4 Haziran 2026 Perşembe

Devlet, lider ve konjonktür Haluk Tükel/4 Haziran 2026

Daha verimli olan, bu altı dönemi aynı uzun tarihsel çizgi içinde okumaktır: Abdülhamid dönemi, Vahdettin dönemi, 1923–1945 Mustafa Kemal devlet kuruluş dönemi, 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı dönemi, 2002–2016 Erdoğan I dönemi ve 2016–2026 Erdoğan II dönemi. Bu altı dönem, Türkiye’nin değişen dünya konjonktürleri karşısında verdiği altı büyük cevaptır. Abdülhamid, Avrupa emperyalizminin, Balkan milliyetçiliklerinin, Rus baskısının ve mali bağımlılığın sıkıştırdığı bir imparatorluğu güvenlikçi merkezileşmeyle ayakta tutmaya çalıştı. Vahdettin, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi ve işgal koşullarında hanedan meşruiyeti ile dış destek arasında bir hayatta kalma yolu aradı. Mustafa Kemal, imparatorluk çöküşünden yeni bir devlet çıkardı. 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı, İkinci Dünya Savaşı sonrasının iki kutuplu dünyasında, Soğuk Savaş, NATO, çok partili hayat, kalkınmacı devlet, darbeler, 1980 liberal dönüşümü, 1990’ların koalisyon krizleri ve 2001 ekonomik çöküşü arasında Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini sürdürmeye çalıştı. Erdoğan’ın ilk dönemi, 2001 krizinin ardından küresel likidite, Avrupa Birliği çıpası ve büyüme dalgası içinde yeni bir çoğunluk siyaseti kurdu. Erdoğan’ın ikinci dönemi ise 15 Temmuz darbe girişimi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, ekonomik kırılganlıklar, Rusya-Ukrayna savaşı, ABD-Çin rekabeti, enerji ve tedarik zinciri krizleri içinde daha güvenlikçi, daha merkezî ve daha jeopolitik bir devlet diline yöneldi.

Bu makalenin temel tezi şudur: Türkiye’de liderleri anlamak için onları yalnız kendi tercihleriyle değil, karşı karşıya kaldıkları tarihsel zorunluluklarla birlikte değerlendirmek gerekir. Atatürk dışa kapalı, tarımsal ağırlığı yüksek, sermaye birikimi zayıf, savaşlardan yorgun düşmüş bir ülkede 1929 Büyük Buhranı’nı ve ardından İkinci Dünya Savaşı’na giden otoriter Avrupa’yı göğüsledi. Erdoğan ise dışa açık, sanayileşmiş ama dış finansmana, enerji ithalatına ve küresel sermaye hareketlerine bağımlı bir ekonomide 2008–2009 Dünya Mali Krizi’ni, ardından ABD-Çin rekabetiyle şekillenen yeni jeopolitik düzeni yönetti. İki lideri de olumlamak ya da olumsuzlamak için değil, devlet aklının kriz karşısında nasıl değiştiğini anlamak için karşılaştırmak gerekir.

Abdülhamid: Güvenlikçi modernleşmenin kurucu paradoksu

II. Abdülhamid dönemi, Osmanlı’nın son yüzyılındaki en karmaşık eşiklerden biridir. Bu dönemi yalnız “istibdat” veya yalnız “modernleştirici padişah” kavramıyla açıklamak yetersizdir. Abdülhamid hem modernleştirici hem güvenlikçiydi. Hem demiryolları, telgraf, modern okullar, bürokratik kapasite ve merkezî idareyi güçlendirdi hem de basını, muhalefeti, öğrenci hareketlerini, subayları ve fikir hayatını sıkı biçimde denetim altında tuttu. Onun yönetim biçimindeki temel çelişki burada yatıyordu: Devleti modernleştiriyor, fakat topluma siyasal özne olarak güvenmiyordu.

Bu tercihin arkasında yalnız kişisel iktidar arzusu yoktu; çok derin bir çözülme korkusu vardı. 93 Harbi’nin yarattığı travma, Balkanların kaybı, Rus ordusunun Yeşilköy’e kadar gelmesi, Avrupa devletlerinin Osmanlı iç işlerine müdahalesi, Düyûn-ı Umûmiye ile mali egemenliğin sınırlanması ve milliyetçilik dalgası, Osmanlı devlet aklını büyük bir savunma psikolojisine soktu. Abdülhamid’in siyasal refleksi bu ortamda şekillendi. Ona göre imparatorluk ayakta kalacaksa merkezî otorite güçlenmeli, taşra denetlenmeli, iletişim ve ulaşım ağları kurulmalı, eğitim yoluyla yeni bir bürokratik kadro yetiştirilmeli, ama siyasal alan serbest bırakılmamalıydı.

Bu model kısa vadede anlaşılabilir bir akla dayanıyordu. Çöken bir imparatorlukta merkezîleşme, idare kapasitesi ve güvenlik refleksi doğal olarak öne çıkar. Fakat uzun vadede bu model kendi krizini üretti. Çünkü modernleşme ile özgürleşme birbirinden ayrıldığında, devlet teknik olarak güçlenirken toplum siyasal olarak daralır. Okullar çoğalır ama fikir hayatı baskılanır. Telgraf ve demiryolu yayılır ama kamusal tartışma alanı küçülür. Bürokrasi büyür ama meşruiyet daralır. Abdülhamid’in mirası bu yüzden çift yönlüdür: Cumhuriyet’in kullanacağı pek çok modern araç bu dönemde güçlenmiş, fakat Cumhuriyet’in aşmaya çalışacağı güvenlikçi siyaset dili de aynı dönemde derinleşmiştir.

Abdülhamid dönemi, Türkiye siyasal hafızasına çok güçlü bir kalıp bıraktı: Devlet kendisini tehdit altında hissettiğinde, siyasal alanı daraltarak kendini korumaya çalışabilir. Bu kalıp sonraki dönemlerde farklı biçimlerde geri dönecekti. Cumhuriyet’in askerî-bürokratik reflekslerinde, darbe dönemlerinde, güvenlikçi devlet aklında ve nihayet çağdaş siyasal krizlerde bu gölgenin izleri görülecekti. Abdülhamid’i bugünün tartışmaları açısından önemli kılan da budur. O yalnız geçmişte kalmış bir padişah değil, Türkiye’de devletin kriz anlarında nasıl düşündüğünü gösteren tarihsel bir laboratuvardır.

Vahdettin: Meşruiyetin çöktüğü yerde dış destek arayışı

Vahdettin dönemi Abdülhamid döneminden farklı bir kriz modelidir. Abdülhamid çözülmeyi güvenlikçi merkezileşmeyle yavaşlatmaya çalışmıştı; Vahdettin ise artık yenilmiş, işgal edilmiş, karar alma kapasitesi çökmüş bir imparatorluğun son hükümdarıydı. 1918 sonrası İstanbul yalnız askerî bir yenilginin değil, siyasal meşruiyet kaybının da merkezine dönüştü. Mondros Mütarekesi, İstanbul’un fiilî işgali, Sevr ihtimali, ordunun dağılması ve bürokrasinin moral çöküşü, saray çevresini “en az kayıpla hayatta kalma” stratejisine itti.

Bu stratejinin merkezinde İngiltere ile uzlaşma arayışı vardı. Vahdettin ve çevresindeki birçok aktör, İngiltere ile kurulacak bir ilişkinin hanedanı, hilafeti ve belki de devletin sınırlı bir devamlılığını koruyabileceğini düşündü. Bunu yalnız kişisel zaaf olarak görmek kolaydır; fakat tarihsel olarak bakıldığında, yenilmiş devletlerin elitleri çoğu zaman benzer refleksler gösterir. İçeride meşruiyet zayıfladığında dış destek bir güvenlik alanı gibi görünür. Ancak bu modelin kırılganlığı da tam burada ortaya çıkar: Dış destek, içeride üretilen siyasal meşruiyetin yerini tutamaz.

Ankara hareketi bu noktada farklılaştı. İstanbul, hanedan ve hilafet meşruiyetini korumaya çalışırken; Ankara, millet egemenliği, toplumsal seferberlik ve yeni siyasal merkez fikri üzerinden meşruiyet üretmeye başladı. Bu nedenle 1919–1923 arasındaki mücadele yalnız bir askerî mücadele değildi. Aynı zamanda iki meşruiyet anlayışının çatışmasıydı. Bir tarafta işgal koşullarında dış güçlerle uzlaşarak varlık alanı korumaya çalışan eski merkez; diğer tarafta egemenliğin kaynağını yeniden tanımlayan yeni merkez vardı.

Vahdettin’in sürgün hikâyesi bu açıdan çok öğreticidir. İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan ayrılması ilk bakışta güvenlik arayışı gibi göründü. Fakat Malta, Hicaz, Cidde, Mekke, Taif, İskenderiye, Cenova ve San Remo hattı, aslında Osmanlı sonrası dünyanın eski padişaha artık kalıcı bir siyasal alan tanımadığını gösterdi. Büyük güçler onu koruyabilir, taşıyabilir, sınırlayabilir; fakat ona yeni bir meşruiyet veremezdi. Arap coğrafyasında yeni hanedanlıklar, İngiliz nüfuzu, İbn Suud’un yükselişi ve milliyetçilikler, eski Osmanlı merkezinin geri çağrılacağı bir dünya bırakmamıştı.

Vahdettin döneminin bugüne bıraktığı ders şudur: Bir iktidar içeride toplumsal meşruiyet üretme kapasitesini kaybettiğinde, dış destek arayışı geçici güvenlik sağlayabilir; fakat kalıcı siyasal çözüm üretemez. Devletlerin kaderini yalnız dış baskılar değil, kriz anlarında içeride hangi meşruiyet anlayışını tercih ettikleri belirler. Bu ders, yalnız Osmanlı’nın son yılları için değil, modern Türkiye’nin bütün kriz dönemleri için geçerlidir.

Mustafa Kemal: Çöküşten kuruluşa geçen devlet aklı

Mustafa Kemal’in tarihsel farkı, imparatorluğun çöküşünden yeni bir devlet mantığı çıkarabilmesidir. O, Abdülhamid döneminin modern askerî okullarında yetişti; İttihatçı dünyanın içinden geçti; Balkan bozgununu, Trablusgarp’ı, Çanakkale’yi, Birinci Dünya Savaşı’nı, Mondros’u ve işgali gördü. Fakat aynı kuşağın birçok isminden farklı olarak, devlet kurtarma fikrini yalnız askerî aktivizm veya jeopolitik macera olarak görmedi. Onun asıl başarısı, kurtuluşu kuruluşa dönüştürmesiydi.

1923–1945 dönemini bu nedenle “Mustafa Kemal devlet kuruluş dönemi” olarak adlandırmak anlamlıdır. Çünkü bu dönemde mesele yalnız saltanatın kaldırılması veya Cumhuriyet’in ilanı değildi. Devletin bütün temel unsurları yeniden tanımlanıyordu. Egemenliğin kaynağı hanedandan millete geçti. Başkent İstanbul’dan Ankara’ya taşındı. Hilafet merkezli siyasal tahayyülün yerine laik ulusal egemenlik kondu. Ümmet ve tebaa kimliğinin yerine yurttaşlık fikri yerleştirildi. Hukuk düzeni laikleştirildi. Eğitim birliği sağlandı. Kapitülasyonların tasfiyesi, Lozan, Merkez Bankası, sanayi planları, demiryolları, Sümerbank, Etibank ve kamu yatırımları aynı kurucu mantığın parçaları oldu.

Bu kurucu mantığın temelinde üç büyük ders vardı. Abdülhamid’in deneyimi, devlet kapasitesinin gerekli ama tek başına yeterli olmadığını göstermişti. Vahdettin’in deneyimi, dış himayenin kalıcı güvenlik üretmeyeceğini göstermişti. İttihatçı deneyim ise romantik askerî aktivizmin ve büyük jeopolitik maceraların devleti felakete sürükleyebileceğini göstermişti. Mustafa Kemal bu üç dersten farklı bir sentez çıkardı: sınırları belirli, başkenti Anadolu’da olan, ekonomik bağımsızlığı hedefleyen, laik yurttaşlık temelinde kurulan ve dış politikada dengeyi esas alan bir ulus-devlet.

Bu noktada Atatürk’ü bugünün demokrasi ölçüleriyle kolayca mahkûm etmek de, onu kusursuzlaştırmak da analitik olarak zayıftır. 1923–1945 dönemi tam anlamıyla çoğulcu bir demokrasi değildi. Tek parti yönetimi, sert modernleşme uygulamaları, muhalefetin sınırlı alanı ve merkezî devlet anlayışı dönemin gerçekleridir. Fakat tarihsel değerlendirme, o dönemde eldeki seçenekleri dikkate almalıdır. 1918–1923 koşullarında hanedan meşruiyeti tükenmiş, hilafet siyaseti taşıyıcı olmaktan çıkmış, dış himaye güvenlik üretmemiş, imparatorluk coğrafyasını koruma imkânı kalmamış, ekonomi yıkılmış ve toplum savaşlardan yorgun düşmüştü. Bu koşullar altında Cumhuriyet, yalnız ideolojik bir tercih değil, tarihsel olarak en rasyonel devlet tasarımıydı.

Mustafa Kemal’in karşı karşıya kaldığı dünya da bugünün dünyasından bütünüyle farklıydı. 1929 Büyük Buhranı, liberal dünya ekonomisinin çöküşünü temsil ediyordu. Avrupa’da faşizm, Nazizm, otoriter milliyetçilikler ve savaş ekonomileri yükseliyordu. Türkiye ise dışa kapalı, tarımsal ağırlığı yüksek, sermaye birikimi zayıf, sanayi kapasitesi sınırlı bir ülkeydi. Bu koşullarda devletçilik, yalnız ideolojik bir tercih değil, iktisadi zorunluluktu. Piyasanın olmadığı, özel sermayenin zayıf kaldığı, dış finansmanın sınırlı ve riskli olduğu bir ülkede devletin ekonomiye öncülük etmesi, bağımsızlığın ekonomik temelini kurma çabasıydı.

Bu nedenle Atatürk döneminin ekonomi politiği şöyle özetlenebilir: Kalkınma yalnız refah artışı değil, egemenlik kapasitesidir. Demiryolu yalnız ulaşım yatırımı değil, ülkenin ekonomik coğrafyasını birleştirme aracıdır. Sanayi tesisi yalnız üretim birimi değil, bağımsız devletin maddi temelidir. Merkez Bankası yalnız para kurumu değil, egemenliğin finansal ifadesidir. Bu akıl, 1929 Buhranı’nı dışa kapalı bir tarım ekonomisinin kırılganlığı içinde göğüslemeye çalıştı; fakat aynı zamanda Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından uzak tutacak temkinli bir dış politika çizgisiyle tamamlandı.

