1-TARİHTEN/TEOLOJİDEN GELEN NEDENLER
1. a)Düşünmenin Yerini Taklit’in
Alması
Ahlakın olabilmesi için vicdanın (basiret,
fuad, kalb-i selim, lübb…) diri olması lazımdır. Vicdanın diri olması ise,
düşünmenin aktif olmasına bağlıdır. Allah’ın tekvini (Doğa) ve teklifi ayetleri
(Kur’an) üzerine düşünme olmadan, vicdan dirilmez: “…Sen, ancak vicdanı diri
olanları uyarabilirsin.” (36/70). Kur’an, düşünen bir topluma hitap eder.
(10/24,59/21, 16/44). “Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeylerin peşine takılma;
bilgi aktları (göz, kulak, kalp), bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/36). Bunun alternatifi
taklit, ezber, gelenek ve alışkanlıktır. Müşriklerin üzerinde/içinde oldukları
durum, buydu. Aynısı, Müslümanların başına da geldi. Sünnilik ve Şiilik,
böyledir: “Her mezhep, kendinde bulunan (hakikat iddiası)dan memnundur.”
(30/32). Bu karakter, sadece kendine ezberletilen ajandayı (“32-54 Farz”,
“İslam’ın 5 şartı”, “Amentü”…) takip edebilir. Yeni durumlarda karar veremez;
inisiyatif alamaz çünkü çocuk gibidir veya koyun gibidir, sürüye uyar. Bunları
uygularken de, -çoğunlukla Fetö örneğinde ve diğerlerinde olduğu gibi-
“Kitabına uydurma” ve “Hile-i şeriyye”ye başvurur. Çünkü “Rüşd”üne ermiş veya
“Âkil-Bâliğ/Erişkin” değildir. Kendi mezhebinin “Kocakarı imanı”na övgüler
dizilir; ama, diğer dinlerin kocakarıları, insafsızca cehenneme gönderilir.
1. b)İmanın Yerini İtikatın/İnancın
Alması
İman, Allah’a karşı ahlaki sorumluluk
olarak ahlaktır. Minnet/borçluluk ve şükran duygusundan doğar. Yani diri
vicdandan doğar. Bunun için de, Allah’ın tekvini ve teklifi “Ayet”leri üzerinde
düşünmek gerekir. Canlı iman, Allah ile bir “sözleşme/misak” olarak (7/172,
4/21) canlı ilişkide olmak ve onu “gereği gibi (“hakka kadrih”i)” takdir,
tasvir, tasdik ve takdis etmek gerekir.
(6/91,22/74). Oysa “Kör-inanç”, -kanaat
olarak (“Kanı, herkesi gafil avlar. ”Xenephones)- bu niteliklerden yoksundur.
İnancını cebinde eşya gibi veya boynunda kolye gibi taşır. Kesin tasdik olarak
“inanç”, iman olmadığı gibi (49/14); amel, aksiyon da doğurmaz. Çünkü, canlı
bir ilişki değildir. İman, canlı insana; inanç, cenazeye benzer. İman, kaynar
suya; inanç, soğuk su veya buza benzer. İman ile ahlak arasında zorunlu bir
ilişki vardır: “Ateş olmayan yerden, duman çıkmaz.” “Küpün içinde ne varsa;
dışına o sızar.” Özgür irade/bireysel sorumluluk yerine; “Kadercilik/Cebriye”
de, ahlaksızlığın önemli kaynaklarından biridir. Bu inanç, Kur’an’da
“Sünnetullah” olarak kavramsallaştırılıp; Külli irade, cüzî iradeye bağlanmış
iken (“Kör, Allah’a nasıl bakarsa; Allah da köre öyle bakar”); Sünnilikte
“Kadercilik/Alınyazısı” olarak bu ilke, tersine çevrilmiştir. İtikat yerine
“iman”ın olması da yetmez; sahih/doğru(sırat-ı müstakim) bir imanın oluşması
gerekir. Allah, Yahudilere şöyle çıkışır: “Eğer iman ediyorsanız; imanınız,
size ne kötü şeyi emrediyor?”(2/93).
