Türkiye yine zor bir eşikte. Yaklaşık iki
yıldır adına “Terörsüz Türkiye” denilen süreç, Meclis’in çerçeve yasayı
çıkarmasıyla yeni bir aşamaya geldi. Çok yalın bakarsak, silahlı mücadeleyi ve
terörü yöntem olarak seçmiş bir örgüt silah bırakıp kendisini feshediyor.
Devlet de örgüt üyelerinin hukuki durumunu bazı koşullar altında düzenliyor.
Fakat mesele bu kadar yalın ve teknik
değil. Çünkü bugün yasanın eksiklerini söyleyen, yöntemini eleştiren ya da
iktidarın niyetlerinden kuşkulanan herkes neredeyse savaşın sürmesini
istiyormuş gibi anlaşılıyor. Tersinden, silahların bırakılmasını, dağdan dönüş
için hukuki düzenlemenin veya açılan kapının kapanmamasını savunan da iktidarın
siyasi hesabına destek vermekle suçlanabiliyor.
Kutuplaşmış siyasal iklim üçüncü bir
pozisyona pek izin vermiyor: Ya yapılanları destekleyeceksiniz ya da karşı
çıkacaksınız. Oysa böylesine tarihsel bir mesele, aynı anda birkaç gerçeği
görebilmeyi, gelişmenin önemini teslim ederken eksiklerini tartışabilmeyi,
niyetlerden kuşkulanırken imkânları küçümsememeyi gerektiriyor.
Fakat tartışmayı öfkeli ve güvensiz bir
toplum psikolojisi içinde yapıyoruz. Hayat uzun süredir ağır ilerliyor.
Umutsuzluk ve çaresizlik duygusu güçlü, toplumun geniş bir kesimi gidişattan
rahatsız ve iktidarın gündelik hayata dair tercihlerinden dolayı kendisini
baskı ve tehdit altında hissediyor.
O nedenle bugün ihtiyacımız olan ilk şey,
yasayı kolayca “doğru” ya da “yanlış” olarak etiketlemeden biraz daha
serinkanlı düşünmek ve bu noktaya nasıl geldiğimizi hatırlamak.
Süreç neden başladı?
Ekim 2024’ten beri bu soruya tek bir cevap
vermenin mümkün olmadığını yazıyorum. Küresel siyasi ve ekonomik güç
mücadelesinin sertleştiği, Orta Doğu’nun yeniden kurulduğu bir dönemden
geçiyoruz. Suriye’den İran’a, İsrail’den ABD’nin yeni pozisyonuna ve Kürtlerin
bölgesel konumuna kadar bütün dengeler hareket halinde. Kürt meselesi de artık
yalnız Türkiye’nin iç meselesi değil, bölgesel ve küresel güç mücadelesinin
unsurlarından biri.
Böyle bir ortamda devletin PKK’nın silahlı
varlığının sona ermesini ve Türkiye’deki Kürtlerle ilişkinin yeniden
düzenlenmesini stratejik ihtiyaç olarak görmesi anlaşılır. PKK açısından da
Türkiye’de varlığını sürdürememesi ve bölgedeki yeni denklemlerin dışında
kalması nedeniyle bir çıkış aramak kaçınılmazdı. Nitekim sürecin başlangıcından
beri en güçlü açıklama zemini bölgesel mecburiyetler oldu.
Fakat bu, başka ihtimalleri ortadan
kaldırmıyor. İktidar bu süreci seçim hesapları, Kürt seçmenin desteği, yeni
anayasa arayışı veya kendi siyasi meşruiyetini yeniden üretmek için bir fırsat
olarak da görüyor.
Kamuoyundaki temel kuşku da burada:
“Tarihsel bir çözüm mü geliyor, yoksa iktidarın yeni bir siyasi manevrası mı?”
Belki gerçeklik bu iki seçenekten yalnızca
biri değil. Bölgesel zorunluluklarla başlayan süreç iktidarın siyasi
ihtiyaçlarıyla örtüşüyor. Kürt siyaseti açısından ise Öcalan’ın devlet ve
siyaset zemininde baş müzakereci olarak kabul edilmesi bu aşamada önemli bir
kazanım sayılıyor olabilir.
Siyasette zorunluluklarla niyetler,
ilkelerle çıkarlar çoğu zaman birbirinden steril biçimde ayrılmıyor. Bu nedenle
süreci yalnızca “Erdoğan Kürtlerin oyunu istiyor” diye açıklamak ne kadar
yetersizse, yalnızca tarihsel bir barış iradesinin sonucu saymak da o kadar
eksik.
Bugünkü asıl soru ise başka. Başlangıçtaki
motivasyon ne olursa olsun, açılan bu imkân bizi nereye götürecek?
