9 Şubat 2026 Pazartesi

Ciddiye almak Muhsin Altun+09/02/2026

Bazı kaynaklarda Atatürk’e de atfedilen bu zayıf rivayetteki askerin cevabını pratik zekâsına verip geçebiliriz ya da basitçe Anadolu İrfanı’nın bir örneği sayabiliriz. Bununla birlikte, son yıllarda antropoloji literatürüne giren “Ontolojik Dönüş” (ontological turn) yaklaşımı, bize bu tür cevapları “ciddiye almak” gerektiğini söyler. Buna göre, asker, karmaşık görünen bir modernleşme sembolünü saniyeler içinde kendi diline ve mantığına tercüme edip, kendi hakikat dünyasına aktarmıştır.

Ciddiye almak, özellikle antropologlar için salt metodolojik değil, aynı zamanda etik bir zorunluluktur.

Antropolog için “öteki” konumundaki yerli, modern toplumun kavramlar setiyle konuşmaz; gerçekliği kendi gözlem ve mantık süzgecinden geçirerek özgün bir tutarlılıkla açıklar.

Ciddiye almak, örneğin bebeğin Aydaş Deliği’nden geçirilmesini “kadim bir inanç” veya “sembolik bir pratik” olarak değil, gerçekliğin bir türü olarak kabul etmektir. Rahatsızlanan (‘Aydaş’ olan) yavrusunun bir kayanın ya da ağacın içinden geçmekle iyileşmesini uman anne için Ay, sadece bir gök cismi değil hayatın ritmini düzenleyen bir varlıktır. Pervin Ergün’ün “Türk Kültüründe Ağaç Kültü” başlıklı çalışmasında bildirdiğine göre, “buna inanıyor musunuz” diye soran araştırmacıya, köylü “inancıla gidiyoruz” der; “onu da Cenab-ı Allah öyle bi şiy goymuş, eski atalarımızdan galma, herkes gider, biz de gideriz.” Buradaki “şeyi” ciddiye almak, Ay ve insan bedeni arasındaki bağı koparmakla ne kazandığımızı sorgulamaktır. Bunun yerine, “kaya çocuğu iyileştirmez ki” veya “Ay’dan şifa beklemek şirktir” mealinde tepki vermek, antropolojik olarak saçmalamaktır.

Ontolojik Dönüş’ün temelinde, ana akım antropolojinin Avrupa-merkezli yorumlarının sömürgeci doğasından duyulan rahatsızlık vardır. Bu yorumlarda, yerli halkların nesne ve olayların doğasına dair iddiaları, genellikle “hurafe” ya da “modern öncesi” anlamlar barındıran sembolik tasarımlar olarak okunur. Örneğin atalarının kafataslarını saklayarak onların himayesinden yararlandıklarını söylediklerinde, antropolog yerlilerin bu iddiasını toplumsal dayanışmanın örgütleyici bir ilkesi ya da metaforu olarak ele alır.

Bu okuma tarzının önde gelen eleştirmenlerinden E.V. de Castro’ya göre ise ortada bir metafor değil, ciddiye alınması gereken bir “perspektif” vardır. Castro, Amazon yerlilerinin dilinden “insan” olarak çevrilen sözcüklerde, insanı doğal bir tür olarak ifade etmekten ziyade bireyin sosyal konumuna atıfta bulunan bir tür zamir işlevi saptamıştı. Dolayısıyla, onların insanlığa dair algıları modern terimlerle açıklanamaz. Yine Castro’ya göre, yerlilerin ruhların varlığına “inandıklarını” söylemek saçmadır. Bir inanç değil “konumlanma” söz konusudur. Aynı şekilde, jaguarın kendisini “insan” olarak görürken avladığı insanı “av hayvanı” olarak gördüğü şeklindeki iddiayı ciddiye almak, onu rasyonel kalıplarımıza sığdığı ölçüde meşrulaştırmak değil; onun kendi iç tutarlılığına ve hakikatine alan açmaktır.

Küba’daki Ifá kehanet sistemini inceleyen M. Holbraad, yerlileri “anlıyormuş gibi” yapmaktansa sahaya çıkarken yanımıza aldığımız kavram setini gözden geçirmeyi önerir. Sahadaki veriler bu kavramların kapsama alanı dışında kalıyorsa onları örselemek (örneğin sembolik yakıştırmalar yapmak) yerine kendi kavramlarımızı yenilemeliyiz. “Bu bizim mantığımıza uymuyorsa hangi mantığa uyuyor” diye sormalı; “aksiyomların olumsuzlanmasından yeni aksiyomların yaratılmasına” geçmeliyiz.

Dini “kültürel bir sistem” olarak tanımlayan seküler-liberal yorumları eleştiren Talal Asad ise inançlı bireyin ibadetini “halet-i ruhiye” (mood) veya motivasyon kalıplarıyla açıklamanın onu ciddiye almamak olduğunu savunur. İbadet bir şeyi temsil etmez; inşa eder. Keza, Müslüman bir âlimin “kâinatta ilahi bir düzen vardır” önermesini, bir hakikat iddiası olarak değil de basitçe bir “evren tasavvuru” olarak görürsek onu ciddiye almamış oluruz. Ciddiye almak, onun önermesinin kendi seküler gerçekliğimizi sarsmasına izin vermektir. Aynı şekilde, antropolog da yerlinin iddiaları karşısında kendi kavramlarının yetersiz kalmasına izin vermelidir. Ontolojik Dönüş odaklı bir antropoloji, bize o sarsıntıdan ya da yetersizlikten korkmamayı öğretir.

Türkiye antropoloji camiasının pek ciddiye almadığı “ciddiye alma” ilkesine dair muhtemelen tek çalışmanın bir ilahiyatçıya ait olması anlamlıdır. H. Serra Aksel’in “Din Antropolojisinde Ontolojiye Dönüş: Avrupa Merkezli Miras ile Yüzleşme” başlıklı çalışması, Ontolojik Dönüş’ün “yeni kavramlar ve analitik araçlar yaratma” kabiliyetinin, yerel deneyimleri modern kategorilere hapseden Avrupa merkezli bakış karşısındaki etik ve metodolojik üstünlüğünü detaylandırmaktadır.

Özetle, antropolojide “ciddiye almak”, ötekinin dünyasını bir deney ya da gözlem nesnesi yapmak değil, o dünyanın “ne ettiğini” kendi mantığı içerisinde görmeye çalışmaktır. Ötekinin dünyayı yanlış anladığını değil, dünyayı bizim aşina olmadığımız bir şekilde anladığını kabul etmektir. Hurafe ve Hakikat ayrımının tasfiyesi, diyalektik biçimde, hem ötekinin hem de kendimizin iddiasını ciddiye almanın ahlaki ön şartıdır.

Ötekini ciddiye almanın erdemlerinden bahsederken bu ilkeyi önce kendi hakikat iddialarımıza uygulamak gerektiğini bilmeliyiz. Bunun için, D. Chakrabarty’nin “Avrupa’yı taşralaştırmak” önerisinde olduğu gibi, kendi seküler rasyonalitemizi veya dindar normlarımızı da yerlilerin iddiaları gibi yerelleştirmeliyiz. Kendi doğrularımızı ciddiye almak, onlarla ilgili evrensellik yanılsamasını kırmakla başlar. Ciddiye alınmayacak bir şey varsa o da “hakikat bizimledir; ötekiler ya bozulmuştur (muharref) ya da batıldır” mealindeki keskin ayrımlardır. Bir ilke, ancak ucu bize de dokunduğunda gerçek bir erdeme dönüşür ve kendi iddiamızın ciddiyetiyle yüzleşmemizi sağlar.

Bu yüzleşmenin merkezinde şu can yakıcı soru vardır: Örneğin kendini “dindar” olarak tanımlayan bir kişi, bu iddiasının hakikatini ne kadar ciddiye almaktadır? Askerin lambaya bakışındaki o yalın işlevsellik gibi, dindarlığın da kendine özgü bir “ne ettiği” yok mudur?

Türkiye dindarlığı bu anlamda çelişkili bir görünüm arz eder: Dindar birey, kendi inancının ontolojik iddialarını çoğu zaman ciddiye almayabilmektedir. Örneğin dilinden düşürmediği “Elhamdülillah” (hamd Allah içindir) lafzını ciddiye alacak olursak, bunun bir şükran ifadesi olmanın ötesinde Allah’la imzalanan derin bir aidiyet ve sorumluluk sözleşmesi olduğunu görürüz. Şimdi bu söz, günlük yaşamda ahlaki bir titizliğe, hakkaniyetli bir bölüşüme ve varlıklar âlemine saygıya dönüşmüyorsa, ortada ciddiye alınan bir hakikat yok demektir.

Keza, namazın veya orucun “ne ettiği”, kişiyi kendi nefsinin dışına çıkarıp Mutlak olanla bağ kurmaya zorlamasıdır. Bu gibi pratikler, konfor bozmayan bedeni hareketlere indirgenmişse dindar kişi kendi iddiasını ciddiye almıyor demektir. Askerin lambayı ne idüğünden değil ne ettiğinden tanıması gibi, dindarlığı da dindarın dilindeki ulvi terimlerden değil, o terimlerin pratikte ne ettiğinden tanımak gerekir.

Bir dindar, “benim hayatımın merkezinde Allah’ın rızası var” dediğinde, antropolog bunu “bu kişi böyle inanıyor” diye değil, “bu kişi böyle bir gerçeklik düzleminde yaşıyor” diye ciddiye alır. O zaman şu soruyu sorması da meşru hale gelir: İddia ettiğin gerçekliğin azameti karşısında, neden yapıp ettiklerin bu kadar minik ve yüzeysel kalıyor? Neden iddianı ciddiye almıyorsun?

Bu ciddiyet kaybı, en sarsıcı biçimde dindarın toplumsal ahlakla kurduğu ilişkide görülür. Örneğin Peygamber’e atfedilen “komşusu açken tok yatan bizden değildir” sözünü hemen her ortamda işitiriz. Antropolojik ciddiyet, bu sözü bir yardımlaşma temennisinden ziyade mülkiyet ve gastronomik doyum arasındaki bağı kökünden kesen bir ontolojik iddia olarak alır. Eğer bir dindar bu iddiayı diline pelesenk edip, ardından “Elhamdülillah; Allah olmayanlara da versin” diyerek sofradan kalkabiliyorsa iddiasını ciddiye almıyor demektir. Dindarlığın zirvesi, iddiasının dehşet verici sorumluluğunu artık hissetmiyor olmak mıdır?

“Dindarları eleştirmek moda oldu” denebilir. Yine de dikkatli bir okuyucu, dinin referans çerçevesini değil, defolu bir yaşam biçimini ve ahlaki pozisyonu tartıya çıkardığımızı fark edecektir. Sorun dindarın günahkâr olması değil, iddia ettiği hakikatin sarsıcılığını (lambanın ışığını), kendi konforuna amade bir ısı kaynağına dönüştürme eğilimidir. Oysa “bizden değildir” hükmü, sembolik bir azarlama değil kesin bir kimlik iptalidir; sert bir ontolojik dışlamadır. Bu kadar ağır bir yaptırımı hiçbir eylemli yanıt üretmeden soyut bir temenniyle dengelemek, kendi dinini ciddiye almamaktır.

Lambanın ne olduğuna dair “teknik” bilgi, onun ne ettiğine dair “hakiki” bilginin yanında ikincil önemdedir. Lambanın işlevi aydınlatmaktır. Eğer onun ışığı, sofradaki tabağımızla sokakta çöp karıştıranlar arasındaki uçurumu bize göstermiyor; bilakis o uçurumu gözlerden saklayan bir loşluk yaratıyorsa orada artık bir din değil; kendimizi içerisinde “huzurlu” hissettiğimiz bir konfor bölgesi vardır.

Bugün kendi ruhsal konforuna odaklı dindarlıktan daha fazlasına ihtiyacımız var. Toplumsal acılara duyarsız, “namazında niyazında” bir dindarlığın hakikat algısını Aydaş Deliği’nden geçirmek zorundayız.

Dindarı ötekine yaklaştıracak olan şey, herkesin birbirine gülümsediği o sığ “hoşgörü iklimi” değil, hakikat iddiasına bir “hayat-memat meselesi” olarak omuz verme ciddiyetidir. Ciddiyet, ötekinin açlığını kendi sofranda hissetmiyorsan ettiğin duanın içtenliğinden şüphe etmektir. Marx’ın vurguladığı gibi, “insan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır.” Eğer bir iddia bu dünyada bir şeyi değiştirmiyorsa ne bir hakikati ne de gücü vardır.

