23 Nisan 2026 Perşembe

Bilim insanları Türkiye, Sırbistan ve Tunus örnekleri üzerinden Batı'yı eleştirdi: AB'nin "istikrarokrasi" çıkmazı Berfu Kargı+23/04/2026

Avrupa Birliği'nin (AB) "demokrasi ihracatçısı" vizyonundan saparak, göç ve güvenlik kaygılarıyla komşu ülkelerdeki otoriterleşmeye nasıl göz yumduğu yeni bir bilimsel araştırmayla ortaya kondu. Prof. Dr. Florian Bieber ve Dr. Cengiz Günay imzasını taşıyan araştırmaya göre; AB'nin Türkiye, Sırbistan ve Tunus'ta uyguladığı günübirlik "istikrar" politikaları, bu ülkelerdeki demokratik gerilemeyi dolaylı olarak destekliyor ve meşrulaştırıyor.

Bir dönem "demokrasi ve insan hakları" değerleriyle anılan Avrupa Birliği'nin dış politikası, son yıllarda artan göç dalgaları, terör tehditleri ve bölgesel çatışmaların (Suriye, Ukrayna, Gazze) gölgesinde büyük bir eksen kayması yaşıyor.

Graz Üniversitesi'nden Prof. Dr. Florian Bieber ve Avusturya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Direktörü Dr. Cengiz Günay tarafından kaleme alınan ve Taylor & Francis (tandfonline) platformunda yayımlanan bilimsel makale, AB'nin bu eksen kaymasını "İstikrarokrasi Tuzağı" (Stabilitocracy Trap) kavramıyla açıklıyor.

Araştırma; AB'nin Türkiye, Sırbistan ve Tunus gibi kilit ülkelerle kurduğu ilişkilerde demokrasiden ziyade "istikrarı" önceleyerek, bu ülkelerdeki otoriterleşme (otokratikleşme) süreçlerine nasıl alan açtığını çarpıcı örneklerle inceliyor.

"İSTİKRAROKRASİ" NEDİR?

Makaleye göre "İstikrarokrasi", AB'nin demokratik değerleri bir kenara bırakıp, sadece siyasi istikrar ve güvenlik (özellikle göçün durdurulması) karşılığında rekabetçi otoriter rejimleri desteklemesi veya onlara göz yumması anlamına geliyor. Bu ilişkide AB, otoriter eğilimli liderlerle parlamentoları ve sivil toplumu devre dışı bırakarak doğrudan "yürütme (liderler) düzeyinde" anlaşmalar yapıyor. Bu durum, söz konusu liderlere uluslararası bir meşruiyet sağlarken, ülkelerindeki demokratik kurumların içinin boşaltılmasını hızlandırıyor.

Araştırma, bu tuzağın nasıl işlediğini üç farklı model üzerinden (Türkiye, Sırbistan ve Tunus) analiz ediyor:

TÜRKİYE: GÖÇ ANLAŞMASI VE DEMOKRASİNİN GÖZDEN ÇIKARILMASI

Makalede Türkiye, AB'nin üyelik sürecini askıya aldığı ancak göçmen politikaları nedeniyle "vazgeçemediği" bir örnek olarak inceleniyor. 2000'lerin başındaki reform sürecinin ardından 2007'den itibaren başlayan kademeli otoriterleşme sürecinde AB'nin büyük ölçüde sessiz kaldığı vurgulanıyor.

Özellikle 2015'teki mülteci krizinin bir kırılma noktası olduğu belirtilen araştırmada, 2016 yılında imzalanan Göç Mutabakatı'na dikkat çekiliyor. Bu anlaşmanın ne Türkiye ne de Avrupa Parlamentosu'nun onayından geçtiği, tamamen liderler arası bir pazarlıkla yürürlüğe girdiği hatırlatılıyor. Makalede, AB'nin göçmenlerin Avrupa'ya geçişini engellemek uğruna Türkiye'deki medya baskılarına, tartışmalı yargı süreçlerine ve son olarak 2025'te İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması ile ana muhalefet partisine yönelik baskılara karşı sadece "derin endişe" bildirmekle yetindiği ve günübirlik çıkarları uğruna Türkiye'nin otokratikleşmesine zımnen destek verdiği ifade ediliyor.

SIRBİSTAN: LİTYUM VE KOSOVA UĞRUNA GÖZ YUMULAN İHLALLER

AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten Sırbistan ise "İstikrarokrasi"nin Balkanlar'daki en net örneği. Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić yönetiminde medyanın kontrol altına alındığı, seçimlerde ciddi usulsüzlüklerin yaşandığı Sırbistan'da otoriterleşme adım adım ilerlerken, AB süreci adeta dondurulmuş durumda.

Ancak AB Komisyonu, Kosova ile olan diyalog sürecinin bozulmaması ve bölgesel istikrarın korunması adına Vučić yönetimine yönelik eleştirilerin dozunu düşük tutuyor. Makalede verilen en çarpıcı örnek ise 2024 yılında imzalanan Lityum Madeni anlaşması. Sırbistan'da devasa çevre protestolarına neden olan Rio Tinto lityum projesine AB'nin (ve Almanya'nın) verdiği açık destek, Birliğin demokratik süreçler ve halkın taleplerinden ziyade kendi ekonomik ve stratejik (hammaddelere erişim) çıkarlarını öncelediğinin kanıtı olarak sunuluyor.

TUNUS: ARAP BAHARI'NIN BAŞARI HİKAYESİNDEN TEK ADAMLIĞA

2011 Arap Baharı sonrasında AB'nin bölgedeki tek "demokrasi başarı hikayesi" olarak lanse ettiği Tunus da İstikrarokrasi tuzağına düşen ülkelerden. Makaleye göre, AB'nin Tunus'a sağladığı milyarlarca euroluk fonlar demokratik kurumları güçlendirmekten ziyade, göçü ve terörü engellemek amacıyla güvenlik bürokrasisini fonlamaya dönüştü.

Cumhurbaşkanı Kays Said'in 2021'de parlamentoyu feshederek yönetime el koyduğu "yürütme darbesi" sonrasında bile AB'nin tepkisi çok cılız kaldı. Hatta 2023 yazında AB ile Tunus arasında göçün engellenmesine yönelik imzalanan Mutabakat Zaptı (MoU), AB'nin demokrasiyi tamamen rafa kaldırıp Tunus'taki otokratik rejimi resmen meşrulaştırdığı bir belge olarak tarihe geçti.

SONUÇ: AB KENDİ BİNDİĞİ DALI KESİYOR

Bieber ve Günay'ın araştırması, AB politika yapıcılarına çok net bir uyarıda bulunuyor: Kısa vadeli çözümler (göçmenleri sınır dışında tutmak, bölgesel çatışmaları dondurmak, kritik madenlere erişmek) için sivil toplumu ve parlamentoları devre dışı bırakarak otokrat liderlerle kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalar sürdürülebilir değil.

Bu "İstikrarokrasi" yaklaşımı, hem AB'nin küresel çapta savunduğu normatif değerlerin inandırıcılığını yok ediyor hem de Birliği otokrat liderlerin şantajlarına ve iyi niyetine bağımlı hale getirerek Avrupa'nın stratejik hareket alanını daraltıyor.

22 Nisan 2026 Çarşamba

Savaşın Safları-2: ‘Dine karşı din’ Prof. Dr. İlhami Güler+21/04/2026

Merhum İranlı sosyolog Ali Şeriati, -Aydınlanma sonrası hariç-, tarih boyu savaşların asıl dinamiğinin, “Din” ile “Dinsizlik” savaşı değil; “Dine Karşı Din” savaşı olduğunu iddia eder (Ali Şeriati. Dine Karşı Din. Çev: Doğan Öztürk. Ank. 2024). Tevhit-Vicdan Dinine karşı: 1- Aleni Çok Tanrıcılık/Paganizm, Şirk, Totem-Tabu, Mana, Ruhlar. 2- Tek Tanrıcılığa sızan “Gizli Şirk Dini”: Heva (arzu) ve Şeytani İstiğna. Şeriati, bu “Karşı Din”e örnek olarak Hz. Musa’nın vazettiği dine karşı gizli şirk olarak tezahür eden Ferisileri; Hz. İsa’nın vazettiği Havarilerin İseviliğine karşı Ruhbanlığı/Kiliseyi; Hz. Muhammed’in vazettiği “Asr-ı Saadet/Hulefa-i Raşidin” döneminde yaşanan İslam’a karşı, Emeviliği, Şia’nın kendi tarihinde de Ali taraftarlığına karşı Safavileri örnek olarak verir (Ali Şeriati, Ali Şiası- Safavi Şiası. Çev: Prof. Dr. Hicâbi Kırlangıç. Ank. 2024).

İran’a yapılan son saldırıyı, -asıl olan iktisadi-siyasi saikleri saklı tutarak-, dinsel açıdan, genel olarak Yahudillik ve Hristiyanlığın İslam’a saldırısı olarak mı; yoksa, Şeriati’nin dediği gibi, Tevhid- Ahiret ve Vicdan dinine karşı, Gizli Şirk Dininin (Heva ve Şeytani İstiğna/Tağutluk) saldırısı olarak mı yorumlamak gerekir? Bence ikincisi. Savaşta teolojik kavram ve sembollerin kullanılması, mazlum cenahta (İran) içtenlikli; zalim cephede (İsrail-ABD) işlevseldir.

Şia -“İmamet” mitolojik teolojisini dışarda tutarak-, Hz. Ali ve Muaviye savaşındaki Ali’nin haklılığını; Yezit ve Hüseyin arasında yaşanan savaşta (daha doğrusu katliamda) da Hüseyinin mazlumiyetini/şehadetini yani “Vicdanı/hakkaniyeti” temsil ettiğine inanır. Şiilik, bu iki şehadeti/ölümü ve acıyı “Yas” olarak tutan/teolojikleştiren ve “Mersiye”ler ile unutmayan, sürekli dile getiren, yaşatan bir dinsel bilinçtir.

Bugünkü savaşın/saldırının taraflarından İsrail/Siyonizm, Hz. İsa’nın: “Sizi gidi yılanlar! sizi gidi engerekler soyu! cehennem cezasından nasıl kurtulacaksınız” dediği (Matta-23/33) Ferisilerin çağdaş temsilcileridir. Tanrı’ya (Yahwe) bir türlü teslim olmayan; Ahiret’e inanmayan/güvenmeyen (2/96), kendilerini, Tanrı’nın gözdeleri ve “seçilmiş ırk” olarak gören ırkçı (İbrani) heva ve şeytani istiğnanın somutlaşmış halidir (Gizli Şirk). Tarih boyu varlığını koruyan Muvahhit-vicdani Museviliğin (örneğin: Hazar Türkleri-Habeşliler/Falaşlar) bu “Karşı Din” ile hiçbir ilgisi yoktur. Kur’an’da oğluna yaptığı öğütleri iktibas edilen Lokman (31/12-19), muhtemelen, Habeşistanlı bir “Musevi” idi (Mevlâna Muhammed Ali, Kur’an-ı Kerim Tercümesi ve Meali. çev: Ender Gürol. Ohio (U.S.A). 2008. S. 775).

