26 Mart 2026 Perşembe

İran’ı Kim Yönetiyor? Taha Özhan+26/03/2026

“İran’ı kimin yönettiği sorunsalı” sadece 28 Şubat’ta Amerika ve İsrail’in Tahran’a karşı suikastlarla başlattıkları savaşın ilk andaki ağır bilançosundan ortaya çıkan bir mesele değil. Ya da İran Milli Güvenlik Konseyi’nin başında bulunan Laricani’nin öldürülmesiyle gündeme gelen bir sorun değil. Aksine, Laricani’nin Haziran 2025’te İran’a yönelik saldırıların ardından fiilen ülkeyi yönetmeye başlaması sonrası zirveye oturan ya da ismi konulan bir kriz aslında. Zira “İran’ı kimin yönettiği sorununun” tarihi, eğer istenirse farklı argümanlarla, 2005’lere kadar götürülebilir. Kaldı ki mezkûr meselenin varlığı, devrim sonrası “nihai irade” anlamında sorunlar yumağı içerisinde işleyen yönetim sisteminde tespit edilebilir. Ancak yaşanan sıcak krizin tarihi içerisinde kalarak analiz yaptığımızda, en genel anlamıyla, ülkeyi “kimin yönettiği sorunu” Reisi sonrasından başlayarak iki yıla yakındır zirve noktasına çıkan bir meseledir.

2025 Haziran saldırılarının ardından bu sorunu acı bir şekilde var eden İran sistemi, çözümü de gücü ahalinin sağlayacağı meşruiyetten alacak yaklaşımları aklına bile getirmemekte aramış; yine bir paradevlet refleksi gösterip, Laricani’yi “de facto lider” olarak konumlamıştı. Bu gelişmenin ardında, yalnızca Pezeşkiyan’ın kişisel olarak sönük, karizması ve irade sahibi olmayan bir isim olması da yatmıyordu. Zira Pezeşkiyan, gece geç saatlere kadar açık tutularak katılımın artırılmaya çalışıldığı ama seçmenin yarısının bile gitmediği sandıklardan çıkmıştı. Toplam seçmen üzerinden ilk turda yüzde 17’yi ancak bulan oy alan Pezeşkiyan, arkasında asgari düzeyde kabul edilebilir bir toplumsal meşruiyet olmadan, matematiksel bir netice ile (son 20 yılda ilk kez ikinci tura kalarak) Cumhurbaşkanı seçildi. Eğer seçimde Pezeşkiyan’ın rakibi ve Veli-yi Fakih’in İran Milli Güvenlik Konseyi’ndeki temsilcisi olan Said Celili Laricani’nin yerine atanırsa yönetim karmaşası yeni vechesiyle sürecek. Celili, Laricani sonrası oluşan boşluğu doldurabilecek bir isim değil. Zira sadece bir kampın ismi olarak yıllardır öne çıkıyor. Laricani, tam güvensizlik içerisinde çalışan farklı vesayet odaklarının arasındaki “dengeyi” belli ölçüde sağlayan bir isimdi. Şimdi muhtemelen Celili veya başka bir isimle böyle bir fonksiyonu da kaybetmiş İran sistemini izleyeceğiz.

Bu aslında İran’da iktidarı elinde tutanların da İran’ı kimin yönettiği sorununu çözemediklerini göstermektedir. Zira eğer Veli-yi Fakih sistemin başındaysa, niçin ancak bir örgütte görülebilecek fiili yöneticiye ihtiyaç duyulmaktadır? Eğer Cumhurbaşkanının seçimlerle elde ettiği bir meşruiyeti varsa, niçin bu harcanabilir bir siyasi sermaye bulunmamaktadır? Gelinen noktada, askeri vesayet düzeninin herhangi bir vasi üzerinden ülkeyi yönetme imkânı da çok daralmıştır. Zira sistemi oluşturan karmaşık katmanların, paralel yapıların, vekil güçlerin, vasilerin sıcak savaş ve varoluşsal bir kriz karşısında zannedildiği gibi şümullü bir savunma mekanizması üretemediği görülmektedir. Evet doğrudur; yatay ve salkım tipi örgütlenme ve güç dağılımı aynı anda hem dış saldırılar karşısında ciddi bir savunma imkânı ortaya çıkarmakta hem de kaosun kaynağı haline gelmektedir. İran’ın gelinen noktada tek savaşı ABD-İsrail saldırganlığıyla askeri olarak baş etmesi değildir. Tahran’ın asıl savaşı, 90 milyonluk İran’ın bütün alanlarıyla yönetilmesidir.

Aslında “muhafazakârlar” ve “reformcular” şeklinde yapılan klişe ayrımın da özünde, sistem içerisinde imtiyazlarla oluşmuş alanlarda kendi iktidarlarını yönetmeye çalışanlarla yönetilmesi gereken İran sorununa çözüm bulmaya uğraşanlar gerilimi bulunmaktadır. Laricani geçmişteki birçok çıkışı ve tercihiyle yönetilmesi gereken İran sorunsalının peşindeyken, sistem içerisinde imtiyazlı konumlarını koruyanlar güvenlik sektörünü, rant ekonomisi ya da yargı erkini yönetme peşindeydiler. Tam da bu sebepten, “kendi kendilerini yönetmeye” çalışanlarla, “yönetilmeyi bekleyen halk” arasındaki ilişki seçimlerde aleni bir şekilde yıllar içerisinde incelerek koptu.

Gölge Liderlik ve Sistemik Tıkanma

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, özellikle son yıllarda, sistemik kireçlenmenin terminal safhasına ulaşmasıyla birlikte, iktidar matrisi içerisindeki bazı isimlerle yaşanan tıkanmanın aşılmaya çalışılmasıydı. Bu çabanın kendisi, İran içerisinde acı gerçeğin daha iyi idrak edilmesine rağmen, ağırlıklı olarak dışarıdan bakanların, biraz da çaresizce, tamamı seçilmemiş olan isimler üzerinden İran’ın politikalarına anlam yüklemesiydi. Zira İran’ı yöneten aşikâr irade, makam veya meşru isim(ler) ortada görünmeyince, “Gölge Komutan” gibi oldukça gizemli sıfatlar eşliğinde (ilk olarak New Yorker’da) kişi kültüne varacak şekilde “İran’da asıl irade arayışı” devam ediyordu.

Süleymani üzerinden İran’ın ne kadar ince ve derinden bölgesel bir güç dengesini yönettiği, Laricani üzerinden ülke içerisinde paralel yapılar arası koordinasyonun sağlandığı, Hamaney’in nasıl sisteme vaziyet ettiği ya da özel isimlerin bölgesel ve küresel kritik dosyaların çalıştığı düşünülmekteydi. Oysa bu ve benzeri isimleri öne çıkaran ana dinamik, sistemde yaşanan tıkanmaydı. Kaldı ki, ne Riyad-Tahran yakınlaşması ne Çin veya Rusya ilişkileri ne de içinden çıkamadıkları nükleer dosyada ciddi ve kalıcı bir adım da atamadılar. Benzer şekilde, vekâlet savaşlarına yapılan yatırımdan elde ettiklerini zannettikleri şey, bu yatırımların Tahran açısından çıkarına olan kalıcı neticeler olmaktan ziyade, başka aktörlerin o bölgelerde farklı sebeplerle açtıkları arızi alanların suistimal edilmesinden ibaretti. O alanlar kapandıkça, imkânlar riske, kazanımlar da yüke dönüştü. Bu acı gerçekle yüzleşmek yerine, sistemik çöküşü, mesela Süleymani’nin yokluğuyla açıklamayı tercih ettiler.

28 Şubat: İran Siyasetinde Tarihsel Kırılma

28 Şubat öncesinde, İran kendi kusursuz tecrit (uluslararası, bölgesel ve ulusal izolasyon) dünyasında, bu sorunlarını idare etme imkânına sahipti. Ram olduğu siyasal kısır döngünün ağır maliyetini otoriter yönetim, bölgesel gerilim ve uluslararası yaptırım dünyasında yönetecek hibrit mekanizmalar geliştirmişti. İran’ı “kimin yönetmesi” sorunundan ziyade “kimlerin yönetmemesine” odaklanmış bir şekilde, bir asırda oluşmuş ağrı eşiğinin yüksekliğine yaslanarak sancılarını göğüsleyebiliyordu. Ancak 28 Şubat, modern dönem İran siyasi tarihi açısından yapısal bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu, tesadüfen aynı tarihin Türkiye için yaşandığında fark edilmeyen ama aslında 20. yüzyılını hitama erdirecek kapıyı açması gibi, İran da geçen yüzyılını nihayete erdirmenin başlangıcına ulaşılmış olabilir. Yüzyıllara sâri ikili ilişkiler, konumlanmalar, savaşların dışında, 20. yüzyılın krizlerini mahiyet açısından çok da farklı yaşamayan, benzer bir modernleşme trajedisi içerisinde geçen yüzyılını tamamlamaya çalışan iki ülke olan Türkiye ve İran’ın mukayeseli tarihleri, bizlere tahmin ettiğimizden çok daha fazla şey söylemektedir.

Dolayısıyla, 28 Şubat İran için, geçen yüzyıl boyunca, Meşrutiyet Devrimi’nden Meclisinin bombalanmasına, petrolünü millileştiren Musaddık’ı bir Amerikan-İngiliz darbesine kurban vermesinden İran Devrimi’ne, Irak Savaşı’ndan 11 Eylül sonrasına kadar olan dönemde şekillenen ve bir türlü tamamlanamayan 20. yüzyılını tamamlatacak oldukça ağır maliyetli bir kırılma olabilir. Bunun anlamı; İran’da değişimin kaçınılmaz olduğudur. Bu değişimin de İran müesses nizamının, Batı’nın veya bölgesel aktörlerin düşündüğü “rejim değişikliğiyle” bir alakası yoktur.

Ne Amerika ve Avrupa ne de Tahran’la varoluşsal kriz yaşayan İsrail-Körfez ekseninin İran’da nasıl bir yönetim olduğu veya halkıyla bu yönetiminin ilişkilerine yönelik özel bir ilgileri bulunmamaktadır. Onların ilgilendiği tek başlık, İran’ın kendileriyle kurduğu ilişkidir. Bu kördüğüm noktası İran’ın çözümünün de merkezidir. Batı, İsrail ve Körfez, İran’da “rejim değişikliğini” telaffuz ettiklerinde, “kendileriyle olan ilişkiler” rejimindeki değişimi kastediyorlar. İran’ın önünde duran tercih de tam olarak burada başlıyor. Tahran’ın birkaç haftalık savaşın ardından hem kendi imkânları hem de bölgesel ve küresel zemininin sınırlarının fazlasıyla farkında olması kaçınılmazdır. Bu sınırlı imkânlar ve zeminde İran’ın fazlaca bir manevra alanı bulunmuyor. Bu kadar sıkışmış bir haldeyken, ülkeyi yöneten aşikâr bir resmi ve sahici anlamda meşruiyete sahip iradenin olmaması bütün bu zorluklardan daha büyük bir krize denk geliyor.

Ayrıca, 28 Şubat’tan beri devam eden savaşta, İran’ın savunması da başka izaha gerek kalmadan yönetim krizini görmek için yeterlidir. Örgüt mantığıyla desantralize bir şekilde konumlandırılan ve yetkilendirilen silahlı güçlerin, Amerika’nın hedefsiz ve stratejisiz saldırganlığına, şümullü ve aşamalı bir cevap veremediği görülüyor. Amerika’nın NATO bahanesi aradığı bir dönemde İncirlik’e yönelen füzeler, Amerikan üslerinin olduğu Körfez’e karşı stratejisi olmayan bir şekilde başlatılan saldırılar sadece Tahran’a karşı yürütülen azgın savaşa verilen çaresiz ve çatışma mantığı içerisinde kaçınılmaz cevaplar olarak görülemez. Aksine, merkezi bir siyasal iradenin yoksunluğunda, bütünlüğü ve rafine karar mekanizması olmayan salt askeri taktiksel yaklaşımın, Tahran’ın savaşı sürdürürken geliştireceği siyasal hedefleri ve aşamaları da ciddi anlamda çıkmaza sokan bir yönetim krizi olarak okunmalıdır. Haziran sonrası gerilla tarzı bir şekilde orduyu ve savunma imkanlarını ülkenin farklı yerlerine dağıtan, liderliğini kaybetme senaryolarına karşı yedek isimleri tayin eden ama bu taktiksel hamleyi aşan bir stratejinin olmadığı bir yönetim krizi: ilk suikastın ardından bile merkezi liderliğini koruyamayan bir açmaz.

İran’ın bu noktada paradevlete dönüşümle verdiği reflekslerle yönetim sorununu çözmesi de mümkün görünmüyor. Ardı ardına liderliğinin suikastlarla infaz edilmesi ve “yerine geçecek isimler hazır” yaklaşımıyla verilen cevap stratejik değil, örgütsel bir taktik cevaptır. Gelinen noktada İran’ın liderliğini bu denli haysiyet kırıcı bir şekilde kaybetmeye devam etmesi ne örgütsel bir şekilde yönetebilir ne de ülke ‘Gaib İmam’a dönüşen bir liderle bu krizi idare edebilir. Kaldı ki artık İran’da, güç elinde tüketilmekten yorulmuş tarih, mitoloji ve mezhebin bu sefer çatıştığı güç kendisinden çok farklı bir tabiatta da değildir. Amerika’da Evanjelikleri, İsrail’de Siyonistleri düşününce bu savaşın bir yerlerinde, en azından niçin başladığını açıklayacak bir gerekçe bulunamamasında, “üç mesiyanizmin çatışması” olmadığını da söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla Tahran, bugün karşı karşıya olduğu düşmanların, 11 Eylül sonrası bölgede kendisinin düşmanlık yaptığı aktörler gibi stratejik sabır ve rasyonellik göstermeyeceğini görmelidir.

