11 Haziran 2026 Perşembe

Davutoğlu: Beştepe'de sorumluluğu olmayan adamlar devlet aklı ürettiklerini iddia ediyorlar 11/06/2026

"MUTLAK BUTLAN KARARI SONRASI KEMAL BEY’LE KONUŞMADIM"

CHP’de gerçekleştirilen kurultay sürecine yönelik mahkemenin verdiği "mutlak butlan" (hukuken geçersizlik) kararı ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel başkanlık makamına dönmesi yönündeki hukuki tartışmaları değerlendiren Davutoğlu, bu süreçteki diplomatik temaslarını şu sözlerle açıkladı:

"Hukuki kararın ardından Kemal Bey’le herhangi bir görüşmem ya da telefon konuşmam olmadı. Ancak Özgür Özel Bey’i arayarak geçmiş olsun dileklerimi ilettim; çünkü parti içi süreçlere bu denli müdahale edilmesini ve ortaya çıkan bu tabloyu siyaseten doğru bulmuyorum. Eğer Kemal Bey bu süreçte beni arayıp fikrimi sormuş olsaydı, konuya dair nesnel kanaatlerimi kendisiyle de paylaşırdım."

"BEŞTEPE’DE GÖRÜNÜŞTE SEKÜLER AMA GERÇEKTE OTORİTER BİR YAPILANMA VAR"

Türkiye’nin temel yönetimsel sorununun kurumların işleyişindeki "otoriterleşme" eğilimi olduğunu savunan Davutoğlu, iktidarın karar alma mekanizmalarına yönelik eleştiriler getirdi. Kamuoyundaki genel algının aksine farklı bir kurumsal yapı iddiasında bulunan Gelecek Partisi lideri, şu ifadeleri kullandı:

"Şu anki asıl risk unsuru mevcut yönetim sisteminin kendisidir. Siyasi söylemlerde sıkça '28 Şubat zihniyetinin geri gelmesine izin vermeyeceğiz' deniyor. Esasen bugünkü otoriterleşme pratiğinin kendisi 28 Şubat zihniyetiyle eş değerdir."

"Kamuoyu Beştepe’yi (Cumhurbaşkanlığı Külliyesi) tamamen Sayın Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki muhafazakar bir çevreden ibaret zannediyor; fakat durum böyle değil. Orada odaklanmış, görünüşte seküler unsurlar barındıran ancak arka planda dogmatik ve otoriter reflekslerle hareket eden bir yapı mevcut. Herhangi bir siyasi ve hukuki sorumluluğu bulunmayan bu aktörler, kurumsal devlet aklı ürettiklerini iddia ederek kararları şekillendiriyor."

Davutoğlu'nun açıklamalarından satır başları şöyle:

"TÜRKİYE'DE YARGININ BAĞIMSIZ OLDUĞUNU SÖYLEYECEK KİMSE KALMADI"

"Mutlak butlan bu şekilde uygulanırsa Türk siyasetine yeni bir kavram girecek ve hiçbir seçim kesinleşme garantisi bulamayacak. CHP'nin içindeki kavga, onları ilgilendirir daha çok. Beni ilgilendiren Türk siyasetinin nereye gittiği

Türkiye'de teamül, YSK kararlarının tartışmaya açılmaması gerektiği yönünde. Hele 2,5 sene sonra olursa bunun önüne kimse geçemez. Yargı bağımsız, deniyor. Türkiye'de yargının bağımsız olduğunu söyleyecek kimse kalmadı. Keşke hepimiz yargıya güvenebilsek!

Sayın Özgür Özel beni ziyarete geldiğinde 'Partiye hukukî operasyon var' dedi. Ben de ona 'Hukuku beklemeyin, kendiniz partide etik soruşturma kurulu kurun. Bu iddiaların olduğu belediye başkanlarını iktidar müdahale etmeden siz partiden ihraç edin' dedim. 3 tanesini böyle ihraç etselerdi iktidarın argümanı elinde kalmazdı.

Mutlak butlan kararı sonrası Kemal Bey'le hiç konuşmadım. Özgür Bey'i arayıp geçmiş olsun dileklerimi ilettim, çünkü yapılan iş yanlıştı. Kemal Bey beni aramış olsaydı kanaatimi söylerdim.

O aramadıkça benim aramam, yapılan işlemi doğru bulduğum anlamına gelirdi. Arasaydı, aramızdaki hukuk gereği 'Hukukî kararı yok sayamazsınız ama Türkiye'deki ana muhalefet partisinin sarsılmaması gerekir, siz de bu partinin Genel Başkanı'sınız'" derdim."

"28 ŞUBAT ZİHNİYETİ BURADAKİ OTORİTERLEŞMEDİR"

"İki tarafın da 2023 ve 2024'te yaşadığı travmalar var. 2023'te Altılı Masa kaybedince CHP'de travma oluştu, Sayın Erdoğan ve Bahçeli'de aşırı özgüven oluştu. 2024'te AK Parti travma, CHP kibirli özgüven yaşadı. 2023'teki AK Parti kibriyle 2024'teki CHP kibri aynı sonucu doğurdu.

2025'ten itibaren, yani Sayın İmamoğlu'nun tutuklanmasından itibaren yenilgi içindeki iktidar yolsuzluklar üzerinden siyasete yön verme imkânı kazandı ve o travmayı atlattı, karşı tarafın zaafı yardımıyla. CHP ise kendi kibrinin kurbanı oldu ve çok rahat hareket etmeye başladı. Nasıl olsa iktidara geliyorum diye, bizler dâhil birçok şeyi rencide eden tutumlar takındı. Belediyelerde rahat davranmaya başladı.

“Nasıl olsa ben iktidara geliyorum” diye bir çok şeyi rencide edilen muamele ile karşılaştık. Bu kadar hatayı bu kadar kısa sürede yapabilmek için aşırı özgüven gerekir. “İktidarla Kemal Bey anlaştılar” genel olarak kamuoyundaki algı bu. Sen buna karşı nasıl siyaset yapacağına bakmalısın. Özgür Bey normalleşme döneminde Sayın Erdoğan ile görüştü. O zaman için doğruydu, ben de destekledim. Sayın Erdoğan şu anda Cumhurbaşkanı şapkasıyla davranmıyor. Yanlışlık burada. Eski danışmanı olarak şunu söyleyebilirim: Sayın Erdoğan Cumhurbaşkanlığı şapkasını takıp Türkiye’nin nereye gittiğine bakmalı. Türkiye’de bu anlamda bir Cumhurbaşkanı boşluğu var. Sayın Erdoğan’ın vizyon çizen konuşmalarında bile muhalefete bir yüklenme var. Dünya ve bölge kaynıyor. Türkiye’de tartışılan konular bizim ölçeğimizde büyük zaaf.

Bugün karşı karşıya olduğumuz şey AK Parti ya da CHP sorunu da, otoriterleşme sistemi yerleştiriliyor. Buna meydan okunursa da o taraf daraltılıyor. Açık söyleyeyim bu sistemin başında AK Parti değil, CHP olsa onlar da aynı şeyi yapar. Aynı şekilde otoriterleştirir. Tehlike olan sistemin kendisi. 28 Şubat zihniyetinin geri gelmesine izin vermeyeceğiz deniyor. 28 Şubat zihniyeti buradaki otoriterleşmedir."

"BEŞTEPE'YE ÇÖREKLENMİŞ HİÇBİR SORUMLULUĞU OLMAYAN ADAMLAR DEVLET AKLI ÜRETTİLERİNİ İDDİA EDİYORLAR"

"Türkiye'de üç siyasal akım var: muhafazakârlık, milliyetçilik, seküler/sosyal demokrat çizgi. Biz şu anda bu üç akımın iktidarda otokratik versiyonlarını görüyoruz; MHP, AK Parti ve Beştepe'ye çöreklenmiş görünüşte seküler ama gerçekte Marksist dogmalardan kaynaklanan otoriter bir yapılanma var. Herkes Beştepe'yi Tayyip Bey'in etrafındaki muhafazakâr bir çevre zannediyor, hayır! Beştepe'deki hiçbir sorumluluğu olmayan adamlar devlet aklı ürettilerini iddia ediyorlar."

"'BİZ SİZİ GÖRDÜĞÜMÜZDE TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİ GÖRÜYORUZ' DİYORLAR"

"Dün Mesrur Barzani ve KDP ile 2,30 saat görüştüm. Bir resmi görevim yok tabii. Onların dediği ise "Biz sizi gördüğümüzde Türkiye Cumhuriyeti devletini görüyoruz". “Ne tavsiye ediyorsunuz” diye soruyorlar.

“Amerika ve İran arasında nerede duralım?” diye sordular O zaman onlara sakın ha savaşın tarafı olmayın dedim. Orta Doğu’nun önemli iki kartı var biri Kürt kartı diğeri Filistin kartı.

“Irak içinde ne yapılmalı?” diye sorduklarındaysa “Kendi içinizde mücadele etmek yerine Bağdat bölgesinde etkili olun” dedim. Son olarak da Kürt bölgesinde hükûmet kurulamaması hakkında bir hükûmetin nasıl kurulacağını konuşuyoruz. "

"KANDİLİ BOŞALTMA MESAJI VERDİM AMA BENİM DEVLET ADINA BİR ŞEY SÖYLEME GÖREVİM YOK"

"Kandili boşaltma mesajı verdim ama benim devlet adına bir şey söyleme görevim yok. İlk ve son gidişimde de bu mesajı verdim. Onlar da özellikle Erbil kanadı da bu konuda ciddi. PKK onlar için de bir tehdit. Onlar da PKK’nın tasfiyetsini kendi açılarından çıkar olarak görüyor."

Çözüm: Riske rağmen değil, risk nedeniyle Adnan Boynukara+11/06/2026

PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesine ilişkin süreç ilerledikçe örgüte yönelik, geçmişten kaynaklı kaygılar daha fazla gündeme geliyor. Yazılanlar ve konuşulanlar dikkate alındığında, “Hayır, bu örgütü tanımıyorsunuz” deme imkânım yok. Hatta daha ileri gidilebilir ve değerlendirme yapanların haklı olduğunu, tarihin onlara hak verdiği anların çok olduğunu kabul edebilirim. Mesela, 1999’da Öcalan yakalandığında örgüt çözüldü mü? Hayır. 2005 yılında örgüt isim değiştirerek yeniden yapılandı mı? Evet. 2013-2015 Çözüm Süreci gerçek bir dönüşümle mi kapandı? Hayır. Sürece destek verenler hayal kırıklığına uğradı mı? Kesinlikle evet. Örgüt, terörü şehirlere indirdi mi? Evet, hatta şehirleri yaşanılmaz hâle getirmeye çalıştı. Suriye’de sosyolojik gerçekliğe rağmen sabote edici bir tutum sergiledi mi? Evet, sergiledi. Bunların hepsi ciddiye alınması gereken kaygılar.

Bu kaygıları taşıyan insanların önemli bir kısmı meseleyi uzun yıllardır takip eden kişiler. Onlarla aynı tarihi okuyoruz ama farklı bir sonuca varıyoruz.

BELFAST’TA DA ŞÜPHE VARDI

Kuzey İrlanda barış müzakerelerini yürüten ABD’li arabulucu George Mitchell, anılarında Belfast sokaklarında yabancıların kendisine yaklaştığını ve şöyle dediğini yazar: “Teşekkürler Senatör, ama zamanınızı boşa harcıyorsunuz”. Mitchell bu cümleyi yıllarca duyduğunu söyler. IRA’nın tarihine bakıldığında, sürece şüpheyle yaklaşan bu insanlar haksız değildi. Örgüt ateşkesi bozmuş, müzakere masasını terk etmiş ve 1994 ateşkesinin ardından 1996’da Londra’da bombalı saldırı düzenlemişti. Ama 1998’de Hayırlı Cuma Anlaşması imzalandı. 2005’te IRA tüm birimlerine silah bırakma emri verdi ve uluslararası denetçilerle çalışarak cephanesini tamamen tasfiye etti. 2007’de ise onlarca yıl boyunca şiddetle karşı karşıya gelen iki tarafın liderleri, Sinn Féin’den Gerry Adams ve DUP’dan Ian Paisley, iktidarı paylaşmak üzere bir araya geldi ve koalisyon hükümetini kurdular. Şüpheciler yanıldı mı? 1996’daki Londra bombalamasına, defalarca askıya alınan sürece, IRA’nın silah bırakmayı yıllarca ertelemesine bakarsanız, hayır. Ama 1998’de imzalanan anlaşma, 2005’te teslim edilen silahlar ve 2007’de kurulan koalisyon hükümeti onları da şaşırttı.

