Üçlü ittifakın ortak savunma maddesi
7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve
Pakistan liderleri tarafından Mekke’de imzalanan “Ortak Savunma Anlaşması” yurt
içinde olduğu kadar dış dünyada da ses getirdi. Henüz anlaşmanın metni
yayınlanmadığı için içeriği hakkında
yeterli bilgi sahibi değiliz ama, Suudi Arabistan tarafından yapılan açıklamaya
göre anlaşmanın taraflarından birine gerçekleştirilecek bir saldırının
diğerlerine de yapılmış sayılacağı hükmünü içermesi nedeniyle, alışılmış bir
savunma işbirliği anlaşması olmadığı kesin.
NATO ittifakının meşhur 5. maddesini
hatırlatılan bu hükmün fiiliyatta işleyip işlemeyeceği, işlerse hangi koşullara
göre ve nasıl işleyeceği hakkında anlaşmanın metni görülmeden yapılacak
yorumlar spekülasyondan öteye gitmeyecektir.
Ancak NATO üyesi Türkiye’nin Ortadoğu’da
da benzer bir yükümlülüğün altına girmesi, Ankara’nın odaklandığı esas
coğrafyanın neresi olduğu ve hangi kültürü kendine daha yakın hissettiğine dair
önemli bir ipuçları veriyor.
NATO’nun tarihinde sadece bir kez devreye
giren 5. maddenin işlemesi için Konsey kararı gerekir. Ancak Konsey kararının
alınması her üyenin otomatik olarak savaşa
girmesi anlamına gelmez. Her üye
ülke saldırgana karşı katkısını kendisi belirleme şansına sahiptir. Bu, esasen
NATO’nun dışındaki Batı operasyonlarında da geçerli bir kuraldır. Örneğin
1950’deki Kore Savaşı’nda bazı ülkeler Türkiye’nin yaptığı gibi BM Komutanlığı
emrine askeri birlik yollayıp bilfiil savaşa katılırken bazı ülkeler sıhhiye
taburları veya lojistik katkı sunmuşlardır.
Üçlü ittifak üyeleri ciddi risk ve
sorunlarla karşı karşıya
Dolayısıyla bazılarının ileri sürdüğü gibi
üçlü ittifakın “hepimiz birimiz için” maddesinden otomatik olarak savaşa asker
göndermek anlamı çıkarmak doğru olmaz. Buna rağmen söz konusu hükmün anlaşmada
yer almasının imzacıların her biri açısından önemli tehlike ve riskler içerdiği
de aşikar. Zira her bir imzacı ülkenin
taraf olduğu ciddi çatışma ve krizler söz konusu.
Suudi Arabistan şu anda birden çok cephede
savaşın içinde. Yemen’de ve Kızıldeniz’de Husilerle çarpışıyor. Irak’da ise
İran yanlısı Haşdi Şabi güçleri daha geçenlerde Suudi Arabistan’a füzelerle
saldırdı, Suudiler de Şii milis karargahlarına karşı kuzey Irak’ta misilleme
yaptı. Suudi Arabistan enerji ve altyapı tesisleri ayrıca İran tarafından ara
ara füze ve SİHA saldırılarına maruz kalıyor.
Üçlü ittifak üyelerinden en tehlikeli
krizlere taraf olan ülke Pakistan. Nükleer silahlara sahip Pakistan yine kendi
gibi nükleer silahlara sahip
Hindistan’la uzun süredir Keşmir sorunu nedeniyle çok tehlikeli kısa savaşlar
yaşıyor. Hint-Pakistan savaşlarından en kanlılarından biri Mayıs 2025’te vuku
buldu.
Pakistan ayrıca Afganistan’la ve İran ve
Afganistan’da konuşlanan Beluç ayrılıkçı örgütleriyle sürekli çatışma halinde.
“Üçlü İttifaka” girmekle Türkiye
yukarıdaki krizlerde doğrudan savaşan taraf olmasa da, diplomatik ve lojistik
bakımdan taraf olmayı kabul etmiş bulunuyor.
En az sorun Türkiye’de
Ama Türkiye, yukarıdaki iki ittifak
üyesinden, taraf olunan sıcak çatışmalar bakımından ayrılıyor.
PKK-PYD ile çatışmalı ortam bir süredir
sona erdi. “Süreç” başarılı şekilde yönetilebilirse güneydoğu sınırlarımız
kalıcı olarak huzur ve istikrara kavuşabilir.
Türkiye’ye savaşın başladığı ilk günlerde
İran’dan bir iki füze atışı olduğu iddia edildi ama, İran’la ilişkilerimizde
diyalog kanalları hep açık tutuldu. İranlılar serbestçe sınırlarımızdan
geçebiliyorlar.
