mart 2023'te Kemal Bey'in adaylığı nerede açıklandı hatırlıyor musunuz?

- Elbette hatırlıyorum, Saadet Partisi Genel Merkezi’nde.

Saadet Partisi'nde bir kandil akşamıydı, Berat gecesiydi. Saadet Partisi binasının üzerinde Atatürk'ün posteri asılıydı. Kemal Bey'in adaylığı öyle bir ortamda açıklandı. Bu Türkiye tarihi açısından, toplumsal açıdan inanılmaz büyük olaydır. 

“Kemal Bey’in bir Alevi olarak yüzde 48 alması cumhurbaşkanı olmasından bile öte bir hadise, müthiş bir olaydır”

- Sizin üstü örtük biçimde söylediğiniz aslında şu; Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak yüzde 48 alması olağanüstü bir olaydır.

Evet, bu basit bir hadise değil. Bu aslında Kemal Bey'in Cumhurbaşkanı olmasından bile öte bir hadise. Düşünsenize binlerce yıldan beri bu topraklarda bu konularla ilgili tartışmalar olmuş ve o aşılmış. Müthiş bir olaydı. Şimdi ondan sonra kalkıp da bu noktalara gelmek ya da toplumun bu noktaya getirilmiş olması, manipüle ediliyor olması da kötü. Bunları anlamaya çalışmamız lazım.

“Oturup konuşup kurultayı toplamamız lazım, böyle bir sorumluluğumuz var; Kemal Bey’e de bunu söylüyorum”

- Toplum hakikaten de birileri tarafından manipüle edilmeye çalışılıyorsa Kemal Bey bu tuzağı bozup engelleyemez miydi? Hala da işleri zamana yayıp manipülasyonu yapanların ekmeğine yağ sürmek yerine hızlı adımlar atamaz mı? Kurultayı hemen toplama iradesini neden ortaya koymuyor?

Tabii oturup hep beraber bunları yapmamız lazım. Böyle bir sorumluluğumuz var zaten.

- Siz Kemal Bey ile de aynı burada benimle konuştuğunuz şekilde mi konuşuyorsunuz mesela? 

E tabii, tabii.

- Özgür Özel ekibiyle uzlaşma için bir temas kuruyor musunuz?

Kimseyle benim bir düşmanlığım yok zaten.

“Silivri’ye gittikten sonra söylediklerimden iki taraf da hoşlanmadı”

- Düşman olmamak ayrı şey… Özgür Özel ile müzakere açısından bir rol üstleniyor musunuz?

Tabii elimden geldiğince yapıyorum. Bundan önce iki kere mahkemede görüşmüştük. İkisinde de çıktım bunları söyledim. Bunları söylemem Kılıçdaroğlu taraftarlarının da Özel taraftarlarının da hoşuna gitmedi. Bana kızdılar.

“Taraflar arasında ideolojik ya da sosyolojik bir ayrılık yok, o yüzden de oturup konuşunca çözülmeyecek bir şey yok”

- Neye kızdılar?

“Partinin bir arada tutulması lazım, oturup konuşup bu konuyu çözmemiz lazım” demiştim. Şimdi de aynı kanaatteyim. Şimdi de oturup konuşarak çözülmeyecek bir şey yok. Cumhuriyet Halk Partisi'nde fikri bir ayrılık var mı sizce? Cumhuriyet Halk Partisi'nde fikri bir ayrılık yoksa, sosyolojik temelli bir ayrılık yoksa… Daha dün birlikte siyaset yaptığımız arkadaşlarımız bunlar. Ufak tefek şeylerde farklı düşünebiliyoruz tabii ki. Ama temelden “o tarafın fikri şöyle, bu tarafın fikri böyle” diyebileceğimiz bir durum yok. Düşünce bazında bir ayrılık yok. Sosyolojik yönden de bir ayrılık var şu ana kadar teşkil edebilmiş değiliz. Peki bunlar yoksa neden ayrılıyoruz.

“Koltuk kavgası olmamalı”

- Koltuk kavgası gibi gözüküyor, “geri gelip o koltuğa oturacağım” gibi gözüküyor.

Koltuk kavgasının olmaması lazım. Bizim kesimin en fazla kullandığı cümledir; “Vatan mevzu bahis ise gerisi teferruattır.” Atatürk’e de mal edilir, tabii ona çok yakışıyor. Peki bunu niye unutuyoruz? Kimseyi eleştirmek için değil de hepimizin bu sorumlulukla hareket etmesi gerekiyor.

“Erdoğan, İmamoğlu’nun kendisine rakip olmasını istemiyordu”

- Tayyip Erdoğan sizce siyaseten kendisine bu kadar güveniyorsa neden İstanbul gibi bir şehrin belediye başkanının diplomasını iptal ederek seçimlere girmesini ve karşısına rakip olarak yarışmasının önünü kapattı?

Neden olduğunu biliyoruz. Rakip olmasını istemiyordu.

“Özgür Bey ile Kemal Bey’in oturup konuşması lazım”

- Demek ki siz de herkes nasıl görüyorsa öyle görüyorsunuz. Şimdi de çoğunluk yargı eliyle devreye sokulan “mutlak butlan” hamlesini yine Erdoğan’ın seçim kaybetme ihtimalini minimize etmek için tasarlandığına inanıyor. Böyle olsa bile Kemal Bey hakikaten de haksızlığa uğradığına inandığı için kendisine verilen görevi kabul ettiyse ve seçileceğinden eminse neden derhal kurultayı toplamıyor? Neden bunun önünü açmıyor Kemal Bey?

Açmıyor mu? Kapattı mı? Ben böyle bir şey bilmiyorum. Ama oturup konuşmadılar. Özgür Bey ile Kemal Bey’in oturup konuşması lazım.

- Kemal Kılıçdaroğlu Özgür Özel’den özür mü bekliyor?

Bildiğim kadarıyla Kemal Bey mahkeme kararından sonra Özgür Bey'i aradı. Ama görüşmediler hala. Yani telefon dışında görüşmediler. Oturup görüşmeleri lazım. Oturup bu konularda ekipler kurulup bir araya gelinmesi lazım. Niye yapmıyoruz bunları?

“Bahçeli de ‘İçinizdeki ayrılığı bir an önce giderin’ dedi”

- Tabii bu soruyu sizin bana değil onlara sormanız gerekiyor. Bu arada Özgür Özel “mutlak butlan” kararı çıktıktan sonra bu kararın kendisini Ekrem İmamoğlu’nu bırakıp devleti yönetenler tarafından kendisine biçilen sınırlar içinde siyaset yapmayı reddettiği için çıktığını söyledi.

Böyle mi ifade etti?

- Nasıl yani, siz takip etmiyor musunuz? “Ekrem'i bırak, kendi yoluna bak, Ankara'da partinin başında konforlu bir şekilde otur” şeklinde teklifler aldığını uzun zamandır açıklıyor.

Bu çok enteresan değil mi?

- Yani Özgür Özel bu teklifi kabul etmediği için iktidar kanadının sonunda kendisini CHP’nin başından uzaklaştırma kararı aldığını söylüyor resmen. Bu azımsanacak bir iddia mı sizin açınızdan?

Ama iktidar cephesinden Sayın Bahçeli de “CHP içindeki ayrılığı bir an önce giderin. Sokaklara düşmeyin” falan dedi. O cepheden gelen bir teklif de buydu.

“Neden oturup konuşmadıklarını ben de bilmiyorum, öyle bir yetkim yok”

- O bahsettiğiniz Bahçeli açıklamasında Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik “feragat et” çağrısı da vardı. Ama bu noktada şunu da hatırlatmak gerekiyor herhalde; Sayın Bahçeli’nin bir senedir hem “Terörsüz Türkiye” hem de CHP konusunda iktidar ortağına yaptığı çağrıların büyük bölümü boşa düştü. Dolayısıyla da CHP’nin kaderinin ne olacağı konusunda Bahçeli’nin ne dediğinden ziyade Kılıçdaroğlu’nun ne yaptığına ya da yapmadığına bakmamız gerekmiyor mu?

Bir araya gelip konuştu mu Kemal Bey ve Özgür Özel tarafı? Oturup konuşmadılar hiç. Doğru değil ama bu. Neden oturup konuşmuyorlar?

- Siz bilmiyorsanız bunun sebebini, ben nasıl bilebilirim?

Ben de bilmiyorum. Benim de öyle bir yetkim yok.

- Siz bu son 10 gündür devam eden süreçlerin çok içinde değil misiniz? Yani Kemal Bey ile sürekli istişare yapıp karar alma süreçlerine katılan kişilerden birisi değil misiniz?

Ben de o Parti Meclisi’ndeyim o kadar.

“Kılıçdaroğlu tarafında bir ekip çalışması yapıldığını düşünmüyorum, henüz öyle bir şey yok”

- Ama eskiden Parti Meclisi üyesi olmanın ötesinde bir yakınlık içindeydiniz Kemal Kılıçdaroğlu ile. Daha da önemlisi partinin kilit kararlarını alan dar beyin takımındaydınız.

Şu anda öyle bir görevim yok tabii ki. Ayrıca, ben bu tarafta öyle bir ekip çalışması yapıldığını düşünmüyorum. Henüz öyle bir şey yok. Sonuçta bir partiyse, görevlendirmeler yapılacak. “Kemal Bey'in ekibi şudur” diye bir şey duydunuz mu? 

“Kendisini göstermeye ve yeni koltuklara oturmaya çalışanlar muhakkak var ama ben onları Kemal Bey’in ekibi olarak kabul etmiyorum”

- En azından şu ana kadar Kemal Kılıçdaroğlu’ndan yana tavır almış 22-23 milletvekilinden bahsedebiliyoruz.

Devreye girmeye, kendisini göstermeye çalışanlar, yeni koltuklara oturmaya çalışanlar muhakkak var tabii. Onları Kemal Bey'in ekibi olarak da kabul etmiyorum. Varsa da Kemal Bey'in bir ekibi oturup Özgür Bey'in ekibiyle görüşsünler ve bu konuyu halletsinler. Partinin ağır topları var. Geçmişte bu partiyi yönetmiş insanlar var. Bu insanlar bu sorumluluğu almazsa olur mu? Niye bir araya gelemiyoruz? Şunu anlıyorum; herkes kendi koltuğunu siyasette düşünüyordur. Anlıyorum. Peki niye bir araya gelip konuşamıyoruz?

- Bir daha söyleyeyim; bu sorunun cevabı sizde yoksa bende nasıl olabilir?

Bende de yok. Ben 2023’te milletvekili adayı olmamıştım zaten. Siyasetin dışındayım. O günden beri de bir gün bile partiye adım atmadım. Hiçbir etkinliğe zaten çağrılmadım. Kendi başıma bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Onun haricinde siyasetle bir bağlantım yok ki. Okumaya, yazmaya, anlamaya çalışıyorum sadece.

“Ekrem Bey meselesi siyasi bir mesele, parti olarak yapabileceğimiz Ekrem Bey’in yanında durmak”

- Diyelim ki bu sis bulutu ortadan kalktı, Kemal Bey ile Özgür Bey sizin dediğiniz gibi oturup konuşmaya başladılar ve CHP bölünmedi. Ekrem Bey meselesi ne olacak? Siz İBB davası başta olmak üzere Silivri’de görülen o davalarla ilgili CHP yönetiminin nasıl bir tutum alması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Ekrem Bey meselesi siyasi bir mesele bir kere. Hukuki bir mesele olmaktan öte. O konuda parti olarak yapabileceğimiz Ekrem Bey'in yanında durmak. Onun dışında başka bir şey yok. Hep beraber tüm arkadaşlarımızın yanında durmalıyız.

- Yani Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının kendi kaderlerine terk edilmemesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Doğru mu anladım?

Tabii ki CHP'li herkesin hakkını korumamız lazım.

“CHP’li herkesin hakkını korumamız lazım ama sadece Ekrem Bey üzerinden yapamayız”

- O halde siz CHP’nin yeni yönetiminin aynı Özgür Özel’in 19 Mart 2025’ten bu yana yaptığı gibi bu davalara “demokrasiye darbe” olarak itiraz etmeye devam etmesi gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Yani yeni dönemde de Özgür Özel’in pozisyonuyla mı devam edilmeli?

Şunu yapmayız; herhalde sadece Ekrem Bey üzerinden yapmayız.

- Bugüne kadar öyle mi yapıldı sizce?

Görüntü öyle. Ben de mesela hemen 19 Mart’ta Kemal Bey’le İstanbul'a gittim Ekrem Bey'e destek olmak için. Sonra Kemal Bey birkaç kere kendisini ziyaret etti. Mümkün olduğunca tabii ki o desteğimizi sürdüreceğiz belli ölçüler içerisinde. Ama Türkiye'nin bu kadar derin ekonomik problemleri varken, milli güvenlik sorunu haline gelmiş bir ekonomik kriz varken, ülkede devlet yönetimi krizdeyken, dünyanın hali ve Türkiye'ye etkileri ortadayken, bu konuları ihmal etmemiz de doğru değil. Şu andaki CHP yönetiminin Türkiye'nin sıkıntılarına, vatandaşın sorunlarına tam olarak odaklandığını söyleyemeyiz. Yani orada bir eksiklik olduğunu söyleyebiliriz.

“Özgür Bey’in devamlı Silivri’ye gitmesinden rahatsız olanlar var”

- “Özgür Özel’in Genel Başkanlığı sırasında CHP’nin üzerinde İmamoğlu vesayeti vardı” diye düşünenlerden misiniz?

Onu bilmiyorum tabii. Özgür Bey arkadaşımız, beraber milletvekili olduk. Çok zeki bir insan. Ayrıca retoriği de çok iyidir, hitabeti çok iyidir. Bilmiyorum tabii. Ben, bu süre içerisinde parti dışında kaldım. Detaylı olarak bilmiyorum. İçeriden bilgi verebilecek durumda değil. Sadece piyasadaki algıyı söyleyebilirim. Bu soruyu sormaya ihtiyacı hissediyorsanız, böyle bir algı olduğu için soruyorsunuz.

- “Ekrem İmamoğlu vesayeti var mı?” sorusunu piyasadaki algı nedeniyle değil bu iddiayı Kemal Kılıçdaroğlu çevresinden kendimden de bizzat duyduğum için soruyorum. Sizin cenahta böyle düşünenler var, siz de onlardan mısınız diye soruyorum.

Evet, Özgür Bey'in sürekli olarak Silivri’ye gitmesinden rahatsız olanlar var. Yani oranın da bir etkisi var galiba.

“Özgür Özel’in şu an bir liderliği olmasından memnun olurum”

- Orada siyaseten ikili bir hat olduğu vakıa. Ama bir yandan da toplumun tepkilerine baktığımızda CHP tabanının Özgür Özel’in 19 Mart’tan beri toplumla ilişki kurma biçimine apayrı bir teveccüh gösterdiğini izliyoruz. Özgür Bey’in bu zor süreçte toplumla Ekrem İmamoğlu ile ilişkisini aşan bir yerde ilişki kurmuş olduğunu takdir ediyor musunuz siz de mesela?

Takdir ederim tabii. Memnun olurum. Şu an bir liderliği olmasından memnun olurum.

“Türkiye’nin ve dünyanın bu sıkıntılı döneminde CHP’nin bölünmesinin zararları var”

- Peki sizin şiddetle savunduğunuz uzlaşma sağlanamaz ve Özel-İmamoğlu cephesi CHP’den ayrılırsa, bu size göre kâbus senaryosu mudur ferahlık senaryosu mu? Yeni siyasi partilerin ekseriyetle eskilerin içinden doğması normal bir şey değil midir?

Normal bir zamanda olsaydık, normal olduğunu söylerdik. Ama Türkiye'nin ve dünyanın bu sıkıntılı sürecinde bunu rahatlıkla söyleyemem tabii. Mesela Soğuk Savaş döneminde birilerinin bir partiden ayrılıp başka bir parti kurmasının hiçbir zararı yoktu. Ama bu dönem CHP’nin bölünmesinin zararı var. Biraz önce anlattığım sosyolojik tabana oturan CHP kitlesi ki -bu kitle bugün daha da büyüyebilir- Kemal Bey’in helalleşme vesaire politikalarından dolayı. Söylediğim gibi, Saadet Partisi’ndeki adaylık açıklaması falan bunun göstergeleri. Böyle CHP'nin sosyolojik olarak büyüdüğü bir dönemde ayrılmamız, ayrışmamız hiç doğru olmaz.

- “CHP’nin sosyolojik tabanının genişlemesi”nden bahsediyorsunuz ama 2027 ya da 2028 seçimlerini kazanmaktan hiç bahsetmiyorsunuz. Daha çok dikkatimi çeken ise Kemal Bey’in 2023’teki adaylığı sırasında olanları hatırlatırken kurduğunuz cümle; “Kemal Bey’in adaylığının Saadet Partisi’nde bir Berat Gecesi Atatürk posteri önünde açıklanması aslında Kemal Bey'in Cumhurbaşkanı olmasından bile öte bir hadise.”

Evet, sosyolojik açıdan çok önemli bir hadisedir. Bunu söyledim.