Diğer saldırgan ortak ABD-Evangelikler’e gelince; onların da, ne Hz. İsa’nın vazettiği İsevilik; ne de Kilisenin vaz ettiği Katoliklik ve Ortodoxluk ruhu ile bir ilgisi yoktur. Siyonistler tarafından ayartılan ve “Dolar” dolayımı ile Tanrı’yı kendilerine –hâşâ- “Gardiyan” (Doların üzerine yazdıkları: “We Trust In God” sözü bunu ifade eder) olarak görmeye çalışan bu zevzekler/meczuplar, “Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak” için, yeryüzünde fesat çıkarıyorlar. Kur’an, Peygamberliği Hz. Muhammed ile “mühürlemiş” iken (33/40); bu kapıyı açmaya zorlayan “Mesih-Mehdi-Deccal”, “Armageddon” ve “Nüzul-i İsa” mitolojisi, her üç dine de tekrar musallat olmuş durumdadır. Oysa, vicdanın tezahürü olarak Katolik İspanya, İran’dan yana tavır koyarken; Katolikliğin merkezi “Vatikan/Papa”, Barış için dua etmeyi tercih etti. Ortodox Rusya ise, -çıkarları gereği de olsa- İran’ın arkasında duruyor.

Sünni Araplara gelince (Suud ve Körfez Krallıkları), Petrolü ve Parayı (Dolar) keşfettikten sonra, Emevi ruhuna (Karşı Din-Heva-Şeytani İstiğna) uygun olarak İsrail-ABD safında yer aldılar. Yemen-Umman, Kuzey Afrika, Irak ve Suriye Arapları, hiç olmazsa “tarafsız” kaldılar. Pakistan ve Türkiye Sünniliği ise, “Arabulucu/Barış” çabaları gösteriyor.

1-KARAKTER ANALİZİ

Tarafların önderlerinin yüzlerinden de bu savaşın karakterini okumak mümkündür: Bir tarafta yüzlerinden meymenet/masumiyet/ruh/asalet akan Ali Hamaney, Laricani, Pezeşkiyan, Arakçı…; diğer tarafta meymenetsiz, mendebur, maymun suratlı (“Kûnû kiredeten hasiin: Alçak maymunlar olun”. 2/65) müstağni/şeytani suretler: Netenyahu ve çömezi Trump.

Savaş boyunca İranlı Müslümanlar, ölüme meydan okuyarak “Her yer Kerbela, her gün Aşûre” sloganları ile sokaklara dökülürken; ölümü, hiçliğe karışmanın kapısı olarak gören İsrailliler, sığınaklara doluştular. Hedef seçmede de aynı asaleti ve rezaleti/hoyratlığı/vahşeti görmek mümkündür. İran, askeri-ekonomik hedef seçerken; ABD-İsrail, çocukları öldürdü ve Üniversite vurdu. Köprüleri vuracaklarını söyleyen ABD-İsrail Şeytanlarına (Tağut) karşı, İran halkının –ölümü göze alarak- köprüleri tutması, muhteşemdi. Bombardıman harabelerinde sanatını icra eden İranlı genç müzisyen ve kameralar önünde viski içip sesli yellenen Amerikalı bürokrat; İran medeniyetini yok edip Taş Devrine döndürme söylemi/barbarlığı…

2-SONUÇ

Bu savaşın çıkışını da nihai kaderini de belirleyecek olan, insanların “ölüm”den sonrası hakkındaki düşünce veya inançlarının karakteridir. Ölüm, Tevhit-Vicdan dininde ebedi yaşam olan “Ahiret”e açılan bir “Kapı”dır. “Şehadet” yani “haklı” olduğu halde öldürülmek ise, -ödül olarak- “Cennet”e açılan kapıdır. Heva ve Şeytani İstiğna, yani “Karşı Din”de ise, -“inanç” olarak var olsa da-; “Hesap Günü” olarak “iman” edilen ahlaki bir kategori değildir: “…Kıyametin kopacağını sanmıyorum; -velev ki Rabbime döndürülsem bile-, benim için güzel şeyler vardır…” “Kendine zulmeden, bahçesine girince: “Bunun sonsuza dek yok olacağına inanmıyorum; kıyametin kopacağını da sanmıyorum; -Rabbime döndürülsem bile-, daha iyi bir sonuç bulurum.”(18/35-36). Evangelik Trump ve Yahudi Netenyahu’nun “dindar” pozisyonları, aynen böyle değil mi? ”Gizli Şirk/Karşı Din”, Müstağni/Şeytani insanın, “Tanrılık” taslamanı olarak Tanrı’yı kandırma girişimidir.

İranlı Şiilerin direnişinin saiki ise: “Başlarına bir musibet gelince: “Biz, Allahtan geldik; Allah’a döneceğiz” (2/156) demektir. Tanrı ve Ahiret “İnanç”ı, -öz-Araplarda (Suud-Körfez) olduğu gibi-, “ölü” hükmündedir. Sahih/hakiki bir “İman”a dönüşmediği için; ahlak, aksiyon, amel yaratamıyor; işbirlikçilik doğuruyor.

 

*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

17 Nisan 2026 Cuma

Akif’in terazisinde Abdülhamid Yusuf Tosun+16/04/2026

''Tarih okumak, araba süren kişinin arada bir ihtiyaç oldukça dikiz aynasına bakması gibidir. Unutmayalım ki ön cam, dikiz aynasından yüz kat büyüktür. Ön cama bakıp araba sürmesi gereken bir sürücü sürekli dikiz aynasına bakarsa arabayı ya duvara çarpar ya da bir kayaya bindirir.”(1)

Hüseyin Çelik’in Sultan Abdülhamid’i anlattığı kitabının önsözünde tarihle ilgili yapmış olduğu bu benzetme, Türkiye’de tarih ile kurduğumuz problemli ilişkiyi özetliyor bir bakıma. Geçmişe bakılmadan yol alınmaz, fakat bütün dikkatini dikiz aynasına veren bir sürücünün akıbeti de, ne yazık ki bellidir. Şu bir gerçektir ki, tarih, dünle ilgilidir, bugüne ibret verir ve geleceğin şekillenmesine katkı sunar. Onu bir hesaplaşma kürsüsüne ya da hamaset sahnesine dönüştürdüğümüzde hem geçmişi hem bugünü ıskalamış oluruz. Sultan Abdülhamid etrafında dönen tartışmalar da ekseriyetle böyle bir zeminde yürümüş ve zamanla bir yanda “Kızıl Sultan”, diğer yanda “Ulu Hakan” indirgemeci yaklaşımıyla tartışılagelmiştir. Şevket Süreyya Aydemir’in 1970’lerde basılan Enver Paşa isimli kitabının birinci cildinde Abdülhamid dönemi anlatılırken tam da ifade etmek isteğimiz bu yaklaşım dile getirilir:

“İki tane Abdülhamit var. Bunun biri; hayatının karanlık muhasebesi 10 Şubat 1918’de kapanan, hayata gözlerini yuman, Sultan İkinci Abdülhamit’tir.

Bir de, bir başka İkinci Abdülhamit var: Birtakım insanların, birtakım hayal oyunlarıyla şimdi yaratmak istedikleri, fakat gerçeklerle tek ilgisi olmayan bir masal adamı! Bir ulu padişah!..” (2)

Son yarım asırdır yaşadıklarımız bu yaklaşımı belirgin bir şekilde ortaya koyar niteliktedir. Her ne kadar sloganlar karmaşık tarihsel gerçekliği basitleştirir gibi gözükse de Sultan Abdülhamid devri, basit sıfat ve sloganlarla açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır. Söz konusu katmanları açmak için o dönemin mercek altına alınıp derinlemesine irdelenmesine ihtiyaç vardır.

İSTİBDAT GÖLGESİNDE BİR İMPARATORLUK

13 Nisan 1909’da yaşanan 31 Mart Vakası’nın ardından, 27 Nisan 1909’da meclis kararı ve hal fetvasıyla tahttan indirilen Sultan Abdülhamid’in, diplomatik ustalıkla 33 yıl imparatorluğu ayakta tutma sürecinde yaptığı eğitim reformları, demiryolu ağı ve borç yönetiminin yanı sıra aynı dönemde jurnal sistemi ve sansürle siyasal katılımı daralttığı da bir vakıadır. Bu nedenle kendi döneminde hem de kendinden sonraki dönemlerde birçok yazar, şair ve özellikle de tarihçi tarafından acımasızca eleştirilmekten kurtulamamıştır. Keskin eleştiri ve tespitleriyle bunların başında Şevket Süreyya Aydemir gelir. Ona göre Abdülhamid devri (1876-1908), Osmanlı İmparatorluğu’nun yalnızca kaçınılmaz çöküşünün devamı değil, aynı zamanda son umut olarak görülen Tanzimat çabalarının da iflasıdır. Bu süreçte devlet kurumları zayıflamış, itibarını yitirmiş ve imparatorluk adeta yalnızca harita üzerinde varlığını sürdüren bir yapıya dönüşmüştür. Aydemir, bu genel çözülmeyi Abdülhamid’in yönetimiyle özdeşleştirerek, imparatorluğun cehalet içinde giderek içten boşaldığını, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını kaybettiğini, ordunun ve donanmanın çökertildiğini ve devletin artık tedavi edilemez bir çöküş sürecine girdiğini savunur. (3)

Öte taraftan Aydemir’in aksine Abdülhamid dönemini yere göğe sığdıramayan yazar-şair ve tarihçiler de bir hayli fazladır. Mesela geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan İlber Ortaylı, Sultan Abdülhamid’i 19. yüzyılın en büyük diplomatlarından biri, son derece zeki ve dirayetli bir devlet adamı olarak değerlendirir. Onu aynı zamanda bir “diplomasi dehası” ve döneminin hükümdarları arasında öne çıkan bir lider olarak görür. Konuşma ve yazılarında Abdülhamid’in özellikle eğitim, dış politika ve kültür alanlarında modern adımlar attığını öne çıkarır. Hatta onun Avrupa siyasetini yakından takip eden, sanata ilgi duyan ve zanaatkâr yönü de bulunan çok yönlü bir şahsiyet olduğunu da belirtir. Ortaylı, Sultan Abdülhamid’in eğitim alanında açılan modern okullarını, İslam dünyasına yönelik politikalarını ve zor bir dönemde devleti ayakta tutma çabalarını öne çıkarırken, kanunlara bağlı, kitlesel şiddetten kaçınan bir yönetim tarzına sahip olduğunu da ifade eder. Daha önemlisi tartışmalı da olsa Latin harflerine geçişi düşünecek kadar ileri görüşlü olduğuna dikkat çeker. (4)

Görüldüğü üzere tarihçilerin dikiz aynasından Sultan Abdülhamid dönemi, hem yoğun sansürün, jurnal mekanizmasının ve güvenlik siyasetinin kurumsallaştığı bir dönem hem de çökme ile yüz yüze gelen bir imparatorluğu ayakta tutma çabası olarak görülür. Ancak tarih hiçbir zaman tek boyutlu olarak ilerlemiyor. Öyle ki Sultan Abdülhamid’i deviren İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarında yaşanan olaylar, ağır yenilgiler ve imparatorluğun dağılması, bazı çevrelerde Abdülhamid dönemine dönük bir mukayese doğurmuştur. Fakat bu tür bir mukayese, tek başına bir haklılık da üretmez. Aynı mantık Abdülhamid’in istibdadını da Meşrutiyet’in/Cumhuriyet’in sorunlarını da haklı çıkarmaz. Sonraki felaketler, önceki uygulamaları otomatik olarak meşrulaştırmamalı.