Karadeniz’de vurulan ticaret
gemilerimiz başta olmak üzere,
sahillerimizde ve iç bölgelerimizde düşen insansız hava araçlarından dolayı
Ukrayna Savaşı’ndan ciddi olarak etkileniyoruz. Fakat bu savaşın savaşın tarafı değiliz. Tam tersine, Rusya’yla son zamanlarda yaşanan
soğukluğa rağmen, zaman zaman taraflar arasında arabuluculuk yapabildik.
Yunanistan’la ilişkilerimizde devrevi
krizler ortaya çıkabilse de, genel kural olarak ilişkilerimizde diyalog ve
işbirliği söz konusu.
Türkiye’nin şu anda karşı karşıya olduğu
en önemli sınama Suriye, Lübnan, Gazze ve Filistin sorunları nedeniyle
İsrail’le potansiyel bir çatışma riskinin bulunması. İsrail’in Yunanistan’la
yakınlaşması ve kıyılarımıza yakın bazı Yunan adalarına kısa menzilli İsrail
füzelerinin yerleştirilmesi de iki ülke arasındaki gerilimi artırıyor.
Ancak İsrail’le çatışma riski her şeye
rağmen düşük ve böyle bir olasılığı önlemek için kurulan diyalog ve
güvenlik mekanizmaları işliyor. Aklı
başında hiç kimse Türkiye’nin İsrail’le sıcak bir çatışmanın içine girmesini beklemiyor. Esasen
Türkiye ve İsrail son Gazze krizi çıkmadan önce işbirliği olanaklarını her
zaman bulabilmişlerdi. Böyle bir şans Netanyahu iktidarı sonrası yeniden ortaya
çıktığında her iki taraf da çatışma yerine diyalog yoluna dönecektir.
Türkiye’nin ‘Üçlü İttifak’a
girmesinin nedeni ideolojik olabilir mi?
O halde bu üçlü mekanizmanın içine Türkiye
niye girdi? Konuyu yakından takip edenler geçen yıl imzalanan Pakistan-Suudi
Arabistan savunma işbirliği anlaşmasından sonra Türkiye’nin de bu gruba
katılmak için çaba harcadığını bileceklerdir. Söz konusu ikili anlaşma Suudi
Arabistan’a Pakistan’ın güçlü askeri yapısından, Pakistan’a ise Suudilerin
zengin mali kaynaklarından yararlanma olanakları sunmuştu. Pakistan’ın bir
nükleer güç olması Suudi Arabistan için İran’a karşı ayrı bir güvence
oluşturmuş olabilir.
Bu ikili, Türkiye’nin dahil olmasıyla onun
NATO kural ve standartlarına göre işleyen büyük askeri gücünden,
birikimlerinden ve giderek gelişen savunma sanayiinden öğrenme ve
yararlanma olanağı bulacaklar. Suudi
mali olanaklarının Türk savunma sanayii için kullanma olanağı ve Pakistan’ın
nükleer silahlarının İsrail’le olası bir çatışmada caydırcı güç olarak devrede
tutulma olanağı da Türkiye’nin kazancı olarak düşünülmüş olabilir.
Ancak ittifakın diğer iki üyesinin
bulaşmış olduğu sorunlar nedeniyle, üçlü ittifakın Türkiye’ye avantajdan çok
sorun ve dezavantaj getirdiği de bir gerçek. Türkiye’nin Şii alemini ve
Hindistan’ı karşısına almaktan özenle kaçınması gerekirken bunun yapılmamış
olması, AKP iktidarının son 15-16 yılında dış politikada esir düştüğü ideolojik
hastalığın yeniden nüksetme olasılığını akla getiriyor.
Davutoğlu’nun 2009 yılında Dışişleri
Bakanı olarak atanmasıyla beraber Türkiye Batı’dan hızla uzaklaşarak hesapsızca
Ortadoğu’nun liderliğine soyunmuştu. Yanlış hesap Şam’dan döndü, Türkiye o
tarihten sonra hem Ortadoğu girdabında aradığını bulamayarak yalnızlaştı hem de
Batı’dan uzaklaştı.
Türkiye Batı’ya ancak askerî katkı
yoluyla dönebildi
Türkiye ancak Trump iktidara ikinci kez
geldikten sonra Ukrayna krizinde gönüllüler koalisyonuna katkı sağlayarak ve
Gazze’de Hamas’ı ateşkese razı ederek Batı ile ilişkilerini düzeltme şansı elde
edebildi.