- Yani bir CHP liderinin Türkiye’deki bir takım sosyolojik değişimlere hizmet etmesi seçim kazanıp iktidar olmasından daha önemlidir, öyle mi? Sizlerin devletin CHP için çizdiği sınırların dışına çıkmayan bir muhalefet partisi olmakla bir derdiniz hiç olmadı mı?

Hayır, öyle demiyorum. Hiç öyle demedik bu anlamda.

- Mesela 19 Mart sürecinde CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yaptığı mitingler için “Bu kadar mitinge ne gerek var?” cümlesini ben bizzat Kemal Bey’in ağzından duydum. Toplumsal muhalefet zirvedeyken “mitinglere ne gerek var” diyebildi. Keza Bahçeli’nin “sokaklara dökülmeyin” uyarısı benzer bir şey aslında. Yani devlet aklının CHP için uygun gördüğü bir muhalefet biçimi var sanki…

Devlet aklı önemli.

“Devlet aklının arkasında yabancılar olmamalı, temiz olmalı”

- “Devlet aklı”ndan siz ne anlıyorsunuz?

“Devlet aklı”ndan ben devlette çalışanların, devlet bürokrasinin aklını anlıyorum. Bunlar isimlendirilemez. Güvenlik konularında, maliye ve hazineyi ilgilendiren konularda oturdukları koltuklar dolayısıyla, kendilerine gelen bilgiler, yaptıkları değerlendirmeler dolayısıyla bir etkileşim söz konusu oluyor ve bir akıl ortaya çıkıyor. İşte o, devlet aklı. O devlet aklının arkasında yabancının olmaması lazım, arkasında başka akılların olmaması lazım. Temiz olması lazım o akılın. Kastettiğim o. Yani böyle derin devlet gibi bir şeyi kastetmiyorum.

“Bir devlet aklı var, siyaset zayıfladığı için de devlet aklı ön planda ama ne kadar temiz olduğunu bilmiyorum”

- Bugün Türkiye’de olan her şeyi, mahkeme kararları dahil, kurgulayan devlet aklının sizin ifadelerinizle “temiz, arkasında yabancı olmayan, arkasında başka akıllar olmayan” bir akıl olduğuna emin misiniz?

Bunu söyleyemem ama bir devlet aklı olduğunu söyleyebilirim. Ne kadar temiz olduğunu bilmiyorum. Bir tane devlet aklı da yok zaten. Ama tarihsel gelişime bakarsak; devlet aklı Osmanlı’dan bugüne Türkiye’de hep etkili oldu. Onun için Türkiye’de devlet aklını küçümsememek lazım. Şu anda da siyaset çok zayıfladığı için, parlamento zayıfladığı için, siyasetçi zayıf olduğu için devlet aklı ön planda.

“Siyaseti cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi zayıflattı, arkasında başka güçler vardı”

- Siyaseti kim zayıflattı peki sizce?

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi özellikle siyaseti zayıflattı.

- Onu da devlet aklı Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte kurgulamadı mı?

Sanmıyorum onu. Biliyorsunuz onun arkasında başka güçler vardı.

“Amerikan Büyükelçisi de destek açıklaması yapmıştı”

- Kim vardı?

Mesela Amerikan Büyükelçisi de açıklama yapmıştı, “Biz de bunu istiyoruz” demişti.

“Erdoğan ilk iktidara geldiği zamanki İslamcı ideolojiye sahip değil artık”

- Yaptığınız analizlere göre Tayyip Erdoğan yeri geliyor bazı şahsi tasarruflarda bulunuyor, yeri geliyor devlet aklıyla birlikte çalışıyor ama genel itibarıyla devlet aklından çok da bağımsız bir çizgisi yok şu an. Doğru mu özetliyorum dediklerinizi? 

Sayın Erdoğan iktidara ilk geldiği zamanki İslamcı ideolojiye sahip mi şu anda? Değil. Geldiği zaman Türk milliyetçiliği ile ilgili düşünceleri de çok farklıydı biliyorsunuz, şu anda çok farklı. Batı ile ilgili de aynı şekilde. Bugün Batı ile ilişkilerin olmadığını söyleyemezsiniz.

- İslamcılık ve milliyetçilik konusunda Erdoğan’ın çizgisi evrim geçirmiş olabilir ama batı ile ilişkileri yeni değil.Türkiye siyasal tarihinde ekseriyetle en batı karşıtı görünen siyasetçilerin batının en işine gelen işleri yapanlar olduğunu izliyoruz. Katılır mısınız bilmem?

Evet orada bir kompleksimiz var çünkü. Batı karşısında bir kompleksimiz var.

“Tayyip Erdoğan da İttihatçılar gibi üç akımı birleştirdi bugün; ama kendisi mi yapıyor, devlet aklı mı?”

- Konuşmamızın başında Osmanlı’nın son döneminde İttihat ve Terakki’nin İslamcılık, batıcılık ve milliyetçiliği birleştiren bir ideoloji kurguladığını ve o gün bugündür devlet aklının aynı yerden beslendiği tespitini yaptınız. Sonra da iki üç kez Tayyip Erdoğan’ın artık ilk iktidara geldiğindeki gibi bir “İslamcı” olmadığını söylediniz.

Yani İttihat Terakki nasıl o üç akımı mezcetti, birleştirdi, öyle iktidardı…Tayyip Erdoğan da bu üç akımı birleştirdi gibi bir durum var. Ama Tayyip Erdoğan kendisi mi yapıyor bunu, devlet aklı mı?

“Devlet aklı devleti önceliyor ama bu doğru değil, devlet halk için vardır”

- Aslında bahsettiğiniz şey şu; devletin Erdoğan’ın İslamcılığını ehlileştirdiği. Buradan şuraya mı varmak istiyorsunuz; devlet aklının ehlileştirdiği bir İslamcılık, ehlileştirdiği bir milliyetçilik, ehlileştirdiği bir Kürkçülük ve yine devletin ehlileştirdiği bir Alevîlik mümkün. Tüm ideolojiler yumuşayıp ehlileşince de mutlu mesut bir Türkiye olacak. Böyle bir şey olabilir mi?

Olamaz. Önce toplumun düşünülmesi lazım, milletin ve halkın düşünülmesi lazım. Devlet halk için vardır, milleti için vardır. Ama öyle bir dönem ki sanki devlet ön planda. Ama bugün bu durum sadece Türkiye için geçerli değil, diğer ülkelerde de görüyoruz benzer bir eğilimi. Demokrasilerden uzaklaşılıyor, devletler güçlenmeye çalışıyor. Ön planda ayakta kalabilmek var. Avrupa'da da böyle. Dikkat ediyorsanız, demokrasiden falan bahsettikleri yok, ön planda güvenlik var. Bu Türkiye'yi de etkilemiş vaziyette. Doğru değil bu. Bizde toplumun daha fazla güçlenmesi lazım çünkü bizde hep devlet güçlü olmuş. Devleti kuran o devlet aklı, bürokrasi, asker, istihbaratçı vesaire…bunlar devleti önceliyor halkı değil. Türkiye'de halk ilk defa Cumhuriyet'le beraber belli bir seviyeye ulaştı.

“İttihatçılık hâlâ devam ediyor, siyasetin sıfırlandığı ülkeyi tamamen bürokratların idare edeceği bir rejim kurgulanıyor”

“Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor; ama doğru mu yapıyor, yanlış mı, bilemiyoruz, sıkıntımız orada”

- Yani devleti önceleyen ve halkı geri plana atan aklın hala baskın olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Erdoğan’ın da oraya geldiğini ekliyorsunuz. O açıdan İttihatçılık devam mı ediyor?

Galiba hala devam ediyor. Mesela Etyen Hoca’nın “Yeni İttihatçılar” diye bir analizi var.

- Etyen Mahçupyan’ın o analizine referans vermeniz manidar. Zira kendisi bu yeni İttihatçılığın kurguladığı yeni cumhuriyetin temel unsurunun ehlileştirilmiş ve devletin planlarını bozmayacak bir muhalefet olduğunu söylüyor. Yani “yeni rejimin inşasında Tayyip Erdoğan’ın kariyerini de aşan bir kurgu var” diyor. “Siyasetçilerin sıfırlanacağı, her şeyi bürokratların idare edeceği bir rejim” diyor. Gidişatın bu yönde olduğuna ilişkin yorumuna katılıyor musunuz?

Doğru. Bu Tayyip Erdoğan sonrasına yönelik yapılıyor özellikle de. Çünkü bu cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi sadece Erdoğan üzerine inşa edilmiş vaziyette. Ondan başka hiç kimsenin bu rejimi, bu sistemi götürmesi mümkün değil. Dolayısıyla Erdoğan sonrasında Türkiye’yi bir kaos, karmaşa bekliyor. Onun için de o devlet aklı, bürokratik aklı bir şeyler yapmaya çalışıyor sanki kendine göre. Doğru mu yapıyor, yanlış mı yapıyor onu bilmiyoruz. Sıkıntımız orada.

“Devlet içinde farklı kesimlerin mücadelesi var”

“Böyle bir ortamda CHP’ye bu müdahale neden yapıldı, oturup bunu konuşmamız lazım; onun için diyaloğa ihtiyacımız var”

- Eğer söylediğiniz gibi bir hazırlık varsa, CHP’ye yapılanlar da bu kurgunun doğal parçası değil mi? Yani bu kurguda CHP’ye Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden bir rol biçilmiyor mu? Böyle bir şüpheniz yok mu?

Ne olduğuyla ilgili çok net bir bilgimiz yok tabii. Bunlar benim okumalarım.Şimdiye kadar birikimim, tecrübemle bunları okuyorum. Böyle bir analiz ortaya koyuyorum. Bilgiyle yapmıyorum bunu. Ama Türkiye'de şunu görüyorum; devlet içerisinde çeşitli farklı kesimlerin bir mücadelesi var. AKP içerisinde de bir mücadele var. Bu mücadelenin en az olduğu yer CHP. CHP'deki bir mücadele biraz koltuk mücadelesi gibi. İşte konuştuk, bir fikir mücadelesi yok partimiz içinde, sosyolojik bir farklılaşma yok. Öyleyse ortada bir saçmalık var. Onun için oturup konuşmamız lazım. Sosyolojik farklılık ve düşünce farklılığı olmadan CHP'nin ayrışması normal değil böyle bir dönemde. Çok hassas bir dönem. Devletin içinde mücadele var, AKP’nin içinde mücadele var, MHP’nin içinde mücadele var. Böyle bir ortamda CHP’ye bu müdahale nereden yapıldı? Hangi akıl tarafından yapıldı? Bunları da bilmemiz lazım. Onun için oturup konuşmamız lazım. Onun için diyaloga ihtiyacımız var.

- Bütün bu karmaşa içinde bir sonraki seçime de en fazla iki sene kaldı. Hatta Ankara’da seçimin bir sene sonra, 2027’de olacağını düşünenler çoğunlukta. Şimdi “mutlak butlan” kararına bakarak bu sonbaharda baskın seçim olacağını söyleyenler de var. CHP’nin 2023’teki “son dakika” hatasına düşmeyerek şimdiden bir cumhurbaşkanı adayı belirlemesi gerekmez mi?

Gerekiyor. Bunun için de oturup diyalog kurmamız lazım.

“Benim okumama göre Kemal Bey cumhurbaşkanı adayı olmaz”

- TGRT ekranlarından devamlı “Kemal Bey kendisi aday olmayacak” şeklinde öngörüler dinliyoruz. Siz bu konuda kendisiyle hiç konuştunuz mu? Bir sonraki seçimde Kılıçdaroğlu’nun aday olmayacağını net biçimde söyleyebilir misiniz?

Başkası adına söz söyleyemem ama kendi okumam öyle.

- CHP’nin cumhurbaşkanı adayı kim olmalı sizce? Özgür Özel’e destek verir misiniz mesela? Ya da Cumartesi gün Özgür Bey’in yanında durarak tarafını belli eden Mansur Yavaş’a? Yoksa bu iki isim artık Kemal Kılıçdaroğlu ekibinin kırmızı çizgileri midir?

Kişi bazında konuşmayı pek sevmiyorum. Biraz önce konuştuğumuz bu karmaşık dünyayı, gittikçe karmaşıklaşan Türkiye'yi bilen birisi olmalı. Bu duruma dair farkındalıkları olan birisi olmalı.

- Özgür Özel mesela bu anlattıklarınızın farkındalığı içinde değil midir?

Yani onu düşünmedim, gerçekten düşünmedim. Özgür Bey de kendisinin aday olduğunu söylemedi.

- Yok, Özgür Özel bugüne kadar hiç kendi adaylığından bahsetmedi. Ben soruyorum.

Aslında hiçbir zaman bu siyasetle uğraşanlar bir ülkenin en iyi kadroları değildir. Amerika'da da bu böyledir.

“Cumhurbaşkanı adayımız Özgür Bey de olabilir Mansur Bey de; bu isimlerin kıymetini bilmemiz lazım”

- E ama toplumla ilişki kurmak diye bir şey var. Siyasetin asıl konusu en iyi kadro olmak mı toplumun rızasını, talebini yönetime taşımak mı?

Evet siyasette öyle bir şey var. Adayımız Özgür Bey de olabilir, Mansur Bey de olabilir, bir başkası da olabilir. Cumhuriyet Halk Partisi'nde aday diğerlerine göre çok fakat bu sistem gerçek aday olması gerekenleri de ortaya çıkarmıyor maalesef. Yani şimdiki sistem sakat, bakanlar da atanmış memur gibi. Yürütme erkinde seçilmiş tek kişi Cumhurbaşkanı. Tek kişi. Onun haricinde İstanbul basınının ya da sermayesinin ön plana çıkardığı birkaç kişi olacak ki siyasette ön plana çıksın. Bunun dışında kamu iradesini, gücünü, parasını kullanabilen seçilmiş bazı kişiler aslında makamlar ön plana çıkabiliyor. Bunlar büyükşehir belediye başkanları oluyor genellikle. Ankara, İstanbul, İzmir, Mersin, Adana gibi büyükşehir belediye başkanları. Bunlar ancak görülebiliyor. Çünkü istihdam kamu ile ilgili karar ve kamu gücünü kullanabilme yetkileri var. Onun haricinde kimsenin yok. Sistem büyükşehir belediye başkanlarını doğrudan aday kılıyor. O nedenle de söylediğiniz isimlerin kıymetini bilmemiz lazım.

“Şu şartlar altında mecbur olmadıkça tekrar siyaset düşünmem”

- Şöyle bir senaryo düşünelim; Kemal Bey oyalamadı ve partiyi kısa sürede kurultaya götürdü ve Özgür Bey yeniden Genel Başkan seçildi. Özgür Özel liderliğinde bir CHP’de siyasete geri dönmek ister misiniz?

Şu an birkaç danışmanlık yapıyorum. Ben 12 yıl milletvekilliği yaptım. Tekrar CHP iktidar olduğu zaman milletvekilliğine dönmek isterim. İktidarda destek olmak isterim partime. Ama şu şartlar altında tekrar siyaset düşünmem. Mecbur olmadıkça.

“Kemal Bey aslında daha önce de bırakmayı düşünmüştü; aklındaki kişilerden biri Özgür Bey’miş”

- Bu mülakat sayesinde aslında Kemal Kılıçdaroğlu ile bazı kritik hususlarda aynı fikirde olmadığınızı öğrenmiş olduk. Siyasete dört elle sarılma konusunda da ayrıştığınızı anlıyorum şu son yanıtınızdan. Zira Kemal Bey ne yaptı ne etti, ona oy verenlerin tepkisine rağmen o koltuğa bu şekilde oturdu. Siz ise “mecbur olmadıkça yeniden siyaset düşünmem” diyorsunuz.

Kemal Bey'in de çok hırslı bir insan olduğunu düşünmüyorum. Öyle değildi aslında. O “güvenli liman” metaforu vardı ya, orada samimiydi. Hatta ondan önce birkaç kere bırakmak istediğini de biliyorum. Cumhurbaşkanlığı adaylığından önce birkaç arayış içerisine girmişti, partiye genel başkan olarak başkalarını düşünmüştü.

- Kimleri düşünmüştü?

Ben de dedikodu olarak biliyorum. Kendisi hiç ifade etmedi ama birilerini düşünmüş. Birileri tarafından söyleniyor onlar.

- O kişilerden biri de Özgür Özel miydi?

Bir tanesi de Özgür Bey'miş. Kendisinden duymadım ama.

“Kemal Bey’in ihanete uğradığı düşüncesi var; ama onlar da bunu izale etmek için hiç uğraşmadılar”

- Özgür Özel’in kendisine ihanet ettiğini düşündüğü için mi yapıyor bugün yaptığı her şeyi? Aşamadığı şey bu mu?

Kemal Bey bunu ifade etti, “Sırtımdan hançerlendim” dedi biliyorsunuz. Öyle bir düşüncesi var. Ama bu düşünceyi izale etmek için de hiç uğraşmadılar. Kemal Bey hep hedef haline geldi. Çok sıkıntılı günler yaşadığını biliyorum.

