3 Eylül 2026 Perşembe

Şair Bejan Matur: öcalan çerçeve yasa çözüm süreci barış silah bırakma süreç Cansu Çamlıbel/31 Ağustos 2026

DEM Parti İmralı Heyeti’nden Avukat Faik Özgür Erol’un geçtiğimiz günlerde gazetecilerle bir sohbet toplantısında, devletin Abdullah Öcalan ile yürüttüğü “çözüm” sürecine “yeterli entelektüel desteğin” olmadığına ilişkin sitemi hak ettiği dikkati çekti. Belki de bugüne kadar tarafların hedeflemediği ya da çok da umursamıyormuş göründükleri “toplumsallaşma” meselesi tam da bu hattan biraz olsun ilerleyebilir. Sürecin neden yeterince destek görmediğine ilişkin sebepler apaçık ortadayken sitemin “süreç sanki uzay boşluğunda, ülkedeki istibdat ortamından bağımsız ilerleyebilirmiş” gibi bir önerme üzerinden yapılması sorunlu olsa da tartışmanın kendisinin kıymetli olduğunu düşünüyorum. Tam bu yüzden sadece bu süreçte değil, on küsur senedir bir suskunluk içinde olan Bejan Matur’u tartışmaya katkı sunması için davet ettim.

Bejan Matur, Maraşlı Kürt Alevi bir şair ve yazar. Kimliğine dair sıfatlarını hatırlatmamıza gerek kalmayacak günlerin hızlı gelmesini diliyor ama bugün için hâlâ bu sıfatlarını hatırlatmayı konuşmamızın çerçevesinin anlamlandırılması açısından elzem görüyorum.

Bejan Matur, Oslo ve 2013-2015 süreçlerinde siyasete dair çok söz söylemiş, yazmış ve toplumsallaşma zeminine katkı sunmaya çalışan kanaat dünyasının bir parçası olmuş bir isim. 2010 yılında yayımladığı “Dağın Ardına Bakmak” kitabı dağa çıkan gençlerin propaganda dilinden arındırılmış kişisel hikayelerinin ana akımda anlatılması yönündeki ilk deneme olduğunu söylemek sanırım abartılı olmayacaktır. 15 sene önce kaleme alınan kitaba daha geçen ay İmralı’da Öcalan tarafından referans verildiğini de yalanlanıp yalanlanmadığını tam anlayamadığım 20 Temmuz tarihli “görüşme notlarında” gördük.

Bejan arkadaşım, uzun suskunluk döneminde ne tür haksızlıklara ve linçlere maruz kaldığını biliyorum. Ama konumuz bu değil. Kürt kanaat alanında yekpareliğin, neredeyse ‘tek sesliliğin’ hâkim olduğu bir ortamda siyaseten her daim özerk ve bağımsız kalmaya çalışmış bir Kürt şairin, yaşananları “politik doğruculuk” sınırlarının dışında kalarak yorumlamasının ortalıktaki “söz”e anlamlı bir katkı olacağını düşündüm. Daha önce söz söylediği için çok da incinmiş olsa da yine yürekli bir yerden topa girdi.

“Ben politik terminoloji kullanmam, asla sloganlarla konuşmam ama şiirim son derece politiktir, kökü doğduğum coğrafyadaki trajedilerdedir”

-Tarihi biraz geriye saralım ve 2010 yılına dönelim. 2010’da bizim henüz devlet ile PKK arasında gizli bir “Oslo görüşmeleri” süreci olduğundan haberimiz yok. Ama o dönem Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül İran ve Çekya ziyaretlerinden dönerken uçağındaki gazetecilere Kürt meselesi bağlamında “iyi şeyler olacak” dediği için biliyoruz ki “bir şeyler pişiyor”. Senin “Dağın Ardına Bakmak” kitabın tam o aralıkta çıktı. Ve çok büyük ilgi gördü. Çünkü Türkiye’de kamuoyu belki de ilk kez, PKK’lıların neden PKK’lı oldukları gerçeğini devletin ya da PKK’nın diliyle anlatmayan bir şey okuyabildi. Ve şair Bejan Matur, şiirinin ötesine geçen bir deneme yapıyordu sanki o kitapla…

Kitabı, Türkiye’nin Kürt meselesine klişelerin ötesinde, sloganlar ve propaganda ile konuşmayan ve tamamen insanı merkeze alan, yepyeni bir bakışla oluşturdum. Evet o dönem düzenli gazete yazıları yazıyordum. Ve yazdıklarım, dil ve kavrayış açısından “normal gazete yazısı” diyebileceğimiz yazılar değildi. Felsefe, antropoloji, sosyoloji gibi pek çok disiplinden beslenen katmanlı bir dil kullanıyordum. Ben şiirimde politik terminoloji kullanmıyorum. Asla sloganlarla konuşmuyorum. Buna rağmen yazdığım şiir son derece politiktir. Çünkü başından itibaren hep “bir yerden” konuşan bir şiiri yazdım, derdi olan bir şiirdi bu. Türkçe şiir kanonunun içinde bambaşka bir yere oturuyordu yazdıklarım ve bu çok erken fark edildi zaten. Hatta ilk şiir ödülü verilirken İzmir'deki ödül töreninde Mehmet H.Doğan “Bu şiir nereden geliyor diye baktım? Nazım’a gittim, yok. Cemal Süreya’ya gittim, yok. Ahmed Arif’e gittim, yok. Hazır şairi buradayken ona soralım” demişti. 28 yaşında ilk kitabını çıkarmış, ödül almış biri olarak böyle bir soruya elbette hazır değildim. O gün o soruya cevap olarak “Bu şiirimin köküne, nereden geldiğine dair bir bağ kurmak istiyorsanız doğduğum coğrafyaya, orada yaşanan tarihe, hafızaya, orada üzeri örtülen gerçeklere, yaşanan trajedilere bakın. Benim şiirimin kaynağı o gerçeklerdir” demiştim. Sonrasında da bütün yazma yolculuğum aynı şekilde devam etti. Başlangıçta şiirle, sonra yazılarla ve kitapla bunu devam ettirdim.

“Zaman’da onlarla aynı fikirleri paylaşmamanın konforuyla hareket ediyordum ama ne zaman ki sansür yapmaya kalktılar, istifa ettim”

-Peki günlük siyasi yorum yazmak için bir mecra olarak neden Zaman gazetesini tercih ettin ve sonra neden ayrıldın?

“Neden Zaman?” hep soruldu. Orada yazdım çünkü o dönem fazlasıyla özgür bir platform sunulmuştu. Onlarla aynı fikirleri paylaşmamanın konforuyla hareket ediyordum. Nasılsa onlardan farklıyım, benzemem mümkün değil. Ve sözümü söylemek dışında bir derdim, beklentim yoktu. Demokrat pek çok yazar yazıyordu orada. Türkiye’nin sorunlarını dert edinen ve sözü olan pek çok yazar oradaydı. Ama ne zaman ki sansür yapmaya kalktılar istifa ettim. Gazeteden ilk istifa edenlerdenim.

-Hatırladığım kadarıyla sansürledikleri yazın 8 Aralık 2011'de 34 Kürt sivilin İHA’larla bombalandığı öldürüldüğü Roboski Katliamı'na ilişkindi. Biz o zaman bu sansürü “hükümeti veya askeri koruma refleksi” olarak okumuştuk ama tabii yıllar sonra orada da bir “FETÖ parmağı” olduğu iddiası gündeme geldi. O dönemde sana sansür talebi doğrudan Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’dan mı gelmişti?

Sınır politikalarını ve devletin vatandaşına uyguladığı oransız güç kullanımını eleştiren bir yazıydı. Yazıma sansür yapmak istediler, ben de kabul etmedim. Sansürlü haliyle yayınlandı yazı. Ve ben yazının baskıya girdiğinden emin olduktan hemen sonra telefon edip “istifa ediyorum” dedim. Tabii uzun süre kabul etmek istemediler istifamı. Ben de geri dönmedim.

-Bu konuşmaları Ekrem Dumanlı'yla mı yaptın?

Hayır, editörle. Ama sansürü “Ekrem Bey'in ricası” şeklinde açıklamıştı editör. Sansür yapmak zorundalarmış. Ben de sansürü kabul etmedim. Ve istifa ettim. O güne kadar istediğim her şeyi yazabiliyordum. Hiçbir zaman sansür olmamıştı. O açıdan rahattım. O dönem Radikal’de de yazabilirdim. Ama dediğim gibi “demokrat” diyebileceğimiz yazarlara sunulan sansürsüz, özgür platform o dönem için sözünüzü söylemeniz açısından önemliydi.

“Bu işlerin taktik olduğunu maalesef sonradan fark ettik, tek tesellim bunu ilk hissedip istifa edenlerden oluşum”

-Sen de “yetmez ama evet”çi miydin? Bunu şu açıdan soruyorum, Fethullahçılar için o dönemde toplumun çarpan etkisi yüksek gruplarını ve kanaat önderlerini kendi farklı ajandası için müttefiklik ilişkisi içinde tutmanın ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. O dönemde bunun farkında olmayanlar vardı. Sen konunun ne tarafındaydın duruş olarak? Şunu da hatırlatayım; 2011 referandumu Kürt siyaseti içerisinde de bir bölünme konusuydu. Kürtler arasında da “yetmez ama evet”çiler vardı. Hatta sen o dönemde bu bölünme üzerine de yazıyordun.

Ben “yetmez ama evetçiler”den değildim. O listede hep adım varmış gibi ifade ediliyor ama bu doğru değil. Bu işlerin taktik olduğunu çoğumuz maalesef sonradan fark ettik. Bu konuda teselli bulduğum tek şey bunu ilk hissedip istifa edenlerden oluşum. Bunu ilk hissedenlerden biriydim. Roboski’den sonra orada olmamam gerektiğini çok derinden hissettim. Kendi açımdan şunu söyleyebilirim; her zaman orada da başka yerde de inandığım şeyleri yazdım. Nerede yazdığınıza dair tartışma, bugünden bakınca anakronik oluyor. Neden orada yazdığını bugünden sorduğunda elbette söylenecek ve pişmanlık duyulacak çok şey var.

“Milliyet okuru ‘daha hafif’ yazılarıma dâhi tahammül edemedi; kovuldum ve hatta yazımı koymadıklarını bile söylemediler”

-Aynı dönemde İbrahim Kalın da yazıyordu düşünürsen.

Farklı görüşteki pek çok insan yazıyordu. Hrant Dink de yazıyordu. Yani benim sevdiğim yazarlar vardı orada. Ayrıca Milliyet’le Zaman'ı karşılaştırdığım zaman, Zaman’da çok daha sert yazılarım çıkmıştı. Sonrasında Milliyet’te yazmaya başladım ve toplam beş altı yazı belki ancak yazabildim. Milliyet okuru çok daha hafif yazılarıma tahammül edemedi. Bırakın yönetimi, okurlar gazeteyi arayıp “Neden bu kadına böyle yazılar yazdırıyorsunuz?” diye şikâyet ediyordu. Milliyet’ten kovuldum. Hatta yazımı koymadıklarını bile söylemediler.

“2013-2015 sürecinin çökmesiyle beraber biz fanilerin söylediklerinin ve yazdıklarının çok da etkili olmadığını maalesef tecrübeyle yaşadım”

“Bu da benim şair ruhumu incitti, geri çekilmemdeki en önemli sebep budur”

“Siyasetin dinamikleri değişmiş olabilir ama benim durduğum yer değişmedi”

-Zaman ve Milliyet deneyimlerinden sonra “Ben artık güncel siyasete değen hiçbir şey yazmayayım” noktasına mı geldin? O bir karar mıydı yoksa mecra kalmadığını düşündüğün için bir anlamda bir zorunluluk muydu?

Evet, bir karar. Ben siyasetçi değilim. Akademisyen de değilim, gazeteci de değilim. Ben bir şairim, yazarım. Ve ben bu konulara her zaman insanı ve duyguyu merkeze koyarak bakıyorum. Benim siyasete bakışım da öyleydi. Toplumun çelişkilerine, yaşanan sorunlara hep bir duygu perspektifinden baktım. “Dağın Ardına Bakmak” da zaten öyle bir kitaptı. Oradan bakan biri olarak siyasetin tabii ki karmaşıklığının ve orada dönen oyunların çok da farkında olmadan, romantik diyebileceğim, naif bir saikle yazıyordum. Fakat 2013-2015 dönemindeki sürecin çökmesiyle beraber aslında biz fanilerin yazdıklarının, söylediklerinin günün sonunda çok da etkili olamadığını maalesef tecrübeyle yaşadım. Çok büyük bir samimiyet ve ideal düşüncelerle taşın altına gövdenizi uzatarak söylediğiniz sözün o kaosta nasıl görünmez kılındığını görmek benim şair ruhumu incitti. Geri çekilmemdeki en önemli sebep budur. Kürt meselesi kadar komplike, karmaşık, global denklem içinde çok önemli bir yere oturan, devasa bir sorun bugünden yarına zaten çözülemiyordu, çözülemeyecek de.