İran’ın İki Çıkışı

Bugünlerde hemen herkes İran’a dair tek bir çıkıştan bahsediyor. Hatta sadece İran için değil ABD, İsrail ve Körfez için de tek çıkışın savaşın bitirilmesi olduğu tekrarlanıyor. Savaşın herkese bir zafer verecek tabiatta geliştiği düşünülüyor. Amerika ve İsrail’in savaşı nasıl bitireceklerine dair hiçbir tutarlı analiz zemini elimizde bulunmuyor. Zira savaşı planlı bir şekilde bitirmek isteyen, hatta bir noktada tabiî bir süreçle bitmesini bekleyecek olan aktör, İsrail’in suikast dünyasına teslim olmaz. Ergen ve arsız sinema replikleriyle bir halkın kaderini, bütün bölgeyi ve küresel dengeleri doğrudan belirleyecek savaşı sürdürmez. Dolayısıyla İran’ın ilk çıkışı olan Washington kapısının ne zaman nasıl açılacağını tahmin etmek artık imkânsız bir çaba. Çıkan yangını söndürmesi beklenen enerji arzı ve fiyatlarındaki istikrarsızlık da 19 Mart saldırılarının ardından kırmızı çizgilerin geçildiği olarak da okunabilir. Ancak buna rağmen Trump’ın tutarsız dünyası içerisinde savaş günler içerisinde de bitebilir.

Bu projeksiyonları bir an için kenarda tutarsak, İran’ın kendisine ait bir çıkışı da bulunuyor. Bu çıkış aynı zamanda İran’ı kim yönetiyor sorusuna da cevap verebilir. İran’da ülke yönetimindeki sandalyelerde bir boşluk bulunmuyor. Velâyet-Fakih makamı dolu, bir Veli-yi Fakih var. Cumhurbaşkanlığı makamı da öyle. Vesayet düzenini işleten konseyler de yerli yerinde duruyor. Seçilmiş Meclis ve başkanı da var. Suikastlara rağmen, ölen her ismin yerine yeni atamalar da yapıldı. Ancak bütün bu pozisyonlar dolu olmasına rağmen İran adeta boşlukta gibi. Ne kendi halkına ne de dünyaya ülkeyi yöneten irade budur duygusunu veremiyor.

İran’ın, hem savaşı nispeten yönetilebilir bir maliyetle ve jeopolitik açıdan avantajlı bir konumda bitirebilmesi, hem de ardından neredeyse enkaza dönmüş ekonomisini, devletini, savunmasını ve her şeyden önemlisi toplumsal yapısını yeniden inşa edecek bir irade ortaya koyabilmesinin tek yolu var. Bu yol, İran’ı nihayet yöneten bir irade ortaya çıkarılmasından geçiyor. Tahran’da cari kadroların böyle bir irade gösteremeyecekleri anlaşılmış durumda. Bunun İran’da oluşturduğu siyasal ve toplumsal bunalımı mezkûr liderliğin yönetmesi de söz konusu değil. Laricani tam da bu noktada bunalımı yönetecek tecrübeli bir isim olarak ortaya çıkabilirdi. Üstelik bu fonksiyonu ifa etmesi için 2025 yazından itibaren bizzat Hamaney tarafından de facto lider gücü de transfer edilmişti. Ancak, seçilmemiş bir isimle en fazla örgüt yönetilebileceği ya da atama yoluyla en fazla bürokratik fonksiyon hayata geçebileceği bir kez daha görüldü.

Bugün İran’ı, içine düştüğü krizden seçilmiş bir iradenin rehberliğinden başka hiçbir gücün çıkaramayacağı anlaşıyor. Ancak 40 yılı aşkındır kendi ekonomi-politik ve iktidar dünyasında yaşayan İran güvenlik düzeninin bu durumu görmesi ya da idrak etse de adım atması hiç kolay olmayacaktır. Bu kriz ortamında, İran’ın en fazla ihtiyaç duyduğu olgu “meşruiyet” iken, ilk düğmeyi, İran’da en son 85 yıl önce yaşanan babadan oğula iktidar devrini yeniden hayata geçirerek yanlış iliklediler. Bu akıl tutulmasına rağmen, jeopolitik acı tablo, İran’ı yönetecek iradeyi ortaya çıkarmak için baskı yapmaya devam edecektir.

Humeyni’nin ölümünün ardından İran sistemi ciddi bir pragmatizm gösterebilmişti. 1989’da ortaya çıkan belirsizlikte, aktörler çıkış yolu aramış; anayasa değiştirilmiş ve yeni liderlik düzeni bu değişiklikler üzerinden inşa edilmişti. Bu tecrübe, İran siyasal sisteminin kriz anlarında katı ideolojik kalıpların ötesine geçebildiğini göstermiştir. Bugün benzer bir arayışın ortaya çıkması, 1989’a göre çok elzem bir ihtiyaç haline gelmiştir. İran, eğer mümkünse savaşı nihayete erdirecek dolaylı müzakere kanallarını açmak için daha önce devlet yönetiminde yer almış ve uluslararası kamuoyunda tanınan bazı isimleri yeniden öne çıkarabilir. Bu figürlerin diplomatik temaslarda rol üstlenmesi, hem içeride meşruiyet üretme ve geçiş sürecini inşa etme hem de dışarıda güven tesis etme bakımından İran’ın elini güçlendirebilecek bir seçenek olarak değerlendirilebilir.

Ne seçim sonuçları ne de keskin iktidar dengeleri içerisinden bir meşruiyete sahip olmayan cari cumhurbaşkanı ile İran’ın yaşadığı krizi atlatması mümkün görünmemektedir. Yarın savaş dursa, İran’ın, ülkenin nasıl ve kim tarafından yönetileceği sorusuna eldeki aktörlerle cevap vermesi mümkün değildir. İran bugün, geçmişte cumhurbaşkanlığı yapmış, zamanında halkın teveccühünü de kazanmış isimlerden birisiyle hızla seçimlere gitme “yasal, siyasal ve psikolojik imkânına” sahiptir. Savaş ortasında bu adım normal bir ülkede rasyonel olmayabilirdi. Ancak İran için, durumun vahameti karşısında, bu adımın muhtemel lojistik ve siyasal sorunlardan çok daha iyi bir tercih olduğu görülmelidir. Böyle bir hamleyle geçişi sağladıktan sonra, rekabetçi seçimlerin önünü anayasal olarak da açan bir adımla, İran’da haklı sebeplerle biriken onlarca yıllık negatif enerjiyi toplumsal rıza üreterek topraklayabilirler.

Bu tür bir pragmatik açılım, İran’ın iç siyasi kilitlenmesini gevşetebileceği gibi, en azından bölgesel krizin yönetilebilir bir çerçeveye taşınmasına da katkı sağlayabilir. Sözün özü; savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın ve seyrederse seyretsin, tek çıkış yolu İran’ı da savaşı da yönetecek iradenin ortaya çıkarılmasıdır. Bu sadece Tahran’ın değil, bölgesel ülkelerin, özellikle de Ankara’nın muhtemel tehditleri yönetebilmesi için de elzemdir.

TAHA ÖZHAN 2014-2016 yılları arasında Başbakan başdanışmanlığı, 25 ve 26. Dönem milletvekilliği ve TBMM Dış İşleri Komisyon Başkanlığı yaptı. 2005’te kurucu direktörlerinden olduğu SETA’nın 2009-2014 yılları arasında başkanlığını yürüttü.

Prof. Dr. Bekir Karlığa, ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarını değerlendirdi: Bu savaşın amacı İslam medeniyetini yok etmek 26/03/2026

Ortadoğu, tarihinin en karanlık ve belirsiz dönemlerinden birinden geçiyor. İsrail ve ABD ittifakının İran’a yönelik saldırıları bölgedeki dengeleri altüst ederken saldırıların zamanlaması, arkasındaki teolojik motivasyon ve İslam dünyasının sessizliği pek çok soruyu beraberinde getiriyor. Biz de bu kritik süreci, Birleşmiş Milletler Medeniyetler İttifakı Türkiye Eşgüdüm Kurulu Başkanlığı yapmış, İstanbul Uluslararası Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin kurucusu, İslam düşünce tarihinin duayen ismi Prof. Dr. Bekir Karlığa ile konuştuk.

Hocam, İsrail ve Amerika’n ittifakının İran’a saldırmasını ‘medeniyet’ kavramı içinde neden ve nasılıyla nasıl değerlendiriyorsunuz?

Medeniyet kavramının pencerelerini geniş tutalım. Son asır içinde Evanjelist-Yahudi ittifakının kökenine inelim ve buradan günümüze gelirsek saldırganlığın nedeni ve amacı daha belirginleşir. Bu projenin (Evanjelist-Yahudi ittifakı) oluşum aşaması 1930’lara dayanır. 1930’larda Almanya’da Hitlerin gelmesi, Hitler’in Yahudilere karşı uyguladığı politika Yahudileri Almanya’yı terk etmeye Avrupa, Amerika ve dünyanın farklı ülkelerine dağıttı. Hitler tecrübesi, Yahudilere kendini koruma zırhına, devletine ihtiyaç duydu. Hz. Musa zamanına dayanan ‘Altın Buzağı’yı diriltmeye ihtiyaç duydular. Ekonomi ve bilimi kontrol altına alıp dünyaya tahakküm veya korunmak için iki gücü kullanmak.

Bahsettiğiniz bu ‘korunma zırhı’ ve dünyayı kontrol altına alma projesinin fikri mimarı kimdir? Batı düşüncesinin bittiği noktada nasıl bir yeni felsefi sistem inşa edildi?”

Projenin esas kurucusu Orta Çağ Felsefesi hocası Yahudi asıllı Leo Strauss’dır. Leo Strauss artık Batı düşüncesinin insanlığa yeterli olmayacağını söylüyor ve yeni bir felsefi sistem kurmak istiyor. Bunun için de İslam düşünürü Farabi ve Yahudi Filozof İbn-i Meymun’un eserlerinden istifade edip yeni bir metafizik felsefe kurmak istedi. Amerika’da bu düşünceye uygun siyaset felsefesi kurdu. Amerikan üniversitelerinde hocalık yaptı. Siyaset felsefesini anlattı. CIA ajanlarının yetiştiği kurumlarda hocalık yaptı. Kendisi gibi Yahudi gençler bulup onları yetiştirdi. 1970’lerde bu Yahudi gençleri alıp onlara şunu dedi: Yakında Sovyet Rusya dağılacak. Amerika dünya medeniyetinin yegane sahibi olacak. Ancak rakip olmazsa medeniyet yaşamaz, gelişmez. Bu bakış açısıyla Amerika, Rusya yıkıldıktan sonra rakip olarak karşısına İslam dünyasını çıkardı. Bunlar (Yahudiler) oğul Bush döneminde Amerikan yönetimine hakim oldular. Daha önceki Yahudiler kendilerini ‘neo-con’lar diye tanıttılar. Samuel P. Huntington’ın 13 sayfalık ‘Medeniyetler Çatışması’ makalesini Yahudiler yaygınlaştırdı. Medeniyetler çatışmasını dünyanın gündemine Yahudiler getirdi. Aynı dönemde ‘Tarihin Sonu’ eserinde Fukuyama bunları yalanladı. Fukuyama; Yahudiler dünyaya yalan söylüyor ve neo-con’lar siyonist politikanın devamıdır, dedi.

‘TRUMP’IN YULARI SİYONİSTLERİN ELİNDE’

Tüm bu siyasi ve fikri gelişmelerin günümüze yansıması nasıl oldu?

Siyonistler ve Evangelistler, Cumhuriyetçi aday olarak Trump’ı seçtiler. Trump popülist, kültürsüz ve varlıklı bir adam. Popülariteyi, liderliği, bir numara olmayı seviyor. Evangelistler, Trump’ın kültürsüzlüğünden yararlanıp onun zihin dünyasını allak bullak ettiler. Trump’a; “Sen gelecekte dünyayı değiştirecek olan Mesih’in temsilcisisin” dediler. Ona dualar okuyarak inandırdılar. Trump, ikinci seçimde Evangelistlerle işbirliği yaptı. 90 milyona yakın Evanjelist var. Katolikler, Evanjelistleri sevmiyor. Siyonistler Evanjelistlerle işbirliği yapıp Trump’a Mesih’in öncüsü olduğuna inandırdılar. Ve Trump kendini dünyayı kurtaracak insan olarak görüyor. Beyaz Saray’daki son dua oturumunda bunu gördük. Trump meczup ve trans halinde. Trump‘ın söz ve davranışları çelişkiler yumağı. Trump’ın yularını eline alan Siyonistler, Yehova’nın Yahudilere Nil’den Fırat’a kadar vaad edilmiş topraklara sahip olmanın zeminini oluşturmanın kavgasını yaşıyorlar.

Ramazan’ın dokuzuncu günü olan 28 Şubat’taki Amerikan-İsrail saldırısı Körfez Savaşı’nın devamı mı? Körfez Savaşı’nda da Amerika Irak’ı 17 Ocak 1991 tarihinde yine bir Ramazan gecesi bombalamıştı.

O zaman Körfez savaşı neyin devamı? Aslında Körfez Savaşı bir ‘puzzle’ın devamıydı. Ortadoğu ve İslam dünyasını yeniden şekillendirmeyi amaçlıyorlardı. Osmanlı’nın parçalanması sonrası yüz yıl önce şekillenen Ortadoğu’yu İngiliz-Siyonist akıl ile İsrail hegemonyasında yeniden şekillendirmek. Esas amaç neo-con’lar ve (yeni muhafazakarlar) Siyonistlerin işbirliğiyle Rusya’nın dağılması sonrası ortaya çıkan boşluğu doldurma projesiydi. İran’ın Irak’a saldırması, Saddam’ın ve Kaddafi’nin öldürülmesi, Mısır’daki Sisi darbesi... Tüm bu gelişmelerin ortak amacı Ortadoğu’da küçük omurgasız devletler oluşturmak.

Hocam şu konuya değinmeden ve sizin de bu konudaki fikrinizi sormadan edemeyeceğim: Körfez Savaşı’nda İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciydim. Üniversiteden ziyade savaş karşıtı eylemlere katılıyorduk. Türkiye’de İsrail-Amerika’ya karşı neden bir sivil eylem yok, halk neden sokaklara inip en insani hakkı olan protesto hakkını kullanmıyor? Biz toplum olarak bu kadar umursamaz bir duyarsızlığa mı sahibiz?

Maalesef Türkiye’de sivil toplum örgütleri pasif ve duyarsız. Biz hiç olmazsa Londra, Paris, Kanada, İspanya kadar tepki göstermeliydik. Bu duyarsızlığı devletin baskısı olarak görmüyorum. Bizde sivil toplum bilinci oluşmadı. Var olanlar da cemaatlerin, siyasi erklerin kontrolü altında. Halk sokağa inip sivil toplumun yapması gereken misyonu yerine getirmesi gerekiyor. Maalesef ülkemizde sivil toplum misyonunu yerine getirilmiyor.