“Çubuk’taki fiziksel linç, bugün yaşadığı linç kadar etkilemedi Kemal Bey’i”

- Tayyip Erdoğan da Necmettin Erbakan’ın paltosundan çıkmadı mı? Onlar da “yenilikçi” bir harekete cüret etmeseydi bugün Adalet Kalkınma Partisi olur muydu? Kemal Kılıçdaroğlu iktidar yargısı tarafından kendisine hediye edilen bu koltuğa atanmayı uğradığı “ihanet” nedeniyle kabul ediyorsa, bu çok sorunlu bir siyasi pozisyon değil mi?

Kemal Bey o rövanşist duygularla bir şey yapmadı. Davayı açtırmadı ya da öyle hareket etmedi. Evet çevresi, onunla beraber siyasete dönmek isteyenler bunu teşvik ettiler ama Kemal Bey yine de rövanşist duygularla hareket etmiyor. Çok bilinçli bir kampanya Kemal Bey'i linç etti. Çubuk'taki fiziki linç olayında ben Kemal Bey’in yanındaydım. O linç olayı bu linç olayı kadar etkilemedi Kemal Bey’i. Bu linç var ya, sosyal medyadaki linç…çok etkiledi onu.

“Söylediğine göre o kanallarda, bazı söylediklerini çarpıtarak yayınlamışlar”

- Ama onun da önüne geçmeye çalışan hiçbir adım ya da mesaj görmüyoruz kendisinden. Mesajlarını yıllarca kendisini “terörist”, “vasıfsız” diye kodlayan bir televizyon kanalı üzerinden vermekte bir beis görmüyor. Hatta ona yakın bir milletvekili işte teşekkür etti canlı yayında o kanala “Bugüne gelmemizde sizin de emeğiniz büyük” diyerek. Tüm bunlar sizin “linç” dediğiniz hezeyanlarını tetikliyor olamaz mı?

Söylediğine göre bazı söylediklerini de çarpıtarak yayınlamışlar. Mesela bizim yakınımızda olan, destek olduğumuz birçok televizyon ya da medya organı da Kemal Bey'e kapılarını hiç açmadı.

“Kemal Bey’in basın müşaviri alacak, yönlendirecek bir durumu yok”

- Eğer mesele Halk TV, Sözcü falan ise onu bilemiyorum tabii. Ancak bir dolu bağımsız mecra var. Ben kendi adıma çok defa davette bulundum Kemal Kılıçdaroğlu’na. Siz de biliyorsunuz. Ama kabul etmedi. İşte şimdi size bulundum, kabul ettiniz. Demek ki sorun gazetecilerde değil.

Teşekkür ederim hakikaten. Ama bizim tarafta da şöyle bir şey var; “Ya ben bu kadar yakınım, niye Cansu Hanım'a röportaj verdin, niye bana vermedin?” Böyle diyecekler şimdi. O yüzden tahmin ediyorum Kemal Bey’in durumunu da. Ya yok ki Kemal Bey’in böyle bir basın müşaviri alacak, yönlendirecek durumu. Bunlar kurumsal işlerdir. Kemal Bey artık eşi ve çocukları için yaşıyor.

- O zaman kim getirdi Atakan Sönmez’i Kemal Bey’in yanına “basın müşaviri” olarak?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun isminin kurumsal olarak iyi yönetilmesi lazım tabii.

“Süreç daha iyi yönetilmeliydi, iyi bir iletişim stratejisi olmadığını düşündüğüm için çoğu zaman sessiz kalıyorum”

- Yani siz de Kılıçdaroğlu’nun bu siyasi süreci iyi yönetmediğini tersten söyleyerek kabul etmiş oluyorsunuz.

Tabii tabii. Ben daha iyi yönetilmesi gerektiğini düşünüyorum.

- Ve bunu söyleyerek Kemal Kılıçdaroğlu’nun tüm bu süreçle ilgili bir iletişim stratejisinin dahi olmadığını teyit etmiş olmuyor musunuz?

Evet, onun için çoğu zaman da sessiz kalıyorum.

Öldürücü umut, gelecek aynası ve yoksulluk sarmalında bugün Abdulbaki Değer+01/06/2026

Giovanni Papini’nin“Kaçan Ayna” öyküsü bizi çarpıcı bir tartışmaya çekiyor. İnsanın yarın için bugünden hazırlanmasını öven bir adama (İnsan Bey) karşı, “şimdinin gelecek uğruna feda edildiğini, o geleceğin de şimdiki zamana dönüşeceğini, bir başka geleceğe feda edileceğini…” öne sürerek şimdinin savunuculuğunu üstlenen Beyefendi’nin tartışmasını içeriyor öykü. Hayat, zaman, şimdi, gelecek, ilerleme hakkında yapılan sorgulama iki kahraman üzerinden yapılıyor. Şimdinin sürekli şekilde geleceğe adanmasından yakınan Beyefendi’nin çözümlemesi, üzerinde durmayı hak ediyor: “Şimdiki zamanda olan her şey bize zor, zavallı, yetersiz, düşük kalitede görünür ve biz bu şimdinin sadece bir önsöz, gelecekteki bir romanın uzun ve sıkıcı bir önsözü olduğunu düşünerek kendimizi sadece avuturuz. (…) Şimdiki gerçeklik gelecek aynası olmadan rezil, pis, anlamsız olur, (…) yarın olmasaydı, insanlar daha fazla yaşamaya razı olmazlardı.”

Evet, yarın, yarına ilişkin umudumuz olmasaydı şüphesiz ki standartları son derece düşük bugüne razı gelmemiz hayli güçleşirdi. Papini meseleyle yüzleşmek zorunda bırakıyor bizi. Önümüze getirilen de spekülatif bir şey değil, bizim gerçekliğimiz. Elbette yarında, yarının öneminde, yarına ilişkin vaat, beklentide ve umutta dile gelenlerde bir hakikat payı var. Zaten bu hakikat payı için başımıza gelmeyen kalmıyor. Hakikatin payı hatırına uğradığımız felaketlerin haddi hesabı olmuyor. Hakikatin payı için, meşrulaştırımı yapılan ölümcül bir girdapta hayatımızı tüketerek ödediğimizden daha büyük bir bedel olabilir mi? Bedeli, hayat olan bir ödeme!

Enflasyon rakamları üzerinden yaşadıklarımız tam da Papini’nin anlatısının somut örnekleri hüviyetinde. Yarım asra yaklaşan hayatım, çok kısa bir ara haricinde, bu girdaptan çıkacağımızın müjdesine muhatap olmakla geçti maalesef. Şu anda da aynı şekilde güzel yarınlara uyanacağımızı muştulayan bir dile muhatap şekilde umudumuzu korumamız isteniyor. Başka çaremizin olup olmadığı mevzusu da ayrı bir bahis. Trajik olan ise nihayetinde bütün bu döngü içinde hayatın yitip gidiyor olmasıdır. Umutları yağmalanmış şekilde, Papini’nin ifadesiyle zor, zavallı, düşük kalitede olan anların istilasında saçmalaşmış bir hayat sürmüş olmanın acı tadı kalıyor.

Rakamlar açıklandı yine rezil, pis bir tabloyla karşı karşıyayız. İnsan Beyler tarafından yarınlarımızın güzel olacağı söyleniyor eşzamanlı olarak yine. Peki, bu gözyaşı vadisini geride bırakmak, bu kahredici döngüden çıkmak için ödememiz gereken bedel, katlanmamız gereken işkence daha ne kadar sürecek? Hayat dediğimiz şey zaten sınırlı anların birleşiminden mürekkep iken bunu da bir türlü gelmeyen gelecek uğruna talan edilmesi doğrudan istismar edilmek değil midir?

İstismara uğradığımız çok açık. Uygulamanın doğasından, ilişkinin niteliğinden kaynaklanan bir aşağılanma ile karşı karşıyayız. Nietzsche bir yerde “umut işkenceyi arttırır” demişti. Umut, fakirin ekmeği. İçinde bulunduğumuz netameli koşullara katlanabilmemiz için anlaşılabilir bir dayanak umut, bir tür savunma mekanizması. Diğer taraftan da sadece bir kandırmaca, kendi dayanılmaz koşullarını katlanılabilir kılmaya dönük tatlı bir yalan değil. Umut, aynı zamanda geleceğin farklı şekilde olabileceğine, bugünkünden çok daha insani, vicdani, ahlaki, adil olacağına ve bu yönde bir çaba ve kararlılık içinde olduğumuza, bu yüzden de kabulü mümkün olmayan koşullara katlandığımıza ilişkin iradi bir yön de taşır içinde. Zaten değeri, anlamı bu olan umudun sistemli ihmalidir, istismarıdır ve organize bir tahakküm döngüsü üzerinde seyreden bir ilişkiler şebekesinin sürekliliğine payanda yapılmasıdır kahredici olan.

Enflasyon rakamları birer istatistikî veri olarak paylaşılıyor. Rakamlar; açlık, yoksulluk, yoksunluk ile bağı yokmuş gibi hayatımızda. Paylaşmak, bölüşmek, insanca yaşamak, namerde muhtaç olmamak, kula kul olmamak vs. gibi bütün göndermelerinden sıyrılmış şekilde teknik bir veri aktarılıyor sanki. Oysa kıyametin koptuğu bir alandan, ilişkiden, işleyişten bahsediyoruz. Zenginlik vaatleri üzerine kurulu bir organizasyonun içinde her gün yakıcı bir fakirliği yaşıyoruz. Asgari ücretin, açlık sınırında bir hayatın gittikçe olağanlaştığı bir gerçeklik içindeyiz. Kardeşlik anlatılarımızın, inanç, değer, ilke vurgularımızın tümünü paçavraya çeviren bir tufana fırlatılmış gibiyiz.

Zenginliğin, adil paylaşımın, fırsat eşitliğinin bile insanca yaşamı tesis etmede gittikçe etkisizleştiği bir tarihsel toplumsal eşikte bunun fersah fersah gerisinde hiper bir alt üst oluşun dalga dalga büyüttüğü anomi, yabancılaşma, aidiyet krizi içinde yoksullukla yoksunlaştırılmış bir varoluşun ne anlama geldiğini kestirmekten bile aciz durumdayız. Zaten yoksulluk girdabında boğazlandığımızı, insandışılaştırıldığımızı, kısır koşullara mahkûm edildiğimizi, insani kapasitemizden-potansiyelimizden el etek çektirildiğimizi görmeyen halimiz bize dünya ile irtibatımızın sahih olmadığını apaçık gösteriyor esasında.

Konuşmanın bir anlam ifade etmediği, sözün gerçekle bağını yitirdiği post modern koşullarda ekonomi-politik, garip bir dil üzerinden ilerlemeye devam ediyor. Etkili ve yetkili olanlar ya açıklanan verilerin manipülasyonuyla ilgili şeyler anlatıyorlar veya durumun kontrolde olduğuna ve işlerin düzeleceğine ilişkin umut vermeye devam ediyorlar. Hayatları bir yağma ve talan alanına çevrilenler ise biraz hayret biraz şaşkınlık biraz hayal kırıklığı içinde niçin hâlâ vaat edilen umuda erişemediğimizi anlamlandırmaya çabalıyorlar. “İşler niye düzelmiyor?” sorusu eleştirel/analitik bir pozisyondan neşet etmiyor. Duygusal bir çöküşün belirlediği hayal kırıklığında dile gelen bir iç çekiş şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu şekilde devam ettiğimiz sürece işler niye/nasıl düzelsin? İşlerimiz niye düzelsin, işlerimizin düzelmesi için yapılması gerekenlerden neyi yapıyoruz da bir şeylerin düzelmesini bekliyoruz? Bu tarz soruları sormak gibi kritik bir düzleme varamıyoruz bir türlü. Zaten bu soruların sorulduğu bir düzleme erişebilmek bize başka bir standartta hayat sürmenin olanaklılığını da beraberinde getirecekti.

İşlerin düzelmesi gerektiğini söylemek ile bunun gereklerini yapmak arasında zorunlu bir bağ varmış gibi bir hayat yaşıyoruz. Söylemek ve yapmak, birbiriyle kopmaz bir ilişkiyi zorunlu kılıyor. Türkiye söylemeyi, güzel söylemeyi yapmaktan kaçmanın kamuflajına dönüştüren kamusal/kurumsal işleyişin hüküm sürdüğü sıra dışı bir ülke malesef. Elbette mesele ne bu kadar basit ne de bu kadar teknik. Ama yine de nihayetinde meselenin gelip dayandığı yer de bu anlamsız, kahredici yer.

Enflasyon rakamları açıklandı, tahminler, beklentiler revize edildi. Umudumuzu korumamız yönünde rasyonel bir analiz de yapılıydı. Yine Papini’nin ifadesiyle gelecek aynası önümüze konuldu. Elbette gelecek aynasının varlığı ve anlamı, rezil, pis bugüne bir anlam takviyesi yapmakla ilintilidir. Ancak diğer taraftan da gelecek aynası bugüne bir anlam takviyesi yaparken aynı zamanda bugünün anlamsız, rezil ve pis olduğunun altını çizer, onu teyit eder. Bizim sürekli şekilde gelecek aynasının bugünü görünmez kılma girişimine karşı bugünü ısrarla görünür kılma ve titizlikle üzerinde durma yönünde bir çaba içinde olmamız gerekiyor. Çünkü buraya gelmek, burayı konuşmak sürekli aleyhimize çalışan bir sistematiğin projeksiyonunda konumlanmaya çekince koymak demektir. Hayatımızı belirli bir standarda kavuşturmak bugünü gözden çıkarmakla olabilecek bir şey değil. Dolayısıyla süreklileşen “bugün” yoksulluğu sadece maddi kayıpların oluşturduğu kısır bir hayatı değil aynı zamanda bize kapatılan, görünmez kılınan hatta düşünülemez ve talep edilemez kılınan alternatif adil, özgür bir yaşamdan mahrumiyetin kendisidir.

Otoriter gidiş karşısında susanlardan olmadım Mustafa Erdoğan+31/05/2026

KARAR gazetesinin 26 Mayıs tarihli nüshasındaki yazısında Taha Akyol hukukçu akademisyenlerin “mutlak butlan” kararı konusunda “suskun” kaldıklarından söz ediyor ve Nisan 2017’de yapılan “CB sistemi hakkındaki referandumda da” bu akademisyenlerinin çoğunluğunun susmuş olduğu gözlemini yapıyor. Akyol bu gözlemine anayasa hukukçusu Kemal Gözler’in o sıralarda yazdığı “Anayasacıların Suskunluğu” başlık yazısını kanıt gösteriyor.

Benim de “hukukçu akademisyen” kimliğim ve ayrıca KARAR camiası ile KARAR’ın en azından bir kısım okuyucusu arasında ismen biliniyor olmam nedeniyle, kendisi kastetmemiş olsa da sayın Akyol’un yazısı benim hakkımda da maalesef yanlış bir izlenim doğurmaya elverişlidir. O nedenle okumakta olduğunuz bu yazıyı hem KARAR okuyucularında hakkımda doğması muhtemel yanlış izlenimi düzeltmek, hem de bu vesileyle meselenin arka planıyla ilgili pek bilinmeyen bazı gerçekleri dile getirmek için kaleme alıyorum.

Önce şunu belirteyim: Ben Cumhuriyet Halk Partisi’nın malum kongresi hakkındaki ‘’mutlak butlan’’ kararı konusunda ‘’susan’’lardan değilim. Şöyle ki: AKP-MHP iktidarının artık rutin hale gelmiş olan ve insanların hem tahayyül gücünü zorlayan hem de tahammül sınırlarını aşan son 12-13 yıldaki hukuksuzluklar serisi hakkında, başka yazarlar yanında -ki sayın Akyol da onlar arasındadır- ben de Diyalog gazetesinde ve muhtelif sanal iletişim ortamlarında fıkra, makale ve akademik inceleme tarzlarında o kadar çok yazı yazdım ki, hiç birinin iktidar sahiplerini etkilememesi karşısında bana bıkkınlık geldi ve ‘’artık daha ne yazılabilir ki!’’ diye düşünmeye başladım.

Böylece, bu olayın ayrıntılı bir ‘’hukukî’’ tahlilini yapmanın yine işe yaramayacağı, adeta ‘’boşa konuşmak’’ anlamına geleceği kanaatine vardım. Bu halet-i ruhiye içinde Facebook sayfamda –‘’şimdilik’’ kaydıyla- bu mealde kısa bir paylaşım yaptım ve ardından Diyalog gazetesindeki 24 Mayıs tarihli haftalık yazımda ayrıntılı bir hukukî tahlil yerine, CHP’ye yapılan yargısal görünümlü siyasî operasyonu bu iktidarın otoriterleşmesinin genel bağlamı içinde anlamlandırmaya çalıştım.

Şimdi benim açımdan asıl konuya geleyim. Yine Taha Akyol’un yazısından dolayı Karar okuyucuları arasında doğmuş olabilecek izlenimin aksine, 2017’deki kapsamlı anayasa değişikliği hakkındaki referandumun öncesinde bu girişime en sert eleştirileri yönelten gerek akademik gerekse genel okuyucuya hitap eden yazıları kaleme alanlar arasında bu satırların yazarı da vardı. Aslında, getirilmek istenen sistemin sakıncalarını ve aksak-gediklerini analiz etmeye ilaveten, bugün herkesin şikâyet ettiği baskıcı uygulamaların da çoğunu o yazılarda öngörmüştüm. Ayrıca, yürürlüğe girdikten sonra da getirilen sistemi ve onu menfi yönde daha da ileri götüren uygulamaları eleştirmekten hiç geri durmadım.