Sözümü ve kimliğimi zaten şiirde güçlü bir biçimde ifade ediyor ve görünür kılabiliyordum. Meseleye bakışım ve durduğum yer hiçbir zaman değişmedi. Geçmişte olduğu gibi konunun özü benim için barış ve eşitliğin sağlanmasıdır. Ve sözümü bunun sağlanması için söylüyorum ve söylemeye devam edeceğim. Siyasetin dinamikleri değişmiş olabilir ama benim durduğum yer değişmedi.

“Zamanın akışı pek çok şeyi değiştirdi, Kürt sorununun global denklem içinde oturduğu yer de değişti; ama çözüm ihtiyacı değişmedi”

-Tabii Türkiye’de iktidarın durduğu yer de bölgesel denklem de dramatik olarak değiştiği için bugünkü süreç de doğal olarak bambaşka bir hatta ilerliyor. Çok daha hiyerarşik, bürokratik, topluma minimumda değen bir müzakere süreci yürüyor devlet ile Öcalan arasında.

Zamanın akışı, tarihin akışı her şeyi değiştiriyor. Dünya değişiyor, insanlar değişiyor. Pandemiden sonra görünür hale gelen şu; bizi birleştiren bağların çözülmesini, medyanın ve tüm kurumların olumsuz yönde değişmesini maalesef izliyoruz ve yaşıyoruz. Çok şey değişti ama Kürt sorununun çözümüne ihtiyaç olduğu gerçeği değişmedi. Çözüm ihtiyacı var. Bu sadece biz böyle istiyoruz diye değil. Bence Kürt sorunu, global denklem içinde oturduğu yer açısından şekil değiştiriyor ve çözümü dayatan dinamikler de bununla ilgili diye düşünüyorum.

-Zaten bu sürecin tüm aktörleri de bunu çok net başından beri tarif ediyorlar. Bölgesel gelişmelerin bunu taraflara dayattığı çok net evet. Ama senin referans noktası olarak aldığın “barış” ve “eşitlik” kavramları devletin şu ana kadar masaya koyduğu çerçeve içinde yok. Ekim 2024’ten beri “barış”tan zaten asla söz edilmedi. Anayasal “eşitlik” mevzusunun ise Kürtlere ne şekilde ve hangi koşullarda geleceği hâlâ muğlak. İktidar partisinin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın duruma göre pozisyon alma ve tüm diğer aktörleri kendi çıkarlarına uygun noktaya neredeyse “döve döve” getirme pratiği, senin hayalin kurduğun “barış içinde” ve Kürtler dahil tüm yurttaşların yüzde yüz “eşit” hissettiği ülkeye götürür mü?

Şimdi her şeyden önce şunu hatırlamamız gerekiyor; şu an içinde olduğumuz silahsızlandırma süreci işin aslında bürokratik yanı. Sonuçta silahsızlanma dediğimiz şeyi silahlananla yaparsın. Barışı savaşanlar yaparlar. Ben barış süreçleri üzerine çalışan biriyim. DPI (Democratic Progress Institute) ile geçmişte çatışma yaşamış ve barışı sağlamış yahut sağlamaya çabalayan pek çok ülkeyi ziyaret ettik. Rahmetli Kadir İnanır’ın da olduğu heyetlerle Filipinler’e, Güney Afrika'ya, İrlanda’ya gittik.

-Sen hâlâ DPI’ın ‘Uzmanlar Kurulu’ndasın, değil mi?

Evet. Bütün o çatışma çözümü ve barış inşa süreçlerini izleme şansımız oldu. Gördüğümüz şuydu; bu tarz etnik, dini çatışmaların çözümü bugünden yarına kolaylıkla olamıyor. Katman katman teknik boyutu olan, kapalı kapılar ardında yürütülen boyutları olan, kamuoyu ile paylaşılan yanları olan karmaşık süreçler bunlar. Bazen akamete uğruyor, bazen olumlu ilerliyor. Olumlu dediğiniz ve barışa en çok yaklaştığınız pik noktada bir bakıyorsunuz, rüzgâr tersine dönmüş. Bu işin maalesef doğasında olan bir gerçek. O nedenle, yüz yılı aşkın bir süreye yayılan, bu kadar komplike, birden fazla ülkeyi ve aktörü ilgilendiren devasa bir konuyu kolaylıkla çözecek sihirli bir formül yaratmanın kolay olmadığını herkes gibi ben de görüyorum. Kimsenin elinde öyle bir sihirli çubuğun olduğunu zannetmiyorum. Barış süreçlerine bir inşa süreci olarak bakmak gerekiyor. Maalesef zamana yayılan ve ağır ilerleyen süreçler.

“Evet, terminoloji farklı kurulabilir ama ben masanın yanlışlarını dikkatle izleyip eleştirmekten vazgeçmeden destek vermekten yanayım”

-Sence bu süreci hakikaten de MHP lideri Devlet Bahçeli mi başlattı?

Tabii ki Bahçeli de Öcalan da işin içindeler ama bunlar bir günde olan şeyler değil. Öncesinde akamete uğramış sürecin biriktirdiği tecrübe ve kök tümden yok olmuş olamaz. Orada duran gerçeklerin üzeri örtülmüş olabilir. Şu anda tekrar açılmaya çalışılıyor. Senin de dediğin gibi terminoloji farklı kurulabilir. Benim konuya bakışım şu; ben barışa inanan biriyim. Er ya da geç barışın olacağını ümit eden biriyim. Evet, hepimizin sonsuz inandığı, içinde olduğu o dönem büyük hayal kırıklığı yarattı ve sürecin çökmesiyle herkes enkazın altında kaldı. Ama biraz tarih ve siyaset bilen biri şunu çok iyi bilir; yüzyıl başına gidin, Cumhuriyet’in kuruluşunun öncesine, Ermeni meselesine gidin. O dönemde de büyüyen, umut bağlanan toplumsal barış ve anayasa umutları var. Tam adalet ve eşitlik fikrinin filizlendiği, çiçeklendiği, yükseldiği dönemin hemen arkasında ise tersine dönen rüzgarlar var. Tarihin akışı maalesef sarmallar halinde. İşte tam bu noktada konuyu çok kişiselleştirmeyip, kendi kişisel hayal kırıklıklarını meseleye projekte etmeden bakmaktan yanayım.

Barışa inanan biri olduğum için de kurulan masanın tüm yanlışlarını dikkatle izleyip, eleştirmekten vazgeçmeden destek vermekten yanayım. Yani bu sürecin içinde taşıyabileceği olumlu dinamiklere inancını kaybetmeden, içinden bir demokratik imkân yaratma ihtimali varsa ona destek vermeyi, tümden karşısına geçmek yerine bu temkinli desteği ifade etmeyi doğru buluyorum. Masa devirmek kolay, kurmak zordur çünkü. Ve masa devrildiğinde insan hayatıyla bedeli ödenen trajediler eksilmiyor çünkü.

“Faik Özgür Erol’un entelektüellere siteminde sanki insanların gerçek fikirlerini merak ediyorlarmış gibi bir ton var”

“İnsanların sansürlü değil gerçek fikirlerini gerçekten merak ediyor olsalardı zaten o fikirler kamuoyunda konuşuluyor olurdu; öyle bir ortamda değiliz”

-İmralı heyetinden Faik Özür Erol’un Türkiye’deki entelektüel camiaya olan sitemi üzerine çıkan tartışmaları takip edebildin mi? Bana kalırsa bu sitem ya da eleştiri tüm kanaat dünyasına dönük değil, sitemin hedefinde daha ziyade bugüne kadar tarihsel olarak Kürt siyasi hareketinin yanında duran, dostu olan liberal ya da sosyalist soldaki çarpan etkisi yüksek kişi ve kesimler var. Onların mesafeli halini mesafeyi sen nasıl okuyorsun? 2000'lerde 2010'larda hep “Türkiye'de demokrasinin yolu Kürt sorununun çözümünden geçer” dedik. Ama bugün Kürt sorununun çözümüne doğru bir yola girilmişken, Türkiye bizzat mağduru olanların 12 Eylül’le kıyasladığı bir rejime doğru evrilmiş durumda. Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, Can Atalay, Çiğdem Mater, Mine Özerdem gibi “siyasi tutuklular”la ilgili AİHM ve AYM kararları uygulanmıyor. İşte genç komedyen Deniz Göktaş bir bahane yaratılarak cezaevinden salınmıyor. Bunlar yaşanırken normalde barış için koşacak herkesin endişeli ya da kuşkulu olması çok da normal değil mi?

Bu sitemde tuhaf bir biçimde, sanki insanların gerçek fikirlerini merak ediyorlarmış gibi bir ton var. Aydın ya da entelektüeller gibi bir sınıf tanımı yapmak çok doğru gelmiyor bana, biz buna “sözü olan insanlar” diyelim. Bence soru şu; her şeye rağmen sözü olan insanların “gerçek fikrini” mi merak ediyorlar yoksa “resmi fikrini” mi?

-Aradaki fark nedir?

“Resmi fikir” derken bir insanın diğer bedel ödeyenler kervanına katılmamak için sarf edeceği sansürlü fikri kastediyorum. Yani birileri bu konuda sözü olan insanların gerçek fikrini merak ediyor olsaydı, o gerçek fikirler zaten kamuoyunda görünür, konuşulur olurdu. Öyle bir ortamda değiliz. Atmosfer aynı değil. Her şey gibi sözün söylendiği zemin değişti. Sözün değeri, ederi değişti.

“Sürece şerhsiz destek sorun üretecek bir konu”

-Bu sitemin/eleştirinin yöneltildiği kanaat camiasının “gerçek fikri”nin duyulması istenmiyorsa o hâlde bu sitemin asıl mesajı nedir?

“Gelin, destek verin sürece” diyorlar.

-Şerhsiz bir destek yani…

Şerhsiz destek doğası gereği sorun üretecek bir konu.

“Faik Bey’in sitemi fazla nahif ve duygusal; bunca bedel ödemiş ve hâlâ cezaevinde yatan insanlar varken koşulsuz destek beklemek ne kadar adil?”

“Böyle bir dönemde aydınlara yapılacak sitemin biraz daha hakkaniyetli olması gerekir”

- Şerhsiz destek istemek gerçekçi mi ki zaten?

Faik Bey’in sitemi fazla nahif ve duygusal geliyor kulağa. Bu zeminde bu duygusallığın ne anlamı ne de gereği var. Aydınların desteği ile ilgili yaşanan tartışma da zaten bu anlamsızlığın, çelişkinin yarattığı bir tartışma. Bir de bunca bedel ödemiş ve suçsuzluğu uluslararası mahkemece kanıtlanmış, hak ihlali kararlarına konu olmuş, suçsuz yere hapiste tutulan başta sevgili Osman Kavala, Necati Özkan ve Selahattin Demirtaş örnekleri varken, entelektüel ve aydınlardan koşulsuz destek beklemek ne kadar adil? Türkiyeli aydınların kimi sürgünde, kimi hapiste, kimi depresyonda evinden çıkamıyor. Aydınlara yapılacak bir sitemin en azından böylesi bir dönemde biraz daha hakkaniyetli olması gerekmez mi?

“Barış akademisyenleri sadece işlerini kaybetmedi; vatanlarını, duygusal bağlarını kaybettiler”

-Çatışmaların ve hendek operasyonlarının sonlandırılması için hazırlanan 11 Ocak 2016 tarihli “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza koyan akademisyenlerin durumu da malum. “Barış Bildirisi” nedeniyle 822 akademisyen hakkında “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla dava açıldı. Akademisyenlerin bir bölümü 15 aydan üç yıla kadar değişen hapis cezalarına çarptırıldı. Beş yüzden fazla akademisyen KHK’larla görevden uzaklaştırıldı. Takip edebildiğim kadarıyla Ağustos 2026 itibarıyla mahkeme kararıyla işine dönen akademisyen sayısı sadece 16 oldu.

