1699 kışında, Tuna yakınlarında, bugünkü Sırbistan’ın kuzeyindeki Karlofça adlı küçük bir kasabada dört ay süren barış görüşmeleri, bir imparatorluğun kendi büyüklüğüne olan inancını sessizce sarsıyordu. Görüşmelerin yapıldığı görkemli çadır Osmanlı’nındı. Osmanlı baş murahhasının itimatnâmesi, gümüş bir zarf içinde, sırmayla bezenmiş bir kesede, ağır bir bohçaya sarılı tek bir büyük kâğıttı; padişahın altın yaldızlı tuğrasını taşıyordu. Karşı tarafın, Avusturya’nın belgesi ise sıradan mumla mühürlenmiş birkaç özensiz kâğıt parçasıydı. Bütün ihtişam hâlâ Osmanlı tarafındaydı. Ama masadan kalkıldığında Macaristan’ın büyük bölümünü ve Erdel üzerindeki hâkimiyetini kaybeden taraf da Osmanlı’ydı.
Mesele yalnız toprak değildi; o toprağın
nasıl kaybedildiğiydi. Osmanlı, uzun süre Avrupa’daki güç ilişkilerini kendi
lehine belirlemeye alışmış, karşısındaki hükümdarları kendisiyle eşit görmemiş
bir cihan devletiydi. Şimdi ise bu topraklardaki geniş kayıpları, tarafların
fiilen ellerinde tuttukları yerleri esas alan müzakereler sonunda kabul etmek
zorunda kalmıştı. Sürekli gazâ fikrini kendi varlık sebebinin önemli bir
parçası sayan bir devlet için bu, alışılması güç, yabancı bir tecrübeydi.
Haritada birkaç eyaletin el değiştirmesinden çok daha derinde bir şey yerinden
oynamıştı: bir medeniyetin, hakikatin ve doğru nizamın taşıyıcısı olduğuna dair
o kesin inançta ince bir çatlak açılmıştı. İki yüzyıl boyunca büyüyecek ve
sonunda bir soruyu kaçınılmaz kılacak bir çatlak; bir türlü susmayan, her
yenilgiyle biraz daha ağırlaşan o soru: Biz nerede yanlış yaptık?
Tek bir büyük yenilgi bir kaza
sayılabilirdi. Ama yenilgiler üst üste gelmeye başlayınca, insan onların bir
düzene işaret etmesinden korkar. Karlofça’dan sonra kayıplar devam etti. 1774
Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Kırım Hanlığı önce bağımsız ilan edildi, dokuz
yıl sonra Rusya tarafından ilhak edildi. Osmanlı himayesindeki Müslüman bir
hanlığın kaybı, askerî mağlubiyetin ötesinde, dinî ve siyasi bakımdan da
sarsıcıydı. 1798'de Napolyon Mısır’a çıktığında Avrupa artık yalnız Osmanlı’nın
uç sınırlarında değil, İslam dünyasının kalbinde belirmişti. 1832'de kendi
valisi Mehmed Ali Paşa’nın kuvvetleri Konya’da Osmanlı ordusunu bozup sadrazamı
esir aldı; devlet, İstanbul’a yürüyen bu âsiyi tek başına durduramayınca baş
düşmanı Rusya’nın ordusunu Boğaz’a çağırmak zorunda kaldı. Yedi yıl sonra,
1839'da Nizip’te ikinci kez yenildiğinde ise imparatorluğun dağılmasını önlemek
için Avrupalı devletlerin müdahalesine ihtiyaç duyuldu. Artık inkâr
edilemeyecek bir gerçek vardı. Osmanlı yalnız savaşları değil, kendi kaderini
belirleme gücünü de kaybediyordu.
Oysa biz bunu çoktan biliyorduk
Aslında bir şeylerin bozulduğu duygusu,
büyük askerî yenilgileri beklemedi; teşhis, bizzat devletin kendi kalem erbabı
eliyle çok daha önce konmuştu. Daha 1596'da Bosna’da kadılık yapan Hasan Kâfî,
nizâmın çözülüşünü yazarken net bir ölçü koyar: zulmeden zafer kazanamaz, ordu
zulme başladı mı arkası yenilgidir. Bu uyarı, geleneğin kendi ahlakî diliyle
yapılıyordu. On yedinci yüzyılda Koçi Bey, Sultan IV. Murad’a sunduğu risalede
tımarın çöküşünü, yeniçerinin bozulmasını ve her kademeye sinmiş rüşveti sayıp padişaha
âdeta bir ayna tuttu: reâyâ ayaklar altında kalmış, bu zulümler kıyamet günü
ondan sorulacaktır. “Halbuki padişahımın haberi yoktur”, “ya bunun tedbirini
almak lâzım değil midir?”