1945–2002: Atatürk devlet yönetim anlayışının sınanması

1945–2002 dönemi artık doğrudan Mustafa Kemal’in liderlik dönemi değildir; fakat Atatürk devlet yönetim anlayışının sınandığı uzun bir dönemdir. Bu dönem, İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok partili hayata geçişle başlar; Soğuk Savaş, NATO üyeliği, kalkınma planları, ithal ikameci sanayileşme, köyden kente göç, darbeler, anayasal değişimler, 1980 liberal dönüşümü, Kürt meselesi, İslamcı siyasetin yükselişi, 1990’ların koalisyon krizleri ve nihayet 2001 ekonomik çöküşü üzerinden 2002’de AK Parti iktidarıyla kapanır.

Bu uzun dönemin ana sorusu şuydu: Cumhuriyet’in laiklik, ulusal egemenlik, eşit yurttaşlık, kalkınma ve modernleşme hedefleri, demokratik çoğulculukla nasıl bağdaştırılacaktı? 1945–2002 hattı, bu sorunun farklı cevaplarla denendiği; Demokrat Parti deneyiminden 1960 müdahalesine, 1961 Anayasası’ndan 12 Mart’a, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, 1980 sonrası piyasa dönüşümünden 2001 krizine kadar uzanan uzun bir sınanma dönemidir. Çok partili hayat, Cumhuriyet’in meşruiyet zeminini genişletti. Artık halkın siyasal tercihleri doğrudan iktidar değişimini mümkün kılıyordu. Fakat aynı dönemde darbeler, muhtıralar ve vesayetçi müdahaleler bu meşruiyeti kesintiye uğrattı. Devlet, kendisini Cumhuriyet’in kurucu ilkelerinin koruyucusu olarak gördükçe, zaman zaman toplumun siyasal tercihlerinin üstünde bir hakem konumuna yerleşti.

Bu durum, Abdülhamid mirasının Cumhuriyet içindeki dönüşmüş biçimlerinden birini gösterir. Elbette Cumhuriyet ile Abdülhamid rejimi aynı şey değildir. Fakat devletin bekasını toplumun siyasal tercihinden üstün gören refleks, farklı biçimlerde yaşamaya devam etti. 1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat müdahaleleri, Cumhuriyet’in demokrasiyle kurduğu ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Devlet kapasitesi güçlüydü; fakat bu kapasitenin demokratik meşruiyetle yenilenmesi her zaman mümkün olmadı.

Ekonomik alanda da benzer bir sınanma yaşandı. 1960’lar ve 1970’lerde planlı kalkınma ve ithal ikameci sanayileşme Türkiye’ye sanayi kapasitesi kazandırdı. Devlet Planlama Teşkilatı, kamu iktisadi teşebbüsleri, altyapı yatırımları ve korumacı politikalar, Cumhuriyet’in kalkınmacı devlet geleneğini sürdürdü. Fakat bu model zamanla döviz darboğazı, verimlilik sorunları, dışa kapalılık ve siyasal istikrarsızlık içinde tıkandı. 1980 sonrasında dışa açılma, ihracat yönelimi, finansal serbestleşme ve piyasa reformları yeni bir ekonomik dönem başlattı. Ancak bu kez de Türkiye, küresel finansal dalgalanmalara, kısa vadeli sermaye hareketlerine ve dış kırılganlıklara daha açık hale geldi. 1994, 1999 ve özellikle 2001 krizleri, bu yeni modelin kurumsal zayıflıklar, bankacılık kırılganlıkları, kamu maliyesi sorunları ve siyasal istikrarsızlıkla birleştiğinde ne kadar ağır sonuçlar üretebileceğini gösterdi. 2002 bu nedenle yalnız bir seçim yılı değil; 1945 sonrası devlet yönetim anlayışının birikmiş krizlerinin yeni bir siyasal aktöre alan açtığı tarihsel eşiktir.

Jeopolitik olarak 1945–2002 dönemi, Türkiye’nin Batı ittifakı içinde konumlandığı dönemdir. NATO üyeliği, Sovyet tehdidine karşı güvenlik şemsiyesi sağladı. Fakat aynı zamanda Türkiye’nin dış politika özerkliği ile ittifak yükümlülükleri arasında sürekli bir denge ihtiyacı doğurdu. Kıbrıs meselesi, ABD ambargosu, Yunanistan gerilimi, Ortadoğu krizleri ve Soğuk Savaş sonrasındaki belirsizlikler, Atatürk’ün “denge içinde bağımsızlık” çizgisinin yeni koşullarda ne kadar zor sürdürüldüğünü gösterdi.

Bu dönemin büyük dersi şudur: Cumhuriyet’in kurucu aklı yalnız güçlü devlet kapasitesiyle sürdürülemez. Bu kapasitenin demokratik meşruiyet, hukuk devleti, çoğulculuk ve ekonomik verimlilikle sürekli yenilenmesi gerekir. Aksi halde devletin koruyucu refleksi toplumla gerilim üretir; kalkınmacı kapasite verimsizleşir; dış politika dengesi iç siyasal kutuplaşmanın parçası haline gelir.

Bu nedenle 1945–2002 dönemi, Cumhuriyet’in kurucu devlet aklının çok partili siyaset, Soğuk Savaş güvenlik mimarisi, kalkınmacı ekonomi, askerî müdahaleler, toplumsal çoğullaşma, piyasa dönüşümü ve küresel finansal kırılganlıklar içinde sınandığı uzun bir ara dönemdir. 2001 krizi bu dönemin son büyük kırılması oldu. Ekonomi çöktü, merkez sağ dağıldı, koalisyon siyaseti meşruiyet kaybetti, askerî-bürokratik vesayet tartışmaları toplumsal yorgunluk üretti. 2002 seçimleri bu birikimin sonucunda yalnız bir iktidar değişimi değil, Cumhuriyet’in siyasal merkezinin yeniden kurulacağı yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

Erdoğan I, 2002–2016: Reform, büyüme ve Avrupa çıpası

Erdoğan’ın 2002–2016 arasındaki ilk dönemi, bugünkü lider merkezli ve güvenlikçi görüntüyle açıklanamaz. 2002 iktidarı, 1945–2002 arasındaki uzun Cumhuriyet yönetim modelinin biriktirdiği krizlerin içinden doğdu. 2001 ekonomik çöküşü, 1990’ların koalisyon yorgunluğu, merkez sağın dağılması, askerî vesayetin yarattığı gerilimler ve geniş toplum kesimlerinde biriken temsil talebi, AK Parti’nin iktidara gelişini mümkün kıldı. AK Parti kendisini muhafazakâr-demokrat, reformcu, Avrupa Birliği perspektifine açık ve ekonomik istikrarı önceleyen bir parti olarak sundu.

Bu dönemde Erdoğan, Cumhuriyet’in çevresinde kaldığını düşünen toplumsal kesimlerin merkeze yürüyüşünü temsil etti. Dindar muhafazakârlar, Anadolu sermayesi, yeni orta sınıflar, eski vesayet düzeninden rahatsız liberal çevreler ve ekonomik istikrar isteyen geniş seçmen grupları, farklı nedenlerle bu siyasete destek verdi. 2001 sonrası bankacılık reformları, mali disiplin, IMF programının mirası, küresel likidite bolluğu ve Avrupa Birliği reform süreci, Erdoğan’a güçlü bir ekonomik ve dış meşruiyet zemini sağladı.

Bu dönem ile Mustafa Kemal dönemi arasında beklenmedik bir benzerlik vardır. Her iki lider de eski düzenin tıkandığı bir anda yükseldi. Mustafa Kemal, imparatorluk düzeninin, hanedan meşruiyetinin ve dış himaye beklentisinin tükendiği bir eşikte yeni bir devlet kurdu. Erdoğan ise vesayetçi Cumhuriyet düzeninin, merkez sağın, koalisyon siyasetinin ve 1990’ların ekonomik-siyasal yapısının tıkandığı bir eşikte yeni bir çoğunluk siyaseti kurdu. Her ikisi de yalnız iktidarı devralmadı; siyasal merkezin tanımını değiştirdi.

Fakat ayrım da burada başlar. Mustafa Kemal krizden kurumsal Cumhuriyet çıkardı. Erdoğan ise ilk dönemde reform ve demokrasi diliyle genişlettiği meşruiyetini zamanla lider merkezli bir yürütme düzenine taşıdı. İlk dönemde Avrupa Birliği çıpası, hukuk reformları, sivilleşme söylemi ve ekonomik büyüme Erdoğan siyasetinin ana taşıyıcılarıydı. 2005’te AB tam üyelik müzakerelerinin başlaması, bu çizginin sembolik zirvesiydi. Türkiye’nin modernleşme tarihinde Avrupa çıpası yeniden güçlenmiş görünüyordu.

2008–2009 Dünya Mali Krizi bu dönemin ilk büyük dış ekonomik uyarısı oldu. Türkiye krize, 2001 sonrası reformlarla görece sağlamlaşmış bankacılık sistemi ve disiplinli kamu maliyesiyle yakalandı. Bu nedenle krizi birçok ülkeye göre daha yönetilebilir biçimde atlattı. Fakat kriz aynı zamanda Türkiye’nin büyüme modelinin dış finansman, sermaye girişleri, Avrupa talebi ve küresel likidite koşullarına ne kadar bağımlı olduğunu da gösterdi. Erdoğan’ın 2000’lerdeki büyüme başarısı yalnız iç siyasi istikrarın değil, aynı zamanda dünyadaki bol para döneminin de ürünüydü.

Bu noktada Atatürk-Erdoğan karşılaştırması önemli hale gelir. Atatürk 1929 Büyük Buhranı’nı dışa kapalı, tarımsal ağırlıklı, sermaye birikimi zayıf bir ekonomide karşıladı. Erdoğan ise 2008 krizini dışa açık, sanayileşmiş, finansal olarak küresel sisteme entegre olmuş, ama dış kaynak ihtiyacı yüksek bir ekonomide karşıladı. Birincisinde temel mesele iç üretim kapasitesi kurmaktı; ikincisinde temel mesele dış finansmana bağımlı büyüme modelinin kırılganlığını yönetmekti. Bu iki kriz, iki liderin ekonomi politiğini belirleyen dünya koşullarının ne kadar farklı olduğunu gösterir.

Gezi ve 15 Temmuz: Erdoğan I’den Erdoğan II’ye geçiş

Erdoğan döneminin iç siyasal psikolojisindeki en önemli kırılma Gezi ile başladı. Gezi, başlangıçta kentsel mekân, çevre, yaşam tarzı ve kamusal alanla ilgili bir itirazdı. Fakat iktidar bu hareketi kısa sürede dış bağlantılar, faiz lobisi, darbe arayışı, iç kalkışma ve düzen bozucu unsurlar diliyle okumaya başladı. Böylece toplumsal itiraz, demokratik müzakere alanından güvenlik alanına taşındı.

Burada Abdülhamid paralelliği belirginleşir. Abdülhamid döneminde muhalefet çoğu zaman yalnız fikir ayrılığı olarak değil, imparatorluğun çözülmesini hızlandıracak bir tehdit olarak görülüyordu. Erdoğan döneminde de Gezi sonrasında protesto, itiraz, sivil toplum ve gençlik hareketleri giderek daha fazla güvenlik diliyle kodlandı. Burada mesele Gezi’nin tek başına iktidarı dönüştürmesi değildir. Asıl mesele, iktidarın Gezi’yi nasıl okuduğudur. Bir siyasal iktidar toplumsal itirazı dinleyebilir, müzakere edebilir, kurumsal kanallar açabilir; ya da onu güvenlik tehdidi olarak kodlayıp siyasal alanı daraltabilir. Erdoğan dönemi ikinci yola yöneldi.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi ise çok daha ağır bir kırılmaydı. Fethullahçı yapılanmanın devlet içindeki örgütlenmesi ve askerî darbe girişimi, gerçek ve ölümcül bir güvenlik tehdidiydi. Bu yönüyle 15 Temmuz, Erdoğan’ın güvenlik söylemini yalnız kurgusal bir zemine değil, somut bir travmaya bağladı. Devletin kendisini yeniden koruma refleksi anlaşılabilir hale geldi. Ancak asıl mesele, bu gerçek tehdidin nasıl yönetildiğiydi.

Darbe girişimi sonrasında olağanüstü hâl, KHK’lar, tasfiyeler, yargı süreçleri, medya üzerindeki baskılar ve devletin yeniden yapılandırılması, güvenlik tehdidiyle mücadele sınırlarını aşarak siyasal sistemin tamamını dönüştüren bir sürece dönüştü. İktidar, 15 Temmuz’u yalnız darbecilerle mücadele için değil, devletin yeni bir sadakat mimarisi içinde yeniden kurulması için de kullandı. Bu noktada Erdoğan I’den Erdoğan II’ye geçiş tamamlandı. 2002–2016 dönemi reform, büyüme, AB çıpası, çoğunluk siyaseti ve giderek sertleşen güvenlik diliyle tanımlanırken; 2016 sonrası dönem güvenlik, sadakat, lider merkezileşmesi ve jeopolitik meydan okuma diliyle şekillendi.

Erdoğan II: Lider merkezli devlet ve yeni dünya rekabeti

2016–2026 dönemini Erdoğan II olarak ayırmak bu nedenle analitik olarak güçlüdür. Çünkü bu dönem yalnız Erdoğan’ın devamı değildir; devlet mimarisinin değiştiği, siyasal dilin güvenlik eksenine oturduğu, ekonomi yönetiminin kurumsal öngörülebilirlik sorunu yaşadığı ve dış politikanın çok cepheli bir jeopolitik alana dönüştüğü yeni bir evredir.

2018 Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bu dönemin kurumsal dönüm noktasıdır. Başbakanlık kaldırıldı, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı’nda yoğunlaştı, karar alma süreçleri daraldı. Bu model kriz anlarında hızlı karar alma imkânı sağlayabilir. Fakat aynı zamanda hata maliyetini artırır. Çünkü karar süreçleri daraldıkça, farklı görüşlerin, teknik itirazların, bağımsız kurumların ve denge-denetim mekanizmalarının ağırlığı azalır. Liderin siyasal sezgisi, kurumsal aklın önüne geçebilir.

Ekonomi yönetimi bu kırılganlığın en görünür alanlarından biri oldu. 2018 sonrasında kur şokları, yüksek enflasyon, Merkez Bankası bağımsızlığı tartışmaları, rezerv politikası, faiz yaklaşımı, piyasa güveni ve kur korumalı mevduat gibi araçlar, Türkiye ekonomisinin dış finansman ihtiyacı ile iç siyasal tercihleri arasındaki gerilimi büyüttü. Erdoğan’ın ekonomi politiği burada Atatürk’ünkinden tamamen farklı bir dünya içinde şekillendi. Atatürk, sermaye birikimi zayıf ve dışa kapalı bir ekonomide devlet öncülüğünde üretim kapasitesi kurmaya çalışıyordu. Erdoğan ise dışa açık, sanayi kapasitesi oluşmuş ama ithal ara malı, enerji, dış borç, sıcak para ve küresel risk iştahına bağımlı bir ekonomide büyümeyi sürdürmeye çalıştı.