Elbette onları da unutamayız. İnsanlar işlerini kaybetmediler sadece, vatanlarını, bulundukları duygusal zemini, bağları kaybettiler. Toplumdan gelen o coşkulu, ümitli enerjinin akıtılabileceği bir alan yok ki söz oluşsun. Maalesef hepimiz aynı burkulma ve ümitsizlik içinde küllerin arasından kelimelerimizi seçerek konuşabiliyoruz.

Barış Akademisyenleri, Ocak 2016'da, 2 binden fazla akademisyenin imzasının yer aldığı "Bu suça ortak olmayacağız" bildirisinin ardından üniversitelerden ihraç edildi ve haklarında davalar açıldı

“Toplumda da maalesef coşku yok; Kürt illerinde ise itirazın rengi değişmiş, parçalı hâle gelmiş”

-Toplumda coşku var mı?

Maalesef, toplumda da aynı şekilde bir coşku göremiyoruz.

-Sen bildiğim kadarıyla bu yaz Maraş başta olmak üzere yine Kürt illerinde uzun zaman geçirdin. İzlenimlerin ne yönde?

Oralarda da itirazın rengi değişmiş ve parçalı hale gelmiş gibi. Sanki sorun bürokratik düzeyde çözülürse ve kan akmaz, ölümler sonlanırsa itirazlar sonlanacakmış gibi bir hal. Kesin olan kimse çatışma istemiyor. Yani Kürtlerin daha fazla ölerek kazanabilecekleri hiçbir şey yok duygusu yerleşmiş gibi.

“‘Bundan sonra ne olacak?” sorusu güçlü bir şekilde ortada duruyor; şerhsiz bir desteğin Kürtleri de ülkeyi de daha iyiye götürmeyeceği açık”

-Bu aşama için zaten toplumun büyük bölümü aynı yerde; kan dökülmesin ve ölüm olmasın. Ama zaten soru işaretleri de bu aşamadan sonra olacak ya da olmayacaklarla ilgili değil mi?

“Ne olacak sorusu?” elbette güçlü bir şekilde ortada duruyor ve sorulmalı. Ve şerhsiz bir desteğin Kürtleri olduğu gibi, tüm ülkeyi daha iyiye götürmeyeceği bu kadar açıkken.

“Silivri ile İmralı yarıştırılacak şeyler değil; demokrasinin yolu demokrasi mücadelesi verilen her yerden geçer”

-Ama zaten konuştuğumuz “sitem” tümden karşısında geçen ve zaten geçmeleri beklenen milliyetçi ya da ulusalcı kesimlere dönük değil. İyi ya da kötü elli atmış senedir Türkiye’nin demokrasi güçleri arasında yer almış barış yanlısı kesim. Şimdi bu kesimlerin Silivri’deki davalarda izlediğimiz hukuk katliamlarını mesela görmezden gelmesi mi bekleniyor? Tutanakların bazıları yalanlandı ama mesela Öcalan’ın “Demokrasinin yolu Silivri’den değil İmralı’dan geçiyor. Özgür Özel’e iletin” şeklindeki ifadesine bir yalanlama gelmedi, geldiyse de ben görmedim.

Bu yarıştırılacak bir şey değil ki. Demokrasinin yolu, demokrasi mücadelesi verilen her yerden geçer.

-Öcalan’ın İmralı görüşmelerinde söylediklerinden kısaltılmış metinler aylardır ortalıkta dolaşıyor. Sen de metinlerin çoğunu görmüşsündür, okumuşsundur diye tahmin ediyorum.

Evet.

-Saatlerce süren görüşmelerin normalde tam dökümü olsa çok uzun olur metinler. Eklemeyi bilemem ama çıkartmalar olduğu, bazı bölümlerin atılarak servis edildiği muhakkak. Bu kısmını bir kenara koyarsak, sana göre metinlerde sözler Öcalan’ın otantik sözleri gibi mi?

Bunu bilemem.

“‘Dağın Ardına Bakmak’ kitabımdaki sözümün ve niyetimin İmralı’da da görülmüş olması hem de tam hedeflediğim yerden anlaşılması elbette değerli”

-Mesela 20 Temmuz 2026 görüşmesine ait olduğu söylenen metinde sana da atıf var, daha doğrusu “Dağın Ardına Bakmak” kitabına atıf var. Hatta doğrudan oradan okuyayım; “Kürtler hor görülme, insan yerine konmama halinde. Dillerini bile konuşamadılar. Devlet yetkilileri ‘Bu durumlar çok geride kaldı, bunlar ulusalcı faşist bir damarın işiydi. Bugün Türkiye’de Kürt olmak, Kürtçe yayın, sanat eserleri çok yaygın, çok da güzel örnekleri var’ diyorlar. Oysa bunun için büyük bedel ödendi. Hukukun tazmin edici bir yönü de olmalı. Sadece bir tarafın gazileri, yaralıları yok. Bejan Matur’un “Dağların Ardına Bakmak” kitabını okurken insan duygulanıyor. Oradaki kadınların hikayelerini… Çok acı yaşandı. Korkunç bir savaş yaşandı. Gencecik kadınlar erkekler. Bu acıların geride bırakılması için tarihi bir adımlar atılıyor. Bu bir al-ver meselesi değil. Bu, güncelde doğru bir buluşmayı gerçekleştirmektir.” Öcalan’ın İmralı’da heyetle çerçeve yasayı ve dağdaki PKK’lıların geri dönüşlerini tartışırken senin 15 sene önce yayımlanan kitabına referans verdiğinden haberin oldu mu?

Evet oldu. Sözümün ve niyetimin oradan da görülmüş olması elbette önemliydi. Hem de tam olarak hedeflediğim yerden anlaşılması. Çünkü meselenin özü orası. İnsanların yaşadığı acılar. Yaşadıkları acıların onların kimlik inşasında nelere yol açtığı. Ben meselenin köküne inip o gencecik insanların neden dağa çıktığına dair psikanalistik bir okuma yapmıştım. Çünkü bu aynı zamanda benim de hikayemdi. İçinde büyüdüğüm, cezaevinde yatarak bedelini ödediğim, 19 yaşında Ankara’da hukuk talebesiyken işkence gördüğüm…Bizzat kendi ailemden kayıplarımız vardı. Kuzenlerim, çocukluk arkadaşlarım hepsi bu yolda hayatlarını vermişlerdi. Yani son derece samimi, içerden bir duyguyla yazdığım bir kitaptı. Çünkü şunu derinden hissediyordum; geçmişten gelen büyük çatışmalarda fasit bir daire oluşuyor ve oradan çıkışın dili bir türlü kurulamıyor. Propaganda dilinden dolayı, ideolojik dilden dolayı konunun özüne inen bir duygudaşlık alanı oluşturan söylem kurulamıyordu.

“Ben kitapta üzeri propagandayla örtülmüş insanı görünür hâle getirmeye çalıştım; o kitabı yazdıktan sonra konferanslara korumayla gittim”

-Örgütün “gerilla” meselesini bir propaganda malzemesi olarak kullanmasından dolayı oradaki insan hikayelerinin bir biçimde gölgelendiğinden bahsediyorsun sanırım. Doğru mu anladım?

İdeolojilerin doğasında var. Karşıtlıklar birbirini besler. Bense o ideolojik dilden arındırıp, insanın saf hikayesine odaklandım. Kök hikayesine. Yani çocukluğundan itibaren bir insanın duygu evreni, kimliğinin nasıl şekillendiği, kendisine eşit ve özgür bir özne olarak toplumda nasıl yer bulamadığı. Ve bu durumun neticesinde dağa kadar onu götüren psikolojik dinamikler üzerineydi yazdığım kitap. Oradaki psikolojiye de odaklanan, son derece edebi bir üslupta yazılmış bir kitap. O zaman kitap çok satanlar listesine girdi. Medyada, akademiyada konuşuldu, tartışıldı. Pek çok konferans verdim. Konferanslara korumayla gidiyordum çoğu zaman. Yanımda sürekli bir koruma oluyordu. Çünkü insanlar hazır değillerdi o zaman.

-Devlet mi verdi o korumayı yoksa sen özel olarak mı tuttun?

Yayınevi ayarlamıştı. Çünkü konunun muhatabı olanlar mesela bir şehit yakını geliyor, “Sen nasıl gerillayla yan yana fotoğraf verirsin, sen nasıl onları bize iyi anlatırsın?” diye tepki gösteriyordu. Onların acısını derinden anlıyordum. Ve açıklamaya çalışıyordum. Konuyu anlamamızın önündeki engelleri işaret ediyordum. O fasit daireden çıkmanın, o ideolojik şeytanlaştırmayı kırmanın yolu ilk önce o kişileri kendi ideolojik kimliklerinden arındırıp kök hikayelerine bakmaktı. Ben kitapta üzeri propaganda dili ile kapatılmış olan insanı görünür hale getirmeye çalıştım. Orada yaşanan saf acıyı anlattım. Oradaki insani duygu dinamiklerini ve masumiyeti anlattım. Hepimizi buluşturacak olan insani hakikat en derinde duruyordu ama üstü kapalıydı, onu anlatmayı denedim.

-Öcalan’ın artık yeni süreçte resmi bir sıfatı bekleniyor. Yani en azından DEM Parti böyle olacağını açıkladı ama devlet tarafı bunu ne kadar hızlı yapar yapmaz bilemiyoruz şu an. Fakat biliyoruz ki bu süreçte kendisinin görüşmek istediği kişilerin İmralı’ya götürülmesinin bir biçimde önü açılacaktır. Öcalan seninle görüşme arzusunu dile getirirse, gider misin?

Bunu hiç düşünmedim. Sadece şu kadarını söylemek isterim, barışa katkısı olacak herkesin katkıda bulunması gerekir.

“Türkiye maalesef gerçeklerle hareket eden bir toplum olamadı, çarpıtılmış gerçekler üzerinden yol almaya çalışıyoruz; inşaatlarımız da şehirlerimiz de demokrasimiz de öyle…”

“Ama Anadolu insanının yukarıdan doğru cümle kurulduğu anda onunla uyumlanabilecek bir büyüsü var”

-Şimdi sana 15 sene önce kitabın yayınlanmasından sonra çıktığın bir Cüneyt Özdemir yayınında söylediklerini hatırlatacağım. Cüneyt soruyor; “Öcalansız bir çözüm yok mu?” Sen yanıt veriyorsun, “Sanmıyorum… Öcalan'ın çok büyük bir etkisinin olduğu kesin.” Sonra bir soru daha soruyor: “Önümüzdeki süreçte ne görüyorsun? Nasıl bir tablo bekliyor Güneydoğu'yu?” Sen de şunları söylüyorsun: “Karamsarım açıkçası. Yani o insanları dağdan indirebilecek bir zemini biz yaratamadık maalesef. Ne siyaset yaratabildi bunu ne de kamuoyu hazır. ‘Türk sorunu var’ diyoruz, doğru bir tespit bu. On binlerce insan ölmüş, köyler yakılmış. Böyle bir gerçekle yaşıyoruz ama kamuoyunun haberi yok.” Aradan geçen zamanda sana kalırsa Türkler bu işin psikolojik boyutunu hakikaten anladı ve anlamlandırabildi mi? Yoksa hakikatleri kabullenmiş olmasalar da “Aman kan dursun da…” gibi son derece pragmatist bir yaklaşım içindeler mi?

Türkiye toplumu maalesef gerçeklerle hareket eden bir toplum olamadı. Bizim tarihimiz yalanlarla dolu. Ve biz yani hakikati örten, dışlayan müdahalelere maruz kalıyoruz. Ben “Dağın Ardına Bakmak” kitabını aslında Türk okurlara yazdım. Kürtler zaten biliyor. Hatta bir Kürt okur bana bir imza gününde, “Bizi bir mahcubiyetten kurtardın. Kendimizi anlatabileceğimize dair yeni bir dil öğrendik bu kitaptan” demişti. O dönemki imza günlerinde üzerime yürüyen Türk okurlar oluyordu ama beni korumak için diğer Türk okurlar devreye giriyordu. Başta gerginlik yaratan, sert üslupla konuşan bazı okurların konferansın sonunda beni evlerine davet ettiği de oldu. Yani o karşılaşmamızdan ikna olarak çıkıyorlardı. Oradan şunu öğrendim, bir konu doğru anlatıldığında karşı taraf değişebiliyor. Ama dinlemeye ne kadar hazır taraflar? Bence bu üzerinde daha çok durulması gereken bir yönü konunun. Türkiye maalesef çoğu zaman çarpıtılmış gerçekler üzerinden yol almaya çalışıyor. Her konuda böyleyiz. İnşaatlarımız da öyle. Şehirlerimiz de. Dolayısıyla demokrasimiz de maalesef.