Dindarlığın güncel tezahürlerine yönelen her eleştiriyi “gerçek İslam bu değil” sloganıyla yanıtlamak etkili bir strateji değildir. İddiasını ciddiye alan bir dindarın, ötekilerle ve nihayet iktidarla kurduğu ilişki değişmek zorundadır

8 Şubat 2026 Pazar

‘Dindarlık’ nedir-ne değildir? Prof. Dr. İlhami Güler+08/02/2026

Vahiy-Peygamberlik ile temellendirilen İlahi dinin doğası doğru kavranmadığı takdirde, cehalet, kör inanç, taklit, şiddet ve din sömürüsü, kolayca meşrulaştırılabilir. Oysa, İlahi dinin doğası, sürekli düşünceli-eleştirel olma, barışsever ve merhametli olma, adil ve paylaşımcı olmadır. Kur’an’da bu içerik doğru “İman ve Salih Amel” olarak nitelenir ve yüzlerce tekrarlanır. İkisinin toplamı ise “Takva” kavramı ile ifade edilir. Yani hakiakatı bulma ve yapma hususlarında sürekli tetikte ve teyakkuzda olma durumu (Beyne’l-Havf ve Raca=Endişe ve Umut arasında olma/kalma). “Dindarlık” su, hava, güneş gibi “Hayatî” ve/fakat renksiz/şekilsiz bir tarz/tavır/haldir. Gösteriş, bağırma, zıplama, göze sokma değildir: “Yeryüzü mescittir”. “İyilik yap, denize at; balık bilmez ise, Hâlık bilir.” “Her geceyi, Kadir; her geleni, Hızır bil.” “Her gün Aşure; her yer Kerbela.”…

Spinoza’nın doğru teşhis ettiği gibi: “Kitleler, sürekli Tanrı’yı kandırma peşindedirler.” İnsan, Rabbine karşı çok nankördür; buna kendisi de şahittir; menfaatine çok düşkündür.”(100/6-8) ayetleri de, bu gerçeği doğrular. Bundan dolayı, “Yükte hafif, pahada ağır” şeylerden kendilerine bir ajanda oluştururlar. Oysa, Kur’an’ın ifade ettiği gibi, dinsel denenme olarak “Emanet”, “Göklerin, yerin ve dağların, yüklenmekten kaçındıkları düzeyde ciddi bir sorumluluktur.(33/72). “Emanet” in ağırlığı, büyüklüğü, onun “önemini/azametini” ifade eder; yoksa onu taşımanın “zorluğunu/imkânsızlığını” değil. Teklif edilen varlık formasyonlarının “iradesiz” olduklarına dikkat etmek gerekir. Benzetmenin yönü, “taşınanın” değeridir; “taşımanın” imkânsızlığı değil. Altının, zümrüdün, incinin, mücevherin “taşınması” gibi. Emanet veya sorumluluk, “ Hakikat”ı bilme ve yapma anlamında bir hikmete sahip olmayı, ciddi bir cehd(cihat-içtihat), kaygıyı, titizliği ve sabrı gerektirir.

“İlm-i hal” kavramı, özünde içinde bulunulan tekil durumun-ilişkinin/halin şuurlu bir halde “bilinmesini” ifade ederken; Tanrı’yı kandırma peşinde olan kitleler, bundan, ezber halinde bir “İtikad/Akaid(Amentü)” ve alışkanlık/taklit olarak tekrar ettikleri birkaç ibadeti/ritüeli anlayıp “Dindarlık” ajandasını kapatırlar. Oysa, “İtikat”, canlı ve sürekli tazelenmesi gereken “İman” olmadığı gibi; “İbadet” ler de, Tanrı’ya karşı sorumluluklarımızın tamamı değildir. Ortada hemcinsimize karşı kallavi bir “Ahlak” yani adalet ve merhamet sorunu vardır.

Kur’an, baştan sona kadar, vicdanı diri(…Li yunzire men kâne hayyen-36/70) can kulağı ile dinleyen (Üzünün vaiyeh-69/12) ve sürekli düşünen (tefekkür, takkul, tezekkür, tedebbür, teemmül, taabbur, tafakkuh…) ve Allahtan sürekli yardım talep eden(dua) mümiler/muhsinler yetiştirmeye çalışırken; Ulema heyeti, kör-inancı ve “Taklit”i meşrulaştırarak (Mezhep-Tarikat), Vicdanı dumura uğratarak “Hile-i şeriyye”yi ve “Kitabına uydurma”yı meşrulaştırdı. K ur’an: “Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir?”(29/68,61/7) diye dehşetli bir soru sorarken; Ulema, “Kader” ve “Alın Yazısı” inancını geliştirerek, iftirayı “sevap” ve “dindarlık” olarak vazetti.

Kur’an, sadece “zalimliği” düşmanlık olarak tanımlarken (60/8-9); “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”(2/193) derken; Fatihler, tanımı değiştirip müşrikliği ve gayri müslimliği “düşmanlık” olarak vazederek, “Daru’l-İslam-Daru’l-Harp” kavramları ile “Sürekli savaş” ortamı oluşturdu. “Fetih” kavramı, Kur’an’da anlaşma yolu ile İslam’ın tebliğ edilmesi ve yayılması için “Kapı açma” iken (48. Fetih Suresi); Fatihler(Araplar), durduk yerde ülke işgal etmeyi (Fütuhat) meşru hale getirdiler.

Fakihler, hırsızlık suçunu ve cezasını özel mülk için kılı kırk yararcasına tanımlarken; kamunun mülkünü korumak için bekçiler olarak atanan bürokrat ve siyasetçilerin, nüfuzlarını kullanarak yaptıkları kamu/miri malı hırsızlıkları (“Deveyi hamudu ile götürmek”) “suç/günah/haram” bile sayılmadı.

Alimler, dinlerde Tanrı’nın gazabını ve rızasını celp eden, Tanrı’ya veya insanlığa karşı işlenen “Büyük” ve “Küçük” “Günah” ve “Sevap”ların özgül ağırlıklarını ortaya koyacak gerekçeli bir temellendirme ve sıkala yapmamışlardır. Helal ve Haramın, işlenen sevap ve günahın faturasının, bireylerde yarattığı maslahat ve mefsedetin/mazarratın, hüsranın, acının, ıstırabın yoğunluğuna ve etkilediği insanların sayısının/kapsamının/eriminin(müteaddiyat) genişliğine bağlı olması gerektiğini ortaya koymadılar. Tanrı’yı kandırma peşinde koşan kitleler ve yalaka teologlar, kendi vehimlerine göre bir “Büyük Günah-Büyük Sevap” ve “Küçük Günah ve Küçük Sevap” ajandası oluştururlar. Örneğin: “Kandil” gecelerinde yapılan ibadetlerin, bir yıllık bütün günahları sildiği; “Lailaheillelah” diyen, herkesin cennete gideceği; Abdest alırken, kıl-dibi kadar kuru yer kalanın, Cehennemde 80 sene yanacağı; Namazını, taammüden terk edenin dövüleceği, hapsedileceği, hatta öldürülebileceğine fetvası verdiler. Ceza için, “cehennem” yetmiyormuş gibi; -eften-püften şeylere- ölüm anından itibaren Kıyamet kopuncaya kadar “Kabir Azabı” takdir edilir. Günahlar için cehennemin üzerine “kıldan ince-kılıçtan keskin” Sırat Köprüsü kurudular ve çoğunluk, oradan aşağı attılar…. “Allah, sizin yüzünüze, şeklinize bakmaz; kalplerinize ve amellerinize/işinize bakar” Hadisine rağmen; şekil-şemail, cübbe-sarık, sakal-bıyık, peçe-çarşaf, riya-gösteriş ile mükemmel “dindar”lıklar vehmedildi.

Sahici dindarlığı tahrif, tezyif, tahkir ve tahrip eden en önemli husus, kendilerini dinin “Temsilcisi” olarak gören “dindar” lar veya kendini Tanrının temsilcisi olarak gören “Din adamları” ve siyasetçilerdir(zıllullah). Kur’an’ın, “Kitap yüklü eşekler” olarak nitelediği Yahudi “Din adamlarına Hz. İsa, Kudüs’teki mabette şöyle çıkışmıştı: “Din bilginleri ve Ferisiler, Musa’nın kürsüsünde otururlar; size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin; ama, onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü, söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp, başkalarının omuzlarına koyarlar da; kendileri, bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmazlar. Yaptıklarının tümünü, gösteriş için yaparlar. Örneğin, muskalarını büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar. Şölenlerde başköşeye, Havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlamaktan ve insanların kendilerini “Rabbi” diye çağırmalarından zevk duyarlar.”( Matta. 23. Bölüm: 1-7). “Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Göklerin hükümranlığının kapısını insanların yüzüne kapatıyorsunuz; ne kendiniz içeriye giriyorsunuz; ne de içeri girmek isteyenleri bırakıyorsunuz…Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız; dininize döneni de, kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız…”(13-15). “Sizi gidi yılanlar, sizi gidi engerekler soyu! Cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız…”(33).

Nietzsche ise, “Deccal: Hırıstıyanlığa Lanet” adlı kitabında Kilse ve Hırıstıyan Din adamları şöyle eleştirmişti: “…Sonunda ‘hastalıklı barbarlık’, kendisini “Kilise” olarak örgütleyerek güce ulaştı. Kilise: bu, ruhun her dürüstlüğüne, her yüceliğine, ruhun her yetiştirilmesine, her özgür yürekli, iyi yürekli insancılığa karşı ölümüne düşmanlığın biçimidir.”(Nietz sche, Deccal. Çev: Oruç Aruoba. İst. 1995. S 54). “ Dürüstlükle en ufak bir alışverişi olan kimse, bugün bilmek zorundadır ki; bir teolog, bir rahip, bir papa, söylediği her cümle ile, yalnızca yanılıyor değil; yalan söylüyordur.”( a.g.e. 55) “Aldanmayalım: “Yargılamayın” derler; ama yollarında duran her şeyi cehenneme gönderirler. Tanrı’nın yargılamasını sağlayarak, kendileri yargılarlar. Tanrı’yı yüceltmekle, aslında kendilerini yüceltirler. Tam da kendi elde edecekleri- dahası, üstte kalmak için gereksinim duydukları- erdemleri ‘teşvik etmekle’ kendilerine erdem uğruna savaşıyorlar/ erdemin egemenliği için savaşıyorlar görünümü verirleer.”(a.g.e. 65)

Müslümanların durumu ise, Mehmet Akif, “Safahat” adlı manzum eserinde detaylı olarak tasvir etmiştir. Onun şu mısraları, bu eleştiriyi özetler niteliktedir: “ Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…/Alem aldatmaksa maksat; aldanan yok, nafile!/ Kaç hakiki Müslüman gördüm ise, hep makberdedir;/ “Müslümanlık”, bilmem amma; galiba göklerdedir.”(M.Akif. Safahat.İst.1981. s311)

Nurettin Topçu ise, “İslam ve İnsan” adlı kitabında bu mevzu ile ilgili şöyle diyor: “Zamanla yıprana yıprana birer otomatik hareket haline getirilen ve bu şekilde emr olunduğu anlatılan ibadetler ise, iyi hesaplayan ve dikkatle kaydeden meleklerin takip ettiği bedende bir takım şekil değişmeleri haline getirildi. El, ayak, baş, beden hareketlerinde maharet, dindarlığın şartı oldu; bunlar, dinin esasları oldu. Bütün ruh ve manasından sıyrılan dini hayatın bu şekilperestliğine “Zühd-Takva” adını verenler, bu vehimlerinin kaskatı gururu içinde gömülüp kaldılar. Ve bu yolda yürürken, Allah’a götüren ahlak yolunun izlerine bile rastlamadılar.”(N.Topçu. İslam ve İnsan. İst. 1970. S33).

Allah, müşriklere: “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.”(6/91) demişti. Maalesef Yahudiler de, Hırıltıyalar da, Müslümanlar da aynı hataya düştüler.

6 Şubat 2026 Cuma

Toynbee Trump’ı uyarıyor! Dr. Hayati Bice+06/02/2026

ABD Başkanı Donald Trump ile Beyazsaray’da The Newyork Times gazetesinin dört kıdemli muhabirinin 8 Ocak günü yaptığı -ve gazetenin 9 Ocak tarihli kağıt nüshasında basılan- röportajı bütün dünyaya bir haber bombası olarak düştü: “Trump Uluslararası Hukuk’u yok sayıyor”du. Gazete konuyu manşete çekerken haberin bu uyarıcı özünü bir punto küçülterek geriye çekmiş ve şu başlığı atmıştı: “Trump, gücün yalnızca ‘kendi ahlâk anlayışımla’ sınırlandırıldığı bir vizyon ortaya koydu.” Bu manşetin altındaki spot asıl haberi yansıtıyordu: “Başkan Trump, ele aldığı her konuda, yetkilerinin sınırlandırılmasında uluslararası hukukun veya anlaşmaların değil, kendisinin belirleyici olacağını açıkça belirtti.”