‘DİYALOG KAPILARINI AÇIK TUTACAK TEK ÜLKE TÜRKİYE’

Türkiye’nin bu savaşta izlediği politikayı nasıl değerlendirebiliriz? Türkiye nasıl bir misyon üstlenmeli?

Türkiye itidalli davranmak zorunda. İsrail’in amacı Türkiye ve İslam dünyasını İran’a karşı bu savaşın içine çekmek. Türkiye’ye atılan füzeleri İran üstlenmedi. İsrail, İslam dünyasını birbirine düşürüp güç devşirmek, alanını genişletmek istiyor. Türkiye uluslararası alanda rasyonel bir denge izlemeli. İsrail’i yok sayıp, silahlı mücadele kapılarını kapatıp, Amerika’yı karşısına almadan diyalog kapılarını açık tutmalı. Şu an İslam dünyasında ve Avrupa’da diyalog kapılarını açık tutacak, insanları barış masasında buluşturacak tek ülke Türkiye. İbni Sina “Cesaret bir hastalıktır” diyor. Ancak cesaret rasyonalite ile desteklenirse aklı selim bir yola girer. Türkiye konum itibarıyla şu anki itidal politikasından daha fazla bir şey de yapamaz. Zaten şu an Türkiye’ye destek verecek bir ülke de yok. İslam ülkeleri can pazarındalar.

‘BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN FONKSİYONU BİTTİ, DÜNYA ALDATILIYOR’

Maalesef İran’a yapılan saldırıyı İslam İş Birliği Teşkilatı bırakın kınamayı bir araya bile gelemedi. Birleşmiş Milletlerin sessizliğini nasıl görüyorsunuz?

Bir devletin resmi liderinin evi roketle vurulup resmi lideri öldürülüyor, kız çocuklarının okulları vuruluyor ve yüzlerce masum kız çocuğu katlediliyor Birleşmiş Milletler ortada yok. Amerika’nın Körfez Savaşı’ında Avrupa ve Birleşmiş Milletleri arkasına alıp Irak’a, Ortadoğu’ya demokrasiyi götüreceğiz iki yüzlülüğü bu savaşta bir kez daha ortaya çıktı. Amerika-Siyonist siyaseti yalan dolan dünyayı aldatma üzerine kurulu. Amerika gibi dünyanın hamiliğine soyunan bir ülke bir kişiye dünyayı felakete götürecek bu kadar geniş yetkiyi nasıl veriyor? Amerikan basını, aydınları, mebusları bu duruma dur diyemeyecek kadar atıllar mı? Birlemiş Milletlerin fonksiyonu bitti. Siyonizmin ve Trump’ın amacı da Birlemiş Milletleri işlevsiz hale getirip kendi düzenlerini kurmak. Kendi düzenlerine engel olacak hiçbir uluslararası kurum bırakmamak.

‘İRAN’DA ÜÇ FARKLI KİTLE VE ‘MEHDİ’ BEKLENTİSİ VAR’

İran devriminin bu savaştaki misyonunu, motivasyonunu nasıl görüyorsunuz. İran’ın kendi içinde kenetlenip Siyonist-Amerikan saldırılarına karşı yek vücut olmasını nasıl okumalı?

İran kendinden beklenilenin üstünde bir savunma yaptı. İran’da devrim halka bir bilinç aşılamış. Sokağın dili İslam terminolojisiyle konuşuyor. İslami bilinç çok yüksek. Hamaney İran’da Seyyid Kutup’un Fizilal-ul Kuran’ını tercüme eden ilk kişi. İran, Humeyni’den sonra yaşanan devrimin devamlılığını sağlayamadı. Rejim, kabuklarını kıramadı. İçine kapandı. Rejim içindeki mücadeleyi yapan kişiler gerçekçi olamadılar. İran bu savaştan başarıyla çıkarsa, dualarımız bundan yana, rejim daha güçlü olur.

Peki hocam, bugün İran sokaklarında ‘devrim bilinci’ ile ‘Mehdi beklentisi’ arasına sıkışmış nasıl bir toplumsal yapı var? Bu farklı kitlelerin savaş motivasyonu ve rejimin geleceği üzerindeki etkisi nedir?

İran’da üç kitle var. Birincisi devrimden sonra Batı ile anlaşıp devleti yönetmek isteyen, ikinci kitle Humeyni devriminin devamını sağlamayı hedefleyen kitle. Üçüncü kitle ise halkı devrim için bilinçlendiren kitle. İran’da bir kitle de bu savaştan çok memnun. Onlar biz çok dünyevileştik, materyalistleştik diyorlar. Bu savaşı aslına rücu etmek adına fırsat biliyorlar. Batı ile işbirliği yapmadan kendi dünyalarında Mehdi’nin gelmesini bekliyorlar. Bunlar, irrasyonel bir akılla hareket edip İran’ı fanatik hale getiren anlayış. Mehdinin kurtarıcı beklentisi içindeler. Ehli sünnet buna prim vermiyor. Müslümanların çalışmalarına da bu zihniyet köstekliyor. İran bu anlayışla bugün bir nevi Suriye’de yaptıklarının cezasını çekiyor. Bu kitleden sebeple İran 49 yıllık devrimin kabuğunu kırıp yaygınlaştıramadı.

‘COĞRAFYADAKİ KRALLAR KENDİ DÜŞMANINI BESLEYEN BİR KÖRLÜK İÇİNDELER’

İslam ülkelerinin ve Birleşmiş Milletlerin bu savaştaki misyonlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslam dünyası Amerika’ya teslim olmuş durumda. Özellikle büyük sermayeyi elinde bulunduran krallıklar savunmalarını dahi Amerika’ya teslim etmişler. Amerika onlardan aldıkları parayla İsrail’e yardım ediyor, parayı Yahudi silah tüccarlarına veriyor. Kendi düşmanını besleyen bir körlüğün içinde olduklarının ya farkında değiller ya da iradeleri ellerinden alınmış. Bazı İslam ülkelerinin akli melekelerini Avrupa ve Amerikan hayranlığı köreltmiş. İran’da Allah, namaz diyen şehadet kelimesi getiren bir kültür medeniyet var. Mısır, İran’a karşı bir mücadele ekibi kurdum diyor. Bu zalimler İsrail’e karşı Filistin ve Gazze’yle işbirliği ekibi kuralım demiyorlar. Sisi; dindar, eşi kapalı olmasına rağmen zihin yapısı kirli. İslam dünyasının zihin bunalımı var. İslam ülkeleri bir araya gelip bunları konuşamıyor.

 

19 Mart 2026 Perşembe

İran'ın bitmeyen 20. yüzyılı Taha Özhan+19/03/2026

İran’ın bugün karşı karşıya olduğu savaş, tek başına askeri dengelerle, emperyalizmle, kısır döngüsünden çıkamayan bir ülke tarihiyle ya da diplomatik restleşmelerle açıklanamaz. Bu gerilim, aynı anda bir devletin modernleşme sancılarının, bir devrimin tortularının, bir imparatorluk hafızasının, toplumsal muhayyilesinin ve bitmeyen dış müdahale korkusunun kesişim noktasında şekilleniyor. İran söz konusu olduğunda savaş, yalnızca sınırların ya da devletin değil, tarihsel anlatının, kimlik inşasının ve siyasal aklın da sınandığı bir eşik haline geliyor. Bu nedenle İran’a yönelik her saldırı, Tahran’da yalnızca stratejik bir tehdit olarak değil, tarihsel bir tekrar ya da kısır döngü olarak okunabilir. Her dış müdahale, geçmişteki bölünme planlarının, darbelerin ve işgallerin devamı gibi algılanıyor. Her iç kriz ise modernleşmenin yarım kalmış hikâyesinin yeni bir perdesine dönüşüyor. İran’ı anlamak için bugünkü savaş atmosferini değil, bu atmosferi sürekli yeniden üreten zihinsel ve tarihsel çerçeveyi görmek gerekiyor. Tam da bu noktada mesele, sadece İran’ın ne yaptığı ya da ne yapacağı değil, İran’ın kendisini nasıl gördüğü ve dünyayı nasıl okuduğudur. Zira İran zihinsel olarak sürekli geçmişte, fiziken de bugünde yaşamaya çalışan bir patinajın içerisinde krizleriyle mücadele ediyor.

İran’a dair ne söylersek söyleyelim, tarihin labirentine takılmamak mümkün değil. Zira aynı tarih bir yandan İran’ın kısır döngüsünün menşeiyken, diğer yandan İran’ı İran yapan ‘lütufların’ da kaynağı. Bir yanda kadim bir medeniyet ve gelenek, diğer yanda bu derin tarihin içerisinden son yüzyıllarda bir türlü ortaya çıkamayan modern devlet. Bir yanda coğrafyasının sunduğu eşsiz imkânlar sayesinde elde ettiği tabiî güvenlik, diğer yanda son yüzyılın tabiî kaynaklar laneti. Aynı zamanda tarihten din, jeopolitikten mezhep, siyasal çatışmadan itikat devşiren müstesna bir pragmatizm, öte yandan her seferinde kendi hapishanesini inşa eden dogmatizm. Seyyar bir hafızayla bir türlü tarihsel eşzamanlamasını yapamayıp, 2500 yılın içerisinde salınan toplumsal muhayyile. Geleceğe veya bugüne odaklanma çabalarının her seferinde mağlûb-ı zaman hissiyatıyla sönümlenmesi. Acıdan bilinç, matemden hayat çıkaran bir varoluş. Tarihin ölmediği, ölenlerin defnedilemediği, defnedilenlerin tarih olamadığı bir sarmaldan icat edilen siyasal teoloji ile kendi kendisini esarete mahkûm etmiş bir akıl. Tarihi, günahsız bir geçmiş inancı olan nostaljiye dönüştürerek bugüne dair sorunlardan ve gelecekteki tehditlerden korunmaya çalışan ve adeta rahat bir sığınak olarak cenin pozisyonundan bir türlü kurtulamayan bir siyasal ruh hali. Hesaplaşmalarını geçmişte yapıp zaferlerini bugün kazanmaya çalışan zamansal gerilime sıkışmış bir muhayyile.

Bütün bunlar, en genel anlamıyla, aktörlerden bağımsız olarak, İran’ın en azından 20. yüzyılın başından beri tecrübe ettiği siyasal ve toplumsal krizlerin tamamına yakınını şekillendiren unsurlar oldu. Başka bir ifadeyle, İran’ın modernleşmesi sürekli inkıtaa uğrayan, bir türlü kritik eşiği aşamayan bir kısır döngüden çıkamadı. İran siyasal ve toplumsal tarihinin yüzlerce yıllık hikâyesinin içerisinde kaybolmadan 20. yüzyıla odaklandığımızda bile bu durumu gözlemlemek kaçınılmaz oluyor. Ancak burada insaflı davranmak gerekiyor. Zira, en azından 20. yüzyılda, İran’ın yaşadığı kısır döngünün kendisinden kaynaklanan yönleri olduğu kadar emperyalist saldırganlıkların da ağır maliyeti bulunuyor. Bugün İran, geçen yüzyılda defalarca yaşadığı bir başka emperyalist momentle karşı karşıya: Moskova ve batılı başkentler arasında gidip gelen iktidar krizi ile iki asırdır yorulmuş, hatta tükenmiş bir ülke.

TARİHİN LABİRENTİNDE PATİNAJ

Tarihin ironisi şudur ki; 1946’da İran’ın toprak bütünlüğünü Sovyet baskısına karşı savunan ve BM’yi bu amaçla devreye sokan ABD, bugün İran’ı çökertmek için kanlı bir işgal girişimi başlatmış durumda. Bu elbette Washington’un İran’a ilk müdahalesi değil. 1953’te Başbakan Musaddık’ın CIA darbesiyle devrilmesinden bu yana, Amerika’nın İran müdahalelerinin on yıllar içerisinde birikerek kanlı bir işgal planına dönüşmesine şahitlik ediyoruz. Geçen yüzyılın başında Rusya ve İngiltere tarafından Sykes-Picot benzeri bir anlaşma ile Kuzeyden ve Güneydoğusundan bölünmeye kalkışılan İran, 1907’den beri dış müdahalelere maruz kaldı. Lakin Rusya’yı meşgul eden Rus-Japon Savaşı ile Avrupa’da Almanya’nın yükseldiği bu dönemde, İran’ın da yaşadığı saldırganlığa içeride ‘Meşruiyet Devrimi’ ile cevap vermesi neticesinde Anglo-Rus planı işlevsiz kaldı. 1905-11 Meşrutiyet Devrimi döneminde İran Meclisi Ruslar tarafından bombalandı. Bölünme ortaya çıkmasa da, İran ilerleyen yılların tamamını dış müdahale ile iç tahkimat krizi arasında geçirdi. İstibdad-ı Sağir (Küçük Tiranlık) olarak kayda geçen bu kısa dönemde İran’da Meşrutiyet yanlısı Meclis bombalanırken, birçok lider isim de infaz edildi. Burada dikkat çeken husus, İran’ın daha sonraki yıllarda da ancak ülke içerisinde meşruiyet gücüne sahip olduğu anlarda dış müdahaleyi püskürtebildiği gerçeğidir.

Benzer şekilde 1951’de İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın Anglo-İran Petrol Şirketi tarafından kontrol edilen enerji kaynaklarının yönetimini millileştirmesi hamlesi üzerine, CIA ve MI6’in ortak darbesiyle 1953’te devrilmesiyle bir başka kırılma yaşandı. İran’ın bir kez daha liderliğini dış müdahale ile kaybetmesiyle birlikte, ‘Pehlevi mutlakiyetçi iktidarının’ Batı desteğiyle tahkim edildiği dönem başladı. Bu darbe daha sonra devrime giden yolun da taşlarını döşeyecekti. İslam Devrimi ile ortaya çıkan yeni liderlik de yine dış müdahaleye maruz kaldı. Önce devrimden bir buçuk yıl sonra, Irak İran’a saldırarak 20. yüzyılın en uzun ve kanlı savaşını başlattı. Savaşın ortasında, 1981’de, İslami Cumhuriyet Partisi Genel Merkezine yapılan bombalı saldırıda, sistemin en önemli isimlerinden Ayetullah Beheşti’nin yanı sıra bakanlar ve milletvekillerinin de olduğu 74 kişi hayatını kaybetti. Bir ay sonrasında Başbakanlık binasına yapılan bombalamada başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere birçok kişi hayatını kaybetti. O tarihlerden beri sıcak savaşın dışında, yarım yüzyıldır oldukça acımasız bir ambargo savaşı altında ezilen İran, iç normalleşmesini sağlayamadığı gibi dış müdahalelerin altında bugünlere geldi.