BİR KÜLTÜN İNŞASI

Sultan Abdülhamid algısı geçen yüzyıl boyunca akademik tarih çalışmalarından ziyade edebî ve ideolojik metinler üzerinden şekillenmiştir. Özellikle Necip Fazıl Kısakürek’in Ulu Hakan Abdülhamid Han kitabı, Sultan Abdülhamid’i zamanla güçlü bir sembole dönüştürmüştür. Özellikle de İslamcı-muhafazakâr kesimin zihin dünyası daha çok tepkisel olarak ve de ideolojik saiklerle bu fikirler çerçevesinde şekillenmiştir. Yapılan bu tohumlama zamanla siyaset sahnesinde de filiz vermiş ve bir rol model olarak benimsenmiştir. Oysa Necip Fazıl’ın bu eseri, tarihsel bir analizden çok Kemalizm’e tepki olarak geliştirilen bir karşı-ideoloji inşasıdır. Nitekim 1940’ların sonundan itibaren Büyük Doğu sayfalarında şekillenen bu örgü, 1960’lardan sonra popüler tarih yazımında Kadir Mısıroğlu gibi isimler üzerinden kitleselleşmiş ve akademik mesafeden uzak, duygusal bağlılığa dayalı bir Abdülhamid kültü oluşmuştur. Romantikleştirilmiş bu örgü, zamanla Abdülhamid’i tarihsel bağlamından koparıp idealize eden modern politik bir söyleme, yani “Hamidizm” diyebileceğimiz bir çizgiye evirmiştir. Dönemin konjonktürü bu külte bir alıcı kitlesi kursa da Aydemir’in ifade ettiği “Masal Adam” ve “İdeolojik Maskot” olmaktan öteye geçememiştir. Kimi zaman yapılan eleştiriler “sadakatsizlik”, sorgulamalar ise “ihanet”le eşdeğer tutulmaya başlanmış, ancak zamanla sermayenin tükenme sinyalleri vermesiyle birlikte kısmen de olsa tabular kırılmış ve sessiz de olsa “kült” anlayışı sorgulanıp tartışılır hale gelmiştir. Konu, gelecekte de çokça konuşulup tartışılacağa benziyor.

Oysa tarihî şahsiyetleri kutsallaştırmak/tabulaştırmak, ötekileştirmek de aynı derecede sorunludur. Her iki yaklaşım da nesnel anlamayı, anlamlandırmayı ve geçmişten ders çıkarmayı engeller.

ÂKİF’İN ADALET TERAZİSİ

Zaman zaman alevlenen bu ve benzeri tartışmaların en dikkat çekici boyutlarından biri, Mehmet Akif’in Abdülhamid’e bakışı olmuştur. Çünkü tartışmayı harlamak isteyen isteyen kesimler ekseriyetle bu örnek üzerinden yürümüşlerdir. Biliyoruz ki Âkif’in en belirgin karakteri, haksızlık karşısındaki tavizsiz duruşu olmuştur. Onun için asıl mesele şahıs değil, ilkedir.

Asım’da yer alan şu dizeler, bu ahlâkî tavrı açıkça ortaya koyar:

“Bir adam dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,

Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,

İnkıyâd eyleyecek yerde tutup kıysa ona,

O mücâhid yazılır tâ şühedânın başına.”

Bu dizeler, bir “karakter beyanıdır”. Âkif, o günün şartlarında baskıcı olarak gördüğü bir yönetime karşı sözünü esirgememiştir. Abdülhamid’e yönelik eleştirileri de bu çerçevede olmuştur genellikle.

Mehmet Akif, İstibdâd şiirinde “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!” şeklinde kullandığı sert ve sarsıcı dil ile yalnızca bir dönemi eleştirmekle kalmaz, aynı zamanda hürriyetin bastırılmasına duyduğu derin tepkiyi de dile getirir. Nitekim şiirin istibdat günlerini anlatan diğer mısralarında da hayatın neşesini yitirdiği, toplumun içine çöken karamsarlığın adeta kolektif bir ruh haline dönüştüğü görülür. Böylece Akif’in dönem eleştirisinin, belirli bir şahsın ötesine geçerek, zulüm üreten her türlü yönetim anlayışına karşı ahlaki bir duruşun ifadesi hâline geldiğini görüyoruz.

Nitekim İttihat ve Terakki’ye katılırken “bila kayd u şart itaat” ifadesine karşı çıkması, onun mutlak itaati reddeden mizacını gösterir: “Ben Cemiyet’in yalnız emr-i marufuna biat ederim.”

Kısacası onun için ölçü, şahıs değil hep adalet olmuştur.

TON DEĞİŞİMİ Mİ, MUHASEBE Mİ?

Âkif’in ilerleyen yıllarda kullandığı bazı ifadelerin, daha yumuşak bir tona işaret ettiğini görüyoruz. Özellikle Safahat’ın Âsım bölümünde yer alan şu meşhur dizeler dikkat çekicidir:

“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?

Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.

Nasıl da kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş:

Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”

Yumuşak bir tona işaret eden bu dizeler kimilerince “geri adım” ya da “pişmanlık” olarak yorumlanmıştır. Oysa burada görülen şey, kişisel bir pişmanlıktan ziyade tarihsel bir muhasebedir. İmparatorluğun çöküş süreci –Meşrutiyet’in hayal kırıklıkları, Balkan yenilgileri, I. Dünya Savaşı, işgaller ve nihayet Cumhuriyet’in kuruluşu– birçok aydını kendi geçmiş pozisyonlarını yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır. Lakin kanaatimize göre Akif’in bu yumuşak gözüken tonu, mutlak bir fikir değişikliği değil, yaşanan acı tecrübelerin ardından yapılan dengeli bir değerlendirmedir.

Akif’in yaşadığı döneme bir bütün olarak baktığımızda, onun Sultan Abdülhamid’le şahsi hiçbir husumetinin olmadığını hatta ömrü boyunca onunla hiç yüz yüze gelmediğini de görürüz. Her iki şahsiyetin de İttihad-ı İslam idealini önemli bir ufuk olarak gördükleri aşikârdır. Ancak bu ortak payda, yöntem ve özgürlük anlayışındaki derin farkları ortadan kaldırmaz. Sultan Abdülhamid devlet güvenliği ve diplomasi refleksiyle hareket ederken, Akif’in daha çok ahlaki itiraz, hürriyet ve adalet merkezli bir dil kullandığını görürüz. Dolayısıyla her ikisini “birbirine muhalif değil, hedef birliği içinde farklı yöntemler seçen” şahsiyetler olarak görmek, hem onları ve dönemlerini doğru okumamızı sağlar hem de tarihsel gerilimi daha yumuşatır. İşte yukarıda ifade ettiğimiz Akif’in adalet terazisi burada devreye girer. (5)

BİR KUŞAĞIN ORTAK TRAJEDİSİ

Bu tavır, yalnızca Âkif’e özgü de değildir. Dönemin diğer aydınlarında da benzer yaklaşımı görürüz. Mesela Mustafa Sabri Efendi, Elmalılı Hamdi Yazır, Said Nursi gibi isimler de II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan bu çalkantılı süreçte hem Abdülhamid devrini hem de sonrasını bizzat yaşamışlardır. İmparatorluğun dağılması, savaşlar, işgaller ve yeni rejimin inşası gibi sarsıcı olaylar, ister istemez bir iç hesaplaşmayı beraberinde getirmiştir. Ancak bu hesaplaşma, genellikle “yanılmışız” itirafından ziyade “şartlar içinde ne yaşandı, ne yapılabilirdi?” sorusuna odaklanmıştır hep.

Elbette Rıza Nur gibi pragmatik ve konjonktüre göre pozisyon değiştiren isimleri bu genel çerçeveden ayrı tutmak gerekir. Fakat ekseriyetle tablo, bir savrulmadan çok adalet terazisinde bir muhasebedir. Bu muhasebe, kişisel duygu değişiminden çok, tarihsel bir bilinçlenmeye işaret eder. Aynı kuşak, hem Abdülhamid’in güvenlikçi siyasetini hem de onu izleyen dönemin büyük yıkımını tecrübe etmiştir. Dolayısıyla değerlendirmeleri, tek bir döneme duyulan özlem ya da öfke üzerinden değil; iki tecrübenin karşılaştırılması üzerinden şekillenmiştir genellikle.

Bugünden bakıldığında bu tavır bize önemli bir ölçü sunar. Tarihî şahsiyetler ve dönemler hakkında hüküm verirken sloganlara değil, adalet terazisinde yaşanmış tecrübeye kulak vermek gerekir. O kuşak, büyük kırılmaların ardından geçmişi yeniden tartmış ve anlamaya çalışmıştır. Bu yaklaşım, bugünün kutuplaşmış tarih-siyaset tartışmalarına da ders niteliğindedir. Aynı zamanda bugün tekerrür eden fikri ve siyasi kabızlık halinin aşılmasında da önemli bir örneklik teşkil eder. Çünkü merhum Akif’in dediği gibi:

“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

ETİKETLERİN ÖTESİNE GEÇMEK

Bugün Abdülhamid tartışması bize, ülkemizde tarihin çoğu zaman günün ideolojik ihtiyaçlarına göre yeniden üretildiğini gösteriyor. Oysa tarih, kimlik inşa malzemesi olmaktan çıkarılmadıkça sağlıklı bir zemine oturamaz. Ne “Kızıl Sultan” ifadesi hakikatin tamamını anlatır ne de “Ulu Hakan” sıfatı yeterlidir. Kabul edelim ki Sultan Abdülhamid, korkuları olan, tehdit algısıyla hareket eden, diplomasiyle zaman kazanmaya çalışan, fakat aynı zamanda özgürlükleri daraltan bir hükümdardır. Onu anlamak için bu çelişkileri de birlikte görmek, değerlendirmelerimize almak gerekmez mi?

Tarih, taraf tutmaktan çok ibret almayı gerektirir. Geçmişi putlaştırmak da toptan mahkûm etmek de bugüne bir şey kazandırmaz. Asıl mesele, o tecrübenin içindeki dersleri ayıklayabilmektir. Âkif’in terazisi, bugün hâlâ tarih tartışmalarımızın en eksik aletidir.

Belki de en sağlıklı tutum, Abdülhamid’i ne kutsal bir kahramana dönüştürüp tabulaştırmak ne de ötekileştirip Kızıl Sultan’a dönüştürmektir. Onu, bütün karmaşıklığıyla anlamaya/anlamlandırmaya çalışırsak belki de o zaman dikiz aynasına bakarken ön camı da ihmal etmemiş oluruz.

KAYNAKÇA

1- Sultan Abdülhamid, Hüseyin Çelik, Alfa Yayınları, S:8

2-Enver Paşa, Şevket Süreyya Aydemir, Remzi Kitabevi, S:107

3-age, S:123

4-İmparatorluğun Son Nefesi, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Timaş Yayınları

5- Bizim Akif, Yusuf Tosun, Çıra Yayınları, S:67

YUSUF TOSUN

İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü mezunu olan Tosun, Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde yüksek linsans yaptı. Yazın dünyasına deneme, öykü, mektup, günlük, biyografi türlerinde katkıda bulunmuştur. Birçok sivil toplum kuruluşunda aktif görevi bulunuyor ve Anadolu Yazarlar Birliği Genel Başkanı.

16 Nisan 2026 Perşembe

MUAVİYE’NİN AMEL DEFTERİ Ali Bulaç+13/04/2026

Muaviye’nin “amel defteri” kapandığından suçun tespiti, cezanın takdiri ve infazı Allah’a ve Ahiret Günü’ne kalmış bulunmaktadır. Biz, bu cürümlerin bize nasıl tarihsel bir miras bıraktığı ve bugünkü İslam dünyasının sosyo-politik ve ahlaki tutumu üzerinde ne türden bir etkiye sahip olduğu konusuyla ilgiliyiz.

Kullandığım terminolojide maddi suç ve manevi günahı “cürüm” kavramıyla ifade ettiğimden, Muaviye’nin aşağıda sıralayacağım 15 cürmünden yerine göre bir kısmı müeyyidesi dünyevi ve maddi suçlar, bir kısmı manevi/ahlaki günahlar kategorisine girer.