Sayın Akyol’un yazısında atıf verdiği Kemal Gözler’in 20 Şubat 2017 tarihli yazısından üç ay önce, Aralık 2016’da yayımladığım ‘’AKP’nin Anayasası’’ başlıklı makaleyi şöyle bitirmiştim:

‘’Sonuç olarak, AKP’nin anayasası onun ‘demokrasi’ anlayışını çok iyi temsil ediyor: Bütün devlet yetkilerini kendisine devredeceğimiz, ‘yanılmaz’ millî iradenin mücessem timsali olacak bir ‘başkan’ seçerek bütün kamusal iktidarı ona emanet etmek… Böyle mutlakçı bir başkanın sadece seçimle göreve gelmesine ‘demokrasi’ demeyi içine sindirebilenler varsa, varsın öyle yapsınlar. Ama bunun medenî toplumlara yakışan bir şey olmadığı çok açık.’’ (https://erdoganmustafa.org/akpnin-anayasasina-dair/)

Bu yazıdan kısa bir süre önce de Köprü dergisinin Güz 2016 tarihli 136. sayısında yayımlanan ‘’Başkanlık Sistemi ve Türkiye’ye Uyarlanabilirliği’’ başlıklı uzunca bir makalede ‘’başkanlık sistemi’’nin ABD’de ‘’başarılı’’ işlemesini anayasal düzenlemenin kuvvetler ayrılığı ile ‘’frenler ve dengeler’’ sistemine uygun olarak tasarlanmasına olduğu kadar, hatta ondan da çok bu ülkeye özgü tarihî ve kültürel şartlara borçlu olduğunu anlatmaya çalışmış ve bu şartların Türkiye’de mevcut olmadığına dikkat çekmiştim:

‘’Sonuç olarak, bütün bu faktörleri göz önüne aldığımızda, ABD’deki kurumsal çatısının aynen aktarılması halinde dahi -ki böyle bir ihtimal zaten yoktur- başkanlık sisteminin Türkiye’de özgürlükçü-çoğulcu demokrasiye hizmet etme şansı bulunmamaktadır. Aksine, Türkiye’de bu model çok büyük ihtimalle bir kişinin popülist-otoriter yönetiminin kurulup pekişmesine yol açacaktır. Bu, kimin başkan olacağından bağımsız, objektif bir değerlendirmedir ama şunu da belirtmek gerekir ki, halihazırda “başkanlık” sistemi” üstünde ısrar eden irade bunu özgürlük ve demokrasi için değil fakat güç arayışının bir sonucu olarak istemektedir.’’

Yine Aralık 2016’da Özgürlük Araştırmaları Derneği için ‘’Başkanlık Sistemi, Latin Amerika Tecrübesi ve Türkiye’’ başlıklı 36 sayfa tutan bir Analiz kaleme aldım (https://oad.org.tr/yayinlar/analiz/baskanlik-sistemi-latin-amerika-tecrubesi-ve-turkiye/). Bu Analizin ‘’AKP’nin Anayasa Değişikliği Önerisinin Değerlendirmesi’’ alt başlığında söz konusu Anayasa önerisinin kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetlerin birliğini (kuvvetlerin cumhurbaşkanında toplanmasını) öngördüğü ve ‘’frenler ve dengeler’’ mekanizmalarına yer vermediği, bu arada yargı bağımsızlığına aykırı düzenlemeler de içerdiği tespit edilip eleştirilmektedir.

Bu arada, 2017 referandumuyla onaylanan Anayasa değişikliğinin getirdiği sistemin sakıncalarını sadece zikrettiğim makale ve raporlarda değil, 2019 yılında 2. baskısı yapılan Türk Anayasa Hukuku kitabımda da kayda geçirdim.

***

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben 2017 Anayasa değişikliği ile ilgili taslak metne daha önce muttali olmuş ve talep üzerine inceledikten sonra onun liberal-demokratik bir rejim için hiç te uygun olmadığını ve gerçekte seçimli bir tek adam rejimi kurmayı amaçladığını benden görüş isteyenlere açıkça söylemiştim. Sanırım 2014 yılıydı, o tarihte İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde çalışıyordum. İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı olması itibariyle Üniversite’nin Mütevelli Heyetinin de Başkanlığını yürüten, AKP kurucularından merhum İbrahim Çağlar benden söz konusu Anayasa değişikliği önerisini incelememi ve bilahare Ticaret Odasının Yönetim Kurulu’nun bir toplantısında öneri hakkındaki görüşlerimi sunmamı rica etmişti.

İbrahim Çağlar Mütevelli Heyeti Başkanı olduğu sırada (Mayıs 2013) ben 3 yıldır Hukuk Fakülltesi Dekanlığı’nı yürütüyordum. Başlangıçta yeni Başkanın bana karşı tavrı oldukça sempatikti (veya öyle bir görüntü veriyordu), fakat zamanla AKP otoriterleştikçe benim yazı ve konuşmalarımdaki iktidara yönelik eleştirilerimin (muhtemelen derslerdeki tutumumdan da haberdardı) dozajı da arttı ve istikrar kazandı. Bu da bir partili olarak Başkan Çağlar’ın bana karşı olan tavrını değiştirdi. Bunda ‘’iktidarı eleştiren Mustafa Erdoğan’ı görevde tutmaya devam etmesi’’nin kendisi için iyi olmayacağı yönünde tehditvari yazılar yazan gazeteci görünümlü bir zatın yazılarının da etkisi olmuş olabilir.) Bu arada Başkan Çağlar’ın talebi üzerine Hukuk Fakültesi Dekanlığı’ndan da ayrıldım.

Merhum Çağlar’ın benimle ilgili son icraatı 15 Temmuz 2016 gecesi yaptığım bir Facebook paylaşımında sokaklara hakim olan ‘’demokrasi’’ heyecanına pek katılmadığım ve bugünleri öngördüğüm (‘’önümüzdeki dönemde bizi çok daha zalim bir rejimin beklediği’’ni yazdığım) için Üniversite’deki görevimi sonlandırması oldu. 18 Temmuz sabahı Fakültedeki odama girdiğimde masamda Mütevelli Heyeti Başkanı Bakır Çağlar’ın ‘’demokrasi karşıtı’’ (!) olduğum gerekçesiyle görevime son verildiğini belirten bir yazısını bulmuştum. (Bugün o ‘’demokrasi’’nin sefasını sürüyoruz!) Ticaret Odası Başkanı sonunda beni akademiden uzaklaştırmak için kendince bir bahane bulmuştu.

Oysa 2010 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde çalışırken beni Ankara’dan İstanbul’a rica-minnet transfer etmeye kendileri (bir önceki Mütevelli Heyeti) çalışmış, ben de 40 yıldır yaşamakta olduğum Ankara’dan ailemi de alarak İstanbul’a taşınmış, orada yeni bir hayat kurmaya çalışmıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse, Üniversite’nin o tarihteki Rektörü olan merhum Sabri Orman’ın kişisel daveti olmasaydı yine de Hacettepe Üniversitesi’nden ‘’genç yaşta’’ emekli olup İstanbul’a taşınmazdım. Kaderin cilvesine bakınız ki, İstanbul Ticaret Üniversitesi’nden uzaklaştırılınca kanuna dayanan eski görevime dönme talebim bu sefer Hacettepe Üniversitesi tarafından kabul edilmedi. Tahmin edilebileceği gibi, başvurduğum yargı yollarından da bir sonuç alamadım. (Bu arada, iki yıl önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığım bireysel başvuru halihazırda derdest durumdadır)

Ama ben aradan on yıl geçtikten sonra halâ okumaya, araştırmaya, yazmaya ve siyasî iktidarın baskıcı uygulamalarını eleştirmeye devam ediyorum. O kadar ki, benim sadece üniversite dışında kaldığım son on yılda yaptığım akademik yayınlarım bile -hani böyle bir şey söz konusu olsaydı- yeniden profesör olarak atanmak için nitelik ve nicelik bakımından yeterli olurdu.

Taha Akyol’un notu: Sayın Mustafa Erdoğan, benim yazımdaki hukukçuların “çoğu yine susmuştu” ifadesini alınganlıkla karşılamış. Oysa hem benim hem referans yaptığım Prof. Kemal Gözler’in “Anayasacıların suskunluğu” başlıklı makalesinde hiç kimse hakkında bir ima bile söz konusu olmadan genel bir durum tespiti yapılmıştı. O zaman da bugün de elbette “susmayan” hukukçular var. Akademisyen hukukçuların suskunluğu ise genel bir gerçek.

Mustafa Erdoğan’ın, çok az sayıdaki susmayan akademik hukukçulardan biri olduğunu yazı ve kitaplarından biliyorum. Bu yazısında susmadığını gösteren yazılarını anlatmaktadır.

*Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Türkiye Bilimler Akademisi Üyesi.

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Bugünkü savunma sanayii üç sayfalık bir kanunla başladı Vahit Erdem+25/05/2026

İlk savunma sanayi müsteşarı Vahit Erdem, Türkiye Cumhuriyet'in kurulmasından günümüze bu konuda katettiği mersafeyi adım adım yazdı. Türkiye'nin bugün sahip olduğu başarının Turgut Özal zamanında çıkarılan üç sayfalık bir kanunla başladığını belirtti. O dönemki reformları sonuçlarıyla ortaya koyan Erdem 'Savunma Sanayii'nin güçlü olmasının ülkenin genel sanayisinin güşlü olmasıyla paralel olduğunu söylüyor.

Türkiye Cumhuriyeti, 600 yıl devam eden Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasını devraldı. Bir görüşe göre sadece rejim değişikliğidir. O büyük tarihin, geniş Osmanlı Coğrafyası'nın risk ve avantajlarını da üslenen yeni bir devlet olarak kurulduğu açıktır.

Cumhuriyet’i kuranlar, başta Mustafa K. Atatürk olmak üzere Balkan Savaşlarında, Birinci Dünya Savaşında ve İstiklal Savaşı’nda bulunmuş yüksek liyakat sahibi, tecrübeli şahsiyetlerdi. Türkiye Cumhuriyeti’ni; çağdaş, modern ve muasır medeniyetler seviyesine erişme idealleri ile sağlam temeller üzerine bina etmişlerdir. Türkiye’nin bu stratejik coğrafyada egemen bir güç olarak varlığını sürdürmesi ve tarihî misyonunu devam ettirecek seviyeye tekrar yükselebilmesi için doğru bir tercih olduğu yüz yılı aşan bir sürede yaşananlarla anlaşılmış görünüyor.

Bu coğrafyada ülkeler kaybeden bir devletin yeni şartlarda nasıl davranacağı bütün dünyanın merak edeceği bir meseledir. Yaşanan travma görülmemiş derecede ağırdır. Nasıl hazmedileceği ve nasıl bir inşa sürecine girişileceği veya girişilmeyeceği dünyanın dikkatindedir. İstiklal Savaşı kazanılmış, Lozan süreci başarıyla tamamlanmıştır. Fakat memleket tam bir enkaz halindedir. Merak edenler, elimizde kalan toprağın, nüfusun ne durumda olduğunu kısa bir araştırmayla öğrenebilir. Son hamlede bütün varlığını kullanan bir halk topluluğu vardır. İşte bu yorgun halkı, her bakımdan zayıflamış haline rağmen ayağa kaldırılması mucize kabilinden bir büyük iştir.

YENİ TEMELLER ÜZERİNDE

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren kurumsallaşmaya, ekonomide, bilim ve teknolojide gelişmeye ve ülkenin iç ve dış güvenliğine büyük önem verilmiştir. Bu istikamette de temel ilkeler belirlenmiş; iç güvenlikte, milli birlik ve dayanışma düşüncesiyle tek millet idealini gerçekleştirme hedef alınmıştır. Dış güvenlikte; çevre ülkelerle iyi geçinme, Sovyetleri tahrik edici politikalardan kaçınma, Batı dünyası ile ilişkileri geliştirme esastır. Batının bilim ve teknolojik gelişmelerinden yararlanma ön görülmüştür. Cumhuriyet hükümetleri bu istikamette politikalar uygulamışlardır. Güvenliğin diğer önemli unsurları; güçlü ekonomik yapı, bilim ve teknolojide ilerleme, ülke menfaati odaklı dış politikanın titizlikle seçimi ve uygulanması, modern ve çağa uygun teçhiz edilmiş silahlı kuvvetlere sahip olma olarak özetlenebilir. Savunma faaliyetleri, on yılı aşan savaşlardan sonra kurulan yeni devlette kaçınılmaz şekilde merkezdedir. Ekonomik gelişmeye paralel yürütülmüştür.

Cumhuriyet Döneminde, savunma sanayii, Atatürk Dönemi ve Sonrası, 1970 ve sonrası, 1985 ve sonrası olmak üzere üç ana dönemde değerlendirilebilir. İlk iki dönemin dinamiklerini başka bir yazıda değerlendirmek ve çok şey söylemek mümkündür. Kritik aşamaları vardır. Kamuoyunun ilgisini çeken üçüncü devre üzerinde ve özellikle de 1993’e kadarki savunma sanayinin gelişme sürecini, gerçekçi bir anlayışla değerlendirme ihtiyacını duydum. Savunma Sanayii ve sisteminin kurucu başkanlığını yürüttüğüm için, kamuoyunu aydınlatmak için bu değerlendirme benden bekleniyor.

Yeni Savunma Sanayii Kurumu'nun 1985-1993 arası kurucu başkanlığını ve müsteşarlığını üstlendiğim dönemde kısa, orta ve uzun vadeli planlanan projelerin; önemli bir kısmı bu dönemde tamamlanmıştır. Bir kısmının ileriki yıllarda tamamlanması ve bir kısmının da ileriki yıllarda başlaması doğaldır. Savunma sanayinde ne yapıldığını, proje proje bütün ayrıntılarıyla ‘Hatıralarla Devlette 45 Yıl’ başlıklı kitabımda verdim. Burada teknik bilgilere boğmadan, Müsteşarlığın kuruluşundan 1993’e kadar geldiğimiz yeri anlatmaya çalışacağım.

Yeni sistemin devamı olan 1993 sonrası için ayrı bir değerlendirme gereklidir.

Savunma Sanayii Atatürk zamanında hızla ele alınan bir alan oldu.

Osmanlı döneminden beri bazı savunma sanayii hamleleri vardır. Büyük bir devletin yedi düvelle boğuşma tehdidi altındayken savunmasını düşünmemesi mümkün değildir. İstenen seviyeye ulaşılamaması, genel duruma paralel değerlendirilecek ayrı bir konudur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, imkânsızlıklara rağmen, her alanda olduğu gibi savunma sanayine de büyük önem verilmiştir.

Osmanlıdan kalma silah ve mühimmat üretimleri bir araya getirilerek bugünkü Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nun temeli olan Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü kurulması ilk yapılanlardandır.

Osmanlı döneminde başlayan gemi inşa tesislerinin modernizasyonu da ihmal edilmemiştir.

Atatürk’ün “İstikbal Göklerdedir” sözü, havacılık sanayine verdiği önemi de göstereceğine özellikle dikkat etmek gerekir.

Bu alanda;

1925’de Tayyare, Otomobil ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ) kurulmuş, Kayseri Uçak Fabrikası'nda yabancı ortaklarla ayrı etaplarda 45 ve 24 uçak üretimi ve ihracatı gerçekleştirilmiştir. Eskişehir’de de tamir ve bakım tesisleri kurulmuştur. Bunlar, o devir için çok önemli hamlelerdir.

1925’de Türk Tayyare Cemiyeti (Bugünkü Türk Hava Kurumu) ve 1935’de Türk Kuşu Havacılık Okulu kurularak, havacılık sanayinin o dönem için önemli kurumları oluşturulmuştur.

Özel sektörden de Cumhuriyetin ilk yıllarında havacılık sanayinde önemli hamleler görüyoruz.

Tayyare Sanat Okulu mezunu Vecihi Hürkuş, pilotluk eğitimi aldıktan sonra Avrupa’da uçak sanayini incelemiş ve Vecihi-X15 uçağını üretmiş, ancak sertifika alamamıştır.

Nuri Demirağ, demir yolu yapımında ve çeşitli sanayi alanında hizmetleriyle ün yapmış ve soyadı Atatürk tarafından verilmiş önemli bir girişimcidir. O da Tayyare fabrikası kurarak Nu D-36 uçağı ile Nu D-36 eğitim uçağını ve Nu D-38 çift motorlu uçakları üretmeyi başardı. Ayrıca İstanbul Yeşilköy’de Gökkuşu Okulu’nu kurmuş, havacılık sanayine, hem uçak sanayi tesisleri ve hem de yetiştirdiği pilotlarla büyük hizmetler yapmıştır.