1653'te Kâtip Çelebi ise devleti, İbn
Haldun gibi, doğup yaşlanan bir bedene benzetir; fakat bozulmanın tedbirle
geciktirilebileceğini, devletin ömrünün uzatılabileceğini savunur. Yani “nerede
yanlış yaptık?” sorusu dışarıdan gelmedi; bir yakınma olarak değil, bir teşhis
ve bir tedbir çağrısı olarak, kendi geleneğimizin diliyle çoktan soruluyordu.
Peki on sekizinci yüzyılda değişen neydi?
Nasihat geleneği hep vardı; yeni olan, çözümün kaynağıydı. Bu yüzyılın
layihalarında, başarılı Hristiyan ordularını örnek alma düşüncesi giderek
belirginleşti. Kırılma, hastalığın ilk kez görülmesi değil; devâ için düşmanın
kapısının çalınabileceğinin kabul edilmesiydi. İbrahim Müteferrika’nın 1732'de
bastığı risalede yaptığı tam buydu. Zaferin de mağlubiyetin de Allah’tan
geldiğini söyledi, ama nizamlı ordunun nizamsız ordu karşısındaki üstünlüğünü
vurguladı. Müteferrika, Frenk’e karşı dinî mesafesini korur; ama ona göre,
devletin ayakta kalabilmesi için düşmanın askerî düzenini öğrenmekten başka yol
yoktur.
III. Selim, 1789’da tahta çıkınca kapsamlı
bir yenilenme arayışına girişti. Nizâm-ı Cedîd adı altında Avrupa usulüyle
eğitilmiş yeni bir ordu, bunu finanse edecek yeni gelir kaynakları ve yeni
kurumlar kurulacaktı. Padişah işe meşveretle başladı. 1792’deki barışın
ardından ulema, kalemiye ve askeriyeden devlet adamlarıyla birkaç yabancı
uzmandan yirmiyi aşkın layiha istedi. Devlet adamlarının çoğu, imparatorluğun
eski ahlakî ve kurumsal gücünü yitirdiğini zaten düşünüyordu.
Şaşkınlık: başka bir dünya
Ama düşmandan öğrenme fikrine varmak kolay
olmadı; çünkü önce yüzyılların yerleşik bir küçümsemesini aşmak gerekiyordu.
Orta Çağ’ın Müslüman dünyasında Hristiyan Avrupa çoğu zaman geri, düşman ve
aşılmış bir dünya olarak görülüyordu: “Bozulmuş ve zamanı geçmiş bir dinin
mensuplarından öğrenecekleri ne olabilirdi ki?” Bu bakışın değişmesi, “ancak
yüzyıllar süren yenilgi ve geri çekilmelerden sonra mümkün oldu.” Ve
değiştiğinde de en çok da gururları incindi: Müslüman öğrenciler, küçümsemeye
alıştıkları kâfir eğitmenlere artık saygı göstermek ve o güne dek öğrenme
ihtiyacı bile duymadıkları yabancı dillerle ders almak zorundaydılar.
On sekizinci yüzyılda Avrupa’yı gören
Osmanlı seçkinlerinin notlarında hayretin yanında merak, dikkat ve mukayese
vardır. 1720'lerde Paris’e giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin
sefâretnâmesi bunun en güzel örneğidir. Operada, altından yapılmış kocaman bir
güneşin sahnenin arkasından doğuşunu izler ve “gözle görülmeyince
inanılamayacak kadar tuhaf” diye yazar; rasathanede dev bir dürbünle aya bakıp
onu “ortasından kesilmiş bir ekmek somunu gibi” gördüğünde kendini tutamayıp
“Allah, Allah!” diye haykırır. O güne dek görmediği aletlerle dolu bu kurum
ona, “bunlar sayesinde herhangi birinin kısa sürede bilgin olabileceğini”
düşündürür; Mehmet Efendi bu aletlerin “ilmi seven bir kral”ın himayesinde
yapıldığını da not eder.