Türk tarafına gerçeklerin ne kadar anlatıldığı muğlak. Biraz da işin doğası gereği örtülü bir dil kuruluyor. Ama Türkiye toplumu aynı zamanda çok pratik ve kalpten düşünen doğası olan duygusal bir toplum. Yukarda doğru bir cümle kurulduğunda anında o doğruya uyumlanabilecek bir büyüsü var Anadolu insanının.

“Kimse şu an sihirli bir cümleyi cebinden çıkaracak durumda değil; ama toplumsal uzlaşı ve adaletin ülkeyi onaracağı da sır değil”

-Peki şu an doğru cümle ne olabilir sence? Özellikle de devlet Öcalan’ın zaten iki senedir oynadığı rolü resmen teyit ederek ona “meşru” bir konum vermeye hazırlanırken, Türklere kurulacak o sihirli “doğru cümle” ne olabilir? Türkiye sence bu eşiği nasıl atlar, atlayabilir mi?

Kimse sihirli bir cümleyi cebinden çıkaracak konumda değil elbette. Ama ülkenin, toplumun geleceği ve toplumsal uzlaşı ve adaletin nasıl bir iyileşme ve onarma getireceği konusu bir sır değil. Nobel ödüllü ekonomistlerin dışlayan değil, içeren, kapsayan politikaların ülkelerin ekonomisini nasıl büyüteceğine dair söyledikleri ortadayken. Kürt ve Türk barışının ülkeye kazandıracaklarına dair konuşmak ve bunu ısrarla vurgulamaktan vazgeçmemek gerekiyor.

Ayrıca daha acil vurgulanması gereken şiddetin sona erdirilmesi konusu var ki, bunun arkasında durmanın nesi sorun olabilir ki. Evet kan durmalı. Bu toplumun evlatları daha fazla bedel ödememeli. Ben bağımsız ve hiçbir ideolojiye yakın durmak istemeyen biri olarak tabii ki muhalif söylememi devam ettirirken hep şiddeti eleştirdim. Yıllar boyunca yazdığım bütün yazılar şiddet eleştirisi üzerineydi.

-Yani “PKK'yı eleştirdim” anlamında söylüyorsun bunu.

Kürt halkının eşitlik talebinin meşruiyetini savunup şiddeti eleştiriyordum evet. Ve şiddet tercihinde tutarsız bulduğum yanlara yazılarımda vurgu yapıyordum.

“Kandil’de kitaba kızanlar olduğu kadar sevenler olduğunu da biliyorum, hatta onlar da sonra benim kitaba benzer yayınlar çıkardılar”

“Öcalan bu noktada toplumun da örgütün de ilerisinde, kendi taraftarlarını da şaşırtan bir yerden konuşuyor”

-Kızdırıyordun da tabii Kandil’i. Kitabın da kızdırmıştı hatırlıyorum.

Kızanlar olsa da gizliden kitabı sevenlerin çok olduğunu biliyorum tabii. Çünkü alışılmış propaganda dilinin dışında konuşuyordu kitap. Hatta ‘dağın ardına bakmak’ çıktıktan sonra ona benzer yayınlar yaptılar. İnsanı, kadınları odağına alan benzer kitaplar çıktı. O açıdan aslında yeni bir dile nasıl ihtiyaç duyulduğunu da görüyorsun. Senin bu biraz önce sorduğun “Bu eşikte kurulacak doğru cümle ne olabilir?” soruna dönersek… Öcalan’ın bu noktada toplumun da örgütün de ilerisinde, kendi taraftarlarını da şaşırtan bir yerden konuştuğu görülüyor. Herkesi şaşırtan ve konuyu daha başka bir perspektiften kapsama kabiliyeti olan bir öznenin öneminin devlet çok farkında olmalı.

“Türkiye’de ‘bir lider kültü’ var; bu süreçte bunun avantajlı yanını görme taraftarıyım, çünkü savaşı ancak başlatan bitirir”

-Bir süredir Berlin’de yaşıyorsun. Malum Avrupa’da büyük bir Kürt diasporası var, Almanya da Kürt siyasi hareketinin kuvvetli olduğu yerlerden. Sürgündeki Kürt siyasetçilerden orada yaşayanlar da var. çerçeve yasa sayesinde onların büyük bölümünün Türkiye’ye dönmesi bekleniyor. Ancak anlıyoruz ki PKK’nın yönetim kadrosunun şu an için Türkiye’ye dönüşü gündemde de mümkün de değil. Öcalan’ın kendi jenerasyonundan olan ve bugüne kadar silahı yönetmiş kadronun bir biçimde bu süreçten dışlanması ya da pasifize edilmesi süreci sakatlar mı?

Tabii bu teknik konuya dair söyleyeceğim hiçbir şey yok. Sadece şunu söyleyebilirim; bizim toplumumuzda “lider kültü” denilen durumun ve etki alanının çok önemli olduğunu herkes gibi ben de görüyorum. Türkiye'nin bu gerçeği hem avantaj hem de dezavantaj maalesef. Ben bunun avantajlı yanını görmek taraftarıyım. Tepede olan, çok hızla tabana renk verebiliyor. Dolayısıyla bir enstrümana kumanda eden, lider konumundaki kişi bu denklemden çıkarsa asıl, parçalanma, dağılma ve kakafoni oluşur. O yüzden burada çok pratik bir konu var. “Ben hayattayken barışı yapmak istiyorum” diyen bir liderin sözü ciddiye alınmalı. Çünkü ancak savaşı başlatan savaşı bitirir. Böyle bir imkânı heba etmek işi daha da zora sokar.

Ayrıca Kürtlerin Türkiye'deki kapsadığı ve legal siyasetle daha da kapsayacağı alan müthiş bir canlılık ve dinamizm anlamına geliyor. Yani Kürt siyaseti silahlardan arınıp legal siyasete odaklandığında orada oluşacak nüfuz alanı hakkında peşinen negatif yorum üretmek doğru gelmiyor bana. Bilemeyiz. Toplumlar canlı organizmalardır. Ve tarihin akışı bazen boşluklar ve anlamsızlıklar üretse de vakti gelince en ölmüş zannedileni diriltebilir. Ben o insanların onlara yapıştırılan olumsuz sıfatlardan arınmış hâlde siyasete dahil olduklarında tüm coğrafyanın kaderini olumlu etkileyeceklerine dair umudumu korumak istiyorum.

‘Terörsüz Türkiye’ diye bir kavram kullanıyorsan o hâlde artık birilerine ‘terörist’ demeyeceksin, bundan korkmamak gerekir”

-Yani aslında bu çerçeve yasa kapsamında Türkiye’ye gelmesi mümkün gözükmeyen kadronun da gelip siyaset yapabilmesi gerektiğini mi söylüyorsun?

Bundan korkmamak gerektiğini söylüyorum. “Terörsüz Türkiye” kavramı kullanılıyorsa eğer, o hâlde artık birilerine “terörist” demeyeceksin. Sivilleştireceksin. Sivilleştirebildiklerini içeri alacaksın. Ya da sivil alandakilere yani halktan insanlara kolaylıkla “terörist” yaftası yapıştırmayacaksın. Asıl önemli olan da zaten sivil olanlara “terörist” deme alışkanlığına son verilmesi. Çünkü insanlar bir şarkı dinlediği için terörist olabiliyor. Facebook'ta küçük bir paylaşım yaptığı için terörist olabiliyor. Yani Kürtlükle ilgili herhangi bir gösterge onun terörle yaftalanmasına sebep olabiliyor.

“Sivil alandaki herkesin kriminalize edilmesi son bulmalı”

-O terörle yaftalanma meselesi on küsur yıldır Kürtlüğü de aşan bir yere gelmedi mi? Gezi protestolarına katılmak başta olmak üzere pek çok basit yurttaşlık eylemi kriminalize edildi. Ve aslında yıllarca sivil Kürtlerin “terörist” diye yaftalanmasına duyarsız kalan Türk toplumunun “en beyaz” ya da işte “en ayrıcalıklı” görünen kesimlerinde son dönemde bir biçimde “bir suçla” ilişkilendirilmeyen kimse kalmadı gibi. Hal böyleyken toplumdaki “huzur”, “barış”, “demokrasi”, “adalet”, “eşitlik” gibi konuları sadece Kürt meselesi üzerinden konuşma imkânı var mı?

Hayır elbette mümkün değil bu. Benim bu söylediğim Türkiye’deki herkes için geçerli. Sivil alandaki insanların kriminalize edilmesi son bulmalı. Sonuçta aynı ülkede yaşıyoruz. Aynı havayı paylaşıyoruz. Burada olacak bir yanlış hepimizi ilgilendiriyor. O bakımdan “Gemisini kurtaran kaptan” yaklaşımı kimsenin hayrına değil. Amasız fakatsız silahların susması meselesinde buluşabilmek önemli. Silahların susturulması için bir imkân varsa, ben o imkânı kullanarak yola devam etme taraftarıyım. Önce ölme ve öldürmenin önüne geçilmeli.

“Maalesef bedel ödeyen cenahlar genişledi, geçmişin egemenleri de bedel ödüyor”

“Geçmişte elini taşın altına koymayanların bu topluma reva gördüğü bir bedeli hepimiz ödüyoruz şimdi”

- Kürt siyasi hareketine daha önce neredeyse koşulsuz destek vermiş kanaat dünyasında hayli yaygın olan soru şu; “Madem devlet ile Öcalan arasında bu kadar ilerlemiş bir müzakere zemini var, bu müzakerenin zemini başka bir yerden kurulamaz mıydı?” Bu müzakere daha kapsayıcı bir demokratik hat içinde bir müzakereye dönüşemez mi? Yoksa aslında işin geldiği yer şu mu; bu iktidarın dayattığı sistemde artık siyaseten hem “müzakere” hem de “mücadele” etmek mümkün değil mi? Yani AKP iktidarı bir anlamda Öcalan’a “Take it or leave it” (İster al ister alma) mı diyor?

Hepimizin demokratik bir ülke hayali var. Ve bu kadar bedel de onun için ödeniyor. Maalesef bedel ödeyen cenahlar daha da genişledi. Geçmişin egemenleri de bugün bedel ödüyorlar. Geçmişte hallolmayan şeyler için, elini taşın altına koymamış olanların bize toplum olarak reva gördüğü bir bedeli ödüyoruz hepimiz. Elini taşın altına koymaları gerekenler zamanında koymuş olsalardı belki bugün başka şeyler konuşuyor olacaktık. Belki bugün başka bir Türkiye'den söz edecektik. Ama bütün bu ertelenmiş, görmezden gelinmiş ve de çıkmaza sürüklenmiş konular bugün hepimizi yakıyor işte. Ve o nedenle de önce ateşi söndürmek şart. O nedenle de yürüyen müzakereye tümden şüphe ile yaklaşıp tamamen karşısına geçmek yerine temkinli bir destekle gitmek gerekiyor. İşin doğasına da uygun değil böyle bir tavır. Sonuçta dünya değişiyor. Şu andaki çözüm dayatması da aslında değişen global denklemlerle ilgili. Kürt meselesinin çözümünde artık silahla yol alınmayacağı ortada. Başka bir boyuta geçiyoruz. Tüm dünyadaki o ekonomik ve politik sıkışıklık Türkiye'de daha kristalize bir şekilde yaşanıyor ve Türkiye aslında kendini büyümeye zorluyor.

“Kürt siyasetçilerdeki ‘dilsizlik’ hâli ciddi bir sorun”

“Büyük bir suskunlukla bütün söz Öcalan’a bırakıldıysa bu demek ki onay verdikleri bir durum, sonuçlarını hep beraber yaşayıp göreceğiz”

-Ya da gerçeğiyle yüzleşmeye zorluyor…ya da bunları gerçekliğiyle yüzleşmek ve olgunlaşmak için mi yapıyor yoksa bütün mesele jeopolitik güvenlik mi?

Ne için yapıyorsa yapsın, Türkiye gerçeğiyle yüzleşmek ve büyümek zorunda. Diğer türlü tersi olacak. Dolayısıyla bu karmaşık denklemler ortadayken çok da yakınan bir tonda konuşmak bana doğru gelmiyor. Her şeyin değişmekte olduğu bir andayız. Tarihin akışı böyle boşluklar yaratıyor dönem dönem. Şu an mesela biz bir boşluk dönemindeyiz aslında. Korkunç bir anlamsızlık ve boşluk var. O akışın bizi nereye götüreceğiyle ilgili çok kesin yargılar koymaktan yana değilim ben. Belki bir imkân doğacak oradan. Ben o imkana elbette inanmak isterim. Ama belki de bir imkân yok oluyor yaşayıp göreceğiz.