Bu haber A.A. da dahil dünyanın hemen bütün haber kanallarında “Son Dakika” olarak yer aldı. Haber manşetin altında Trump’ın şu ifadeleriyle devam ediyordu: “Başkan Trump Çarşamba akşamı yaptığı açıklamada, başkomutan olarak yetkisinin yalnızca “kendi ahlâkıyla” sınırlı olduğunu belirterek, uluslararası hukuku ve dünyanın dört bir yanındaki ülkeleri vurmak, işgal etmek veya zorlamak için askeri güç kullanma yeteneğini sınırlayan diğer mekanizmaları hiçe saydı. New York Times’a verdiği kapsamlı bir röportajda, küresel gücünün sınırları olup olmadığı sorulduğunda Trump şu yanıtı verdi: “Evet, bir şey var. Kendi ahlâkım. Kendi aklım. Beni durdurabilecek tek şey bu.” “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok,” diye ekledi. “İnsanlara zarar vermek gibi bir niyetim yok.”

Önemli İngiliz gazetelerinden The Guardian habere: “Yönetiminin uluslararası hukuka uyması gerekip gerekmediği konusunda “evet” diye itiraf etti, ancak “Bu, uluslararası hukuk tanımınızın ne olduğuna bağlı” dedi.”cümlesini öne çıkardığı haberin altına “Trump’ın son röportajı, Çarşamba günü Minneapolis’te ICE’nin bir kadını öldürmesiyle başlayan ve yoğun protestolara yol açan iç gerilimlerin ve ABD’nin Grönland’ı olası bir şekilde ele geçirmesi nedeniyle Avrupalı müttefiklerle bozulan ilişkilerin ortasında geldi.” notunu iliştirmişti.

TOYNBEE NE DER?

Dünyayı sarsan haberi duyunca bu sütunlarda yakınlarda yayınlanan bir makalemde “Kuzey Müslümanlığı” söylemini tartıştığım Arnold Joseph Toynbee ile ilgili olarak yaptığım bir kaynak taramasında ulaştığım şu sözünü hatırladım: “Uluslararası politika kadar nankör bir çalışma alanı yoktur.” Toynbee -özetinin Türkçesi de geçtiğimiz yıl sonlarında, Kronik Yayınları arasında M. Murtaza Özeren çevirisi ve “Bir Tarih İncelemesi” adı ile yayınlanan- devâsa eseri A Study of History kitabında ve çeşitli konferanslarında, uluslararası politikanın kaygan zemininden bahseder. Az önce alıntıladığım cümlesindeki “Nankörlük” (=thanklessness) vurgusu, Uluslararası hukuk ve ilişkiler alanında yapılan çalışmaların, kurulan ittifakların veya sağlanan başarıların kalıcı olmamasına, şartlar değiştiğinde her şeyin hızla tersine dönebilmesine bir göndermedir.

Elimin altındaki Toynbee’nin Tarih Felsefesi üzerine yazdığı kitaplarını taradığımda konunun çok ilginç bir yönüne tanık oldum. Medeniyet Yargılanıyor gibi kitapları ile tarihteki medeniyetlerin çözülme ve çökme süreçlerine ışık tutan Toynbee, tarihî süreçleri ele alırken, mevcut egemen Batı medeniyetine yönelik uyarılarda da bulunmuştu. Alandaki bu ‘kaygan zemin’e işaret eden Toynbee’nin bugün yaşıyor olsa Trump’ın son açıklaması hakkında ne yazabileceğini düşündüm ve araştırdım.

TOYNBEE’NİN TARİHÎ ÇÖZÜMLEMELERİ

Arnold Toynbee, medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü üzerine yaptığı kapsamlı analizlerde, uluslararası ilişkilerdeki etik unsurları ve liderlerin ahlâkî tutumlarını her fırsatta vurgulamıştır. A Study of History adlı eserinde, medeniyetlerin çöküşünü genellikle dâhildeki ahlâkî başarısızlıklara, aşırı militarizme ve bireysel/ulusal kibire bağlar. Buradaki kibir ifadesi “abartılı gurur ve başkalarını küçümseme duygusu”nu ifade etmekte yetersiz de bulunabilir. Trump yönetimindeki ABD’nin son süreçlerdeki tavırlarına bakıldığında, ahlâkî durumdan militarizme bütün bu unsurları kanıtlayacak durumu hemen her gün haber bültenlerinde izliyoruz.

*Toynbee, coğrafya ve tarih farkı gözetmeksizin tarihte iz bırakmış liderleri “dönüştürücü azınlık” olarak görür. Gerçek liderler toplumları zorluklara karşı bilinçlendirir ve başarılarıyla yönettikleri toplumlarda ülkeye ve şahsına sadakat duygusu oluşturmayı başarır. Ancak bu şekilde başarıya ulaşan liderlerin kişisel gücüne ve ahlâkına aşırı güvenmesi, kendi aklını kolektif etik değerler ve sağduyunun üstüne çıkarması, medeniyetlerin çöküşünde bir kırılma noktasıdır. Meselâ: 11. yüzyılda Roma İmparatoru IV. Heinrich ile güç çekişmesine giren Papa Hildebrand, sabırsızlığa ve intikam alma arzusuna yenik düştü ve kaybetti. Bu tür bireysel ahlâk iddiaları, Toynbee’ye göre, liderin “psikolojik zayıflığı”nı gizler ve toplumun dinamik gücünü kaybederek “dominant azınlığın baskıcı hale gelmesi”ne neden olur. Bugün ABD yönetimindeki elitin Trump ile ilişkisi bu bağlamda çok zengin bir kanıtlar sergisidir.

Toynbee, ahlâkı spiritüel bir bağlamda tanımlar: Medeniyet, “insanlığın harmoni içinde yaşayabileceği bir toplum oluşturma çabası”dır. Tarihî bir örneklem olarak “sosyal harmoniyi bozan Asurlular’ın aşırı saldırganlığı onları tükenişe sürükledi; komşulara tahammülsüzlük, sonlarını getirdi.”

Toynbee, etik başarısızlığın sonuçlarını da somutlaştırır: “Refah ile gevşeyen ülkeler gevşek insanlar doğurur; hayatı idamenin kolaylığı ahlâkî yozlaşmaya yol açar.”

* Toynbee, uluslararası ilişkileri ‘evrensel devletler (imparatorluklar)’ üzerinden inceler; bunlar, “sorunlu dönemler” sonrası geçici bir konsolidasyon sağlar ama aşırı güç kullanımıyla çöker: “Evrensel bir devletin zorlayıcı baskıları etik olarak başarısız olur ve sonuçta çöküşe yol açar.” Toynbee, uluslararası hukukun yokluğunu veya küçümsenmesini, medeniyetlerin “karşılıklı baskı” ve “ölüm-kalım mücadelesi”ne indirgenmesi olarak görür. “Medeniyetlerin çöküşü, birleştirici gücün kaybı ve sosyal birliğin bozulmasıyla başlar; bu, içeriye doğru bir çöküştür.” Toynbee’nin medeniyet döngüsü, büyüme süreci, içe doğru çöküş alâmetlerinin yönlendirdiği evrensel güç kullanımı ve kaos olarak seyreder.

Toynbee’ye göre, I. Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti’nin -‘bağnaz milliyetçilikler’e bağladığı- başarısızlığı, ulus devletlerin işbirliğinin engellemesinin kaçınılmaz bir sonucuydu. Tarihteki hanedan savaşları insanlık için 20. yüzyılın iki dünya savaşındaki modern milliyetçi savaşlarından daha az tahripkârdı.

TRUMP: ‘AHLÂK’ (!), KİBİR VE MİLİTARİZM

Toynbee’nin sıraladığım analizleri ışığında “Trump’ın uluslararası hukuku yok sayan tavrını nasıl yorumlamalı?” sorusuna yanıtını -yanılma payını daima gözeterek- verebiliriz:

Trump’ın -kendi ahlâkının onu durdurabilecek tek şey olduğunu, uluslararası hukuka ihtiyacı olmadığını ve bunun tanımına bağlı olduğu- sözlerini Toynbee’nin medeniyetlerin çöküş döngüsündeki klasik bir semptom olarak değerlendirmek mümkündür.

Trump’ın “kendi ahlâkım” vurgusu, Toynbee’ye göre bir “ahlâkî sabırsızlık” veya “intikamcı tutum” örneği gibi değerlendirilebilirdi. ABD gibi bir süper gücün “kendi ahlâkı”na dayanması, “gelecekçilik” (=futurism) tuzağıdır: “Gelecekçilik, dünyayı kötü görerek -etikçi filozofların tam tersine- şiddeti meşrulaştırır.

Trump’ın uluslararası hukuku küçümseyen yaklaşımı, global çapta uluslararası sosyal harmoniyi bozar. Aynı röportajındaki Grönland söyleminin -başta hedef ülke Danimarka olmak üzere- Batı Avrupa yönetim katlarında yol açtığı şaşkınlık bunun somut kanıtıdır. Trump’ın bu sözlerini esas alarak ABD’nin küresel hegemonyasının “kişisel ahlâk” ile meşrulaştırabileceğini akıldan geçirmek bile akıldışıdır. İmparatorlukların çöküşünü önlemek için askerî güç değil, evrensel etik sınırlamalara dikkat etmek gereklidir. Trump’ın “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok” demesi, Toynbee’ye göre, imparatorlukların klasik hatasıdır.

Toynbee’nin söylemlerine göre, Trump’ın ABD’nin global hegemonyasını “kendi ahlâkına (!) bağlı” gören yaklaşımı, geçici bir süre için başında bulunduğu ülkesini “evrensel bir devlet” gibi konumlandırırken, etik sınırları aşması, barbarlaşma eğilimleri göstermesi “global kültürel uyum” yerine ancak çatışma doğurur. Bu uluslararası hukuku red tavrı, “militarizm” ve “tahammülsüzlük” ile sonuçlanır ve Batı medeniyetinin “içine doğru çöküşü” olarak yorumlanabilir.

Trump’ın sözleri, Toynbee’nin medeniyetler siklusunun çöküş aşamasındaki “dominant azınlığın saldırgan tutumu”na benzetilebilir. Bu sözler sadece “ceberrut bir lider”in aşırı özgüvenini vurgular. Toynbee’nin çözümlemelerine göre bugünün, iklim krizi, küresel eşitsizlik gibi “aşırı zorluklar”ı uluslararası hukuk olmadan çözümlenemez.

TOYNBEE BUGÜN YAŞASAYDI…

Ele aldığımız görüşleri ışığında Toynbee bugün yaşasa -ve görüşlerini çekinmeden açıklayabilseydi-, Trump’ın sözlerini Batı medeniyetinin potansiyel çöküşünün bir belirtisi olarak görürdü. Çünkü bireysel ahlâkı öne çıkartırken kolektif etik değerleri görmezden gelen bir liderlik, global kabul ve uluslararası normları zayıflatır. Ancak belki de karamsarlığı dağıtmak için dünyamız adına umutlu bir not düşebilirdi: Medeniyetler, nedâmete yol açan bir “günah duygusu” ile toparlanabilir çünkü “Pişmanlık, kötülüğün içimizde olduğunu ve irademize tabi olduğunu fark ettirir.” Bunun sonucu Trump’a yaklaşımını düzeltmek için bir çağrı ile devam ederdi: Uluslararası hukuku Tanrı vergisi bir “Doğa Yasası” gibi görmek, medeniyeti kurtarabilir. Son uyarısı da şu olabilirdi: “Medeniyetler, aşırı derecede giriftleşmiş küresel zorluklara uzlaştırıcı yanıt veremezse çöker; “Great America”nın sonu da tarihteki diğer benzerlerinden farklı olmayabilir.”