GEÇMİŞ GELECEĞİ YAZMAZ

Eleştirilerin özündeki mantığa bir itirazım var: “Bu örgüt geçmişte bunu yaptı, o zaman yine yapacak.” Bu cümle tarih bilgisi değil, geçmişin tekrar edeceğine dair geleceği geçmişe mahkûm eden bir mantık. Bu yaklaşım, ihtiyatlı olmakla aynı şey değil, geçmişi geleceğin değişmez kaderi gibi okumaktır. Geçmişte yaşananlar göz önünde bulundurulabilir, geçmişten önemli dersler çıkarılabilir ama geçmişin geleceği belirlemesine izin verilemez.

IRA yıllarca barışın mümkün olmadığının kanıtı olarak gösterildi. FARC için Kolombiya’da benzer şeyler söylendi. İki süreç farklı sonuçlar verdi, biri kalıcı bir barışa ulaştı, diğeri çetrefilli de olsa ilerledi. Sonuçta her ikisi de şunu gösterdi: Geçmişteki şiddet, geleceği kesin olarak belirlemez. Hiçbir örgüt koşullarının üzerinde değildir ve PKK’nın koşulları da köklü biçimde değişmiş durumdadır.

KOŞULLAR BU KEZ FARKLI

Ancak “yine aynı” diyenlere karşı “bu kez farklı” diyebilmek için somut gerekçeler sunmak gerekir. Öcalan’ın Şubat 2025’teki çağrısının ardından PKK, Mart 2025’te kongre düzenleyerek kendini feshettiğini ilan etti ve sembolik bir silah bırakma töreni gerçekleştirdi. TBMM’de neredeyse tüm partilerin katılımıyla Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kuruldu ve Şubat 2026’da örgün tasfiye sürecini ve geri dönüşleri içeren bir yol haritası açıkladı.

Peki bu sefer yapısal olarak farklı olan ne?

Birincisi, jeopolitik zemin köklü biçimde değişti. Suriye iç savaşının oluşturduğu tablo, PKK’nın bölgedeki stratejik konumunu zayıflattı. Suriye’de yaşanan rejim değişikliği ve ABD’nin Suriye politikasında yaşanan değişim, özelde YPG’nin, daha genel olarak da örgütün manevra alanını daralttı. Örgüt Suriye’de kontrol ettiği alanlardan çekilmek zorunda kaldı ve Suriye Kürtleri yeni Şam yönetimine entegre oldu. Önceki süreçlerde mevcut olmayan bu dışsal baskılar, örgütün hesabını değiştirdi.

İkincisi, Öcalan’ın bu kez kullandığı dil oldukça farklı. Örgütün feshini ve silah bırakma gereğini devlet ile yürütülen görüşmelerden çok zamanın ruhuna ve amaç ile araçlar arasında oluşan açığa dayandırıyor. Ama bunu söylerken eleştirenlerin, “her seferinde böyle konuştu” şeklindeki itirazlarını da duyuyorum. Haklı olabilirler. Bu yüzden dili değil, dili mümkün kılan koşulları esas almak gerekiyor.

Üçüncüsü, kurumsal çerçeve daha belirgin. Önceki süreçlerde görüşmeler büyük ölçüde gayri resmi kanallar üzerinden yürüdü. Bu kez Meclis komisyonu kuruldu, siyasi partilerin tamamına yakını komisyona üye verdi, komisyon kapsamlı bir rapor ve yol haritasını kamuoyuyla paylaştı.

Dördüncüsü, sürecin MHP lideri Bahçeli’nin desteğiyle yürütülmesi hem siyasal hem de toplumsal alanda oluşabilecek muhtemel dirençleri sınırlandıran bir işlev görüyor. Sürece yönelik desteğin yüzde 50’lerin üzerinde seyretmesi, sürece karşı çıkan siyasi aktör ve partilerin zemin bulamaması da bu hususun önemini gösteriyor.

Ayrıca örgütün insan kaynağı, hareket alanı ve toplumsal etkisi de geçmiş dönemlere kıyasla daha sınırlı bir noktada bulunuyor.

ÖRGÜTÜN ZAYIFLAMASI ÇÖZÜM DEĞİL

Bir itiraz daha var, üzerinden geçmemek gerekiyor. “Örgüt zaten bitmişti. Güvenlik operasyonları işe yaradı ve örgütün eylem kapasitesi büyük ölçüde kırıldı. O zaman bu süreç neden başladı?” Bu değerlendirmenin kısmi bir gerçeklik payı var. Ama bir örgütün zayıflamış olması ve çatışmanın bitmesi, çatışma riskinin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Güvenlik politikaları şiddeti sınırlandırır, ancak kalıcı bir çözüm inşa etmez. Nitekim, tam da bu nedenle, dünyada yaşanan bütün çatışma süreçleri ancak siyasi bir çözüm süreciyle sonuçlandırılmıştır. Ayrıca, örgütün zayıfladığı, toplumsal desteğinin gerilediği dönemler, siyasal çözüm için en uygun zemini oluşturur.

Çözüm süreçleri çoğu zaman çatışmanın en güçlü olduğu dönemlerde değil, silahın artık anlamlı bir gelecek vaat etmediğinin görüldüğü dönemlerde mümkün hale gelir. Sonuç olarak, örgütün zayıflamış olduğu gerçeği, yeni bir çözüm teşebbüsünün gereksizliğine değil, tam da zamanı olduğu tezine gerekçe oluşturuyor. Örgüt zaten zayıflatıldığı için, mevcut süreç, örgütün eylem yapma kapasitesini zayıflatmak için değil, örgütü feshetmek ve yeni bir çatışma ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak için yürütülüyor.

ALTERNATİF NE?

Süreci desteklememek güvenli bir seçenek değildir. Çünkü statüko da bir risktir. Üstelik maliyeti çok daha somut ve belgelidir. Burada ayrıntılara girmeye gerek yok, kırk yıllık çatışmanın sosyal, siyasal, ekonomik ve jeopolitik faturası ağırdır.

George Mitchell, Kuzey İrlanda’ya ilişkin yazdıklarında işsizlik ile şiddet arasındaki derin bağa dikkat çeker. Umutsuzluğun, istikrarsızlığın ve çatışmanın temel yakıtı olduğunu vurgular. Bu gözlem Türkiye’nin güneydoğusu için de geçerlidir. Şiddetin gölgelediği yarım asra yakın sürede Güneydoğu’nun ekonomik potansiyeli büyük ölçüde heba oldu, bölgenin genç nüfusu ya göç etti ya da çatışmanın içine çekildi.

Sürecin başarısız olma riski gerçektir. Ama sürecin hiç başlamamasının ya da çökertilmesinin maliyeti de gerçektir ve bu maliyeti zaten yaşıyoruz. “Sürece karşı çıkıyorum” demek, ister istemez şu soruyu da beraberinde getirir: Peki ne öneriyorsunuz? Bu soruya ikna edici bir yanıt verilmesi gerekiyor. Tam da bu nedenle mesele riskin olup olmaması değil, hangi riskin daha yönetilebilir olduğudur.

DESTEK BAŞKA, GÜVEN BAŞKA

Burada net olmak gerekiyor. Süreci desteklemek, örgüte güvenmek anlamına gelmiyor. İki şeyi birbirinden ayırt etmek zorunlu. Olası riskleri görmek ile sürece tümden karşı çıkmak aynı şey değildir. Tedbirler konusunda duyarlı olmak ile süreci tahrip etmek aynı şey değildir. Süreci desteklemek; adımların denetlenebilir olmasını istemek, her aşamanın geri dönülebilir mekanizmalarla güvence altına alınmasını talep etmek ve süreç ilerlerken güvenlik tedbirlerini askıya almamak anlamına gelir. Geçmiş çözüm sürecinde bu konuda yapılan eleştiriler boşuna değildi. Örgütün olası farklı adımlarına karşı hazırlıklı olmak, sürece ihanet değil, süreci korumaktır. Bunlar sürecin önündeki engeller değil, sürecin sağlıklı işlemesi için gerekli koşullardır.

Mitchell, “Hayırlı Cuma” sürecini değerlendirirken anlaşmanın bir varış noktası değil, başlangıç noktası olduğunu vurgular. Barışı garanti etmiyordu, ama mümkün kılıyordu. IRA’nın silah bırakmayı yıllarca ertelemesi, sürecin defalarca askıya alınması, hatta anlaşmadan hemen sonra gerçekleşen ve onlarca kişinin hayatını kaybettiği Omagh bombalaması bile bu başlangıç noktasını ortadan kaldırmadı. Bu ayrım tüm çözüm süreçlerinin özünde yatar.

KORKUYA KARŞI CESARET DE BİR TERCİH

Gerry Adams, yıllar sonra Sinn Féin’in en sert düşmanı olan David Trimble’ın anlaşmayı desteklemek için ne kadar cesaret gerektirdiğini ancak onun ölümünün ardından tam olarak kavrayabildiğini söyledi. Trimble, kendi tabanından gelen yoğun baskıya rağmen imzayı attı. Tarih onu haklı çıkardı.

Şiddette düşman bellidir. Çözümde ise çoğu zaman en büyük engel karşı taraf değil, kendi korkularımızdır.

Aynı tarihi okuyoruz. Ben kendi adıma o tarihten şunu öğrendim: Geçmişteki başarısızlıklar, gelecekteki çabaların anlamsız olduğunun kanıtı değildir. Aksine, neye dikkat etmemiz gerektiğinin haritasıdır. Riskleri görmenin amacı hareketsiz kalmak değil, onları yönetebilmektir.

Bu haritayı elimizde tutarak yürümeliyiz. Çünkü en büyük risk, riskten kaçınmaktır.

ADNAN BOYNUKARA, 25 ve 26. dönemlerde Adıyaman milletvekili olarak TBMM’de bulundu. Boynukara, Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olarak görev yapmaktadır

10 Haziran 2026 Çarşamba

Adalet! Hemen şimdi Prof. Dr. Ahmet Özer+09/06/2026

Adalet duygusu, vicdanın ikiz kardeşidir ve insanın en temel ayırıcı özelliğidir. İnsanın ayırıcı özelliğinin akıl olduğu söylenir genellikle ama bu eksiktir, zira akıl derece farkı ile hayvanlarda da bulunur. Aslolan vicdandır ve vicdanın dayandığı adalet duygusudur. Adalete dair düzenlemeler, insanın kendi içindeki yıkıcı, tahrip edici gücü engelleme ihtiyacından ortaya çıkmıştır. Bu tahripkarlığın karşısına dikilmek ve onu engellemek için insandaki güç adalete aktarılmış ve diğer her şey karşısında adaletle dengelenmiştir. Onun için, güçsüz adalet aciz, adaletsiz güç zalimdir.

Zira insan, pür iyi bir varlık değildir, iyiliğin yanında kötülüğü de içinde barındırır. Kötülük bazen hem kendisi hem insanlık için hem doğa hem de diğer canlılar için tahripkâr ve yıkıcı olabilir. Bunu engellemek için adalet duygusunu ete kemiğe büründürmek gerekmiş, insan aklı tarihi süreç içinde bunun için bazı mekanizmalar icat etmiştir.

ADALET ZAAFA UĞRARSA!