Bu dönemin jeopolitiği de 1920’ler veya Soğuk Savaş dünyasına benzemez. Erdoğan II dönemi, ABD-Çin rekabetinin sertleştiği, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle Avrupa güvenlik mimarisinin sarsıldığı, enerji yollarının ve tedarik zincirlerinin stratejik hale geldiği, savunma sanayinin dış politika aracı olarak öne çıktığı, Orta Doğu’da ittifakların esnekleştiği ve Batı dışı güçlerle ilişkilerin önem kazandığı bir dünyada şekillendi. Türkiye bu dönemde Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Karabağ, Katar, Körfez, Rusya-Ukrayna savaşı, NATO gerilimleri, AB ile donmuş üyelik süreci, Çin ve Rusya ile ekonomik bağlar ve savunma sanayi hamleleri üzerinden çok yönlü bir dış politika izledi.

Bu dış politika çizgisinin küçümsenemeyecek unsurları vardır. Savunma sanayi kapasitesi, insansız hava araçları, bölgesel arabuluculuk girişimleri, tahıl koridoru diplomasisi, Afrika ve Orta Asya açılımları, Türkiye’nin bazı alanlarda manevra kabiliyetini artırdı. Fakat aynı çizgi aynı zamanda yüksek risk, sert söylem, kurumsal öngörülebilirlik eksikliği ve ekonomik bağımlılıklarla sınırlı bir hareket alanı içinde yürüdü. Türkiye bir yandan stratejik özerklik aradı; diğer yandan finansman, enerji, teknoloji, pazar ve güvenlik bağımlılıkları nedeniyle bu özerkliği sürdürülebilir kurumsal kapasiteye dönüştürmekte zorlandı.

Burada Atatürk ile Erdoğan arasındaki jeopolitik ayrım netleşir. Atatürk jeopolitiği, sınırları belirli bir ulus-devleti içeride kurumsallaştırmaya öncelik verdi. Dış politika, yeni devletin içeride güçlenmesini mümkün kılacak bir denge aracıydı. Erdoğan jeopolitiği ise çoğu zaman içerideki siyasal mobilizasyonla dış politika krizlerini birlikte yürüttü. Atatürk için “Yurtta sulh, cihanda sulh” yeni kurulmuş bir devletin kendisini maceraya atmama iradesiydi. Erdoğan için dış politika, zaman zaman içeride siyasal meşruiyeti tahkim eden bir güç gösterisi alanına da dönüştü.

Benzer unsurlar: Kriz, merkezileşme ve meşruiyet arayışı

Altı dönem arasında güçlü benzerlikler vardır. Birincisi, bütün dönemler büyük krizlerin içinden doğmuştur. Abdülhamid 93 Harbi, Balkan çözülmesi ve mali bağımlılık ortamında; Vahdettin Birinci Dünya Savaşı yenilgisi ve işgal koşullarında; Mustafa Kemal imparatorluk çöküşü ve Millî Mücadele içinde; 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı, çok partili hayata geçiş, Soğuk Savaş, NATO üyeliği, kalkınmacı devlet, darbeler, piyasa dönüşümü, 1990’ların siyasal parçalanması ve 2001 ekonomik çöküşü içinde; Erdoğan I 2001 ekonomik krizi ve vesayet yorgunluğu içinde; Erdoğan II ise Gezi, 15 Temmuz, küresel finansal kırılganlıklar, bölgesel savaşlar ve büyük güç rekabeti içinde şekillenmiştir.

İkincisi, her dönemde devlet kendisini yeniden tanımlamak zorunda kalmıştır. Abdülhamid devleti saray merkezli güvenlik organizması olarak yeniden kurdu. Vahdettin devleti hanedan ve dış destek üzerinden korumaya çalıştı. Mustafa Kemal devleti millet egemenliği, laik yurttaşlık ve ekonomik bağımsızlık üzerine yeniden kurdu. 1945 sonrası dönem devleti çok partili hayat ve Batı ittifakı içinde yeniden yönetti. Erdoğan I devleti çevreden merkeze gelen yeni çoğunluğun talepleriyle dönüştürdü. Erdoğan II devleti lider merkezli yürütme ve güvenlik eksenli siyaset etrafında yeniden örgütledi.

Üçüncüsü, bütün dönemlerde dünya konjonktürü iç tercihleri belirledi. Abdülhamid’in panislamizm ve denge siyaseti, Avrupa emperyalizmi ve Rus baskısı olmadan anlaşılamaz. Vahdettin’in İngiliz desteği arayışı, işgal ve savaş sonrası güç dengeleri olmadan açıklanamaz. Mustafa Kemal’in devletçiliği, 1929 Buhranı ve zayıf ulusal sermaye koşulları olmadan doğru okunamaz. 1945 sonrası NATO yönelimi, Sovyet tehdidi ve Soğuk Savaş olmadan anlaşılamaz. Erdoğan I’in reformcu ve büyümeci çizgisi, AB çıpası ve küresel likidite bolluğu olmadan eksik kalır. Erdoğan II’nin güvenlikçi ve çok yönlü jeopolitiği ise ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı, enerji krizi, göç baskısı ve tedarik zinciri kırılmaları olmadan açıklanamaz.

Dördüncüsü, her dönemde meşruiyet sorusu merkezîdir. Abdülhamid meşruiyeti hilafet, padişahlık, güvenlik ve modernleşme üzerinden kurmaya çalıştı. Vahdettin hanedan ve dış güç dengeleriyle meşruiyet korumaya çalıştı. Mustafa Kemal meşruiyeti millet egemenliğine taşıdı. 1945 sonrası dönem meşruiyeti seçimlerle genişletti ama darbelerle yaraladı. Erdoğan I sandık, büyüme, reform ve temsil siyasetiyle güçlü bir meşruiyet üretti. Erdoğan II ise sandık meşruiyetini güvenlik dili, liderlik ve devlet sadakatiyle birleştirdi.

Ayrışan unsurlar: Kurum mu, lider mi; denge mi sadakat mi?

Benzerlikler kadar ayrımlar da önemlidir. Abdülhamid, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Erdoğan aynı tarihsel kategoriye konamaz. Abdülhamid bir imparatorluk padişahıdır. Vahdettin yenilmiş ve işgal altındaki bir imparatorluğun son hükümdarıdır. Mustafa Kemal yeni bir devletin kurucu lideridir. 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı, kurucu ilkelerin çok partili hayat, Soğuk Savaş, NATO düzeni, kalkınmacı devlet, darbeler, piyasa dönüşümü ve 2001 krizi içinde sürdürülme biçimidir. Erdoğan ise çok partili Cumhuriyet içinde seçimle iktidara gelmiş, geniş toplumsal destek üretmiş, fakat zamanla yürütme gücünü kendi şahsında yoğunlaştırmış bir sivil siyasal liderdir.

En temel ayrım, krizin kuruma mı yoksa lidere mi dönüştürüldüğüdür. Abdülhamid krizi saray merkezli güvenlik düzenine dönüştürdü. Vahdettin krizi hanedanı koruma ve dış destek arayışına bağladı. Mustafa Kemal krizi kurumsal Cumhuriyet tasarımına dönüştürdü. 1945 sonrası dönem bu kurumsal tasarımı demokratik çoğulculukla bağdaştırmakta zorlandı. Erdoğan I krizi seçimli meşruiyet, büyüme ve reformla yönetti. Erdoğan II ise krizi lider merkezli yürütme, güvenlik dili ve sadakat mimarisi içinde yönetti.

İkinci ayrım, ekonomi politikte görülür. Abdülhamid modernleşmeyi çoğu zaman dış borç, imtiyazlar ve emperyal dengeler içinde yürüttü. Vahdettin döneminde ekonomik kapasite zaten savaş ve işgal koşullarında çökmüştü. Mustafa Kemal ekonomik bağımsızlığı siyasal bağımsızlığın şartı saydı. 1945 sonrası Atatürk devlet anlayışı önce kalkınmacı-planlamacı, sonra dışa açılan karma bir modele evrildi. Erdoğan I küresel likidite, AB çıpası, bankacılık reformları ve iç talep büyümesiyle ekonomik başarı üretti. Erdoğan II ise dış finansmana bağımlı, enflasyonist, kur kırılganlığı yüksek ve güven sorunu yaşayan bir ekonomiyle karşı karşıya kaldı.

Üçüncü ayrım, dış politika anlayışındadır. Abdülhamid büyük güçler arasında zaman kazanmaya çalıştı. Vahdettin dış destekle hayatta kalma alanı aradı. Mustafa Kemal bağımsızlık temelinde denge kurdu. 1945 sonrası Türkiye Batı ittifakı içinde güvenlik aradı. Erdoğan I AB çıpası ve Batı ile uyum üzerinden dış meşruiyet kazandı. Erdoğan II ise Batı ile gerilimli, Rusya ve Çin’le ilişkileri artıran, bölgesel askerî kapasiteye dayanan, çok yönlü ama kırılgan bir stratejik özerklik arayışına yöneldi.

Dördüncü ayrım, toplumla ilişki biçimidir. Abdülhamid toplumu denetlenmesi gereken bir alan olarak gördü. Vahdettin toplumdan çok hanedan ve dış güç dengelerine yaslandı. Mustafa Kemal toplumu yurttaşlık temelinde yeniden kurmaya çalıştı, fakat bunu merkezî ve yukarıdan bir modernleşme diliyle yaptı. 1945 sonrası dönem toplumun siyasal katılımını seçimlerle genişletti, ama güvenlikçi devlet refleksleriyle sınırladı. Erdoğan I çevre toplum kesimlerini merkeze taşıdı. Erdoğan II ise toplumun muhalif enerjisini giderek daha fazla güvenlik ve sadakat diliyle okumaya başladı.

Türkiye’nin 2026 sonrası yönü

2026’dan sonra Türkiye’nin önündeki soru, bu uzun tarihsel çizgiden ne öğrenileceğidir. Türkiye artık ne Abdülhamid’in imparatorluk dünyasında ne Vahdettin’in işgal koşullarında, ne Mustafa Kemal’in yıkılmış tarım ülkesinde, ne Soğuk Savaş’ın iki kutuplu güvenlik mimarisinde, ne de Erdoğan I döneminin küreselleşme iyimserliği içinde yaşıyor. Yeni dünya daha sert, daha teknolojik, daha parçalı ve daha jeopolitik. ABD-Çin rekabeti, yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji dönüşümü, savunma sanayi, gıda güvenliği, göç, iklim krizi ve finansal kırılganlıklar devletlerin yönetim kapasitesini yeniden belirliyor.

Bu dünyada Türkiye’nin yalnız güçlü lidere değil, güçlü kurumlara ihtiyacı var. Çünkü yeni dönemin krizleri tek merkezden sezgiyle yönetilemeyecek kadar karmaşık. Para politikası teknik güven ister. Sanayi politikası uzun vadeli planlama ister. Eğitim reformu toplumsal mutabakat ister. Dış politika kurumsal hafıza ister. Hukuk devleti öngörülebilirlik ister. Savunma sanayi yalnız teknoloji değil, stratejik akıl ister. Avrupa Birliği ile ilişki yalnız diplomasi değil, demokratik standart ister. Çin, Rusya ve Körfez ile ilişkiler yalnız taktik denge değil, bağımlılık risklerini yönetecek ekonomik akıl ister.

Türkiye’nin önünde iki yol var. Birinci yol, krizleri yine lider, sadakat, güvenlik ve dış tehdit diliyle yönetmeye devam etmektir. Bu yol kısa vadede mobilizasyon sağlayabilir; fakat orta vadede kurumları zayıflatır, ekonomide güven sorununu büyütür, toplumun enerjisini siyasetin dışına iter ve dış politikada manevra alanını daraltır. İkinci yol ise Cumhuriyet’in kurucu ilkeleriyle demokratik çoğulculuğu yeniden birleştirmektir. Laiklik, eşit yurttaşlık ve kamu yararı Cumhuriyet’in omurgasını oluşturur. Hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, çoğulculuk ve özgür seçimler demokrasinin omurgasını oluşturur. Türkiye’nin ihtiyacı bu iki omurgayı birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak yeniden kurmaktır.

Bu nedenle 2026 sonrası Türkiye için en doğru yön, ne geçmişe nostaljik dönüş ne de bugünkü merkezileşmenin sürdürülmesidir. Gereken şey, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni bir kurumsal olgunluk üretmektir. Atatürk’ün mirası, yalnız heykellerde veya törenlerde değil, devlet aklını kurumsallaştırma kapasitesinde yaşar. Erdoğan döneminin tarihsel dersi ise seçimli meşruiyetin tek başına kurumsal demokrasi anlamına gelmediğini göstermesidir. Türkiye bu iki dersi birlikte okuyabilirse, Cumhuriyet ile demokrasiyi nihayet aynı cümlenin içine yerleştirebilir.

Sonuç: Altı dönemin büyük dersi

Abdülhamid’den Vahdettin’e, Mustafa Kemal’den Atatürk devlet yönetim anlayışına, Erdoğan I’den Erdoğan II’ye uzanan çizgi, Türkiye’nin yalnız liderler tarihi değildir. Bu çizgi, kriz karşısında devletin nasıl düşündüğünün tarihidir. Abdülhamid bize güvenlikçi modernleşmenin sınırlarını gösterdi. Vahdettin içeride meşruiyet zayıfladığında dış desteğin kalıcı çözüm üretemeyeceğini gösterdi. Mustafa Kemal, çöküşten kurumsal Cumhuriyet çıkarılabileceğini gösterdi. 1945–2002 dönemi, kurucu ilkelerin demokratik meşruiyetle, ekonomik verimlilikle ve kurumsal yenilenmeyle sürekli beslenmediğinde vesayet, siyasal parçalanma ve ekonomik kriz üretebileceğini gösterdi. Erdoğan I, temsil, büyüme ve reform dilinin ne kadar güçlü bir toplumsal enerji yaratabileceğini gösterdi. Erdoğan II ise gerçek güvenlik tehditlerinin, kurumsal hukukla sınırlanmadığında kalıcı merkezileşmeye dönüşebileceğini gösterdi.

Bu yüzden mesele Atatürk’ü olumlamak, Erdoğan’ı olumsuzlamak ya da tersini yapmak değildir. Daha doğru soru şudur: Hangi dünya konjonktüründe, hangi devlet kapasitesiyle, hangi toplumsal meşruiyet zemini üzerinde, hangi kurumsal tercihler yapılmıştır? Atatürk’ün tercihlerinin arkasında imparatorluk çöküşü, Büyük Buhran, otoriter Avrupa ve yaklaşan dünya savaşı vardı. Erdoğan’ın tercihlerinin arkasında 2001 krizi, küresel likidite, 2008 mali krizi, Gezi, 15 Temmuz, ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı ve yeni jeopolitik parçalanma vardı. Liderleri anlamak için bu bağlamı görmek gerekir.