5 Şubat 2026 Perşembe

SDG’nin Feshi ve travmadan çıkış fırsatı Taha Özhan+05/02/2026

Suriye’de daha ilk günden sürdürülemez bir yapı olarak “kurgulanan” SDG, kurucu iradesi tarafından feshedildi. Bu beklenmedik bir son da değildi. Zamanın ruhu bölgede vekil güçlerin miadının dolduğunu gösteriyor. İsmi üstünde “devlet-dışı aktörler” (non-state actors) devletin bir sebeple (non-acting state) olmadığı veya doğrudan müdahil olmak istemediği ortamda zuhur ettiler. Artık gerilimler doğrudan, konvansiyonel ve savaşı göze alacak şekilde ilerliyor. Böylesi bir ortamda, geçmişte vekaleten kullanılan örgütler ve güçler anlamsızlaştılar. Vekâlet dönemi kapandı, devletlerin asıl güçler dönemi sert bir şekilde başladı. 11 Eylül sonrası, küresel ve bölgesel jeopolitiğin “terörle mücadeleye” indirgenmesi süreci neticesinde bütün aktörler için kullanışlı bir düşmana dönüşen DAİŞ’i, SDG’nin tek varlık ve meşruiyet sebebi haline getirmesi beraberinde bir “son kullanma” tarihi de üretti. 8 Aralık’ta o tarih geldi. Bir yıl boyunca Suriye’de yaşanan “devrime” -hak etmedikleri hâlde- dahil olma davetlerini de geri çevirip, yeni Şam yönetimine ortak olma siyasal sorumluluğunu da alamayınca kaba bir şekilde ve gecikerek feshedilmiş oldu. SDG’yi var eden ana dinamik küreseldi. Bu zeminin radikal bir şekilde değişmesinin ardından artık yerel ve belki Suriye’de ulusal bir sorun alanına dönüştü. Fesihten sonra imzalanan antlaşmanın hayata geçmemesi durumunda ya da zaman içerisinde tabii olarak örgüt dünyasıyla Şam arasında sorunlar çıkması halinde, yaşanacak krizler büyük ölçüde yerel ya da bazen de ulusal düzeyde kalacaktır.

SDG’nin “küresel ve bölgesel zemininin” ortadan kalkmasının ardından Türkiye açısından bir tehdit hitama erdi. Ankara için PKK’nın varlığından dolayı güvenlik sorunu olarak okundu ama hiçbir zaman SDG’nin kendisi ciddi bir güvenlik tehdidi olmadı. Yani PKK eksenindeki aktörlerin sık sık dillendirdiği tehdidin kaynağı SDG’nin askeri varlığı değildi. Kaldı ki meseleye biraz hâkim olanlar bu askeri varlığın mahiyetini ve çapını yakinen biliyorlardı. Bu bilgi de zaten ilk sahici askeri gerilimde hemen herkes tarafından görüldü. Asıl mesele, SDG çıpasına yaslanarak bölgesel ve küresel aktörlerin sebep olabileceği tehditti. Daha birkaç hafta öncesine kadar Rusya’nın az sayıda da olsa askerini SDG bölgesinde tutmasından İsrail’in tahrik edici ilişkilerine, Avrupalı bazı devletlerden Washington’un bir yıl öncesine kadar attığı spekülatif adımlara varıncaya kadar yatırım yapılabilir bakir bir alan olarak görülüyordu. Türkiye’nin de en uzun hudut hattını, her türlü aktöre devre mülk hizmeti veren bir örgütün insafına bırakması realist bir beklenti olamazdı.

Şimdi bu uluslararası dinamikler ortadan kalktığına göre Türkiye’de yıllardır kullanılan resmi ve popülist yaklaşımın maksimalist dilden uzaklaşması Ankara’nın çıkarlarını koruması açısından yerinde olacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın SDG’nin çözülüşü ardından çerçevesini ortaya koyduğu dil, Ankara’nın bu pragmatizmi göstereceğine işaret etti. Ancak buna rağmen tıpkı örgütün yaşadığı travma benzeri bir abartılı zafer heyecanı yaşayan yaklaşımın ve dilin de olduğu aşikâr. Hırsızı evine kadar kovalama peşine düşmenin Türkiye’nin çıkarlarına katkı sağlamayacağını, aslında PKK’yı silahsızlandırmak için başlatılan yeni süreçle tezat teşkil edeceğinin de görülmesi gerekiyor. Kaldı ki yeni sürecin özü yarım asra yaklaşan PKK’yı ortadan kaldırma maksimalizminden çıkıp PKK’yı silahsızlandırma ve siyaset alanında sorunların ele alınması için kapı aralayacak tarihi bir çabadan ibaret. Kendi ayağına sıkmak istemeyen olgun siyasi tavır en azından bunca yıldan sonra savaşın siyasetin hedefi değil aracı olduğunu görmeyi gerektirir.

SDG’den geriye kalan YPG’nin rasyonelleşmesi ve yarın Şam’la yaşanacak sorunlarda Kürtlerin mağdur olmamasının da tek teminatı Türkiye ile Suriye Kürtleri arasında çok sağlıklı bir ilişkinin tesis edilmesinden geçiyor. PKK’yı PKK’dan daha fazla abartan, 28 Şubat’ın “irtica vardır, ilelebet var olacaktır” histerilerini andıran şekilde Türkiye ölçeğinde bir gücü salt örgütle mücadele eden düzeye indirgeyen, obsesif bir şekilde bütün jeopolitik ve siyasal dilini örgüt odaklı hale getirmenin yıllardır maliyet üreten kısır döngüyü büyütmesinden başka neticesi olamaz. Türkiye’ye bir örgüt düşmanlık yapabilir ama bir örgüt Türkiye’nin düşmanı değil en fazla sorunu olabilir. 80’lerden itibaren, memleketin on yıllarının kaybedilmesine yol açan vesayet düzeninin yerleşmesindeki mazeretin kaynağı PKK gibi konforlu düşmanı kullanmaktı. Bugün eğer hâlâ hal yoluna konulamamış ve bazıları kangren olmuş sorunlar varsa bu “kullanışlı mazeretin” Türkiye’nin bütün ufkunu karartacak kadar büyütülmüş olmasındandır. Bugün devam eden süreç PKK’yı düşmandan soruna indirgeyen ve bu meseleyle de cesur bir şekilde yüzleşmenin bizatihi kendisidir. Kaldı ki Ankara’nın Şam’daki izahtan vareste ağırlığını ciddiye alan herkes, SDG çözülmesi sonrasında yapılan antlaşmanın YPG ile yapıldığını akıldan çıkarmamalıdır. Antlaşma zemininde sorunlar çıkma ihtimali bulunmaktadır ama asıl önemli olan düne göre bugün sorunların çözümünde çok daha çalışılabilir bir zemin bulunmasıdır.

Bu minvalde Türkiye’deki siyasal retorik ve jeopolitik yaklaşım SDG’den geriye kalan fiili durumu, sorun alanlarını ve on yılı aşkın sürdürülen ağır propagandanın ardından ortaya çıkan çöküşün oluşturduğu toplumsal kırılmayı arzu ederse (hem Türkiye’de hem de Suriye’de) rahatlıkla yönetebilir. Üstelik bu inşacı ve pozitif yaklaşımın hazır siyasal aracı da devam eden yeni süreçten başkası değildir. Zira Suriye üzerinden çizilecek her yeni kırmızı çizgi sadece süreci zora sokmayacak, çizenleri de kendi çıkmazlarına hapsedecektir. Bu yaklaşımın acı neticelerini görmek için örgüt aklının SDG hikayesiyle yaşadığı tecrübeye bakmak yeterlidir.

SDG hikâyesi, kamuflajını kaybedip YPG’ye dönüştükçe, merkezini PKK dünyasının inşa ettiği dilin elinde hızla bir narsisistik yaralanma hâli ortaya çıktı. En baştan geçici, koşullu olduğu bilinen hem ahlaki ve siyasi hem de askeri ve jeopolitik olarak sürdürülemez ve savunulamaz bir “ayrıcalığın” nihayete ermesini, “mağsûb-gasıp” travmasına dönüştürüyorlar. Yaşanan anomalinin ortadan kalkmasını rasyonelleştirmek yerine, varoluşsal bir aşağılanma ve değersizleşme travmasına çeviriyorlar. “Keşke” ile “olan” arasındaki sınırı buharlaştırıp, “duygusal kırılma” retoriğine sığınarak kolektif düzeyde inkâr ve seçici algıya sarılıyorlar. Lacan’dan ödünç alırsak, gerçekten “sahibi olmadıkları” bir güç ve varlık yerine, inşa ettikleri “simgesel düzenin” çöküşüne karşı, meşru ve sahici bir şekilde sahip olanın bile bir kaybına vereceği tepkiden çok daha fazla öfke dolu reaksiyon veriyorlar. Sahip olmadığı bir şeyi kaybettiğini iddia eden çocuksu bir yaklaşımı da, kaybetmediğine ikna etme sorumluluğunu da kendileri dışındaki herkesin üzerine bir yük olarak bırakıyorlar. Daha acısı, Kürtlerin yıllardır Türkiye’de arzuladıkları temel insan haklarının en sancılı olanlarının hızlı bir şekilde Suriye’de kazanıma dönüşmesini örgütün “kayıplarıyla” nesh etmeye çalışıyorlar.

PKK DÜNYASININ KRİZİ

PKK dünyasının yukarıdaki kısır döngüsünün kırılması oldukça zor görünüyor. Üstelik PKK dünyası sadece elinde silah olan isimlerden de oluşmuyor. Yıllar içerisinde ortaya çıkmış bir endüstri var. Bu endüstrinin ana sermayesi, Türkiye’deki demokrasi açığıyla ve dış siyasal finansmanla oluşuyor. Bir ayağı, Türkiye’deki demokratikleşme sorunlarıyla doğrudan mücadele etme cesareti, aklı ve ahlakı olmayan, kestirmeden siyasal varlıklarını korumalarını sağlayan ‘Kürtler dışındaki kesimlerden’ ibaret. Bu kesimler, bazen bütün tarihsel hesaplaşmaları Kürtler üzerinden sürdüren, bazen de ‘Kürt meselesi veya PKK’nın olmadığı senaryoda anlamsızlaşacak odaklardan oluşuyor. Diğer bir ayağı Kürtleri ve Kürt meselesini Ortadoğu’ya yönelik jeopolitik hesaplarında bir kaldıraç ya da katalizör olarak gören güçler ayakta tutuyor. Son olarak da, bu dünyanın merkezinde askeri olarak devre mülk bir yapıya dönüşmüş, kendilerinden başka kimsenin konuşamadığı bir dili konuşan, çelişkiler ve karmaşa içerisindeki bir teoloji ve anlam dünyasında kaybolmuş PKK bulunuyor.

Bu PKK-endüstriyel kompleksinin SDG travmasıyla içine düştüğü durum İsrail taklidi bir antisemitizmin silahlandırılmasını andırıyor. Konuyla ilgili ağzını açan, makulü dillendiren, maddi gerçekleri zikreden ve reelpolitik analiz yapan herkesi, Kürtleri canlı kalkan yapar bir tarzda ‘anti-Kürtlükle’ suçlayan yaklaşım yoğun bir şekilde kullanılıyor. Kürtlüğü PKK’nın silahlarında mühimmata dönüştürmenin 40 yıldır yeterince maliyeti çıkmamış, en büyük bedeli de Kürtlerin ödemesi yetmemiş gibi; tarihe, zamana ve siyasete karşı akıl almaz bir zırhla kapladıkları dünyalarının içerisinden akla ziyan komplolar, analizler ve çıkarımlar labirentinde dolaşıp duruyorlar. 1980’lerde yerleştirildikleri Suriye’de Kürtlere en ağır aşağılamaları ve inkârı yıllarca sürdüren Baas rejiminin himayesinde Kürtleri bir gün bile hatırlamayanların, bugün Kürtlere yönelik sağlıklı ve samimi bir tepki vermemelerinde şaşılacak bir durum bulunmuyor. Ancak her şeye rağmen, siyasi sahnede var olmaya çalışan aktörlerin, yaşanan gelişmeler karşısında her seferinde cenin pozisyonuna dönerek, örgütün kamu spotu tüketicisi olmalarına şaşırabiliriz. Zira onlarca yılın ardından, siyasi sahnede yer alanların ısrarla örgüt dünyasını aşamamaları derin bir krize işaret etmektedir.