ATATÜRK SONRASI

Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasında dünya karışık ve istikrarsız bir dönem yaşadı. Yerli üretimler için yeterli sipariş alınamadı ve kurulan tesislerin faaliyeti devam ettirilemedi. Dünya, İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni bir düzene girdi. NATO ve Varşova Paktı ile iki taraflı bir soğuk savaş döneminin güvenlik sistemi geldi. Türkiye 1952’de NATO’ya üye olarak güvenliğini garantilemek istedi. O tarihten itibaren Türkiye de, NATO güvenlik sistemine bağlı her üye ülke gibi hareket eme sürecine girildi. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin modernizasyonu, silah, araç ve gereç ihtiyaçları NATO, ABD, Alman desteklerine ve hazır alımlara bağlı olarak devam ettirildi. Bu zamanla risk doğuracak bir tercih gibi görünse de Türkiye, kaynaklarını ekonomik ve sosyal kalkınmada kullanmaya öncelik verme fırsatı buldu. Bu rahatlık 1970’lere kadar devam etti.

Esasen NATO güvenlik sistemi oluşturulduktan sonra, Soğuk Savaş döneminde, Batı Bloku'nun savunma yükünü daha çok ABD yüklendi. Çoğu Avrupa ülkeleri de savunma harcamalarını kısarak, bizim gibi güvenliklerini NATO’ya dayandırmışlardır. Fransa ve İngiltere birkaç ülke hariç, çoğu NATO üyesi ülkelerin savunma harcamaları, Gayrı Safi Milli Gelirlerinin yüzde 2’lere kadar düştüğü bir devredir

Bu dönemde Türkiye’nin de, savunma hamleleri açısından rehavete ve ihmallere girildiği söylenebilir. Soğuk Savaş döneminde; Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü 1952’de Makine ve Kimya Genel Müdürlüğü haline getirilerek Alman teknolojisiyle hafif silahlar, top ve mühimmat üretimleri devam ettirildi. Deniz Kuvvetleri bünyesindeki tersanelerde de, yine Alman teknolojisiyle firkateyn ve diğer askeri gemiler yapımı sürdürüldü. Savunma sanayi alanında durgunluk devam etti ve bu alanda ciddi bir gelişme olmadı.

1970 VE SONRASI

1970’lerde bazı gelişmeler bu rehavetin devam edemeyeceğini ortaya çıkardı. Türkler ancak böyle felaketlerle uyanırlar denecek olaylar oldu.

Terör tehditlerinin artması ve teröre karşı yabancı orijinli silahların kullanılmasında, üretici ülkelerin siyasi baskılarıyla karşılaşılması ve

1974 Kıbrıs Harekâtı sonucu, ABD’nin silah ambargosuna maruz kalınması

bibi gelişmeler uyanışa ve yeni arayışlara yol açtı.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tamamen dışa bağımlı olarak modernize edilmesinin sürdürülebilir olmadığı sorgulanmaya başlandı. Ülke için hayati önem taşıyan bu konu, kamuoyu önünde konuşuldu ve tartışıldı. Halkın tepkisinin ortaya çıkmasına yol açtı. ABD ambargosuna karşı “Kendi silahını kendin yap” sloganı ile halk sokağa döküldü, güçlü bir baskı unsuru oldu. Bütün bunlar uyanışa ortam hazırlama bakımından değerlidir.

Bu gelişmeler Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Vakıfları kurarak, vakıf şirketleri ile savunma sanayine girmesini sağladı. Bu vakıflara halkın desteği büyüktür. Geçmişte bu tür halk desteklerine alışık bir toplum vardır. Osmanlı döneminden gelen bir alışkanlıktır. Birinci Dünya Savaşı içinde ve sonrasında zaman zaman halk yardımları organize edilmiş ve beklenenden fazlası gelmiştir. Halk memleket savunması ve ordunun güçlenmesinde hassastır. Bu gelenek çizgisi değişmedi. Askeri Elektronik Sanayi (ASELSAN), Hava Elektronik Sanayi ( (HAVELSAN) ve sermayesinin yüzde 56’sı hazineye ve yüzde 44’ü vakfa ait olan Türk Uçak Sanayi A.Ş. (TUSAŞ) şirketleri halk desteğiyle kuruldu.

Ancak savunma sanayinin; milli güvenliğin önemli bir unsuru olması ve dış politika, uluslararası ilişkilerde önemli etkileşim gerektirmesi ve ciddi kaynağa ihtiyaç göstermesi gibi sebeplerle, konunun bir devlet politikası olarak ele alınması elzemdi. Bu da ancak, her devlette olduğu gibi, devlet çatısı altında bir kurum ve devlet politikasıyla olabilirdi.

1985’de bir kanunla kurulan yeni sistem yeni bir başlangıçtır ve büyük bir reformdur. Bu güne kadar kesintisiz devamı, sistemin ve projelerinin sağlamlığını göstermek bakımından önemlidir. Devam etmiş ve tüm siyasi otoritelenin sahip çıktığı bir süreçte ilerlemiştir. Bu sektör düşük profilde götürülmeyi ve reklam konusu olmamayı gerektirir. Yeni projelerin ancak sonuçlandığında bilinmesine dikkat gösterilir. Bütün ülkelerin ilgili kurum ve kuruluşları kapalı devre çalışmaya özen gösterirler.

1985 VE SONRASI

Savunma Sanayi Alanında Büyük Reform

12 Eylül 1980 askeri müdahale ile gelen ara rejim hükumeti sonrası, ilk seçimde iktidara gelen Turgut Özal başkanlığındaki Anavatan Partisi Hükumeti, ülkenin birikmiş önemli problemlerini çözmek üzere büyük reformlara imza atmaya başlamıştı. Bunlardan biri de yerli savunma sanayinin bir devlet politikası olarak geliştirilmesiydi.

7 Kasım 1985 yılında TBMM tarafından kabul edilen 3238 sayılı kanunla savunma sanayi alanında, Cumhuriyet Dönemi'nin en önemli reformunun hukuki çerçevesi çizildi. Artık savunma sanayinin geliştirilmesi, çağa uygun yeni kurulacak bir kamu kurumu vasıtasıyla planlı, programlı ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınacaktı.

Kanun; tüzel kişiliğe sahip, denetimi, istihdam şekli, karar mekanizması ve finansman modeli özellik gösteren yeni bir kurumu öngörüyordu. Kanunda ilk adı Savunma Sanayi Geliştirme Ve Destekleme İdaresi Başkanlığı’ydı. Kısa bir süre sonra, konulan statü değişmeden, temsil açısından karşılaşılan anlama ve değerlendirme yanlışlarını gidermek için klasik isimlendirmeyle Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM) oldu. Müsteşarlığa bağlı, bütçe dışı Savunma Sanayi Fonu hızlı icraatın önemli bir vasıtasıydı. Uzmanlık esasına göre az ve öz kadroya sahip, yatay bir teşkilat şemasıyla savunma sanayi alanında hızlı bir gelişme hedef alınmıştı.

Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın kurulmasıyla, TSK ile işbirliği içinde, kısa, orta ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve önceliklerin belirlenmesinde, yerli sanayileşme stratejisinin oluşturulmasında, Ar-Ge ve teknolojik gelişmede, yeni bir sisteme geçiş sağlanmış oluyordu.

YENİ SİSTEMİN AMACI

Yerli sanayinin altyapısından yararlanmak üzere, uygun sanayi dallarını yapılandırmak ve teşvik etmek,

İleri teknolojili yeni yatırımları planlamak ve desteklemek,

NATO ittifakı içindeki ülkelerin savunma sanayi kuruluş ve firmalarıyla, tecrübe ve teknolojik kabiliyet kazanmak üzere, işbirliği yapmak, ortak üretimleri teşvik etmek,

Araştırma-Geliştirmeyi, yerli tasarım ve üretimi gittikçe güçlendiren bir politika izlemek ve

Neticede, savunma sanayi sektörünü araştırma ve geliştirmeden başlayarak TSK’nın ihtiyaçlarına yönelik her alanda üretim yapan bir yapıya kavuşturmak

olarak özetlenebilir.

Bu sistem, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin modernizasyonu ve silah, araç ve gereç temininde radikal bir yapısal değişiklik getiriyordu. Artık silah yardımları ve hazır alımlardan ziyade, şeffaf ve Batı standardında bir yaklaşımla sanayileşmeye ve mümkün mertebe yerli tedarik sistemine geçilmesi öngörülüyordu. Burada anahtar fikir yerli üretim ve tedarik’ti. 1975’te Amerkan ambargosuyla gelen uyanışta da bu fikir esas alınmıştı. Şimdi kurumlaşmış bir görüş haline geliyordu.

Kanunun çıkmasından iki ay sonra, bu yeni kurumu ve sistemi oluşturmak üzere görevlendirilmiştim. Yeni bir yapıya geçmenin zorluğu ortadaydı. Örneği yoktu. Elimde sadece üç sayfalık bir kanun mevcuttu. İlk ziyareti Genel Kurmay Başkanı Necdet Üruğ’a yaptım ve uzun bir görüşme sonucu karşılıklı güven ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin desteği konusunda mutabakatını aldım. Necdet Paşa, nerede faaliyet göstereceğimizi sorduğunda, henüz tespit edilmiş bir yer bulunmadığını söyleyince ellerindeki bir binadan bahsetti. O görüşmeden, bize tahsis ettiği çok uygun bir binanın anahtarı ile yanından ayrıldım. Çok önemli bir yardım ve destekti.

Bina, askeri bölgede, güvenli ve gelişmeye uygun bir mekândaydı. Önce, bazı uzmanlık esasına göre eleman çalıştıran kurumlardan seçilen kişileri alarak, çekirdek kadro ile işe başladık. Bir yandan da liyakatli genç kadroyu geliştirmek üzere, ÖSYM’nin, belirlenmiş kriterlere göre Savunma Sanayi Müsteşarlığı için açtığı yazılı sınavda belirlenen puan üzerindekileri mülakatla eleman alışına başladık. SSM tarafından oluşturulan jüri tarafından sözlü sınavlarla seçilen elamanlarla istihdam politikasını devam ettirdik.

YENİ SİSTEMİ TANITIM SÜRECİ

Alışılmış, dağınık bir işleyişten yeni bir yapıya geçmek, hem dış dinamikler ve hem de iç dinamikler bakımından kolay görünmüyordu. Bir taraftan kuruluşu tamamlayacak, bir taraftan da çalışma usullerini ilgili kurumlara duyuracaktık. Böyle bir ihtiyacın doğduğu anlaşılıyordu. Yeni sistemin ittifak içinde olduğumuz ve işbirliği yapacağımız ülkelerin sektörle ilgili devlet ve iş adamlarına tanıtılması büyük önem taşıyordu. Ülke içinde de, hem kamu ve hem de iş çevresine tanıtım aynı önemdeydi. Artık eski alışkanlıkların unutulması, yeni sisteme ayak uydurulması gerekiyordu.

Yabancı yatırımcılara, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, İtalya gibi müttefik devletlerin savunma sektöründeki yöneticilerine, ziyaretlerle ve Türkiye’de tertiplenen seminerlerle yeni sistem ve politikalar anlatıldı. Savunma sanayi firmalarına artık Türkiye’ye satış için değil, yatırım ve ortak üretim için gelmeleri mesajı verildi. Bundan sonra adresin temsilciler değil, Savunma Sanayi Müsteşarlığı olduğu önemle vurgulandı.

Yatırımcılara güven vermek en önemli konulardan biriydi, çünkü bu sektörde alıcı sade devlet kurumlarıydı.

Yatırımcılara;

Yatırımcı ve üretici firmalarla uzun vadeli kontrat yapılacağı,

Alım garantisi verileceği,

Teklif ve değerlendirmelerin NATO standardında olacağı,

Bu amaçla özel statülü Savunma Sanayi Müsteşarlığı kurulduğu ve

Hızlı finansman için bütçe dışında, SSM’in kullanımında fon oluşturulduğu

mesajları verildi.

ABD ve Avrupa’da bulunan belli başlı savunma sanayilerini yerinde görmek, sistemi tanıtmak ve firmalarla görüşmek amacıyla da yoğun inceleme programları tertiplendi. Ayrıca Başbakan Özal’ın, ABD ve NATO üyesi Avrupa ülkelerine yaptığı ziyaretlerde de en üst seviyede yeni politikaların anlatılması sağlandı.

Özal’ın bir ABD ziyareti esnasında Başkan Bush’la görüşmesinde, Türk – Amerikan ilişkilerinin, 1950’lerde imzalanan “Savunma ve Güvenlik İşbirliği” boyutundan çıkarılıp, “Savunma ve Güvenlik, Ekonomik ve Ticari, ve Stratejik İşbirliği'ne dönüştürülmesi kararı alındı. Özal toplantı sonu basına hitabında bundan sonra ‘No aid more trade’(Yardım yok daha fazla ticaret) beyanında bulundu ve bu beyan yerli ve yabancı basında önemli karşılık buldu. Artık FMS (Foreign Military Sales) kredisi ile ABD’den savunma sistemleri tedariki önemini kaybediyordu. Esasen bu sistem daha pahalıya mal olur hale gelmişti.

Yerli sanayi ile ilgili olarak da önce bir sanayi envanteri çalışması yapıldı ve savunma sanayinde teşvik edilecek firmalar belirlenmeye başlandı.

Yerli sanayiye; sanayi odaları ve şirketler bazında yapılan toplantılarla yeni politikalar ve işbirliği imkânları anlatıldı.

NATO standartları ile ilgili dokümanlardan ve NATO üyesi savunma sanayi gelişmiş ülkelerin dokümanlarından yararlanarak, Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın uluslararası standartta dokümantasyonu oluşturuldu.

Gerek Savunma Sanayi Müsteşarlığı'nda ve gerekse TSK’da hazırlık çalışmaları tamamlandıktan sonra, ilk Savunma Sanayi İcra Komitesi, Mayıs 1986’da Özal’ın başkanlığında toplandı. Toplantıya Genel Kurmay Başkanı, Savunma Bakanı, Kuvvet Komutanları ve SSM yöneticileri katıldı. Bu uzun toplantıda TSK’nın kısa, orta ve uzun vadede ihtiyaçları, öncelikleri sanayileşme stratejisi ve uygulama ile ilgili yöntemler görüşüldü ve önemli kararlar alınmaya başlandı.

SAVUNMA SANAYİNİN GELİŞME ALANI İLE İLGİLİ TEMEL KARARLAR

Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın kuruluşundan ayrıldığım Ağustos 1993’e kadar İcra Komitesi tarafından SSM’e tevdi edilen projeleri, karar tarihi sırasına göre vermek bu yazının sınırlarını aşar. Sistem bütünlüğü içinde üç gruba ayırarak özetlemeye çalışacağım.

Alınan kararlar; üç silahlı kuvvetin harekât kabiliyetini artıracak platformları, silah sistemlerini ve elektronik donanımları ve bu alanlarda yapılacak araştırma ve geliştirme projelerini kapsamaktaydı.

Uzun yıllar devam edecek projelerin kararları büyük çapta bu dönemde alınmış, uygulamaya konmuş ve bir kısmı da sonuçlandırılmıştır. Nitekim bugüne kadar bu projeler geçerliliğini korumuş ve yeni kararlarla takviye edilmiştir. O dönemde alınan kararlar söylediği üç ana grup itibariyle şöyleydi:

Kara Kuvvetleri Komutanlığının harekât kabiliyetini artıracak projeler;

Zırhlı Muharebe Araçları Üretimi

Taktik Tekerlekli Araçlar Üretimi İçin Yerli Sanayii Destekleme

M-47 Tanklarının Modernizasyonunu Destekleme

Yerli Ana Muharebe Tankı Geliştirme ve üretim Projesine başlama

Hava Kuvvetlerinin Hava Araçları İhtiyacı İle İlgili Projeler

F-16 Savaş Uçağı

Hafif Nakliye Uçağı

Helikopter Tedarik ve Ortak Üretim Projesi

Eğitim Uçağı

İnsansız Hava Araçları

Stratejik Nakliye Uçağı Avrupa Ortak Üretim Projesi

F-16 Motor Sanayi

Deniz Kuvvetleri İle İlgili Projeler;

Mayın Avlama Gemisi

Denizde İkmal Gemisi

Sahil Güvenlik Botları

Uzun Ufuk Projesi

Silah Sistemleri İle İlgili Projeler;

Alçak İrtifa Hava Savunma Sistemi

Roket Sanayinin Kurulması ve

Diğer Silahlar

Elektronik Sistemler;

Mobil Radar Projesi

HF-SSB Frekans Atlamalı Telsiz Haberleşme Sistemi

F-16 Elektronik Harp Projesi

Çeşitli Sistemlerin Elektronik Donanım İhtiyaçları

ARAŞTIRMA-GELİŞTİRME PROJELERİ

İstanbul İleri Teknoloji Parkı ve Havacılık Merkezi Projesi

1986-1993 Arası Önemli Hazır Alımlar;

İki batarya Çok Namlulu Roket (MLRS),

14 Adet İnsansız Hava Aracı,

8 Adet firkateyn tedariki,

3 Adet havada ikmal (tanker) uçağı,

Silahlı helikopter tedariki

şeklinde özetlenebilir.