Adalet duygusu örselendiğinde, zaafa uğradığında devlet zaafa uğrar ve bu da toplumda güvensizlik, ümitsizlik ve kutuplaşma yaratır. Bugün yaşananlar nedeniyle toplumun kahir ekseriyeti hukuka güvenmediği gibi birbirine de güvenmiyor. Oysa bütün ilişkilerin temelinde güven vardır, güvensizliğin başladığı yerde her şey biter. Etrafınıza bakın, gençlerin geleceğe olan umutları sönüktür o nedenle ülkeyi terk ediyorlar. Toplumun bireyleri kendi geleceklerine dair umutsuzluk içinde. Oysa umudun yitirilmesi büyük bir felakettir. Konfüçyüs’ün bir sözü var, der ki, bir insan parasını kaybederse bir şeyini kaybeder; onurunu kaybederse çok şeyini kaybeder, ama eğer umudunu kaybederse her şey bitmiş demektir.

Ayrıca adaletin yokluğu ya da örselenmişliği kutuplaşmayı derinleştirmektedir. Muktedirler camiasında herkes “kendine Müslüman” modunda hareket ediyor ve bulunduğu mevzide karşısındakine düşman gibi yaklaşıyor ve eğer hukuk da elindeyse hukuku kullanarak rakiplerini yok etmeye çalışıyor. Oysa hukuk herkesin üzerinde anlaştığı ortak bir oydaşma merkezidir, hukuk eğer gerçek anlamda adalet dağıtma aracı haline gelirse kutuplaşma da ortadan kalkar, senin adaletin, benim adaletim olmaz, adalet olur. Bunun sonucunda, herkes için adalet dağıtan hukuk olursa o taktirde tarafsız ve bağımsız mahkemeler olur ve toplum huzur bulur. Huzur diğer bütün her şeyin üstünde yükseldiği kaidedir, onu yok ederseniz diğer her şey şu ya da bu şekilde yerlerde sürünür.

Hukuk da hukuksuzluk da suya atılan bir taş gibidir, etrafını dalga dalga yayılarak etkiler. İnsan ilişkilerini etkiler, toplumsal sosyolojiyi etkiler, ekonomik ilişkileri etkiler, kamu düzenini etkiler, ailelerin düzenini, güvenini ve huzurunu etkiler, hasılı kelam her şeyi etkiler. Hukuku düzeltemeseniz hiçbir şeyi düzeltemezsiniz.

NİETZSCHE’NİN DÜŞÜ

Alman düşünür Frederic Nietzsche bu konuda şöyle der: İnsanoğlunun kal-u beladan beri iki büyük sorunu olagelmiştir. Bunlardan biri anlamsızlık sorunudur öbürü de eşitsizlik meselesidir. İnsanoğlu anlamsızlığı gidermediği taktirde yaşam onun için anlamını kaybeder bu taktirde nihilizme (hiççiliğe) kayar. Hayat kişi için hiçleştiği taktirde ya aktif nihilizme ya da pasif nihilizme kayar ve yaşamını mahveder. Pasif nihilizm yaşamdan kopuk içe kapanmayı ve çürümeyi getirir, aktif nihilizm ise anarşizme götürür. Üçüncü yol ise intihara uzanır. Görüldüğü gibi anlamsızlığın yarattığı nihilizm insanoğlu için çıkmaz yoldur. Bundan kurtulmanın yolu sanattır, edebiyattır. Zira insanın içindeki yaratıcı gücü kullanması hem onu hayata bağlar hem de hayatı anlamlı hale getirir.

Nietzsche’ye göre insanoğlunun cebelleştiği ikinci önemli sorun ise eşitsizliktir. Her türlü eşitsizliği gidermenin yolu adaletle ancak sağlanabilir. Adalet hukukla dile gelir, hukuk mahkemelerde neşvünema bulur. Bulur mu gerçekten? Hayır ne yazık ki bizim gibi ülkelerde bulamıyor? Zira bugüne kadar insanoğlu ne tam olarak sanata ulaşabilmiş ne de tam olarak hukuku uygulayabilmiştir, mücadele devam ediyor.

Fakat şu var ki mükemmel olmazsa da hukukun işlediği sistemler ve ülkeler vardır. Bu genellikle gelişmiş demokrasilerdir. Oralarda bir hukuk düzeni vardır, hukuk güvenliği söz konusudur ve hukuka duyulan güven yüksektir. İşte bu, toplumu bir arada tutan temel güven bileşkesidir.

HUKUK SİYASETİN VESAYETİNDEN ÇIKMALI

Bizim ülkemizde ise durum bambaşkadır. Hukuk hiçbir dönem tarafsız ve bağımsız olmasa da hiçbir dönem şimdiki kadar taraflı ve siyasete bağımlı olamamıştır. Oysa bizim anayasamızın 2. Maddesi ülkenin bir hukuk devleti olduğunu vazeder. Yani en temel üstün gücün hukuk olduğu ve hukukun herkes için eşit olduğunu eşit işlediğini vazeder. Peki pratikte öyle midir, ne yazık ki hayır.

Günümüzde hukuk siyasallaşmış ve adalet dağıtamaz hale gelmiştir. İktidarın emrine giren hukuk toplumsal adaleti sağlamak yerine iktidar sahiplerinin emrinde onların iktidarlarını sürdürmenin aracı haline gelmiştir. Bu da başka büyük bir tehlikeye yol açmış; hukuka olan güven yerlerde süründüğü gibi bizi bir arada tutan hukuk güvenliği de ortadan kalkmıştır.

Oysaki demokrasinin ruhu adalettir, adalet zaafa uğrarsa devlet zaafa uğrar. Zaafa uğramış bir devletin kimseye bir yararı olmaz. Ve hukuk zulme karşı mücadelenin bilimi olmazsa kendisi zulmün aracı haline gelir. O taktirde toplumu bir arada tutan temel çimento olan hukuk çöktüğünde çürüme, bozulma başlar ve toplumsal boşluklar oluşur. Bu boşluk mafoyozi ilişkiler, rüşvet, irtikapla dolar, kamu düzeni bozulur toplum yavaş yavaş yozlaşır, çürüme başlar ve giderek geri dönülmesi zor toplumsal yaralar meydana gelir. Bir devlet ve o devlette yaşayan insanlar için en büyük tehlike ve en büyük tehdit budur.

ADALET HEMEN ŞİMDİ

Peki bu kısır döngüden nasıl çıkılır? Elbette adaletle hem de hemen, şimdi. Günümüzde yapılan araştırmalarda ülkemizin en temel iki probleminden biri açlık ve yoksullukken diğeri hukuksuzluk ve adaletsizliktir. Bu iki büyük problemin oluşturduğu vasat atom bombası kadar tehlikelidir. Vakit varken önlem anlamak gerekir, yarın geç olabilir. O nedenle adalet, hemen şimdi diyoruz. Bu sırf laf olsun diye söylenmiş bir şey değil, toplumun sos verdiği bir acil çağrı ve adalet çığlığıdır.

Zira insanlar en ufak bir ihbarla tutuklanıyor. İstisna olması gereken tutuklama bir fetişizme dönüşmüş durumda. Seçilmiş insanlar aylarca hatta yıllarca içerde iddianame bekliyor. Oysa geç gelen adalet, adalet değildir. Savcılar ve yargıçlar hakkaniyet ölçüsü, adalet duygusu ve vicdanın sesi ile değil iktidar sahiplerinden gelen seslere kulak kabartıyor ona göre kararlar veriyorlar. Yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet irtikapla açılan davalar benzeri araçlarla sürdürülüyor.

Siyasi partilere polis zoruyla giriliyor. Belediyelere kayyum atanıyor, partilerin seçimleri butlanla geçersiz kılınıyor. Geçersiz kılınanın aynı zamanda yüksek seçim kurulu ve seçim hukuku olduğu unutuluyor. Geçersiz kılanın seçme ve seçme hakkı olduğu unutuluyor ve bunun demokrasiye çok büyük zarar verdiği görmezden geliniyor. Darbeye uğrayanın demokrasinin son kırıntıları olduğu görmek istenmiyor.

Bu gidiş iyi bir gidiş değildir, bu gidiş derhal durmalı, üstünlerin hukuku değil hukukun üstünlüğü ihya edilmelidir. Gücün hukuku değil hukukun gücüne sığınılmalıdır. Zira toplumun temel güvencesi hukuktur ve hukuk bir gün herkese lazım olur.

*Prof. Dr. Ahmet Özer, Esenyurt Belediye Başkanı.

8 Haziran 2026 Pazartesi

Metin Külünk ve Cansu Çamıbel 8 Haziran 2026 00:00

AKP’li Metin Külünk: AK Parti içinde Londra-Tel Aviv hattından beslenen bir grup Erdoğan yenilgisinin zeminini hazırlıyor; aynı akıl CHP'yi Özel'e teslim etmek için devrede

Metin Külünk, Millî Görüş geleneği içindeki en sert damarlardan biri olan Akıcılar Derneği içinde yetişmiş bir siyasetçi. Kuruluşundan itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi’nde İstanbul İl Teşkilatı Başkanlığı dahil önemli görevler yaptı. 2011-2018 yılları arasında üç dönem milletvekili seçildi. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine karşı sokağın örgütlenmesinde rol oynadığı konuşuldu. En son AKP’nin 2021’deki MKYK’sında görev aldı. Suç örgütü lideri Sedat Peker’in 2021 yılındaki ifşa videolarında ismi geçen siyasetçilerden biri olduğu için o gün bugündür Peker’le ilişkisi tartışılıyor. Hatta o sürecin ardından ‘tasfiye’ edildiği de söylendi. Kendisi tasfiye iddiasını kabul etmese de artık aktif görevde değil. Partisine yönelik eleştirilerini sosyal medya aracılığıyla paylaşıyor, YouTube’da dikkat çeken yayınlar yapıyor. Ancak yine de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a toz kondurmuyor. O açıdan hâlâ “reisçi” olduğunu varsayabiliriz. 

Kendisiyle Türkiye siyasal tarihinin bu anında söyleşmek istememin temel sebebi aktif görevde olan Adalet ve Kalkınma Partililerin bu tür derinlikli konuşmalardan itinayla kaçıyor olmasıydı. Nitekim telefon ettiğimde esprili bir biçimde “Ben arkadaşların eksiğini kapatmaya çalışırım” dedi. Bu arada söyleşi için sözleştiğimiz gün Instagram hesabından yaptığı fotoğraf paylaşımı dikkatimi çekti. 1994 seçimleri sırasında üstü açık bir arabanın üzerinden halkı selamlayan Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve yanında Tayyip Erdoğan, arabanın kaputunda ise Metin Külünk oturuyor. 

Bu söyleşinin pek çok manşeti olmakla beraber bana kalırsa en kıymetli tarafı hükümetin 2013’ten bugüne en kritik siyasal anlarda sarıldığı “üst akıl” ya da “dış üst akıl” ya da “dış mihrak” söyleminin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha göstermiş olmasıdır. Zira Metin Külünk’e göre Ekrem İmamoğlu’nu Tel Aviv-Londra hattındaki bir akıl, bir “proje” tasarımı olarak Türkiye’nin gündemine sokmuş. Külünk bu iddiada bulunurken nedense ABD’nin ismini geçirmiyor. Sonra dönüp dolaşıyor ve ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Thomas Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” konusundaki çıkışlarını yeni bir Siyonist bölge tasarısı olarak eleştiriyor. Hatta hükümetin Barrack’a bir yanıt vermiyor olmasına kızıyor. Sonra Türkiye’de bir sonraki seçimleri kimin kazanacağını düşündüğünü sorduğumda “Ben bu sürecin Sayın Cumhurbaşkanımızla geçirileceğini görüyorum” diyor. “Bu süreç” dediği de dünya sisteminin yeniden tanımlanması! Yani Külünk’ün atıfta bulunduğu “üst akıl” İmamoğlu projesini devreye sokmuş ve başarılı olmasını istemiş ama ne hikmetse yeni dünya düzenini Erdoğan’sız kuramazmış. 