Tam da bu sebepten, on yıldan fazla bir zaman boyunca, Suriye’de 21. yüzyılın en büyük insanlık trajedisi yaşanırken dönüp bir kez bile bakmamış, Baas rejimine laf söylemek bir yana Esed’le mücadele eden muhalifleri Batı’da kapıları açan bir kilit olması hasebiyle DAİŞ’le birlikte ezmek için her türlü söylemi kullanmış, yüzbinlerce insan vahşice katledilirken bir kez “soykırım”, “katliam”, “etnik temizlik”, “çete”, “cihatçı” vb. ifadeleri hatırlamamış olanların bugünlerdeki narsisistik yaralanma halleri arzuladıkları ilgiyi görmüyor. Suriye’de bir anomali ve insanlık trajedisinden özyönetim, kanton, özerklik çıkarmaya çalışanların SDG’nin çözülmesi sonrasında böyle bir çabalarının olmadığının da görülmesi, bu durumu daha da trajik hâle getiriyor. Yıllardır bulundukları bölgede, hakları olmayan ekonomik kaynaklara sahip olmalarına rağmen, ahalinin asgari ihtiyaçlarına çare olacak en sıradan ve temel hizmetlerin yerine, ‘dağı’ şehre taşıyan akıl almaz bir yatırıma dönüştürmeleri de vahametin boyutunu göstermektedir.

PKK AKLI VE ÜRETTİĞİ MALİYETTEN ÇIKIŞ ZORUNLULUĞU

Bu süreçte örgüt ekseninde olanların çaresizliği ve içinden çıkamadıkları ütopyalarını hâlâ anlayabiliriz. PKK endüstrisinin bir yerinde bir sebeple yukarıda aktardığımız dinamiklerle duranları da anlayabiliriz. Ancak örgütün ne olduğunu, örgüt dünyasını ve dilini yakinen bilmesine rağmen, geniş Kürt kesimleri içerisinde akl-ı selim sahibi olduğu farz edilenlerin rasyonel kırımla “duygusal kırılmanın” içerisine düşmelerini anlamak zor görünmektedir. Kürtlerin Suriye’de yeni Şam yönetimine bir yıldır tapu sahibi olarak ortak olmalarını engelleyen bu endüstriye rağmen, örgüt aklının peşine takılmalarını açıklamak gerçekten mümkün görünmüyor. Kaldı ki, SDG sonrası ortaya çıkan enkaza bakınca, yeni imzalanan ve bugüne kadar defalarca bozulan antlaşmanın da örgütün elinde nasıl sürdürüleceğine dair onlarca soru bulunmaktadır.

Retrospektif bir şekilde sorarsak, 8 Aralık olmasaydı, Baas rejimi yıkılmasaydı ve ABD nezaretinde on yıl daha SDG statükosu korunsaydı, 2035 senesine gelindiğinde Kuzey Suriye’de nasıl bir düzen olurdu? Bir tarafta BM ve İnsan Hakları Örgütlerinin savaş suçlarıyla andıkları DAİŞ hapishaneleri, diğer yandan SDG’nin duvarlarını ördüğü açık hava hapishanesine dönmüş bölgede yaşayan Kürtler. PKK’nın örgüt aklı dışında, yerleşik bir hayata yönelik gerçekçi, 2026 dünyasına ait, asgari düzeyde mantıksal tutarlılığı olan, kavram kargaşası içerisindeki çocuksu teolojisi ve DAİŞ’i aratmayacak tekfirci fıkhı ile Kürtlere sunabileceği ne olabilirdi? Bu acı gerçekleri bilmelerine rağmen, bir kez bile yüzleşmenin korkusunu Türkiye’deki demokrasi açığına ve tarihsel mağduriyetlere vurgu yaparak ortadan kaldırma çabasından vazgeçmiyorlar. Zira ağır maliyetler üretmiş olan demokrasi açığının önemli dinamiklerinden ve mazeretlerinden birisinin, hatta ayakta kalan son dinamiğin de PKK’nın silaha sarılmış olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemiyorlar. Bu durum artık o denli sorunlu bir hâl almış durumda ki, Suriye’de Kürtlere yönelik devrim niteliğindeki temel haklar açılımını değil gündemlerine almak, telaffuz etmek zahmetinde bile bulunmuyorlar.

Aynı şekilde bugünden Hendek Olayları’na bakınca, benzer çevreler ne düşünüyor acaba? Yaşanan zırva düzeyindeki saçmalığın hiç kendisiyle ilgilenmeyip, yaşananlara zaten kaçınılmaz olarak vuku bulan basit bir verili durum muamelesi yaparak; çocuksu çukurlar kazıp, kurtarılmış bölgeler icat etmeye kalkan aklı zerre sorgulama cesareti ve feraseti göstermeyip, kaçınılmaz sonucun enkazından insan hakları piyasasında pazarlanacak mağduriyet hurdası toplamaya çalışılmamışlar mıydı? Dünyadan konforlu DAİŞ tehdidi tüketicisi Chomsky gibi birçok ismin yanında mebzul miktarda yerli endişeli akademisyene varıncaya kadar altına imza atarak “bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan” ediyoruz diyen ve Hendek Bildirisi olarak kayıtlara geçen yaklaşımın siyasal ve ahlaki basiret düzeyini bugünlerde de bir déjà vu halinde izlemiyor muyuz?

Bu kişisel ve örgütsel travmatik hâl bir yana, diğer taraftan da küresel ve bölgesel jeopolitik derin bir kırılma döneminden geçiyor. Gerçekten tektonik jeopolitik ve ekonomik kırılmalar, kaymalar yaşanıyor. Bu denli büyük bir depremin karşısında bir sorun olarak bile listeye girmesi mümkün olmayan bir meseleden muhayyel dünyalar ve düzenler kuran bir aklın artık sakinleşmesi gerekiyor. En azından elinde silah olan ve de PKK dünyasının çaresizliği içerisinde, dağda kalmış bir halde fiktif bir hayat sürenlerden daha olgun bir düzeyin çıkması bekleniyor. Zira siyasal zeminde duranların silahsızlandırılması gibi imkânsız bir misyonun peşine düşecek bir takati bulunmuyor bu ülkenin. PKK silahsızlanırken, sivil alandaki farklı sektörlerden ve kesimlerden isimlerin de silahsızlandırılması sürecini yönetecek tek yer demokratik ve olgun bir siyaset yapımından başkası değil. Bu alana avdet edilebilmesi için de öncelikle yakinen tanıdığımız “olmasaydı(k) olmazdık” düzeyinde içselleştirilen PKK dünyasından çıkmaları, bu dünya ile mensubiyeti hatta ünsiyeti olmayı “makbul Kürt” sayma şartından kurtulmaları gerekiyor. Başka bir ifade ile Kürt Kemalizmini aşmaları gerekiyor. Her ciddi meseleyi, siyasal olarak yönetmekte zorlanınca halkla ilişkiler kampanyası düzeyine indirgeyerek sulandıran, bunu yaparken de memlekette oransal olarak en fazla başörtülünün olduğu Kürt kadınlarının asla katılamayacakları “örme saç” eylemini tercih eden yabancılaşmadan kurtulmaları gerekiyor.

Senelerdir savaş ortamında varlık yokluk mücadelesi veren mazlum ve fakir bir halkın çaresizliği üzerinden statü ütopyası peşinden koşanların jeopolitik hayalleri artık herkesi fazlasıyla yordu. Acı gerçek görüldü. Sahip olmadığı bir güç üzerinden yapılan projeksiyonların kof olduğu anlaşıldı. Sahip olmadığı bir şeyi kaybetme travmasının kimseye bir faydası yok. Zira bu fiktif kaybın yasının tutulması, dolayısıyla da yas sonrası normalleşme de mümkün değil. Tek çare; girilen çıkmaz sokaktan geri dönmekten geçiyor. SDG’nin geçmişte beş kez, YPG’nin de 30 Ocak’ta bir kez daha imzaladığı antlaşma normalleşmeye kapı aralayabilir. 10 Mart Antlaşması sonrası, 8 Aralık’ı hiç de aratmayan bir şekilde Kürt bölgesi başta olmak üzere Suriye’nin birçok şehrinde sevgi gösterileri ortaya çıkmıştı. Bu bile Suriye’de onlarca senenin ardından yaşanan toplumsal yorgunluğu anlamak için yeterlidir. Duygusal kırılma, statü kaybı, yok olma tehdidi gibi zorlama bir yaklaşımla normalleşme fırsatı bir kez daha heba edilmemelidir.

PKK bir düzeni yönetebilecek, işletebilecek, paydaşlarıyla çalışabilecek bir örgüt değil. PKK farklı Kürt siyasi hareketleriyle bile ilk günden orta bir yol bulamamış, aksine kendisi dışındakileri kanlı bir şekilde tasfiye ederek bugünlere gelmiş, kendi dünyasında yeniden ürettiği bir Kürt kimliği ve siyasal ütopyası içerisinde yaşayan bir örgüt. Bu hâliyle, 30 Ocak Antlaşması’nın PKK için çok fazla bir anlamı olmayabilir. Daha imzalar kurumadan, herkesin kendi gözleriyle okuduğu antlaşmayı akıl almaz bir teville yine bir hayal dünyası inşa etmek için yorumlamaya başladılar. İsterseler birkaç gün içerisinde bu antlaşmayı da yeni bir komplo hâline rahatlıkla dönüştürebilirler. Zira, Halep’te yoğun bir siyasal baskı ve müdahale olmasa yüzlerce elemanını ölüme göndermek için kendisini parçalayan bir örgüt aklından yeni bir entegrasyon yeteneği beklenmiyor. Benzer şekilde, antlaşma uyarınca Suriye Savunma Bakan Yardımcılığı için verilen koltuğa Türkiye’de onlarca kişinin öldürülmesinden sorumlu bir ismi önermek, bugüne kadar ne bölgede yaşananları ve bundan sonraki muhtemel şekillenişi ne de Ankara’nın Suriye’deki anlamını idrak edebilen örgüt aklının sığlığına işaret ediyor.

RASYONEL DİLE GEÇİŞ İHTİYACI

Suriye Kürtleri için en hayırlı yol; Ocak ayında çıkarılan kararnamenin hayata geçmesinin takipçisi olacak ve kazanımları anayasal güvence altına alacak olgun bir siyaseti üretecek bir zemin inşa etmeleridir. Zira PKK’nın Suriye’de Kürtleri (İsrail ünsiyeti olan, Arap ve belli ölçüde İslam kimliğinin karşısına konumlandırdığı) soktuğu ve asla hak etmedikleri zor pozisyondan çıkmaları da zaman alacaktır. Bütün bu normalleşme sancılarını yönetecek bir siyasal akıl şu an sahnede görülmemektedir. Bugün “duygusal kırılma” retoriği üzerinden reelpolitikten kopuş dilini tahkim etmek yerine, rasyonel ve zorlu bir siyaset dilini inşa edecek yaklaşımlara yatırım yapma zamanıdır. PKK yükü bölgede kalktıkça, bu rasyonel dilin serpilmesi de mümkün olacaktır.

Diğer yandan, Türkiye’de devam eden yeni sürece tekrar odaklanabilmenin yolu da Suriye gündeminden nispeten uzaklaşmaktan geçmektedir. Bu uzaklaşma ilgisizlik değil, güvenli siyasal mesafeyi korumaktır aslında. Tarihinin en yüksek (2015) siyasi desteğini, akla ziyan “Hendek girdabında” israf edenlerin bir kez daha düşünme zamanıdır. Türkiye’de bir kez daha açılan ve bir fırsat penceresi olarak görebileceğimiz Cumhurbaşkanlığı seçim dinamikleri içerisinde artık vazgeçilmez ve geri dönülemez bir patikaya girilmiş bulunmaktadır. Küresel ve bölgesel şartların; farklı dinamiklerle sonuç alınması için hiç olmadığı kadar uygun koşullar ve baskı ortamı oluşturduğu bir düzlemde, sürecin inkıtaa uğraması, yönetilmesi daha zor belirsizliklere de kapı aralayacaktır. Bu durum, aynı zamanda ülkenin demokratikleşme sancılarının bir kez daha başka bahara kalmak üzere büyüyerek ertelenmesine yol açacaktır.

Bu durum benzer bir şekilde Cumhur İttifakı’na ve sürece genel anlamda destek veren CHP’ye de ciddi sorumluluk yüklemektedir. İktidarın da “simgesel bir düzene” çevirdiği “Suriye’de SDG anlatısı” da SDG’nin feshi ile bitmiş oldu. Gelinen noktada SDG çözülmüş olsa da, PKK’nın kriz çıkarma, çatışmaları büyütme potansiyeli daha minimalist bir dille yönetilmek zorundadır. Yarım yüzyıldır “son teröristin” peşinde olan bir dilin, Türkiye’ye ne askeri ne de siyasi ve toplumsal olarak bir getirisi olduğu görülmüş, hatta sorunu katmanlaştırarak büyütmüştür. MHP lideri Bahçeli’nin çıkışıyla bu acı gerçeği teslim etmesi ve gerçekten oldukça sıkıntılı anlarda sakinleştirici bir yol bulması, sürecin selametinde ve bugünlere gelmesine büyük katkı sağladığı aşikardır. Daha da önemlisi, PKK’nın, sürece yönelik kendi dünyasında icat ettiği ve siyasal tüketime sunduğu bütün spekülatif çıkışların da gerçek olmadığı görülmüştür.