1. Saray ve debdebe: Muaviye aristokrat bir aileden gelmeydi, zenginliği, gösterişi, yani Kur’an-ı Kerim’in kınadığı tefahuru ve tekasürü (Hadid, 20; Tekasür, 1) severdi. Daha Hz. Ömer zamanında bile gösteriş ve debdebeli hayatı dikkat çekmişti, hatta bir keresinde Şam’ı ziyaret eden Hz. Ömer, “Bakıyorum, Bizans meliklerine benzemişsin” deyince, “Ey Mü’minlerin Emiri, ben sınırda görev yapıyorum, Bizans’a karşı itibarımızı koruyorum,” mealinde savunma yapmıştı. Saray kültürünü Bizans’tan ilk ithal eden Muaviye olmuştur, sonraları Abbasiler, Safeviler, Osmanlılar İran ve Mısır saraylarını ekleyip bu kültürü devam ettirdiler.

2. Ebuzer el Gıfari’nin muhalefeti: Bu durum tahmin edileceği gibi ilk nesil Müslümanların hoşuna gitmez ve içlerinde bu konularda tavizsiz Ebuzer el Gifari’nin yüksek sesle itirazına ve muhalefetine yol açar. Ebuzer, Muaviye’ye iki noktada itiraz eder:

a) Asırlar sonra ortaya çıkacak kapitalizmin ilk nüvesi olan “Kenz”e karşı çıkması. Kenz altın ve gümüşün üst üste biriktirilmesi, servet ve tekasür sevgisi. Muaviye, ilgili ayetin (Tevbe, 34-35)  gayrımüslimler için indiğini söylese de Ebuzer bunun Müslümanlar için de hüküm taşıdığını söyler. (Geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir, III, 513-517; Ali Bulaç, “Modern İktisadın Ruhu Kenz”, The Turkish Post 1-2, 01-04. 06. 2025)

b) Ebuzer Muaviye’nin saray inşa etmesine karşı çıkar ve yüzüne şöyle der: “Sarayda yaşamak haramdır. Eğer sarayı Beytülmal’den yaptırmışsan haram iş işlemişsin, kendi cebinden yaptırmışsan yine israf olduğundan haramdır.”

Muhalefet ve itirazlar durmayınca Muaviye, Ebuzer’i Hz. Osman’a şikayet eder. Bunun üzerine Halife Osman, Ebuzer’i başkente çağırır, onu Rebeze denen çöle sürgün eder. Hz. Osman’ın yapması gereken şey, Ebuzer gibi dev bir sahabiyi haklı bulup saray ve gösteriş kültürünü İslam’a sokan Muaviye’yi uyarması veya  en doğrusu görevden almasıydı. Ebuzer, sürgün yeri çölde karısıyla yalnız başına vefat eder, cenazesini kaldıracak kimse bulunmaz, tesadüfen geçen bir kervan onu tanır, hayıflanarak defnederler.

3. Kan davası peşinde koşması – Cahili kabile asabiyeti: Hz. Peygamber, İslamiyet’i bir sosyo-politik model olarak hayata geçirmek isterken Arapların kadim kabile geleneği ve “mevali” kurumundan istifade etti. Kabile geleneği çift kutuplu bir sosyal yapıdır. Hz. Peygamber, kabilelerin nesep asabiyetini terk edip sebep asabiyeti (yüksek ahlaki hayat, adalet ve iyilik amaçlı dayanışma) üzerinde bir araya gelmelerini istiyordu. Kabile pratiğinde;

a) Suçlular korunur, kan bedelleri ödenir,

b) Kan davası güdülür,

c) Çapulculuk, yağma, baskın kabile gelirinin belli başla kaynakları arasında yer alırdı.

Hz. Peygamber (s.a.), bunları toplumsal hayattan işlevsiz hale getirmek istiyordu. “Suçlular korunmaz” ilkesini getirdi ama diyet ödemeyi devam ettirdi, kan davalarını, çapulculuğu ve yağmayı yasakladı.

Ama pek de kolay olmayacaktı. Çünkü derin bir geçmişe ve köklü duygu ve hatıralara dayalı kabile asabiyetinin tekrar uyanması, birliği ve ekonomik/maddi kaynakların belli ölçüler dahilinde adaletlice bölüştürülmesi ilkesinin terkedilip tekrar yağma ve çapulculuğa, kan davalarına dönülmesi tehdidi bütünüyle sona ermiş değildi.

Hz. Peygamber, muazzam bir iş başarmıştı, kabileleri isimleri ve unvanlarıyla tek tek zikrederek Medine Sözleşmesi’nin kurucu aktörleri kıldı (Md. 1-24), merkezi bir kamu otoritesi oluşturdu, çöl hayatı yaşayan insanları Medinetü’n Nebi’de medenileştirmeye çalıştı.

Hz. Osman’ın katliyle Muaviye, “Ali katilleri koruyor”, hatta kendisi asli faillerdendir imasında bulunarak kabile hamiyetine kalkıştı. Osman’ın kanlı gömleğini mızraklara asarak şehir şehir dolaştırdı, aşiret ve topluluklarda cahiliyeden kalma kan davası duygularını tahrik edip intikam duygularını alevlendirdi.

4. Haksız suçlamalar: Geliştirdiği söyleme göre Ali, Osman’ın katillerini koruyor, kısas hükmünü yerine getirmiyordu. Muaviye, Osman’ın kanına sahip çıkmak suretiyle artık “lider benim” mesajını veriyordu. Kadim kabile geleneğine göre, birinin kanına sahip çıkıp kan davası güden o kabilenin liderliğine aday olmuş demektir, kabile bileşenlerinin tümü onun etrafında toplanmalıdır. Ali’nin  yönetiminde –Hz. Osman’ınınki gibi- diledikleri tasarrufta bulunmayacağını düşünen eşrafa, görevden alınma korkusu içindeki valilere mektuplar yazarak kendisi halife olursa onları taltif edeceğini vadinde bulunuyor, onları satın alıyordu.  Hz. Ali’nin kardeşi Akil’i bu amaçla ordu komutanı yaptı.

5. Meşru kamu otoritesine isyan (baği): Şüphesiz meşru halife Hz. Ali’ydi. Seçimle iş başına gelmiş, biat almıştı. Muaviye ise Ali’nin valisiydi, Ali’nin halifeliğini tanımıyordu. Bizim tarihte gelişen fıkhımıza göre, meşru halifeye başkaldıran, silah kullanan kişi ve kişiler bağiydir. İmam Şafii’ye göre de Muaviye bağiy idi. Bağî fıkıhta mücerret bir hüküm değildir, bağyedenin Müslüman ve gayrımüslim olması fark etmez. Hz. Ebu Bekir’e göre, merkezi otoriteye silahla başkaldıranlar, Müslüman olduklarını beyan ettikleri halde zekat (vergi) vermeyi reddedenler de mürteddirler, mürtedlere karşı savaşılır. Hz. Ömer “La-lilahe illallah deseler de mi”, diye itiraz etmişse de Hz.  Ebubekir’in içtihadına uymuştur. Kişisel din değiştirene silah (şiddet ve terör) kullanmadığı müddetçe dokunulmaz, temel hakları ihlal edilmez. Bağinin meşru Halifeye silah kullanıp başkaldırması büyük hukuk ihlali olduğundan, Halifenin onunla savaşması görevidir. Bu hükme göre, meşru otoriteye silahla baş kaldırdığından Muaviye bağiy idi. Eğer Şeyheyn zamanında isyan etseydi, her ikisi ona karşı mürted olarak savaş açarlardı.

6. Kur’an ayetlerinin istismarı: Sıffin savaşının en kritik anında Arap dâhilerinden  Amr bin As’ın önerisiyle Muaviye Kur’an ayetlerini mızrakların ucuna taktırdı, böylelikle tam yenilecekken, durumu lehine çevirdi. Amr bin As, dahi seviyesinde zeki idi ama akıllı değildi, akıllı olsaydı seçimle işbaşına gelen Ali’ye itaat eder, bir baği ve isyancıya hizmet etmezdi. Bu, tarihte Kur’an-ı Kerim’in, gayrımeşru siyasi amaçlarla istismar edildiği ilk örnektir.

7. Ammar bin Yasir’in ölümünden sorumlu tutulması: Ammar bin Yasir, Sıffin savaşında hayatını kaybetti, hakkında Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilir: “Ammar’ı asi ve baği bir topluluk öldürecek”. (Mustafa Fayda, Ammar bin Yasir, DİA.) Bu hadis kendisine hatırlatıldığında Muaviye’nin savunması şöyle olur: “Biz Ammar’ı öldürmedik, öldüren Ali’dir. O bize karşı savaşmasaydı Ammar öldürülmezdi. Ali, Ammar’ı getirip kılıçlarımızın önüne attı.” Bu boş polemiğe Hz. Ali şöyle cevap verir: “Bu muhakemeye göre Hamza’yı da Peygamber mi öldürdü?” Muaviye, daha savaş başlamadan önce Şebes’in “Ey Muaviye, eline imkan geçse Ammar’ı da öldürecek misin?” sorması üzerine şöyle der: “Neden öldürmeyeyim, Vallahi değil Osman için, Osman’ın kölesi Natil için bile öldürürüm.” (Taberi, Tarih, V, 12.) Muaviye’ye göre Osman’ın kölesi bile Ammar’dan değerlidir. Ammar, ilk Müslümanlardan olup annesi (Sümeyye binti Hayat) ve babası (Yasir) şehit olan (m. 615) önemli bir sahabedir. 93 yaşında iken şehit edilmiştir.

8. Hilafet’ten Saltanat’a: Rızaya ve seçime dayalı sistemin Hilafetten saltanata kalbedilmesi İslam tarihinin maruz kaldığı en büyük musibettir. 1850’den beri İslamcılar, İslam’da ilk büyük sapmanın siyasi sistemdeki bu sapma olduğunu savunurlar. Bu büyük günah ve sapmanın faili hiç şüphesiz  Muaviye’dir.

9. Muaviye siyaseti: Zer-o zor o tezvir: Muaviye’ye göre rakibin her ne suret, yol ve araçla bertaraf edilmesi esas olduğundan, siyasette aslolan başarıdır, sonuca giden her yol mübahtır. Yöntem şudur: Sözün geçtiği yerde söz (yalan, iftira, itibarsızlaştırma, karalama, tezvirat), paranın geçtiği yerde para (zer/altın), her ikisinin geçmediği yerde kılıç (zor). Muaviye her üç yolu da ‘başarıyla’ kullanmış, bu yöntemle h. 41-60/m.661-680 arası 19 yıl 3 ay hüküm sürmüştür.

10. Hz. Hasan’ın öldürülmesinde azmettirici olması: Baskın bir kanaate göre, Muaviye, yaptıkları anlaşmaya uymadığından Hz. Hasan’ın ona itiraz edip başkaldıracağını düşünmüş, karısı Ca’de bintü’l Eş’as el Kays el Kindi’yi kullanarak onu zehirlemiştir. Bu iddiayı kuvvetlendiren husus, Hz. Hasan’ı zehirleyen kadının Muaviye tarafından oğlu Yezid’le evlendirilip ödüllendirilmesidir.

11. Hz. Ali’ye ve Ehl-i beyt’e hutbelerde lanet okutturması: Bu tarihen sabit bir cürümdür. Muaviye, her Cuma hutbesinde Hz. Ali’ye lanet okutturuyor, okumayanları cezalandırıyordu. Aşağıda aktaracağımız Hucr bin Adi olayı bunun somut, dramatik delilidir.