Külünk’ün “dış üst akıl” teorisine göre Ekrem İmamoğlu projesi için çalışanlar arasında Adalet ve Kalkınma Partililer de var. Hatta öyle ki bu kişiler – isim vermiyor- 2024’ten beri sandıkta bir Erdoğan hezimeti için çalışıyorlar. Havlu atmış da değiller, “mutlak butlan” kararından sonra Özgür Özel'e CHP'yi teslim etmek için ilgili kurumlara müdahale ederek ya da iletişim kurarak ilerliyorlar. Sizi söyleşiyle baş başa bırakmadan önce Ankara’da Külünk gibi düşünen başkaları olduğuna şahit olduğum bilgisini bir not olarak düşmüş olayım. 

Metin Külünk ve Recep Tayyip Erdoğan “Düşünün ki Türkiye’nin pek çok şeyi başardığı bir ortamda gençler çekip gitmeyi düşünüyor, gençlerin bu güvensizliğinin kökenini sorgulamak zorundayız”

-19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları tutuklandığından beri toplumun ve gençlerin nabzını ölçen pek çok kamuoyu araştırması yapıldı. Bulgular az çok benzer. Toplum Türkiye’nin geleceğinden umutsuz. MAK Araştırma’nın 19 Mayıs 2026 tarihli araştırması da net olarak ortaya çıkardı bu durumu. Araştırmadan iki gün sonra mahkemeden CHP’nin seçilmiş yönetimini indirip eski yönetimi yönetime oturtan “mutlak butlan” kararı çıktı. Dolayısıyla henüz bu siyasi müdahalenin sonuçlarının sahaya nasıl yansıdığını da bilmiyoruz. Ama MAK Araştırma diyor ki; “Başka ülke vatandaşlığı verilse Türkiye'yi terk etmeyi düşünecek gençlerin oranı yüzde 64.” Dahası gençlerin yaklaşık yüzde 75’i işe alımlarda liyakatin dikkate alınmadığını, kayırmacılık olduğunu düşünüyor. Aynı gençlerin siyasete iktidar eliyle müdahale ediliyor olmasını görmeme ihtimali var mı sizce?  

Türkiye'de hiçbir gelişmeyi siyasetten bağımsız düşünmek mümkün değil bir kere. Biz toplum olarak siyasete doğan bir milletiz. Severiz, ilgimiz yüksektir. Dolayısıyla hiçbir gelişmeyi siyasetsiz okumak mümkün değil. Yani toplumun bu gelişmeleri birbirinden bağlantısız düşünmemesi gayet normal. Kritik soru şu ise şu; siyaset toplumu anlıyor mu? Ben özellikle son üç yıldır bütün partilerin toplumla bağının zayıfladığını görüyorum. Ve karşılıklı olarak zihin dünyamızın kapıların birbirine kapatıldığını görüyorum. Bu çok tehlikeli. Çünkü biz aynı vatanda yaşıyoruz, siyaseten farklı düşünebileceğimiz ama birbirimize bağlıyız. Siyasetin kuantum kavramını keşfetmesi lazım. Birbirimize bağlılık noktalarımızı çoğaltmamız lazım. Siyaset yukarıda bunu yapmadığı zaman sizin ifade ettiğiniz rakamları görürüz. Hadi bunların bir kısmını abartı diyelim. Diyelim ki gençlerin yüzde 50’si söylediğiniz şekilde düşünüyor. Bu siyasetin gereken dili üretemediğinin yeterli göstergesidir. Ben sokaktayım ve gençlerle iç içeyim, bu durumu sokakta da görüyorum. Gençlerin özellikle sosyal medya üzerinden karşı karşıya kaldıkları psikolojik operasyonlar da Türkiye'nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan istikrarsızlıklar da onları çok etkiliyor. 

-Etkilemenin ötesinde bir şey söylüyor bahsettiğim araştırma verisi; Türkiye’deki genç nüfusun yüzde 64’ü derhal ülkeyi terk etmeye hazır!

Bu rakam o araştırmanın söylediği gibi değil de velev ki yüzde 20 olsun o dahi düşündürücü olurdu. Düşünün ki Türkiye'nin birçok şeyin başardığı bir dönemde gençlerimiz bunu düşünüyor. İşte Türkiye'nin savunma sanayindeki başarılar ortada. Türkiye kendi çipini geliştirme sürecinde. Keza uzayla ilgili çalışmalar Türkiye'nin gündeminin merkezine konulmuş. 

-Metin Bey, Kuzey Kore de nükleer silah üretebiliyor. Bu tür ülkeleri referans alacaksak tamam. 

Bütün bunları başaran bir Türkiye'de bu gençlerin neden yüzde 64'ü “Türkiye'nin dışında bir fırsat olursa ben çeker giderim” cümlesini söylüyor? Bu sorunun yanıtını ve bu düşüncenin köklerini bulmak zorundayız. “Bu gençler bu başarıyı anlamıyor” demek çözüm değil. Gençler neden güven duymuyor? Neden iktidar ile gençler arasındaki mesafe açılıyor? Tabii ki hepsi için değil bu. Mutlaka Cumhur İttifakı’na yönelen önemli bir blok var gençlerin içinde. Ama onlar dışındakilerin öfkesini, eleştirisini, kızgınlığını, ümitsizliğini sorgulamamız gerekiyor. 

“Tsunamiye dönüşecek şekilde alttan gelen dip dalgayı gücü elinde bulunduran bir tane arkadaşımız görüyor mu?”

-Bu sorgulamayı yapmamız gerekiyor derken “siz” kimsiniz? 

Biz, Cumhur İttifakı. Bizim bir sosyal araştırmalar ve değerlendirmeler merkezimiz olmalı. Ve şu soruları sormalı; “Neden gençlerin bir kısmı neden bu kadar öfkeli? Neden bir kısmı bu kadar ümitsiz? Neden bir kısım bu kadar nefret ediyor?” Benim gözlemime göre bugün gençleri umutsuzluğa sürükleyen temel problemlerden birisi liyakat ve ehliyet eksikliği. Devlet, liyakat ve ehliyete dayalı, hak ve adalete dayalı, ahlaka dayalı dayalı bir paradigmayla buluşmak zorunda. Ben sokakta yaşayan bir insanım, ofisimde haftada en az 200 misafir ağırlıyorum. Bana gelen aileler çoğunlukla iş bulmada yardım istiyor. İyi eğitim alan, sınavlarda iyi puan alan çocuklar mülakatlarda eleniyor. Bunu yaşayan ailedeki yıkımı, o çocuktaki hayallerini kaybetmenin verdiği negatif psikolojiyi bizim tedavi etmemiz çok kolay değil. Toplumdaki bu dip dalganın aslında bir tsunamiye dönüşebilecek şekilde alttan yukarı doğru gelmekte olduğunu gücü elinde bulunduran bir tane arkadaşımız görmüyor mu? 

“Saraçhane’deki gösterilerde muhafazakâr ailelerin çocukları vardı, Ak Partililerin çocukları vardı”

-Bu dikkat çektiğiniz liyakat sorunsalına bir de diploma krizini ekleyebilirsiniz belki. Zira 19 Mart 2025’ten itibaren üniversite gençliğini protestoya iten şeylerden başında Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının iptali vardı. Konuştuğum pek çok üniversiteli “Devlet bir gün kafasına göre üniversite diplomamı iptal edebiliyorsa, ben neden okuyorum?” türünde bir öfke içindeydi. Saraçhane’ye gençleri götüren şeylerin başında bu vardı. 

 Ben size bu konuya ilgili bir şey daha söyleyeceğim; Saraçhane’deki gösterilerde muhafazakâr ailelerin çocukları da vardı. Hatta babaları AK Partili olanların çocukları da vardı. Babaları Refah Partili olanların da çocukları vardı, Saadet Partili olanların da çocukları vardı.

İmamoğlu Tutuklu İBB Başkanı ve CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu

“Ekrem İmamoğlu hakkında soruşturmalardan haberdar edildi, içeriden bilgi verildi”

-Bugünden geriye dönerek baktığımızda, geçen 14 aya rağmen Türkiye toplumunun hala yarısından fazlası Ekrem İmamoğlu’nun siyasi nedenlerle yani Tayyip Erdoğan’ın en güçlü rakiplerinden biri olduğu için tutuklandığını düşünüyorsa, diploma iptali bu algının temel sebeplerinden biri olabilir mi size göre? 

Şimdi bu siz bir pencere açtınız, oradan devam edeyim. Ekrem İmamoğlu tutuklanmadan önce hakkındaki soruşturmalardan haberdar oldu. Haber verildi. 

-Kim uçurdu haberi size göre? Böyle bir iddiada bulunduğunuza göre adresi de biliyor olmalısınız. 

Kim verdi bilmiyorum. İçeriden verildi. Bu bilgi gelince de etrafındaki akıl bu süreci psikolojik olarak tersine çevirebilmek için “Sen kendini cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edersen yarın adalet önünde hesap vermeye vardığında, cumhurbaşkanı adayı olduğun bunun başına geldiği propagandası yaparsın” diye hazırladı onu. Hazırladılar yani onu. 

-Kim bu insanlar, yani “etrafındaki akıl”? 

Ekrem İmamoğlu'nu üzerinden bir plan yapan, bir tasarım yapan akıl.

“Tel Aviv-Londra hattı İmamoğlu üzerinden bir tasarım yaptı”

-“Devlet aklı”ndan sonra bir de “İmamoğlu tasarımını yapan akıl” konusunu deşmemiz gerekecek demek ki. İktidar cenahının bu konudaki takıntısını nasıl izah ediyorsunuz? Ne zaman ki bir rakip pasifize edilmeye çalışılacak hemen olsa “dış bir akıl” ya da işte yine aynı derecede müphem “üst akıl” argümanları devreye sokuluveriyor. 

Türkiye'deki hiçbir gelişmeyi dış dinamiklerden bağımsız düşünemeyiz. Sizin de katıldığınız bir basın toplantısı olmuştu sonbahar aylarında. Eski MI6 Başkanı Türkiye'ye gelmişti, İngiltere Konsolosluğu’ndaki o toplantıda hatırlarsanız Rusya’dan istihbarat elemanı devşirmek için bir program açıkladı. Kamuoyuna açık yaptılar bunu. Londra savaştan ve krizden beslenir, ada devleti olmak böyle bir şey. Dikkat edin II. Dünya Savaşı’ndan beri İngiltere hep siyaseten savaşların dışında kalmış gibidir. İngilizleri hiçbir yerde göremezsiniz ama her şeyin içindedirler. Suriye'de olduğu gibi. İran sürecinde olduğu gibi, Gazze’deki soykırım sürecinde olduğu gibi. Mesela Ukrayna-Rusya savaşı sürecinde bizi nereye itmek istediler? Ukrayna'nın yanına itmek istediler, Rusya'nın karşısında. Tel Aviv-Londra hattının stratejik hedefi Rusya. 

-İmamoğlu’nun “dışardan yönlendirilmesi” meselesine nasıl bağlayacaksınız konuyu merak ediyorum. 

 Bu akıl, Sayın Erdoğan'ın Türkiye'yi savaşların dışında bırakan ve Türkiye merkezli bir dış politika eksenini inşa etmesinden rahatsız. NATO'nun zayıflama sürecinde, Avrupa'yı Rusya'ya karşı konumlandıracak bir askeri güç doktrininde bizi Rusya'ya karşı konumlandırmak istiyorlar. Bunu nereden görüyoruz? Bu mimarinin hazırlıkları bazı toplantılarda dillendiriliyor. Bakın Nisan ayında eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Atina’da bir toplantıya katıldı. 

-Yunanistan’da her sene düzenlenen Delfi Ekonomi Forumu'nun bu seneki toplantısından bahsediyorsunuz. Gizli bir şey değil. 