İran’ın 20. yüzyıl tarihinde defalarca yaşadığı ve liderlik kaybıyla sonuçlanan müdahalelerin sonuncusu Amerika-İsrail saldırılarıyla gerçekleşti. İran açısından geçmişte defalarca yaşanan bu gelişmenin bir yandan yeni bir tarafı bulunmazken, diğer yandan 1979’dan beri, özellikle de Humeyni sonrası dönemde yaşanan değişimden dolayı farklı dinamikleri bulunuyor. Zira imkânsız bir misyon olan ‘rejim değişikliği’ hedefiyle başlayan saldırı dalgası, bir hafta dolmadan ‘harita değişimi’ hayaline dönüştü. Nereye doğru evrilirse evrilsin, aşikâr olan gerçek, ABD ve İsrail saldırganlığının ana hedefinin İran’ın her açıdan ağır bir darbe almasını sağlayarak, ‘Körfez Savaşı’ sonrasındaki Irak gibi ‘çökmüş bir devlete’ dönüştürülmek olduğu görülüyor. Irak’tan farklı olarak, ABD’nin inşa etmeye çalıştığı ‘enerji imparatorluğunun’ önemli bir unsuru olarak İran petrollerinin 1951 öncesinde olduğu gibi tam anlamıyla bir sömürü mekanizması içerisine sokulması da hedefleniyor.

İran’ın 20. yüzyılı birçok açıdan yarım asır gecikmeyle 20 Haziran 1951’de Hürremşehir’de Anglo-İran Petrol Şirketi’nin genel merkezine İran bayrağının çekilerek İngiliz hâkimiyetine son verilmesiyle başladı. Ne Meşrutiyet Devrimi ve Kaçar Hanedanlığının çöküşü ne Pehlevi iktidarı ve radikal seküler modernleşme çabası ne de Rus-İngiliz işgali İran için süreklilik içeren krizlerdi. Her birisinin kendisine özgü bağlamı ve sebepleri vardı. İran, enerji kaynaklarının millileştirilmesiyle artık tek bir hat üzerinde siyasal gerilimlerini yaşayacaktı. Bu gerilimlerin merkezinde enerji kaynakları bulunuyordu. İran, dünya petrol ve doğal gaz kaynaklarının yarısına yakınının bulunduğu bölgede, Batı’nın petro-devletlerle kurduğu ilişki düzenine tâbi olduğu dönemlerin dışında istikrarsızlığa mahkûm edildi. 1979 sonrasında İran’ın açık bir şekilde bu emperyalizme milliyetçiliği aşan bir şekilde aktif bir ideolojik eksende cevap vermesi, çoğu kez de ideolojik çıkmazlarından dolayı kendisini de büyük bir krize sokan yanlış cevaplar üretmesi yanıltıcı olmamalıdır. İran’ın, tarihinden ve ölçeğinden dolayı istese de etrafındaki petro-devletler gibi Batı ile sürekli ve ağır bir sömürge ilişkisi içerisine girmesi mümkün değildir. Bugün de İran; ABD ve İsrail’in arzuladığı radikal bir rejim değişikliği yaşasa bile, bu değişikliğe rağmen kendi özgün dinamikleriyle belli bir süre sonra farklı bir damarla yeniden bağımsızlık arayışına girmesi kaçınılmaz olacaktır.

DİRENİŞ EKSENİNDEN PARADEVLET'E

İran’ın devrim sonrasında normalleşememesinde iki kırılma çok ciddi rol oynadı. Bunlardan birincisi; Irak’ın İran’a saldırıp, Batı destekli savaşı başlatarak devrimi boğmasıydı. Özellikle Humeyni sonrası dönemde, başka bir ifadeyle Irak Savaşı sonrasında, İran siyasetinin rasyonelleşememesinde ve normalleşememesinde yaşanan savaşın kalıcı ve yapısal etkileri oldu. Beka sorunu, bir savaş halinden çıkarak, İran’da sürekli normali şekillendiren siyasal fonksiyona dönüştü. Bugün neredeyse bütün liderliğinin kimliğini ve aklını Irak Savaşı’nın inşa ettiğini söylemek yanlış olmaz. Başka bir ifadeyle, Kaçarlardan bu yana devlet olma krizini yaşayan, Pehlevi döneminde ilk kez bütün İran’a asgari düzeyde ulaşmaya başlayan devletin en basit düzeyde merkezileşme ve kurumları ortaya çıkarmaya çalışan süreci Irak Savaşı’yla yeni bir tabiata kavuştu. İran içine hapsolduğu ‘direniş dünyasında’ rasyonel bir devlet olmaktan uzaklaşarak, dünyanın en büyük ‘direniş örgütüne’ dönüştü. Bu durum belli ölçüde anlaşılabilir olsa da, Irak Savaşı ve Soğuk Savaş sonrasında rasyonelleşme yerine İran’ın çok daha fazla yönsüzlüğe kapılmasıyla sonuçlandı. Özellikle, aslında Şah döneminde başlayan nükleer programını aktive etmesiyle birlikte, rasyonelleşmesinin kapılarını da kapatmasına neden oldu. Bu dönemle birlikte İran, ‘kusursuz bir izolasyon’ dönemine girdi. Ancak burada dikkatten kaçırılmaması gereken husus, İran’ın sadece Batı ve İsrail eliyle izolasyona tâbi tutulmadığıdır. Zira Tahran, ikisi kendi icadı olan, aynı anda üç izolasyonu beraber yaşadı. Uluslararası izolasyonun yanında bölgesel ve ulusal izolasyon da ortaya çıkınca, İran içinden çıkamayacağı bir kısır döngüye tâbi oldu.

Bu kısır döngünün ikinci ayağında yine Irak vardı. İran, ABD’nin 2003 Irak işgalini hem ulusal hem de bölgesel bir tehdit olarak görmek yerine, işgali, yıllardır tıkalı sistemine alan kazandıracak bir fırsat olarak değerlendirdi. Mezhepçi bir siyasetin eşliğinde, yaşadığı jeopolitik aşermeyi bir strateji olarak kodlayarak, on yılların açlığı ile Irak’a müdahil oldu. 1980’lerde İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında, oldukça özgün şartlar altında ortaya çıkan vekil güç kullanımını doğrudan Irak’a devlet düzeyinde taşıyarak oldukça sorunlu bir yeni sayfa açtı. Bu sayfa İran’ın bölgesel izolasyonunun da artık kalın duvarlarla örüldüğü dönemi başlatmış oldu. Bir Arap ülkesinde mezhep dinamiği üzerinden iktidara yürümenin aynı anda bölgesel mezhepçi ve etnik refleksleri harekete geçirmesi kaçınılmazdı zira. Bu refleksler güçlendikçe İran’ın bölgesel izolasyonu da arttı. ‘Şii hilalini’ finanse etmek için kaynaklar harcandıkça milyonlarca İranlının ekmeği küçüldü, İran’ın bölgesel yabancılaşması arttı, hepsinden önemlisi devrimle kazandığı bölgesel sempatiyi hatta İslami hareketlerle duygusal ve düşünsel bağını büyük ölçüde kopardı. Öte yandan, dünyanın ambargo altındaki en büyük devleti olarak geçen on yıllar içerisinde İran’da toplumsal talepler de arttı. Talepler arttıkça da, örgüt reflekslerinin daha belirgin hale gelmesi ve tam bir güvenlik devletine dönüşümün bir sonucu olarak ‘kusursuz izolasyon’ ortaya çıktı. Diğer yandan bölgesel yayılma (Irak, Lübnan, Suriye, Yemen) arttıkça, organları iflasa sürüklenen bir vücut geliştiricinin durumunu yapay güç gösterisiyle gizlemeye çalışması gibi, İran da nihayetinde tedavisi mümkün olmayan marazları perdeleyen harici bir zindelik sergilemekteydi.

İkinci Irak Savaşı’ndan da büyük bir fırsat çıkarmaya çalışan İran, aslında bir kez daha lanete dönüşecek bir mezhepçi kof zafer elde etmişti. Tüm bu vahim ve örgüt aklından dolayı kaçınılmaz hatalara rağmen İran’ın önüne bir kez daha bir fırsat doğdu: Arap İsyanları. Bölgesel değişim karşısında panikleyen İran bir kez daha vahim bir hataya savrularak, jeopolitik arka bahçesi olarak gördüğü ‘direniş ekseninin’ direndiği iddiasıyla, Arap Baharı’nı doğuran bölgesel taleplere karşı pozisyon alarak, İsrail-Körfez eksenine benzeyen refleksler verdi. Oysa İran, özellikle Arap Baharı’nın tabutunda son çivi haline dönüşen Suriye’de, doğru bir pozisyon alabilseydi bugün hem bambaşka bir İran hem de bölge olabilirdi. Suriye’de Baas diktatörlüğünü ayakta tutma çabası yerine değişimi destekleseydi, ne Filistin ne Lübnan ne de İran’ın kendisi bugünkü halinde olurdu. İsrail’in, sınırları etrafında demokratik meşruiyeti olan herhangi bir devlete müsamaha göstermemesine hizmet eden İran politikası, Suriye’de milyona yakın insanın hayatını kaybetmesine yol açtı. Irak’ta ilkel mezhepçi ve etnik bir siyasal paylaşımın yerleşmesi yerine anayasal vatandaşlığa dayalı, sorunlu ve yavaş da olsa, normalleşmenin önü açılabilirdi. Lübnan’da İsrail’le askeri olarak savaş kapasitesi olmayan bir silahlı gücün, işgalin sona ermesinden sonra ülke siyasetini tıkanmasına alan açmak yerine, İsrail’in arzulamadığı normalleşen bir Lübnan’ın önü açılabilirdi. Ancak bütün bunların yerine “direniş ekseni” ütopyası peşinde jeopolitik güç devşirebileceğine inanan İran, vekil örgütlere ve paramiliter gruplara yatırım yaptıkça, Tahran’ı da bir örgüt aklına teslim etti. Sonuçta İran, aynı anda birkaç ordusu ve polis güçleri, yetki karmaşası içerisindeki siyasal kurumları, dövizin birkaç farklı fiyatının olduğu ekonomisi ve bu yüzyılın başındaki Kaçar dönemini andıran herkesin kendi kapattığı alanda/sektörde derebeyliğini sürdürdüğü bir ‘paradevlet’e dönüştü. Dolayısıyla, paralel odaklar arası tam güvensizlik düzeni üzerine kurulu karmaşık bir ağır vesayet sistemi içerisinde “kusursuz izolasyon” inşa edilmiş oldu.

KUSURSUZ İZOLASYON: ÜÇ KUŞATMANIN ANATOMİSİ

Burada önemli diğer bir husus, kesintisiz vekâlet savaşı içerisinde olmanın İran askeri kadrolarının sürekli bir şekilde takviye edilmesini sağlamasıydı. Bu takviye mekanizması, ortaya çıkardığı ekonomi-politik zemin ve kariyer hattı sebebiyle, bir taraftan kurumsal akışı zehirlerken, diğer taraftan da vekil güçlere yatırımın rasyonelleşmesini doğurarak, bir noktada vekâlet savaşlarının nihayete ermesinin de önünü kesti.

Diğer yandan aynı dönemde dünyada başka toplumsal devrimler sonrası o ülkelerde ortaya çıkan ‘iktidar partisinin yokluğu’ sorunu da, siyasal alanda güç temerküzünü bir karmaşanın içerisine sokuyordu. Bu da iktidarların çok daha dağınık, koalisyonlara ve vesayet dengesine dayalı olduğu, hizipleşerek varlığını sürdürme sorunlarına yol açmıştı. Zamanla cumhurbaşkanı ve kabinesine hükûmet denmeye başlanmış; buna karşılık liderin gayri resmî ve takdirî otoritesi altında bulunan, ağ benzeri paralel kurumlar bütünü ise devlet veya nizam diye anılmaya başlanmıştı. İran’ın yaşadığı onlarca yıllık izolasyon onu yalnızca küresel gelişmelerin dışına değil, kendi eylemlerinin bir geleceği şekillendirebileceği inancından da kopararak adeta tarihin dışına itmiştir. Tarihin dışına düşen bir toplumda siyaset daralır, nostalji genişler ve savaş bile tarihe yeniden girişin şiddetli bir biçimi olarak görünmeye başlar.

İran bu dönemde, herhangi bir örgütün bir devleti, bölgeyi, toplumsal fay hatlarını ya da ekonomiyi oldukça rahat ve düşük bir maliyetle rahatsız etme kapasitesine büyük anlamlar yükleyerek, yaptığı yatırımlar sonucu gerçekten ciddi bir jeopolitik güce dönüştüğüne kendisini inandırdı. Vekil güçlere yatırım yaptıkça, asli gücünü zayıflattı; aracı aktörlerle ilişkilerinin tabiatını şekillendirdikçe, gerçek muhataplarıyla güven krizini derinleştirdi; istihbarat dünyasına müptela oldukça, siyaset yapma biçimine dönüştürdüğü gerilla taktikleri nedeniyle konvansiyonel diplomatik kapasitesini kaybetti. Bu kanayan yarasını kapatmak ve normalleşmek istediğinde ise cari yeraltı devlet hâlinin acı ekonomi-politiği ile ülke içerisinde meşruiyet krizine girdi; komşuları ve dünya ile de sağlıklı ilişki kuramayarak, her seferinde biraz daha örgütleşti.