12. Hucr bin Adiy’e verdiği ölüm cezası: Hutbelerde Hz. Ali’ye lanet okutmayı reddettiği için Muaviye’nin Hucr bin Adiy’in ölüm emrini verdi. Kefe’den Şam’a elleri ve ayakları zincirli olarak Muaviye’nin huzuruna getirtilen Hucr, iki rekat namaz kılmak istemiş, ama öldürülürken elleri ve ayaklarının çözülmesini istememiştir. Aslında Hucr, Muaviye’nin hilafetini kabul etmişti, ancak hutbelerde Ali’ye lanet edilmesine karşı çıkıyor, bunu yapanlara bazan küçük çakıl taşları atıyordu. (Taberi, Muaviye’nin emriyle gerçekleştirilen bu trajik olayı geniş olarak anlatır. Bkz. Taberi, Tarih, V, 268-274.) Bu elim cinayetleri tolere edenler, “Zarar-ı ammı def’etmek için zarar-ı has tercih edilir” ilkesine sığınırlar. Bu yetmiyormuş gibi Osmanlı’daki kardeş katlini, kundaktaki bebeği katletmeyi de tecviz ederler.

13. Semure bin Cendeb olayı: Tarih kitaplarında yer alan bazı iddialara göre, Muaviye, Semure bin Cendeb’e Bakara suresi 204, 205, 206. ayetleri Ali aleyhide yorumlasın diye 400 bin dirhem vermiştir. Bu Kur’ani anlamın tahrifatına göre 204, 205 ve 206. ayetler Ali, 207. ayet ise onu şehid eden İbn Mülcem hakkındadır. İbn Ebi’l Hadid, bunu Ebu Ca’fer el İskafi’den nakleder. Şii eğilimleri güçlü İbn Ebi’l Hadid, muteber Sünni kaynaklarda güvenilir bulunmadığından söz konusu nakil şüpheyle karşılanmıştır. Referans verdiği Bağdat ekolüne mensup Mutezili Ebu Ca’fer el İskafi ise Şii olmadığı halde Muaviye’yi hadis uydurmakla itham etmektedir. (Hikmet Gültekin-Abdullah Çimen, “Semure bin Cendeb ve Hakkındaki Eleştiriler”, İnsan ve Topum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 3, 2018, s. 2080-2102). Semure, sonraları pişman olup şunları söyler: “Allah Muaviye’ye lanet etsin, ona 4 bin dinara yaptığım hizmeti Allah’a yapsaydım beni cennetine koyardı.”

14. Yezid’in veliaht tayin edilmesi: Muaviye, Bizans ve Sasanileri takip ederek, sarhoş, binamaz, ilkesiz, sefih oğlu Yezid’i veliaht tayin etti, İslami sistemi tersine çevirdi. Yezid’i yöneten de kendi aklı değil, hırslarını ve korkularını iyi kullanan “Beni Ümeyye derin devleti”ydi.

15. Şeytani zekanın Rahmani takvaya galibiyeti: Muaviye iktidar hırsı ve kabile asabiyetinin derin etkisinde Hz. Ali gibi mümtaz bir sahabeye isyan etti, haksız yere ve bir baği olarak kan dökülmesine sebep oldu. Oysa Hz. Ali’nin ne kadar değerli bir zat olduğunu biliyordu.

a) Hz. Ömer, onun hakkında, “Ali en faziletlimizdir” demişti. Başkalarıyla ihtilafa düştüğünde Ali’yi hakem-hakim kabul eder, ona müracaat ederdi. Ömer nazarında Ali, Şeriat’tı.

b) Ahlaki normlara ve hukuka sıkı sıkıya bağlı olan Ali’ye taraftarları “Sen de biraz zeki şeyler-siyasetler takip etsene!” dediklerinde, şu meşhur sözü sarfetmiştir: “Levle’t tuka, le-küntu edha’l Arab.” (Takva yani ‘ahlaki norm ve hukuk kurallarına sadakat olmasaydı’ Arapların en dâhisi ben olurdum.)

Yazı dizimizin bu bölümünde Muaviye’nin amel defterinde yer alan cürümleri sıraladım. Bunlar tarih ve siyer kitaplarında yer almış bilgi ve kayıtlardır. Uydurma, iftira, itham varsa delilleriyle zikredildiğinde düzeltmeye hazırım, bu yöndeki bilgi tashihini memnuniyetle karşılarım.

Muaviye bize kötü bir miras bıraktı, cürümlerinin cezasını vermek bize düşmez, artık Cenab-ı Hak’ın huzurunda hesabını verecektir. Bizim için önemli olan bu cürümlerin nasıl olur da sosyal, siyasi ve ahlaki teamüller halinde günümüze kadar gelmiş ve bugünkü ahlaki krizimize ve Müslüman dünyayı birbirine düşüren tefrikaya kaynaklık teşkil etmiş olmasıdır.

Dizinin son yazısında bu konu üzerinde duralım, inşallah!

13 Nisan 2026 Pazartesi

Türkiye’de genç olmak: Bekir Ağırdır/13 Nisan 2026

Habitat Derneği’nin Infakto Research Workshop iş birliğiyle 2017’den bu yana düzenli yürüttüğü “Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Hali” araştırmasının 2025 sonuçları geçen hafta yayımlandı. Türkiye genelinde kentsel genç nüfusu temsil eden örneklemle yürütülen bu çalışma, yalnızca tekil bir araştırma değil; zaman içinde tekrar eden ve karşılaştırmalı analiz imkânı sunan, altı araştırmadan oluşan uzun soluklu bir veri setinin de parçası.

Bu nedenle bu araştırmayı okurken önemli bir ayrımı akılda tutmak gerekir: Her araştırma, yapıldığı dönemin bir “an fotoğrafını” sunar. Ancak bu çalışma gibi düzenli tekrar edilen araştırmaların değeri tek bir fotoğrafta değil, bu fotoğrafların zaman içinde oluşturduğu hikayede yatar. Çünkü asıl mesele nerede olduğumuzdan çok, nereye doğru gittiğimizdir.

Bu hikayenin bugünkü karesi bize basit ama güçlü bir şey söylüyor: Türkiye’de gençler artık bugünü idare edebiliyor ama yarına inanmıyor.

Kısmi toparlanma da zayıf umutlanma da istihdama bağlı

2025 verilerine göre gençlerin yüzde 54’ü yaşamından memnun olduğunu ifade ediyor. Bu oran 2023’e kıyasla artış göstermesine rağmen hâlâ 2017 seviyelerinin belirgin biçimde altında. Daha dikkat çekici olan ise umut göstergesi. Gelecekten umutlu olduğunu söyleyen gençlerin oranı yalnızca yüzde 45.

Bu ikili durum, mevcut koşullarda kısa vadeli bir rahatlama hissi olsa bile uzun vadeli beklentilerin hâlâ çok zayıf olduğunu ortaya koyuyor.

Yaşam memnuniyetinde son iki yılda gözlenen görece artış yüzeyde bir toparlanma hissi yaratıyor. Ancak araştırmanın tüm veri ve bulguları birlikte ve derinlemesine incelendiğinde ortaya çıkan tablo, bu iyileşmenin oldukça kırılgan ve yapısal sorunlarla çevrili olduğunu gösteriyor.

Memnuniyet artarken umut düşüklüğü şeklinde karşımıza çıkan bu ikili ruh hali sıradan bir veri değil. Gençler artık hayat kurmuyor, hayatı idare ediyor.

Araştırmanın en güçlü bulgularından biri, yaşam memnuniyetinde en belirleyici faktörünün çalışma durumu olması. Çalışan gençlerin memnuniyet oranı yüzde 58 iken, iş arayanlarda bu oran yüzde 27. Benzer şekilde umut düzeyi de dramatik biçimde ayrışıyor. İş arayan gençlerin yalnızca yüzde 16’sı gelecekten umutlu.

Bu fark, işsizliğin yalnızca gelir kaybı değil, aynı zamanda kimlik, güven ve psikolojik istikrar kaybı anlamına geldiğini açık biçimde ortaya koyuyor.

Ekonomik sıkışma ve göreli yoksunluk

Gençlerin yalnızca yüzde 40’ı maddi durumundan memnun. Bu oran 2017’de yüzde 61 düzeyindeyken sonraki yıllarda gerilemiş ve 2023’te yüzde 38’e kadar düşmüş. 2025’te sınırlı bir toparlanma görülse de memnuniyet hâlâ geçmiş dönemlerin oldukça gerisinde.

Gençlerin yüzde 67’si Haziran 2018’den itibaren yaşanan ekonomik sorunlardan etkilendiğini ifade ediyor. Ekonomik sıkıntı yaşadığını söyleyen gençlerin yüzde 61’i bazı zorunlu giderlerini ödeyemediğini, yüzde 55’i yakın çevresinden borç aldığını, yüzde 53’ü ise kredi kartı borçlarını ödeyemediğini belirtiyor.

Gençlerin yüzde 42’si ailelerinin maddi durumunun da son bir yılda kötüleştiğini düşünüyor. Bu tablo, gençlerin ekonomik gelecek algısında belirgin bir kırılganlığa işaret ediyor. Daha çarpıcı olan ise yüzde 84’ünün kendisini ihtiyaç duyduğu gelir seviyesinin altında hissetmesi.

Bu durum, mutlak yoksulluktan ziyade “göreli yoksunluk” duygusunun yaygın olduğunu gösteriyor. Başka bir deyişle gençlerin büyük çoğunluğu, ihtiyaç duyduğunu düşündüğü gelir düzeyinin altında yaşıyor. Bu oran 2023’te yüzde 80, daha önceki yıllarda ise 65 seviyelerindeydi.

Yani mesele yalnızca ne kadar kazanıldığı değil; genç bireyin kendi beklentileriyle mevcut durumu arasındaki fark. Bu fark büyüdükçe memnuniyet düşüyor. Bu bulgu, gençlerin iyi olma halinin nesnel koşullardan çok bu koşulların nasıl algılandığıyla bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor.

Nitekim gelirinin yetersiz olduğunu belirten gençlerin yüzde 25’i harcamalarını kısmak zorunda kaldığını, yüzde 20’si tüketici kredisine başvurduğunu, yüzde 15’i ise birikimlerini bozduğunu ifade ediyor. Araştırmaya göre gençlerin borçluluk oranları da yüksek: Yüzde 35’inin kredi kartı borcu, yüzde 19’unun tüketici ya da ihtiyaç kredisi borcu bulunuyor; yüzde 19’u ise arkadaşlarına borçlu.

Gençlerin en önemli gelir kaynağının hâlâ aileden alınan destek olması, ekonomik bağımsızlığın sınırlı kaldığını gösteriyor.

Fiziksel sağlık iyi görünse de ruhsal yük fazla

Gençlerin yüzde 39’u sağlık durumu için “Biraz memnunum”, yüzde 33’ü ise “Çok memnunum” yanıtını vermiş. Toplamda yaklaşık her üç gençten ikisi sağlık durumundan memnun olduğunu ifade ediyor.

Ancak psikolojik göstergeler farklı bir hikâye anlatıyor. Uykusuzluk, tükenmişlik, mutsuzluk ve kendine güven kaybı gibi belirtiler yaygın. Gençlerin yaklaşık beşte biri son dört haftada sık ya da çok sık uykusuzluk (yüzde 21), bitkinlik (yüzde 20) ve mutsuzluk (yüzde 19) yaşadığını belirtmiş. Benzer biçimde yüzde 19’u sorunlarının üstesinden gelememe hissi yaşadığını, yüzde 18’i ise kendine güven kaybı hissettiğini ifade etmiş.