Bir devletin, “ilmi seven bir kral”ın
himayesinde gözlem ve araştırmaya dayalı kalıcı bir bilim kurumu oluşturması
dikkat çekiciydi. Takıyüddin’in İstanbul rasathanesinin daha 1580'de
yıktırıldığı hatırlanırsa, Osmanlı’nın bu tür bilimsel faaliyetlere kurumsal
süreklilik kazandırmakta yaşadığı güçlük daha iyi anlaşılır. Su makinesini
anlatırken de Çelebi Mehmed, İstanbul’un Kırkçeşme kemerini kendisi hatırlatır,
ama yine de benzerini “ne duyduk ne gördük” der; çünkü hayran olduğu süs değil,
o suyu tepeye çıkaran devasa düzenektir.
Yüzyılın sonunda Viyana’daki Ebubekir
Râtib Efendi bu sezgiyi bir çözümlemeye dönüştürür. Artık tek tek silahları
değil, bir ülkeyi güçlü kılan reçeteyi sıralar: iyi kanunlar, disiplinli bir
ordu, dürüst ve ehil memurlar, saygın bir dış siyaset, halkın eğitim ve
refahını sağlayan bir düzen ve iyi işletilen dolu bir hazine. Viyana’da,
devletin bilerek “binâ ve tertîb ettiği” diplomat yetiştiren, “fizik”
gösterileri yapan bir akademiyi hayranlıkla kaydeder. Gördüğü şey artık bir
alet değil, o aletleri doğuran nizâmdır.
Çünkü giderek anlaşılıyordu ki mesele
silahın kendisi değildi. Osmanlı iyi toplar satın alabilirdi; fakat onları
geliştiren bilimsel bilgiyi ve o bilgiyi üretecek insanı yetiştiren eğitim
düzenini yalnızca satın alarak edinemezdi. Dönemin bir devlet adamı, Canikli
Ali Paşa, askerî güç kaybını açık biçimde tasvir eder. Türk askeri hâlâ eskisi
kadar cesur, nüfus hâlâ kalabalık, topraklar hâlâ geniş, kaynaklar hâlâ
büyüktür. Ama bir zamanlar kâfiri önüne katıp kovalayan ordu, şimdi kâfir
tarafından kovalanmaktadır. Demek ki değişen şey sayı, cesaret ya da toprak
değil, onları bir arada tutan düzendi. Ve soru tam burada, dışarıdan içeriye
doğru dönmeye başladı.
Kendinden şüphe: ya mesele silah
değilse?
Hayret, bir süre sonra çok daha rahatsız
edici bir şeye dönüştü: insanın kendi dünyasının doğruluğundan şüphe etmesi. Bu
şüphenin en dürüst sesini, belki de yenilgiyi en yakından yaşamış olanlardan
Ahmed Resmî Efendi’de buluruz. Kalemiyeden yetişmiş, Viyana ve Berlin’e elçi
gönderilmiş, sonra felaketle biten 1768-74 Rus savaşına katılmış, Küçük
Kaynarca barış görüşmelerinde Osmanlı heyetinde yer almış bir devlet adamı.
Savaşı isteyen tarafın böbürlenmesini acı bir dürüstlükle yazar: cahil ve
tecrübesizler, sefere çıkmayı “Kızılelma diyarı sanki Boğdan’dan gelen al
yanaklı elmalar gibi yenecek bir şeymiş” edasıyla anlatıyordu; otuz yıllık
barıştan sonra savaş görmemiş bir nesil “bugün o gündür” diye övünüyordu.
Ordunun başındaki sadrazamın bile Tuna’yı geçince ne yöne gidileceğini
bilmediğini, “ben bu işlerde cahiller arasında sayılırım” dediğini kaydeder.
Ahmed Resmî’nin vardığı sonuç, çağı için
sarsıcıydı. Sürekli fetih ve kâfirle bitmeyen savaş anlayışı terk edilmeli,
devlet gücünün sınırlarını tanımalı, barışı mağlubiyetin utancı olarak değil,
gerektiğinde başvurulacak akılcı bir siyaset olarak görmeliydi. Rus üstünlüğünü
geçici, olağandışı bir kasırga sayar; düşmanın hilelerinin zaten bilindiğini,
ama “meziyetin bilmekte değil, yapmakta” olduğunu söyler. Bu cümlelerde artık
eski kesinlikler çatırdamaktadır. Ahmed Resmî’nin sorguladığı, öncelikle savaşın
ve devlet yönetiminin yerleşik kabulleriydi. Fakat onun açtığı sorgulama
sonraki kuşaklarda daha da derinleşecekti. Önce “silahları daha iyi” denildi;
sonra “orduları daha düzenli”, ardından “devletleri daha güçlü”. Nihayet
dayanılması en güç soru geldi: ya kanunları daha iyiyse? Ya insanlarını daha
serbest bıraktıkları, hatta hükümdarlarının yetkisini sınırladıkları için
güçlülerse?