Devrimden sonraki on yılını kendisine açılan savaş dünyasında geçiren İran, sonraki on yılını bu savaşın ağır maliyetlerini telafi etme çabası içerisinde geçirdi. 1990’lar aslında bir yönüyle karşı-devrim sürecinin ya da geriliminin yaşandığı yıllardı. Bu dönem petrol fiyatlarının da tarihi düşük seviyeleri görmesiyle birlikte kaynakların da sınırlı olduğu yıllardı. Hamaney-Rafsancani iki başlı yönetimi arasında sıkışan İran, ekonomik liberalizasyon, temel hak ve özgürlükler tartışmaları içerisinde demokrat bir isim olarak görünen Hatemi’nin müesses nizama karşı (yüzde 80 katılım ve yüzde 70 oy alarak) seçimi ezici bir şekilde kazanmasına şahitlik etti. İran’ın önüne bir kez daha makus tarihini kırma imkânı doğmuştu. Dünyada da liberalizm rüzgârının estiği bu dönemde Hatemi, İran’ın uluslararası ve ulusal izolasyonunu kırmak için çaba sarf etti. İngiltere ile ilişkileri ilk kez 1979 sonrası yeniden tesis etti. Clinton’la ekonomik ambargonun kısmi hafiflemesini sağlarken, ABD, 1953 Darbesi için bir tür özür kabul edilebilecek bir açıklama bile yaptı o dönemde. 11 Eylül sonrasında, ABD ile utangaç balayı girişimleri, ironik bir şekilde yıllardır “büyük şeytan” diye isimlendirdikleri ABD’nin yeni başkanı Bush’un İran’ı “şeytan eksenine” dahil etmesiyle ortadan kalktı. Sonrasında, İran’a özgü ilginç bir tarihsel ritim yeniden ortaya çıkıyordu. ABD’de şahinlerin yükselişi, İran’da da muhafazakârların yeniden güçleneceğini gösteriyordu. Öyle de oldu. Muhafazakârlar 2003’te belediyeleri, 2004’te Meclis’i, 2005’te de Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandılar.

İran’da karşı devrim süreci sona erdi ama açılan yeni sayfanın ne olduğunu artık muhafazakârlar da bilmiyorlardı. İran bir anda iki düşmanı olarak gördüğü Taliban ve Saddam’ın ABD tarafından iktidardan indirilmesiyle, kendisini yönetemeyeceği bir geniş jeopolitik imkân içerisinde buldu. Diğer yandan, bu yıllar, 1980’lerin ortasından milenyuma kadar 20 doların altında seyreden petrol fiyatlarının tarihi zirvelerini gördüğü senelere denk geldi. İran’daki iktidar değişimini izleyen yıllarda petrol 150 doları görerek, “yeni devrimcileri” ve Irak’ın işgaliyle açılan jeopolitik alandaki faaliyetleri sorumsuz bir şekilde finanse etme imkânı sundu. Aynı anda yanıltıcı bir bütçe imkânı ortaya çıkarken, ekonomik dinamikler aslında geri dönülemez bir çürümenin içerisine giriyorlardı.

Aynı dönemde, düzenli bir şekilde sokakları hareketlendiren, son olarak da 1979’dan sonra ilk kez (Pazar) esnafı(nı) da sokağa indiren ekonomik darboğazlar da inşa edildi. Literatüre kamu-dışı kamu sektörü inşası olarak geçen sermaye transferi hareketi Ahmedinejad’ın seçilmesiyle hayata geçirildi. Sistem içerisinde farklı dinamiklerle var olan birçok odak (devrimci vakıflar, dini ve sosyal destek kurumları, varlık ve emeklilik fonları, paralel askeri yapılar vb.) mezkûr sermaye transferinden nasiplerini alırken, ekonomide yapısal hale gelen süper-kurumsal yolsuzluk ve verimsizlik düzenini de tesis ettiler. Bu durum arzulansa bile fiilen yönetilemez bir ekonominin ortaya çıkmasına yol açtı. Batı’nın ağır ambargo rejiminin de eşlik etmesiyle endüstriyel ve üretim altyapısı ciddi şekilde daralan ekonomi, ağırlıklı olarak enerji ve maden kaynaklarına yönelirken, yaptırımları aşmak için ağır maliyetli gri iktisadi faaliyetler de arttı. Bu durum kemer sıkmayı sürekli bir yönetim aracına dönüştürdü ve her anlamda kıtlık, ayrıcalıklı erişime sahip olanlar için akıl almaz bir kâr mekanizması üretti. Hanelerin üçte birinin yoksulluk sınırı altında yaşamak zorunda kaldığı ülkede, İranlıların “direniş ekonomisi” dediği, halkın ise sonu gözükmeyen bir yoksunluk yaşadığı düzen ortaya çıktı. Sonuçta İran, son yarım yüzyılın fiilen 30 yılını aktif savaş, işgal, iç çatışma ve ağır ambargo altında geçiren Irak’ın kişi başına gelirinden bile daha az bir gelire mahkûm oldu.

'YENİ' REHBER, AYNI İSİM: ASKERİ VESAYETİN ZAFERİ

Bu şartlar altında, İran’da Ahmedinejad’ın seçilmesi dahil olmak üzere, bütün sorunlarına ve demokrasi açığına rağmen sistemin büyük bir meşruiyet krizi bulunmuyordu. Küresel şartların, enerji fiyatlarının ve bölgesel dinamiklerin hem büyük ölçüde sakin olduğu hem de Tahran’ın avantajına olduğu yılları neredeyse israf eden İran, ortaya çıkan ağır toplumsal ve ekonomik maliyetlerden dolayı büyük bir meşruiyet kriziyle baş başa kaldı. Seçimlere katılım, 2020 Meclis Seçimleriyle başlayarak bugüne kadarki bütün seçimlerde yüzde 50’nin altına inerek, fiilen halkın ülkenin siyasal sisteminden kopuşunu ortaya çıkardı. Tıpkı dövizin birkaç farklı fiyatının olması gibi, ülke içerisinde de ayrı dünyaları yaşayan kesimler oluştu. Geniş kitlelerin yaşadığı İran’la, yaptırımların ve kötü yönetiminin sebep olduğu alanda oluşan arbitraj içerisinde imtiyazlarını kullanan ve direniş ekseni dünyasında yaşayan İran birbirinden tamamen koptu. Devriminin sosyal adalet vaat ettiği “mahrumlar” ve “mustazaflar” yerlerini sistemde imtiyaz kullanabilen “muvafıklara” bıraktılar.

Bütün bu ağır kutuplaşmaya hatta parçalanmaya rağmen, İran’da yönetimi ayakta tutacak güvenlik enstrümanları kadar mevcut rejimin iktidarını sürdürmesine yetecek belli bir kitlesel desteğin olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekiyor. Kaldı ki, ABD-İsrail saldırganlığının halkın şikayetçi olduğu yönetimi zorla değiştirme hedefinden hızla İran’ın sınırlarını değiştirmeye yönelmesiyle ülke içerisindeki meşruiyet tartışmaları bambaşka bir zemine kayarak, dış tehdide karşı iç bütünlüğü koruma refleksini ortaya çıkardı.

Bütün krizlerine rağmen, İran yönetiminin Şah gibi yalnızlaştığını iddia etmek gerçekçi olmayacaktır. Aynı şekilde Şah’ın iktidarı krize girdiğinde kullanamadığı yaygınlıkta şiddeti de, İran yönetiminin tıpkı Suriye’de olduğu gibi kullanmaktan çekinmeyeceği de ortadadır. Bugün emperyalist ve kibirli bir saldırının altında bulunan İran, çökmüş ama enkazının silüeti ayakta duran, tıkanmış ama bir şekilde işleyen, meşruiyetini kaybetmiş ama iktidarını sürdüren, dostu olmayan ama jeopolitik dengelerden destek bulan bir devlete dönüşmüş durumdadır. Dolayısıyla, Amerika ve İsrail’in savaş açtıkları şey tıkanmış hatta çökmüş İran’ın silüetidir. Silüetin dış müdahale ile değişmesi mümkün değildir. İran, tarihinde olduğu gibi yine kendi iç dinamikleriyle nihai istikametine karar verecektir.

Amerika’nın İran’a karşı başlattığı savaş, her açıdan son 80 yıldır dünyanın bütün sorunlarına ve ihlallerine rağmen uluslararası teamülleri örneği görülmemiş bir şekilde ortadan kaldıran yeni bir fenomen olarak karşımıza çıkıyor. En azından 1945 sonrası dönemde benzer bir örneği bulunmuyor. Bir taraftan hegemon-vasal devlet ilişkisini terse çeviren, diğer yandan siyasi hedefleri olmayan ve sadece azgın bir güce sahip olunduğu için başlatılan bir savaşla karşı karşıyayız. Ne bölgesel ne de küresel jeopolitik ve ekonomik sonuçları önemsenmeyen, hemen her gün ayrı bir ciddiyetsizlik içerisinde ve benzeri görülmemiş bir tutarsızlıkla sürdürülen bir savaş bu. Savaşın bir hegemon gücün elinde bu denli şarlatanca ele alındığına dünya şahitlik etmemişti. Amerikan yönetimi ve elitleri, adeta İsrail’in zihinlerine yerleştirdiği stratejik parazitlerle Vonnegut’ın distopik hikâyesindeki George Bergeron’a dönüşmüş durumdalar. İran Savaşı’na sürüklenirken hakikati görseler de kavrayamaz haldeler. Zira her sağduyu kırıntısı Vonnegut’ın hikâyesindeki gibi kulaklarında patlayan Siyonist gürültüyle anında sönümlenmektedir. Ancak bu durum, ABD’nin Siyonist esaretle İran’a savaş açmasını açıklamaya yetmez. Çünkü ABD’nin İran’a müdahaleleri artık üç çeyrek asırlık bir tarihin içinden ve devamlı surette vuku bulmuştur. İran ne geçen yüzyılın başlarında, radikal Kemalist döneme benzer bir şekilde fanatik ve sorumsuz bir toplumsal seküler dönüşüm mühendisliğine giriştiğinde ne de Batı ile ilişkilerini rasyonelleştirdiğinde dış müdahalelerden beri olmadı.

İran ile olan çatışmayı bir bütün olarak ele aldığımızda, ABD’nin saldırganlığı kesintisiz bir strateji olarak görülebilir. 1951’den devrim sonrası yıllara kadar süren dönemde, darbe, ekonomik baskı, vekil güçler, bölgesel aktörlerin kullanımı ve siyasi manipülasyon gibi araçlarla yürütülen hibrit veya asimetrik savaş uygulanmış, doğrudan çatışmadan kaçınılmıştır. 2025 Haziranı’ndan itibaren ABD ve İsrail’in gerçekleştirdiği açık saldırılar ise geleneksel devletler arası savaş biçimini almış, ancak bu yeni bir dönem değil, aynı stratejik saldırganlığın doğrudan ve görünür bir devamıdır. İki dönemi birbirine bağlayan temel unsur, İran’ı sürekli kontrol ve baskı altında tutma amacıdır. Dolayısıyla ABD’nin İran’a saldırması yeni bir gelişmeden ziyade, 75 yıldır sürdürdüğü savaşın devamıdır. Bugün İran açısından da kriz; benzer bir şekilde son ABD saldırganlığının anlık tahribatından ziyade, sonrasında Tahran’ın siyasal, ekonomik, toplumsal ve jeopolitik enkazını nasıl kaldıracağıdır.

Ayrıca dış müdahaleler veya askerî darbelerden ziyade, kökleri toplumsal devrimlere dayanan otoriter yapılar çok daha dirençli bir bekâ kabiliyetine sahiptir. Benzer örneklerde görüldüğü üzere, bu tür rejimler zamanla monolitik bir yönetici elit ve sarsılmaz bir sadakatle işleyen baskı aygıtları inşa ederler. İran da, bu tarihsel örüntünün en tipik tezahürlerinden biridir. Ancak bu yapı, direniş zemini inşa etse de, İran ölçeğinde bir ülkede bir noktada normalleşmeyi sağlayacak, refah üretmeye başlayacak ve dost kazanacak bir momente ulaşmalıdır. Aksi takdirde kısa süreliğine İran’ın bünyesi yaşayacağı dış baskıya dayanacak olsa da, asıl krizi ülke içerisindeki normalleşme sancılarıyla yaşayacaktır.

İran’a ABD-İsrail saldırısının üzerinden iki hafta geçti. Savaşın başlamasıyla birlikte ortaya dökülen birçok tahmin boşa çıktı. Diğer yandan İran’ı, oturduğu tarihsel, toplumsal ve jeopolitik bağlamı üzerinden ciddiyetle okuyanların tahminleri de doğrulandı. İran’ın yönetim anlamında, bugün geldiği noktada, yıllar içerisinde yaptığı feci hatalar neticesinde savunulamaz hale dönüştüğü doğrudur. Ancak bu durum İran’a karşı başlatılan vahşi saldırıyı hiçbir şekilde rasyonelleştiremez. İran’ın neredeyse iki asra uzanan krizler sarmalı içerisinde ‘İslam Devrimi sonrası dönemi’ büyük bir parantezi de ifade etmiyor. İran’ın oldukça radikal bir sekülerleşme dönemine maruz kaldığında da, ilk demokratikleşme adımları atılmaya çalışılırken de benzer dış müdahalelere maruz kaldığı akıldan çıkarılmamalıdır. Kâh 20. yüzyılda Rus-İngiliz işgal ve sömürge inşa planları kâh ABD’nin devreye girmesiyle uygulanan 75 yıllık boyun eğdirme stratejilerinin İran’ın ideolojik eğilimleriyle çok fazla bir alakası olmadı. Tıpkı diğer örnekleriyle olduğu gibi asıl belirleyici eksen, müdahale eden güç ya da eksenle Tahran’ın nasıl bir ilişki içerisinde olduğudur. ABD’nin bugünlerde kibirli bir şekilde diline pelesenk ettiği “tam teslimiyet” talebi tam da budur. Kriz de burada çıkmaktadır. İran ölçeği, tarihi, toplumsal muhayyilesiyle ve siyasal teolojisiyle istese de “tam teslimiyeti” taşıyabilecek bir ülke değildir. İran’ın ABD’ye karşı askeri bir zafer elde etmesi mümkün değildir. Ancak ABD’nin de İran’dan bir Körfez yönetimi, hatta II. Dünya Savaşı sonrası Almanya ya da Japonya çıkarması da mümkün değildir.

Bütün bunlar bütün dünyanın tecrübe ettiği yeni bir dinamikten dolayı sürecin nereye doğru şekilleneceğini okumayı zorlaştırıyor, belirsizlikleri had safhaya çıkarıyor. Bu dinamik ABD tarihinde ilk kez tecrübe edilen Washington yönetiminden kaynaklanıyor. Bütün teamülleri, uluslararası hukuku değilse de asgari yasallığı, küresel ilişkileri ve jeopolitik dengeleri zerre umursamayan, şarlatanlıktan ve şımarıklıktan başka biçimde tarif edilemeyecek bu sorumsuzluk; global ve bölgesel düzlemi altüst ediyor. Ne İran’ın ne de dünyanın geri kalanının ABD’nin imparatorluktan kaba bir şirketvari ulus devlete dönüşme sürecine müdahale şansı bulunuyor. Üstelik artık küresel sorun ve hatta tehdit listesinde başa oturan “Amerikan Sorunu”, bizim bölgemizde “İsrail Sorunu” çarpanıyla birlikte hissediliyor. Dünya en azından Washington ile “Amerikan Sorununu” çoğu kez ikili bir düzlemde ele alıp hal yoluna koyma imkânına sahip. Ancak bizim bölgemiz, Amerika’nın imparatorluktan ulus devlete dönüşüm krizini fırsata çeviren ve kelimenin tam anlamıyla ABD’nin geniş Ortadoğu politikasını esir alan “İsrail Sorunu” ile de aynı anda baş etmek zorunda. Yarın ABD, savaşını durdursa bile, İsrail’in artık İran’ı Gazze ve Lübnan gibi bir savaş sahası olarak kullanacağını söylemeye bile gerek yok.