Siyaset de değişiyor, insan değişiyor. Siyasetin tezahür biçimleri değişiyor. Evet Kürt siyasetçilerinden proaktif, yön veren bir ağırlık maalesef görünmüyor. Bir “dilsizlik” hali var ve bu ciddi bir sorun. Büyük bir suskunlukla bütün söz Öcalan'a bırakıldıysa, durum doğası gereği böyleyse, dahası en pratik yol buysa burada yani kimsenin söyleyebileceği bir şey kalamıyor. Bu da onların onay verdiği bir durum ve sonuçlarını hep beraber yaşayıp göreceğiz.

“Son defası Berlin olmak üzere çok defa yurtdışında yaşama denemelerim oldu; fakat hiçbiri beklediğim ruhsal konforu vermedi”

-Malum son dönemde ekonomik ya da politik sebeplerle Türkiye’den ayrılıp batı ülkelerinde yaşamaya başlayan çok kişi oldu. Bunların çoğu Türk. Zira Kürtlerin zorunlu ya da gönüllü sürgünü çok daha eskiye dayanıyor. Şu anda Avrupa’da epey kalabalık bir Kürt diasporası da Türk diasporası da var. Sen de epey zamandır Berlin’desin? Neden gittin?

Benim yurtdışına gidişim yeni değil. 1995’den bu yana şiirin peşinden nerdeyse tüm dünyayı dolaştım, festivallere, konferanslara davet edildim. 2013’ten bu yana da başta Londra, New York ve Floransa olmak üzere kaç defa yurtdışına taşınma denemelerim oldu. Ama her defasında memleket hasreti beni geri getirdi.2015 yılında ise net olarak karar verip Londra’ya taşındım. Daha sonra tekrar İstanbul’a döndüm. O arada pandemi yaşandı. Pandemi döneminde “Dünya Güzeldir Hâlâ” şiir kitabımı ve şiir albümünü yayımladım. Çok tutkunu olduğum arkeolojik alanları tek tek dolaşarak bir fotoğraf şiir kitabı, sergisi hazırlığı yaptım. Sonrasında buradaki hayat pek çok insan gibi benim açımdan da zorlu hale geldi. Aldığım nefesin bana şiirsel bir kelime olarak döndüğü o genişliği kaybettiğimi hissettim ve Berlin’e taşınmaya karar verdim. Ve fakat Berlin de beklediğim ruhsal konforu vermedi bana. Oradan “Trajik Tekrar” adını verdiğim kitap çıktı. Orada yaşadığım yabancılığı şiirin trajik duygusuna sığınarak, felsefi bir dille aktarmaya çalıştığım bir kitap bu. Geçtiğimiz ay yayımlanan kitabımın aslında bir üçleme sayılan devamı önümüzdeki dönem yayına hazırlanacak.

“Vatan dediğimiz, içinde duramadığımız evin uzağına gidememenin trajik tekrarı”

“Bu topraklardan uzak kalmayı kalbim kaldırmıyor artık”

-“Trajik tekrar” diye tarif ettiğin durum nedir?

Vatan dediğimiz, içinde duramadığımız evin uzağına da gidememenin trajik tekrarı. Bir şehre gezmek amacıyla gitmekle, yerleşmek üzere gitmek arasındaki derin farkı zaten biliyordum. Ama Türkiye’nin kendi insanını tutamayan hatta iten bir ülke olarak dışına attıklarının yaşadığı o umutsuz, örselenmiş insani burukluğa çok derinden tanıklı ettim. Benim gibi zaman zaman gelebilenler arasında bile gözlemlediğim o köksüz ve üzgün hali ancak şiirle anlatabilirdim. Bunu denedim.

Kitabımda şöyle bir bölüm vardı “Vatan dediğimiz içinde duramadığımız evin, uzağına da gidememenin trajik tekrarı’. Bu bölüm bana Deniz Göktaş’ın tutuklanacağını bile bile Türkiye’ye dönüşünü o kadar çağrıştırdı ki…sözün kısası içinde duramadığımız, durmamıza müsaade edilmeyen bu evin uzağına da gidemeyen trajik varlıklar olarak yaşadığımız hayatlar evet parçalanmış, evet bölünmüş ve evet fazlasıyla umutsuz. Bu umutsuzluğu üzerimizden alacak her türlü çareye tutunmak dışında bir şansımız da yok gibi. Şimdilerde burada daha çok vakit geçiriyorum ve tüm bu zorluklara, çelişkilere rağmen şiiri hissettiğim bu topraklardan uzak kalmayı kalbim kaldırmıyor artık.

“Maraş UNESCO edebiyat şehri ilan edildi; ama projenin içinde kadın yok, ben de yokum”

-Memleketin Maraş, Ekim 2025’te UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı'na edebiyat alanında dâhil edildi. Ve bu bir ilk; Kahramanmaraş bugüne kadar Türkiye’den bu unvanı alan ilk ve tek şehir. Bir edebiyatçı olarak şaşırdın mı Maraş’ın bir anda “edebiyat şehri” ilan edilmesine?

Şaşırmaktan ziyade üzüldüğüm bir yanı var konunun. Elbette memleketimin, bir şehrin edebiyatıyla anılmasından, bilinmesinden mutluluk duyarım. Dünyada da UNESCO'nun edebiyat şehri ilan ettiği 5-6 şehir var. Biri işte Edinburgh, Dublin, Prag, Granada. Sanırım beşincisi Maraş. Ama burada tuhaf bir süreç işletildi. Pazarcık'ın eski CHP'li, şu an Yeni Partili Belediye Başkanı Haydar İkizer Unesco adaylığı toplantısında, yani daha karar alınmadan ve ilan edilmeden önce diyor ki; “Maraş bir şiir şehri. Bejan Matur da dünyada tanınan önemli şairlerimizden biri. Edebiyat mevzu bahis ise neden görmezden geliyorsunuz?” Ben içerde böyle bir tartışma olduğunu Haydar’dan dinledim. Haydar benim Ankara Hukuk'tan arkadaşım. O bana bunu anlattığında, çok da üzerinde durmadım. Fakat daha sonra bana Alexandra Buchler'den bir mail geldi. LAF- Literature Across Frontiers isimli bir uluslararası şiir kurumunun başında kendisi. Ve UNESCO unvanı alan Maraş’tan onlara ortak bir proje teklifi gidiyor. Mailinde adı geçen şairler arasında benim ismimin olmayışından duyduğu şaşkınlığın yanında sadece erkek şairlere yer verilmesinden duyduğu şoku anlatıyordu. Sadece erkek şairlerden oluşan bir edebiyat şehri. Kadın şair yok ve ben de yokum. Buchler buna bir anlam veremediklerini söyleyerek “Sen neden yoksun?” diye soruyordu.

“Seçkide sadece erkek, milliyetçi, muhafazakâr bir çizginin referans alınmış olması bir skandal; bu zihniyetin dayatılmasına ortak olmuş bir UNESCO var”

-Neden yokmuşsun, araştırıp öğrenebildin mi? Senin “muhalif” tavrının bir etkisi olmuş olabilir mi?

Bilmiyorum. Ama sonra bakınca sadece erkek, milliyetçi, muhafazakâr bir çizginin referans alındığını üzülerek gördüm. Ayrıca farklı dil ve inançtan gelen topluluklara da Aşık Mahsuni Şerif dışında yer verilmediğini gördüm. Tabii Mahsuni’yi de almamak herhâlde “başlarını çok ağrıtır” diye düşündüler. Onun dışında kadınlar tümden görmezden geliniyor ki Maraş'ın kadın şairleri yok değil. Daha 1830'lardan bu yana her zaman kadınlar divan ve halk edebiyatı tarzında şiir yazmışlar. Maraş için zaten “Dört kapı çalarsın, beş şair açar” denir. Maraş'ın geleneği böyle. Ve bugün tam da “barış” konuşulurken, Kürtlerin görünür kılınması konuşulurken, bir yandan Alevilik konuşulurken benim içinden geldiğim kültürün görmezden gelinmesi bir skandal tabii.

Ama tabii Maraş’ta bu dışlanmaya alıştık maalesef. Geçmişte yaşanan katliamın tanığı ve mağduru olanların acıları hafızalarda canlı bir biçimde duruyor. Daha geride Ermeni konusu var. Alevilerin, Kürt Alevilerin orada katledilişi 78'de. Çok trajik, çok ağır bir tarihi var Maraş'ın ve benim şiirim de zaten tüm o trajedileri başka bir dille anlatan bir şiir. O açıdan Maraş’ı yöneten zihniyetin bu fikirde olması ve kadınları bile tamamen dışlamaları beni şaşırtmıyor. Ama UNESCO böylesi kapsayıcı olmayan, ideolojik, erkek egemen bir karara nasıl ortak oluyor? Skandal olan taraf bu. Çok kültürlülük şiarı ile hareket eden UNESCO böyle bir şeye nasıl alet oluyor? Hiç mi kadın şair yok Maraş’ta ya da şu anda egemen olan siyasi geleneğin dışında, başka bir siyasi gelenekten hiç mi edebiyatçı yok? Yani mesele ben değilim. Benim görünür olmakla ilgili bir sorunum zaten yok. Şiirlerim 48 dile çevrilmiş, bütün dünyadaki en önemli edebiyat buluşmalarına davet ediliyorum. Kendimden söz etmek istemiyorum sahiden. Burada kişileri aşan çok skandal bir zihniyet var. Bu işin içinde Kültür Bakanlığı var, valilik var, belediyeler var. Ve nihayetinde bu zihniyetin dayatmasına ortak olmuş bir UNESCO var.

31 Ağustos 2026 Pazartesi

İlk çözüm sürecini anımsattı ve 'Bu politikanın sonu kanlı bitebilir' uyarısında bulundu: Emekli Tuğgeneral Ali Er/31.08.2026

 “İktidar, iktidarını sürdürmeye, DEM ve PKK da seçime kadar taviz koparmaya bakıyor. İlk çözüm sürecinde Hendek olaylarını unutmayalım. Terör örgütüne verdiğiniz tavizden vazgeçtiğinizde siyasi bir çıkış aranamaz. Tek bildikleri dil “ateş kan ve barut” ile çatışma ortamını tırmandırırlar.”

Emekli Tuğgeneral Ali Er Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı.

- İsrail’in, Türkiye sınırına 70 km uzaklıktaki bir havaüssünü vurmasının ardından Netanyahu İsrail devlet televizyonunda “Anlamaları için mesaj verdik” ifadelerini kullandı. 27 Ekim’de ise İsrail’de seçim var. Bu zaman diliminde Netanyahu daha ne kadar ileri gidebilir?

İsrail’in en önemli sorunu, bölgedeki kurumsal yapıları ve kökleri sağlam devletlerin varlığı. Bu devletlerin başında da 100 yılı aşan Türkiye Cumhuriyeti Devleti geliyor ki Avrupa’da dahi 100 yılı dolduran devlet bulmak zor. İsrail’in hesapları büyük bir devletle karşı karşıya olduğunu bilmesine rağmen yanlış. İsrail’in Türkiye’yi açıkça risk ve tehdit olarak algıladığını ortaya koyması, Kudüs, Kıbrıs, Yunanistan üzerinden Türkiye’yi tehdit etmeye kalkması kendi ayağına kurşun sıkması anlamına geliyor. Çünkü bunun sonu belli.

- Nedir belli olan son?

İsrail, Türkiye’ye zarar verebilir ama Türkiye devletleşme sürecini tamamlamamış devlet, İsrail’e onanmaz yaralar açar. Bir daha kendini toparlaması zorlaşır. Bu çok net.

- İsrail bize nasıl bir zarar verebilir?

İsrail en fazla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin muharebe gücünü bir süreliğine yıpratabilir ama Türkiye’nin gücü İsrail’in uzun vadede bizi yıpratmasına yetmez. Türkiye’nin stratejik ağırlığı sadece bölgesel değil küresel de. İsrail’in Türkiye’yle hesaplaşması için ABD’nin Türkiye’yi tam anlamıyla gözden çıkarması gerek.

- Türkiye’nin NATO üyeliğinin etkisi de yok mu?