Oraya Abdullah Gül gitti bunu söyledi. Orada Türkiye'nin de içinde olduğu yeni bir hattan bahsedildi. Avrupa Birliği, Yunanistan ve Türkiye’nin Rusya’ya karşı konumlandırılmasından. 

abdullah gül 11.⁠ ⁠Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eşi Hayrünnisa Gül ile birlikte, Oxford İslam Araştırmaları Merkezi’nin 40. kuruluş yıldönümü kutlamalarına katıldı. Etkinlikte Britanya Kralı III. Charles da yer aldı / 2025

“Abdullah Gül’ün konuştuğu her yerde kraliyetin izlerini arayacaksın”

-Bu da yeni bir şey değil ama bu konuda münazara yerine Abdullah Gül vurgunuzu anlamak istiyorum. Siz Abdullah Gül’ün “bir şeyi” temsil ettiğini düşündüğünüz için ısrarla ona atıfta bulunuyorsunuz diye anlıyorum. 

 Abdullah Gül Londra'yı temsil ediyor.

 -Yani size göre eski bir Cumhurbaşkanı bu tür bir konferansa davet edilemez, illa ki kendi ülkesi dışında bir yeri temsil etmek zorunda, öyle mi? 

Abdullah Gül'ün konuştuğu her yerde kraliyetin izlerini arayacaksın. 

-Abdullah Gül Şu anda siyasette etkin ya da aktif bir aktör de değil. 

Ama eski cumhurbaşkanı. Onları kim adına söylüyor? Ben rahat söylüyorum. Bunu daha 2014’te “Kraliçenin Gülleri” diye tarif etmiştim. Bakın, İngiliz Kraliyet Ailesi’nin her ülkede bir mutemedi vardır, Abdullah Gül odur. Bunları söyletiyorlar çünkü Sayın Erdoğan'ın Türkiye'nin kendi çıkarları doğrultusunda ve kendi ekseninde ilerlemesini önceleyen duruşu rahatsız etti. Türkiye'yi Ukrayna'da savaşa zorladılar. İran'da savaşa zorladılar? Türkiye'yi Amerika'nın, İsrail'in yanında durmaya zorladılar. 

“Türkiye, Gazze konusunu maksimum diplomatik kabiliyetle yönetiyor”

-Ankara, Ukrayna ve İran konusunda nispeten bir dengeyi yakalayabildi ama nihayetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Gazze konusunda ABD Başkanı Donald Trump’ın yanında durmuş olmadı mı? Trump’ın Barış Kurulu’nu dünyadan pek çok ülke protesto etti ama Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile orada işte. 

Hayır, Sayın Erdoğan yanında durmadı. Gazze konusunda Türkiye kendi güç sistematiği içerisinde süreci diplomatik anlamda Gazzelilerin lehine yönetebilmek için maksimum kabiliyetimi ortaya koydu. Karşımızdaki küresel ölçekteki bir hegemonik aklın kutsalsız ve kuralsız güç yapılanması var. 

-İmamoğlu’nun bir “İngiliz projesi” olduğu iddianızdan buraya nasıl geldik? Henüz onu izah edemediğiniz için geri dönmek istiyorum. 

İmamoğlu'nun durduğu yere bakacaksınız. Gidip konuştuğu yerlere bakacaksınız.

“Chatham House’da adamı boşuna konuşturmazlar” 

-Neyi ima ettiğinize dair bir bilgim ve fikrim yok. Ancak demin Chatham House’dan bahsettiniz ve Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bütün dünya liderlerinin gidip panellere katıldığı bir düşünce kuruluşunda konuşmasını sanki karanlık bir faaliyet gibi anlattınız. 

Chatham House’da boşuna konuşturmazlar adamı.

“Siz bu proje bir tek İmamoğlu üzerinden mi yürüyor sanıyorsunuz? Projenin Cumhurbaşkanımızın çevresinde karşılıkları var”

-Velev ki sizin dediğiniz gibi Chatham House birtakım “üst akıl” projelerinin kotarıldığı yer, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan daha işte bir buçuk ay önce aynı yerde “Türkiye’nin Dış Politika Vizyonu” isimli bir konuşma yaptı. 

Fark etmiyor ki…Siz bu proje bir tek İmamoğlu üzerinden mi yürüyor sanıyorsunuz? 

-Hakan Fidan üzerinden de mi yürüyor o zaman sizin mantığınızla?

İmamoğlu projesinin AK Parti içindeki, Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresindeki karşılıkları kim?

Külünk'ün paylaştığı fotoğrafta, Necmettin Erbakan ve Recep Tayyip Erdoğan

“AK Parti içerisinde Londra-Tel Aviv hattından beslenen bir akıl Erdoğan sonrasının, hatta sandıkta bir Erdoğan yenilgisinin zeminini hazırlıyor”

-Ben bu iddianızın kaynağını da sebebini de bilemiyorum tabii. Madem bir iddianız var temellendirmeniz gerekmez mi? 

Ben söylüyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresinde, AK Parti'nin içerisinde bu Londra-Tel Aviv hattından beslenen bir akıl, Sayın Erdoğan sonrasını, hatta sandıkta bir Erdoğan yenilgisinin üretilmesinin zeminini hazırlıyor. İmamoğlu projesinin asıl sahiplenicilerinden önemli bir hat AK Parti’de var.

“Aynı akıl ‘mutlak butlan’dan sonra CHP’yi Özgür Özel’e teslim etmek için devrede”

-Ama isim verin lütfen… Böyle afaki iddialarla ilerlemeyelim. 

İsim vermem. Onlar vakti… Şimdi isim vermem. Ve şu anda aynı akıl, “mutlak butlan” kararından sonra Özgür Özel'e CHP'yi teslim etmek için ilgili kurumlara müdahale ederek ya da iletişim kurarak ilerliyor. 

-Burada bir duralım lütfen. İddianız çok büyük ve çok boyutlu olduğu için şu ana kadar söylediklerinizi özetlemek istiyorum. Size göre bir dış üst akıl var ve bunlar hem İmamoğlu cephesiyle hem de AKP içindeki bir klikle beraber çalışıyor. Doğru mu anladım? 

Evet, Londra- Tel Aviv hattı. Bu hattın stratejik hedefi Büyük İsrail Projesi, yapay zekâ odaklı bir Pax-Judaica döneminin kapılarını açmak istiyorlar. Bu stratejik hedef, Sykes-Picot ötesi bir coğrafya oluşturmak. Mezhepçilik ve etnik kimlikler üzerinden devletçikler üretilmesi yönünde çalışan bir akıl var. Bu aklın inşa merkezi Anglosaksonlar. Ve bu Anglosaksonlar mesajlarını Chatham House üzerinden verirler.

-Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çevresinde Anglosaksonların bu projesine destek veren birileri var. Bunu da doğru mu anladım? 

Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresinde AK Parti'nin içinde bir hat var ki bu projeye “evet” diyor. Ve bu projeye “evet” dedikleri için Sayın Cumhurbaşkanımızın, bana göre bilgisinin dışında, özellikle 2024 seçimlerinden sonra Ekrem İmamoğlu projesinin gerçekleşebilmesinin önünü açacak ciddi hazırlıklar yaptılar. İş dünyası da bunun içinde.

“CHP’nin çivisini çıkartan bir akla bir el ‘dur’ dedi”

-Erdoğan da bu projenin önünü kesmek için mahkemenin CHP’ye el koyup eski genel başkanına teslim edilmesinin önünü açtı. Öyle mi? 

CHP’nin çivisini çıkartan akla bir el “dur” dedi. 

-Yani “bir elin” iktidar olma potansiyeli taşıyan bir siyasi partinin dizaynına doğrudan müdahale ettiğini teyit etmiş oluyorsunuz. Şimdi siz Millî Görüş geleneğinden gelen bir siyasetçisiniz. Asker vesayetindeki devlet sırf sizler siyaset yapamayın, iktidara gelemeyin diye kaç tane partinizi kapattı. 

Bütün o hüzünleri yaşamış bir adamım. 

-Tamam, bunun üzerine sizin başka bir analizinizi koyarak ilerlemek istiyorum. Yaklaşık bir ay kadar önce katıldığınız bir YouTube yayınında “Erdoğan sosyolojisi eriyor. Toplum Cumhur İttifakı’nı dövmek istiyor. Toplumla kavga edilmez” gibi çok tartışılan şeyler söylediniz. Bugün iktidarın bir mahkeme kararıyla, YSK’yı da bypass ettirerek, bir partinin “çivisini kendince geri takmaya çalışması” toplumla kavgaya devam etmek değil midir? 

Silivri’deki yargılama süreci hükümetin iradesiyle mi başladı? Hayır. Cumhurbaşkanımızın iradesiyle mi başladı?  Hayır.

Kemal kılıçdaroğlu özgür özel mutlak butlan Mutlak butlan kararı sonrası CHP Genel Başkanları panosu

“Cumhur İttifakı’nın iletişim stratejilerinin kökten gözden geçirilmesi lazım” 

-Ama toplumun en az yarısı böyle olduğuna inanıyor. 

Orada işte temel bir problem şu; Cumhur İttifakı'nın iletişim stratejilerinin kökten gözden geçirilmesi lazım. Mesele aslında şu; milletin emanet ettiği kaynaklarının bir adamın cumhurbaşkanlığı hedefine yönelik hareket ettirilmek üzere yasa dışı yöntemlerle kullanan bir çıkar amaçlı bir suç örgütü var. 

“İBB soruşturmasının halka anlatılmasında ciddi boşluk bırakıldı, sokak da bu boşluktan etkileniyor” 

-Bu iddia henüz mahkemede kanıtlanabilmiş değil. Dahası, bu iddialara kaynak olarak gösterilen etkin pişmanların bir bölümü bugün duruşmalarda, “Savcılık makamı bizi çoluğumuzla çocuğumuzla, eşimizle tehdit ettiği için o ifadeleri verdik” şeklinde konuşuyor. 

Bu, aslında üzerlerindeki şüphenin katlanarak büyümesine neden olur. Yani ifadelerdeki bu tutarsızlık, dün söylediğini bugün reddedecek noktaya gelmek şüpheyi büyütür. Üstelik de bunların içinde kuvvetli delilleri, belgeleri, mahkemenin önüne koyan ve mahkemede bu konuda ısrarını sürdüren isimler de var. Dolayısıyla orada adalet tecelli edecek. Göreceğiz, izleyeceğiz, mahkeme karar verecek onu bilmem. Ama şunu söylüyorum; bu sürecin iletişimi noktasında ciddi boşluk bırakıldı. Sokak da bu boşluktan etkileniyor. 

-Yani toplumun bir bütün olarak iddialara ikna edilememesinin nedeni sadece yanlış iletişim dili, öyle mi? Bu kadar basitse, bu kadar kuvvetli bir iktidar bu sorunu neden çözemiyor? 

Bu soruların teknik kısmına ben cevap verecek durumda değilim çünkü ben Ankara'da değilim. Boşluk bırakıldı. Bu mesele doğru bir iletişim diliyle sokağa, vatandaşlarımıza anlatılmalı. Bu meselenin Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi içindeki çelişkiler, kendi içinden gelen belge ve bilgilerin devlete iletilmesi üzerinden yürüdüğü sokağa anlatılmalı. İletişim kısmı eksik bırakıldı. Biraz önce söyledim, Ekrem İmamoğlu’nun bu soruşturmalardan haberdar olduktan sonra “Ben cumhurbaşkanı adayı olduğum için bunlar yapılıyor” taktiğine gitti. Bu da sokağa anlatılamadı. Bunu sokağa anlatacak iletişim gerek.

“Türkiye’de ilk defa mı bir belediye başkanı yargılanıyor?”

-Buraya nereden geldiğimizi hatırlatmak istiyorum. “CHP’nin çivisini çıkartan akla bir el ‘dur’ dedi” şeklindeki ifadenizin ne anlama geldiğini sormuştum. Yani siz de aslında devleti yönetenlerin bir siyasi partiye ve aslında seçmenin iradesine doğrudan müdahale ettiğini söylemiş olmuyor musunuz? Soru şu; bu devlet topluma neden güvenmiyor? 