1. c)Ahlakın Yerini İbadetin Alması
Dinin yarısı, Allah’a karşı iman ve ibadet
sorumluluğu ise; diğer yarısı da insanlığa karşı adalet ve merhamet
sorumluluğudur. Yani toplamı, iman ve salih ameldir. İbadetler, faydadan hali
(boş) değildir. Hakkı ile ifa edildiklerinde, insanı kötülüklerden alıkoyar.
Ancak, Allah’ı hatırda tutmak/hatırlamak, ibadetten daha büyüktür. (29/45).
Mabed, zorunlu değildir; “Yeryüzü, mesciddir.” (Hadis). “Din adamı”na ihtiyaç
yoktur; herkes, dininin adamı olmalıdır. Dindarlar, genellikle, Tanrı’nın
gözüne girmek için ibadetleri daha fazla önemser; salih ameli, ahlakı, adaleti,
merhameti ihmal eder. İşi baştan bağlamaya çalışır, kendince kurnazlık eder.
Dindarlık: “Namazında-Niyazında”, “Gündüz saim (oruçlu), gece kaim (namazlı)”,
“Alnı secde gören”, “Sarıklı-sakallı”, “Örtülü-basılı/peçeli-çarşaflı”,
“Hacı-Hoca”, “Veli-Şeyh”, “Gavs-Kutup”…. şeklinde nitelenir. Sabır, fedakârlık
ve meşakkat gerektiren fiiler yerine, genellikle, “yükte hafif, pahada ağır”
şeyler tercih edilir. Kendi kafasına göre “Büyük Günah”lar ve “Büyük Sevap”lar
oluşturulur. İbadetlere haddinden fazla “sevap” yüklenilir. Bayram, Kandil,
Kurban, haddinden fazla önemsenir. Kur’an’ı teberrüken-teğanni ile okumaya
(tilavet-hafızlık) dünyalarca “sevap” verilir iken; anlamını bilerek/düşünerek
okumaya “pirim” verilmez. Faturası küçük olan bireysel günahlar, büyütülür;
oysa, faturası kallavi/ağır olan toplumsal günahlar, küçümsenir. Örneğin:
Temsilde hata olmaz “Kargadan başka kuş tanımamak” gibi: İçki-kumar, zina,
faiz, domuz etinden başka “Haram” veya “Büyük Günah” tanınmaz. Uyuşturucu
kullanmaya, sigara içmeye ve zehir saçan tarım ilaçlı ve GDO’lu ürünlere
“Haram” hükmü verilemez. Bir saat adalet ile hükmetmenin, bin sene ibadet
etmekten daha “sevap” olduğunu (Hadis), önemsemez. Yolda ayağa çarpan bir taşı
kaldırmanın, imandan doğan bir eylem olduğunu (Hadis) bilmez. Zulmün,
sömürünün, kamu malı çalmanın, nüfuz hırsızlığının “Büyük Günah”lar olduğu
görülmez. “Büyük”lüğün gerekçesinin, eylemin/edimin/amelin yarattığı
mağduriyetin etkilediği insan sayısı; günahın/suçun yarattığı zararın büyüklüğü
ve acının derinliği ve süresi olduğu bilinmez, bunlar ölçülmez. Örneğin:
Yapılan kötülüğe karşı iyilik ile mukabelede bulunmanın “Büyük sevap” olduğu,
bilinmez (42/40, 43). Yapmadığı şeyi söylemenin, kandırmanın, yalanın, Allah
indinde “Büyük Günah” olduğu bilinmez (61/3)…
1. 2-“ÇAĞIN RUHU”NDAN GELEN
NEDENLER
“Çağın Ruhu” kavramı, şimdilerde oksimoron
bir kavramdır. Çünkü son üç asrın “Ruh”u yoktur. Son üç asır, Ruhtan zekâya
geçiş sürecidir. Başlangıcı, bilimsel keşiflerdi; sonucu ise, teknolojik
düşünme/yapay zekâ/dijitalleşme/robotlaşma. Heidegger’in “Tekniğe Dair Soru”
adlı kitapçığı, bu sürecin ön bir analizidir. Bu süreç, Ruh/Vicdan açısından
-metafor olarak- Tsunami, Sel, Kasırga, Deprem ve Yangını andırır. Bireylerin
karşı koyması, neredeyse imkânsızdır. Akıntıya kürek çekilir veya sürüklenilir.