Bu tablo, ekonomik baskının yalnızca maddi değil, aynı zamanda ruhsal bir yük yarattığını gösteriyor. Ekonomik belirsizlik arttıkça psikolojik dayanıklılık azalıyor; bu da genel iyi olma hâlini aşağı çekiyor ve umutsuzluğu artırıyor.

Araştırma, gençlerin risk alma eğiliminde belirgin bir azalma olduğunu ortaya koyuyor. Girişimcilik isteği 2017’de yüzde 63 iken 2025’te yüzde 36’ya düşmüş. Bu, gençlerin artık daha temkinli ve güven odaklı kararlar aldığını gösteriyor.

Benzer bir durum göç eğiliminde de görülüyor. Yurt dışına gitme isteği önceki yıllara göre azalmış olsa da tamamen ortadan kalkmış değil. Gençler hâlâ daha iyi fırsatlar arıyor, ancak bu isteğin gerçekleşebilirliğine dair inanç zayıf.

Sosyal ilişkiler açısından tablo görece olumlu. Gençler aileleri ve arkadaşlarıyla güçlü duygusal bağlara sahip. Ancak bu ilişkiler çoğunlukla özel ve dar bir alanla sınırlı kalıyor. Kültürel etkinliklere katılım düşük, sosyal hayat ise daha çok düşük maliyetli aktiviteler etrafında şekilleniyor.

Gençlerin neredeyse tamamı internet kullanıyor. Ancak yalnızca yüzde 28’i kendini dijital olarak yetkin görüyor. Bu da kullanım ile üretim arasındaki farkı ortaya koyuyor.

Bu veriler kırılgan bir dengeye işaret ediyor

Araştırmanın genel tablosu, Türkiye’de gençlerin iyi olma halinin üç temel eksen etrafında şekillendiğini gösteriyor: Ekonomik güvence, psikolojik dayanıklılık ve toplumsal güven.

Bu üç alandaki kırılganlık arttıkça iyi olma hali zayıflıyor; güvence arttıkça ise toparlanma mümkün hale geliyor.

Bugünün Türkiye’sinde genç olmak ne tamamen umutsuz ne de gerçekten güvende olmak anlamına geliyor. Araştırmanın bulguları, belirsizlik içinde ayakta kalmaya çalışan bir kuşağın hikayesini anlatıyor. Bu hikayenin nasıl ilerleyeceği ise büyük ölçüde ekonomik fırsatların, sosyal politikaların ve gençlere sunulan gelecek perspektifinin nasıl şekilleneceğine bağlı.

Bu bulgulara yalnızca sayılar olarak bakarsak meseleyi eksik okuruz. Çünkü burada gördüğümüz şey, gençlerin tek tek yaşadığı sorunların toplamından ibaret değil. Türkiye’de gençlik artık yalnızca bir yaş grubu değil; Batı’dan tercüme edilmiş şemalar ve kategorilerle açıklanabilir de değil. Belki de bir duygu durumuna hapsolmuş, kırılgan ve temkinli bir topluluktan söz ediyoruz. Fiziksel ve dijital mahallelerine sıkışan, giderek içe kapanan bir genç kuşak fotoğrafı bu.

Infakto’nun Habitat Derneği için yaptığı bu araştırmaya Veri Enstitüsü’nün bulgularını da eklersek, tabloyu tek kelimeyle özetlemek mümkün: Geleceksizlik. Gençlerin giderek geleceğe dair umut ve beklentileri geriliyor. Bir bakıma gençler artık yoksulluktan çok geleceksizlik yaşıyor.

İstihdam meselesine bu yüzden yalnızca “iş bulma” sorunu olarak bakamayız. Hele “Yeni kuşak iş beğenmiyor” gibi kolaycı kalıplarla meseleyi açıklayıp kendimizi sorumluluğun dışına çıkaramayız. İş, gençler için sadece gelir elde etmenin yolu değil; hayata tutunmanın, kendini var etmenin ve kendi ayakları üzerinde durabilmenin temel zemini.

İşsizliğin bu kadar derin bir memnuniyetsizlik ve umutsuzluk üretmesi bu yüzden tesadüf değil. Çünkü işsizlik, gençler açısından yalnızca bir “boşluk” hali değil, aynı zamanda bir aidiyet kaybı. Üstelik bu kayıp yalnızca bireyin kendine ve hayata olan bağını zayıflatmakla kalmıyor; memlekete, ortak değerlere ve ortak kadere duyulan aidiyet duygusunu da aşındırıyor.

Araştırmanın ekonomik bulguları da bu tabloyu güçlendiriyor. Gençler yalnızca yoksullukla değil, daha çok bir yetersizlik hissiyle karşı karşıya. Mesele neye sahip oldukları değil, neye sahip olmaları gerektiğini düşündükleriyle ilgili. Bu fark büyüdükçe sadece memnuniyet azalmıyor, adalet duygusu da zedeleniyor. Bu zedelenme ise uzun vadede toplumsal güveni aşındıran kritik dinamiklerden birine dönüşüyor.

Sosyal hayata baktığımızda ise ilginç bir tablo var. Gençlerin yalnız olmadıklarını söyleyebiliriz; aileleri ve arkadaşlarıyla bağları güçlü. Ama bu bağlar giderek dar bir çevreye, kendi fiziksel veya dijital mahallelerine sıkışıyor. Kamusal alanla, kültürel üretimle ve ortak hayatla kurulan ilişki zayıf.

Fiziksel ve dijital mahallesine hapsolan bir gençlik

Bir bakıma mahallelerinden ve dijital kozalarından çıkamayan gençler tablosuyla karşı karşıyayız. Bu durum, sosyal sermayenin varlığını koruduğunu ancak çeşitlenemediğini gösteriyor. Yani bağlar güçlü ama alan dar.

Bu da bize şunu gösteriyor: Gençler kopmuyor ama çekiliyor. Daha küçük, daha güvenli alanlara doğru geri çekiliyor. Belki de bu nedenle gençler artık daha az hayal kuruyor, daha çok hesap yapıyor. Bu, sadece ekonomik koşulların değil, aynı zamanda belirsizlik ikliminin bir sonucu.

Bu veriler ve bulgular bir kriz fotoğrafı değil; aynı zamanda bir eşik fotoğrafı. Türkiye’de gençlik ne tamamen hayattan ve toplumdan kopmuş ne de tam anlamıyla entegre olmuş durumda. Arada bir yerde, ayakta ve hayatta kalmaya çalışıyor.

Bu denge sürdürülebilir mi? Asıl soru bu. Çünkü gençlerin iyi olma hali yalnızca onların meselesi değil; aynı zamanda ülkenin geleceği meselesi de.

10 Nisan 2026 Cuma

Bölgesel kırılma ve Türkiye’nin stratejik sınavı Adnan Boynukara+09/04/2026

Ortadoğu’daki çatışmalar, alışılmış savaş mantığıyla okunamaz. Çünkü buradaki asıl hedef toprak ya da rejim değil, devletin kendisidir. Bu yaklaşımda hedef, altyapıdan enerji sistemlerine ve ekonomik dolaşıma kadar devletin işleyişidir. İran’a yönelik artan baskı da bu çerçevede okunmalı. Kısa vadede rejim değişikliğinin mümkün olmadığı anlaşıldıkça, daha uzun vadeli ve yıpratıcı bir yolun izlendiği görülüyor. Hedef artık rejim değil, devletin işleyiş kapasitesidir. Bu stratejinin mantığı basit: Devleti yıkamıyorsanız, çalışamaz hale getirirsiniz. Dolayısıyla, hedef artık rejim değil, devletin işleyiş kapasitesidir.

İşlevsizleşen devlet, zamanla toplum üzerindeki meşruiyetini kaybeder ve dış müdahaleye daha açık hale gelir. Bu yöntem yeni değil, iç savaş yaşayan ülkelerde defalarca denendi. Açık olan şu, devlet ile toplum arasındaki bağın zayıflatılması, ekonomik hayatın felce uğratılması ve gündelik hayatın işlemez hale gelmesi, askeri başarıdan daha kalıcı sonuçlar üretir. Bu tür aşındırma süreçleri, sadece siyasal iktidarı değil, devletin bütün organizasyonel kapasitesini doğrudan hedef alır.

ZAYIF DEVLETLER KUŞAĞI: BÖLGESEL DÜZENİN YENİ TASARIMI

Bu stratejinin doğal sonucu, güçlü ve otonom devletlerin değil, zayıf, parçalı ve müdahaleye açık yapıların ortaya çıkmasıdır. Son yirmi yıl, bu eğilimi açıkça gösteriyor. İşgal sonrası ABD tarafından tasarlanan yeni Irak modeli bunun en somut örneğidir. Suriye, Yemen, Libya ve Sudan, bu tablonun en belirgin örnekleridir. Bu ülkelerde ortak bir tablo var, çökmüş merkezi otorite ve parçalanmış merkezi yapı, birden fazla silahlı aktörün sahada egemenlik arayışında olduğu ve dış müdahaleye açık devletler… Bunlar artık istisnai vakalar değil, bölgesel düzenin yeni normudur.

Bu durum yalnızca hedef alınan ülkeleri değil, onların komşularını da doğrudan etkiliyor. Çünkü zayıf devletler, sınır güvenliğinden ekonomik istikrara kadar pek çok alanda çevre ülkelere maliyet üretir. Göç hareketleri, silahlı grupların mobilizasyonu ve ekonomik dalgalanmalar bu maliyetin en görünür sonuçlarıdır. Buradan bakıldığında mesele, İran’ın ya da herhangi bir ülkenin kendi iç dengeleriyle sınırlı değil. Asıl mesele, bölgede nasıl bir devletler sistemi kurulacağı. Güçlü ve kendi kapasitesini koruyabilen devletler mi, yoksa dış müdahalelere açık kırılgan yapılar mı?

Bu sorunun cevabı, bölgedeki tüm aktörlerin geleceğini belirleyecek niteliktedir.

Bölge ülkelerinin önünde iki temel seçenek bulunuyor. Ya zayıflayan devlet yapılarının ürettiği güvenlik ve istikrarsızlık sarmalına teslim olacaklar ya da bu eğilimi tersine çevirecek ortak bir zemin oluşturacaklar. Bölgesel işbirliği mekanizmalarının güçlendirilmesi, güvenlikten ekonomiye uzanan alanlarda eşgüdümün artırılması bu açıdan kritik bir rol oynayabilir. Kalıcı istikrar, sadece dış işbirliği ile değil, aynı zamanda her ülkenin kendi iç düzenini, hukuk ve kapsayıcı bir siyasal yapısını güçlendirmesiyle mümkündür.

Bu çerçevede, bölgesel istikrarı destekleyecek ve kırılganlık döngüsünü kıracak ülkeler ön plana çıkacaktır. Türkiye, son yıllarda attığı adımlarla bu yeni düzen içinde özel bir konumda bulunuyor ve kendi iç kapasitesini güçlendirme stratejisi, bölgesel etkisini artırma açısından kritik önem taşıyor. Bu genel tablo içinde bazı ülkeler, bu kırılma sürecinden daha fazla etkilenirken, bazıları sahip oldukları iç kapasite sayesinde ayrışıyor.

TÜRKİYE’NİN FARKI: İÇ SORUNLARI YÖNETME GÜCÜ

Türkiye’nin farkı, bu süreci dışarıdan izleyen değil, kendi iç dönüşümünü yöneterek karşılayan bir ülke olmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iç sorunlarını çözme iradesi, kimi çevrelerce ‘zafiyet’ olarak okundu, hatta taviz verme olarak gösterildi. Oysa bugün tam tersi ortaya çıktı ve bu deneyim Türkiye’ye kritik bir avantaj sağladı. Özellikle PKK meselesi, Türkiye açısından yalnızca bir güvenlik sorunu değildi. Hem eşit haklara sahip vatandaşlığı hem demokratikleşmeyi hem siyasal işleyişi hem de devlet kapasitesini doğrudan etkileyen yapısal bir meseleydi. Çünkü sorun, ülkenin kaynaklarını tüketen, siyasal alanı daraltan ve toplumsal fay hatlarını derinleştiren bir etki üretiyordu.