Şimdi ben size soru soruyorum; Türkiye’de ilk defa mı bir belediye başkanı yargılanıyor? Bu isim, bagajının çok dolu olduğunu çok iyi biliyor. İstanbul'da belediye başkanlarının hepsinin yanında bir mutemedi vardır. İlçe belediye başkanlarının da mutemetleri vardır. Bu kişinin belediye başkanlığı döneminde o mutemetlerin önemli bir kısmı Saraçhane'nin nezdinde iradesizleştirilerek yönetildi. Hedef neydi? Tüm belediyelerin kaynakları üzerinden Saraçhane'nin kendi cumhurbaşkanlığı hedefine yönelik merkezi bir kaynak sistemi kurmak. Bunun ifadeleri var, bilgisi var, delili var. MASAK’ın raporları var. Şimdi böyle bir süreçte “Efendim bu niye tutuklu yargılanıyor?” diye soruluyor. Bir kere üzerinde kuvvetli şüphe bulunan ve delil bulunan bir ismin tutuksuz yargılanması, toplumun çok önemli bir kesimin vicdanını yargılar. İkincisi, bu isim kendisi hakkında başlatılmış bütün süreçlerden haberdar edildi. Ve bir panik atak halinde çıktı “Ben cumhurbaşkanı adayıyım” dedi. Daha seçim falan yokken ortada. Bütün bunlar aynı sürecin parçasıydı. CHP’nin 2023 yılındaki kurultayında Kemal Kılıçdaroğlu'nu devirenlerin planı buydu. 

Metin Külünk

“2023 seçimlerinden sonra ‘Eyvah’ dedim çünkü AK Parti sosyolojisinin eridiğini gördüm”

-Bu anlattığınız şey aslında siyaset yapmanın tam da kendisi değil mi? Bir partide yönetim değişikliği istemek yasadışı bir motivasyon mu? Sizin partiniz de Fazilet Partisi’nin içinden çıkmadı mı? 

Bakın ben Refah Partisi hareketinden ayrılan isimlerden biriyim. Ama biz bunların hiçbirisini yaşamadık. Biz fikri noktada, Türkiye'ye dair tezlerimiz noktasında itirazlarımızı yaptık. Ve ayrıldıktan sonra da köklerimizle çatışmacı, köklerimize nezaketsizlik dolu hiçbir şey yapmadık. Mahkemeye bu iş niye düşmüş? Hükümet mi mahkemeye düşürmüş? İfadeleri verenler kim? Hepsi CHP'liler. Bu soruları, şaibeleri delilleriyle mahkemelere sunan ve başvuruyu yapan CHP'li delegelere soracaksınız. Bu soruların muhatabı biz değiliz.

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi kendisini nerede konumlandıracağına bir karar versin. Bu adres, bir akıl, bir güç olarak topluma güven vermiyor. Ekrem İmamoğlu'nun zararı olduğunu görüyor. Ben 2028 yılının ekim ayında Altınbaş Üniversitesi’nde bir konuşma yaptım ve gençlere şunu anlattım: “Ben 1989 yılını iyi hatırlıyorum. Dalan gibi bir adam var, 84-89 arasında İstanbul'da büyük hizmetleri olan bir isim ve Özal gibi güçlü bir lider. İhtilalin izlerini silme yolunda önemli adımlar atmış, büyük işler yapmış. İkinci döneminde Özal sokakta en ciddi tepkiyi İstanbul’da aldı. Halk gitti İstanbul’u SHP’ye teslim etti. Rahmetli Turgut Bey milletle inatlaşmaya başlamıştı, kibirlenmeye başlamıştı. Bunu unutmayın. Milletle inatlaşmayın. Sokakla inatlaşmayın.” Bunu dedikten sonra Urfa’ya gittim. Milletvekili adaylarımızın aldığı oya baktım, bir de 2018 seçimlerinde Cumhurbaşkanımızın aldığı oyalarına baktım. Milletvekili listeleri aşağıda, Sayın Cumhurbaşkanı yukarıda. Ne demek bu? Sayın Erdoğan'ın sosyolojisi güçlü ama Sayın Erdoğan'la parlamentoda yol arkadaşlığı yapacakların sokaktaki karşılığı sayılıyor. Millet de 2019’da “Bizimle inatlaşma” dedi işte. Sonra ben devam ettim, “Sokağın istediği isimlerle yürüyün” demeye ve geldik 2023’e. Oradaki fotoğrafı da gördüm ve “eyvah” dedim. 

-Neden “eyvah” dediniz? 

Çünkü AK Parti'nin sosyolojisinin eridiğini gördüm. Eriyen AK Parti sosyolojisinin ortaya çıkardığı parlamento aritmetiği, Cumhurbaşkanlığı sistemi olsa dahi Sayın Erdoğan'ın gücünü eritir. Eritir!

“Cumhurbaşkanlığı sisteminin yenilenmesi lazım, yarı başkanlık sistemine geçmeliyiz, bütün yüklerin Erdoğan’ın üzerinde odaklandığı modelin sıkıntılarını konuşmalıyız”

-Esas Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kendisi o gücü eritmeye başlamış olamaz mı?

O ayrı bir tartışma.

-Neden ayrı bir tartışma olsun? Parlamentodaki vekillerinizin gücünü azaltan tam da sistemin kendisi değil mi? 

Tabii orayı da sistemi de konuşmalıyız. Cumhurbaşkanlığı sisteminin yenilenmesi lazım. Bana göre Türkiye'de yarı başkanlık sistemine geçmeliyiz. Yürütmenin bütün yükününün Sayın Cumhurbaşkanımız üzerinde odaklandığı bir modelin sıkıntılarını konuşmalıyız. Onun üzerinden birtakım yükleri alacak, aşağıda parlamentonun güçlendirildiği, bu anlamda yürütmenin sorumluluğunun daha güçlü olduğu bir dönemin kapısını açmadık.

Bakın ben şuna inanan bir adamım; eğer şartlar yerine getirilirse Sayın Erdoğan'ın liderliğinin sosyolojik zemininin yüzde yetmiş aralığındadır. AK Parti'nin de -eğer şartlar yerine getirilse- aynı aralıkta olduğuna inanıyorum, halen daha da buna inanıyorum. Ama şartları var. Dipten gelen dalgalara yanıt verilecek. Liyakat, ehliyet, gelir dağılımında adaletten kaynaklanan, toplumdaki ekonomik dengesizliklerden kaynaklanan algılar tersine çevrilecek. 

“2024’ten beri ‘Sadece AK Parti sosyolojisi değil, Erdoğan sosyolojisi de eriyor’ diyorum, bugün artık iş erimenin de ötesine geçti”

-Siz bir sonraki seçime kadar, yani bir iki sene içinde tüm bunların yapılabileceğine hala inanıyor musunuz? 

İpuçları, işaretleri verilir ve bu verilen işaretlerle sahada güven tekrar inşa edilir. Hepsi bir çırpıda olmaz ama güven verecek işaretler verilebilir. Bir önceki izlekten devam ederek ben 2024’ten itibaren “Sadece AK Parti sosyolojisi değil Erdoğan sosyolojisi de eriyor, eritiliyor” demeye başladım. İki senelik sürecin sonunda bugün en son geldiğim noktada diyorum ki; bu iş artık erimenin de ötesine geçti. Sokak kim olursa olsun…bakınız CHP'nin iktidar ümidini güçlendiren CHP'nin ürettikleri ve başardıkları değildir. 2023’ten sonra CHP üzerinde iktidar ümidinin güçlenmesinin sebebi CHP'nin tarih okuması değil, CHP'nin zaman okuması değil, CHP'nin Türkiye'nin meselelerine çözüm üretecek bir paradigma, bir felsefesi, bir doktrini olması değil. Bu bizim boşalttığımız alanlar üzerinden önce eleştirel, sonra tepkisel ve arkasından da “biz cezalandırmak istiyoruz psikolojisi” oluştu. Bu psikoloji kim üzerinden olursa olsun…Bakınız o yüzden 1989 örneğini veriyorum. ANAP gibi bir siyasi hareket, Özel gibi bir lider ve bana göre başarılılar. Ve 1986 seçimlerinden sonra bir anda toplumla aralarındaki mesafeyi açmaya başlıyorlar ve millet “Ben Özal’ı ve ANAP’ı döveceğim” dedi ve dövdü. Hem de seçilme ümidi çok zayıf olan isimler üzerinden dövdü. Yani SHP doktriner olarak çok başarılı olduğu için değildi. Bugün de CHP muhteşem bir fotoğraf çizdiği için değil.

“Bu ülke Cumhurbaşkanımızı yeniden seçer ama parlamentoyu olabildiğince parçalı hale getirir ya da sandığa gitmezler”

-Siz şu tabloda, yani mahkemeler eliyle parti ikiye böldürülmüşken, CHP’nin bir sonraki seçimi kazandığı bir senaryo görüyor musunuz hala? 

Hayır, o yok.

-Toplum Adalet ve Kalkınma Partisi’ni dövmek istiyor ama bunu üzerinden yapabileceği en güçlü merkez dağıtıldığı için bunu yapamayacak. Söylediklerinizden bu sonuç çıkıyor. O halde toplum iktidarı nasıl cezalandırabilir size göre? 

Bu ülke Sayın Cumhurbaşkanımızı seçer. Yani Türkiye'nin bir istikrarsızlık hakkına teslim olmaması için yürütmede istikrarı seçer. Parlamentoyu ise alabildiğince parçalığı hale getirir.

-“Dayak” dediğiniz bu mu? 

Bir tarafı bu. Bir diğer tarafı da şu; sandığa gitmezler. 

“Ben bu sürecin Sayın Cumhurbaşkanımızla geçirileceğini görüyorum, dünya sistemi yeniden tanımlanırken Türkiye kaldıraç güç”

-Yine de 21 Mayıs 2026’ta çıkan “mutlak butlan” kararından sonraki siyasi denklemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir sonraki seçimi kazanma ihtimalinin kuvvetli olduğunu düşünüyorsunuz. Değil mi? 

Ben bu sürecin Sayın Cumhurbaşkanımızla geçileceğini görüyorum.

-Hangi süreçten bahsediyorsunuz?

Yani bu dünya sisteminin yeniden tanımlanırken. Türkiyesiz dünya sistemi olmaz. Türkiye kaldıraç bir güçtür. Ve gelişmelerin de o periyotta olduğunu görüyorum. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şu; Sayın Erdoğan’ın seçilme oranının 50.05'ler, 51'ler, 52’ler olmamalı, yüzde 60’tan aşağı düşmeyecek bir formülü konuşuyorum. Elbette ki başarılamayan şeyler var, eksikler de var, toplumun kızdığı hatalar da var. Bugün toplumun en belirgin gündemi mutfak, sofra, cep. Liyakat ve ehliyet gençlerin en çok tartıştığı konu, bu alanlardaki yanlışlardan dolayı ümitsizlik girdabına düşen gençlerimiz. 

-Ülkeyi 24 senedir sizin partiniz yönetmiyor gibi konuşuyorsunuz. 

Ama son 5 senede dünyanın geçirdiği büyük türbülansları da unutmayalım.

 -Bahsettiğiniz ehliyet, liyakat ve ülkeden umutsuzluk meselesinin küresel türbülanslarla ne ilgisi var? Ayrıca zaten bizim ülkemize özgü sorunlar nedeniyle seçimin kaderinin de değişmeyeceğini söylediniz biraz önce yanlış anlamadıysam. 

Çünkü milletin, devlet noktasındaki basireti ve feraseti çok güçlü. 