II. Mahmud bu gerilimin bütün ağırlığını
taşıdı. 1826'da, yüzyıllardır devletin kılıcı sayılan Yeniçeri Ocağı’nı topa
tutarak dağıttı. Ama aynı padişah, kıyafetten devlet teşkilatına kadar uzanan
yenilikleri, Avrupa usulü resmini devlet dairelerine astırması ve alışılmış
hükümdar davranışlarının dışına çıkması nedeniyle toplumun bir kesimince “gâvur
padişah” olarak anıldı. Devletin ayakta kalabilmek için yüzyıllardır
küçümsediği dünyanın usullerine başvurması, yalnız kurumları değil, devletin ve
toplumun kendisine ilişkin yerleşik kabullerini de sarsıyordu.
Aynadaki çarpık akis: Montesquieu
Tam biz kendimizden şüphe ederken, Avrupa
da kendi özgürlük anlayışını kısmen bizim üzerimizden tanımlıyordu.
Montesquieu, Kanunların Ruhu'nda despotizmi “tek bir kişinin, kanunsuz ve
kuralsız, her şeyi kendi keyfiyle sürüklemesi” diye tarif ederken başvurduğu
örneklerden biri Osmanlı'ydı: “Türklerde bu üç kuvvet sultanın şahsında
birleştiği için korkunç bir despotizm hüküm sürer.”
Böylece Osmanlı, Avrupa siyasal
düşüncesinde hürriyetin karşısına yerleştirilen “şark despotizmi”nin başlıca
örneklerinden biri hâline geliyordu. Oysa bu tasvir, Osmanlı siyasal düzeninin
karmaşıklığını büyük ölçüde göz ardı ediyordu. Montesquieu Doğu dillerini
bilmiyor, Osmanlı'yı çoğunlukla başkalarının aktardıkları üzerinden
değerlendiriyordu. Nitekim bu tasvir, Avrupa’nın kendi içinde de eleştirildi.
Voltaire ve Anquetil-Duperron gibi Aydınlanma yazarları Montesquieu’nün “şark
despotizmi” kavramına itiraz etti; özellikle Anquetil-Duperron, Doğu
devletlerinde hükümdarların hiçbir hukukî sınır tanımadığı düşüncesine açıkça
karşı çıktı. Gerçek Osmanlı düzeni, şeriatıyla, kanunuyla, ulemasıyla “tek
adamın kaprisi”nden çok daha kurallıydı. Ancak bu kuralların varlığı, iktidarın
keyfî kullanımının bütünüyle önlendiği anlamına da gelmiyordu.
Montesquieu'nün Doğu hakkındaki tasvirine
Avrupa'nın kendi içinden itirazlar yükselirken Osmanlı düşünce dünyasında bu
çarpık aynaya en dikkat çekici cevaplardan biri çok sonra Namık Kemal'den
gelecekti. Üstelik onun cevabı, aynı anda hem almayı hem reddetmeyi gerektiren,
güç bir düşünsel tutum içeriyordu. Namık Kemal, Montesquieu'nün hükümet
biçimlerine ilişkin ayrımlarından ve kuvvetler ayrılığı düşüncesinden
Osmanlı'daki istibdada karşı yararlanırken, onun “şark despotizmi” yaftasını
açıkça reddedecekti. Avrupa'nın Osmanlı hakkındaki hükmünü kabul etmiyor, fakat
Avrupa'da geliştirilen iktidarı sınırlandırma düşüncesini kendi ülkesinin
geleceği için gerekli görüyordu.
Öğrenme: seni yenenden ders almak
Şüpheden sonra karar geldi: öğreneceğiz.
On dokuzuncu yüzyıl bu kararın yüzyılıdır. Tanzimat bunun en açık ifadesidir.
1839 Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nun yeniliği, can, mal ve ırz güvenliği gibi
korumaları icat etmek değildi; şer’î hukuk, sıradan tebaa için bu güvenceleri
ve yargılanmadan cezalandırılmama ilkesini zaten tanıyordu. Yeni olan, bu
güvencelerin hükümdarın açık taahhüdüyle, bütün tebaaya yönelik yazılı ve genel
ilkeler olarak ilan edilmesi; devletin keyfî tasarruflarının
sınırlandırılacağının bizzat padişah tarafından kabul edilmesiydi. Padişahın
şer’î bir hüküm olmaksızın devlet adamlarını idam ettirebilmesine imkân veren
siyaseten katl anlayışına ve ölen ya da azledilen memurun malına el koyma
uygulamasına karşı güvenceler güçlendiriliyordu. Böylece geleneğin tebaayı
koruyan adalet ilkeleri, hükümdarın da uymayı taahhüt ettiği genel bir hukuk
düzeninin temeli olarak ilan ediliyordu.