Savunma Sanayi İcra Komitesi her ihtiyaç duyulduğunda zamanında toplanarak kararların gecikmeden alınmasını sağlamış ve uygulama süratli bir şekilde ilerlemiştir. Yukarıda sıralanan projelerle ilgili çalışmaların her safhası İcra Komitesi’nde müzakere edilmiş, ara ve nihai kararlarla sonuca ulaşılmıştır.

Bu kararlarla, kısa, orta ve uzun vadede ele alınacak ve geliştirilecek bütün proje paketleri belirlenmiş ve böylece savunma sanayi alanında yıllarca sürecek çok geniş bir çalışma alanı açılmıştır. Savunma Sanayinin gelişme alanı belirlenirken, dünyadaki gelişmelerin ve değişimin hep göz önünde bulundurulması ve uygulamada buna özen gösterilmesi esas alınmıştır.

TEKLİFLERİ DEĞERLENDİRME YÖNTEMİ

Uygulamaya konacak projelerle ilgili yerli ve yabancı ortaklıkların vereceği tekliflerin değerlendirilmesinde, önceden belirlenmiş aşağıdaki kriterler ve esaslar konmuştur:

Askeri açıdan değerlendirme

Ekonomik açıdan değerlendirme

Sanayileşme stratejisi açısından değerlendirme

Bu alanlarda değerlendirme için üç ayrı çalışma grubu oluşturulması ve bu değerlendirmelerin birleştirilerek sonuca varılması esas alınmıştır.

SANAYİLEŞME STRATEJİSİ

Yeni sistemlerin ve alt sistemlerin;

Yerli sanayici ve NATO üyesi teknoloji sahibi ülke sanayicileriyle ortak üretilmesi, öğrenme sürecinin bir gereği olarak düşünüldü ve planlandı.

Ayrıca NATO ülkeleri arasında ana sistem üremi için oluşacak konsorsiyumlara ortak üretim için dâhil olma, hem tecrübe kazanma ve hem de maliyet açısından çok önemli görüldü.

Bunlara paralel olarak yerli yeni sanayileri teşvik etmek ve mevcut sanayilerin AR-GE ve üretimlerini desteklemek hedef alındı.

Bu üç yaklaşım birbirine paralel olarak devam ettirildi ve böylece AR-GE’den başlayarak yerli teknoloji ve üretimi geliştirmek esas alındı.

Teknoloji transferi, ana hedefimizdi. Öğrenme sürecini kısaltma açısından çok önemli konulardan biriydi. Bu konuda en başarılı ülkeler, önce Japonya, sonra Güney Kore ve en son da Çin’dir. Ortak üretimler ve konsorsiyumlarda yer alma yanında, teknoloji transferini hızlandırmak amacıyla, SSM tarafından, Off-Set kitabı hazırlayarak, Off-Set şartıyla yabacı yatırımcıların çeşitli alanlarda teknoloji transferi teşvik edildi. Özellikle Güney Kore’nin Off-Set politikası incelemiştik.Teknoloji transferinde etkili araç olduğunu görmüştük. O esastan kendimize göre uyarlama ve ayarlamalarla bir sistem oluşturduk. Böyle söyleyip geçiyorum ama zorlukları ve bambaşka incelikleri olan konudur. Uygulamada bu ağır meseleler önünüze gelir ve çöze çöze ilerlersiniz. Müsteşarlığımız bu çetin işi planladığımız şekilde yapmak bakımından üstün bir başarı gösterdi.

TEKNİK MERKEZ KURULMASI-STM

Teknolojik konularda SSM’e destek sağlamak üzere, SSM’in de ortak olduğu ve SSM öncülüğünde, Savunma Teknoloji Ve Mühendislik Firması (STM) kuruldu ve bu firmaya daha cazip ücretle yüksek liyakat sahibi teknik elaman istihdamı imkânı verildi. Bu söylediklerim olmazsa olmaz hususlardır. Kaliteli eleman istihadm edeceksiniz ki başarı gelsin. STM, Ar-Ge ve uluslararası teknoloji transferinde ve çeşitli konularda müşavirlik görevi üstlendi. Bu gün, STM uluslararası önemli bir müşavirlik firması durumuna geldiğini iftiharla söylemem lazım. Sadece TSK ve SSM’e değil bütün kamu kurumlarına ve diğer ulusal ve uluslararası firmalara da müşavirlik etme seviyesine gelmesi muazzam bir başarıdır.

Belirtilen hedeflere ulaşmak, için işinizi iyi bilecek, muhataplarınızı bütün yönleriyle tanıyacak ve ona göre bir planlamaya girişeceksiniz. Kurumumuzda bu anlayışı yerleştirdik. Projelerin üç aşamalı bir sanayileşme stratejisi ile gerçekleştirilmesinin planlanması bu anlayışla ele alındı.

Birinci aşamada; yerli üretimleri desteklemek yanında, yeni modern sistemler üretimlerine başlamak üzere, yerli – yabancı ortaklıkları organize etmek ve bu yöndeki yatırımları desteklemek ve bu ortaklıklarla modern savunma sanayi alanında üretim teknolojilerini öğrenmek, mühendis ve teknisyen yetiştirmek, tecrübe kazanmak ve ayrıca Araştırma-Geliştirme (AR-GE) faaliyetlerini başlatmak.

İkinci aşamada; birinci aşama faaliyetlerine ilave olarak, imkân oldukça, tasarım aşamasında uluslararası ortaklıklara girmek, yerli parça üretimini teşvik etmek ve bu amaçla yan sanayi desteklemek ve savunma sanayi alanında Ar-Ge faaliyetlerini genişletmek.

Üçüncü aşamada da; birinci ve ikinci aşamalara ilave olarak, Ar-Ge’den başlayarak yerli ürün ve sistem tasarımı geliştirme ve üretime geçişi sağlamak.

Her üç aşamada da, ülke ihtiyacına uygun olmak üzere, NATO ve üye ülkeler çerçevesinde oluşturulan konsorsiyumlarda yer almak ve üye ülkelerin mühendisleri ile ortak çalışma yolu ile tecrübe kazanma yoluna gidildi

Batı dünyasında teknolojik ürün üretiminde gelişme zinciri, uzun bir süre ve süreçler içinde gerçekleşmiştir. Zira başlangıçta dünyada hazır teknoloji yoktu. Bu kabiliyet uzun zamanda kazanıldı. Biz bu süreci Japonya, Güney Kore, Çin gibi sondan geriye bir zincir oluşturarak kısa tutmak zorundaydık. Önemli bir dikkat ve hareket noktamız da buydu.

ÜÇ AŞAMALI PLAN ÇERÇEVESİNDE PROJELERİMİZLE İLGİLİ GELİŞMELER KARA PLATFORMLARI

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın harekât kabiliyetini artıracak çeşitli tipte, Zırhlı Muhabere Araçları, Taktik Tekerlekli Araçlar, Hafif Tank ve Ana Muhabere Tank projeleri

Zırhlı Muhabere Araçları (ZMA)

ZMA, yabancı ortaklıkla Türkiye’de üretilecek ilk projelerden biriydi. NATO standardında hazırlanmış teklif alma dosyası, bu alanda üretim yapan belli başlı firmalara gönderildiğinde teklifin standardı dış basında da gündem oldu ve Military Technology, NBC Defence ve NATO’s Sixteen Nation gibi yayınlarda lehte yazılar çıktı. Bu yayınlar da yeni sisteme güveni artırmada önemli katkı sağladı.

Yapılan üç aşamalı değerlendirmeler sonucu, ABD FMC-YERLİ NUROL firmaları ortak teklifi ihaleyi kazandı. Ankara-Gölbaşı civarında kurulan fabrikada yüzde 14 yerli katkı ile üretime başlandı. Ayrıca, bu aracın alt sistemleri, kule, 25 mm top, motor, transmisyon ve gece görüş sistemlerinin TSK’nın isteklerine göre değişimi de gerçekleştirildi. O gün için, ileri teknoloji ihtiva eden sistemlerle donatılan ZMA, TSK’nın tüm ihtiyaçlarını karşılayacak seviyeye getirildi. Gece görüş sistemi dâhil elektronik aksamların Türkiye’de, yerli sanayiler bünyesinde imal edilmesine imkân sağlandı. Zamanla yerli katkı yüzde 75’in üzerine çıktı.

ZMA üretim tesisleri, zamanla önemli mesafe kat ederek her çeşit paletli zırhlı savaş araçları ve personel taşıyıcıları üretimi alanında kabiliyet kazandı, TSK ve yurt dışı kullanıcı talep ve ihtiyaçlara cevap verecek seviyeye ulaştı. Yurt içinde geliştirilen 6x6, 8x8 yeni nesil lastik tekerlekli zırhlı araç üretimleri de zırhlı araçlar ailesine dâhil edildi.

Yeni tasarımlarla,

-Seyyar Yüzücü Köprü,

-Zırhlı Muharebe İstihdam İş Makinası,

-Alçak ve Orta İrtifa Hava Savunma Silah Sistemlerini Taşıyıcı gibi çeşitli maksatlara göre araçlar bu tesislerde üretilmeye ve yurt içi ve dışı pazarlara satılmaya başlandı. Bütün bu üretimlerde yerli katkı oranı gittikçe artarak devam etti ve Ankara-Gölbaşı Tesisleri, zamanla tamamen yerli özellik kazandı ve ana muharebe tankı hariç, askeri kara araçları üretim merkezi oldu. Başlangıçta hisse dağılımı, yüze 51 FMC, yüze 49 yerli sermaye ortaklığı idi, şimdi FMC’nin çekilmesiyle tamamen yerli sermayeye dönüştü.

Türkiye’de üretilen, yukarda zikredilen araçların motoru uzun süredir ABD ve Avrupa’dan temin edilmekteydi. Motorun yerli üretimi için FNSS, 1975’de kurulan Türk Motor Sanayi (TÜMOSAN) ile işbirliği içinde motor geliştirme projesi başlattı. Çalışmalar bugünlere kadar devam etti. Yeni motor geliştirme çalışmalarının test safhasına geldiği ifade ediliyor. Başarıya ulaşılırsa zırhlı araçların motorlarının yerli kaynaklardan sağlanması doğmuş olacaktır. Gecikmiş bir iş olduğu muhakkaktır. Şayet düşündüğümüz şekilde devam edilseydi, en geç on yıl önce bu meseleyi halletmiş olacaktık.

2. Lastik Tekerlekli (Taktik Tekerlekli) Araçlar

M.A.N Kamyon ve Otobüs Sanayi A.Ş. ve OTOMARSAN Otobüs ve Motorlu Araçlar Sanayi A.Ş. gibi yerli sanayiye fon desteği sağlanarak 1000 civarında tekerlekli askeri araç üretildi ve TSK’ya teslim edildi.

3. Tank Modernizasyonu

Türkiye’de mevcut olan ana savaş tanklarının çoğu yenilenmeye muhtaçtı. Yerli tesisler kullanılarak modernize edilmesi programa alındı. Gece görüş ve elektronik sistemleri başta olmak üzere önemli görülen alt sistemler değiştirildi. Bu modernizasyonda, TSK tesisleri, ASELSAN ve diğer yerli şirketler de rol aldı.

4. Yerli Tank Geliştirme Projesi

Yerli Ana Muhabere Tankı geliştirme projesiyle ilgili İcra Komitesi kararı da, 1993’den önce alınmıştı. Ancak çok sayıda öncelikli projeler olması ve Zırhlı Muhabere Araçları üretiminde kazanılacak tecrübe ve kabiliyetten sonra bu projenin programa girmesi uygun görülmüştü. 1993’den sonra hükumet değişiklikleri ve SSM’da yönetim değişikliği bazı konuların ertelenmesine yol açtı.

AK Parti döneminde, ALTAY Tankı adıyla, Ana Muhabere Tank Geliştirme Projesi, Ar-Ge çalışması olarak KOÇ Holding’e verildi. OTOKAR, Aselsan, MKEK, ROKETSAN’nın da desteğiyle, 2008’de başlayan Ar-Ge çalışmalarını 2016’da tamamladı. Ancak bu projenin üretime başlama süreci çok uzadı. Projenin, Tasarımcı Firma ile Zırhlı Araçlar Firmasının konsorsiyumu oluşturularak üretimi planlansaydı, hem hızla üretime geçilir ve hem de maliyet çok daha düşük olurdu.

İşin doğrusu, AR-GE çalışmasını yapan firmanın, seri üretimin içinde olmasıdır, bu genel bir yöntemdir. Çıkacak problemlerden tasarımı yapan firma sorumlu olur, ikilem olmaz. Bu temel ilkeye uyulmadığı için tank üretim projesinde gecikmelerle karşılaşıldı. Savunma sanayiinde bu tip hatalar hem üretimin çok uzamasına ve hem de pahalıya mal olmasına yol açar.

HAVACILIK SANAYİ (HAVA ARAÇLARI)

Bu başlık altında savaş uçakları, nakliye uçağı, helikopter, eğitim uçağı gibi hava araçları konusunda detaylara girmeden özet bilgi verilecektir.

1. F-16 Savaş Uçağı Projesi

Havacılıkta modern savunma sanayinin gelişmesine öncülük eden F-16 Savaş Uçağı programıdır. Uçak seçimi, 1983’de Askeri Hükümetin son yılında yapılmış, ABD ile “Peace Onyx-1 Projesi” adı altında varılan mutabakatla, 160 adet F-16 Savaş Uçağı ve Motorunun Türkiye’de montaj ve üretimine karar verilmişti. Türk Uçak Sanayi A.Ş. (TUSAŞ) ve F-16 uçaklarının üreticisi General Dynamics arasında uçak gövde üretimi ve General Electric firması ile de uçak motoru üretimi için ortaklıklar kurulmuştur.

Savunma Sanayi Müsteşarlığı kurulduktan sonra, TUSAŞ’daki yüzde 56 Hazine hissesi SSM’na devredildi. Böylece havacılık sanayinin bu önemli iki projesi de SSM’nın destek ve koordinatörlüğünde yürütülmeye başlandı. Ankara-Akıncılar’da inşası başlayan havacılık sanayi tesisleri, SSM’nın fon desteği ile süratle tamamlanarak F-16 uçaklarının üretim ve montajı başladı.

Birinci paket ve ikinci paket anlaşmalar çerçevesinde, Birinci Faz kapsamında yer alan 160 adet Blok 30 ve ikinci faz 80 adet Blok 50 F-16 uçaklarının üretim, montaj, test ve kabul işlemleri tamamlanarak Türk Hava Kuvvetleri’ne teslim edildi. Ayrıca Mısır’a da 46 adet Blok 40 F-16 uçağı TAI tesislerinden teslim edildi. Yani toplam 286 adet F-16 savaş uçağının üretim kararları 1980’li yıllarda verildi, üretimleri başladı ve teslimatları 1980’lerden başlayarak ileriki yıllarda tamamlandı. 2000’li yıllarda da 30 adet Blok 50 F-16 üretimini gerçekleştirdik.

Başlangıçta bütün parçalar yurt dışından geliyor ve Türkiye’de bütünleniyordu. Ağırlıklı olarak montaj üretim şeklinde gelişen bir işbirliğiydi ve uçak sanayii tecrübesi edinmek bakımından çok değerliydi. Zamanla yerli parça üretimi de iç sanayiye yayılmaya başladı

Burada, Mısır’a verilen uçakların Türkiye’de üretilmesinde ve İkinci Paket Programı ile F-16 uçaklarının üretimine devam edilmesinde Türk-Amerikan ilişkilerinin iyi götürülmesinin önemli rolü olduğunu tekrar vurgulayarak söylemem gerekir.

F-16 ortak üretim projesi ile başlayan Türk Uçak Sanayi ile, uçak üretim teknolojisi, montaj, entegrasyon, kalite kontrol, test ve kabul alanlarında büyük tecrübe edinilmiş, kabiliyet kazanılmıştır. Bu alanda çok sayıda mühendis ve teknisyen yetişmiştir. Ayrıca yan sanayiye bu projelerden iş verilmeye başlanmış ve yan sanayi de bu alanda hızla gelişmeye başlamıştır.

2000 yılına kadar edinilen bu tecrübelerle Türk Uçak Sanayi yeni hava araçları geliştirme ve üretimini yapma safhasına geçmiştir. Ancak Türk Amerikan ilişkilerinde siyasi gerginlikler başlamış, Rusya’dan S-400 alınması ile de, daha önce değinildiği gibi ambargo ile karşılaşmıştır. Türkiye F-35 Savaş Uçağı ortak üretiminden çıkarılmış ve ülke ciddi teknolojik üretim kaybına uğramış ve son nesil uçaktan da mahrum kalmıştır. Tek başına yerli yeni nesil savaş uçağı üretmek de kolay değildir.

2. Hafif Nakliye Uçağı

Türk Hava Kuvvetlerinin harekât ihtiyacını karşılamak üzere açılan ihaleyi İspanya CASA firması kazanmış, yapılan anlaşma çerçevesinde CN-235 tipi 52 adet hafif nakliye uçağı ve 9 adet deniz karakol uçağı, üretim ve montajı Türk Uçak Sanayi, TAİ (Turksih Aerospace Industry) tesislerinde gerçekleştirilmiş ve Türk Hava Kuvvetleri’ne teslim edilmiştir.