Metin Külünk

“CHP tabanının da basiret ve ferasetinin çok güçlü olduğunu biliyorum”

-Sizin mantığınıza göre Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Devlet Bahçeli ortaklığına oy vermeyen toplum kesimlerinin feraseti zayıf mı oluyor? Yani ülkeyi bir tek Cumhur İttifakı seçmeni mi düşünüyor? 

Ben öyle bir şey demiyorum ki. Ben CHP'nin tabanının da basiret ve ferasetinin çok güçlü olduğunu biliyorum. Ve açıktan söylemediklerini özelde çok rahat bir şekilde söylüyorlar, CHP'nin adı geçen bu modellemeyle Türkiye'yi yönetme kabiliyetinin olmadığını CHP'nin içindeki yurtseverlerin çok önemli bir kısmı söylüyor. Bakın şu an Sayın Cumhurbaşkanı yolu açsın CHP'nin içerideki o dolu bagajına tutsak olmuş pek çok belediye başkanı AK Parti'ye geçer. Çünkü bu kadar basiretsizliğin olduğu bir yerde, Türkiye'yi yönetme kabiliyetlerinin olmadığını görüyorlar. Yoksa Sayın Erdoğan'a oy vermeyen vatandaşlarımızın çok önemli bir kısmının temel değerlerimiz noktasında benimle hiçbir çelişkisi yok. Benim gibi düşünmüyor diye vatandaşlarımızı itibarsızlaştıracak bütün yaklaşımları reddediyorum. Biz vatanseverlik temelli bir sosyolojik barış inşa etmek zorundayız. Farklı yaşayabiliriz, farklı düşünebiliriz, farklı bakabiliriz, farklı siyaset yapabiliriz ama vatanseverlik hepimizin ortak değeridir. Bu temel değerler etrafında benim gibi düşünmeyen her vatandaşımın düşüncesinden etkilenmeliyim. Muhalefetin söylediği her şeyi yok hükmünde görmemeliyiz.

-Ankara bir ay sonra NATO zirvesine ev sahipliği yapacak. Bu konuyu sizin burada şu ana kadar yaptığınız dış politika yorumları ışığında soracağım. Zira siz Erdoğan’ın Ukrayna-Rusya ve İran-İsrail krizlerinde taraf tutmadan denge politikası sürdürebildiğini hatırlattınız. Ve aslında bu zaten Cumhuriyet dönemi dış politikasına genel hatlarıyla uyumlu bir çizgi. Cumhuriyet zaten kimseyle kavga etmeden, ağırlığını koruyan bir Türkiye hedefledi. 

Doğru. 

“Hükümet vatandaşın Tom Barrack’la ilgili sorularına yanıt vermeli, Barrack bir eyalet valisi gibi konuşup sübliminal mesaj veremez”

-Fakat bir yandan da dış politikada kıble belirleyen şey aslında Türkiye’nin NATO üyeliğidir. Hal böyleyken ve Erdoğan iktidarı ABD Başkanı Donald Trump ile Temsilcisi Thomas Barrack’ın bölge politikalarıyla çok uyumlu bir çizgi izlerken, siz dönüp dolaşıp yine de İmamoğlu ile Özgür Özel’i “dış mihraklarla” iş tutmakla suçluyorsunuz. Oysa ülkemizin idari sınırlarına dair fütursuzca konuşmaya devam eden bir ABD Büyükelçisi görev yapıyor bugün Türkiye’de. Ve biz kendisine hükümetin bir yanıt verdiğini hiç duymadık, duymuyoruz. Dolayısıyla da toplumda Erdoğan hükümetinin Trump’ın İsrail’in akıl hocalığında yürütülen politikalara hizmet ettiğini düşünen hayli kalabalık kesimler var. Bana gazeteci olarak sokakta devamlı bunu soruyorlar, size sormuyorlar mı? 

Aynen böyle. Bana da aynen soruyorlar. Vatandaşın bu sorusuna hükümet cevap vermeli. Bu sorunun yanıtı henüz verilmedi. Arkadaşlarımızın bir kısmında şöyle bir anlayış var; “Biz konuşmuyorsak kimse konuşmaz.” Oysa bugün Filipinler'in Mora Adası'nda konuşulan bir şey anında burada da konuşuluyor. Elbette sosyal medya hayatımızı kilitlememeli ama sosyal medyaya baktığımız zaman Türkiye'de sokağın her şeyin farkında olduğunu da görüyoruz. Kül yutmuyor sokak. Hiç ummadığınız bir hesaptan birisi, öyle bir soru soruyor ki bütün süreci deşifre ediyor. Şimdi bu arkadaşlardan bana eleştiri geliyor “Niye konuşuyorsun?” diye. Ya kardeşim, ben konuşuyorum!

“Arkadaşlarımız ben konuşuyorum diye eleştiriyor ama sokakta insanlar bana ‘Susma, konuş’ diyor, Barrack’ın sembolleştirdiği o aklı tanıyoruz”

-O halde benimle konuştunuz diye de kızacak herhalde Adalet ve Kalkınma Partisi’nde aktif siyaset yapan dostlarınız. 

Şimdi bakın, ben hep sokaktayım ve her gittiğim yerde “Susma, konuş” cümlesini duyuyorum halktan. Ve evet ben konuşuyorum çünkü benim konuştuklarım sosyal medyada da konuşuluyor. Kahvede konuşuluyor, evde konuşuluyor, makalelerde konuşuluyor, yurt dışında konuşuluyor, otobüste konuşuluyor, metrobüste konuşuluyor. Ben de diyorum ki “Bak sokak bunları konuşuyor, buraları derleyip toparlayalım. Sokağın bu anlamda hassasiyetleri var.” Yani ben eleştirel bir akılla pozitif davranmanın önünü açmanın derdindeyim. İsmi lazım değil bir arkadaş beni aradı, tanıyorsunuz. Dedi ki, “Ya sen eleştiriyorsun, bir yere getiriyorsun ama Sayın Erdoğan’ı eleştirinin dışında bırakıyorsun.” Ben de ona dedim ki; “Kendisi bu ülkenin Cumhurbaşkanı. Türkiye istikrarsızlaşsa bundan ben de etkilenirim, sen de.” Topyekûn etkileniriz. 

Ben meselelere Türkiye odaklı bakarım. Ve ben olmayan bir şeyi söylemiyorum ki, sokak Tom Barrack üzerinden bunları soruyor. Bana göre İletişim Başkanlığı bu konuları milletimizle çok açık konuşmalı. Tom Barrack bir eyalet valisi gibi konuşamaz. Dedeleri Lübnan’dan gitme bir adamın verdiği sübliminal verdiği mesajla bu işler olmaz. Tom Barrack bu söyledikleriyle hangi aklı sembolleştiriyor? Hani o Netanyahu'nun danışmanı Siyonist haham diyor ya “Sykes-Picot döneminden daha önemli bir dönem başlayacak” diye. Bakın, burası önemli. Ne demek bu? Tom Barrack’ın aslında “Osmanlı milletler sistemi” diyerek üstü örtülü dillendirdiği şey şu; parçalı, küçültülmüş, her mezhebe bir özerklik, her dile bir özerklik verilmiş bir coğrafya. Tom Barrack’ın verdiği sübliminal mesaj budur. Bu bizim kabul edebileceğimiz bir şey değil ki. Biz bu senaryoyu iyi tanıyoruz. Nereden tanıyoruz? İmparatorlukları parçalayan akıl ne yaptı? Bir devletten 24’e yakın devlet çıkardı. Şimdi aynı akıl Tom Barrack üzerinden üstü örtülü şekilde bu coğrafyayı yeniden dizayn etme mesajı veriyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra küresel ölçekte sistemi inşa eden akıl Türkiye'yi ısrarla yükselen Asya'ya konumlandırmak istiyor. 

“Erdoğan’ın bu senaryoya ‘tamam’ dediğinden emin değilim”

-Diyelim ki bu dediğiniz doğru, o zaman karşımızda bu akılla kavga etmeyen ve hatta bu plana müdahil olan bir Erdoğan yok mu? 

Ben Sayın Erdoğan’ın buna “tamam” dediğinden emin değilim. 

Tom barrack ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack

“Dışişleri Bakanı’nın bu konuda tavır koyması lazım, Barrack’ın bu konularda konuşma hakkı yok”

-Ama açıktan itiraz ettiğini de duymadık ki genelde dünya liderlerinin ismini vererek açıktan söz söylemesine çok alışığız. Daha önceki ABD Başkanı Biden’a söz söylemekten hiç imtina etmezdi mesela. 

Her şeye Sayın Erdoğan’ın söz söylemesini bekleyemeyiz. Sayın Dışişleri Bakanı'nın bu konuda tavır koyması lazım. Açıkça söylüyorum, bakın. Hükümetin içerisinde Tom Barrack’ın karşılığı kimse, o yanıtını vermeli. İletişim Başkanlığı yanıtını vermeli. Tom Barrack’ın iç işleriyle ilgili konuşma hakkı yok. 

-Daha ileriye gidiyor aslında. Üzerine konuştuğu şey ülkenin idari yapısının nasıl olması gerektiği!

Böyle bir hakkı yok. Bu bizim kararımız kardeşim. Onun için sokağın, sokakta eleştirel yaklaşanların bu anlamda söylediklerine bizim pozitif cevap vermemiz lazım. “Ya size ne?” diyemeyiz. 

“Topluma ‘Sizi ilgilendirmez, bu hükümetin kararı’ diyemeyiz”

-Epey bir zamandır hükümet topluma pek çok konuda bunu diyor ama; “Biz hallediyoruz, siz karışmayın.” 

Bunu diyemeyiz. “Sizi ilgilendirmez. Bu hükümetin kararı” diyemeyiz. Bu hepimizi ilgilendiren bir karar. Bu kararda benim de reyim çok önemli, benim gibi düşünmeyenin de reyi çok önemli. Bir Büyükelçi olan Tom Barrack yarın buradan çekip gidecek ama atacağı adımların sebep olacağı içinden çıkılmaz sıkıntılarla biz bize kalacağız. Buna hakkı yok. Biz iç işlerimize müdahale edilmesini sevmeyen bir milletiz. Yani Tom Barrack o cümleyi söylediğinde siyaseten benimle aynı yerde duran da siyaseten başka yerde duran da aynı tavrı koyar. Haddini bildiririz.

“Erdoğan öyle bir damardan gelmiyor, Anadolu dindarlığı temelli bir düşünce ikliminin adamıdır”

-Geçen hafta atanmış CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekibinden önemli bir isimle yaptığım mülakat çok tartışma yarattı. Zira kendisi olduğuna inandığı bir “devlet aklı”ndan bahsetti ve bu aklın aslında hala İttihatçı bir çizgide olduğunu savundu. Dahası bu aklın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da bugünkü çizgisine getirdiğine emin Bülent Kuşoğlu. Erdoğan artık eskisi kadar ya da eskisi gibi bir İslamcı olmadığını, bu devletin onu dönüştürdüğünü iddia ediyor. Sizce Erdoğan eskisi kadar İslamcı değil mi? 

Bir kere, Beyefendi Sayın Kuşoğlu'nun söylediği anlamda bir damardan gelmiyor. Sayın Cumhurbaşkanımız Anadolu dindarlığı temelli bir düşünce ikliminden geliyor. Beslendiği kaynakların sembollerini söyleyeyim; 1071, 1453, 1915 Çanakkale ve Cumhuriyet.

“Bülent Kuşoğlu gibi arkadaşlar bu camiayı pek tanımıyorlar, dışardan bir okuma yapıyorlar; Beyefendi hiçbir zaman uçlarda olmadı, ben mesela Akıncılar’dan geliyorum, daha sert bir hatta durdum” 

-Sizce Bülent Kuşoğlu “İslamcılığı eskisi gibi değil” derken neyi kastetti? 