Son tahlilde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugüne kadar sürece yönelik vurgularında, özellikle son SDG krizi sonrası meseleyi ele alışında ortaya konulan çerçevenin ‘çözümün zemini olmasını savunmamak’ için özel bir provokatif gündeme sahip olunması gerekiyor. Kaldı ki Türkiye’nin bütün jeopolitik, güvenlik ve ekonomik çıkarlarını maksimize edebilmesinin önemli bir dinamiği Suriye’de iç barışın ve istikrarın muhafazasından geçiyor. Bu basit gerçekle kurulacak olgun siyasi bir ünsiyet, ilerleyen dönemlerde gemide delik açma derdine düşmeyecek herkese kazanma imkânı sunuyor. Bu kadar pozitif şartların ortasında tarihi bir fırsatı kuvveden fiile çıkarmak, artık siyasetin Türkiye’ye “umut hakkı” borcudur.

3 Şubat 2026 Salı

Trump’ın “Barış Planı” ve 21. Yüzyıl sömürgeciliğinin yeni biçimi Levent Baştürk+02/02/2026

Gazze’nin, bir yaşam alanı değil, yönetim teknolojilerinin test edildiği bir laboratuvara dönüştürülmekte olduğunu belirten Levent Baştürk, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze “Barış Planı”nı yazdı.

2025 sonbaharından itibaren Trump’ın Gazze “Barış Planı”, uluslararası kamuoyuna ateşkes, yeniden inşa ve istikrar vaadiyle bir umut ışığıymış gibi sunuldu. Türkiye’de ise iktidar ve ona bağlı medya, Erdoğan’ın Trump’la yakınlığını öne çıkararak Türkiye’yi ateşkesi sağlayan kilit aktörlerden önde geleni, hatta oluşturulacak Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker ve barış planına garantörlük sunan başrol oyuncusu olarak pazarladı.

Ancak sahadaki gerçeklik çok farklı: Diplomatik ambalajın altında Gazze, Filistinlilerin siyasi özne olmaktan çıkarıldığı, klasik işgalden öte hukuk-finans-teknoloji temelli 21. yüzyıl sömürgeciliğine dönüştürülmüş bir yönetim nesnesi haline getirildi. Trump’ın planı barış değil, soykırım sonrası düzeni rasyonalize edip kalıcılaştıran bir çerçeve.

ATEŞKES OLMAYAN ATEŞKES

10 Ekim 2025’ten beri “ateşkes”e rağmen Gazze Sağlık Bakanlığı verilerine göre en az 484 Filistinli öldü, 1.321 kişi yaralandı. Ateşkes denilen süreçte şiddet daha sessiz yöntemlerle sürdürülebilir seviyeye çekildi. Açıktır ki burada amaç, şiddeti sona erdirmek değil; onu uluslararası kamuoyunun tolere edebileceği bir yoğunluğa çekmek. Naomi Klein’ın “Şok Doktrini”nde tarif edildiği gibi, direnç kırıldıktan sonra yeni düzen dayatılıyor. Ölüm, istisna olmaktan çıkıp yönetilebilir istatistiğe dönüştü.

BARIŞ KURULU: PARAYLA SATILAN EGEMENLİK

Görünürde çok taraflı bir diplomatik mekanizma olarak sunulan planın çekirdeğindeki “Barış Kurulu” adı verilen oluşum, gerçekte Donald Trump’ın ömür boyu başkan olduğu, veto yetkisinin tamamen kendisinde toplandığı otokratik bir yapı. Daimi üyelikler 1 milyar dolar karşılığında satılmakta; bu yönüyle kurul, demokratik bir işbirliği organından çok, mafya tipi bir koruma haracı mekanizmasını andırmaktadır.

Kurulun bileşimi de bu niteliği açıkça ele verir: Jared Kushner, Steve Witkoff, Marco Rubio ve Tony Blair gibi isimler, Filistinlilerin yokluğunda Gazze’nin geleceğini belirlemektedir.

Filistinlilere biçilen tek rol ise Ali Şaaş liderliğindeki “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi”dir; bu yapı siyasi yetkiden yoksun, yalnızca su, elektrik ve altyapı gibi belediye hizmetleriyle sınırlı bir teknokratlar heyetidir. Egemenlik değil, idarecilik verilmiştir. Bu komite, dış sömürge denetimi altında Gazze’nin işlerini yönetmekle görevlidir. Sözde Barış Planı’nın öngördüğü düzen Filistinli aktivist ve yazar Ali Abunimah’ın tasviriyle, işgale ve apartheide karşı mücadele eden Filistin direnişine boyun eğdirmek için Filistin Yönetimi’ni İsrail’le işbirliği yapacak bir organ olarak kuran 1993 Oslo anlaşmalarının daha da kötüleştirilmiş bir versiyonu gibi görünmektedir.

“BARIŞ KURULU”NA DAVETİ KABUL EDEN MÜSLÜMAN ÜLKELER

Trump yaklaşık 50 ülkeyi sözde Barış Kurulu’na katılım için davet etti. Daveti kabul eden liderlerden biri, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından insanlığa karşı suç işlemekle suçlanan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu.

21 Ocak’ta yapılan ortak açıklamada Mısır, Ürdün, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Endonezya, Barış Kurulu’na katılma davetini kabul ettiklerini duyurdu ve “Başkan Trump’ın önderlik ettiği barış çabalarına” desteklerini açıkladılar. Azerbaycan, Kazakistan ve Fas da katılan diğer Müslüman ülkeler oldu. Bunlar muhtemelen Netanyahu ile aynı masada yer alacaklar! Bu ülkelerin sözde Barış Kurulu’ndaki işlevleri en ufak şüpheye yer bırakmayacak kadar açık: Gazzelinin adının bile anılmadığı ve tutsak olarak görüldüğü Gazze’de uygulamaya konulacak olan 21. Yüzyıl sömürgeciliği örneğine meşruiyet ve koruma sağlamak.

ULUSLARARASI HUKUKUN İFLASI

Trump’ın yeni sömürge düzeninin hukuki zemini, 17 Kasım 2025’te kabul edilen BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararı ile oluşturulmuştur. Karar, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını fiilen askıya almış; Gazze’nin yönetimini Trump liderliğindeki bu yapıya devretmiştir. Rusya ve Çin’in çekimser kalması, hukuki değil jeopolitik bir tercihin sonucudur ve uluslararası hukukun tabutuna çakılan son çivi olarak değerlendirilmelidir.

Hukukçular bu durumu ultra vires (yetki aşımı) olarak nitelendirmekte; Gazze’nin hukuken res nullius (kimseye ait olmayan toprak) konumuna itildiğini vurgulamaktadır.

Norman Finkelstein’ın ifadesiyle, Gazze artık “Trump Organizasyonu’nun portföyündeki bir mülk” muamelesi görmektedir.

NEKROPOLİTİK GERÇEKLİK

Resmi can kaybı rakamları yaklaşık 71 bin olarak açıklansa da, bağımsız çalışmalar bu sayının çok daha yüksek olduğunu göstermektedir. Dünya ölçeğinde prestijli bir tıp dergisi olan The Lancet’te Temmuz 2024 itibarıyla yayımlanan bir çalışma, dolaylı ölümlerle birlikte sayının 186 bini aştığını; BM uzmanları ise açlık, hastalık ve altyapı çöküşü hesaba katıldığında 680 binin üzerine çıkabileceğini belirtmektedir.

Gazze’de yalnızca insanlar değil, aileler ise bütünüyle yok edilmektedir. Yaklaşık 2.200 aile nüfus kayıtlarından tamamen silinmiş, Gazze Şeridi 61 milyon tonluk, büyük bölümü asbest ve ağır metal içeren zehirli enkaza dönüşmüştür. Bu tablo, Achille Mbembe’nin tanımladığı anlamda tam bir nekropolitik düzeni ifade eder: Kimin yaşayacağına, kimin yavaş yavaş öleceğine karar veren bir iktidar.

GAZA RİVİERA’DAN DİJİTAL PANOPTİKON’A

Planın propagandif yüzünü, Trump’ın damadı, onun gibi bir emlak milyarderi ve ultra Siyonist olan Jared Kushner’ın dillendirdiği “Gaza Riviera” hayali oluşturur: Lüks oteller, gökdelenler ve turizm projeleri. Ancak sızdırılan Sivil-Askerî Koordinasyon Merkezi (CMCC) belgeleri, bu parlak vizyonun ardındaki karanlık gerçeği açığa çıkarmaktadır. Gazze’de “Planlı Topluluklar” kurulacak; Filistinliler biyometrik kayıt altına alınacak, sürekli kontrol noktalarından geçecek ve tüm ekonomik faaliyetlerini dijital cüzdanlar üzerinden yapmak zorunda kalacaktır.

Bu yapı, klasik mülteci kamplarının yüksek teknolojili bir versiyonudur: dijital panoptikon; herkesin ve her köşenin dijital olarak gözetlendiği bir çeşit hapishane. Mülkiyet hakları “dijital jetonlar”a indirgenirken, fiziksel toprakla kurulan bağ koparılmaktadır. Gazze, bir yaşam alanı değil, yönetim teknolojilerinin test edildiği bir laboratuvara dönüştürülmektedir.

SARI HAT VE GETTOLAŞMA

“Ateşkes” süreci devam ederken İsrail, sahada kalıcı değişiklikler yapmıştır. “Sarı Hat” operasyonlarıyla Gazze’nin yaklaşık %60’ı fiilen İsrail kontrolündeki bir güvenlik koridoruna dönüştürülmüş; bölge Yeşil Bölge ve Kırmızı Bölge olarak ikiye ayrılmıştır. Devasa hendekler, askeri karakollar ve yollarla bu ayrım kalıcılaştırılmaktadır. İsrail kontrolündeki Yeşil Bölge olarak tasarlanırken, Filistinlilerin büyük çoğunluğunun Kırmızı Bölge’ye sıkıştırılması öngörülmektedir.

Bu, yalnızca askeri değil; demografik ve politik bir mühendisliktir. John Mearsheimer’ın vurguladığı gibi, büyük çatışmalar İsrail için her zaman etnik temizlik fırsatı olarak görülmüştür.

BİR “YENİDEN EĞİTİM” PROGRAMI

Planın son ayağı, ideolojik kontroldür. Planlı topluluklar” sadece fiziksel mekânlar değil, aynı zamanda kontrolün biyometrik verilerden dijital cüzdanlara ve sınıflarda çocuklara öğretilen düşüncelere kadar uzandığı total kurumlardır. Eğitim müfredatı “Hamas temelli olmayacak”, BAE modeli örnek alınarak “Barış Kültürü” ilkelerini izleyecektir. Barış Kültürü terimi, BAE ile İsrail arasındaki imzalanan Abraham Anlaşmaları’nın metninde de geçmektedir. Amaçlanan İsrail ile normalleşmeyi içselleştiren bir kuşağın yetiştirilmesidir. Böylece kontrol, yalnızca bedenler ve mekânlar üzerinde değil; hafıza ve bilinç üzerinde de tesis edilecektir.

Trump’ın Gazze Barış Planı, şüpheye mahal olmayacak şekilde tutarlı bir kurumsal sömürge modelidir. Ölümleri durdurmayan bir ateşkes, parayla satılan bir egemenlik mekanizması, uluslararası hukukun tasfiyesi, dijital gözetim ve coğrafi parçalanma aynı stratejinin parçalarıdır. Bu sömürge modelini yürütmekten sorumlu mekanizmaya Orwellvari bir tavırla Barış Kurulu denmesi, ABD’nin desteklediği İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırımı ve Amerikan başkanının Venezuela’dan Grönland’a, İran’a kadar tüm dünyaya yaydığı kaos ve çatışmayı gizleyemeyecektir.

Sözde Barış Kurulu’nun tüzüğünde Gazze’ye tek bir atıf bile yoktur; kasıtlı olarak dışarıda bırakılmıştır. Bu da kurulun kapsamının Gazze ile sınırlı kalmayıp küresel bir yapıya evrilebileceğini akla getirmektedir. Bu hâli, kurulun aslında sanki BM’ye alternatif bir uluslararası örgüt gibi tasarlanmış görüntüsüne de hayli uygundur.