3. Helikopter Projesi

Türk Silahlı Kuvvetlerinin genel maksat, keşif, gözetleme, kargo ve taarruz helikopterleri ihtiyacı ön planda yer alıyordu. TSK yanında, sivil ihtiyaçlara da düşünülerek konunun bir yatırım ve ortak üretim projesi olarak SSM’ce ele alınması 1987 İcra Komitesi tarafından kararlaştırmıştır.

İlk etapta TSK’nın ihtiyacı olan Genel Maksat Helikopter projesi ile başlanması uygun bulundu ve bu konuda ABD, Fransa, Alman ve İtalyan firmalarından teklif alındı. Başbakan Özal zamanında başlayan bu proje Başbakan Süleyman Demirel dönemine kadar pek çok aşamalardan geçerek karara bağlandı. Başlangıç olarak, 45 hazır alım ve 50 ortak üretim yapmak üzere ABD Skorski Firması ile Black Hawk helikopterleri için kontrat imzalandı. 45 hazır alım yapıldı, ancak Özal’ın vefatı, Demirel’in köşke çıkması ile ben de SSM’dan ayrılmıştım. Maalesef yeni gelen hükümet, helikopter üretim projesi uygulamaya koymsdı, hazır alıma gidildi ve bu konuda çok gecikmeye yol açıldı.

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, 2000’li yıllarda Skorski firmasıyla, tekrar ortak helikopter üretim anlaşması imzalandı, ilerleme de kaydedildi. Ancak Rusya’dan S-400 Füze Savunma Sistemi alımı sonucu, ABD’nin ‘The countering America’s Adversaries Through Sanction Act’(Caatsa) çerçevesinde Türkiye’ye koyduğu ambargo sebebiyle, ABD ile savunma sanayi işbirliğinde ciddi sorunlar yaşanmaya başlandı ve NATO merkezli olmak üzere Batı’yla ilişkilerimiz gerildi. Bu durumdan savunma sanayinin ciddi zarara uğradığı söylenebilir. Yeni gelişmeler ilişkilerin düzelmesine yol açar ümidindeyiz.

4. Eğitim Uçağı

Başlangıç eğitim uçağının yerli geliştirme çalışmaları da 1987’de verilen kararla başladı. SSM tarafından bu görev, kaynak desteği de sağlanmak üzere TAI’ye verildi. HÜRKUŞ Başlangıç Eğitim Uçağı Projesi tasarım; üretim, test ve doğrulama çalışması, uzun çalışmalardan sonra tamamlandı ve seri üretim safhasına geçildi.

Ak Parti Hükümetleri döneminde çeşitli maksatlara yönelik hava araçları geliştirme ve üretimi hız kazandı. Hür-Jet eğitim uçağı da 2000’li yıllarda geliştirildi, General Elektrik motoru entegre edildi.

5. İnsansız Hava Araçları (İHA)

Soğuk savaş sonrası asimetrik, belirsiz ve önceden tespiti zor tehditler süratle artmaya başladı. Bu tür tehditler karşısında keşif, gözetleme, görüntüleme, hedef tespiti ve hazır olma gibi konular öne çıktı. Özellikle Afganistan operasyonunda, terörle mücadelede İHA’ların önemi net bir şekilde anlaşıldı.

Bu araçların önemi Türkiye’de de erken fark edilmişti. 1989’da TSK’nın ihtiyacını karşılamak üzere, gece ve gündüz her türlü iklim şartlarında keşif, gözetleme, hedef tespiti ve atış tanzim görevine uygun “pilotsuz hava araç” şimdiki ismi “ İnsansız Hava Aracı” (İHA) ile ilgili değerlendirme, geliştirme ve üretim çalışmalarının SSM tarafından yapılması İcra Komitesi’nce kararlaştırıldı. Bu karar çerçevesinde, İHA ile ilgili Ar-Ge’den başlayarak tasarım, teknolojik gelişme ve üretim için başlangıç olarak önemli bir kaynak desteği ile Türk Uçak Sanayi (TAİ)’ye görev verildi. Bu çerçevede TAI’de 1990’dan itibaren yatırımlar yapılmaya başlandı ve yerli tasarım, üretim, çalışmaları başlayan ANKA-1 İnsansız Hava Aracı halen etkin bir şekilde kullanılmaktadır. 2000’li yıllarda aracın daha ilerisi ANKA-2 (AKSUNGUR) stratejik seviyede İHA geliştirme çalışması da başladı ve tamamlandı. Ayrıca, ANKA-3 de daha ileri insansız hava aracı olarak geliştirildi. Bu araç ta operasyonel olma safhasına doğru ilerliyor.

2000’li yıllarda özel sektör de bu alana girdi. Desteklendi vebaşarılı oldu. Sistem içinde önemli yer aldı. Bunlar arasında, BAYKAR ve VESTEL firmaları yer almaktadır. Bu konuda BAYKAR’ın durumunu Devlette 4 Yıl Hatıra kitabımda bir yönüyle anlattım. Bu özel şriketler sisteme sonradan dâhil oldular ve Tusaş gibi devlet şirketlerinin ardından yüksek başarı elde ettiler. Baykar’ın gördüğü özel desteği iyi kullandığını söylemek gerek. Daha sonraki yılarda, bu araçlara silahlar da entegre edilerek Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA) da üretilmeye başlandı.

6. Stratejik Nakliye Uçağı Konsorsyumu

Bağımsız Avrupa Grubu (IEPG) içinde yer alan Almanya, Belçika, Fransa, İtalya ve İspanya 1984’de ağır vasıtaları da taşıyacak stratejik nakliye uçağı geliştirme projesi için konsorsiyum kurdular. Bu ortaklığa 1988’de Türkiye’de dâhil oldu. Tasarımdan üretime kadar her safhada çalışmalarda yer alma fırsatından Türkiye de yararlandı. Devlet kuruluşu TAİ ve bazı özel havacılık şirketleri de bu projeye önemli seviyede üretime katıldılar. Geleceğin Büyük Uçağı (FLA) olarak başlayan bu proje, A-400 Stratejik Nakliye Uçağı adıyla seri üretime geçti ve ortak ülkelere verilmeye başlandı. Bu projeyle de TAI uçak tasarımı konusunda önemli tecrübe kazandı.

7. Uçaklar İçin Güç Paketleri (Motor) Üretimi

F-16 Savaş Uçaklarının önemli bölümü olan Jet Motor Üretimi için, F-16 gövde üretimi tesislerine paralel olarak, TUSAŞ Motor Sanayi ve General Electric ortaklığı ile Eskişehir’de TEI (Turkish Engine Industry) kurulmuştu. Bu firma da Zamanla F-16 motor parçası yanında sivil uçak parçaları da üreterek tecrübe kazanmış, uçak motor bakım-onarım alanına da girmiş ve NATO sistemi içinde bu alanda iş almaya hak kazanmıştır.

TEİ, ileri aşamalara geçerek AR-GE, tasarım ve üretim çalışmalarına girdi. Yerli helikopter motoru ve uçak motoru üretim çalışmaları devam ediyor.

DENİZ ARAÇLARI

Türkiye’de deniz araçları üretiminin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Osmanlı Devleti, İmparatorluk olarak devrin süper gücü hüviyetiyle denizciliğe ve bunun gereği olarak da tersane ve gemi inşa tesislerine büyük önem vermiştir. Osmanlı’dan sonra Türkiye Cumhuriyetine intikal eden tersaneler modernize edilerek kullanılmaya devam edilmiştir. Özellikle Haliç ve Gölcük Tersaneleri bu çerçevede zikredilebilir. Savunma Sanayi Müsteşarlığının kurulmasıyla gemicilik sanayinde de yeni yatırımlara başlanmış ve bu alana da özel sektör ciddi hacimde yer almaya başlamıştır. Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın kuruluşundan itibaren bu alanda gelişmeler ve ele alınan projeler aşağıda özetlenmiştir.

1. Mayın Avlama Gemisi

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı (DKK)’nın ihtiyacı olan Mayın Avlama Gemisi 1989’da gündeme gelmiş ve bu konuda gerekli çalışmanın yapılması kararlaştırılmıştır. SSM, 6 adet mayın avlama gemisi ve bu gemilerle ilgili sonar mayın nötralize, komuta kontrol ve seyrüsefer sistemleri, bunların entegrasyonları ile ilgili iç ve dış ortaklıkları da araştırarak yerli üretim çalışması başlattı. Netice de SSM koordinatörlüğünde proje yerli ve yabancı katkılarla, Deniz Kuvvetleri tersanelerinde tamamlanarak 6 mayın avlama gemisi DKK’nın envanterine girdi.

Bu projeyle de önemli tecrübe kazanıldı ve mühendis, teknisyen yetişmeye başladı.

Daha önce başlayan deniz araçları üretimine, kamu yanında özel sektör de dâhil edilerek üretim altyapısı genişletilmesi ve yerli, yabancı ortaklıklarla yeni teknolojilerin kazanılması sürecine girildi.

2. Denizde İkmal Gemisi

Deniz Kuvvetlerinin yüzer birliklerinin denizde kalış sürelerini uzatmak ve savaş zamanı harekât tesirini arttırmak için bu proje de yerli imalat imkânları dikkate alınarak SSM’ce ele alındı. 1991’de kararlaştırılan bu proje, yapılan ihaleyi kazanan STFA-SEDEF Gemi Endüstrisi A.Ş.’ce 27 ay içinde tamamlanarak DKK’na teslim edildi.

3. Sahil Güvenlik Botları

Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın ihtiyacı kapsamında 1991’de ele alınan bu proje de yerli imkânlar çerçevesinde üretilmek üzere planlandı. 10 adet 70-100 tonluk, 14 adet 180-220 tonluk botların yurt içinde tasarımı, prototip imali ve seri üretimi, ihale ile yerli firmalarca gerçekleştirildi.

4. Uzun Ufuk Projesi

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nca, operasyon alanının sürekli ve gerçek zamanlı gözetlenmesi ve ufuk ötesi atış imkânı kazanılması amacıyla bir “mimari proje” hazırlanmasına SSM-DKK’lığı koordinatörlüğünde başlandı. Projeye TÜBİTAK’ın da dâhil edilmesi öngörüldü.

Çok karmaşık elektronik donanım isteyen bu proje ileriki yıllarda da devam etti. Bize, yerli geliştirme ve üretimlerde çok şey kazandırdı. Deniz platformlarının imalinde, SSM’in teşvik ve desteğiyle bazı özel sektör tersanelerinin de önemli rol aldığını ve tecrübe kazandığını burada tekrar ifade etmek yerinde olur.

Daha sonra 2000’li yıllarda, Korvet Tipi Milli Gemi (MİLGEM) projesinin yerli tasarım, geliştirme ve üretiminde, yukardaki projelerde elde edilen tecrübelerin rolü büyüktür.

KARA, HAVA VE DENİZ ARAÇLARININ SİLAH SİSTEMLERİ

Mevcut ve ilerde ilave edilecek araçların modern silah sistemleri ile donatılması ve müstakil kullanılacak silahların tedariki savunmanın ayrılmaz unsurlarından birini teşkil eder. TSK’nın envanterinde bulunan mevcut silahlara ilave olarak yeni silah sistemlerinin yerli imkânları geliştirerek temini, savunma sanayi politikasının temel hedeflerinden biriydi. Bu alanda dışa bağımlılığı azaltacak çalışmalar başlatılmıştır. Bu, uzun vadeli ve zorluklar içeren bir konuda da çalışma ve gelişmeler özetlenecektir.

1. 35 mm’lik Uçak Savar Topları

Makine Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK) uçaksavar top üretimi için Çankırı’da bir tesis kurmuştu. Bu proje de SSM desteği kapsamına alındı ve özellikle Ateş Kontrol Sistemi’nin SSM vasıtasıyla yabancı teknolojilerden de yararlanarak yerli imkânlarla üretilmesi öngörüldü. İleri teknoloji gerektiren bu sistem için yabancı teknoloji transferi zorlukları ile karşılaşıldı. Radarların ASELSAN bünyesinde kurulan “Mikrodalga ve Sistem Teknoloji Bölümü” vasıtası ile yurt içinde üretilmesi, güç jeneratörü, hidrolik aksamlar ve elektro-optik sistemlerin de yerli sanayi ile işbirliği içinde geliştirerek temini yoluna gidildi.

Şu anda bu tesislerde, 20-35 mm 10-17 Km menzilli uçaksavar topları üretiliyor. Ayrıca 105 mm. çapa kadar toplar üretilmektedir.

2. Yeni Alçak İrtifa Hava Savunma Sistemi Arayışı

Türkiye, orta ve yüksek irtifadan gelecek balistik füze tehdidine karşı NATO şemsiyesi altında bulunuyor. Esasen uzun menzilli balistik füze teknolojisi ve üretimi sınırlı sayıda devletlerde bulunmaktaydı. Ancak alçak irtifa ve yakın mesafeden gelecek tehditlere karşı “yeni nesil alçak irtifa hava savunma sisteminin” TSK’nın elinde bulunması isteniyordu. Elde mevcut olan 35mm’lik uçak savar top silahı, İngiliz orijinli eski nesil Rapier sistemi ve Stinger füzeleri vardı. Bu sistemler irtifa ve menzil bakımından yeterli görünmüyordu. O tarihte ABD’nin geliştirdiği Patriot sistemi gündemde değildi.

SSM yeni nesil alçak irtifa Hava Savunma sistemleri arayışına başlamıştı. Türkiye’de ortak üretim için Fransız ROLAND, İngiliz RAPIER-2000 ve İsviçre ADATS üreticisi firmalarla yapılan görüşmelerden sonuç alınamadı.

Daha sonra, AK Parti iktidarı döneminde, ABD’nin geliştirdiği Patriot sistemi ile ilgilenilmeye başlandı. Ancak ABD ile gerginlik yaşanmasının da etkisi ile görüşmeler uzadı ve Hükumet Rusya’dan S-400 sistemi tedarikine yöneldi. ABD ile iyi ilişkiler devam ettirilebilseydi, birçok yüksek teknolojili projelerde olduğu gibi, Patriot Füze Sistemi de ortak üretimle temin edilebilirdi. Aceleye de gerek yoktu. Çünkü Türkiye’nin hava sahası, dışardan gelebilecek füzelere karşı NATO’nun kontrolü ve güvenliği altındaydı. Türkiye S-400 alımı sebebiyle, son nesil F-35 savaş uçağı otaklığından çıkarıldı. Maalesef son nesil bu uçaktan ve yeni kazanılacak tecrübelerden mahrum kalındı. Ayrıca 10 milyar Doların üzerinde yüksek teknolojili yerli üretim de sona erdi. Bu konuda çözüm müzakereleri devam ediyor. Umarım sonuç alınır.

3. Roket Sanayi

Türkiye’de Kompozit Yakıtlı Roket Üretimi Projesi SSM’in teklifi ile ve İcra Komitesi Kararı ile, 1987’de SSM’nın gündeminde yer almıştır.

Bağımsız Avrupa Grubu (IEPG), ABD sistemi olan Stinger Füze Sistemlerini ortak üretmek üzere konsorsiyum kurmuşlardı. Bu projeye Savunma Bakanlığı’nın girişimi ile, Türkiye de dâhil olmuştu. Anlaşmaya göre Türkiye konsorsiyuma yüzde 40’la, en yüksek pay ile katılmış, yani sistemin yüzde 40’ı Türkiye’de üretilecek ve üretimin yüzde 40’ını satın alacaktı. Türkiye’de üretime katılacak firmalar: MKEK, Aselsan, Kalekalıp, Coşkuöz ve Barış Elektronik gibi firmalardı.

SSM’nın teklifiyle, bu projede rol almak ve Türkiye’de roket sanayinin geliştirmek üzere yeni bir şirketin, ROKET SANAYİ’nin kurulması kararlaştırıldı. 1988’de, MİKEK, ASELSAN, TSK Vakfı ve özel sektörden KALE GRUBU, KUTLUTAŞ ve VAKIFLAR BANKASI ortaklığında ROKETSAN A.Ş. kuruldu. SSM bu yeni kurulan şirketi destekleyerek süratle kuruluş aşamasını, fabrika binalarını tamamlamasını ve çalışmalara başlamasını sağladı.

ROKETSAN, Stinger füzelerinin sevk sistemini, teknoloji transferi ile lisans altında üreterek tecrübe kazandı ve özgün ürünler geliştirmeye başladı. Roket, füze, silah sistemleri arayıcı başlık, güdüm ve kontrol sistemleri, tapa, harp başlıkları, çeşitli platformların balistik koruma sistemlerinin tasarımı ve üretimiyle silah sistemi platformlarına entegrasyon çalışmalarında büyük başarılara imza attı.

6 km menzilli stinger füzelerinin yüzde 40 Türkiye payı başarıyla tamamladı. Halen Türkiye araca monteli stinger üretimlerini devam ettirmektedir.