Ama bağlam, her şeyi mazur göstermez. Tarihsel koşullar tercihleri açıklar; fakat tercihlerin sonuçlarını ortadan kaldırmaz. Devlet kriz karşısında merkezîleşebilir; fakat kalıcı başarı, merkezîleşmeyi kurumlara dönüştürebildiği ölçüde gelir. Ekonomi dış şoklarla sarsılabilir; fakat güven, liyakat ve öngörülebilirlik olmadan sürdürülebilir büyüme kurulamaz. Dış politika çok yönlü olabilir; fakat kurumsal denge ve iç meşruiyet olmadan stratejik özerklik kırılgan kalır. Demokrasi seçimle başlar; fakat hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı olmadan tamamlanmaz.

Türkiye’nin uzun tarihsel tecrübesi bize aynı dersi tekrar tekrar söylüyor: Devletler yalnız güçlü liderlerle değil, güçlü kurumlarla ayakta kalır. Krizler yalnız güvenlik diliyle değil, meşruiyet, hukuk, ekonomi ve toplumsal güvenle yönetilir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kurtarıcı değil; Abdülhamid’in güvenlikçi modernleşmesinden, Vahdettin’in meşruiyet krizinden, Mustafa Kemal’in kurucu ufkundan, 1945–2002 Cumhuriyet yönetim anlayışının demokratikleşme sancılarından, Erdoğan I döneminin reform, temsil ve büyüme enerjisinden, Erdoğan II döneminin güvenlikçi merkezileşme ve jeopolitik aktivizm tecrübesinden ders çıkarabilen yeni bir kurumsal yenilenme kapasitesidir.

Kaynakça ve okuma notları:

Bu makale için kaynakça, önceki 3 makale ile birlikte ortak bir omurga üzerine kurulabilir. Geç Osmanlı hattında Turan Akıncı’nın II. Abdülhamid ve Vahdettin kitapları; Şerif Mardin, Erik Jan Zürcher, Bernard Lewis, Stanford Shaw, Donald Quataert ve Roderic Davison gibi modernleşme ve geç Osmanlı literatürü; Mustafa Kemal ve Cumhuriyet için Andrew Mango, Lord Kinross, Sina Akşin, Feroz Ahmad, Zafer Toprak, Erik Jan Zürcher ve Nutuk; 1945 sonrası Türkiye için Mete Tunçay, Feroz Ahmad, Erik Jan Zürcher, Kemal Karpat, Çağlar Keyder, Korkut Boratav ve İlhan Tekeli; Erdoğan dönemi için M. Hakan Yavuz, Jenny White, Soner Çağatay, Ziya Öniş, Ersin Kalaycıoğlu, Berk Esen, Şebnem Gümüşçü, E. Fuat Keyman ve güncel Türkiye siyaseti literatürü birlikte kullanılabilir.

Makalenin ekonomi ve dünya konjonktürü ayağı için 1929 Büyük Buhranı, devletçilik, İkinci Dünya Savaşı ekonomisi, 2001 Türkiye krizi, 2008–2009 küresel mali krizi, küresel likidite döngüsü, enerji bağımlılığı, tedarik zinciri kırılmaları ve ABD-Çin rekabeti üzerine IMF, World Bank, OECD, BIS, WTO, IEA ve güvenilir uluslararası ekonomi-politik kaynaklara başvurulabilir.

Yaşamaktan duyduğumuz yorgunluk ve siyasete dair Emine Uçak Erdoğan+04/06/2026

Yorgunluk; öfke, üzüntü, şaşkınlık, hayret ve daha birçok duyguyu tarifleyen bir kavram olarak kullanılıyor son zamanlarda…

İktidardaki ömürleri arttıkça vaktiyle sıkça eleştirdikleri “devletlüler” gibi konuşan iktidar temsilcilerinin söylemlerinde en çok geçen kavram ise, “hukuk”… Kendileri aynı süreçten geçtiklerinde itiraz ettikleri ile bugün bizzat kendileri tarafından yapılan her uygulamanın “hukuk işliyor” söylemiyle çerçevelemesine tanıklık etmek ayrı bir yorgunluk…

Mağdurdan zalime dönüşen bu hali görmek; yalnızca zihne değil, vicdana da ağırlık yapıyor. Bir zamanlar vesayet düzenini, siyasal meşruiyet krizlerini, devletin topluma tepeden bakan dilini eleştirenler; bugün eleştirdikleri yapının daha merkezileşmiş, daha müdahaleci ve çoğu zaman daha sert bir versiyonunu inşa ettiler. Siyasi rakipleri devlet gücüyle diskalifiye etmekten, doğrudan doğruya toplumun siyasal özne olma hakkına karşı müdahaleler içinde olmaktan hiç imtina etmiyorlar.

“Türkiye’nin önündeki en acil sorun, seçmen kitlelerinin içine düşürüldüğü depolitizasyondur.”

“Her türlü toplumsal talep bir asayiş sorunu gibi görülüyor.”

“Toplumsal talepler ile siyasi temsil arasındaki bağ kopuyor.”

Bu satırlar muhalefetin değil, iktidar çevrelerinin yıllar önce sisteme karşı yaptığı eleştirilerden birkaçı sadece. O günlerde devletin topluma yabancılaştığı, siyasetin meşruiyet üretmekte zorlandığı, toplumsal taleplerin bastırılmasının ülkeyi bir çıkmaza sürüklediği sık sık vurgulanıyordu.

Bugün o tariflerin çok daha gerisinde olduğumuz bir vasattayız. Bugünün iktidarı da eski iktidarların yaptığı gibi ülkenin bütünlüğünü koruma gerekçesiyle siyasal alanı daraltmayı, hatta tamamen ortadan kaldırmayı kendine vazife bilmiş durumda… Dilde iç cepheyi güçlendirme, pratikte ise kontrollü muhalefet olmayı kabul etmeyenleri ve biat etmeyen yurttaşı baskılayan bir tutum var. Siyaset çözüm üretme kapasitesi üzerinden değil, sadakat ve itaat üzerinden tanımlanıyor. Baskı arttıkça toplumsal mesafelenme büyüyor; birlik adına kurulan dil, farklı toplumsal kesimlerin birbirini daha az duymasına yol açıyor. Belki de murad edilen bu. İktidarıyla kontrollü muhalefeti, demokrasinin her gün gerilemesini görmezden gelen toplumsal muhalefet temsilcilerinin hepsinin söylem birliği tüm bu yaşananların “devlet projesi” olduğu… Vaktiyle tam da bu yüzden eleştirdikleri sistemi şimdi tartışmadan azade kılıyorlar, dokunulmazlık atfediyorlar. Böylece toplumun da olan biten her şeye mecbur kılmaya çalışıyorlar.

GİRDABA DÖNEN YÖNETİM KRİZİ…

2019 İstanbul seçimlerinin iptali ile başlayan süreç, seçim sonuçlarının dahi siyasal mücadeleden bağımsız değerlendirilemediğini gösterdi. Sonrasında yaşananlar da bu yaklaşımın geçici değil, kalıcı bir yönetim anlayışına dönüştüğünü ortaya koydu. Toplumsal talepler siyasal temsil kanallarına taşınamadığında ortaya çıkan şey yalnızca memnuniyetsizlik olmuyor. Zamanla yönetme kapasitesini de aşındıran bir kriz birikimi oluşuyor. Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve iktidarın devleti kendi mülkü sanan yaklaşımı, devlet ile iktidar arasındaki sınırları ortadan kaldırdı. İktidar, kendisine yönelen her eleştiriyi devletin varlığına yapılmış saldırılar olarak lanse ediyor. Siyaset biçimiyle, oluşturduğu krizleri devletin otoritesinin ihtiyaçları olarak tarifliyor. Temel hak ve özgürlükler alanındaki gerileme yapısallaştı. Toplumsal taleplerin önemli bir kısmı siyasal mesele olarak değil, kamu düzeni başlığı altında değerlendiriliyor. Ekonomik krizin yarattığı aşınma ile adalet duygusundaki aşınma birbirinden bağımsız ilerlemiyor. İnsanlar geçim sıkıntısı yaşarken aynı zamanda kuralların herkes için eşit işlediğine dair inançlarını da kaybediyorlar.

Geçmişten bu yana temel sorunlarımızdan biri olan, toplumla siyaset arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı problemi derinleşmiş durumda. Toplumun önemli bir bölümü artık sürekli gerilim üreten siyasal dil yerine, gündelik hayatına dokunan sorunların çözülmesini istiyor. Siyaset alanının genişlemesi demokratik bir ihtiyaç ve toplumsal zorunluluk iken, iktidar vaktiyle sıkça şikayet ettiği bir tür depolitizasyon hali istiyor. Yani bir tür olan biteni kabul etmiş; seçimden seçime oy kullanmaktan başka yurttaşlıkla bağı kalmamış ve her türlü baskıcı uygulamayı kendine değmedikçe sorun etmeyen bir toplum. Hatta bir adım ötesinde, önünden sandığın da çekildiği ve buna da rıza gösterip iktidara tam teslim olmuş, yurttaşlık haklarından tamamen vazgeçmiş bir topluluğa dönüştürmek istiyorlar.

İktidarın da onların gücüne boyun eğip piyasasını yürütmek isteyenlerin yanılgısı da burada başlıyor. Toplum değişti, dönüştü… Gençler, kadınlar, toplumun tamamı değişti, şehirler değişti, dünyayla kurulan ilişki değişti. Uzun yıllar boyunca bastırılan toplumsal enerji yeniden siyasallaşıyor. Devlete bakış, beklentiler de değişti. Artık insanlar sürekli iç düşman hikâyeleri dinlemek istemiyor. Sürekli kriz atmosferinde yaşamak istemiyor. Sürekli kendilerine sabretmeleri gerektiğinin söylenmesini istemiyor. Adalette, refahta, eğitimde, temel haklarda eşitlenmek istiyorlar. Çocuklarına gelecek kurabilme hayalini kaybetmek istemiyorlar. Ülkenin kaynaklarının birilerinin kısa süreli rantları için heba edilmesini istemiyorlar. Ve en önemlisi kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar.

İktidar sahipleri ve onların kontrollü muhalefeti olmayı seçenler, yaşananları hep bir partinin iç meselesi ya da hukukun konusu olarak yorumlamak isteseler de toplum böyle olmadığını biliyor. Mutlak butlan kararı, belediyelere yönelik müdahaleler, siyasetçilerin peş peşe yargı süreçlerinin hepsi hikâyeye dahil. Kurumsal siyaset temsilcilerinin bir kısmı ısrarla görmek istemese de toplum karşı karşıya kaldığı durumun, kendi iradesine ne zaman saygı duyulduğu, siyasi özne olarak görülüp görülmediği, kendi kaderine karar verip veremeyeceğiyle ilgili olduğunu apaçık görüyor.

PARTİ İÇİ KILIFIYLA ÖRTÜLEN HAKİKAT

İşte tam da bu yüzden mesele CHP’nin iç meselesi değil; demokratik siyasetin meselesi haline geliyor. Çünkü siyaset alanının daralması bir tek muhalefeti küçültmüyor. Ülke, kamusal alan, düşünme kapasitesi, çözüm üretme kapasitesi küçülüyor. Siyasetin, temsilin daraldığı ülkede; refah da, huzur da, toplumsal barış da sağlanamaz. Bugün yaşadığımız ekonomik krizin de, adalet krizinin de, yönetim krizinin de temelinde tam da bu var.

İktidar uzun süredir toplumsal beklentileri siyasal temsil üzerinden dile getirilmesi gereken talepler gibi değil, onları propaganda araçları üzerinden yönetilmesi (halkı bu sorunların aslında olmadığına inandırılması) gereken risk alanları gibi görüyor. Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi zamanla Meclis’i zayıflattı, siyasi partileri işlevsizleştirdi, kurumları kişiselleştirdi. Partinin çıkarı ile ülkenin çıkarı arasındaki çizgi giderek silikleşti, hatta bu ikisi artık zıt yönlerde ilerliyor. Yargı ise hak arama mekanizması olmaktan çok siyasal alanı iktidar için düzenlerken yönetim krizi oluşturan bir mekanizmaya dönüştü. Yönetim krizi büyüdükçe meşruiyet aşınıyor. Meşruiyet aşındıkça daha fazla baskı devreye giriyor. Ve böylece kendi kendini besleyen bir kısır döngü ortaya çıkıyor. İşin ironik tarafı ise şu: iktidar bütün bunları ülkenin bütünlüğünü koruma adına yaptığını düşünüyor. Oysa ortaya çıkan sonuç tam tersi. Birlik adına kurulan dil ayrışmayı büyütüyor. İstikrar adına kurulan düzen kriz üretiyor. Muhafaza adına geliştirilen refleksler toplumun önemli bir bölümünde dışlanmışlık hissi yaratıyor. Otoriterliğin en büyük yanılgısı da burada. Kendini birleştirici sanıyor. Ama ayrıştırıyor. Kendini koruyucu olarak gösteriyor. Ama aşındırıyor. Kendini devlet yerine koyuyor. Ama devletin meşruiyetini zedeliyor.

“YA HEP BİRLİKTE YA HİÇBİRİMİZ”

“Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz.” bu yönüyle dönemin ruhuna en uygun sloganlardan… Ortak kader duygusunun yeniden kurulmasına dönük bir çağrı olduğu için.

Çünkü insanlar artık tek başlarına kurtulmaya çalışmaktan yoruldu. İyi okula gönderebilenin çocuğunu kurtardığı, iyi kazancı olabilenin hayatını kurtarabildiği, yurt dışına çıkabilenin geleceğini kurtardığı… Geri kalanların ise kaderlerine terk edildiği bir düzende yaşamaktan yoruldu. Bireysel kurtuluşun giderek daha az kişi için mümkün olması ve maliyetinin de giderek yükselmesi de ortak mücadele saflarını her geçen gün büyütüyor.

Toplum gerçekten “millet” olmak istiyor. Bugün yaşadığımız siyasal gerilimin özü tam burada yatıyor. Bir tarafta siyasetin alanını daraltarak, devlet gücüyle ömrünü uzatmaya çalışmayı istikrar, beka olarak sunan bir anlayış ve destekçileri; diğer tarafta ise herkes için siyaset alanını, özgürlükleri, imkanları arttırmak isteyen bir anlayış var.

Türkiye’nin önündeki asıl seçim şu ayrımlar üzerinden olacak: Daha fazla baskı mı? Yoksa daha fazla demokrasi mi? Daha fazla korku mu? Yoksa daha fazla siyaset mi? Daha fazla ayrışma mı? Yoksa eşit yurttaşlık temelinde yeni bir toplumsal sözleşme mi?

Son bir haftadır yaptığımız yürüyüşlerde yollardan bize katılanlar en çok ikincisini tercih ediyor.