Nitekim bu irade, Türkiye’nin bölgesel gelişmelere daha hazırlıklı girmesini sağlayan en kritik faktörlerden biri oldu.

Dikkat çekici olan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmiş süreçteki olumsuzluklara rağmen yeni bir “çözüm” iradesi ortaya koyabilmiş olmasıdır. Yeni süreç kapsamında gündeme gelen silah bırakma, PKK’nın kendini feshetmesi ve toplumsal entegrasyon gibi başlıklar, yalnızca iç güvenliği değil, aynı zamanda devletin genel hareket kabiliyetini de doğrudan etkiliyor. Kısacası, Türkiye’nin iç sorunları yönetme kapasitesi, özellikle çevresinde yükselen kırılganlık tablosuna karşı onu daha dayanıklı kılıyor.

Burada asıl önemli olan, güvenlik ile siyaset arasındaki ilişkinin doğru tanımlanmasıdır. Türkiye uzun süre bu iki alanı birbirinin alternatifi gibi ele aldı. Oysa kalıcı çözüm, siyasetin ülke yönetiminin tüm alanlarında belirleyici olması ve bu alanların dengeli biçimde yönetilmesini gerektirir. Bu ilişkiyi anlamak için güvenlik ile siyasal açılımlar arasındaki ilişkiye bakmak gerekir. Mesela, güvenlik politikaları toplumsal meşruiyetle desteklenmediği sürece sürdürülebilir değildir, siyasal açılımlar da güvenlik boyutu ihmal edildiğinde kırılganlığa neden olabilir. İşte Türkiye’nin başarısı, bu ilişkiyi sağlıklı biçimde yönetmesidir.

SURİYE: GÜÇ VE SİYASET ARASINDAKİ DENGE

Türkiye’nin iç dönüşüm kapasitesi, en somut ve test edilmiş karşılığını sahada, özellikle Suriye’de ortaya koydu. Bu saha, yalnızca askeri operasyonların yürütüldüğü bir alan değil, aynı zamanda çok katmanlı bir güç mücadelesinin merkeziydi. Devletler, vekil aktörler ve uluslararası güçler aynı anda sahada varlık gösteriyordu. Türkiye bu karmaşık yapının içinde hem askeri hem siyasi araçları birlikte kullandı. Bu süreç, Türkiye’nin kriz yönetimi kapasitesini önemli ölçüde artırdı. Ancak bu deneyimin kalıcı bir avantaja dönüşmesi, yalnızca askeri başarılarla mümkün değildir.

Türkiye’nin PKK meselesinde içerde gösterdiği çözüm iradesi, Suriye’deki PKK sorununu Şam ile kurulan diyalog ve entegrasyon mekanizmaları üzerinden çözme yönündeki kararlılığını güçlendirdi. Suriye’nin toprak bütünlüğü, sınır güvenliği ve kapsayıcı siyasal süreç gibi öncelikler büyük ölçüde gündemin merkezine yerleştirildi. Ancak bu hedeflerin tam olarak hayata geçirilmesi süreç gerektiriyor.

Atılan adımların yönü olumlu. Bundan sonrası, sahada elde edilen kazanımların siyasi çözümlerle tahkim edilmesidir. Bunun yolu ise Suriye’de var olan tüm toplumsal yapıların siyasi süreçlere entegre edilmesi ve yerel meşruiyetin güçlendirilmesidir. Mevcut durumun değerini daha iyi anlamak için karşıt bir senaryoya bakmakta yarar var.

TÜRKİYE HAZIRLIKSIZ YAKALANSAYDI NE OLURDU?

Bugün ortaya çıkan tabloyu daha iyi anlamak için şu soruyu sormak gerekir: Türkiye bu iç ve çevre dönüşüm sürecini başlatmamış olsaydı ne olurdu? Bu durumda iç güvenlik boşlukları derinleşir ve dış aktörler için kullanılabilir bir ‘zemin’ açılırdı. Siyasal istikrarın zayıflaması ekonomik kırılganlıkları artırır, Türkiye’nin bölgesel hareket alanı ise ciddi biçimde daralırdı. Yani, bugün sahip olunan göreceli avantaj, kendiliğinden ortaya çıkmış bir durum değildir. Bu avantaj, iç sorunları çözme yönünde atılan adımların bir sonucudur.

Ancak bu noktada kritik bir konuyu gündeme getirmekte yarar var. Bu ise meselenin tek başına silah bırakma ve örgütsel yapıyı feshetme olmadığıdır. Bundan daha da önemli olan nokta, süreci özenle takip etmek ve gereklerini yapma kararlılığını göstermektir. Sonuç itibariyle, Ankara’nın bugünkü stratejik hareket alanı, geçmişte atılan adımların meyvesidir. Sürecin, bahsettiğimiz anlamda olumlu sonuçlanması, Ankara’nın bölgesel dengelerde belirleyici olma kapasitesini artıracaktır. Yani, önümüzdeki dönemin en kritik meselesi, sürecin selametle sonlandırılması ve ihtiyaç duyulan adımların atılmasıdır.

AVANTAJ MI, KIRILGANLIK MI? TÜRKİYE’NİN ASIL SINAVI

Türkiye’nin önünde duran en kritik mesele, başlatılan iç dönüşüm ve çözüm sürecinin nasıl tamamlanacağıdır. Silahların susması veya güvenlik risklerinin azalması tek başına yeterli değildir. Sürecin kalıcı hâle gelmesi için güçlü bir yasal çerçeve ve kapsamlı bir demokratik dönüşüm şarttır. Yasal düzenlemeler, sürecin kurumsal temelini oluşturur. Çünkü bu tür süreçler, kişisel inisiyatiflere veya geçici politikalara bırakılırsa, uzun vadede kimi risklerin ortaya çıkabileceği açıktır. Tam da bu yüzden, hukuki altyapının net, kapsayıcı ve sürdürülebilir olması önemlidir.

Toplumsal entegrasyon da göz ardı edilemez. Çünkü silah bırakma ve örgütsel tasfiye, sorunun yalnızca bir boyutunu çözer. Asıl hedef, tüm toplumsal kesimlerin, ülkenin geleceği için ortak bir siyasal zeminde buluşabilecekleri iklimin oluşturulmasıdır. Bu da eşit vatandaşlık, adalet ve demokratik temsil mekanizmalarının güçlendirilmesiyle mümkündür. Dolayısıyla, devletin demokratik dönüşümü, bir tercih değil zorunluluktur. Çünkü güçlü devlet kapasitesi ile toplumsal meşruiyet arasında doğrudan bir bağ var. Unutmayalım, meşruiyetini halkın rızasından almayan bir devlet, kriz dönemlerinde hızla zayıflar.

Ortadoğu’daki gelişmeler Türkiye için hem ciddi riskler hem de fırsatlar barındırmaktadır. Ancak bu fırsatların gerçek bir stratejik avantaja dönüşmesi, dış politikadaki hamlelerden çok, iç dönüşüm sürecinin başarısına bağlıdır. Türkiye bugün geçmişe kıyasla daha hazırlıklı bir konumdadır. Ancak bu pozisyon, tek başına sürecin tamamlandığı anlamına gelmez. Aksine, en kritik aşamaya girildiğini gösterir. Eğer Türkiye iç dönüşüm sürecini tamamlayabilir ve yasal-demokratik zemini tahkim ederse, bölgesel kırılmaların oluşturacağı riskleri yönetebilen etkin bir aktör hâline gelebilir. Aksi durumda, bugün avantaj gibi görünen unsurlar kısa süre içinde yeni kırılganlıklara dönüşebilir.

Sonuçta belirleyici olan dışarıda ne olduğu değil, içeride neyin nasıl tamamlanacağı ve gerekli adımların atılıp atılmayacağıdır. Türkiye’nin önündeki asıl sınav bu soruya vereceği cevaptır. Yani: bölgesel kırılmaları dışarıdan izleyen bir aktör mü olacak, yoksa kendi iç dönüşümünü tamamlayarak bu kırılmaları şekillendirme gücüne kavuşacak mı?

ADNAN BOYNUKARA 2009-2015 yılları arasında Adalet Bakanlığı’nda Yüksek Müşavir olarak görev yaptı. 25 ve 26. dönemlerde Adıyaman milletvekili olarak TBMM’de bulundu. Boynukara, Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olarak görev yapmaktadır.

9 Nisan 2026 Perşembe

Küresel ekonomik düzenin çöküş sancıları Vahit Erdem 07/04/2026

İkinci Cihan Harbi sonrası başlayan Soğuk Savaş dönemi aslında uzun süren barış yıllarıdır. Adı üstünde soğuk ve gergin geçmiştir. 50 yıla yakın sürmüştür. İki blok birbirini dengelediği için tedirgin bekleyişe rağmen savaşılmamıştır. Dolayısıyla “zorunlu barış” demek mümkündür.

Demirperde kapalı rejimdi. Ekonomisi de kapalıydı. Daha çok Varşova Paktı ülkeleri arasında bir alışveriş ve etkileşim vardı. Üçüncü Dünya ülkelerine sattığı ve onlardan aldığı emtia da mevcuttu. Türkiye’deki gibi, bazı fabrikalar kurduğu ülkeler de olurdu. Rejimleri gibi serbest ve liberal bir anlayışa uzaktılar.

İkinci Dünya Savaşı’nın etkileri ağırdı. Milyonlar kaybedilmişti. Devletlerin yeniden ayağa kalkması, düzenin kurulması, şehirlerin onarılması zaman alacaktı. Savunma paktlarının kurulmasını ekonomik düzenlemeler takip etti. ABD öncülüğünde, 1960’lardan itibaren, dünyaya rekabete dayalı, kâr odaklı serbest piyasa ekonomisi empoze edilmeye başlandı. Yaratılan barış ortamında savunma harcamaları frenlendi ve kaynaklar yatırıma, daha fazla üretime, daha fazla kâra ve teknolojik gelişmeye ayrıldı.Üretilen malları dünyaya pazarlamak için de küresel serbest ticaret sistemi oluşturuldu.

BATI’DA SERBEST PİYASA DÜZENİ

Oluşan bu sistem giderek hızla yerleşti, rekabet arttı ve ABD öncülüğünde sermayenin serbest dolaşımı küresel ekonomiye ilave edildi. Amaç, yatırımları Gelişme Yolundaki Ülkelere (GYÜ) kaydırarak ucuz işçi, emek ve altyapı imkânlarından yararlanmaktı. Böylece kârlar maksimize edilmeye başlandı. Uluslararası dev şirketler ortaya çıktı.

Bu sistemden bazı Gelişme Yolunda Ülkeler akıllıca davranarak ciddi yarar sağlamaya başladılar ve yabancı yatırımların ülkelerine girmesini teşvik ederek yarışa girdiler. Bu yolla, özellikle Uzak Doğu ülkeleri, yabancı yatırımlar vasıtası ile önce mühendis ve kalifiye işçi yetiştirerek teknoloji ve üretim metotlarını öğrendiler, sonra da kendi teknolojileri ile üretim yapmaya başladılar.

Amerika öncülüğünde Batı’nın temsil ettiği ekonomi düzeni dünyada egemendi. 1970’lerde yaygınlığı ve mekanizmaların kullanılışı daha da hız kazandı. Sermayenin serbest dolaşımından ilk yararlanan ve gelişen ülkeler Japonya, Güney Kore, Singapur ve Tayvan oldu.