Amerika-İsrail saldırısıyla Hamaney’in öldürülmesi özünde stratejik değil taktiksel başarıdır. Zira hem İran liderliğinin karmaşık bir ağ üzerine oturuyor olmasından hem de Washington’un bu adımını içine oturttuğu bir stratejisinin olmamasından dolayı savaş dengesi baştan aşağı değişmemiştir. Hedefsiz bir savaşın ABD açısından çıkmazları olduğu doğrudur. Washington şu an Hobbesçu bir ikilem içinde sıkışmıştır: ya gerilimi düşürüp zayıflık riskini göze alacak ya da savaşı hedefsiz bir şekilde genişletip Johnson’ın Vietnam sırasında karşılaştığı türden bir tuzağa düşecektir. Ancak zannedilenin aksine hedefsiz bir savaş, İran için koordinatları belirlenmiş bir savaştan çok daha yıkıcı olabilir. Özellikle jeopolitik bir hedefi olmayan bir savaş tam bir istila ve tahrip etme stratejisine yönelerek, İran’ı uzun yıllar boyunca ağır bir ekonomik ve toplumsal maliyetle baş başa bırakabilir. Bir yönüyle Irak’ın Körfez Savaşı sonrasında tam anlamıyla çökmüş devlete dönüşme sürecinin İran için de başat ihtimal olduğunu söyleyebiliriz. Gelinen noktada, devam edecek sıcak savaşı ne İran’ın çaresizliği ne de ABD’nin tartışmasız askeri üstünlüğü bitirmeyecek. Savaşı bitirecek tek dinamiğin küresel enerji piyasası olduğu görülüyor. Husiler aracılığıyla Kızıldeniz’i de tehdit altına alan İran, Arap Yarımadası’nın her iki yakasından küresel tedarik zincirlerini sıkıştırabilecek eşsiz bir coğrafi konumdan yararlanıyor. Bu asimetrik savaş stratejisi, bombalar değil enerji fiyatlarına oluşturduğu baskı ile Washington’u anlaşmaya zorlamaya çalışıyor.

VİZYON FAZLASI, KAPASİTE AÇIĞI: SAVAŞIN ÇIKMAZLARI

İran için askeri bir çıkış yolu bulunmuyor. Yıllardır devam eden “kusursuz izolasyon” altındaki İran’ın kısa ve orta vadede görünen tek çıkış yolu bu tecridi kırması olabilir. Tahran’ın, ‘uluslararası izolasyonu’, bu aşamada, Çin ve Rusya gibi ülkelerle en fazla sınırlı askeri tedarikle rahatlatmaktan başka bir girişimi olamaz. Bu ise yaşadığı ağır yaptırım dünyasının tabiatını ve sorunlarını ciddi şekilde değiştirmeyecektir. İkinci olarak, oluşmasında kendisinin de ciddi katkısı olan “bölgesel izolasyonu” kırması gerekiyor. Ancak bütün komşu ülkelerine karşı kaçınılmaz olarak başlattığı saldırılardan ve 2003 sonrası sıcak hafızadan sonra bölgesel izolasyonun gevşemesi de kolay olmayacaktır. Burada, İran’ın kullanmayı başarabilirse iki alanı bulunmaktadır. Birincisi, yaşanan savaşa rağmen, bölge ülkelerinde BAE dışında kalanlar, zayıflamış ve daha fazla kriz üretme potansiyeli olan bir İran istememektedirler. Diğer yandan bölgede belli bir ölçeği olan ülkeler “çökmüş bir İran” senaryosundan sonra İsrail’in bir sorun olmaktan hızla çıkarak tehdide dönüşeceğini bilmektedirler. İran bu iki dinamik üzerinden orta vadede bölgesel izolasyonunu kısmen ortadan kaldırabilir. Ancak bunun da olabilmesi için İran’ın bölge ülkeleriyle artık kesin bir şekilde vekil güçler üzerinden değil, devletten devlete muhatap olması gerekmektedir. Tahran’ın, bizzat ülkesi büyük bir tehdit altındayken, vekil ve taşeron aktörler üzerinden bölgesel jeopolitikteki konumunu ve derinliğini işaretleme obsesyonundan çıkması gerekmektedir. Burada Yemen’i araçsal işlevselliğinden dolayı daha sonra gündemine alabilir. Ancak en başta Irak olmak üzere, Lübnan’da da yeni bir normalleşmenin önünü açması gerekmektedir.

Son olarak, İran’ın ‘ulusal izolasyonunu kırması’ gerekmektedir. Aslında Tahran’ın elindeki tek açılım imkânı da budur. Zira bu izolasyon baştan aşağı İran’ın kendi başına ördüğü bir sorundur. Tahran 20. yüzyılın başından beri normalleşme sancılarını bitirememiş bir ülkedir. Bu savaş İran’a aslında altın tepside bir fırsat sunmaktadır. Üstelik diğer iki izolasyonun aksine, ulusal krizini, eğer arzularsa kısa vadede sakinleştirme ve orta vadede normalleştirme imkânına da sahiptir. İran’da yönetimde yıllardır yaşanan krizin artık yönetilebilir bir tarafı kalmamıştır. Aslında Humeyni’nin ölümüyle nihayete eren Velâyet-i Fakih sistemi, borç alınmış bir zaman ve irade içerisinde yıllardır ayakta tutulmaya çalışılan bir düzendi. Özünde Velâyet-i Fakih düzeni ya da bir siyasal sistemde Veli-yi Fakih tarzı bir makamın olması krizin kaynağı değildir. Zira demokrasi açığı olması ya da bir sistemin bilinen liberal demokrasi ya da benzeri bir tabiatta olmaması kabul edilemez bir yönetim olduğu anlamına gelmemektedir. İran’da sorun; Veli-yi Fakih’in bir yandan sistemin başında durması ama iradesinin neredeyse onlarca farklı vesâyet kurumu, paralel yapılanma ve imtiyaz odağı tarafından kullanılmasıyla ortaya çıkan kaostan kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, adeta deist bir mekanizma gibi, en yüksek, en güçlü hatta ruhani bir makam bulunmasına rağmen günlük işleyişe ve hayati kararlara fiilen vaziyet etmemekte ancak aracılarıyla ağır bir vesâyet dünyasını çalıştırmaktadır. Başka bir ifade ile Veli-yi Fakih’in tam bir irade ile yönettiği sistemden ziyade, ağır vesayet rejiminin kullandığı bir liderlik makamından bahsedilebilir. Bu noktada İran’da, Irak Savaşı’nın sona ermesinin ardından cepheden dönen askerlerin sebep olduğu yeni bir iktidar matrisinin oluştuğunu fark etmeden, 1988 sonrası yönetimde yaşanan dönüşümün yanlış anlaşılması mümkündür. Bugünkü krizi inşa eden o dönemki gelişme, Humeyni ile başlayan Velâyet-i Fakih sistemini ciddi bir dönüşüme tâbi tutmuştur. Başka bir ifadeyle sistem, Batı’da oldukça klişe bir şekilde ifade edilen bir ‘Molla Rejimi’nden ziyade, oldukça sert güç temerküzü ve rekabeti dünyasında işleyen tipik bir seküler iktidar alanıdır.

İran bir Veli-yi Fakih tarafından yönetiliyor görünse de, gerçek güç 1988 sonrasında ağırlıklı olarak Devrim Muhafızlarına kaymıştır. Irak Savaşı sonrası Rafsancani’nin Devrim Muhafızlarını siyasetten uzak tutmak amacıyla orduyu savaş sonrası ülkenin yeniden inşa sürecine entegre etmesi ve büyük bir ekonomik transfer yapması bu durumun ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Askeri vesayet yönetimlerinde oldukça bilindik bir mekanizma olan ordunun ekonomik güce hükmetmesi, Ahmedinejad döneminde özelleştirmeler (daha doğrusu yarı-resmî odaklara ekonomik güç transferleri) ve siyasi atamalar yoluyla daha da genişlemiştir. Sonuç olarak, ruhani lider ya da din adamları sistemin tepesinde görünseler de, asker asıl güç merkezi hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, bugün İran’ın karşı karşıya olduğu tehditleri yönetmesinde en temel sorunların başında bulunmaktadır. Ancak bu sorun aynı zamanda İran’ın çözümünün de olmadığı darboğazdır.

İran, İslam Devrimi sonrasında ikinci kez Veli-yi Fakih değişimi yaşamaktadır. Bugünlerde fazla hatırlanmasa da Mayıs-Haziran 1989’da, ilk Rehber değişimi sırasında, Hamaney sonrasındaki geçişle mukayese edilmeyecek kadar yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Yasal zemin fiilen ilga edilip, İran’da makam için bir ‘Ayetullah bulamayıp’, aktörler arası rekabetin sonrasında üzerinde ‘geçici çözüm’ olarak anlaşılmak zorunda bırakılan, zayıf ve anayasal yeterliliği olmayan bir isimde uzlaşarak, Hamaney’le sorunu çözmüşlerdi. Burada asıl dikkat çekici husus; o dönemde, Anayasa değişikliği ve yetkilerin yasal olarak yeniden yapılandırılması, Başbakanlığın ilgası gibi birçok başlıkta gösterilen siyasal pragmatizmin varlığıdır. Bugün İran benzer bir dönüm noktasındadır.

Humeyni’nin açık bir şekilde karşı çıktığı saltanat yönetiminin fiilen hayata geçirilmesi, savaş başladığından beri İran’ın kendi kendisine yaptığı en büyük tahribat oldu. Kaldı ki Mücteba Hamaney’in seçilmesi aslında beklenmedik bir gelişme değildi. Ancak tercihin bu şekilde yapılması, bugün İran ağır bir saldırı altında olmasaydı da büyük bir yanlış olacaktı. Daha iki yıl öncesinde, İran’da zihinsel bir sıçrama olmazsa Mücteba Hamaney’in seçileceğini bu sayfada yazmıştık. Bu tahmini yapabilmenin imkânı, İran’da tıkanmış olan sistemin açılım yapma ihtimalinin zayıflığıydı. Ancak İran’ın işgal veya parçalanma tehdidi altındayken hâlâ aynı neticenin çıkmasının ardındaki temel dinamik sadece yaşanan tıkanma değil, askeri vesayetin ağırlığı ve Velâyet-i Fakih sisteminin fiilen işlevsiz oluşundan kaynaklanmaktadır. Diğer yandan, 37 yıl önce, babası da benzer bir akıl yürütmeyle, etkisiz isim olacağı varsayımıyla Rafsancani’nin pragmatist tasarımıyla seçilen Hamaney, bugün de kendisinden kaynaklanan sebeplerden ziyade sistem için dengenin bir ürünü olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla İran’ın yeni rehberini seçmesinden ziyade, askeri ve ekonomik bir güç ağını kontrol eden askeri vesâyet kendisine uygun bir ismi tercih etmiş oldu.

Bu gelişme İran’ın önümüzdeki dönemde ulusal izolasyonunu kırmasını zorlaştıracaktır. Ulusal tecridini kıramayan İran, savaşın sona erdiği senaryoda iç meşruiyet ve toplumsal rıza üretmekte ciddi sıkıntılar yaşayacaktır. Birçok kaynağını kaybetmesinden dolayı hem geniş kitlelere sınırlı da olsa rahatlama sağlayacak imkânlardan hem de imtiyazlı elitleri tatmin edecek ekonomik akardan yoksun olacaktır. Tahran’ın önünde fazlaca tercih imkânı yoktur. İran rekabetçi seçimlerin önünü açarak, İran’ı İranlıların yönetmesine imkân vermediği sürece krizini bitiremeyecektir. Geçmişte bu krizle birçok farklı şekilde yaşamaya alışkın olunduğundan, yeri geldiğinde ağır bir devlet şiddetiyle sorunları baskılayarak örtme imkânları da daralacaktır. Kuvvetle muhtemel, imkânların çok sınırlandığı bir dönemde, Esed benzeri bir şekilde baskıların çok daha kanlı hale dönüşmesi kuvvetli bir senaryo olacaktır.

İran’ın tıpkı Mayıs-Haziran 1989’da olduğu gibi anayasal pragmatizm göstermesi kendisi açısından en rasyonel çıkış olabilir. Ancak bugün İran’ın henüz bir Rafsancani’si ortada görünmemektedir. Aylardır İran’ı fiilen yöneten Laricani’nin böylesi bir pragmatizm sergileyip sergileyemeyeceği de bilinmemektedir. İran’da rekabetçi seçimlerin önünün açılması aslında askeri vesayetin bitmese bile hafiflemesi anlamına gelecektir. Yeni seçilen ismin silikliği, Şah’ın saltanatını deviren hareketin saltanat modeline dönüşündeki iç krizini aşma ihtimalinin olmaması da, İran için tek yolun iç konsolidasyona katkı sağlayacak adım olan rekabetçi seçimlerin önünün açılması olacaktır. Zira İran açısından artık savaşın nasıl biteceğinin fazla bir anlamı bulunmuyor. Karşısında vahşi, mücadele ve müzakere edemeyeceği bir güç bulunuyor. İran yıllardır ağır askeri ve ekonomik ‘kapasite açığına’ karşın siyasal teolojisinin ve tarihsel mitolojilerinin içerisinde ciddi ‘vizyon fazlası’ veren bir devlet oldu. Bu durum İran’ı asla taşıyamayacağı maceraların içerisine soktu durdu.