Türkiye Batı nezdindeki kendine kullanışlı
bir konum bulabilmişken yönünü yeniden Ortadoğu’ya çevirmesi çelişkili bir
durum sayılmamalı. Zira hem ABD, hem
Batı tarafından ona biçilen rol esas
olarak Ortadoğu’da. Bu kez Gazze’de Hamas’ın, güney Lübnan’da Hizbullah’ın
silahsızlandırılmasında Türkiye’den yeni görevler bekleniyor.
Bunun dışında Suriye’nin İsrail’i rahatsız
etmeyecek şekilde yeniden şekillendirilmesinde, ABD’nin İran savaşı sonrası
daha az rol almak istediği Ortadoğu’da İsrail’le uyumlu bir şekilde işleyecek
bir Ortadoğu’nun oluşmasında Türkiye’den değerli katkılar bekleniyor.
Böyle bir Ortadoğu’da İran’ın mollalarına
ve Husiler, Hizbullah ve Hamas gibi İran’ın vekil güçlerine yer yok.
İsrail kendini Netanyahu’dan
kurtarabilirse İsrail’in varlığını esasen fiilen kabul etmiş bulunan Arap
rejimlerinin İsrail’in hukuken de varlığını kabul edecekleri bir siyasi mimari
oluşturulabilecek. Bazıları buna Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak adlandırabilirler. İşin özü, yeni sınırlar ve yeni rejimlerle
şekillendirilmiş, İsrail’in kabul göreceği yeni bir Ortadoğu’nun yaratılması.
Türkiye’ye bu konuda roller biçiliyor.
Türkiye böylesi rollere kendini hapsederse bir Ortadoğu gücü olmaktan öteye
gidemez.
O hâlde üçlü ittifak kime karşı
kuruldu ve kimin eseri?
Üçlü ittifakın Washington’dan basılan
düğme ile gerçekleştiği gerçekçi bir analiz olarak kabul edilemez. Siyasî
açıklamalarda denildiği gibi, burada bölgesel bir sahiplenme olması daha büyük
bir olasılık. Buna rağmen bu konuda
ABD’nin bilgi ve teşvikinin olduğunu da kabullenmek gerekiyor.
Her şeyden önce üçlü ittifakın her bir
üyesi ABD’nin en yakın bölgesel müttefiki. Hiçbiri temel tutum itibarıyla
İsrail’in karşıtı değil. Esasen Türkiye İsrail’i kurulduğundan bu yana tanıyor.
Diğer ikisinin de Netanyahu sonrası İsrail’i İbrahim anlaşmaları benzeri
anlaşmalarla tanımaları büyük bir olasılık.
Üçlü ittifak üyelerinin Sünni halklarını
temsil etmeleri doğrudan onların Şii karşıtı olduklarına işaret etmez. Ama İran
rejimine yakın olmadıkları (Türkiye ve Pakistan) veya düşman kampta oldukları
da (Suudi Arabistan) bir gerçek.
Bu ülkelerin tümü Şii vekil güçlerlerin
bölgedeki faaliyetlerinden rahatsızlar. Husi, Hizbullah ve Haşdi Şabi
karşıtlığı üçlü ittifak ülkelerini İsrail ve ABD ile aynı çizgide buluşturuyor.
Dolayısıyla yukarıdaki soruya dönersek
üçlü ittifakın esas hedefi, farklı ölçülerde olmakla beraber, şimdiki İran
rejimi ve onun vekil güçleri.
Üçlü ittifak aynı zamanda Netanyahu gidene
kadar İsrail karşıtlığında da buluşuyor. ABD’nin İsrail’le sıcak bir çatışmanın
içine girmedikçe buna bir itirazı yok.
Üçlü ittifaka Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
öngördüğü şekilde, ileride Mısır, BAE gibi yeni üyelerin katılımını beklemek
lazım. Sudan, Somali, Libya gibi krizler aşıldıkça üçlü ittifaka katılım
artabilir. Gazze krizinin çözümü bu konudaki kritik halka olacak.
Türkiye’nin yönü batı olmalı
Türkiye’nin Ortadoğu’da yeni roller
üstlenmesine kategorik olarak karşı çıkmak, Türkiye’nin evrildiği mevcut konumu
ve dünyadaki değişimi görmemek anlamına gelir. Türkiye kendi gücü ve nüfuzuna
uygun şekilde elbette bölgesinde yeni roller ve insiyatifler üstlenecektir.
Ancak bu, ideolojik hedefler uğuna yapılmamalı, Türkiye kuruluşundan bu yana
yöneldiği Batı’dan koparılmamalıdır.
Türkiye Batı içindeki konumunu
güçlendirdikçe, Ortadoğu’da daha fazla sözü dinlenen bir aktör olacaktır.
Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin ancak demokrasi, hukuk devleti ve çağdaş
değerleri kucaklamaktan geçtiğini herkesten önce iktidarın bilmesi gerekiyor.