Üstelik bu ferman, kimi zaman sanıldığı
gibi salt Batı’dan devşirilmiş bir metin değildi. Hiç değilse 1839'un
Gülhane’si köklerini İslam’ın kendi içinde de buluyordu. Belgenin dili adalet
kavramına dayanıyordu; düşünsel arka planında, devletin bekasını hükümdarın
sınırsız kudretinde değil, adaletin sağlanmasında gören köklü bir siyaset
geleneği vardı. İktidarı adaletle bağlamak, bize dışarıdan dayatılan bir fikir
değil, kendi geleneğimizin diliyle de konuşan bir fikirdi. Aynı arayış Mısır’da
da yankılanıyordu: Ezher’de yetişmiş, Mehmed Ali’nin Paris’e gönderdiği ilk
büyük öğrenci heyetine imamlık etmiş genç âlim Rifâa et-Tahtâvî, orada artık
yalnız topu tüfeği değil, bir hukuk ve yönetim düzenini fark etmişti. Fransız
Anayasa Şartı’nı Arapçaya çevirdi; adaleti memleketlerin bayındırlığının temeli
saydı ve Fransa’da insanların hukukî güvencelerine dikkat çekti.
Fakat öğrenmenin bir bedeli vardı ve bu
bedel öğrenmeyi zehirledi. Ders aldığınız medeniyet, aynı zamanda sizi yenen ve
aşağılayan medeniyetti. Gülhane’nin ilanında bile Avrupa’nın desteğini sağlama
hesabı vardı; böylece iktidarı sınırlandırma arayışı ile dış güçlere
bağımlılığın artması aynı tarihsel dönemde yaşandı. 1853-56 Kırım Savaşı’nda
Osmanlı kazanan taraftaydı, ama Avrupa’nın askerî ve mali desteğine giderek
daha fazla bağımlı hâle gelmişti. Savaş sırasında ilk dış borçlar alındı; bu
borçlanma sonraki yıllarda ağırlaşan bir mali bağımlılığın başlangıcı oldu.
1875'te devlet borç ödemelerini sürdüremez hâle geldi; 1881'de ise tuz, tütün,
damga, içki, balıkçılık ve ipekten sağlanan bazı gelirler, yabancı
alacaklıların ağırlıkta olduğu Düyûn-ı Umûmiye idaresinin denetimine bırakıldı.
Bir imparatorluğun gelirlerini, kendi toprağında, dışarıdaki alacaklılara karşı
sorumlu bir kurumun toplaması; egemenlik kaybının bundan daha somut bir resmi
olamazdı. Öğrenmek, böyle bir atmosferde, ihanet gibi görünmeye başlıyordu.
Taklit korkusu: “bizi gâvur
edecekler”
Ama öğrenmenin yanı başında en başından
beri bir korku da yürüyordu: taklit korkusu. Değişimin en masum görünen kısmı
bile bir kimlik tehdidi olarak okunabiliyordu. Yeni askere giydirilen Frenk
üniforması, İslam askerini gâvurlaştırmanın bir aracı olarak görülüyordu.
1807'de III. Selim, Nizâm-ı Cedîd'e karşı gelişen isyanla tahttan indirildi;
ertesi yıl, kendisini yeniden tahta çıkarmak isteyenlerin İstanbul'a ilerlediği
sırada sarayda öldürüldü. Yıllar geçtikçe benzer korkular askerî yeniliklerin
ötesine, eğitim ve düşünce hayatına da uzanacaktı. Hukuku da, mektebi de, yeni
orduyu da aynı torbaya koyan bu korku güçlüydü.
İşin tuhafı, bu korku yalnız
muhafazakârlarda değil, yeniliği savunanların kendi içinde de yaşıyordu.