ÇİN’İN LİBERALİZMİ

Şaşırtıcı olan komünist rejimdeki Çin’in durumuydu. 1970 sonlarında dışa açılan Çin de, ekonomide liberalizmi benimsedi. Serbest bölgeler oluşturarak sermaye ve teknolojik yatırımları en çok cezbeden ülke olmaya başladı.

1980’de, Birleşmiş Milletler’den bir heyeti, ülkelerinin yeni politikasını anlatmak üzere davet emişlerdi. Değişik ülkelerden 13 kişilik heyette ben de vardım. Dünyaya verdikleri mesaj; Mao döneminin artık sona erdiği, Çin’in dünyaya açılma politikası izleyeceği ve dünya ekonomik sistemine entegre olmaya başlayacağı idi. Yabancı sermayeyi cezbetmek için yeni serbest yatırım alanları oluşturmaya başlamışlardı. Bugünü anlamak için o yıllara bakmak gerekecektir. Planlı ve programlı şekilde ve sessizce yürüdüler. Japon gelişmesinden de faydalandılar. Fakat yaptıklarına bakılırsa özel bir örnektir.

1994’de Cumhurbaşkanı Demirel’le yine Çin’e gittiğimizde değişme ve gelişme hamleleri görünür hale gelmişti. Heyete önce iki gün yeni yatırım bölgelerini gezdirdiler. Başta Demirel olmak üzere hepimiz, açılan devasa serbest bölgelerde Amerika’dan, Avrupa’dan ve diğer gelişmiş ülkelerden gelen dev yatırımları görünce çok şaşırmıştık. Resmi toplantıda Demirel’in, Çin Devlet Başkanı Zemin’e söyledikleri değişimi anlamak için önemli bir dikkatti: ‘Başkan biz iki gün Çin’nin çeşitli bölgelerini gezdik ve gördüklerimiz bizi çok şaşırttı. Biz Çin’i komünist biliyorduk, siz Türkiye’den daha liberalsiniz’ dedi. Zemin’in cevabı da, ‘Evet biz yönetimde komünist, Ekonomide liberaliz’ olmuştu. 1980 ve 1994 arası, 14 yılda Çin’deki gelişme akıl almaz bir seviyeye çıkmıştı. Hindistan da tam zamanında aynı yolu izleyen ülke oldu. Artık global sistemin Amerika’nın lehine işlemediği bir döneme gelindiği açıkça görülmeye başlanmıştı.

GLOBALİZMİN YENİ ÇEHRESİ

21. yüzyıla gelindiğinde ABD ve gelişmiş Batı ülkelerinden, gelişme yolundaki ülkelere ciddi sermaye, teknoloji ve üretim kayması olduğu görüldü. Batı için göstergelerin iyi bir gidişi işaret etmediği döneme gelindiği net bir şekilde ortaya çıkmıştı.

Şu tabloda, seçilmiş ülkelerden, Gelişme Yolundaki Ülkelere üretim kayması, Gayrı Safi Milli Hâsıla (GSMH) artışlarından net bir şekilde görülmektedir. (Kaynak Dünya Bankası):

Tabloyu bir daha açalım: Gayri Safi Milli Hasılasını (GSMH) 30 yılda; ABD 7.3 kat, İngiltere 5 kat, Almanya 4 kat ve Fransa 3.7 kat artırırken, Çin 77 kat, Hindistan 14 kat artırmıştır. Gelişmiş ülkelerden Gelişme Yolundaki Ülkelere ekonomik ve teknolojik kayma, başta ABD olmak üzere sermaye transferi yapan ülkeleri rahatsız etmeye başladı. Hem sermaye transfer eden ve hem de bundan yararlanan ülkelerde ültra zenginler çoğaldı. Ancak sermaye transfer eden ülkelerinde işsizlik arttı, gelir dağılımı bozuldu ve GSMH artış hızı düştü.

Yukarıdaki tabloda da, ABD ve Batı’nın gelişmiş ülkelerinin dünya toplam Gayrı Safi Milli Hasılası içindeki paylarının, küresel ekonominin hız kandığı dönemde, düşüş gösterdiği görülmektedir. Çin, Hindistan gibi küresel ekonomik dönemi iyi kullanan ülkelerin payları da ciddi artış kaydetmiştir.

EKONOMİK GÜCÜN DEĞİŞİM SANCILARI

Dünyadaki bu ekonomik sistem 2020’ye kadar sürdü.

Dünya ticaretinin yüzde 60’ı ABD, Avrupa ve Doğu Asya’da Japonya gibi ülkelerin elindeyken, 2020’lerde bu oran büyük bir değişiklikle, Gelişme Yolundaki Ülkelerin lehine döndü. Gelişme Yolunda Ülkeler, dünya ticaret hacminin yüzde 60’a yakın bir paya sahip oldular. Batı ciddi bir ekonomik güç kaybına uğradı. ABD’de ve bazı gelişmiş ülkelerde yatırımların dışa kaymasıyla, işsizlik arttı, gelir dağılımı bozuldu. Küresel ekonomi bazı gelişme yolundaki ülkelerin sanayileşmesini, gelişmesini sağladı ve yatırımcı ülkelerin de büyük şirketlerini Dolar trilyonu yaptı.

Küresel, kâr odaklı serbest piyasa ekonomisinin negatif etkisi en çok gelir dağılımı üzerindedir. Küresel ekonomi sistemi döneminde gelişen ve daha önce gelişmiş bütün ülkelerde gelir dağılımı bozulmuştur. Aşağıdaki tablodan ve ÇİN, Hindistan hakkında verilen bilgilerden bu bozulma açıkça görülmektedir.

Bu tabloda; 1979 ve 2018 yıllarında, toplumların en alt yüzde 10 gelir grubu ile en üst yüzde 10 gelir grubunun Gayrı Safi Milli Hasıla’dan aldıkları paylar veriliyor.

Görülüyor ki alt gelir grubunun payları devamlı düşerken, üst gelir grubunun payları yükselmiştir.

Çin’de en üst gelir sahibi yüzde 10 nüfus GSMH’nin yüzde 40’nı alırken, yüzde 50 alt grup GSMH’nin sadece yüzde 14’ünü alabilmektedir. Hindistan’da aynı oranlar sırayla yüzde 55 ve yüzde 15’dir. Yani bu iki ülkede de gelir dağılımının çok bozuk olduğu görülüyor. Bu bozukluğun giderilmesinin çok zor olacağı da, sosyal yapılarından kolayca tahmin edilebilir. Yakın ve uzak dönemde sosyal çalkantılara açık bir durum yaratacağı da kehanet değildir.

TÜRKİYE FIRSATLARDAN YARARLANAMADI

Burada şu notu da düşmek gerekir ki, maalesef bölgesel konumu ve ilişkileri bakımından Türkiye daha avantajlı olduğu halde, küresel ekonomi olarak adlandırılan dönemden yeterince yararlanamadı. Sebebi, siyasi ve ideolojik çekişmeler, askeri-sivil müdahaleler ve yabancı sermayeye karşı ideolojik dirençler. Hâlbuki yabacı sermaye ile ortak yatırımların ekonomide kalıcı faydalar sağladığı bütün ülkelerde görülüyor ve yaşanıyordu. Türkiye bunu yapamamıştır. Sonuçta, ekonomide sıkıştıkça dış borçlara yönlenmek durumunda kalınmıştır. Alınan borçları hem yerinde kullanamama problemi ve hem de faiziyle geri ödeme sorunu yaşanmış ve ekonomiye daha çok yük binmiştir.

Küresel ekonomi döneminde en fazla yararlandığımız konu Savunma Sanayiidir. 1985’de çıkan kanunla kurulan ve Cumhuriyet döneminin bu alanda en önemli reformu savunma sanayinin yeni bir kurum ve finansman modeli ile ele alınmasıydı. Yeni savunma sanayi politikaları çerçevesinde geliştirilen ve bu gün de devam ettirilen işleri ve ülke ekonomisine getirdiklerini ‘Hâtıralarla Devlette 45 Yıl’ adlı kitabımda belgeleriyle anlattım. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçları gözetilerek, ileri teknoloji sahibi NATO ülkeleriyle yapılan ortak yatırımlarla; uçak sanayi, zırhlı araçlar sanayi, roket sanayi, radar, haberleşme, yazılım gibi elektronik sanayilerinde büyük tecrübeler o projelerle kazanılmıştır. Unutmamak lazımdır: Bu gelişmenin Lokomotifi, devlet kurumları ve iştirakleri ile devlet kontrolünde oluşturulan Türk ve yabancı teknoloji sahibi şirketlerin ortak yatırımlardır. Bu tecrübe çok değerli ve önemlidir. Savunma Sanayii’nde o yılları anlamadan varılmış başarıları anlatmak mümkün değildir. Teknoloji transferi ve yerli teknoloji geliştirme o yıllardaki anlaşmalarla gerçekleştirilmiştir. Yerli teknoloji geliştirme ve yerli teknolojiye dayalı üretimlere başlanma sürecine geçilmesi de o yıllarda başlamıştır.

EKONOMİK DÜZENİN ÇÖKÜŞÜ

Dünyaya dönersek, dönüşün başladığı zaman bellidir: Küresel serbest rekabete dayalı liberal ekonomik sistem, bu sistemi oluşturan ülkelerin aleyhine işlemeye başlayınca işler değişti. Küresel sistemden dönüş, ABD başkanı Trump’ın birinci döneminde (2007-2021) gündeme geldi. ABD, ithalatta gümrükleri artırmaya ve ekonomide korumacılık eğilimine girmeye, yatırım ve teknoloji kaymasını önleme tedbirleri almaya başladı. Trump’ın ikinci döneminde ise, küresel ekonomi tamamen rafa kaldırılmaya başlandı ve nerdeyse dünyaya ekonomik savaş ilan edilmeye meyledildi.

Neden buraya gelindiğini bir başka açıyı tekrar ederek hatırlatmak gerekir: Küresel, kâr odaklı, serbest rekabete dayalı ekonomik sistem; gelişmiş ülkelerden gelişme yolundaki ülkelere sermaye ve teknoloji kaymasını sağladı ve yeni gelişmiş ülkelerin doğmasına yol açtı. Sermaye ve teknoloji transfer eden ülkeler de yüksek kârlardan vergi aldılar. Ancak ekonomide ve uluslararası ticarette güç kaybına uğradılar. Ayrıca bu ülkelerde, gelir dağılımı bozuldu, aşırı zenginler oluştu ve düşük gelirli nüfus arttı. Küçük bir grup hariç, toplumlara yayılan bir refah sağlanamadı. Tam bir ekonomik çalkantı böyle geldi.

Küresel ekonomiyle entegre olan gelişme yolundaki ülkelerde ise devletler güçlendi, zenginler arttı ve ancak gelir dağılımı bu ülkelerde de bozuldu ve toplumsal refah sağlanamadı.

Dünya ekonomik sisteminin çöküşü, insan ve toplum odaklı, toplumsal ve küresel refahı esas alan yeni bir ekonomik sistem arayışını şart hale getirdi. Böyle bir ekonomik düzeni hazırlayacak yeryüzünde tecrübeli ve liyakatli kadrolar mevcuttur. Ancak bunu isteyecek siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Bu konuda, büyük ve orta güç sahibi devletlerin akıllı liderleri inisiyatif almalı ve küresel baskı unsuru oluşturmalılar.

*Vahit Erdem, 1980'li yılların Savunma Sanayii Müsteşarı, siyasetçi ve emekli büyükelçi.