Güney Kore kökenli Alman düşünür Byung Chul Han’ın –Türkçeye de çevrilen-
kitapları, bu sürecin sosyo-psikolojik ve ahlaki iyi bir analizidir:
Akışkanlık, Şeffaflık/Teşhircilik, Pornografi, Performans, Haz-Hız,
Enformasyon, Palyatiflik, Şiddet, Hiper-Kültürellik, Ötekinin
Kovuluşu/Narsizm…, başlıca niteliklerdir. Bazılarına biraz yakından bakalım:
1. a)Para-Performans Putu
Ruh’un yordamı, “uğrundalık”tır; zekânın
ise “..için”liktir. Yani çıkar, başarı ve performans. Para’nın yegâne değişim
aracı haline geldikten sonra, insanı kendine yabancılaştırarak putlaşmıştır. K.
Marx, çok önceleri Kapitalist üretim ilişkilerini analiz ederken; Frankfurt
Okulu da “Araçsal Akılcılık” eleştirisinde bunu çok iyi görmüştü: “Aslanı
kediye boğduran” puşt para. Ruhunu terk ederek Batılılaşmaya başlayan Osmanlı
toplumunda bile: “Şık şık eden nalçadır; işi bitiren akçedir. “Varsa pulun,
olurum kulun; yoksa pulun, kapıdır yolun.” B.C. Han’ın deyimi ile: “Para, ancak
zayıf bir kimlik bahşeder. Yine de kimliğin ikamesi olabilir. Çünkü, en azından
sahibine güvenlik ve huzur verir. Buna karşın parası olmayanın hiçbir şeyi
yoktur. Kimlikten ve emniyetten de yoksundur. Kaçınılmaz olarak hayali olana,
örneğin, kendine çabucak bir kimlik sağlayan etnik milliyetçiliğe sarılır.” (B.
C. Han, Ötekini Kovmak. Çev: M. Özdemir. İst. 2018. s 20). Özetle para, “El
kiri” olmaktan, “Göz nuru” seviyesine çıkarılmıştır. Oysa “Tanrı, insanın
elinin dolu olup olmadığına bakmaz; Tanrı, insanın elinin temiz olup olmadığına
bakar.”
1. b)Haz-Hız
Kapitalizm, insan ihtiraslarını “ihtiyaç”
olarak kodlayıp, bunları tatmin etmek için sınırsız emtia/eşya üretim ve
bunları sınırsız tüketim mottosuna dayana bir israf/tuğyan ekonomisidir.
Mutluluk (Eudaimonia), Aristo’dan beri, Yunan düşüncesinde “İyi yaşam” olarak
yaşamın nihaî amacı olarak konmuştur. “Küçük bir lezzet farkı, küçük bir
mutluluktur” deyimi, bunu ifade eder. Uğrundalık, itminan, huzur, saadet ve
bunun için gerekirse meşakkat, acı ıstırap ve sıkıntıya katlanmayı göze
almaktan farklı olarak; küçük bir haz/zevk kırıntısı için bile her şeyi göze
almak. Dinlerdeki “Sabır”, “Kanaat” erdemleri değerden düşmüştür. Tecil
edilmiş/veresiye ekonomi olarak “Ahiret”in esamesi okunmaz. Mal biriktirme ve
Acil Ekonomi (75/20,89/19-20), hayvanlar gibi yeme-içme (47/12), yaşamın amacı
haline gelir. Ufuk, gelecek, umut, beklenti bitmiştir:
”Zamanlama bozukluğu, zamanın yönsüz bir
şekilde vızlayıp geçmesine ve parçalanıp salt nokta, atom halindeki şimdiler
dizisi haline gelmesine yol açar. Böylece zaman, eklemeler haline gelir ve
anlatısallıktan arınır: “Atomların rayıhası/kokusu yoktur.” (B. C. Han,
Şeffalık Toplumu. Çev: H. Barışcan. İst. 2022. S 51).