Batılılaşmayı hararetle savunan bir eğitimci-gazeteci olan Ahmet Mithat Efendi
bile, 1875 tarihli Felâtun Bey ile Râkım Efendi’sinde her şeyiyle Avrupa’yı
taklit eden savruk, gülünç alafranga Felâtun’u, köklerini yitirmeden hem kendi
irfanına hem Batı’nın ilmine sahip Râkım’ın karşısına koyar; eleştirisinin
hedefi öğrenmek değil, taklitle kendini kaybetmekti. Ve korkunun tamamı yersiz
değildi. Said Halim Paşa’nın uyarısı yabana atılamaz: bir kurumun adını ve
biçimini ithal etmek, onu doğuran hukukî ve toplumsal şartları da beraberinde
getirmek değildir; bir ülkede işleyen kurum, başka bir toplumda aynı sonucu
vermeyebilir. Taklit eleştirisinin haklı bir çekirdeği vardı. Ama o çekirdek,
zamanla her yeniliği reddeden bir reflekse de dönüşebiliyordu.
Kimliğini savunmak: “dininiz sizi
geri bıraktı” ithamı
Derken yara derinleşti; çünkü artık mesele
yalnız askerî üstünlük değildi. Avrupa’dan Müslümana yönelen itham, dininin
ilerlemeye engel olduğuydu. 1883'te Ernest Renan, İslam’ın bilimle ve
ilerlemeyle bağdaşmadığını ileri sürdüğünde, Müslüman münevver iki baskıyı
birden hissetti; hem kendini yenileme ihtiyacı hem de medeniyetinin haysiyetini
savunma zorunluluğu. Cemâleddin Afgânî Renan’a cevap verdi; din ile bilim
arasındaki tarihsel gerilimi inkâr etmeden İslam dünyasının ilerleme imkânını
savundu. Namık Kemal ise aynı yıl kaleme aldığı Renan Müdafaanâmesi’nde
İslam’ın maarife engel değil, bilakis onu besleyen bir kaynak olduğunu ispata
girişti. Özeleştiri ile savunma aynı anda, aynı zihinde yaşıyordu; modern
Müslüman düşüncenin ruh hâli buydu.
Kimlik kaygısı en derin yaralarından
birini 1856 Islahat Fermanı’yla almıştı. Ferman, Müslümanlarla gayrimüslimler
arasındaki hukukî ayrımları azaltmayı, dinî eşitliği güçlendirmeyi ve
gayrimüslimlere yeni güvenceler tanımayı amaçlıyordu. Kâğıt üzerinde bu, hukuk
önünde eşitliğe doğru bir adımdı; ama yüzyılların “millet-i hâkime” duygusuyla
yaşamış bir toplum için aynı zamanda bir statü kaybıydı. Dönemin içinden
konuşan Ahmed Cevdet Paşa, Müslümanların tepkisini çarpıcı biçimde aktarır: pek
çok Müslüman, atalarının kanıyla kazanılmış “mukaddes millî haklarını”
yitirdiklerini, “millet-i hâkime iken” bu haktan mahrum kaldıklarını, bunun
“ağlanacak ve matem edilecek bir gün” olduğunu söylüyordu. Halk diline ise
“artık gâvura gâvur denilmeyecek” sözü yerleşmişti. Eşitlik, adaletin
gereğiydi; onu bir kayıp gibi gösteren, hakkın kendisi değil, üstün statünün
aşındığı bir zamanda gelmesiydi.
Ama giderek başka bir sorgulama da
güçleniyordu. Avrupa karşısındaki geriliğin sebebini yalnız dışarıda aramak
yeterli miydi? Yeni Osmanlılar’dan Jön Türkler’e, Namık Kemal’den Abdullah
Cevdet’e uzanan farklı düşünce çevrelerinde aynı kavram giderek öne çıktı:
istibdat. Bu sorgulama Arap dünyasında da yankılanıyordu. Halepli Abdurrahman
el-Kevâkibî, Tabâiü’l-İstibdâd adlı eserinde istibdadın yalnız siyaseti değil,
toplumun düşünme ve yaşama biçimini de nasıl bozduğunu ele alıyordu. Farklı
düşünsel kaynaklardan beslenen bu isimler, giderek aynı temel meseleyle
yüzleşiyordu. Belki bizi çürüten şey yalnız dış düşman değil, kendi
istibdadımızdı. Düşmanın topunu suçlamaktan kendi yönetim biçimini sorgulamaya
geçiş, o güne dek yapılmış en ağır özeleştirilerden biriydi.
Tercüme: meşrutiyet bizim miydi?