Bütün yorgunluğa rağmen halen kaybedilmeyen bir şey var; vicdan ve toplumsal hafıza… İktidar toplumsal hafızayla birlikte çok şeyi mahkeme kararlarıyla yok saymaya çalışsa da varlar, varız işte…

Hepimize yorgunluk olarak dönse de hem yakın tarihten hem de geçmiş dönemlerden bildiğimiz şey şu; milleti bastırarak, yok sayarak büyük devlet olunmaz, toplum susturularak birlik kurulmaz, hukuk araçsallaştırılarak adalet tesis edilmez. Devlet gücünü millete karşı kullanılarak kalıcı meşruiyet üretilemez: ‘Devletle millet karşı karşıya geldiğinde kazanan hep millet olur’

Zıddına dönüşen iktidar tarafından aşağı çekilen Türkiye’nin ‘şenlik havasında ayağa kalkması’ için yeni bir dönemin eşiğindeyiz, bir milattayız. Nar Ağacı’ndan çok sevdiğim cümlelerle bitireyim; “Bir tarafımız hep kırıklarla kalacak belki ama ihtimal bir kafiye tutturabiliriz. Bütün yorgunluklarımızı yekdiğerinde dinlendirebilir birbirimize sığınabilir. İki ayrı ırmağın delicesinde değil bir ırmağın derininde akabiliriz yeniden diyebiliriz.”

EMİNE UÇAK ERDOĞAN

Uçak, 1990 yılında İstanbul İletişim Fakültesi’ni kazandı ve buradan 1994 yılında mezun oldu. Uçak gazetecilik ve televizyonculuğun yanında uzun süre İBB gibi çeşitli kurumlarda çalıştı. Sivil toplum alanında gönüllü ve profesyonel olarak bir çok kuruluş ve platformda yer alan Emine Uçak, yüksek lisans eğitimini Medeniyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kültürel İncelemeler bölümünde, İstanbul’daki Suriyeliler: Gündelik Hayat ve Mekan isimli teziyle tamamladı.

1 Haziran 2026 Pazartesi

Bülent Kuşoğlu Devlet aklı bir şeyler kurguluyor; Cansu Çamlıbel/1 Haziran 2026

Cumhuriyet Halk Partisi’ne mahkeme kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Genel Başkan” atanmasının ardından geçen on günde yaşananlar malum. Kılıçdaroğlu bugüne kadar yaptığı hamlelerle seçilmiş Özgür Özel yönetimiyle uzlaşma yönünde hiçbir sinyal vermedi. Dahası, eski yol arkadaşlarını resmen Fethullahçılıkla suçlamaktan da geri durmadı. Şu ana kadar iktidarın beklentilerini karşılayacak bir çizgide ilerlediğini düşünenleri yanıltacak hiçbir şey yapmadı.

Kılıçdaroğlu’nun tam olarak ne yapmak istediğini belki kendisinden daha iyi anlatır diye ona en yakın isimlerden olarak bilinen Bülent Kuşoğlu’nu konuşmaya ikna ettim. Bilenler bilir… Bülent Kuşoğlu, Kemal Bey’in 2023’teki cumhurbaşkanlığı adaylığının en kuvvetli destekçilerindendi. O dönem aynı zamanda CHP’nin Genel Başkan Yardımcısıydı, partinin mali işleri de ona emanetti. Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi durumunda bakan olabilmek için milletvekilliği seçimine girmedi. Seçim kaybedildikten sonra değişim hareketi başlatan Özel-İmamoğlu ekibine en sert tavır koyanlardan biri de yine Kuşoğlu’ydu.

O da Kemal Kılıçdaroğlu gibi bir hesap uzmanı, kariyerine Maliye Bakanlığı’nda başlıyor. Kılıçdaroğlu Sosyal Sigortalar Kurumu’nda Genel Müdür olduktan sonra Bülent Kuşoğlu da yardımcısı oluyor. Yani en az 45 senelik bir yol arkadaşlığından bahsediyoruz. Bülent Kuşoğlu’nun sosyal demokrat bir gelenekten gelmediğini de hatırlatmak gerekiyor. Siyasete 2002’de DYP üyesi olarak giriyor. 2007 senesinde DYP'nin Ankara il başkanıyken, görevinden istifa ederek Demokrat Parti’den milletvekili adayı oluyor ama seçilemiyor. 2009'da AKP'den istifa eden Abdüllatif Şener'in Türkiye Partisinin kurucuları arasında yer alıyor, hatta genel başkan yardımcılığını üstlendi. 2010'da Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olması üzerine Türkiye Partisi'nden istifa ederek CHP'ye katılıyor.

Kılıçdaroğlu ile özel yakınlığını akılda tutarak sorduğum sorulara verdiği yanıtlar epey kafamı karıştırdı. Zira Kemal Bey’in duymaktan hoşlanmayacağı pek çok analizi var. Pek çoğumuzun şüphelendiği gibi o da ittihatçı bir devlet aklının yeni bir düzen kurgulamakta olduğuna inanıyor. Ancak bu kurgu içinde CHP’ye nasıl bir rol biçildiğini henüz anlayamadıklarını söylüyor. Tam da bu nedenle onu epey sıkıntılı ve düşünceli gördüm. Belki de 2023’te yaşadıklarının da deneyimiyle bu kez yoğurdu üfleyerek yeme taraftarı.

Jest ve mimiklerinden, satır aralarında söylediklerinden şu anda Kemal Bey’in etrafına çöreklenmiş ekibin hal tavır ve eylemlerinden çok da hazzetmediği gibi bir hissiyata kapıldım. Sanırım bu nedenle şu aşamada biraz mesafeden izliyor olup biteni. Hatta burada söylediklerinin Özgür Özel ekibinden çok Kemal Kılıçdaroğlu ekibine yönelik olduğunu düşünmeden edemedim. Siz de durduğunu düşündüğümüz yer ile söyledikleri arasındaki makası fark edeceksiniz. Dolasıyla da okudukça kafanız daha da karışabilir.

Bu işe kalkışanların niyeti çok net olsa da sonuçları konusunda çok da emin olmadıkları yönündeki hissiyatımı teyit eden bir mülakat oldu ezcümle. Yine de belli ki üzerimizde “bir şeyler” denemekten vazgeçmeyecek bir İttihatçı akıl yine devrede.

“Siyaseten çok iyi bir ekip çalışması yürüttüğümüzü, her konuda beraber olduğumuzu söyleyemem”

- Her zaman Kemal Bey'e çok yakın oldunuz, 2023 kurultayından önce Genel Başkan Yardımcısıydınız ve partinin kasasının kontrolü de sizdeydi. Bu yeni süreçte de yanında duran isimlerdensiniz ya da en azından dışarıdan görüntü bu. Şuna netlik getirerek başlayalım; siz bugün her konuda Kemal Kılıçdaroğlu ile aynı sayfada mısınız? Bir ekip olarak mı hareket ediyorsunuz?

Ben Kemal Bey'in Maliye Bakanlığından meslektaşıyım, Sosyal Sigortalar Kurumu’nda da yardımcılığını yapmıştım. Tabii sonradan da siyasette birlikte olduk. Yıllardan beri beraberiz. Siyaseten çok iyi bir ekip çalışması yürüttüğümüzü, her konuda beraber olduğumuzu söyleyemem. Siyasi ekipleri daha farklı olabildi Kemal Bey’in zaman zaman. Farklı düşündüğümüz de olmuştur muhakkak ki. “Bu konuda birlikte mi hareket ediyorsunuz?” sorunuza şunu söyleyebilirim; epeydir bizim bir hareketimiz yok. Bizim dışımızda bir mahkeme kararı, söz konusu. Davayı bizim açmadık. Kemal Bey'in çağrıldığı halde mahkemeye gitmediği bir sürecin ardından çıkan bir mahkeme kararı var. Tamam şimdi bir siyasi hareket olarak ortaya çıkacak tekrar. Ben de o mahkeme kararıyla geri gelen Parti Meclisi’nde üyeyim tabii. Bilmiyorum bundan sonra nasıl yol yürüyeceğiz ama Parti Meclisi’nde üyeyim.

- Kemal Bey’in bu süreçteki iyi niyetini sorgulatan hamlelerinden biri de sizin de içinde olduğunuz o eski Parti Meclisi’nde çoğunluk kendi taraftarlarında olmadığı için bugün yapılması beklenen toplantıyı ertelemesi oldu. Ne gerek vardı buna?

Toplantı şu şartlarda yapılamıyor çünkü kimlerin oradan ayrıldığının, kimlerin yedek olarak yazıldığının yasal olarak tespiti gerekiyor. Kimler şu anda üyedir? O tespitin yapılması gerekiyor. Öyle bir çalışma gerekiyor. Onun için öyle bir toplantı yapılamaz.

- Bunun tespiti bu kadar mı zor? On dakikalık bir işten bahsediyorsunuz. Biz dışardan gazeteci olarak iki dakikada 58 kişinin çetelesini çıkartırken koskoca parti kendi kayıtlarına bakarak yapamıyor mu bunu? Buna mı inanmamız bekleniyor?

Tabii Cumhuriyet Halk Partisi kurumsal bir parti. Kurum içerisinde bu tespitin yapılması lazım.

“Şu anda Kemal Bey dışında parti yönetimi yok ki… Hiçbir şey imzalatılamaz, para bile ödenemez”

- Bu tür bir tespit çalışmasının toplantı erteletecek kadar uzun süreceğine kim inanır?

Yok sürmez ama şu anda hiç kimse görevli değil ki. Şu anda bir parti yönetimi yok ki Kemal Bey'in dışında. Para bile ödenemez şu anda, hiçbir şey imzalatılamaz durumda. Bu söylediğim bir şey siyasette ilgisi olmayan bir şey.

“Bütün siyasetçiler yargı kararlarını eleştirir ama uyar”

- Kemal Kılıçdaroğlu bayramın ikinci günü gazetecilerin sorularını yanıtlarken kendisini geri getiren mahkeme kararı üzerinden “Yargı kararlarına herkes uymak zorunda” şeklinde bir ifade kullandı. Oysa 2023’te kendisinin yüzde 48 küsur oy aldığı cumhurbaşkanlığı seçimi öncesindeki kampanyası boyunca en çok hedef aldığı şeylerin başında AKP yargısı vardı. O günkü söyleminiz Türkiye’deki mahkemelerin Erdoğan’dan talimatla iş yaptığı kanaati üzerine kuruluydu. Bugün gelinen noktada Kılıçdaroğlu topluma şunu söylemiş olmadı mı; iktidar yargısının bazı kararlarını eleştirelim ama aynı yargının bizim lehimize olacak kararlarını hiç kimse tartışmasın. Kemal Bey kendisini tam da böyle çelişkili bir yere kilitlemedi mi?

Bütün siyasetçiler bunları yaptılar. Tayyip Erdoğan, bizler yargı kararlarını eleştirdik ama sonuç olarak uymak zorundayız tabii. Şunu söyleyeyim madem böyle hızlı girdiniz; benim büyük sorumluluğum var siyasetçi olarak, çok sıkıntılı bir zamandan geçiyoruz. Toplumu ve partimi çok fazla provoke etmemem lazım, ona göre konuşmam lazım. Bazı şeyleri belki sizin istediğiniz kadar rijit ifade edemeyeceğim.

“Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir, beraber ve rejime karşı son kale olarak durmasını istiyorum”

- Benim sizin neyi ne şekilde söyleyeceğinize dair özel bir beklentim yok. Sorumu sorarım, siz dilediğiniz gibi yanıtlarsınız.

Gazeteci olarak haklısınız, daha manşetlik sözler söylememi istersiniz. Ama ben Cumhuriyet Halk Partisi'nin bir, beraber, böyle bir rejime karşı son kale olarak ayakta durmasını arzu ediyorum. Onun için ona yönelik konuşacağım. Sorumlulukla konuşmaya çalışacağım.

“Belki önümüzdeki 10-20 yıl içinde devletlerin çoğu yok olacak, Atatürk Cumhuriyeti’nin yaşaması lazım”

- “CHP’nin bu rejime karşı son kale olarak ayakta durmasını arzu ediyorum” dediniz. Oy verdikleri partiyi “rejime karşı son kale” gibi gören CHP seçmenlerinin büyük bölümü Kemal Kılıçdaroğlu’nun artık rejime hizmet ettiğini düşünüyor. Hatta daha fenası, rejimin aparatı olmayı kabul ettiği inancındalar. Sizler bu rejimle siyasi mücadele vermiş ve vermeye devam ettiğini söyleyen siyasetçiler olarak bu öfkenin farkında mısınız? İçerde kendi aranızdaki konuşmaları bu durumun farkındalığı içinde mi yapıyorsunuz?

Tabii ben olaya sosyal medya hesaplarında biraz gezindikten sonra canı sıkılan, öfkelenen biri gibi bakamam. Sorumlu birisi olarak daha büyük resmi görmek zorundayım. Çok zor bir dönemdeyiz, siyasetin o klasik mantığı bitmiş vaziyette. İkinci Dünya Savaşı sonunda oluşan düzen ve kurallar yok artık. Yeni bir düzen oluşacak, yeni kurallar söz konusu olacak ve bunların nasıl olacağını kimse bilmiyor. Devletler üstü şirketler ve kendi aralarındaki mücadele artık bütün ülkelerin iç siyasetini de etkiliyor. Geçmişte olduğu kadar basit değil işler. Mesela Soğuk Savaş döneminde Sovyetler vardı ve Batı vardı, biz de Batı blokunda yer alıyorduk. İç siyaset de ona göreydi. Söylediğimiz sözler, siyasetimiz, sağ-sol ayrımı çok basitti. Ama şimdi öyle değil. Belki önümüzdeki 10- 20 yılda devletlerin çoğu yok olacak. Türkiye Cumhuriyeti'nin, Atatürk Cumhuriyeti'nin yaşaması lazım. Yani bizim yok olmamamız lazım, iddialı olmamız lazım. Bu yeni dönem Türkiye'ye aynı zamanda büyük fırsatlar da sunuyor, bunları çok iyi irdelemeli.

“İttihat ve Terakki, İslamcılık, batıcılık ve milliyetçiliği birleştirdi; şimdi de ona benzer bir durum görüyorum”

- Yeni dönemin küresel olarak Türkiye’ye sunduğu fırsatlar açısından Özgür Özel’in başında olduğu CHP yönetiminin yapamadığı ama sizlerin yapabileceği şeyler neler mesela? 