Bugün yüzleştiği ABD ise abartılı kapasite fazlasına ve çok yoğun bir vizyon açığına sahip. Bu durum, Washington’un savaşı siyasetin bir uzantısı olarak yapmasını engelliyor. Savaş siyasetin bir aracı olmayınca da siyasal hedef ve jeopolitik amaç zemini ortadan kalkıyor. Zira vizyon açığı, Amerika’nın her seferinde kapasite fazlasının sağladığı imkânlarla amacına ulaşamadığı savaşlara sürüklenmesine yol açıyor. İran’ın da bir istisna olması için bir sebep yok. Tahran’ın geçen yüzyılın başından beri kapatamadığı kapasite açığını savaş döneminde düzeltmesi düşünülemez. Ancak yarım yüzyıla yakındır verdiği vizyon fazlasını rasyonelleştirebilir. Kaldı ki devrimden hemen sonraki yıllarda, özellikle Rafsancani’nin ikinci döneminden 2005’e kadar olan dönemde benzer bir çaba da sarf edildi.

İRAN'IN TEK ÇIKIŞ YOLU: İRAN'I İRANLILARIN YÖNETMESİ

İran geçen yüzyıldan beri, örneği olmayan bir şekilde, boğulmaya çalışılan bir ülke. Nefesini kesmeye çalışan eller biraz gevşediğinde de, kendi kendisini yönetemeyeceği bir kısır döngünün içerisine sokan düzeneği inşa ederek, asrı aşkın süredir krizlerini tecrübe edip duruyor. İran’ı anlamak, onu yargılamaktan çok daha zordur. Bir asrı aşkın süredir aynı kısır döngünün içinde dönen bu ülke, ne salt bir kurbanın masumiyetiyle ne de salt bir failin hesap verebilirliğiyle tanımlanabilir. İran, hem kendi örgüte dönüşen aklının hem de dış müdahalelerin eş zamanlı kurbanı olarak bugüne gelmiştir. Bugün karşı karşıya olduğu savaş, bu ikili mahkûmiyetin en vahşi tezahürüdür.

Ancak tarih, İran’a her seferinde olduğu gibi yine bir kapı aralamaktadır. Bu kapı askeri zaferden değil, iç rasyonelleşmeden geçmektedir. İran’ın önünde yalnızca bir yol kalmaktadır: Geçen yüzyılda başlattığı ve yarım bıraktığı iki devrimi de nihayet hitama erdirerek, demokratik normalleşmeye doğru kararlı bir adım atmak. Rekabetçi siyaset, sivil denetim ve ulusal uzlaşı —bunlar İran’ın yabancı olduğu kavramlar değil, defalarca ulaşmaya çalıştığı ve her seferinde dış müdahale ya da kendi iç dinamikleriyle geri itildiği eşiklerdir. Bu, ne bir teslimiyetin ne de bir vazgeçişin ifadesidir. Tam aksine İran’ın kendi tarihsel birikimini sahiplenerek geleceğini inşa etmesinin tek meşru zeminidir.

Yıllarca Kant’ı mütalaa etmiş biri olarak Laricani’ye bugün Kant’ın söyleyeceği söz malûmdur: Sapere aude – aklını kullanma cesaretini göster! Bu, fiilen yazdan beri ülkeyi yöneten Laricani* için kişisel bir tutarlılık sorunu da değildir. İran için de Kantçı bir şekilde söylersek, mesele uygun şartların gelmesini beklemek değil, bugün doğru olanı yapmaktır. İran asırlık gecikmeyle normalleşme hattına girmekten başka bir savunma gücüne sahip olamaz. Bunun anlamı, İran’ın bugünkü krizini yönetebilmesi için acilen ihtiyaç duyduğu kaynaktır. Bu kaynak; vesâyet sistemine, en azından sahici seçimler düzeyinde son vererek, İran’da gerçekten İranlıların seçtiği, yönettiği ve meşruiyet krizini bitiren bir iktidar ortaya çıkmasını sağlamaları olabilir. İran halkı, savaşla birlikte sergilediği takdire şayan tavırla, yıllardır nefeslerini kesen yönetime acil meşruiyet ihtiyacını hem gösterdi hem de fiilen kabul ettirdi. Şimdi sıra Laricani’nin bu fotoğrafı okumasında!

*Bu makale Perspektif’te yayınlandıktan sonra Laricani İsrail’in saldırısıyla öldürüldü. Laricani, İran’ın paradevlete dönüşmüş sisteminde koordinasyonu sağlayabilen bir isimdi. Onun yokluğu İran sisteminde bir krize yol açmayacak ama bu dönemde eksikliği hissedilecektir. Ancak Laricani’nin öldürülmüş olması, İran açısından çıkış yolunu değiştirmiş değildir. Aksina çok daha acil ve gerekli hale getirmiştir.

TAHA ÖZHAN

Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olan Özhan, 2014-2016 yılları arasında Başbakan başdanışmanlığı, 25 ve 26. Dönem milletvekilliği ve TBMM Dış İşleri Komisyon Başkanlığı yaptı. 2005’te kurucu direktörlerinden olduğu SETA’nın 2009-2014 yılları arasında başkanlığını yürüttü.

 

17 Mart 2026 Salı

Picasso, şer ittifakının saldırganlığı ve zalimce bir kapana sıkışmak Abdulbaki Değer+17/03/2026

Pablo Picasso’nun Guernica tablosuyla ilgili olarak bir Alman subayıyla arasında geçtiği rivayet edilen meşhur bir diyalog vardır. Bu anlatıya göre olay, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Paris’te geçer. Bir Alman subayı, Picasso’nun atölyesinde Guernica’nın bir fotoğrafını görür ve tabloyu işaret ederek:

“Bunu siz mi yaptınız?” diye sorar.

Picasso’nun verdiği cevap ise şu olur:

“Hayır, siz yaptınız.”

Guernica kasabası, Nazi Almanyası’nın desteklediği hava birlikleri tarafından bombalanmıştı. Picasso da bu yıkımı ve sivillere yönelik şiddeti simgesel bir dille tuvale aktarmıştı.

Çağdaş bir ressamın tablosuna aksettirilmemiş olsa da ölçüsüz bir ölümün ve yıkımın girdabında olduğumuz açık. Sadece maddi kayıpların oluşturduğu bir maliyet değil. Çok daha vahimi ve önemlisi, tüm insani değerlerin askıya alındığı, bir dayanak noktası olma hüviyetlerinin berhava edildiği doğa durumunda olmamızdır. Çıplak güç dışında herhangi bir kuralın geçerli olmadığı bu düzenin odağında maalesef parçası olduğumuz coğrafya var. Coğrafya işgal altında, hayat atılımından yoksun fiili ve zihinsel bir felç halinde. ABD-İsrail pür kötülük ittifakının yaptığı yeni müdahale değil mesele. Bu yeni durumun iyice görünür kıldığı hususa ilişkin etraflıca düşünmekte, bu durumun üzerinde durmakta yarar var. Hatta varoluşsal gereklilik önümüzdeki. İşgalin kendisinden daha vahim olan şey, bitmek bilmeyen bu işgal karşısında hala asırlara sâri meseleyi yeni deneyimliyormuş gibi savrulan bir pozisyon takınıyor olmamızdır. Süreklileşmiş bir işgalin güncel yoğunlaşmasını, konjonktürel ve akıl-ruh dengesi yerinde olmayan politik figürler üzerinden izah etmek veya sıcak politik, mezhebi ve etnik aidiyetler prizmasından çarpıtarak “birbirini yesinler, bize gün doğuyor” şeklinde değerlendirmek zaten başımıza gelen felaketin ne olduğundan bihaber olmaktır.

Kolomb’un ABD’yi işgali ile Endülüs’te sekiz yüzyıl süren Müslüman varlığının Gırnata’nın düşmesiyle sona erişi aynı tarihtir. Amerika kıtasına doğru giden süreç aynı zamanda Endülüs’te Müslüman varlığının fiilen kazınmasıyla eş zamanlıdır. Esas itibariyle bakıldığında Endülüs’ten kazınma süreci Batıdışı dünyanın özellikle de Müslümanların hayattan bir varlık, etki ve direnç unsuru olarak kazınması arasından doğrusal bir ilişki var. Yaklaşık beş asrı aşan süre önce başlayan dinamik, bugün de ana aksından herhangi bir sapma yaşamış değildir. İran’ın bir takım akla ziyan bahanelerle ABD-İsrail şer ekseni tarafından vurulmuş olması ve bu vurulma karşısında yaşanan genel görünüm, tarihsel eğilimin devam ettiğinin çok açık bir göstergesidir.

Bu akışı tersine çevirecek ne maddi bir varlık ne de zihinsel bir nitelik belirtisi söz konusudur. Yaşadığımız kriz zannettiğimizden çok daha derin bir krizidir ve kafayı sıyırmış ABD-İsrail’in başımıza açtığı arızi bir problem olarak değerlendiremeyiz. O yüzden meseleyi ciddiye almak, meselenin bizime ilgili olan boyutlarına odaklanmak olmazsa olmazdır. Anlamlı bir varlık olmayanların ne zulmü bertaraf etmeleri ne de yeryüzünde adaleti tesis etmeleri mümkündür. Bizim de içinde bulunduğumuz dünya maalesef bu hazin durumun yanında maalesef böyle bir hassasiyetten de böylesi bir bilincin taşıyıcısı olmaktan da yoksundur.

İran’ın üst düzey yöneticilerinin katledilmesini, stratejik önemi haiz yerlerinin vurulmasını, şehirlerin, sivil insanların hedef alınmasını rejim, mezhep, yürütülen siyaset üzerinden izah etmek, daha doğrusu bunlarla sınırlandırmak içinde bulunduğumuz durumun vahametini anlamamaktır. Tabloya yansıyan bizim hikâyemizdir. İran’a indirgeyen bakış kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten kaçmanın peşindedir. Bu çaresizlik, zayıflık ve zillet hali maalesef Müslümanların hanesindedir. Elbette İran için yapılacak pek çok haklı eleştiri var ve yapılması da zaruridir. Ancak eleştiriyi yerli yerine oturtmak ve meseleyi bütüncül şekilde kavramak da olmazsa olmazdır. Nitekim yaşadıklarımız gösteriyor ki; maruz kaldığımız tekinsiz gerçeklikle yüzleşmek yerine bildiğimiz şekilde yaşamamızı sürgit devam ettirecek etrafında dolanma tarzımızı devam ettireceğiz. Zaten tuzağın en büyüğü ve meseleleri asırlardır devam ettiren ana husus da bu. Tarihin kenarına itilmişliği, savrulmayı, sürekli maruz kalan bir varoluşun yansıması sayılabilecek gerçeklik, sadece ABD-İsrail tarafından gerçekleştirilen haksız saldırı ile ilgili değil. Tekrar altını çizelim; kurulduğu günden bu yana sınırları sürekli bulunduğu coğrafyanın aleyhine genişleyen İsrail’in hukuk tanımazlığı da değil. Meselenin odağında biz varız, bizim niteliğimiz var.

Burada ne var peki? Dünya, emperyalist bir kuşatma içinde . Bu işin en temel boyutu. Bu kuşatmayı dengeleyecek, geriletecek ve oluşturduğu tüm adaletsizlikleri, haksızlıkları giderecek bir alternatif odağın olmayışı da başka bir ana boyut. Bütün bu döngü içinde Müslümanların hesabı yapılır, hatırı gözetilir bir mevcudiyet olarak olmayışı da diğer bir ana boyut. Yaşananlar bu düzleme oturtulduğunda uğraşmamız gereken hususların neler olduğu görülebilir.

Birincisi ve sanırım en önemlisi hala egemen düzenin işleyişine hayat veren dinamiğin (modernlik, sekülerlik vs.) fiili işgal ve sömürüden çok daha derin ve dönüştürücü bir müdahale olarak ivmelenerek devam ediyor oluşudur. Herhangi bir saldırı olmadığında bile zihinler, kültürler, yaşam tarzları bu dinamiğin etkisi altında zaten kendisi olmaktan çıkıyor, post modern dünyanın cangılında bir türeve, kopyaya dönüşüyor. Bu sadece maddi bir zorluğu değil güçlü bir entelektüel çabayı da gerektiriyor. Üstelik bizim bu mevzuya ilişkin sahici problemimizin olup olmadığı da açıklığa kavuşabilmiş değil.

İkincisi, hayata bütüncül bakmayı, hayatı ciddiye almayı ve en zayıf halka kadar güçlü olduğumuzu görmeyi ve gereğini yapmayı önceleyen bir bilinç berraklığına muhtaç oluşumuzdur. Anlamlı bir mevcudiyet için gerekli olan şeyleri, keşfedilmeyi bekleyen gizemli çözümler olarak görme yanılgısından vazgeçerek başlamalıyız. Bu açıdan toplumsal hayatımızın ve kurumsal işleyişimizin genetiğine rasyonelliği, adaleti, hakkaniyeti yerleştirmek dışında sırlı bir durumdan bahsedilemez. İnsanların bireysel kurtuluşuna yönelen sahte bir dilden ve çabadan ziyade kamusal-kurumsal işleyişin, ilişkinin sıhhatini gözeten bir teyakkuz durumuna gereksinimimiz var. Bu, toplumsal eşitsizliğin, sosyal adaletin, ehliyet ve liyakatin kıskançlıkla korunması demektir. Bu, özgürlüğün, özgürlük alanının olabildiğince geniş tutulmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu, aynı zamanda devletin beka meselesiyle istihdam politikasının, eğitim sistemi ile siyasetin niteliğinin, kent hakkına gösterilen özen ile değer-inanç duyarlılığının birbiriyle bağlantılı olmakla kalmadığını aynı zamanda birbirinin kaderini doğrudan etkilediğini bilmekle ilintilidir. Mesele sadece pragmatik bir zorunluluk olarak düşünülmemelidir. Türkiye’nin de ait olduğu dünyanın yegâne anlamlı imkânı, mevcut varlığını, işleyişini ilk-değer titizliğine bağlama mecburiyetidir. Bizim doğru olmaktan, doğruyu yapmaktan, kendimizi gözettiğimiz oranda başkasının hesabını yapmaktan başka çaremiz, çıkış yolumuz yok. En büyük imtiyazımız ötekinin eşiti olmaktır ve bunu kıskançlıkla korumaktır. Aksi durumdaki her vaziyet alış, bugün de görüldüğü gibi içerde kırılganlık, memnuniyetsizlik ve dolayısıyla zafiyeti beslemek ve büyütmektir. Birliğimizin, dirliğimizin mevcudiyeti imtiyaz ilişkilerinin tasfiye edildiği, her bir insanımızın, her bir topluluğumuzun hak ve özgürlüklerinin korunduğu bir düzene bağlıdır. Dayanışmanın, paylaşmanın, dünyayı bir “yuva” olma bilinciyle kavramanın üzerine oturtulacak küresel ölçekteki birliktelikler anlamlıdır, mümkündür ve yeryüzüne esenlik getirmesi olasılıdır. Dışlama, reddetme, kategorik karşıtlıklar üzerinden indirgendiğimiz, itham edilddiğimiz kimliklerin mahkûmu olma yanlışlığıyla kendimizi çürütmeye bırakmamak en büyük avantajımız olacaktır. Aksi taktirde ne anlamlı bir varlıktan ne de uzun soluklu bir direnişten bahsetmek mümkündür.