Kimliğini korumak ile yenilenmek
arasındaki bu sıkışmadan bir çıkış yolu doğdu: tercüme. Avrupa'dan gelen fikri
kendi dilimize, kendi geleneğimize çevirebilir miydik? Reddetmeden, ama teslim
de olmadan? Tunuslu Hayreddin Paşa bu yolu savunan en önemli isimlerden
biriydi. Avrupa'dan kurum almak mutlaka körü körüne taklit etmek değildi;
adalet, istişare ve iktidarın hukukla sınırlandırılması gibi ilkelerin İslam
siyaset düşüncesinde de karşılıkları vardı. Bunları Avrupa'dan öğrenmek, kendi
geleneğine yabancılaşmak anlamına gelmeyebilirdi. “Hikmet müminin yitik
malıdır, nerede bulursa alır” anlayışı bu yaklaşımın özünü anlatıyordu.
Tunus'ta Ahmed İbn Ebî Diyâf, “onlara danış” emrinden hareketle hükümdarın
yetkilerini sınırlayan bir yönetim düşüncesi geliştirdi; halkı gözetmek için
başa geçen hükümdar, onu kendi keyfine göre yönetme hakkına sahip değildi.
Namık Kemal ise meseleyi doğrudan İslam hukukunun içine taşıdı. Şeriat kamu
işlerinin yönetiminde meşvereti emrediyor, keyfî tasarrufu reddediyordu; biat,
hükümdarın sınırsız bir iktidara sahip olması değil, topluma karşı sorumluluk
üstlenmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla hükümdarın her iradesine sırf ondan
çıktığı için “kanun” denemezdi.
Ve bir an geldi ki bu tercüme kazanmış
gibi göründü. 1876'da ilk Osmanlı anayasası Kanun-ı Esasî ilan edildi.
Padişahın geniş yetkilerini koruyan bu anayasal düzen uzun ömürlü olmadı; ancak
meşrutiyet fikri ortadan kalkmadı. 1908'de II. Meşrutiyet'le sokaklar bir
bayram yerine döndü, “istibdat bitti” dendi ve bu sevince İslamî bir dil eşlik
etti. Dönemin birçok âlimi meşrutiyeti reddetmek yerine ona şer'î bir anlam
verdi; “meşrutiyet-i meşrûa” kavramıyla iktidarın sınırlandırılmasını İslam'ın
adalet ve meşveret ilkeleriyle temellendirdi. Kısa bir an için iki yüzyıllık
sancının bir cevaba ulaştığı sanıldı; iktidarı sınırlamak hem bize güç verecek
hem de dinimize aykırı olmayacaktı.
Yeniden direnç ve yaranın seçtiği
hafıza
Fakat umut, peş peşe gelen felaketler
karşısında fazla dayanamadı. 1912 Balkan Harbi her şeyi sarstı. İmparatorluğun
beş yüzyıllık Avrupa yurdu Rumeli’nin büyük bölümü kısa sürede kaybedildi; ilk
payitahtlarından Edirne de bir süreliğine elden çıktı. Bu, yalnız askerî bir
bozgun değildi; yas, aşağılanma, yok olma korkusuydu. Birkaç yıl önce
meşrutiyetin ilanını sevinçle karşılayan toplum şimdi matem tutuyordu. Bulgar
topları Çatalca’ya kadar gelmiş, İstanbul’un kapısına dayanmıştı. Yüzyıllar
boyunca Avrupa içlerine ilerleyen bir imparatorluk, şimdi kendi başkentini
savunmaya çalışıyordu.
Ömer Seyfettin bozgunu cephede tuttuğu
günlüğe bütün çıplaklığıyla yazdı. Açlığı, soğuğu, bitkinliği, dağılan
birlikleri, birbirini anlamakta güçlük çeken askerleri anlattı. Birliklerin
çözülüşü kadar, insanın kendi ülkesinin geleceğine duyduğu güvenin yıkılışı da
satırlarına sinmişti. Aynı yıkımı Balkanlar’dan İstanbul’a ve Anadolu’ya
yönelen muhacir kafileleri tamamlıyordu. Dönemin konsolos ve yardım raporlarına
göre kimi yollar günlerce gömülmemiş cesetlerle örtülü kalmış, kolera ve tifüs
kafileleri kırıp geçirmişti; geride kalanların büyük bölümü kadın ve çocuktu.
Bazı kafilelerde mültecilerin yüzde altmış-yetmişi dul kadınlardı. Böylece
askerî yenilgi, büyük bir toplumsal felakete dönüşüyordu.
Bu sarsıntı dile ve şiire sığındı. “Vatan”
kelimesi, Namık Kemal’in daha önceki kuşaklara bıraktığı anlamıyla, artık
kaybedilen toprakların acısını da taşıyordu: herkesin öz anası, her karış
toprağı atalarının kanıyla yoğrulmuş bir vatan. Mehmed Âkif Balkan felaketini
yalnız toprak kaybı olarak değil, bir medeniyetin ve toplumun uğradığı yıkım
olarak anlattı. 1918'de Mondros Mütarekesi’nin ardından İtilaf donanmaları
İstanbul önlerine demir attığında yenilgi başkentin göbeğine kadar ulaşmıştı.