Öncelikle birlik beraberlik içerisinde olmamız gerekiyor. Onun için “CHP dönüşmeden Türkiye dönüşemez” diyorum. Türkiye'nin de yeni dünyaya uyum sağlayabilmesi için dönüşmesi lazım. Son iki üç yılda, Trump’ın ikinci kez iktidara gelmesiyle birlikte çok şey değişti. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı'nın son döneminde üç temel siyaset biçimi vardı; İslamcılık, batıcılık ve milliyetçilik. Başka siyasi çizgiler de vardı ama ana akım bunlardı. Bunları o zamanki devlet aklı, İttihat Terakki birleştirdi, bir mücadeleye girişti, sonra Türkiye Cumhuriyeti ortaya çıktı. Şimdi de ona benzer bir durum görüyorum. Şu andaki iktidarın geldiği zamanki gibi bir siyasal İslamcı iktidar olduğunu düşünmüyorum, farklılaştı, çok farklı hale geldi. İslamcılıktan uzaklaştı demiyorum ama farklılaştı. Milliyetçilik, devlet milliyetçiliği var üzerinde ve batıcılık var.

“Bir devletin kendisine sahip çıkması güzel bir şey ama topluma rağmen devlet olunmaz”

- AKP iktidarının devlet milliyetçiliğini ve batıcılığı da üzerine almış olması -sizin tabirinizle- iyi bir şey mi?

Ben iyi bir şey olarak söylemiyorum. Bir tespitte bulunmaya çalışıyorum. Bir devletin kendisine sahip çıkması güzel bir şey. Tabii devletin farkındalığı güzel bir şey ama topluma rağmen devlet olunmaz tabi ki. Mesela “İç cephenin güçlendirilmesi” deniyor ya evet bu önemli. Ama bu söylendiğinde ben bunu devletin güçlendirilmesi olarakanlamıyorum, toplumun güçlendirilmesi olarak anlıyorum. Toplumu güçlendirmemiz lazım. Bunu yapabilecek olan parti de Cumhuriyet Halk Partisi. Cumhuriyet Halk Partisi tabanının üzerine oturduğu sosyal kesimlere sosyolojik açıdan baktığımız zaman en entelektüel, kültürlü, eğitim seviyesi en yüksek kesim. Bu iktidar döneminde zenginleşenler falan oldu ama onlar henüz kentli sayılamayacak seviyede sanki. Geçmişten beri kentleşme CHP'ye daha fazla mâl edilebilir diye düşünüyorum. CHP sonuç olarak Türkiye ölçülerinde bir kent partisi. Dolayısıyla da CHP yönetimi olarak daha sorumlu hareket etmek zorundayız. Onun için de CHP bir arada kalabilmeli. Küçük siyasetlere takılıp kalmamamız lazım. “O onu söyledi, bu bunu söyledi” noktasını aşabilmemiz lazım. Bu arada sizin demin hatırlattığınız 2023’teki yüzde 48 küsurluk oyun ben aslında yüzde 50’nin üzerinde olduğunu düşünüyorum. Orada bir şeyler oldu.

“2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kemal Bey’in oyu yüzde 50’nin üzerindeydi; orada bir şeyler oldu, ispatlayamadığımız şeyleri söylemedik”

- Siz 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan lehine devlet tarafından manipüle edildiğini mi düşünüyorsunuz?

Evet.

- O halde Kemal Bey neden çıkıp tek bir cümle kurmadı bu şüphelerinizle ilgili ve doğrudan seçim sonuçlarını kabullendi?

İspatlayamadığımız şeyleri söylemedik.

- İspatlanması için bir hukuki mücadele veremez miydiniz? 2017’de rejimi değiştiren referandumda da aynı kabullenişi sergilemedi mi Kılıçdaroğlu?

Yok, 2017’de AİHM’e kadar gidildi bildiğim kadarıyla.

“Devlet seçimleri yüzde 2 oranında manipüle edebiliyor, Cumhurbaşkanı seçiminde etki daha da yüksek olabiliyor”

- Atilla Kart YSK'nın işleminin iptali için kendisine vekalet verildiğini ancak Kemal Kılıçdaroğlu ve kurmaylarının, davanın AİHM aşamasına geçmesini kasten boşa düşürdüğünü ve başvuru yapmasını engellediklerini söyledi hep. Neyse… 2023 seçimlerine dönersek, biraz önce daha önce Kılıçdaroğlu tarafından dillendirilmeyen bir iddiada bulundunuz. Seçim size göre Kılıçdaroğlu’ndan nasıl çalındı?

Çok detayına girmeden, basitçe söyleyeyim. Seçimleri devlet yapıyor, yani devlet memurları. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde devlet özellikle üst düzey memurlar açısından yürütme erkinde tek bir kişi var; Cumhurbaşkanı. Yani üst düzeyde 40-50 bin kişi olası bir cumhurbaşkanı değişiminde birkaç gün içerisinde değişmek zorunda. 1800 kişi galiba cumhurbaşkanı ile hemen değişmesi gereken. Bu 40-50 bin kişinin yardımcılarını, taşra teşkilatını vesaire dikkate aldığımızda birkaç yüz bin insandan bahsediyoruz. Şimdi bir iktidar değişikliği sırasında devlet bu seçimi yapıyorsa, milletvekili seçimlerini yüzde 1-2 etkileyebiliyor. Tüm dünyada bu vardır, bizde de etkileniyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde etkisi daha fazla oluyor. En azından bu bir faktör. Bunun ötesinde tutukluların yakınlarını etkilemek, güneydoğudaki oyları etkilemek, iltica etmiş vatandaşların oylarının sayılması gibi birçok konu var. Yani devletin yüzde 2’yi devletin manipüle edebilmesi çok kolay aslında. Türkiye seçimleri yapabilen bir ülke ama seçim manipülasyonu da yapılıyor Türkiye'de.

“Üzülmez olur muyuz!”

- Bu söylediğiniz çok ama çok çarpıcı. Demek ki 2023 seçiminin Erdoğan’ın yönettiği devlet tarafından Kemal Kılıçdaroğlu’ndan çalındığını düşünüyorsunuz. Sözlerinizden anlıyorum ki Kemal Bey de o dönem buna inandı. Ve bugün kalkıp aynı Erdoğan’ın gücünü tahkim etmesinin ve hatta bir sonraki seçimi de kazanmasının önünü açacak bir siyasi mühendislik hamlesinde kendisine biçilen rolü oynamakta bir beis görmüyor. Benim ne düşündüğüm mühim değil ama seçmeniniz böyle düşündüğü için soruyorum. İmajınıza üzülmüyor musunuz? Ya da “kendimizi ifade edemiyoruz galiba” gibi bir sorgulama içinde misiniz en azından?

Üzülmez olur muyuz! Kemal Bey gibi bu ülkede yüzde 48'e kadar ulaşmış, bir sol partinin başında Millet İttifakı’nı kurmuş birisi. Ve o beş diğer partinin üçü AKP’den kopan İslamcı partilerdi. Cumhuriyet tarihinde birbirine benzemez 6 parti olarak ilk defa beraber hareket edebildik. Bu Cumhuriyet tarihinde ilk defa olan, olağanüstü bir olay. 6 Mart 2023'te Kemal Bey'in adaylığı nerede açıklandı hatırlıyor musunuz?

- Elbette hatırlıyorum, Saadet Partisi Genel Merkezi’nde.

Saadet Partisi'nde bir kandil akşamıydı, Berat gecesiydi. Saadet Partisi binasının üzerinde Atatürk'ün posteri asılıydı. Kemal Bey'in adaylığı öyle bir ortamda açıklandı. Bu Türkiye tarihi açısından, toplumsal açıdan inanılmaz büyük olaydır. 

“Kemal Bey’in bir Alevi olarak yüzde 48 alması cumhurbaşkanı olmasından bile öte bir hadise, müthiş bir olaydır”

- Sizin üstü örtük biçimde söylediğiniz aslında şu; Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak yüzde 48 alması olağanüstü bir olaydır.

Evet, bu basit bir hadise değil. Bu aslında Kemal Bey'in Cumhurbaşkanı olmasından bile öte bir hadise. Düşünsenize binlerce yıldan beri bu topraklarda bu konularla ilgili tartışmalar olmuş ve o aşılmış. Müthiş bir olaydı. Şimdi ondan sonra kalkıp da bu noktalara gelmek ya da toplumun bu noktaya getirilmiş olması, manipüle ediliyor olması da kötü. Bunları anlamaya çalışmamız lazım.

“Oturup konuşup kurultayı toplamamız lazım, böyle bir sorumluluğumuz var; Kemal Bey’e de bunu söylüyorum”

- Toplum hakikaten de birileri tarafından manipüle edilmeye çalışılıyorsa Kemal Bey bu tuzağı bozup engelleyemez miydi? Hala da işleri zamana yayıp manipülasyonu yapanların ekmeğine yağ sürmek yerine hızlı adımlar atamaz mı? Kurultayı hemen toplama iradesini neden ortaya koymuyor?

Tabii oturup hep beraber bunları yapmamız lazım. Böyle bir sorumluluğumuz var zaten.

- Siz Kemal Bey ile de aynı burada benimle konuştuğunuz şekilde mi konuşuyorsunuz mesela? 

E tabii, tabii.

- Özgür Özel ekibiyle uzlaşma için bir temas kuruyor musunuz?

Kimseyle benim bir düşmanlığım yok zaten.

“Silivri’ye gittikten sonra söylediklerimden iki taraf da hoşlanmadı”

- Düşman olmamak ayrı şey… Özgür Özel ile müzakere açısından bir rol üstleniyor musunuz?

Tabii elimden geldiğince yapıyorum. Bundan önce iki kere mahkemede görüşmüştük. İkisinde de çıktım bunları söyledim. Bunları söylemem Kılıçdaroğlu taraftarlarının da Özel taraftarlarının da hoşuna gitmedi. Bana kızdılar.

“Taraflar arasında ideolojik ya da sosyolojik bir ayrılık yok, o yüzden de oturup konuşunca çözülmeyecek bir şey yok”

- Neye kızdılar?

“Partinin bir arada tutulması lazım, oturup konuşup bu konuyu çözmemiz lazım” demiştim. Şimdi de aynı kanaatteyim. Şimdi de oturup konuşarak çözülmeyecek bir şey yok. Cumhuriyet Halk Partisi'nde fikri bir ayrılık var mı sizce? Cumhuriyet Halk Partisi'nde fikri bir ayrılık yoksa, sosyolojik temelli bir ayrılık yoksa… Daha dün birlikte siyaset yaptığımız arkadaşlarımız bunlar. Ufak tefek şeylerde farklı düşünebiliyoruz tabii ki. Ama temelden “o tarafın fikri şöyle, bu tarafın fikri böyle” diyebileceğimiz bir durum yok. Düşünce bazında bir ayrılık yok. Sosyolojik yönden de bir ayrılık var şu ana kadar teşkil edebilmiş değiliz. Peki bunlar yoksa neden ayrılıyoruz.

“Koltuk kavgası olmamalı”

- Koltuk kavgası gibi gözüküyor, “geri gelip o koltuğa oturacağım” gibi gözüküyor.

Koltuk kavgasının olmaması lazım. Bizim kesimin en fazla kullandığı cümledir; “Vatan mevzu bahis ise gerisi teferruattır.” Atatürk’e de mal edilir, tabii ona çok yakışıyor. Peki bunu niye unutuyoruz? Kimseyi eleştirmek için değil de hepimizin bu sorumlulukla hareket etmesi gerekiyor.

“Erdoğan, İmamoğlu’nun kendisine rakip olmasını istemiyordu”

- Tayyip Erdoğan sizce siyaseten kendisine bu kadar güveniyorsa neden İstanbul gibi bir şehrin belediye başkanının diplomasını iptal ederek seçimlere girmesini ve karşısına rakip olarak yarışmasının önünü kapattı?

Neden olduğunu biliyoruz. Rakip olmasını istemiyordu.

“Özgür Bey ile Kemal Bey’in oturup konuşması lazım”

- Demek ki siz de herkes nasıl görüyorsa öyle görüyorsunuz. Şimdi de çoğunluk yargı eliyle devreye sokulan “mutlak butlan” hamlesini yine Erdoğan’ın seçim kaybetme ihtimalini minimize etmek için tasarlandığına inanıyor. Böyle olsa bile Kemal Bey hakikaten de haksızlığa uğradığına inandığı için kendisine verilen görevi kabul ettiyse ve seçileceğinden eminse neden derhal kurultayı toplamıyor? Neden bunun önünü açmıyor Kemal Bey?

Açmıyor mu? Kapattı mı? Ben böyle bir şey bilmiyorum. Ama oturup konuşmadılar. Özgür Bey ile Kemal Bey’in oturup konuşması lazım.

- Kemal Kılıçdaroğlu Özgür Özel’den özür mü bekliyor?

Bildiğim kadarıyla Kemal Bey mahkeme kararından sonra Özgür Bey'i aradı. Ama görüşmediler hala. Yani telefon dışında görüşmediler. Oturup görüşmeleri lazım. Oturup bu konularda ekipler kurulup bir araya gelinmesi lazım. Niye yapmıyoruz bunları?

“Bahçeli de ‘İçinizdeki ayrılığı bir an önce giderin’ dedi”

- Tabii bu soruyu sizin bana değil onlara sormanız gerekiyor. Bu arada Özgür Özel “mutlak butlan” kararı çıktıktan sonra bu kararın kendisini Ekrem İmamoğlu’nu bırakıp devleti yönetenler tarafından kendisine biçilen sınırlar içinde siyaset yapmayı reddettiği için çıktığını söyledi.

Böyle mi ifade etti?

- Nasıl yani, siz takip etmiyor musunuz? “Ekrem'i bırak, kendi yoluna bak, Ankara'da partinin başında konforlu bir şekilde otur” şeklinde teklifler aldığını uzun zamandır açıklıyor.

Bu çok enteresan değil mi?

- Yani Özgür Özel bu teklifi kabul etmediği için iktidar kanadının sonunda kendisini CHP’nin başından uzaklaştırma kararı aldığını söylüyor resmen. Bu azımsanacak bir iddia mı sizin açınızdan?

Ama iktidar cephesinden Sayın Bahçeli de “CHP içindeki ayrılığı bir an önce giderin. Sokaklara düşmeyin” falan dedi. O cepheden gelen bir teklif de buydu.

“Neden oturup konuşmadıklarını ben de bilmiyorum, öyle bir yetkim yok”

- O bahsettiğiniz Bahçeli açıklamasında Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik “feragat et” çağrısı da vardı. Ama bu noktada şunu da hatırlatmak gerekiyor herhalde; Sayın Bahçeli’nin bir senedir hem “Terörsüz Türkiye” hem de CHP konusunda iktidar ortağına yaptığı çağrıların büyük bölümü boşa düştü. Dolayısıyla da CHP’nin kaderinin ne olacağı konusunda Bahçeli’nin ne dediğinden ziyade Kılıçdaroğlu’nun ne yaptığına ya da yapmadığına bakmamız gerekmiyor mu?

Bir araya gelip konuştu mu Kemal Bey ve Özgür Özel tarafı? Oturup konuşmadılar hiç. Doğru değil ama bu. Neden oturup konuşmuyorlar?

- Siz bilmiyorsanız bunun sebebini, ben nasıl bilebilirim?

Ben de bilmiyorum. Benim de öyle bir yetkim yok.