O zaman Picasso’nun Nazi subayına verdiği cevabın aslında meselenin bir boyutunu gösterdiğini da görme imkânımız olacaktır. Çünkü Picasso’nun dediği gibi Guernica varlığını şüphesiz Nazilere borçlu. Ancak çağdaş bir Guernica tablosu olan hayatımız sadece düşmanlarımızın büyük ve sıra dışı olmasıyla ilintili değil. Bizim mevcut gerçekliğimiz hep dışarısının kötü ve ihtiraslı olmasıyla bağlantılı değil. Bizim ve dünyanın başına gelenler aynı zamanda varlıklarını mevcut halimize de borçlu. Tıpkı İran’daki mevcut durumun olduğu gibi. Bu yüzden James Baldwin’in yetkinlikle belirttiği gibi “ne olmak istediğimiz ile ne olduğumuz arasında zalimce kapana sıkışmış durumdayız. Kendimize bu kıtada yaşadığımız hayatların neden genelde öylesine boş, öylesine ehlileşmiş ve öylesine çirkin olduğunu sormaya istekli olmadıkça, olmak istediğimiz şeyi de mümkün değil olamayız

15 Mart 2026 Pazar

Tarihçiliğimizde İlber Ortaylı Taha Akyol+15/03/2026

İlber Ortaylı

Büyük tarihçilerimizden merhum İlber Ortaylı’nın hayat hikayesini gazetelerde okudunuz, TV’lerde dinlediniz. Ben onun tarihçiliğini yazmak, akademik eserlerinden bir demet sunmak istiyorum.

Rusça, Arapça, Farsça dahil dokuz dili bilir, konuşurdu. Bu dillerdeki arşivlerde çalışmalar yapmıştı. Bunun ona nasıl bir geniş ufuk ve mukayese imkânı kazandırdığını söylemeye gerek yok.

Nitekim Ortaylı, bizde pek gelişmemiş olan “mukayeseli tarih” alanında gerçek bir bilim otoritesidir. Öyle ya, tarihe hem Osmanlı arşivlerinden, hem Petersburg, Londra, Paris, Berlin, Kahire arşivlerinden bakmak başka oluyor.

Ortaylı’nın doçentlik tezi olan Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu’nu yazmak için Osmanlı arşivlerinden başka Bonn, Londra ve Washington arşivlerinde çalışmış, bu dillerde geniş bir kaynak taraması yapmış olması tipik bir örnektir.

Ortaylı’nın Haziran 1999’da Türk Tarihi’nin Kaynakları Semineri’nde “Rusya Arşivleri ve Osmanlı Tarihi” başlığıyla sunduğu tebliğ onun bizde pek incelenmemiş olan Rus arşivleri hakkındaki bilgisini gösterir.

Benim gözümde Ortaylı’nın en mühim eserlerinden biri, beş yüz küsur sayfalık Osmanlı İmparatorluğunda İktisadi ve Sosyal Değişim adlı kitabıdır. Birinci cildi yayınlanan bu kitabında Ortaylı konuyla ilgili makaleleri toplamıştır. Kaynaklarına baktığımızda Osmanlı arşivlerinden başka İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça kaynaklar da görürüz.

Onun içindir ki, Ortaylı, ister popüler, ister resmi ideolojik olsun, bütün şablonlara hapsolmadan, olaylara birçok pencereden bakabilen büyük bir tarihçimizdir.

‘Ortaylı tarihçiliği’ni üç açıdan değerlendirmek mümkün.

- Arşiv çalışması ve araştırma... Bu işin araştırmacılık tarafı, bilim yönü...

- İkincisi ‘mukayeseli tarih’ perspektifi... Mesela bizdeki II. Mahmut ve reformlarıyla Rusya’daki Petro reformlarını mukayese etmek... Yahut Türk ve Japon modernleşmelerini mukayese etmek... Yahut bizde Batı’dan kanunlar alınmasını incelerken, bütün dünyadaki ‘hukukun Romanizasyon’ sürecinin nasıl geliştiğini araştırmak ve mukayese etmek...

- Ortaylı’nın üçüncü özelliği, şiir gibi, musiki gibi doğuştan gelen bir kabiliyetidir, yani ‘tefekkür’ sahibi olması, fikir üretmesidir. Mesela 19. Yüzyıl için İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı demesi tamamen bir tefekkür hadisesidir. Bu ismi taşıyan kitabında kendisi de bakın ne diyor:

“Ülkemizin modernleşme tarihini yazarken kaynak belgeler kadar tutarlı bir düşünsel yaklaşım da gerekmektedir. Osmanlı modernleşmesi, modernleşen bütün ülkelerin tarihi ile karşılaştırılarak düşünülmelidir.”

Karşılaştırmalı tarih… Hamasetin ve ideolojinin boğduğu zihinlerimizde mutlaka ‘karşılaştırmalı tarih’ penceresi açmak lazım.

ÇOK YÖNLÜ TARİHÇİ

Bizde tarih deyince genellikle siyasi ve askeri tarih akla gelir. Bu sınırlı alanın dışına doğru tarihçiliğimizdeki ilk adımı, kültür tarihçiliği ile Fuat Köprülü attı. İktisat tarihçiliği konusundaki öncü şüphesiz Ömer Lütfi Barkan’dır. İnançlar tarihçiliğinde de Ahmet Yaşar Ocak.

Ortaylı, tarihçiliğimizin alanını genişletti. İlk eserlerinden biri olan Türkiye İdare Tarihi, Sasaniler’den başlayıp Bizans’a, Osmanlı’da Tanzimat’a kadar çok geniş bir zaman akışı içinde idare, teşkilat ve hukuk kurumlarındaki devamlılık ve değişmeyi inceler. “Mezopotamya tatlılarını Balkanlara götüren, Osmanlı düzenidir” diyerek kültür tarihine işaret etmekten de geri durmaz.

Kitabın son baskısı Cedit Neşriyat’tan 2007’de Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi adıyla yayınlandı. Osmanlı, Fatih’ten itibaren o çağın şartlarında bir ‘teşkilatlı imparatorluk’tu fakat kamu hizmetlerinin geliştirilmesi anlamındaki modern idari teşkilatlanma II. Mahmut ve Tanzimatla başladı. Merhum, bu kitabında şöyle değerlendirir:

“Osmanlı iradesinin son yüzyılı klasik bir imparatorluğun modern dünya şartlarına intibak yolunda gerçekleştirdiği başarılı bir mücadelenin tarihidir. Hayatın her sahasını düzenlemek ve tedbirler almakta Osmanlı bürokrasisi; gerek idareci gerek hukukşinas başarılı bir rol oynamış ve bugünkü Türkiye idaresinin Asya ve Orta Doğu hatta belirli alanları göz önüne alırsak Balkan ülkeleri arasındaki imtiyazlı konumunu kazanmasını sağlamıştır.”

Bu ilmi birikimiyledir ki, kurumsal planda Osmanlı-Cumhuriyet devamlılığının önde gelen tarihçilerinden biriydi. Cumhuriyet adına Osmanlı’ya ya da Osmanlı adına Cumhuriyet’e ideoloji gayretkeşliğiyle hücum edenlere daima karşı çıktı. Merhum Ortaylı, hukuk tarihi alanında da önemli eserler verdi.

Merhumun Osmanlı Devleti’nde Kadı adlı kitabından bir alıntı:

“Bazı gayrimüslimler özellikle Anadolu kentlerinde mirasın taksimi için şer’î mahkemeye başvurmaktadırlar. Demek ki, sosyal ekonomik şartlar geleneksel toplum yapısı dahilinde İslam miras taksimini herkes için makul kılmaktadır...”

Buradaki sosyo ekonomik şartlar kavramı bilhassa dikkat çekicidir.

AİLE TARİHİ

Aynı kitabında, Osmanlı toplumunda çok eşliliğin, sanılanın aksine, “pek iltifat görmediğini” belirtir ve “sosyo ekonomik şartlar”ın değişmesiyle, zaman içinde Osmanlı’da hukukun nasıl laikleşmeye yöneldiğini de anlatır.

Bu noktada Ortaylı’nın “aile” konulu eserini de muhakkak hatırlamak gerekir. Tarihçiliğimde pek el sürülmemiş bir alandaki ilk eseri de Osmanlı Toplumunda Aile adlı kitabı ile Ortaylı yazdı...

“Osmanlı toplumunda olmayan unsur kadınla erkeğin beraberliğidir... Hiçbir zaman 16. - 17. yüzyıllarda İstanbul kadınının, Batı’daki kadınlardan daha çok baskı altında olduğu, kafes arkasında kaldığı kanısında da değiliz ama bu toplumda kadınla erkeğin beraberliği yoktu... Ayrı törenler, ayrı eğlenceler düzenliyorlardı.”

Ve Ortaylı’nın tarihçiliğindeki geniş perspektifini, mesela, kaç-göç geleneği hakkında yazdığı şu satırlarda görüyoruz:

“Bu durum aşağı yukarı Akdeniz coğrafyasındaki kültürel kuşağı kapsıyor. Müslümanı, Hristiyanı ve Yahudisiyle hep bu kuşağın adamları... Doğulu Müslümanla Doğulu Katolik toplumu insanı arasında hiç fark yok. Mesela Katolik Floransa’da cariyelik diye bir müessese vardır ve senyörlerin cariyelerden çocukları olmaktadır. Tıpkı bizdeki gibi Bizans’ta da vardı bu müessese. Hatta Bizans’ta Harem ağası da vardı...”

Şu satırlar da ‘Ortaylı tarihçiliği’nin bir örneğidir:

“Osmanlı aile yaşamında farklılıklar dini olmaktan çok bölgeseldir, hatta etnik olmaktan çok coğrafidir. Bosnalı Müslüman bir ailede kadının konumu, zevc ve zevce ilişkileri, Musullu bir Keldani aileden daha serbest ve eşitlikçi bir görünüme sahiptir. Bir Hollandalı aile ile Osmanlı Ermeni ailesi arasındaki fark, Ermeni ile Osmanlı Türk arasındaki yakınlığa göre daha büyüktür...”

Ortaylı aynı kitabında, din farklarını aşan bu kaç-göç geleneğinin sosyolojik ve ekonomik sebeplerini belirtir, edebiyatımızı olumsuz etkilediğini de anlatır.

EN UZUN YÜZYIL

Ve Ortaylı’nın bence şah-eseri: İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı adlı bu kitabı, 1983’te yayınlandığından bu yana defalarca baskı yaptı. Osmanlı modernleşmesini, bunun iç ve dış faktörlerini anlamak için kesinlikle ‘anahtar kitap’ değerinde bir eserdir. Sadece verdiği bilgiler bakımından değil, bilhassa metodu ve getirdiği yorum (tefekkür) bakımından...

Tarihi zemin olarak Tanzimat’ın yer aldığı tarih kesiti şöyledir: Sanayileşen Avrupa, Osmanlı azınlıklarında uyanan milliyetçilik, Babıali’nin yani modern bürokrasinin hakimiyeti, merkeziyetçi reformlar, hukukun ve eğitimin laikleşmesi ve “reformcuların çıkmazı” gibi hayati önemdeki konular… Kitabının 6. Bölümümün başlığı, “Reformcuların çıkmazı”dır.

Şöyle anlatır:

“19. Yüzyıl ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük kısmında demiryolu ve karayolu şebekesi yoktu. Bu Akdeniz imparatorluğunda deniz ulaşımı da büyük ölçüde yabancı kumpanyaların elindeydi. Ülkenin büyük kısmı otarşik bir üretim sistemi içindeydi veya ticaret bazı bölgelerin kendi arasında kalmıştı. Orta Anadolu’nun bazı vilayetleri Haleb’in dokumalarını alırken, Kars sancağı hiçbir Osmanlı eyaletiyle Rusya ve İran’la olduğu kadar yoğun ticari ilişki kurmamıştı. Tarım halen geri tekniklerle yapılıyordu. Yiyecek buğdayı Dobruca ve Rusya’dan getirtilen Osmanlı başkentinin, biraz ötesinde boş ekim alanları uzanıyordu…”

Osmanlı modernleşmesi, böylesine zayıf, durgun, parçalı bir zeminde, ilkel bir ekonomik yapıda devleti reforme etme çabasıydı.

“Osmanlılar yeni çağın iktisadi, ticari uygarlığına adım atamamanın bedelini ödüyorlardı… Tanzimatın çaresiz devlet adamlarını sorumsuzlar ve gafiller olarak nitelemek mümkün değildir.”

Oysa solda Doğan Avcıoğlu, sağda Necip Fazıl, “tarihçilik” denilemeyecek yazı ve kitaplarında Tanzimat’ı emperyalizmin bir oyunu, bir yabancılaşma gibi gösterdiler.

Ortaylı, Tanzimat’ın önündeki “kaht-ı rical” yani yetişmiş adam kıtlığı, ekonomik zeminin çürüklüğü ve milliyetçilikler çağında çok-uluslu imparatorluğu devam ettirmenin aşılmaz zorluklarını da anlatır.

Ortaylı’nın Osmanlı’da Değişim ve Anayasal Rejim Sorunu adlı kitabı da hem siyasi tarihimiz hem anayasa hukuku tarihimiz bakımından önemli bir kaynaktır.

Merhumun, popüler kitapları bir yana, ana akademik eserlerini bile burada özetlemek mümkün değil. Cevdet Paşa için “asrın müçtehidi” dediğini belirtmeden geçemeyeceğim.

Ortaylı’yı ilk TV’ye konuk eden program yapımcılarından biri bendim. “Ortaylı’nın popülerleşmesinde yaptığım katkılardan dolayı müftehir” olduğum doğrudur. Bu programların bazıları kitap olarak da yayımlandı.

Zaman Kaybolmaz adlı nehir söyleşi kitabını da unutmamak lazım.

Aziz dostum İlber Ortaylı’nın yeri uzun süre doldurulamayacaktır. Büyük kayıptır. Allah’tan rahmet diliyorum. Fatiha gönderenleri ve okuyanları bol olsun.