Fransız generali Franchet d’Espèrey’nin beyaz bir at üstünde şehre girdiği
günlerde Süleyman Nazif “Kara Bir Gün”ü yazdı; bu cür’eti yüzünden Malta’ya
sürülecekti. İtirazı, yenilginin bütün ağırlığı altında bile haysiyetini
korumaya çalışan bir toplumun sesiydi.
Böyle bir enkazın içinde 1908'in umudu
ağır yara aldı. Meşrutiyetin ilanı, imparatorluğu dağılmaktan kurtaramamıştı.
Bu başarısızlık, kimi çevrelerde Avrupa’dan öğrenmeye duyulan güvensizliği daha
da artırdı; kimileri ise felaketin sebebini meşrutiyette değil, onun gereği
gibi işletilememesinde ve devletin kurumlarındaki çözülmede aradı. Yenilgi,
aynı anda hem taklit korkusunu hem de daha köklü reform taleplerini besledi.
Fakat toplumsal hafızanın seçici bir yanı vardı. Anayasa, meşrutiyet ve hukuk
devleti arayışları, ortaya çıktıkları çağın ağır yenilgilerinden ve dış
müdahalelerinden bağımsız hatırlanamayacaktı. Bir toplumun kendisini kurtarmak
için başvurduğu fikirler, onu kurtaramadığında, bazen felaketin sorumluları
arasında da sayılabiliyordu.
Nerede yanlış yaptık?
İşte iki yüzyıllık sancının bize bıraktığı
asıl mesele budur. İktidarı sınırlayan kurumlarla bir güven anında değil, bir
yenilgi ve aşağılanma tecrübesinin içinde karşılaştığımız için, onları çoğu
zaman kendi adalet idealimizin kurumsallaşması olarak değil, yabancı bir
dünyanın dayatması olarak gördük. Oysa reddettiklerimizin bir kısmı gerçekten
emperyal dayatmaların parçasıydı. Fakat bir kısmı da keyfîliği önlemek, vergiyi
kanuna bağlamak, can ve malı güvenceye almak, yöneticiyi hukukla bağlamak gibi,
kendi geleneğimizin de öteden beri taşıdığı adalet arayışlarıyla doğrudan
ilgiliydi.
Ne Batı'yı masum bir öğretmen ne kendimizi
tarihsel şartların kurbanı olarak görebiliriz. “Batı” ile “Müslüman dünya”yı
karşı karşıya koyan o keskin ikilik bile büyük ölçüde bu yenilgi çağında
karşılıklı kurulmuş bir tasavvurdur; “önce ihtişam, sonra aşağılanma” anlatısı
gerçek bir tarihsel acıya dayanıyordu; ancak geçmişi bu iki uç arasında
okudukça, kendi tarihimizin içindeki farklı sesleri, itirazları ve imkânları da
gözden kaçırdık.
Çünkü asıl soru, “Tanzimat’ı neden
gâvurlaşma saydık?” sorusunu bugünden bakarak küçümsemek değildir.
Yenildiğiniz, topraklarınızı kaybettiğiniz, sizi aşağılayan bir medeniyetten
hukuk ve siyaset öğrenmek zorunda kalmanın ne anlama geldiğini anlamaktır. Ve
bir fikrin bize dışarıdan gelmiş olması, onun bizim kendi ahlaki iddiamızı
gerçekleştirip gerçekleştirmediğini görmemize engel olmuş olabilir mi?
İki yüzyıl boyunca “nerede yanlış yaptık?”
diye sorduk; cevabı kimimiz dine dönüşte, kimimiz Batı’nın ilminde, kimimiz
meşrutiyette, kimimiz millet olmakta aradı. Oysa bu arayışların her birinde bir
hakikat payı bulunsa da hiçbiri tek başına bütün soruya cevap vermiyordu. Belki
bugün yapmamız gereken, yaranın bize unutturduğu o basit ayrımı yeniden
öğrenmektir: bir fikrin hangi dünyadan geldiği ile hangi hakikati taşıdığını
birbirinden ayırmak. Kendi adalet idealimizi, düşmanın aksanıyla konuştuğu için
tanıyamadığımız o anları, bu kez doğru hatırlamaktır.