Bakınız, NATO demiyorum. Çünkü Suriye coğrafyasında Türkiye’yle İsrail arasında meydana gelebilecek bir çatışmaya NATO’nun doğrudan angaje olacağını düşünmüyorum. Çünkü out of area operation (görev alanı dışı) kapsamına girer, Türkiye’nin ülke dışındaki güçlerine yönelik bir saldırı NATO’nun altıncı madde kapsamına girmez. NATO buna karışmaz. Türkiye de ister mi bilinmez.

- ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack havvaüssü saldırısıyla ilgili Türkiye’nin uçak kaldırması durumunda savaş çıkabileceğini söyledi. Netanyahu provakasyona devam ederse böyle bir ihtimal öngörür müsünüz?

Bunun Türklerin keşif unsurları ayrıldıktan sonra yapılan bir harekât olduğu apaçık ortada. En fazla “psikolojik harekât” diye ifade edilir. Başka hiçbir anlamı yok. Orada Türk askeri konuşlanmış olsa, orası Türk uçakları tarafından kullanıyor olsa durum farklı olurdu. Zaten öyle bir durumda İsrail de cüret edemez, o cesareti gösteremezdi.

Netanyahu seçimlere kadar son atımlarını kullanıyor, aşırı milliyetçileri ve onlara yakın olanları hedef alıyor ve safları sıklaştırmaya çalışıyor. Ancak ABD’nin şu an İsrail’in şımarıklıklarına tahammül edebileceğini düşünmüyorum.

‘İSRAİL DAHA İLERİ GİDEMEZ’

- Yani daha ileri gidemez mi?

Gidemez. Çünkü ABD’nin önceliği artık Çin. ABD’nin İran’daki aceleciliği de bunu gösteriyor.

- ABD’de de seçim yaklaştı...

Hem seçim var hem de Çin bölgede ABD ile denge kurabilecek kapasiteye ulaşmak üzere. ABD Başkanı Trump’ın duygusal davranış biçimleri, ABD devlet aklının bir parçası. İran şu an ABD için büyük bir sorun. İran’ın, ABD’nin bölgedeki müttefiklerine sorun çıkartmayacak kadar zayıflatılması gerekiyor ki ABD tüm dikkatini Çin’e verebilsin.

- Netanyahu döneminde Genelkurmay Başkanlığı yapan Gani Eizenkot seçim anketlerinde Netanyahu’nun en büyük rakibi olarak öne çıkıyor. Eizenkot’un profilini düşündüğünüzde kazanması Türkiye’yi nasıl etkiler?

Özellikle asker kökenli, stratejik düşünen, muhakeme yapmaya alışkın bireyler, siyasete girip oy almak için söylemlerini sertleştirseler de iktidar koltuğuna oturduklarında iş değişir. “Heyecanlı” söylemler yalnızca iç politikaya dönük kullanılabilir. İran savaşı dahi İsrail’in uzun süreli bir mücadeleyi götüremeyeceğini ortaya koydu.

‘NE YAPACAĞIMIZI KIBRIS’TA GÖSTERDİK’

- Türkiye İsrail için bir tehdit mi?

Türkiye’nin dış politikasında herhangi bir ülkeye tehdit olması söz konusu değil. Bizde iktidarlar değişse de “Yurtta sulh, cihanda sulh” söylemini 100 yıldır uyguluyoruz. Türkiye’nin nasırına bir kez Kıbrıs’ta basmaya kalktılar ve biz ne yapacağımızı gösterdik. Bu kadar basit. Dolayısıyla Türkiye kimseye tehdit değil. Türkiye, Türkiye’yi haddi olmadan kendisine tehdit olarak gören ülkeler için büyük bir baş ağrısıdır. Hiçbir zaman onların kışkırtmalarıyla uzun süreli bir stratejik hataya düşmez.

- SDG kendini fesh ettiğini ve Suriye ordusuna entegre olduğunu açıkladı ancak hiyerarşik yapıya dahil olmayacağı görüşü öne çıkıyor. Bu gelişmeyle dengeler nasıl değişti?

Bu karar SDG’ye yine SDG’nin patronları tarafından yani ABD tarafından aldırıldı. Çünkü az önce ifade ettiğim gibi ABD, Çin nedeniyle geri bölgesinde baş ağrısı istemiyor.

- Peki bu, Türkiye’nin başını ağrıtacak bir gelişme mi?

Şu çok net: Ne ABD ne SDG, ne PKK ne de Öcalan için “Büyük Kürdistan” hedefi buzdolabına kaldırıldı. Ancak Barzani 2017’de Kürdistan bağımsızlık referandumu yapmaya kalktığında onu ABD durdurdu. Çünkü zamanı değildi. ABD’nin nihai hedefi, görmek istediği son resim (end state), bölünmüş bir İran, zayıflatılmış bir Türkiye, güçlendirilmiş bir “Kürdistan” ve onun doğal müttefiki İsrail ile Kürdistan/İsrail iş birliğine destek veren Arap otokratik ve monarşik sermayesi.

‘SURİYE TAŞIYICI ANNE’

- Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bölgemizde tarih yeniden yazılıyor” dedi. Birkaç yıl öncesine kadar terörist olarak kabul edilenlerin bugün statü sahibi siyasi aktörlere, hatta devlet başkanlarına dönüştüğü bir süreçten geçiyoruz. Bu süreç, tarihin yeniden yazılması mı, bölgede sınırların ve güç dengelerinin yeniden şekillendirilmesi mi?

Suriye devlet başkan Ahmed Hüseyin eş-Şara teröristti, başkan oldu. SDG kendini fesh edince Mazlum Abdi’yi de kendine danışman yaptı. “Tencere Kapak misali.“ Diğer taraftan bu gelişme Suriye’de devletleşen bir PKK’nın resmi değil mi? Gelinen noktada Suriye taşıyıcı anne görevi görecek. Suriye’de Kürdistan, Irak’ta Barzani yönetimi ve dilim varmıyor ama şartlar olgunlaştığında akıllarında Türkiye’nin olduğunu da biliyoruz... Bunları birleştirebilmeleri için öncelikle kendi coğrafyalarında bağlı oldukları devletler içerisinde o devletlere meydan okuyabilecek güce ulaşmaları beklenecek. Erken öten horozun başı kesilir, ABD horozlar erken ötsün istemiyor.

‘BU SÜREÇTEN TÜRKİYE’NİN BİRLİĞİ, BÜTÜNLÜĞÜ ÇIKMAZ’

- Sizin söylemeye diliniz varmadı ama Türkiye’nin farklı illerinde PKK’lılar için düzenlenen taziyelerin birinde DEM Parti Eş başkanı Tülay Hatimoğulları “dört parça Kürdistan coğrafyası”ndan söz etti...

Dört ülkede “Kürt bölgesi” olarak tarif ettikleri her parçanın taşıyıcı anneliğini içinde bulundukları devletler yapıyor. Terörsüz Türkiye denen süreçte Türkiye de taşıyıcı anneliğe soyunduruldu. Bu süreçten Türkiye’nin birliği, bütünlüğü çıkmaz. Bölünme nidaları atan, ayrılıkçı bir Kürt hareketi güçlenerek çıkar.

‘ETNİK GRUPLARA ÖZEL YASA OLMAZ’

- Kamuoyunda sürece karşı olanlar ilk çözüm sürecinde olduğu gibi “barış karşıtı” diye eleştiriliyor. Bu “barışın” bedeli ne olacak?

Sürecin başında “Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimseyle pazarlığa oturmaz” denmişti. Ama şu an silah bırakmak için bile önce devletten adım beklediklerini görüyoruz. Zaten yaşananlar için “barış” kelimesi kullanılması çok yanlış. Barış savaşan devletler arasında olur. Terör, Türkiye’nin ayrılıkçı bir iç sorunudur. Türkiye’de şu an konuşulanlar ayrılıkçı PKK’nın talepleri değil. Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için sorun olan hak, hukuk, adalet ile temsiliyet gibi politik konular ve sanki PKK’nın Türkiye’den istekleri gibi gösteriliyor. Türkiye’de hukukun üstünlüğünü, anayasal hak ve özgürlüklerin sonuna kadar kullanılmasını, kuvvetler ayrılığını, bağımsız bir yargıyı herkes istiyor. Belirli etnik gruplar için özel anayasa, yasa olmaz.

‘MECLİS’TEKİ 467 EVET OYUNDAN CESARET ALDILAR’

- ABD’nin nihai hedefinden söz ettiniz. Bu hedef doğrultusunda bugün hem Suriye’de belli bir aşamaya gelindi hem de Türkiye’de süreç kapsamındaki çerçeve yasa 467 milletvekilinin oyuyla Meclis’ten geçti. Bu noktadan geri dönüş var mı?

Bu noktadan PKK açısından geri dönüş yok. PKK bir terör örgütüdür. Gerek PKK gerek DEM Parti’liler tüm açıklamalarında aba altından sopa gösteriyor. Onlara bu cezareti Meclis’teki 467 evet oyu verdi. Burada iktidarın ve PKK’nın Meclis’teki temsilcilerinin bir hesabı var. Eğer iki tarafın birleştiği nokta, Türkiye’nin anayasal düzenini değiştirmek, Türkiye’yi hak ve özgürlüklerin azınlıklar üzerinden tanımlandığı bir ülke yapmaksa, bu Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılması anlamına gelir. Ben bunu olası görmüyorum.

Ancak bu süreç eninde sonunda PKK’ya fayda sağlar. Çünkü PKK süreç sonunda Türkiye’yi yıpratır, Türkiye’nin devlet sistemini bozar. Yıpranan, birbirine düşmanlaşan, güven ortamının kalmadığı bir ortamda, asıl hedefi Türkiye’den ayrılmak olan gruplar daha cesaretlenir ve daha rahat hareket alanı bulurlar.

- “İktidarın ve PKK’nın Meclis’teki temsilcilerinin bir hesabı var” dediniz. Nedir sizce hesap?

Herkes kendi hesabına göre iş yapıyor. İktidar gelecek seçimlerde de iktidarını sürdürmek için adım atarken, DEM ve PKK “O zamana kadar ne kadar taviz koparırsak kar” diye bakıyor. Bu politikanın sonu çok kanlı bitebilir. Hala mı ders almadık... Unutmayalım, ilk çözüm sürecinin ardından Hendek olaylarında 800’lere ulaşan şehit verdik. Çünkü başta verilen tavizlerden sonra geri dönüldü. Karşımızda silahlı bir terör örgütü var, verdiğiniz tavizden vazgeçtiğinizde siyasi bir çıkış aranamaz. Tek bildikleri dil “ateş kan ve barut” ile çatışma ortamını tırmandırırlar…

- Yine benzer bir tehlike olduğundan mı söz ediyorsunuz?

“Riski var” diyorum. Bunlar nasıl görülmüyor, şaşkınlık içindeyim.

‘ŞARTLAR OLGUNLAŞTIĞINDA PJAK EKLEMLENMEYE HAZIR’

- İran uzun zamandır ABD’ye direniyor. PJAK da İran devletine karşı Trump’ın çağrısına rağmen harekete geçmedi. PJAK’tan yapılan son açıklamada PKK’nın feshedilm esinin kendileriyle doğrudan bağlantısı olmadığı da söylendi. Buradaki durum nihai hedefte değişiklik yaratır mı?

PJAK’ın kapasitesi yeterli değil. PJAK’ın İran’da harekete geçmesi için hem Irak hem de Suriye’deki PKK unsurlarından destek gelmesi gerekiyordu. Öyle bir durumda Irak ve Suriye’deki unsurlar zayıflayacaktı ve çok zaiyat verilecekti. Bu olmadı çünkü PKK kendini ucuza satmak istemedi. “Önce Türkiye’deki kazanımlarımızı cebimize koyalım, sonra İran’ı düşünürüz” dendi ve hedefe ulaşıldı. Çünkü Türkiye’de büyük bir durum üstünlüğü sağladılar. PJAK’ın İran’daki çatışmaya girmemesi Türkiye’deki süreci hızlandırdı.

Öte yandan İran’ın, direnişi Kürdistan planını değiştirmez. Çünkü Kürdistan planı ayrı bir stratejik resim. İran’ın PKK’nın devletleşme sürecine etkisi olmaz. Çünkü bölgede olası bir zayıflamada PKK, ayrılıkçı, en organize güçlerden biri olduğunun farkında. Dolayısıyla şartlar olgunlaştığında PJAK ana kaynağına eklemlenmeye hazır.