Bu bağlamda, eğer Gazze, BM onayıyla bir şirket portföyü gibi devredilebiliyorsa, şu soru hepimizi beklemektedir: Gazze dışında, “Barış Kurulu” ne zaman, hangi coğrafyada ve hangi halkın hakları üzerine söz söyleme hakkını kendinde görecektir?

ANADOLU İSLAMININ TARİHİ Saadettin Merdin

İSLAM ÖNCESİ MAVERAÜNNEHİR'DEKİ DİNİ YAPI

Klasik kaynaklara baktığımızda Türklerin putperest, Mecusî, Şamanist olduğu görülecektir.. Örneğin; Uygur Türkleri Budisttir. Müslümanlar için Mekke ne ise, Belh’de Mecusiler için aynı şeydir. Türklerin İslam öncesi dahil oldukları ikinci din Maniheizmdir. Maniheizm gnostik bir din olduğu için Şamanist ve Budist Türkler tarafından kabul edilmesi kolay olmuştur. Hazar Türkleri Yahudidir. Buna rağmen bölgedeki bu kadar dini çeşitliliğe rağmen bu dinlerin mensupları arasında dini nedenlerle savaşlar olmamıştır. İnsanlar birbirlerinin dini inançlarına tolerans göstermişlerdir. Bunda Şamanizm’in siyasi, hukuki hedeflerinin olmaması daha çok manevi/vicdani bir doktrin olmasının da rolü vardır.

Göçebe Türkler hangi dine girerlerse girsinler Şamanist adetlerini ve dini nazariyelerini muhafaza etmişlerdir. Şamanizm daima merkezî konumunu muhafaza etmiştir. Şamanizmin İslam öncesi ve kısmen de İslam sonrası devam eden üç kültü şunlardır.

a) Atalar kültü, Ecdadın ruhlarından yardım isteme inancı, onlara aşırı hürmet. Atalar Kültü ki; ruhun bedenden bedene geçmesi telakkisine benzer. Müslümanlığın kabulünden sonra da evliya kültü olarak devam etmiştir. Ata kültü; bilgili, yiğit, iyi savaşçılık veya yöneticilik yapmış şahısların ruhlarının öldükten sonra da yakınlarına yardım edeceği, kötülüklerden koruyacağı inanışına dayanır.

b) Tabiatın esrarlı güçlerle (cinler ve ruhlarla) dolu olduğuna olan inanç, tabiat kültü, cin ve ruhlardan istimdat,

c) Gök Tanrı kültü.

 İslam öncesi Türkler, özellikle Uygurlar Budist idiler. Aslında Şamanizm ve Budizm o kadar iç içe geçmiştir ki, birbirinden ayırmak mümkün değildir. Kaşgarlı Mahmud’a göre Uygurlar putperesttir. Sebebi büyü ilmini öğrenmeleridir. Cüveynî’ye göre ise; bunların akideleri ve mezhepleri muhtelif ise de, umumiyetle bunlarda hulul (tanrının insan şeklinde görünmesi) itikadı hakimdir.

İslamiyet bölgeye girdiği sıralarda Türklerin hangi dine mensup olduğuna dair, herhangi bir dine öncelik vermek zordur. Örneğin Kuteybe b. Müslim Maveraünnehir’i fethettiği zaman ona en şiddetli mukavemeti Mecusî aşiretler göstermiştir. Buhara bu yıllarda Mecusiliğin dini ve kültürel merkezi konumundaydı. Bir diğer din Budizm idi. Budistlerin viharaları (manastırları) medreseye dönüştürülmüş, Budist mabetleri de camiye. Kısaca bölgede dinler iç içe geçmiş, birbirlerinden çok şeyler alıp-vermişlerdi. Türklerin hangi dine tam olarak mensup oldukları söylemek zordur. Bu dönemde bu bölgedeki dinler için söylenebilecek tek şey, bu dinlerin mistik ve ruhani bir yapılanmaya sahip olmalarıdır. Bu nedenle Türklerin tasavvuf temelli bir dini benimsemeleri hiç de zor olmamıştır. Böylece onlar yeni bir dine girerken, aynı zamanda eski dinlerine dönmüş oluyorlardı.

Bu geçiş döneminde Türkler eski inançlarını muhafaza eden mistik din adamları olan şamanlar yeni dervişler ve bunlar eliyle Türkler İslamlaşmıştır. Sufiler, dolayısıyla İslam bu bölgeye “eski İran ananelerini göğsünde saklayan Horasan” üzerinden girmişlerdir.

Türklerin İslamlaşmasında Horasan’ın/İran’ın etkisi sanılandan ziyadedir. Köprülü’nün belirttiği gibi;“Türkler İslamiyet’in birçok unsurlarını doğrudan doğruya Araplar’dan değil, Acemler vasıtasıyla aldılar. Hem Sufi mistisizmi, hem de medrese Horasan kökenlidir.

Kitabi İslam’a aykırı heresi /sapkın fikirler hep Horasan menşeilidir. Bu heretik hareketler fikri referanslarını kadim İran kültüründen almaktaydı. Fars kökenli mevaliler İslamı tam olarak benimsememişlerdi. Emevilere tepki Irak’ta sadece pasif bir zühd ile yetinirken, Horasan ve Maveraünnehir’de ise aktif isyanlar şeklinde tezahür etmiştir. 

Mazdekiyye, Hurremiyye, Muhammire, Mukannaiyye, Müslimiyye, Babekiyye hareketleri gibi. Zındıklar olarak nitelenen bu kıyamları temelinde eski dinlerinin tesirleri vardır. Örneğin Ebu Müslim Emeviler’e isyan ettiğinde topladığı kuvvetler Zerdüşt ve Budistlerin tesiriyle oluşan batınî guruplar ve Horasan şiileridir.

Mesela Mukanna’ hareketinin temel inancı tenasüh ve Tanrının çeşitli varlıklar şeklinde görüldüğü inancıdır. Belh’li olması ayrıca dikkat çekicidir. Kendisinde Ebu Müslim’in ve diğer peygamberlerin ruhu bulunduğunu iddia ediyordu. Bu herif (Haşim b. Hakîm) ölüleri diriltebilecek güce sahip bir tanrı olarak kendini tanıtıyordu. Bunlar islamın temel ibadetlerini yapmadıkları gibi, kadınlardan müştereken yararlanmayı mübah görecek kadar Müslümanlardı. Peşine pek çok Türk köylüsünü de takmıştı.

Türklerin İslamlaşma sürecinde, İslamı tasavvufi çerçevede yorumlamalarında önemli bir rol oynamış olan isimlerden biri de Hallaç’tır. Tam beş sene süren yolculuğunda Hallaç cihat için kurulmuş şehirleri /ribatları, yanındaki yüzlerce tilmiziyle birlikte, birer birer dolaşmıştır. Ölümünü izleyen yıllarda Hallaç’ın öğretisini Buhara’da talebeleri Kalabazî ve Ahmed Yesevî tarafından devam ettirilecektir.

Konar-göçer bozkır halkının mensup olduğu Şifahi İslam; miteolojik bir karakter arz eder. Ki bunlar da İslam öncesinin tabiat kültleri, Şamanist uygulamalar, özellikle Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm ve Mazdeizm gibi dinlerin kalıntılarıdır. Bu konar-göçerlerden kitabî bir İslam beklemek zaten anlamsızdır.

Kitabi İslamı ise medreseler temsil eder. Sünni İslamın temsil ettiği, devlet desteğine sahip dini anlayıştır. Şehirli yerleşik halkın din anlayışıdır.

Bir diğer islam yorumu ise mistik islam anlayışıdır. Bunun şifahi İslamdan temel farkı ise, zühd ağırlıklı bir yapısı vardır. Bu Mistik yorum da İslam öncesi efsane ve menkıbelerden şifahi İslam kadar beslenmektedir. Buna ilaveten Kitabi İslam’dan şifahi islam kadar habersiz de değildir. Bu mistik İslam daha çok İran/Horasan kaynaklı, İslam öncesi gnostik, hermetik, Yeni Eflatuncu nazariyelerden beslenen yarı felsefi akımlardır.

ŞİFAHİ (Kitapsız, sözel) İSLAM

Örneğin; Battal Gazi menkıbelerinin anlatıldığı Battalnâme’de İslam’a davet edilenler Battal’dan İsa gibi ölüleri diriltmesini isterler. Battal da İlyas peygamberin duasıyla ölüleri diriltir. Bunun sonucunda iki yüz elli bin kafir, yedi parça şehir, üç yüz parça kale ve beş bin köy Seyyid Battal Gazi’nin önünde Müslüman olurlar.

 Bir diğer menkıbe Ahmet Yesevî menkıbesidir. Bir seferde açlık çeken sahabeye vermek üzere Cebrail cennetten bir tabak hurmayı peygambere getirmiştir. Fakat hurmalardan biri tabaktan düşer. Cebrail bu hurmanın Ahmet Yesevî’nin nasibi olduğunu söyler ve Aslan Baba, Hz. Peygamberin emriyle hurmayı Ahmet Yesevî’ye vermek üzere yola çıkar, Sayram’a gelir ve Ahmet Yesevî’yi bulur ve onun manevi terbiyesini üzerine alır.

 Türkler işte bu menkıbelerden, masal ve efsanelerden beslenen şifahi İslam zaviyesinden İslam’a girmişler, İslamı efsaneleştiği kadar kabullenmişlerdir.

İslam öncesinin ozonları, kamları, baksıları, yeni dinin ERMİŞLERİ olmuştur.

İslamiyet öncesi gök/ak sakallı kocaları yeni dinin HIZIR’ı oluvermiştir.

Göçebe Türklerin hayatında büyük bir mevkii olan kadınların, fakihler tarafından müşterek hayatın dışına çıkarılmak istenmesi, eskiden beri kadınlarla müştereken tertip edilen sazlı ve şaraplı şölenlerin şer’an yasaklanması, oruç, namaz, hac gibi göçebe hayatıyla telif edilmesi zor olan bir takım sıkı hükümlerin varlığı Türkmenlerin hiç işine gelmemiştir. Bu esnada teşekkül etmeye başlayan sufi zümreler bir misyoner gibi kendi mesleklerini yaymak için çalıştılar. Baba, ata lakaplı bu sufiler, eski ozan-kamlardan tevarüs edilen bir kudsî hâleyle çevrili olarak faaliyete koyuldular. Garip kıyafetleri, ağızlarda dolaşan kerametleri, meczubane yaşayışlarıyla eski kamların hatırasını islamî bir şekil altında yaşatan bu babalar, göçebe Türkmen boylarına, pekiyi anlayacakları bir dille İslamiyeti eski kavmi ananalere uygun gelen sufiyâne fakat basit ve avamî, tahrif edilmiş bir şeklini telkin etmişlerdir.

Bu dönemi en iyi resmeden kimseler Ahmet Yesevî ve Dede Korkut’tur. Dede Korkut’ta Türklerin eski dinlerine ait pek çok hususlar bulmak mümkündür. Dede Korkut Türkmenler arasında “yağmurcu” olarak bilinir. Şamanizm’e göre şamanlar Türk tanrısının hediye ettiği “yada taşı” sayesinde yağmur yağdırabilmekteydi. Bu şamanların mucizesi olarak gösterilirdi. Onların tabiata hükmettiklerine inanılırdı. 

15.Yüzyılda kayda geçirilen Dede Korkut hikâyeleri Türk ahlak ve töresinin, inançlarının anlatıldığı bir eserdir. Dede Korkut; İslam öncesi ozon ve şamanlarla, İslami devirdeki veli ve alp tipinin bütün hususiyetlerini kendi üzerinde mezceder.

Barthold “Dede Korkut’ta İslamiyet ciladan ibarettir” der. Lakin bu cila paganizmin bakiyelerini layıkıyla örtememektedir.

 Osman Turan’a göre Dede Korkut Kitabı “sathi bir şekilde İslamlaşan ve eski Türk hayat ve telakkilerini yaşatan göçebelerin eseridir.”

13. yüzyılda yaşamış Sarı Saltuk’un menkıbelerini anlattığı Saltuknâme’de cinler, cadılar (câzû), büyücüler başroldedir. Sarı Saltuk’u kafirler denize, ateşe attıklarında, Hz. Hızır’a bağlı cinler onu kurtarmışlardır. Gerektiğinde en uzak yerlerden cinler vasıtasıyla gazaya yetişir. Bu eser Türklerin İslam öncesi devrin paganist unsurlarıyla doludur.