Bu arkadaşlar bu camiayı pek tanımıyorlar. Dışardan bir okuma yapıyorlar. Bakın ben Akıncılar Hareketi'nden geliyorum. MSP Hareketi'nin içindeyim, Refah geleneğinden geliyorum. Benim tarihsel seyrim, Beyefendi'den daha sert bir hatta duruyordu. Beyefendi daha stabil bir hatta durdu. Ve bunu nereden görüyoruz? MSP hareketi içinde Necip Fazıl'dan besleniyor. Dolayısıyla Bülent Kuşoğlu’nun o cümlesi aslında Sayın Cumhurbaşkanımızı çok iyi anlatmıyor. Ama şunu diyebiliriz; Beyefendi devleti tanıdıkça, devleti anlama noktasında başladığı yerden çok daha güçlü bir noktaya geldi. Beyefendi uçlarda olmadı hiçbir zaman. Ben onu bunca yıldır tanıyan biri olarak hukukunu korumak zorundayım. Bülent Bey bana sorsa, anlatırım ona. Beyefendinin hangi kitapları okuduğunu söylerim ona, nereden beslendiğini söylerim, kimleri dinleyerek yetiştiğini söylerim. Beyefendinin yetiştiği yer itidalli bir Anadolu dindarlığı çizgisidir. 

“Bürokratsal oligarşi Türkiye için çok büyük risk”

-Kuşoğlu’nun devletin güncel haline ilişkin bir yorumu daha var size sormak istediğim. Aslında Etyen Mahçupyan’ın “Yeni İttihatçılık” tezlerini kabul eden bir okuma yapıyor. Mahçupyan’a göre yeni rejim kurgulanırken siyaset daha da devre dışına çıkartılacak, güçlü bir cumhurbaşkanının yanında kuvvetli bir bürokratik oligarşiyle ülke yönetilecek. Eğer gidişat böyleyse bu bence Türkiye için büyük risk. 

Çok büyük risk. 

“Kamu bürokrasisi içindeki bazı unsurlar hiç olmadıkları kadar güçlü, kendilerini siyaset tanımaz görüyorlar”

-Siz böyle bir gidişat görüyor musunuz? 

Herkesin Erdoğan sonrası dönem için hesap yaptığı bir dönemde, belli noktalardaki arkadaşların siyasetin sokakla ilişkisinin zayıflamasından kaynaklı açıkları kendileri için güce dönüştürüp kamu bürokrasisi üzerinden etkinleşme sürecinde. Bunu ben de görüyorum. Bugün kamu bürokrasisi içindeki bazı unsurlar, AK Parti iktidarının 24 yıllık sürecinde daha önce hiç olmadıkları kadar güçlü ve siyaset tanımaz olarak görüyorlar kendilerini. Bu neden kaynaklanıyor? Bir boşluk görüyorlar. Siyasetle millet arasındaki mesafe açıldığı zaman, ortaya çıkan boşluğu kamu yönetimi gücü doldurur.

“Siyasetçi arkadaşlarımızın bıraktığı boşluğu bürokratlar doldurdu, sorunları derinleştiren işler yapıyorlar”

-O boşluğu Adalet ve Kalkınma Partisi içindeki sessiz sedasız siyaset yapıp yoluna bakmakta bir beis görmeyen arkadaşlarınız yaratmadı mı nihayetinde? 

E onları bıraktı tabii. Siyasetin, bizim arkadaşlarımızın bıraktığı boşlukta bir kamu bürokratının milletin bir meselesinde sorun çözücü değil sorunu derinleştirici işler yaptığını gördüğümüz örnekler var. 

“Ekranlarda AK Parti adına konuşanlar tam olarak neye denk geldiğini bilmediğimiz insanlar”

-Biraz önce AKP içinde aktif siyaset yapan arkadaşlarınızın siz bu eleştirileri kamuoyu önünde dile getiriyorsunuz diye siz kızdığını söylediniz. Buna şaşırmadım çünkü medyada da konuşmuyorlar uzun zamandır. Onların yerine kendilerine “AK Partiliyim” diyen birtakım gazeteciler ya da yorumcular konuşuyor ekranlarda ve hükümetin ne yapacağını ya da ne düşündüğünü sadece onlardan dinliyoruz. Burada bir tuhaflık yok mu? 

Çok güzel bir noktadan girdiniz. Siyaset yok ortada. Ortada olanlar hiçbir siyasi riski olmayan birtakım kişiler. Ekranlar il başkanları çıkmıyor, milletvekilleri çıkmıyor, AK Parti'de siyaset yapmışlar çıkmıyor. Kim çıkıyor? Neye denk geldiğini tam olarak bilmediğimiz insanlar. Hangi referanslar üzerinden o kanallara çıkıyorlar o da belli değil. Kim bunları parlatmak istiyor ekran üzerinde? Ekranları kimse izlemiyor zaten bundan dolayı da. Çünkü siyaset yapıcı da ekranda yok. Halbuki siyaset yapıcı ekranda olacak, tartışacak, kendi kararını ifade edecek, eleştiriler alacak. İşte siyaset alanı boşaltırsa, o boşluk farklı şekillerde dolduruluyor.

-Tabii Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu tercih etmese böyle olur muydu diye sormak lazım herhalde. Siz demin “Bu sistemde bütün yük Erdoğan’ın omuzlarında, onu dağıtmak lazım” dediniz. Ama Erdoğan değil mi tam da bunu tercih eden, her konudaki tek ve mutlak karar merciinin kendisi olmasını istemedi mi? 

Bu da kendi liderlik psikolojisi. Saygı duyarım. 

Erdoğan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi tabii ki Erdoğan’ın arzu ve talepleri doğrultusunda yazıldı”

-Bu sizin şimdi “değişmeli” dediğiniz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Erdoğan’ın arzu ve talepleri doğrultusunda yazılmadı mı?

Tabii ki öyle yazıldı. 

“Bence Erdoğan sistemin yenilenmesi üzerinde çalışıyor”

-Dolayısıyla da sizin bu eleştirdiğiniz siyasetin alan dışına itildiği, kamu bürokratlarının siyasetin üzerinde kudrete sahip olduğu bu sistem bugün de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pek canını sıkıyormuş gibi gözükmüyor. İstese müdahale edemez mi bu denkleme? 

Bence çok öyle değil. Bence canını sıkıyor da sürecin buradan nereye evrilmesi gerektiği noktasında çalıştığı kanaatindeyim. Sistemin yenilenmesi noktasında bizden farklı düşünmediğini düşünüyorum.

“Bu şartlarda yeni anayasa bir anayasa mümkün mü çok emin değilim çünkü milletle siyaset arasındaki mesafe çok açık”

-Yeni bir anayasa gündeme gelebilecek mi sizce şu ortamda?

Bence Türkiye'nin yeni bir anayasa ihtiyacı var.

-İhtiyacı olup olmadığını değil, bu değişikliğin bugünkü şartlar altında mümkün olup olmadığını sordum. 

Bu şartlarda çok mümkün mü emin değilim. Daha önce sorsaydınız “evet” derdim. Milletle siyaset arasındaki mesafe kapalıydı. Şimdi çok açık.

“Şu anda aklım ve iradem özgür, eğriye eğri demekten daha güçlü siyaset yapma biçimi mi var?”

-Net soracağım. Siz Adalet ve Kalkınma Partisi’nden tasfiye mi edildiniz? 

Hayır! Tasfiye ne demek? Bir kere siyasetçinin tasfiyesi olmaz. Bir siyasetçi hayatın ta merkezinde durduğu müddetçe siyasetin de içindedir. 

-2021’den beri size aktif bir görev verilmemiş olmasından bahsediyorum “tasfiye” derken…

Hiç önemli değil. Ben şu anda son derece özgürüm. Aklım ve iradem özgür. Eğriye eğri, doğruya doğru demekten daha güçlü siyaset yapma biçimi var mı? 

“Erdoğan ameliyatımdan sonra geçmiş olsun demek için aradı, hastalığımız aynı değil”

-Cumhurbaşkanı Erdoğan ile en son ne zaman görüştünüz?

Geçen aralık ayında bir ameliyat oldum. Ben 25 Aralık’ta ameliyatı oldum, 27 Aralık’ta “geçmiş olsun” için aradı beni. “Ne ameliyatı oldun?” diye sordu. “Bağırsaklardan oldum. Otuz santim kesip aldılar” deyince, “Oo, fazlaymış” dedi. 

-Sizinki de benzer hastalık mı? 

Hayır, bende yok. Benzer hastalık değil. 

-Sizinki kanser değildi yani, öyle mi? 

Kanser olduğunu zannettiler de değil. Deminki mevzuya dönersek…siyasette tasfiye olmaz. Bakın Beyefendi için “Muhtar bile olamaz” manşetleri atılmıştı. Ne oldu? Beyefendi hala Cumhurbaşkanı. Siyasette tasfiye olmaz. Nice isimler var böyle. Merhum Erbakan Hoca siyaseten yasaklandı, döndü geldi Başbakan oldu. 

“Siyasette ‘tasfiye’ cümlesinin hükmü yok” 

-Aynı şey Ekrem İmamoğlu için de söz konusu olamaz mı? 

Kaderin insana nerede ne zaman ne biçeceği belli olmaz. Bütün bunları tarih diyalektiği içinde değerlendirmek lazım. Kimse kimseye hüküm biçemez. Biz analiz yaparız. Sonuçta herkes kendi kaderini yaşar. 

-Siz Türkiye Cumhuriyeti'nin sonraki 10-20 senesinde Ekrem İmamoğlu'nu bir siyasi karakter olarak görüyor musunuz?

Ben adı geçen ismin açık ve seçik bu topraklara ait olmadığını çok net anlıyorum. Bu milletin iradesi kendi bağımsızlığı üzerinde ipotek kurmak isteyen hiç kimseye izin vermez. Ben kimse hakkında hüküm veremem, kendi durduğum yeri söylerim. Kimler geldi, kimler geçti. İşte AK Parti'den ayrılan nice isimler ne heveslerle neler yaptılar, Cumhurbaşkanlığı Başbakanlık hayalleri kurdular. Sonuçta gittiler duvara tosladılar. Adı geçen isim de kendini çok fazla süsledi sonra gitti hukukun duvarına tosladı. Özgür Özel de kendine göre çok büyük hayaller kurmuştu, o başka bir yere savruldu. Kemal Bey gitti, “Bir daha gelemez” dendi, döndü geldi. O yüzden de bence siyasette “tasfiye oldu” gibi cümlelerin hükmü yok.

“Bu soruya son kez yanıt cevap veriyorum, benim hayatımda öyle bir şey yok!”

-Son bir soru soracağım; sizin Sedat Peker’le ilişkinizi. Kendisinden 10 bin dolar ya da daha fazlasını alan AKP’li siyasetçi siz miydiniz? 

Bunun cevabını verdim ben.

-Verdiniz ama bir kez de benim soruma yanıt verirseniz sevinirim. 

Benim hayatımda böyle bir şey yok. Zaten Sedat Peker avukatı marifetiyle bunu açıkladı. Tam bir kirli psikolojik operasyondu bu. Habertürk’te bir eski Bakan üç gazeteciyle konuşuyor. 

-Süleyman Soylu. 

Evet, Sayın Soylu. İki gazeteci ısrarla benim ismim üzerinden sürgit yapıyor. Bakanın bu konudaki son cümlesi şu; “Sizin burada söylediğiniz ismi tenzih ederim.” Yani “O değil” diyor. Sonra Sedat Peker’in avukatı çıkıp söylüyor doğru olmadığını. Ben de Babala TV’de söyledim; “Benim hayatımda böyle bir şey yok” dedim. Ben bir şeye bir kere cevap veririm, size hürmeten ikinci kez cevap verdim şimdi. Ve ben bir daha bu soruya, bana soran hiç kimseye cevap vermem de. Benim hayatımda öyle bir şey yok, olmaz da. Öyle bir dünyanın insanı değiliz biz. Ailem de değil ben de değilim. Bu kirli psikolojik operasyonu yapan hangi adresin kimler olduğuna bakacaksınız. Bunu yapanlar hep FETÖ’cü hesaplardır.