PORTRE

1954’te Balıkesir’de doğdu. Kuleli Askerî Lisesi’ni, Kara Harp Okulu’nu, Kara Harp Akademisi’ni tamamladı. ABD Marine Kurmay Koleji’nden ve TSK Akademisi’nden mezun oldu. Takım Bölük ve Tabur Komutanlığı ile terörle mücadelede bölge güvenlik komutanlığı yaptı. Genelkurmay Başkanlığı, Kara Kuvvetleri, Ordu ve Kolordu karargâhlarında görev yaptı. NATO IMS’te Müşterek Harekât Başkanlığı görevinde bulundu. Bu göreve seçilen ilk Türk subayı oldu. 1997’ye kadar NATO IMS’te beş kişilik yeni komuta yapısı sekretaryasında harekât teşkilat ve planlama mimarisi çalışmalarına başkanlık etti. 2003 YAŞ kararları ile Tuğgeneralliğe terfi etti, 2007’de kendi isteğiyle emekliye ayrıldı.

30 Ağustos 2026 Pazar

Mizan ve İktidar: Devlet Gücü Adaletin Önüne Geçirilince Mustafa Yeneroğlu+30/08/2026

Son zamanlarda sık sık benzer bir sahneye tanık oluyoruz. Devletten ve devlet gücünden söz açıldığında ses tonları değişiyor; devletin her şeyin üstünde olduğu, ondan büyük bir kudret bulunmadığı neredeyse bir vecd hâliyle dile getiriliyor. Bu coşkunun içinde devlet gücüyle yapılan her ikaz, soruşturma, gözaltı veya el koyma, sağlıklı bir muhakemeye tâbi tutulmadan kendiliğinden meşru sayılıyor. Sanki gücün büyüklüğü, doğruluğunun da kanıtıymış gibi.

Peki bu güç adil mi, haklı olanın yanında mı? Gücün ihtişamı karşısında bu soru bir yersizlik, hatta bir saygısızlık gibi görünüyor. Oysa sorulması gereken asıl soru bu değil mi?

Beni en çok düşündüren de bu hâlin, bir zamanlar devletin baskısını ağır biçimde yaşamış, hak ve hukukun kıymetini bu tecrübe içinde öğrenmiş dindar kesimde yerleşmiş olması. Bugün bu çevrelerin önemli bir bölümü, hukukun iktidarı sınırlayan bir ölçü olmaktan çıkıp onun elinde bir araca dönüşmesi karşısında ya susuyor ya da olan biteni meşrulaştırıyor.

Kanaatimce burada, dinin anlamına ilişkin derin bir kayıp var.

Zira bu dinin özü, insanı yalnız Allah’a kul kılıp her türlü tahakkümden kurtaran tevhiddir. Adalet de bu tevhidin dünyaya bakan yüzü, dindarlığın ölçüsüdür. Kur’an, peygamberlerin gönderiliş gayesini adaletin ikamesiyle ilişkilendirir: “Andolsun, peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsun diye beraberlerinde Kitab’ı ve mîzânı indirdik.” (Hadîd 25) Âyet, Kitab ve mîzânın yanına “onda çetin bir güç ve insanlar için faydalar bulunan” demiri de koyar. Hakikat, ölçü ve güç yan yanadır; güç, adaletin ölçüsüne bağlı kaldığında mamur eder, ondan koptuğunda yıkar.

Siyasi iktidar da bu ölçünün dışında değildir. Kur’an, emanetleri ehline vermekle “insanlar arasında adaletle hükmetmeyi” aynı âyette yan yana getirir (Nisâ 58). Adaletin sınırı dostluk veya düşmanlıkla çizilemez. Mâide sûresi, “bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” der ve hemen ardından ölçüyü koyar: “Adil olun; bu, takvâya daha yakındır.” (Mâide 8)

Öyle ki ibadet bile adaletten ayrı düşünülemez. Şuayb’ın kavmi, onun ölçü ve tartıda dürüstlük çağrısı karşısında “Senin namazın mı sana bunu emrediyor?” diye alay ettiğinde (Hûd 87), farkında olmadan büyük bir hakikati dile getiriyordu: Evet, namaz da bunu emreder. Sahibini adaletsizlikten alıkoymayan bir namaz, adını taşısa da özünü yitirmiştir.

Peki bugünün dindarlığı bu ölçünün neresinde duruyor? Adaleti böylesine merkezî bir yere koyan bir dinin mensupları nasıl oluyor da gücü yücelten, kötülükleri görüp susan, itaati adaletin önüne koyan bir tutuma savrulabiliyor?

Bu sorunun cevabı yalnız bugünün siyasi şartlarında aranamaz. Onu anlayabilmek için, vahyin ve nübüvvetin ortaya koyduğu adalet ölçüsü ile Müslümanların tarih içinde devlet, iktidar, itaat ve beka etrafında oluşturdukları siyasal anlayış arasındaki gerilime bakmak gerekiyor.

Hilâfetten Saltanata

Hz. Peygamber’in hayatında siyasi otorite kendi başına bir değer değil, hak ve adaletle kayıtlı bir sorumluluktu. Ebû Bekir de ilk hutbesinde itaati açıkça bir şarta bağladı: “Ben Allah’a ve Resûlü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin; O’na isyan edersem, itaat borcunuz kalmaz.” İtaat yöneticinin şahsına değil, hakka uygun davranmasına bağlıydı.

Bu, sözde kalan bir ilke de değildi. Ömer, valilerinin haksızlığına uğrayanların şikâyetlerini bizzat dinliyor, haksız yere kırbaçlanan kişiye vali karşısında kısas hakkı tanıyordu. Yöneten de yönetilen de aynı ölçüye tâbiydi.

Fakat çözülmemiş temel bir mesele vardı: Yöneticinin adaletten sapıp sapmadığına kim karar verecek, onu yeniden bu ölçüye kim bağlayacaktı? Kur’an belirli bir yönetim biçimi vazetmiyor; adalet, emanet ve şûrâ gibi temel ilkeleri ortaya koyuyordu. İlk dönem uygulamasında biat ve rıza da meşruiyette önemliydi. Ne var ki bu ilkeleri yöneticiden bağımsız olarak koruyacak kalıcı kurumlar oluşmadı. İkbal’in tespitiyle, Kur’an ve sünnette bulunan siyasi değerler “embriyolar hâlinde donup kaldı”; Müslümanlar büyük bir imparatorluk kurdular ama “putperestlik ruhunu siyasi değerlerine bulaştırdılar.” İlk fitnelerin bıraktığı ağır travma da buna eklendi. Hz. Osman’ın katli, Cemel ve Sıffîn’in ardından hicrî 41 “cemaat yılı” oldu. Şankîtî’nin deyişiyle siyasi meşruiyet “ümmetin birliği uğruna feda edildi” ve artık “yaşanan gerçeklik neyse o” meşru sayıldı. Adaletin iktidarı bağlayan üstün ölçü olduğu ilkesi ortadan kalkmadı; fakat onu iktidara karşı etkili kılacak zemin daha kuruluş çağında ciddi biçimde daraldı.

Bu dönüşümle birlikte, ilk dört halifenin farklı usullerle de olsa biat ve rızaya dayanan yönetiminin yerini hanedan hâkimiyeti aldı. Hilâfet babadan oğula geçen bir saltanata dönüşürken, yeni imparatorluk düzeni Bizans ve özellikle Sâsânî yönetim geleneklerinden de unsurlar devraldı. Sâsânî hükümdarı Erdeşîr’e nispet edilen meşhur söz bu anlayışı özetliyordu: “Din ve mülk ikizdir; biri öbürü olmadan ayakta duramaz. Din temeldir, mülk onun bekçisidir.” Bu düşünce İslam siyaset düşüncesine öylesine yerleşti ki, Fahreddin er-Râzî gibi kimi âlimler vecizeyi doğrudan Hz. Peygamber’e mal etti. Devleti korumak, giderek dini korumanın da şartlarından biri olarak görülmeye başlandı.

Hükümdarlığın kendisi de zamanla dinî bir anlam kazandı. Genellikle Osmanlı hükümdarlarıyla özdeşleştirilen “zıllullah”, yani “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” anlayışının kökleri çok daha eskiye uzanıyordu. Emevîlerden itibaren halifenin otoritesini doğrudan Allah’a nispet eden bir dil gelişti; Abbâsîlerle daha da güçlendi. Siyasi otoritenin kaynağı ile ilahî irade arasındaki mesafe kısaldıkça hükümdara itaat de giderek dinî bir anlam kazandı.

Siyasi pratiğin zamanla teolojik bir zemine oturması bu dönüşümü kalıcılaştırdı. İlk iç savaşların bıraktığı ağır hafıza, Sünnî düşüncede fitneden kaçınmayı ve siyasi birliği korumayı güçlü bir kaygı hâline getirdi. Zalim yöneticinin zulmü meşru sayılmıyor, günahı emrettiğinde ona itaat de kabul edilmiyordu; fakat zulüm, ona karşı isyanı haklı kılan bir sebep olarak görülmemeye başlandı. Zulüm meşru değildi; ama zalim yönetici meşru kalabiliyordu. Fitnenin mevcut zulümden daha büyük bir kötülük olduğu düşüncesi, sonraki literatürde sıkça aktarılan şu sözde en sert ifadesini buldu: “Altmış yıl zalim bir yönetici, bir gece otoritesiz kalmaktan iyidir.”

Zamanla mesele salt katlanmanın ötesine geçti; zalim yöneticinin varlığı da ilahî takdir içinde açıklanmaya başlandı. Yönetici kimi zaman halkın kendi günahlarının karşılığı olarak görülüyor, “Böylece, kazandıkları yüzünden zalimlerin bir kısmını diğerlerinin başına musallat ederiz” (En‘âm 129) âyeti bu düşünceye dayanak yapılıyordu. “Nasıl olursanız öyle yönetilirsiniz” sözü de aynı anlayışın yaygın ifadesi hâline geldi.

Peygamberlerin Vârisleri

Fakat bu gelişme itirazsız değildi. Âlim, dinin kendi tasavvurunda “peygamberlerin vârisi”ydi; ondan beklenen, iktidarın dilini dinîleştirmek değil, güç adaletten saptığında hakikati söyleyebilmekti. Nitekim Hz. Peygamber, en faziletli cihadı "zalim bir yöneticinin karşısında hakkı söylemek" diye tanımlamıştı. Erken dönem âlimleri arasında iktidarla arasındaki mesafeyi özellikle koruyan güçlü bir çizgi vardı.

Ebû Hanîfe’ye kimlerden hadis dinlenebileceği sorulduğunda, adil ve dürüst olan herkesten dinlenebileceğini söyler, fakat “kendi rızasıyla sultanın kapısına gidenleri” dışarıda tutar: “Ben onlar sultana yalan söyler demiyorum; fakat işleri sultanların işine gelecek biçimde ayarlarlar.” Fudayl b. İyaz ise iktidarın kapısındaki âlimlere daha sert seslenir: “Bir zamanlar ülkeleri aydınlatan kandillerdiniz, şimdi karanlığa boğdunuz.” Ona atfedilen bir başka söz meselenin özünü daha da açık ifade eder: “İlim ehli dünyadan elini çekseydi, tiranlar onlara boyun eğerdi; ama onlar ilimlerini dünyaya meyledenlere feda ettiler.”

Bu mesafenin bedeli de olabiliyordu: İmam Mâlik, “zorla alınan yemin geçersizdir” hadisini rivayet ettiği için Medine valisince kırbaçlatıldı; çünkü bu hüküm zorla alınan biatin geçerliliğini de tartışmalı hâle getiriyordu. Âlimin iktidardan bağımsızlığı yalnız ahlâkî bir tavır değil, siyasi sonuçları olan bir meseleydi.

Fakat tarihsel gelişmenin baskın yönü bu olmadı. İktidara mesafeyi koruyan bu çizgi varlığını sürdürse de, düzen ile adalet karşı karşıya geldiğinde önceliği giderek düzenin korunmasına veren anlayış daha etkili oldu.

Adalet Dairesinden Nizâm-ı Âleme

Osmanlı bu siyasi ve fikrî mirası devraldı; klasik çağda “zıllullah”, yani “Allah'ın yeryüzündeki gölgesi” padişahın sıfatlarından biri hâline geldi. Kınalızâde'nin ifadesiyle, “Allah'ın gölgesi, Allah'ın halifesi dedikleri, sahib-i devlettir.”