Uygurlu Türkler arasında yaygın olan Budizm de, İslam sonrasında tesirini göstermiştir. Zahitler Budist rahipler gibi adeta bir Budha gibi tasvir edilmiştir. İbrahim b. Ethem’de zühd hayatı ile anlatılanlar bunu göstermektedir.

Dede Korkut Hikâyelerinde bir taraftan “adı görklü Muhammed’e salavat getirilirken, diğer taraftan şarap içilmektedir. İslama giren önce sünnet ettirilir, sonra beş vakit namaz kıldırılır, daha sonra da misafirlere kımız dağıtılır.

Manas Destan’ının kahramanı kımız içen bir müslümandır. Manas Destan’ında koruyucu ve yardımcı ruhlardan yardım istemek önemli bir yer tutar. Manas Destan’ında zaman zaman evliyaların yardımından medet umulur. Manas’ın babasının çocuğu olmayınca evliya türbesine gidip çocuk ister. Türbe ziyaretinden sonra çocuk doğar. Dede Korkut’ta çocuk isteyen kadınlar “kara donlu dervişlere“ adakta bulunurlar. Yine fal /kehanet, tılsım, büyü, muska, efsunlama, cin çarpması, uğur ve uğursuzluk ve gelecekten haber veren kamlar İslam öncesi inancın günümüze intikal eden bakiyeleridir.

İki ordu savaşa tutuşmadan önce, her iki ülkenin cinleri de kendi aralarında savaştıklarına dair bir inanç vardır. Savaşa başlanacağı günün gecesinde savaşçılar kendilerine “çıvı” denilen cinlerden oluşan askerlerin okları isabet etmesin diye korkudan çadırlarından çıkmazlardı. Hangi ülkenin cinleri galip gelirse, o ülkenin askerleri de savaşta galip gelirdi.

KİTABÎ (Resmi, medrese) İSLAM

Türk ve Acem nüfusun yoğun olarak yaşadığı Buhara ve Semerkand gibi şehirlerin bulunduğu Türkistan bölgesidir. Yusuf Has Hacîb’in Kutadgu Bilig’i bu kitabî İslamın örneği sayılabilir.

 Buna rağmen Yusuf Has Hacîb’in Kutadgu Bilig’inde de pek çok Şamanizm bakiyeleri bulmak mümkündür. Kam yerine “muazzim/azimet yapan)” efsuncu kelimesini kullanır. Eski şamanlar İslâmî literatüre uyarlanarak muazzim, arraf olmuşlardır. İslam bölgeye gireli bir buçuk asır olduğundan, kamlar yeni dine uymak mecburiyetinde kalmışlar ki, şeytanları kaçırmak için muska yazmaya başlamışlardır.

Kutadgu Bilig’de artık İslami terminoloji daha baskındır. Kutadgu Bilig’de artık içkinin haramlığına dair hadisler, ya da kadınlara karı mahremiyet anlayışı içinde yaklaşmayı emreden hadisler yer alır.

MİSTİK İSLAM

İslam öncesinin efsaneleri, masalları, İslam sonrasında dini propaganda yapan derviş-şairler vasıtasıyla islami menkıbelere dönüştürülmüştür. Kıyafetleri, vecdli raksları ve danslarıyla eski Türk kam-baksıların, şamanların rollerini sünni olmayan tarikatlere mensup Türkmen babaları tarafından devralınmıştır. Şamanizm ve Budizm geleneklerinin baskın olduğu Türkler arasında İslamiyet’i iptidai düzeydeki dervişler, Türkmen babaları yaymışlardır. Horasan üzerinden Türkistan’a dahil olan bu dervişler okudukları ilahiler, şiirler ile benimsenmiş, onlar eski şamanlarının, ozanlarının devamı olarak görülmüşlerdir. Her derde deva bulan, gaipten haber veren Türklerin eski şamanlarını hatırlatan Aslan Baba, Korkut Ata, Çoban Ata gibi dervişler İslam sonrasının keramet sahibi velileri olmuştur.

Korkut Ata şöyle tarif edilir; “Resul Aleyhisselam zamanına yakın Bayat boyunda Korkut Ata dirler bir er koptu. Oğuz’un ol kişi tamam bilicisiydi. Ne dir ise olur idi. Gaybtan dürlü haber söyler idi. Hak Teala onun gönlüne ilham ider idi. Korkut Ata kavminin müşkilini hal ider idi. Her iş olsa Korkut Ata’ya danışmayınca işlemez idi.” Yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen bu zat Oğuz boylarının kahinidir. Gaybtan ve gelecekten haber vermesi şamanlara ne kadar benzediğini gösterir.

Yine Türk sufi tarikatlarının en eskisi olan ve de Nakşiliğin ilk hali olan Yesevîlikte zikr-i erre (bıçkı dansı) denen zikir ve sema tarzı, Türklerin eski rakslarının devamıdır. İslamiyet öncesi Türk rahip-şairlerinin İslamlaşmış şeklinden başka bir şey olmayan Ahmet Yesevi’nin kurduğu Yesevîlik eski Türk paganizminden çok şeyler almış ve ayinlerinde eski göçebe örfüne ve şaman ayinlerine uygun kadınlı-erkekli zikirler yapmıştır. Okuma-yazma bilmeyen konar-göçerlere, alışık oldukları mistik yoldan İslam’a dahil edilmişlerdir. Yesevilik’te kadim Buhara Budizminin etkilerini de göz ardı etmemek gerekir. Yeni veliler birçok yönden Budist rahipleri andırmaktadırlar. Netice de Türkler yüzlerce yıl Budist olarak yaşamışlardı.

Özetle bölge zaten İslam öncesinden mistik bir zemine sahipti. İslam öncesi benimsenen tüm dinler de zaten mistik bir karaktere sahipti. Yani bölgenin yüzünü tasavvufa yöneltmesi için tüm şartlar hazırdı.

 Türkler önce mistik/sufi oldular, sonra da İslam’ın dönüştürücü gücüyle olabildikleri kadar Müslüman oldular. Mistik İslam denilince ilk akla gelen Ahmet Yesevî, Kitabî İslam’ı Şifahi İslam’a dönüştürmüştür.

------------------------------

Kitabi olmayan Türk halk İslam’ında (kültürel folk İslam’da) pek medrese mezunu fakihler, kelamcılar bulunmaz. Türk halkı âlimlerin peşinden değil dervişlerin peşine takılmıştır.

Anadolu’da İslam’ın sosyal yaşantı ve kültür temelinde iki değişik görünümü vardır. Birincisi medrese İslam’ıdır. İkincisi ise, kısmen mitolojik inançlarla karışık “Halk İslam’ı” (Folk, Kültürel İslam’dır).

Halk İslam’ının da iki alt versiyonu vardır. Birincisi; Sünni tarikatlar, diğeri; heterodoks kabul edilen bugünkü Alevi-Bektaşi kesimlerce temsil edilen şeklidir.

Heterodoks İslam’ın Orta Asya, Orta Doğu’daki kadim dini ve mistik kültürlerle çok sıkı bağları vardır. Heterodoks Türk İslam’ı; Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar geniş bir zaman ve mekân sürecinde Şamanist Türklerin bazı inançları ile diğer dinlerin ve mistik kültür kalıntılarının, yüzeysel bir İslam ile harmanlanmasıyla oluşmuştur. Türk Müslümanlığı, çoğu kere İslam’ın temel esaslarının ve hükümlerinin bir hayli dışında mitolojik ve geleneksel unsurlarla, hurafelerle örülmüş olarak Anadolu’ya gelmiş ve bu yapısıyla Anadolu’yu İslamlaştırmıştır.

Mâverâünnehir’deki Sünni İslam çevreleriyle temasta bulunan Türkler Sünni-Hanefi inanç esaslarını benimsemiştir. Buna mukabil Horasan, Azerbaycan gibi İran kültürünün yahut eski Türk inançlarının hâkim bulunduğu Orta Asya bozkırlarından gelen konar-göçerler ise İslam öncesi inançlarını büyük ölçüde devam ettirmişlerdir.

Eski Türklerde “şaman/ kâm”; doğaüstü güçlere sahipti. Cinleri kovar, büyü bozar, tılsımlar yapar, göğe çıkar, aslana biner, ateşe girer ve çeşitli hokkabazlıklar bilirdi. Türklerin yeni dinlerinde Şaman kültü aynen devam etmiş, sadece şamanın adı değişmiş, eren, ermiş, veli, şeyh, alevi dedesi vs. oluvermiştir.

Heterodoks İslam anlayışı Mesiyanik (mehdici) bir karakter sergiler. Bu inanç, ilahi yetki sahibi, karizmatik bir şahsiyet inancına sahiptir. Babai isyanlarında bu karakter çok belirgindir. Türkmen Babaları, Türkmenlerce, ilahi kurtarıcı olarak kabul edilmiş, öldürüldüklerinde bile ölümüne inanılmamıştır. Bu mehdici anlayış, çok kısa bir süre içerisinde Şahkulu (1511), Nur Ali Halife (1512), Bozoklu Celal (1520), Baba Zünnûn (1526) gibi Osmanlı merkezi idaresine karşı ihtilalci mesiyanik hareketlere dönüşmüştür. Babailer, Selçuklu kuvvetlerini on iki defa yenilgiye uğratmışlardır.

Bu heteredoks dini anlayış şu üç temel inancı beraberinde bulundurur; Hulul, (Allah’ın insan suretinde görünmesi), Tenasüh, (ruhun öldükten sonra bir başka bedende yeniden doğması) ve Don değiştirme (ruhun sağken bir biçimden başka bir biçime yahut bir kalıptan başka bir kalıba geçmesi).

Şamanların gösterdiği olağanüstülüklerle ilgili anlatılara baktığımız zaman evliya kerametlerine dair anlatılanların bir benzerleriyle karşılaşırız. Anlatılanlara göre onlar; Ateşte yanmaz, kuşa, ayıya, kurda dönüşebilir, suyun üstünde yürür, cansız nesneyi canlandırır, öldükten sonra kavmini korur, ölüp- dirilebilir, ölmüş bir insanı, hayvanı diriltebilir. Gökyüzüne çıkar, yeraltı dünyasına iner, hastalık yapan ruhlarla savaşır. İstediği şey verilmezse büyükbaş hayvanlara ölüm getirir, hayvanlara, bitkilere hükmeder, hastalıkları iyileştirir. Hastalığı, temas ederek insandan hayvana geçirebilir. Karşısındaki insanın geçmişini, geleceğini, aklından geçenleri bilebilir. Uçarak gidip-gelir. Ateşin üzerinde çıplak ayakla yürür. Kayıp nesnelerin yerini bilir. Seli durdurur. Aynı anda yedi yerde olabilir. Gökteki ve yeraltındaki tanrılarla, kutsal ruhlarla görüşür.

Hatta Dede Korkut hakkında anlatılan menkıbevi hikâyeler, Türklerin şaman sıfatlarını ona aynen verdiklerini gösterir. ‘Dede Korkut gaybtan, gelecekten haber verirdi. Allah’ın ilhamlarına mazhardı. Söylediği her şey gerçekleşirdi. Kavminin sorunlarını çözerdi. O kendisine danışılmadan iş yapılmayan bir ulu hazret idi.’

Evliya menakıpnamelerini incelendiğinde; Şamanlar hakkında anlatılan efsanelerin benzerleri Anadolu dervişleri için de anlatılmaktadır.

Ahmed Rufâî hakkında anlatılan ateşe girmek, vahşi hayvanlara binmek, yılanlarla oynamak ve diğer hokkabazlıklar eski Türk şamanları hakkında anlatılanlarla aynıdır. Baba İshak, Sarı Saltuk, Barak Baba gibi kimseler bir dervişten ziyade bir Şaman büyücü/ Kam veya Şaman’ı andırmaktadır.

Şamanların en önemli görevlerinden biri de ayinler yaparak hastaların vücuduna giren cinleri ve kötü ruhları kovmaktır.

Bugün de Şamanist işlemler İslami bir kılıkta aynı şekilde devam etmektedir.

Günümüzde Anadolu’da da okuyup üflemek, ip bağlamak, muska yazmak vs. usullerle hastalık tedavi etmeye çalışan kimseler gerçekte Şaman kalıntısı kimselerden başka bir şey değildirler. Anadolu’da cinci adıyla bilinen ve hastaların vücuduna girdiğine inanılan cinleri kovarak yahut emrindeki cinlerle geleceği ve gaybı keşfederek birtakım kehanetlerde bulunan kişiler tipik şamanların devamıdırlar.