- Siz bu son 10 gündür devam eden süreçlerin çok içinde değil misiniz? Yani Kemal Bey ile sürekli istişare yapıp karar alma süreçlerine katılan kişilerden birisi değil misiniz?

Ben de o Parti Meclisi’ndeyim o kadar.

“Kılıçdaroğlu tarafında bir ekip çalışması yapıldığını düşünmüyorum, henüz öyle bir şey yok”

- Ama eskiden Parti Meclisi üyesi olmanın ötesinde bir yakınlık içindeydiniz Kemal Kılıçdaroğlu ile. Daha da önemlisi partinin kilit kararlarını alan dar beyin takımındaydınız.

Şu anda öyle bir görevim yok tabii ki. Ayrıca, ben bu tarafta öyle bir ekip çalışması yapıldığını düşünmüyorum. Henüz öyle bir şey yok. Sonuçta bir partiyse, görevlendirmeler yapılacak. “Kemal Bey'in ekibi şudur” diye bir şey duydunuz mu? 

“Kendisini göstermeye ve yeni koltuklara oturmaya çalışanlar muhakkak var ama ben onları Kemal Bey’in ekibi olarak kabul etmiyorum”

- En azından şu ana kadar Kemal Kılıçdaroğlu’ndan yana tavır almış 22-23 milletvekilinden bahsedebiliyoruz.

Devreye girmeye, kendisini göstermeye çalışanlar, yeni koltuklara oturmaya çalışanlar muhakkak var tabii. Onları Kemal Bey'in ekibi olarak da kabul etmiyorum. Varsa da Kemal Bey'in bir ekibi oturup Özgür Bey'in ekibiyle görüşsünler ve bu konuyu halletsinler. Partinin ağır topları var. Geçmişte bu partiyi yönetmiş insanlar var. Bu insanlar bu sorumluluğu almazsa olur mu? Niye bir araya gelemiyoruz? Şunu anlıyorum; herkes kendi koltuğunu siyasette düşünüyordur. Anlıyorum. Peki niye bir araya gelip konuşamıyoruz?

- Bir daha söyleyeyim; bu sorunun cevabı sizde yoksa bende nasıl olabilir?

Bende de yok. Ben 2023’te milletvekili adayı olmamıştım zaten. Siyasetin dışındayım. O günden beri de bir gün bile partiye adım atmadım. Hiçbir etkinliğe zaten çağrılmadım. Kendi başıma bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Onun haricinde siyasetle bir bağlantım yok ki. Okumaya, yazmaya, anlamaya çalışıyorum sadece.

“Ekrem Bey meselesi siyasi bir mesele, parti olarak yapabileceğimiz Ekrem Bey’in yanında durmak”

- Diyelim ki bu sis bulutu ortadan kalktı, Kemal Bey ile Özgür Bey sizin dediğiniz gibi oturup konuşmaya başladılar ve CHP bölünmedi. Ekrem Bey meselesi ne olacak? Siz İBB davası başta olmak üzere Silivri’de görülen o davalarla ilgili CHP yönetiminin nasıl bir tutum alması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Ekrem Bey meselesi siyasi bir mesele bir kere. Hukuki bir mesele olmaktan öte. O konuda parti olarak yapabileceğimiz Ekrem Bey'in yanında durmak. Onun dışında başka bir şey yok. Hep beraber tüm arkadaşlarımızın yanında durmalıyız.

- Yani Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının kendi kaderlerine terk edilmemesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Doğru mu anladım?

Tabii ki CHP'li herkesin hakkını korumamız lazım.

“CHP’li herkesin hakkını korumamız lazım ama sadece Ekrem Bey üzerinden yapamayız”

- O halde siz CHP’nin yeni yönetiminin aynı Özgür Özel’in 19 Mart 2025’ten bu yana yaptığı gibi bu davalara “demokrasiye darbe” olarak itiraz etmeye devam etmesi gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Yani yeni dönemde de Özgür Özel’in pozisyonuyla mı devam edilmeli?

Şunu yapmayız; herhalde sadece Ekrem Bey üzerinden yapmayız.

- Bugüne kadar öyle mi yapıldı sizce?

Görüntü öyle. Ben de mesela hemen 19 Mart’ta Kemal Bey’le İstanbul'a gittim Ekrem Bey'e destek olmak için. Sonra Kemal Bey birkaç kere kendisini ziyaret etti. Mümkün olduğunca tabii ki o desteğimizi sürdüreceğiz belli ölçüler içerisinde. Ama Türkiye'nin bu kadar derin ekonomik problemleri varken, milli güvenlik sorunu haline gelmiş bir ekonomik kriz varken, ülkede devlet yönetimi krizdeyken, dünyanın hali ve Türkiye'ye etkileri ortadayken, bu konuları ihmal etmemiz de doğru değil. Şu andaki CHP yönetiminin Türkiye'nin sıkıntılarına, vatandaşın sorunlarına tam olarak odaklandığını söyleyemeyiz. Yani orada bir eksiklik olduğunu söyleyebiliriz.

“Özgür Bey’in devamlı Silivri’ye gitmesinden rahatsız olanlar var”

- “Özgür Özel’in Genel Başkanlığı sırasında CHP’nin üzerinde İmamoğlu vesayeti vardı” diye düşünenlerden misiniz?

Onu bilmiyorum tabii. Özgür Bey arkadaşımız, beraber milletvekili olduk. Çok zeki bir insan. Ayrıca retoriği de çok iyidir, hitabeti çok iyidir. Bilmiyorum tabii. Ben, bu süre içerisinde parti dışında kaldım. Detaylı olarak bilmiyorum. İçeriden bilgi verebilecek durumda değil. Sadece piyasadaki algıyı söyleyebilirim. Bu soruyu sormaya ihtiyacı hissediyorsanız, böyle bir algı olduğu için soruyorsunuz.

- “Ekrem İmamoğlu vesayeti var mı?” sorusunu piyasadaki algı nedeniyle değil bu iddiayı Kemal Kılıçdaroğlu çevresinden kendimden de bizzat duyduğum için soruyorum. Sizin cenahta böyle düşünenler var, siz de onlardan mısınız diye soruyorum.

Evet, Özgür Bey'in sürekli olarak Silivri’ye gitmesinden rahatsız olanlar var. Yani oranın da bir etkisi var galiba.

“Özgür Özel’in şu an bir liderliği olmasından memnun olurum”

- Orada siyaseten ikili bir hat olduğu vakıa. Ama bir yandan da toplumun tepkilerine baktığımızda CHP tabanının Özgür Özel’in 19 Mart’tan beri toplumla ilişki kurma biçimine apayrı bir teveccüh gösterdiğini izliyoruz. Özgür Bey’in bu zor süreçte toplumla Ekrem İmamoğlu ile ilişkisini aşan bir yerde ilişki kurmuş olduğunu takdir ediyor musunuz siz de mesela?

Takdir ederim tabii. Memnun olurum. Şu an bir liderliği olmasından memnun olurum.

“Türkiye’nin ve dünyanın bu sıkıntılı döneminde CHP’nin bölünmesinin zararları var”

- Peki sizin şiddetle savunduğunuz uzlaşma sağlanamaz ve Özel-İmamoğlu cephesi CHP’den ayrılırsa, bu size göre kâbus senaryosu mudur ferahlık senaryosu mu? Yeni siyasi partilerin ekseriyetle eskilerin içinden doğması normal bir şey değil midir?

Normal bir zamanda olsaydık, normal olduğunu söylerdik. Ama Türkiye'nin ve dünyanın bu sıkıntılı sürecinde bunu rahatlıkla söyleyemem tabii. Mesela Soğuk Savaş döneminde birilerinin bir partiden ayrılıp başka bir parti kurmasının hiçbir zararı yoktu. Ama bu dönem CHP’nin bölünmesinin zararı var. Biraz önce anlattığım sosyolojik tabana oturan CHP kitlesi ki -bu kitle bugün daha da büyüyebilir- Kemal Bey’in helalleşme vesaire politikalarından dolayı. Söylediğim gibi, Saadet Partisi’ndeki adaylık açıklaması falan bunun göstergeleri. Böyle CHP'nin sosyolojik olarak büyüdüğü bir dönemde ayrılmamız, ayrışmamız hiç doğru olmaz.

- “CHP’nin sosyolojik tabanının genişlemesi”nden bahsediyorsunuz ama 2027 ya da 2028 seçimlerini kazanmaktan hiç bahsetmiyorsunuz. Daha çok dikkatimi çeken ise Kemal Bey’in 2023’teki adaylığı sırasında olanları hatırlatırken kurduğunuz cümle; “Kemal Bey’in adaylığının Saadet Partisi’nde bir Berat Gecesi Atatürk posteri önünde açıklanması aslında Kemal Bey'in Cumhurbaşkanı olmasından bile öte bir hadise.”

Evet, sosyolojik açıdan çok önemli bir hadisedir. Bunu söyledim.

- Yani bir CHP liderinin Türkiye’deki bir takım sosyolojik değişimlere hizmet etmesi seçim kazanıp iktidar olmasından daha önemlidir, öyle mi? Sizlerin devletin CHP için çizdiği sınırların dışına çıkmayan bir muhalefet partisi olmakla bir derdiniz hiç olmadı mı?

Hayır, öyle demiyorum. Hiç öyle demedik bu anlamda.

- Mesela 19 Mart sürecinde CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yaptığı mitingler için “Bu kadar mitinge ne gerek var?” cümlesini ben bizzat Kemal Bey’in ağzından duydum. Toplumsal muhalefet zirvedeyken “mitinglere ne gerek var” diyebildi. Keza Bahçeli’nin “sokaklara dökülmeyin” uyarısı benzer bir şey aslında. Yani devlet aklının CHP için uygun gördüğü bir muhalefet biçimi var sanki…

Devlet aklı önemli.

“Devlet aklının arkasında yabancılar olmamalı, temiz olmalı”

- “Devlet aklı”ndan siz ne anlıyorsunuz?

“Devlet aklı”ndan ben devlette çalışanların, devlet bürokrasinin aklını anlıyorum. Bunlar isimlendirilemez. Güvenlik konularında, maliye ve hazineyi ilgilendiren konularda oturdukları koltuklar dolayısıyla, kendilerine gelen bilgiler, yaptıkları değerlendirmeler dolayısıyla bir etkileşim söz konusu oluyor ve bir akıl ortaya çıkıyor. İşte o, devlet aklı. O devlet aklının arkasında yabancının olmaması lazım, arkasında başka akılların olmaması lazım. Temiz olması lazım o akılın. Kastettiğim o. Yani böyle derin devlet gibi bir şeyi kastetmiyorum.

“Bir devlet aklı var, siyaset zayıfladığı için de devlet aklı ön planda ama ne kadar temiz olduğunu bilmiyorum”

- Bugün Türkiye’de olan her şeyi, mahkeme kararları dahil, kurgulayan devlet aklının sizin ifadelerinizle “temiz, arkasında yabancı olmayan, arkasında başka akıllar olmayan” bir akıl olduğuna emin misiniz?

Bunu söyleyemem ama bir devlet aklı olduğunu söyleyebilirim. Ne kadar temiz olduğunu bilmiyorum. Bir tane devlet aklı da yok zaten. Ama tarihsel gelişime bakarsak; devlet aklı Osmanlı’dan bugüne Türkiye’de hep etkili oldu. Onun için Türkiye’de devlet aklını küçümsememek lazım. Şu anda da siyaset çok zayıfladığı için, parlamento zayıfladığı için, siyasetçi zayıf olduğu için devlet aklı ön planda.

“Siyaseti cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi zayıflattı, arkasında başka güçler vardı”

- Siyaseti kim zayıflattı peki sizce?

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi özellikle siyaseti zayıflattı.

- Onu da devlet aklı Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte kurgulamadı mı?

Sanmıyorum onu. Biliyorsunuz onun arkasında başka güçler vardı.

“Amerikan Büyükelçisi de destek açıklaması yapmıştı”

- Kim vardı?

Mesela Amerikan Büyükelçisi de açıklama yapmıştı, “Biz de bunu istiyoruz” demişti.

“Erdoğan ilk iktidara geldiği zamanki İslamcı ideolojiye sahip değil artık”

- Yaptığınız analizlere göre Tayyip Erdoğan yeri geliyor bazı şahsi tasarruflarda bulunuyor, yeri geliyor devlet aklıyla birlikte çalışıyor ama genel itibarıyla devlet aklından çok da bağımsız bir çizgisi yok şu an. Doğru mu özetliyorum dediklerinizi? 

Sayın Erdoğan iktidara ilk geldiği zamanki İslamcı ideolojiye sahip mi şu anda? Değil. Geldiği zaman Türk milliyetçiliği ile ilgili düşünceleri de çok farklıydı biliyorsunuz, şu anda çok farklı. Batı ile ilgili de aynı şekilde. Bugün Batı ile ilişkilerin olmadığını söyleyemezsiniz.

- İslamcılık ve milliyetçilik konusunda Erdoğan’ın çizgisi evrim geçirmiş olabilir ama batı ile ilişkileri yeni değil.Türkiye siyasal tarihinde ekseriyetle en batı karşıtı görünen siyasetçilerin batının en işine gelen işleri yapanlar olduğunu izliyoruz. Katılır mısınız bilmem?

Evet orada bir kompleksimiz var çünkü. Batı karşısında bir kompleksimiz var.

“Tayyip Erdoğan da İttihatçılar gibi üç akımı birleştirdi bugün; ama kendisi mi yapıyor, devlet aklı mı?”

- Konuşmamızın başında Osmanlı’nın son döneminde İttihat ve Terakki’nin İslamcılık, batıcılık ve milliyetçiliği birleştiren bir ideoloji kurguladığını ve o gün bugündür devlet aklının aynı yerden beslendiği tespitini yaptınız. Sonra da iki üç kez Tayyip Erdoğan’ın artık ilk iktidara geldiğindeki gibi bir “İslamcı” olmadığını söylediniz.

Yani İttihat Terakki nasıl o üç akımı mezcetti, birleştirdi, öyle iktidardı…Tayyip Erdoğan da bu üç akımı birleştirdi gibi bir durum var. Ama Tayyip Erdoğan kendisi mi yapıyor bunu, devlet aklı mı?

“Devlet aklı devleti önceliyor ama bu doğru değil, devlet halk için vardır”

- Aslında bahsettiğiniz şey şu; devletin Erdoğan’ın İslamcılığını ehlileştirdiği. Buradan şuraya mı varmak istiyorsunuz; devlet aklının ehlileştirdiği bir İslamcılık, ehlileştirdiği bir milliyetçilik, ehlileştirdiği bir Kürkçülük ve yine devletin ehlileştirdiği bir Alevîlik mümkün. Tüm ideolojiler yumuşayıp ehlileşince de mutlu mesut bir Türkiye olacak. Böyle bir şey olabilir mi?