Peki neden toplumsallaşamadı?
Sürecin yaklaşık iki yıllık en temel
zaaflarından biri toplumsallaşamaması. Önceki iki denemede de benzer bir
psikolojik eşikte kalmıştık. Başlangıçta yükselen destek, sürecin hedefi ve
vaatleri topluma anlatılamadıkça bir noktadan sonra gerilemeye başlıyor.
Bu kez toplum hiçbir aşamada gerçekten
sürecin içine çağrılmadı. Bahçeli’nin çıkışlarını, Öcalan’ın mesajlarını,
Kandil’in açıklamalarını, İmralı ziyaretlerini, Meclis Komisyonu’nu izledik.
Fakat topluma üzerinde konuşabileceği ortak bir hedef, yol haritası ve en
önemlisi ortak bir vaat sunulmadı.
Baştan beri “Terörsüz Türkiye” dendi.
Elbette kırk yılı aşkın süredir binlerce insanın hayatına, çok daha fazlasının
yaralanmasına ve yerinden yurdundan olmasına, büyük ekonomik ve toplumsal
maliyetlere yol açmış silahlı çatışmanın sona ermesi başlı başına önemli bir
vaat. Ama terörün olmadığı Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağı anlatılmadı.
PKK silah bıraktığında Kürt meselesine ne
olacak? Devletin Kürt yurttaşlarıyla ilişkisi değişecek mi? Demokratikleşme
sürecin parçası mı, sonucu mu, yoksa hiç konusu değil mi? Eşit yurttaşlık,
yerel yönetimler, anadil, siyasi temsil, kayyumlar ve hukuk devleti gibi
başlıklarda yeni bir yaklaşım var mı? Bilmiyoruz.
Meclis’in sürece dahil olması önemliydi,
hatta başından beri olması gereken buydu. Fakat Meclis’e gelmek toplumsallaşmak
demek değil. Nitekim kurulan komisyon partileri ve uzmanları dinledi ama
sonuçta ortaya yeni bir bakış veya uzlaşma üretmeyen, bilinen çözüm
perspektiflerinden pek de farklılaşmayan bir rapor çıktı. Bu ara adımdan
toplumsallaşmayı besleyecek yeni bir enerji ve ortak vaat de üretilemedi.
Çünkü toplumsallaşma, yurttaşın yalnızca
sonucu öğrenmesinden ibaret değil; neyin neden yapıldığını, hangi bedellerin
göze alındığını, kendisinden ne beklendiğini ve sonunda nasıl bir ortak hayat
vaat edildiğini bilmesi demek.
En güçlü duygu güvensizlik
Belki asıl düğüm burada. Daha önce bu
köşede değindiğim Veri Enstitüsü araştırmasında, toplumun Kürt meselesine ve
sürece bakışında öne çıkan en güçlü duygulardan biri güvensizlikti.
Toplum çözüm fikrine bütünüyle karşı
değil, silahların susmasını istiyor. Fakat çözümün nasıl ve kim tarafından
yürütüleceği söz konusu olduğunda güvenmiyor. Her iki kişiden biri adalet
sistemine güvenmediğini, yüzde 43’ü hiçbir siyasi aktörün ülkenin sorunlarını
çözebileceğine inanmadığını söylüyor. Sürecin seçim kazanma hedefiyle
yürütüldüğü algısını bir engel olarak görenlerin oranı ise yüzde 59.
Güven, Türkiye’nin en kıt toplumsal
kaynaklarından biri. Üstelik bugünkü süreç boş bir hafızanın üzerinde
yürümüyor. Türkiye daha önce de reform, demokratikleşme, Avrupa Birliği, yeni
anayasa ve çözüm vaatleri duydu. Toplumun bir bölümü “eksik ama ileriye doğru
bir adım” diyerek siyasi risk aldı. “Yetmez ama evet” sözü bu hafızanın
simgelerinden birine dönüştü.
Sonrasında yaşananlar da hafızada. Önceki
çözüm sürecinin çöküşü, çatışmaların geri dönüşü, güvenlikçi siyasetin
güçlenmesi, kayyumlar, hukuk devletindeki gerileme, AYM ve AİHM kararlarının
uygulanmaması, muhalif siyaset üzerindeki yargı baskısı... Dolayısıyla bugün
muhalif seçmenin “Bir dakika, bu nereye gidiyor?” demesini yalnızca iktidar
karşıtlığıyla açıklamak kolaycılık olur. Bu, aynı zamanda geçmiş deneyimlerden
öğrenilmiş bir siyasal risk algısı.
Üstelik mesele yalnız geçmiş de değil.