1. c)Narsizm/İstiğna
Sahih kendilik, öz-özne oluş, ancak
“Öteki” ile mümkündür. Büyük öteki olarak “Tanrı”ya varlığımızı borçlu oluşumuz
ve hem-cinsimiz olan “İnsan” ötekine olan merhamet ve adalet yolu ile
bağlılığımız. İstiğna veya Narsizm, Şeytanın bir tavrı olarak, ötekine olan
muhtaçlığını ve borcunu unutarak kendini yeterli görme gafletidir. Aslında
için/özün boşluğunun, hava/heva/arzu ile dolu olmanın, daha doğrusu içi “boş”
olmanın doğurduğu bir aşağılık psikolojisinin ürünüdür; balon’a benzer. Özü
dolu olan –buğday başakları gibi- boynunu/başını eğer. Haddini bilir. Son
yüzyıllarda insanın bilgisinin, teknolojik, ekonomik imkânlarının artması, onda
bir böbürlenme, büyüklenme hissi yaratmıştır. Hobbs’a atfedilen: “İnsan,
insanın kurdudur” ve J. P. Sartre’ın: “Öteki, cehennemdir” sözleri, çağımızın
“Ruh”suzluğunu ifade eder. İnsanın, Tanrı’nın evinden/doğadan kendi
evine/teknolojik şehirlere (Tekno-City) taşınması; Güneş sistemi, eko sistem ve
insanın kendisini yaratan Tanrı’dan –büyük ölçüde- ipini koparmasına götürdü:
“Tanrı merkebi yaratmıştı; Almanlar, Mercedes’i” sözü, bu kibrin tipik bir
örneğidir. Oysa, Tanrı’ya dua edebilmek ve sığınmak, insan ötekine merhamet ve
adalet ile muamele edebilmek, sahih/kendine yabancılaşmamış “kendi-öz”lüğün
kurucu temel unsurlarıdır.
1. 3-SONUÇ
“Allah, insanlara gücünün kaldıramayacağı
sorumluluğu yüklemez.” (2/286). Ve Allah, “Haddi aşan/müsrif bir toplumsunuz
diye; zikri/hidayeti elinizden alacak değildir.” (43/5). Ancak, Sünnetullah
gereği, O’nu unutanlara da, kendi(insan)nin kim olduğunu unutturur. (59/19).
“Düşman kavi; talih zebun” olsa da; “Deneme/Din”, her ortamda devam eder.
Allahtan da, insandan da umut kesilmez. İlahi yargı da, -“Ceza Muhakemesi Usul
Hukuku” açısından-, herkesi, içinde bulunduğu koşullara göre yargılayacaktır.
“Sonucu, “neden” olarak görmek, aklın en büyük zaaflarından biridir.”
(Nietzsche). Bu hataya düşmemek gerekir. “Karanlığın en yoğun olduğu anda,
şafak sökümü de en yakındadır.” (Hölderlin). Güneş ve kuraklık, kökü yüzeyde ve
gövdesi cılız tüm yeşillikleri sarartır, kurutur. Sadece kökü derinlerde ve
gövdesi odunumsu olan çalı ve ağaçlar, yeşil kalır. Düşünme, diri vicdan ve
iman, ancak çölde vaha yaratabilir.
*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.