ROKETSAN, balistik füze, çok maksatlı füze ve roketler yanında, TR-22 uzun menzilli roketler, cirit, orta ve uzun menzilli tanksavar silah sistemi, mini akıllı mühimmat üretimleri yapar hale geldi. Bu gün de gelişimi devam eden kurumlardandır. ROKETSAN; hava savunma, kara savunma, deniz savunma, balistik koruma sistemleri ve alt sistemler üreten yüksek verimlilikle çalışan bir kuruluşumuzdur

4. Çok Namlulu Roket Projesi (MLRS)

Çok Namlulu Roket sisteminin Türkiye’de üretimi SSM’nın programına alınmıştı. ABD ile ortak üretim konusunda Mutabakat Muhtırası (MOU) çerçevesinde teknoloji transferi ile mümkün olacaktı. ABD LTV firmasından ABD FMS kredisiyle, 12 ünite, o gün için acil olarak satın alındı.

Ortak üretim için de, LTV firması Türkiye’de ortak üretim yapacağı firma ile birlikte teklif vermişti. Ancak projenin değerlendirilmesi devam ederken, Milli Savunma Bakanlığı’nın hazır alımı da devam etmiş, geriye kalan ihtiyaç miktarı da projeyi tatmin etmediği için yerli üretime geçilememişti. Bu da kaybedilen bir fırsat olmuştu. Daha sonra MLRS sistemi yerli olarak üretime başladı.

ELEKTRONİK SİSTEMLER

Savunma Sanayinin geliştirilmesinde en öncelikli konular arasında elektronik sanayi yer alıyordu. Zira çağımızda, askeri platformlar ve silah sistemleri yeni nesil elektronik sistemlerle donatılmadıkça, beklenen performansı göstermeleri mümkün değildi. Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın kuruluşundan itibaren ilk ele alınan elektronik sistemler aşağıda özetlenmiştir.

1. Mobil Radar Projesi

Hava Kuvvetlerinin ihtiyacı olan 13 adet mobil radar projesinin yerli-yabancı ortaklıkla Türkiye’de üretilmesi ve bu alanda tecrübe kazanılması planlanmıştı. Bu proje kapsamında 18 adet komuta - kontrol ve muhabere (C3) sistemi de bulunuyordu. Fransız Thomson-CSF ve Amerikan General Elektrik firmalarından alınan teklifler arasında en uygun olanı Thomson-CSF firmasının teklifiydi.

Projenin komuta-kontrol ve haberleşme sistemi ayrı tutularak ABD’de yerleşik Aydın Corporation firması tarafından üretilmesi kararlaştırıldı. Radar üretimi için de, Thomson-CSF ve TEKFEN ortaklığı kuruldu ve bu ortak şirketin Ankara – Akyurt’da inşa ettiği fabrikada, 400 km menzilli, yüksek teknolojiye sahip radar üretimi tamamlanarak TSK’ya teslim edildi. Bu projeyle; radar, komuta-kontrol-haberleşme (C3), elektro-optik alanlarında kazanılan tecrübeler ASELSAN ve diğer yerli elektronik firmalara devredilmiş ve daha sonraki projeler için elektronik sistemler, önemli ölçüde Türkiye’deüretilmeye başlandı.

2. HF-SSB Haberleşme Sistemi

TSK Vakfı şirketi ASELSAN üretime telsiz projeleri ile başlamıştı. Ancak yeni gelişen ve frekans atlamalı, güvenli ve elektronik savaşa karşı korumalı haberleşme sistemi henüz Türkiye’de yoktu. TSK, bu sistemin Türkiye’ye kazandırılması için talebini 1986’da SSM’na intikal ettirdi. Bu teknolojiye sahip MARCONI (İngiliz), SIEMENS (Alman) ve PLESSY (İngiliz) firmalarından alınan teklifler arasından İngiliz şirketi MARCONI seçildi.

Marconi, Cihan Elektronik ve Elit Elektronik işbirliği ile Ankara – Gölbaşı’nda kurulan fabrikada üretim gerçekleşti. Böylece bu teknoloji de Türkiye’ye kazandırılmış oldu. Yabancı şirketin kontratı bittikten sonra, bu teknoloji de yerli olarak devam etti.

3. F-16 Elektronik Harp ve Radar Projesi

Savaş uçaklarında elektronik harp ve radar sisteminin ve yazılımın milli olması çok önemliydi. F-16 öncesi ABD’den hazır alınan uçakların bu sistemleri Amerikan orijinliydi ve dost-düşman tarifi Varşova paktı ve NATO uçaklarına göre yapılıyordu. ABD eski bir sistemi teklif ediyordu. Türkiye’de üretilen F-16’ların elektronik harp ve yazılım sisteminin milli olması konusunda Hava Kuvvetleri Komutanı ile mutabık kalmıştık. Bunu gerçekleştirmek üzere, İsrail F-16 uçaklarının elektronik harp sistemini geliştiren ABD Loral firması ile işbirliği konusunda 1989’da anlaşma yapıldı. Yerli üretim için Loral Firması, Türk ortak olarak Mikes Mikrodalga Sistemleri Sanayi A.Ş.’yi kabul etti. Bu konuda ABD yönetimi ile pek çok zorluklar yaşandıysa da, Türkiye’nin bu kabiliyeti kazanması başarıyla sonuçlandı.

Bu proje çerçevesinde; F-16 Koruyucu Elektronik Harp Sistemleri yazılımının milli ihtiyaçlara göre olması için Türkiye’de “Elektronik Harp Destek ve Simülasyon Merkezi” kuruluşu planlandı. Bu proje kapsamında Türkiye’de, yazılım ve Elektronik Harp alanlarında önemli tecrübe ve üretim kabiliyeti kazanıldı.

Daha önce bahsedilen kara, deniz ve hava araçlarının ve silah sistemlerinin elektronik aksamları, genelde ayrı tutularak yerli firmalar vasıtasıyla geliştirilmesi ve üretilmesi esas alındı ve bu firmalar desteklendi. Böylece elektronik sanayinde, kamu ve özel sektörde önemli bir altyapı ve kabiliyet oluşturuldu.

1990’lar itibariyle çok ileri bir başarıydı. Türkiye’yi, dünyanın belli başlı ülkeleri arasına sokan bir gelişmeydi.

ARAŞTIRMA – GELİŞTİRME PROJELERİ (AR-GE)

Savunma Sanayinde kritik teknolojilere ve milli yazılım kabiliyetine sahip olmanın hayati önem taşıdığını tekrar vurgulamak isterim. Bu sebeple Ar-Ge’den başlayarak bu alanlarda yerli ürün geliştirme ve üretimi yapma önemli hedeflerden biri olmuştur. SSM’nın kuruluşun 1993’e kadar desteklediği Ar-Ge Projeleri aşağıda özetlenmiştir.

1. Kompozit Yakıt Projesi

Roket yakıtı geliştirmek üzere bu proje TÜBİTAK’a 1986’da verildi ve daha sonra kurulan ROKETSAN’la işbirliği içinde kompozit yakıt üretimi Ar-Ge çalışması tamamlandı ve seri üretimi ROKETSAN’da devam etmektedir.

2. ASELSAN’ın Ürettiği Telsizler İçin ECCM Projesi

Aselsan telsizlerinin güvenilir haberleşme özelliği kazanması için, Elektronik Karşı Karşı Tedbir (ECCM) Ar-Ge ve geliştirme projesine destek verilerek bu konuda kabiliyet kazanılması sağlandı.

3. ASELSAN’ın Stinger Projesi İçin gerekli Ar-Ge Desteği

Bu destekle Aselsan Stinger Projesi’nin Güdüm Elektroniğini başarıyla üretti.

4. Üniversitelere verilen Ar-Ge Projeleri

ODTÜ’ne milimetrik Dalga Elektronik Savaş, Bilkent Üniversitesine Alaşım Yarı İletken Teknoloji Merkezi Kurulması, İTÜ’ne Bor Karbür, Silisyum Karbür ile Kompozit Malzeme Teknoloji geliştirme, BOĞAZİÇİ Üniversitesi’ne Ulusal Savunma Sistemleri İçin Yazılım Geliştirme Konularında Ar-Ge projeleri verildi ve destek sağlandı. Böylece bazı üniversiteler de, savunma sanayi alanında araştırma-geliştirme sürecine dâhil edildiler.

Bu projeler dışında, daha önce bahsi geçen her projenin içinde Ar-Ge gerektiren konulara destek sağlanması ile projelerin yerliliğine güç kazandırılmıştır.

İLERİ TEKNOLOJİ ENDÜSTRİ PARKI VE HAVACILIK MERKEZİ PROJESİ

Başbakan Özal bir gün beni Başbakanlığa çağırdı ve İstanbul Anadolu yakasında büyük bir alan seçilmesi ve burada; Hava Alanı, İleri Teknoloji Parkı, Uçak Bakım ve Modernizasyonu Tesisi, araştırmacılar için İnovasyon Merkezi gibi tesislerin yer almasını ve bu büyük projenin SSM tarafından planlanmasını ve koordinasyonunu istemişti. Her çeşit desteğin verileceğini ve projenin bir müddet sessiz yürütülmesini de ilave etmişti. Bu SSM için sürpriz bir projeydi.

Kiralanan bir helikopterleİstanbul’un Anadolu Yakasını taradık ve bugünkü Kurtköy’de Sabiha Gökçen Hava Alanı’nın bulunduğu yeri tespit ettik. Özal Başkanlığı’ndaki İcra Komitesi bu proje için toplandı ve belirlediğimiz alanın kamulaştırılması, projenin kapsamı ile ilgili karar aldı.

Görev, ön çalışmaları yapan başında bulunduğumSSM’na verildi ve Savunma Sanayi Fonu’ndan gerekli çalışmalar için destek kararı alındı. Proje ile kapsamlı yerli-yabancı uzman bir firmaya Master Planı yaptırıldı. Bu hazırlık çalışmaları bitti, ancak Özal’ın vefatı ve Demirel’in köşke çıkmasıyla, ben de Savunma Sanayi Müsteşarlığından ayrılmıştım. Yeni gelen hükumetler, bu projeyi Savunma Bakanlığı’na devretti. Savunma Bakanlığı da NATO Altyapı Projesi olarak sadece Hava Alanı olarak gerçekleştirdi. AK Parti döneminde, bu projeye Yüksek Teknoloji Parkı ilave edildi ve bu alanda gelişmeler devam ediyor.

Savunma Sanayi Fuarları

Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının, yerli sanayicilerin ve diğer ilgililerin dünyada savunma sanayi alanında gelişmeleri görmesi ve öğrenmesi amacıyla SSM öncülüğüne Türkiye’de de savunma sanayi fuarları başlatıldı. İlk fuar IDEA-87 adıyla Ankara Etimesgut Türk Kuşu tesislerinde düzenlendi. Fuara çok sayıda yabancı firma, iş ve devlet adamları katıldı. Fuarda savaş uçakları, kara, deniz araçları ve elektronik sistemler sergilendi. Mirage-2000 savaş uçağının gösterisi çok ilgi çekti. Yurt dışı savunma firmalarına da sanayicilerimizin katılımı teşvik edildi.

Başarıya Götüren Sebepler

Türk Savunma Sanayi, 7 Kasım 1985’de çıkan 3238 sayılı kanunla kuruluşundan itibaren süratle tahmin edilemeyen hızda gelişme sürecine girdi. 1986 ve 1993 arası alınan kararların ve programa alınan projelerin çoğunda, yukarda belirtildiği gibi 1993’e kadar üretime geçildi. Savunma sanayi sektörü kısa sürede teknolojik gelişmenin ve Türk sanayinin lokomotifi oldu ve bu özelliğini hala da devam ettirmektedir. Bu başarıda, kısa sürede savunma sanayinin cazibe alanı olması sonucu, kamu sektörü yanında, çok sayıda özel sektör şirketinin de yer alması önemli rol oynadı. Bu başarı, hiç şüphesiz, siyasi irade ile bürokrasinin uyum içinde çabasının, kamu kuruluşları yanında yerli ve yabancı özel kuruluşların gayretleri sonucudur.

Bu başarıya etki eden diğer temel faktörler şöyle sıralanabilir:

1.Kurduğumuz yeni sistemin hukuki çerçevesi, karar mekanizması ve finansman sistemi başarıya ulaşmak için çok uygundu.

2.İstihdam şekli, yetki ve sorumluluk ilişkisi hızlı iş yapmaya göre düzenlenmişti.

3.Kaliteli ve liyakatli istihdam için Savunma Sanayii Müsteşarlığı tam yetkili kılındı ve kurum da buna tam olarak bağlı kaldı.

4.Karar organı, Başbakan başkanlığında Genel Kurmay Başkanı ve Savunma Bakanından oluşması büyük bir kolaylık sağlıyordu. Hazırlanan kararları hızla karara bağlayarak, uygulanmasının önünü açtılar ve her aşamada katkı vererek de destek sağladılar. Sorunların çözümünde hep yardım ettiler. ABD ve Avrupa ile ilişkilerde ve sorunlarda, gerektiğinde, en üst seviyede çözümler üretildi.

5.Müsteşarlık yöneticileri ve personeli bu konuda başarıya ulaşılacağına inanmıştı, çalışma saati gözetilmeksizin gece gündüz emek harcanmaya azmetmişlerdi. Böyle çalıştık.

6.Yeni sistemin uygulamaya geçtiği dönem, küresel ekonomin hız kazandığı yıllardı. Savunma Sanayi Müsteşarlığı, teknoloji sahibi yabancı firmalarla yerli yatırımcı kuruluşları ortak yatırıma teşvik ederek, Türkiye’de yeni teknolojik üretimleri hızlandırmaya ve yaygınlaştırmaya ağırlık verdi. O dönemde yabancı yatırımlardan ve teknolojik kazanımlardan en çok yararlanan sektör savunma sanayi oldu.

Müsteşarlığım döneminde;

Başbakanlar: Turgut Özal, Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz ve Süleyman Demirel’di.

Genel Kurmay başkanları; Necdet Üruğ, Necip Torumtay ve Doğan Güreş’ti.

Milli Savunma Bakanları; Zeki Yavuztürk, Ercan Vuralhan, Sefa Giray, Hüsnü Doğan, Mehmet Yazar ve Nevzat Ayaz’dı

Hepsine şükranlarımı sunuyorum, vefat edenleri rahmetle anıyorum.

SONUÇ:

Kuruluşundan itibaren yaklaşık yarım asır geçerli olacak stratejik kararlar doğrultusunda, savunma sanayimiz gelişmesini devam ettirmektedir.

Bu alanda, kamu ağırlıklı firmalar yanında, çok sayıda özel sektör de devreye girmiş, sanayi üretiminde ve ihracatta savunma sanayi önemli bir yere sahip olmuştur.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernizasyonunda, Türkiye sadece alıcı olmaktan çıkmış, teknolojik gelişmede ve yerli üretimlerde önemli mesafe kat etmiştir

Ancak bu gelişmelere rağmen daha önümüzde çok yol vardır, bu alandaki gayretler itidalli bir şekilde ve abartmadan devam ettirilmelidir. Türkiye doğru politikalarla ve doğru kararlarla ilerlemelidir.

İyi yaptığımız işlerde, Türkiye’nin ABD ve Batı ile iyi ilişkilerinin rolü büyük olmuştur, bu iyi ilişkilerin sürdürülmesi Türkiye’nin yüksek menfaatinin gereğiydi. Şimdi de benzer şekilde hareket temek gerektiği açıktır.

BAZI ÖNERİLER

Sanayileşme süreci, bir devlet politikası olarak planlı ve programlı bir şekilde, sabır ve gayretle devam ettirilmelidir.

Güvenlik açısından kritik teknolojilere ağırlık verilmelidir.

Genel sanayi ne kadar güçlü olursa, savunma sanayinin güçlenmesi ve yayılması daha kolay olur.

Savunma sanayinde ve diğer sanayilerde kullanılacak özel malzeme sanayi Türkiye’de gelişmemiştir, bu konuya ağırlık verilmelidir.

Türkiye’de motor sanayi gelişmemiştir. Motor, sivil ve askeri her alanda temel ihtiyaçtır. Artık bu eksiklik giderilmelidir.

Enerji, sağlık, eğitim ve ulaştırma sektörlerinde büyük hacimde ithalat yapılmaktadır. Bu alanlarda savunma sanayi modeli esas alınarak sanayileşme ve yerli üretim teşvik edilmelidir.

Son olarak tekrar ifade edeyim, savunma sanayinin gelişmesinde teknoloji sahibi ve ihracat yapılacak ülkelerle ilişkiler son derece önemlidir.

Devlet hayatı bir bütündür. İktidarlar gelir geçer. Kalıcı olan yapılanlardır. Dün yapılanlar olmasa bugünküler olmazdı. Uzak yakın tarihte, önceleri ve öncüleri unutmamak esastır. Nesiller devir aldıkları mirası kullanarak ilerlerler. Kim memleket için bir taş koymuşsa hayırla anılmayı hak eder. Ben saydığım isimlerin hizmetlerini şükranla anıyorum. Bu hizmetleri devam ettirenlere de minnet ve teşekkürlerimi arz ediyorum.

*Vahit Erdem, 1980'li yılların Savunma Sanayii Müsteşarı, siyasetçi ve emekli büyükelçi.