Olamaz. Önce toplumun düşünülmesi lazım, milletin ve halkın düşünülmesi lazım. Devlet halk için vardır, milleti için vardır. Ama öyle bir dönem ki sanki devlet ön planda. Ama bugün bu durum sadece Türkiye için geçerli değil, diğer ülkelerde de görüyoruz benzer bir eğilimi. Demokrasilerden uzaklaşılıyor, devletler güçlenmeye çalışıyor. Ön planda ayakta kalabilmek var. Avrupa'da da böyle. Dikkat ediyorsanız, demokrasiden falan bahsettikleri yok, ön planda güvenlik var. Bu Türkiye'yi de etkilemiş vaziyette. Doğru değil bu. Bizde toplumun daha fazla güçlenmesi lazım çünkü bizde hep devlet güçlü olmuş. Devleti kuran o devlet aklı, bürokrasi, asker, istihbaratçı vesaire…bunlar devleti önceliyor halkı değil. Türkiye'de halk ilk defa Cumhuriyet'le beraber belli bir seviyeye ulaştı.

“İttihatçılık hâlâ devam ediyor, siyasetin sıfırlandığı ülkeyi tamamen bürokratların idare edeceği bir rejim kurgulanıyor”

“Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor; ama doğru mu yapıyor, yanlış mı, bilemiyoruz, sıkıntımız orada”

- Yani devleti önceleyen ve halkı geri plana atan aklın hala baskın olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Erdoğan’ın da oraya geldiğini ekliyorsunuz. O açıdan İttihatçılık devam mı ediyor?

Galiba hala devam ediyor. Mesela Etyen Hoca’nın “Yeni İttihatçılar” diye bir analizi var.

- Etyen Mahçupyan’ın o analizine referans vermeniz manidar. Zira kendisi bu yeni İttihatçılığın kurguladığı yeni cumhuriyetin temel unsurunun ehlileştirilmiş ve devletin planlarını bozmayacak bir muhalefet olduğunu söylüyor. Yani “yeni rejimin inşasında Tayyip Erdoğan’ın kariyerini de aşan bir kurgu var” diyor. “Siyasetçilerin sıfırlanacağı, her şeyi bürokratların idare edeceği bir rejim” diyor. Gidişatın bu yönde olduğuna ilişkin yorumuna katılıyor musunuz?

Doğru. Bu Tayyip Erdoğan sonrasına yönelik yapılıyor özellikle de. Çünkü bu cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi sadece Erdoğan üzerine inşa edilmiş vaziyette. Ondan başka hiç kimsenin bu rejimi, bu sistemi götürmesi mümkün değil. Dolayısıyla Erdoğan sonrasında Türkiye’yi bir kaos, karmaşa bekliyor. Onun için de o devlet aklı, bürokratik aklı bir şeyler yapmaya çalışıyor sanki kendine göre. Doğru mu yapıyor, yanlış mı yapıyor onu bilmiyoruz. Sıkıntımız orada.

“Devlet içinde farklı kesimlerin mücadelesi var”

“Böyle bir ortamda CHP’ye bu müdahale neden yapıldı, oturup bunu konuşmamız lazım; onun için diyaloğa ihtiyacımız var”

- Eğer söylediğiniz gibi bir hazırlık varsa, CHP’ye yapılanlar da bu kurgunun doğal parçası değil mi? Yani bu kurguda CHP’ye Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden bir rol biçilmiyor mu? Böyle bir şüpheniz yok mu?

Ne olduğuyla ilgili çok net bir bilgimiz yok tabii. Bunlar benim okumalarım.Şimdiye kadar birikimim, tecrübemle bunları okuyorum. Böyle bir analiz ortaya koyuyorum. Bilgiyle yapmıyorum bunu. Ama Türkiye'de şunu görüyorum; devlet içerisinde çeşitli farklı kesimlerin bir mücadelesi var. AKP içerisinde de bir mücadele var. Bu mücadelenin en az olduğu yer CHP. CHP'deki bir mücadele biraz koltuk mücadelesi gibi. İşte konuştuk, bir fikir mücadelesi yok partimiz içinde, sosyolojik bir farklılaşma yok. Öyleyse ortada bir saçmalık var. Onun için oturup konuşmamız lazım. Sosyolojik farklılık ve düşünce farklılığı olmadan CHP'nin ayrışması normal değil böyle bir dönemde. Çok hassas bir dönem. Devletin içinde mücadele var, AKP’nin içinde mücadele var, MHP’nin içinde mücadele var. Böyle bir ortamda CHP’ye bu müdahale nereden yapıldı? Hangi akıl tarafından yapıldı? Bunları da bilmemiz lazım. Onun için oturup konuşmamız lazım. Onun için diyaloga ihtiyacımız var.

- Bütün bu karmaşa içinde bir sonraki seçime de en fazla iki sene kaldı. Hatta Ankara’da seçimin bir sene sonra, 2027’de olacağını düşünenler çoğunlukta. Şimdi “mutlak butlan” kararına bakarak bu sonbaharda baskın seçim olacağını söyleyenler de var. CHP’nin 2023’teki “son dakika” hatasına düşmeyerek şimdiden bir cumhurbaşkanı adayı belirlemesi gerekmez mi?

Gerekiyor. Bunun için de oturup diyalog kurmamız lazım.

“Benim okumama göre Kemal Bey cumhurbaşkanı adayı olmaz”

- TGRT ekranlarından devamlı “Kemal Bey kendisi aday olmayacak” şeklinde öngörüler dinliyoruz. Siz bu konuda kendisiyle hiç konuştunuz mu? Bir sonraki seçimde Kılıçdaroğlu’nun aday olmayacağını net biçimde söyleyebilir misiniz?

Başkası adına söz söyleyemem ama kendi okumam öyle.

- CHP’nin cumhurbaşkanı adayı kim olmalı sizce? Özgür Özel’e destek verir misiniz mesela? Ya da Cumartesi gün Özgür Bey’in yanında durarak tarafını belli eden Mansur Yavaş’a? Yoksa bu iki isim artık Kemal Kılıçdaroğlu ekibinin kırmızı çizgileri midir?

Kişi bazında konuşmayı pek sevmiyorum. Biraz önce konuştuğumuz bu karmaşık dünyayı, gittikçe karmaşıklaşan Türkiye'yi bilen birisi olmalı. Bu duruma dair farkındalıkları olan birisi olmalı.

- Özgür Özel mesela bu anlattıklarınızın farkındalığı içinde değil midir?

Yani onu düşünmedim, gerçekten düşünmedim. Özgür Bey de kendisinin aday olduğunu söylemedi.

- Yok, Özgür Özel bugüne kadar hiç kendi adaylığından bahsetmedi. Ben soruyorum.

Aslında hiçbir zaman bu siyasetle uğraşanlar bir ülkenin en iyi kadroları değildir. Amerika'da da bu böyledir.

“Cumhurbaşkanı adayımız Özgür Bey de olabilir Mansur Bey de; bu isimlerin kıymetini bilmemiz lazım”

- E ama toplumla ilişki kurmak diye bir şey var. Siyasetin asıl konusu en iyi kadro olmak mı toplumun rızasını, talebini yönetime taşımak mı?

Evet siyasette öyle bir şey var. Adayımız Özgür Bey de olabilir, Mansur Bey de olabilir, bir başkası da olabilir. Cumhuriyet Halk Partisi'nde aday diğerlerine göre çok fakat bu sistem gerçek aday olması gerekenleri de ortaya çıkarmıyor maalesef. Yani şimdiki sistem sakat, bakanlar da atanmış memur gibi. Yürütme erkinde seçilmiş tek kişi Cumhurbaşkanı. Tek kişi. Onun haricinde İstanbul basınının ya da sermayesinin ön plana çıkardığı birkaç kişi olacak ki siyasette ön plana çıksın. Bunun dışında kamu iradesini, gücünü, parasını kullanabilen seçilmiş bazı kişiler aslında makamlar ön plana çıkabiliyor. Bunlar büyükşehir belediye başkanları oluyor genellikle. Ankara, İstanbul, İzmir, Mersin, Adana gibi büyükşehir belediye başkanları. Bunlar ancak görülebiliyor. Çünkü istihdam kamu ile ilgili karar ve kamu gücünü kullanabilme yetkileri var. Onun haricinde kimsenin yok. Sistem büyükşehir belediye başkanlarını doğrudan aday kılıyor. O nedenle de söylediğiniz isimlerin kıymetini bilmemiz lazım.

“Şu şartlar altında mecbur olmadıkça tekrar siyaset düşünmem”

- Şöyle bir senaryo düşünelim; Kemal Bey oyalamadı ve partiyi kısa sürede kurultaya götürdü ve Özgür Bey yeniden Genel Başkan seçildi. Özgür Özel liderliğinde bir CHP’de siyasete geri dönmek ister misiniz?

Şu an birkaç danışmanlık yapıyorum. Ben 12 yıl milletvekilliği yaptım. Tekrar CHP iktidar olduğu zaman milletvekilliğine dönmek isterim. İktidarda destek olmak isterim partime. Ama şu şartlar altında tekrar siyaset düşünmem. Mecbur olmadıkça.

“Kemal Bey aslında daha önce de bırakmayı düşünmüştü; aklındaki kişilerden biri Özgür Bey’miş”

- Bu mülakat sayesinde aslında Kemal Kılıçdaroğlu ile bazı kritik hususlarda aynı fikirde olmadığınızı öğrenmiş olduk. Siyasete dört elle sarılma konusunda da ayrıştığınızı anlıyorum şu son yanıtınızdan. Zira Kemal Bey ne yaptı ne etti, ona oy verenlerin tepkisine rağmen o koltuğa bu şekilde oturdu. Siz ise “mecbur olmadıkça yeniden siyaset düşünmem” diyorsunuz.

Kemal Bey'in de çok hırslı bir insan olduğunu düşünmüyorum. Öyle değildi aslında. O “güvenli liman” metaforu vardı ya, orada samimiydi. Hatta ondan önce birkaç kere bırakmak istediğini de biliyorum. Cumhurbaşkanlığı adaylığından önce birkaç arayış içerisine girmişti, partiye genel başkan olarak başkalarını düşünmüştü.

- Kimleri düşünmüştü?

Ben de dedikodu olarak biliyorum. Kendisi hiç ifade etmedi ama birilerini düşünmüş. Birileri tarafından söyleniyor onlar.

- O kişilerden biri de Özgür Özel miydi?

Bir tanesi de Özgür Bey'miş. Kendisinden duymadım ama.

“Kemal Bey’in ihanete uğradığı düşüncesi var; ama onlar da bunu izale etmek için hiç uğraşmadılar”

- Özgür Özel’in kendisine ihanet ettiğini düşündüğü için mi yapıyor bugün yaptığı her şeyi? Aşamadığı şey bu mu?

Kemal Bey bunu ifade etti, “Sırtımdan hançerlendim” dedi biliyorsunuz. Öyle bir düşüncesi var. Ama bu düşünceyi izale etmek için de hiç uğraşmadılar. Kemal Bey hep hedef haline geldi. Çok sıkıntılı günler yaşadığını biliyorum.

“Çubuk’taki fiziksel linç, bugün yaşadığı linç kadar etkilemedi Kemal Bey’i”

- Tayyip Erdoğan da Necmettin Erbakan’ın paltosundan çıkmadı mı? Onlar da “yenilikçi” bir harekete cüret etmeseydi bugün Adalet Kalkınma Partisi olur muydu? Kemal Kılıçdaroğlu iktidar yargısı tarafından kendisine hediye edilen bu koltuğa atanmayı uğradığı “ihanet” nedeniyle kabul ediyorsa, bu çok sorunlu bir siyasi pozisyon değil mi?

Kemal Bey o rövanşist duygularla bir şey yapmadı. Davayı açtırmadı ya da öyle hareket etmedi. Evet çevresi, onunla beraber siyasete dönmek isteyenler bunu teşvik ettiler ama Kemal Bey yine de rövanşist duygularla hareket etmiyor. Çok bilinçli bir kampanya Kemal Bey'i linç etti. Çubuk'taki fiziki linç olayında ben Kemal Bey’in yanındaydım. O linç olayı bu linç olayı kadar etkilemedi Kemal Bey’i. Bu linç var ya, sosyal medyadaki linç…çok etkiledi onu.

“Söylediğine göre o kanallarda, bazı söylediklerini çarpıtarak yayınlamışlar”

- Ama onun da önüne geçmeye çalışan hiçbir adım ya da mesaj görmüyoruz kendisinden. Mesajlarını yıllarca kendisini “terörist”, “vasıfsız” diye kodlayan bir televizyon kanalı üzerinden vermekte bir beis görmüyor. Hatta ona yakın bir milletvekili işte teşekkür etti canlı yayında o kanala “Bugüne gelmemizde sizin de emeğiniz büyük” diyerek. Tüm bunlar sizin “linç” dediğiniz hezeyanlarını tetikliyor olamaz mı?

Söylediğine göre bazı söylediklerini de çarpıtarak yayınlamışlar. Mesela bizim yakınımızda olan, destek olduğumuz birçok televizyon ya da medya organı da Kemal Bey'e kapılarını hiç açmadı.

“Kemal Bey’in basın müşaviri alacak, yönlendirecek bir durumu yok”

- Eğer mesele Halk TV, Sözcü falan ise onu bilemiyorum tabii. Ancak bir dolu bağımsız mecra var. Ben kendi adıma çok defa davette bulundum Kemal Kılıçdaroğlu’na. Siz de biliyorsunuz. Ama kabul etmedi. İşte şimdi size bulundum, kabul ettiniz. Demek ki sorun gazetecilerde değil.

Teşekkür ederim hakikaten. Ama bizim tarafta da şöyle bir şey var; “Ya ben bu kadar yakınım, niye Cansu Hanım'a röportaj verdin, niye bana vermedin?” Böyle diyecekler şimdi. O yüzden tahmin ediyorum Kemal Bey’in durumunu da. Ya yok ki Kemal Bey’in böyle bir basın müşaviri alacak, yönlendirecek durumu. Bunlar kurumsal işlerdir. Kemal Bey artık eşi ve çocukları için yaşıyor.

- O zaman kim getirdi Atakan Sönmez’i Kemal Bey’in yanına “basın müşaviri” olarak?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun isminin kurumsal olarak iyi yönetilmesi lazım tabii.

“Süreç daha iyi yönetilmeliydi, iyi bir iletişim stratejisi olmadığını düşündüğüm için çoğu zaman sessiz kalıyorum”

- Yani siz de Kılıçdaroğlu’nun bu siyasi süreci iyi yönetmediğini tersten söyleyerek kabul etmiş oluyorsunuz.

Tabii tabii. Ben daha iyi yönetilmesi gerektiğini düşünüyorum.

- Ve bunu söyleyerek Kemal Kılıçdaroğlu’nun tüm bu süreçle ilgili bir iletişim stratejisinin dahi olmadığını teyit etmiş olmuyor musunuz?

Evet, onun için çoğu zaman da sessiz kalıyorum.