Bu, padişahın hiçbir sınırının olmadığı anlamına gelmez. Şeriat onu bağlıyor, siyasi kararlar için fetva aranıyor, gerektiğinde padişah hal de edilebiliyordu. Ne var ki bu, iktidardan bağımsız kurumsal bir denetim değildi; şeyhülislâmı padişah atıyor, fetva da devletin siyasi kararlarına dinî meşruiyet kazandırmanın bir aracı olarak işleyebiliyordu.

Bu düzende adaletin kendisi de devletin bekasıyla güçlü biçimde ilişkilendirildi. Osmanlı siyaset düşüncesinin gözbebeği olan “adalet dairesi” bunu açık biçimde gösterir. Kınalızâde onu bir zincir gibi kurar: Dünya bir bahçedir, duvarı devlet; devletin düzeni şeriat, şeriatın bekçisi hükümdar; hükümdar askerle, asker parayla, para halkın emeğiyle ayakta durur ve zincirin sonunda “halkı padişaha kul eden” şey adalettir. Dairenin gördüğü hakikat önemlidir: Adalet olmadan toplum da devlet de ayakta kalamaz. Fakat sorun, kurulan ilişkinin yönündedir. Kur'an Davud'a “Seni yeryüzünde halife kıldık; öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet” (Sâd 26) derken siyasi yetkiyi adalet yükümlülüğüyle birlikte verir. Gaye olması gereken adalet, araç olan devletin bekasına bağlanır.

Devletin çıkarına bağlanan adaletin, çıkarın hakla çatıştığı yerde feda edilebilmesinin en sarsıcı örneklerinden biri Fâtih’e nispet edilen kanunnamedir: “Kime saltanat nasip olursa, kardeşlerini nizâm-ı âlem için öldürmesi uygundur; ulemanın çoğu da bunu caiz görmüştür.”

Bir İmkân Belirdi ve Tutunamadı

On dokuzuncu yüzyılda iktidarı hukukla sınırlama arayışı İslam dünyasında anayasal biçimler almaya başladı; 1861 Tunus Anayasası’nı 1876 Kanun-ı Esâsî’si izledi.

Bu arayış II. Meşrutiyet döneminde çok daha güçlü bir fikrî zemine kavuştu. Dindar aydınlar, keyfî ve denetimsiz yönetim anlamındaki istibdadı doğrudan zulümle özdeşleştirdiler. Bediüzzaman onu “zulmün temeli, insaniyetin mâhisi” sayıyor; karşısına konan meşrutiyet ise adalet, maarif ve şûrâ demekti. İktidarı hukukla sınırlayan anayasal düzeni İslamî gerekçelerle savunmak geniş bir dindar aydın çevresinin ortak davası hâline geldi. Elmalılı Hamdi, halifeyi “hükümet-i meşrûta-ı İslâmiye reisi” olarak tanımlıyor ve sınırı açıkça çiziyordu: Halife “re’y-i müstebiddi ile kanunu tecavüz edemez; ederse hakimiyet-i millet hükmünü icra eyler.”

Fakat bu damar kök salamadı. Said Halim Paşa’nın teşhisiyle mesele yalnız bir müstebidi devirmek değildi: “Bir müstebiti zorla tahtından indirmekle bir millet hürriyetine kavuşmuş olmaz. Asıl lüzumlu olan şey, istibdadın tekrar geri gelmemesini temin etmektir.”

Ardından imparatorluğun çöküşü derin bir travma oluşturdu ve devletin bekasını daha da yakıcı bir mesele hâline getirdi.

İstibdada karşı çıkmış olmak da bu refleksi ortadan kaldırmaya yetmedi. İttihat ve Terakki, iktidarı ele geçirdikten sonra devletin bekasını hak ve hürriyetlerin önüne koyan “hikmet-i hükümet” anlayışını sürdürdü. Hükümdarlar ve rejimler değişse de bu anlayış varlığını korudu ve Cumhuriyet’e devredildi.

Aynı Kalıp, Yeni Kılık

Cumhuriyet, Osmanlı’nın dinî meşruiyet dilini büyük ölçüde terk ederek kuruldu; hükümdarın yerini millet egemenliği aldı. Fakat devleti birey ve toplum karşısında üstün gören anlayış uygulamada değişmedi. Devletin bekası ve ülkenin bütünlüğü, hak ve özgürlükleri sınırlamanın başlıca gerekçeleri olmaya devam etti; devlete yöneltilen itiraz da kolaylıkla sadakatsizlik, hatta ihanet olarak görülebildi.

Dindarlar bu devlet gücünü uzun yıllar mağdur konumundan tecrübe ettiler. Dinî hayat kamusal alanda ağır sınırlamalara tâbi tutuldu; din eğitimi ve dinî örgütlenme devletin sıkı denetimine alındı. Bu tecrübe, dindar çevrelerde hak, hukuk, özgürlük ve devletin sınırlandırılması taleplerini güçlendirdi. Devletin kendi yurttaşının inancına ve hayat tarzına müdahale etmemesi, hukukun herkes için işlemesi geniş kesimlerin somut talebine dönüştü.

28 Şubat bu tecrübenin en ağır safhalarından biriydi. Seçilmiş siyaset üzerinde askerî ve bürokratik vesayet “laiklik” ve “devletin bekası” adına yeniden belirleyici olurken, başörtüsünden eğitim ve çalışma hakkına kadar geniş bir alanda devlet gücünün insanların hayatına ne ölçüde müdahale edebileceği görüldü. Buradan çıkarılabilecek ders açıktı: Hangi gerekçeyle kullanılırsa kullanılsın, hukukla sınırlanmayan ve denetlenmeyen devlet gücü tehlikelidir.

Ama iktidara gelen dindar siyasetçiler bu dersi iktidarlarının yarı yolunda terk ettiler. İlk yıllarında hak ve özgürlüklerin alanını genişleten, askerî ve bürokratik vesayetle mücadele edenler, iktidarlarını tahkim ettikçe bir zamanlar sınırlamak için mücadele ettikleri devlet gücünü kendi ellerinde toplamaya başladılar. Hukuk iktidarın ihtiyaçlarına göre eğilip büküldü; eleştiri ihanetle, muhalefet devlet düşmanlığıyla özdeşleştirildi. Geçmişten devralınan itaat, fitne ve beka kavramları da yeni şartlarda yeniden dolaşıma girdi. Bir zamanlar devlet karşısında hak ve özgürlük talep edenlerin önemli bir kısmı, devlet kendi siyasi ve dinî aidiyetleriyle özdeşleştiğinde aynı gücü sınırlamak yerine sahiplenmeye yöneldi.

Ölçüyü Geri Almak

Peki bütün bu tarihsel tecrübeye rağmen devlete ve güce yönelik bu bağlılık nereden besleniyor?

Bunun tek bir sebebi yok. Buraya kadar izini sürdüğümüz itaat, fitne ve beka etrafında oluşmuş siyasi-dinî mirasa, imparatorluğun yıkılışının bıraktığı derin korku eklendi. Devletin kaybedilebileceğini tecrübe etmiş bir toplumun hafızasında çoğulculuk kolaylıkla parçalanma, özgürlük düzensizlik, eleştiri ise devletin zayıflatılması olarak okunabiliyor. Beka böylece yalnız siyasi bir mesele olmaktan çıkıp kaybedilme korkusuyla beslenen güçlü bir duyguya dönüşüyor.

Bu miras modern dönemde yeni biçimler aldı. Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu”su ve “Başyücelik Devleti”, güçlü devlet ile güçlü lideri dinî ve ahlâkî bir ideal etrafında birleştiren çarpıcı örneklerden biriydi. Burada asıl mesele devlet gücünün nasıl sınırlandırılacağı değil, o gücü kimin kullanacağıydı. Devlet de dini yalnız karşısına almadı; zamanla kendi siyasetinin bir parçası hâline getirdi. Özellikle 12 Eylül’den sonra güç kazanan Türk-İslam Sentezi, dini toplumu bir arada tutacak ve devlete bağlılığı güçlendirecek bir unsur olarak gördü. Böylece geleneksel itaat ve beka dili, modern milliyetçilik ve güçlü devlet anlayışıyla birleşebildi.

15 Temmuz darbe teşebbüsü bu birikime yeni ve çok güçlü bir halka ekledi. Meclis’in bombalandığı, insanların tankların önünde öldürüldüğü bir gecenin toplumda devletin varlığına ve güvenliğe ilişkin kaygıları derinleştirmesi doğaldı. Fakat travmalar yalnız yaşandıkları anı değil, sonrasında neyin meşru görülebileceğinin sınırlarını da değiştirebilir. Darbenin önlenmesiyle devletin korunması arasındaki haklı ilişki, zamanla devlet adına kullanılan gücün sorgulanmaması gerektiği düşüncesini de güçlendirdi.

Ayrıca dünyanın kendisi de yeniden bir güvensizlik çağından geçiyor. Savaşlar, terör, göç hareketleri, salgınlar, ekonomik belirsizlikler ve büyük güçler arasındaki gerilimler, birçok toplumda güvenlik talebini özgürlük talebinin önüne taşıyor. Güçlü lider ve güçlü devlet söylemleri yeniden karşılık buluyor. Türkiye’deki eğilim bu küresel dalganın dışında değil. Fakat bizde onu daha kuvvetli kılan, yeni korkuların çok daha eski bir devlet ve beka hafızasıyla buluşmasıdır.

Yine de bütün açıklamayı tarihe, devlete veya yaşanan travmalara yüklemek kolaycılık olur. Çünkü güçlü devlet arzusu yalnız yukarıdan dayatılmıyor; onu ayakta tutan aşağıdan gösterilen bir rıza da var. Güç, insana güvenlik ve aidiyet sunduğu kadar sorumluluktan kaçma imkânı da sunuyor. Kendi adına karar veren, itiraz eden ve bunun bedelini üstlenen bir birey olmak yerine güçlü olanla özdeşleşmek çoğu zaman daha kolaydır. Devletin gücünü kendi gücü, liderin zaferini kendi zaferi olarak gören insan, o gücün sınırlandırılmasını da kendisine yönelmiş bir tehdit gibi algılayabilir. Böylece gücün yüceltilmesi yalnız korkunun veya baskının değil, insanların kendi elleriyle beslediği bir tercihin de sonucu hâline gelir.

Dinî bilinç açısından asıl kırılma burada ortaya çıkıyor. İnsanı gücün karşısında yalnız bırakmaması, vicdanı iktidardan bağımsız tutması gereken din, tam tersine insanı güçlü olanla özdeşleşmeye ikna eden bir dile dönüşebiliyor. Oysa tevhidin siyasi anlamı, hiçbir beşerî gücün mutlaklaştırılamayacağını kabul etmekle başlar. Devlet gerekli, düzen kıymetli, güvenlik vazgeçilmezdir; fakat bunların hiçbiri kendi başına hakkın ve haksızlığın ölçüsü değildir. Devletin bekası da adaletin alternatifi olamaz. Çünkü devletin varlık sebebi yalnız kendi varlığını sürdürmek değil, emanet edilen insanların hakkını, güvenliğini ve ortak hayatını korumaktır. Kendisini korurken varlık sebebini ortadan kaldıran bir devlet, güçlü görünse bile kendi meşruiyet zeminini aşındırır.

Bu yüzden ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir ölçü icat etmek değil, devletin bekası, siyasi birlik ve itaat kaygıları içinde zaman zaman geri plana itilen adalet ölçüsünü yeniden esas almaktır.

Adaleti gücün önüne koymak, devleti olması gereken yere koymaktır. Dini iktidarın meşrulaştırıcısı olmaktan çıkarıp yeniden vicdanın sesi kılmak da devleti zayıflatmaz. Aksine, gücünün sınırını bilen, hukuka bağlı ve hesabını veren bir devlet, korkulan değil güvenilen ve bu yüzden gerçekten güçlü bir devlettir.

Başta aktardığım âyet, bütün bu yolculuğun özünü taşıyor: Mîzân, insanlar adaleti ayakta tutsun diye indirildi. Ölçü, güce göre değişsin diye değil, gücü de kendisine tâbi kılsın diye vardır. Devleti bu ölçünün üstüne çıkardığımızda yalnız siyasetin ölçüsünü değil, dinle kurduğumuz ilişkiyi de bozuyoruz. Bugün dindarlığın asıl sınavı camilerin çokluğunda veya doluluğunda değil, tam burada veriliyor: Gücün haksızlığını gördüğümüzde susmakla konuşmak arasında verdiğimiz kararda. Çünkü devleti de toplumu da kalıcı biçimde ayakta tutacak olan, gücün büyüklüğü değil adaletin sağlamlığıdır.

Mustafa Yeneroğlu, İstanbul Milletvekili.