Bugünün pratiği de güveni artıracak güçlü işaretler üretmiyor. Demirtaş hâlâ
cezaevinde, seçilmiş belediye başkanları görevlerine dönmüş değil. CHP ve diğer
muhalif siyasetçiler üzerindeki yargı baskısı, siyaset dışından sanatçı Deniz
Göktaş’ın tutukluluğu sürüyor.
O halde şu soru son derece meşru: Bu
süreci demokratikleşmenin ya da Kürt meselesinin çözümünün başlangıcı olarak
okumamızı sağlayacak işaretler var mı? Ne yazık ki muhalefete, belediye
başkanlarına, medyaya, sanatçılara, hatta sokak röportajlarına uzanan yargı
pratiğine baktığımızda, şimdilik bu işaretleri görmek kolay değil.
Bir taraf hak diyor diğeri tehdit
algılıyor
Veri Enstitüsü araştırmasının belki de en
çarpıcı bulgusu, Türklerle Kürtlerin aynı meseleyi farklı duygusal dünyalardan
okuduklarını göstermesiydi. Türkler için meselenin merkezinde güvenlik ve
bölünme korkusu, Kürtler için adalet, eşit yurttaşlık ve kimliğin tanınması
var. Bir tarafın “hak” dediğini diğeri “tehdit” olarak algılayabiliyor.
Üstelik tehdit algısı Kürt meselesiyle
sınırlı değil. Dış güçlerin çıkarları, bölünme korkusu, demokrasinin
zayıflayacağı endişesi, iktidarın seçim hesabı yaptığı kuşkusu ve adalet
sistemine güvensizlik yüksek oranlarda. Toplum aynı anda devletten, siyasetten,
dış dünyadan, karşı taraftan ve gelecekten kuşkulanıyor.
Yasa tartışması tam da bu psikolojik
zeminin üzerine geliyor. Bir yanda toplumsallaşamamış, diğer yanda hedefi
yalnızca silah bırakmaya odaklanmış bir süreç var. Ayrıntıları dar bir çevrenin
bildiği, yurttaşın bilgilendirilme ihtiyacının bile yeterince gözetilmediği bir
ortamda herkes doğal olarak başka bir yasa okuyor.
Birisi “Devlet teröriste ne veriyor?” diye
bakıyor, diğeri “Kürtlerin hayatında ne değişecek?” diye soruyor. Muhalif
seçmen “Erdoğan bunun karşılığında ne kazanacak?” diye düşünürken, bir başkası
“Devletin bir bildiği vardır” diyor. Birisi kaybettiği yakınını, diğeri köy
boşaltmalarını, cezaevlerini, Roboski’yi hatırlıyor.
Sonuçta yasa, daha içeriği tartışılmadan
hafızalarımızın, korkularımızın ve siyasi aidiyetlerimizin filtresinden
geçiyor.
Eleştiri savaş talebi değildir
Bugün özellikle hatırlamamız gereken basit
bir demokratik ilke var. Toplumsal uzlaşma ya da barış süreci eleştiriden
korunarak değil, eleştiriyi taşıyabildiği ölçüde güçlenir ve kurumsallaşır.
“Bu yasa eksik” demek “PKK silah
bırakmasın”, “bu yöntem yanlış” demek “çatışma devam etsin”, “iktidarın
niyetine güvenmiyorum” demek barış istememek değildir. “Demokratikleşme olmadan
süreç eksik kalır” demek ise silahlı mücadeleyi savunmak hiç değildir.
Tersi de doğru. Silahların kalıcı biçimde
susmasını istemek iktidarı desteklemek, silah bırakanların hukuki durumunun
düzenlenmesini gerekli görmek terörü meşrulaştırmak değildir. Öcalan’ın örgüt
üzerindeki etkisinin silahsızlanma amacıyla kullanılmasını gerçekçi bulmak da
onun siyasi fikirlerini benimsemek anlamına gelmez.
Belki demokratik olgunluk tam da şu iki
cümleyi aynı anda kurabilme becerisidir. Bu süreç tarihsel olarak değerlidir.
Ama sürecin ve yasanın yöntemi, kapsamı, niyetleri ve vaatleri eleştirilebilir.
Murat Somer, açılan barış kapısının
kapanmamasını istemenin iktidardan iyi niyet ya da demokratikleşme beklemek
anlamına gelmediğini; asıl meselenin bu kapının siyasal denklemleri değiştirme
ihtimalini önemsemek olduğunu söylüyor. Ama bunun bir “eğer” olduğunun,
iktidarın başka planları bulunabileceğinin de altını çiziyor. Tam da mesele bu
“eğer”de düğümleniyor.
Bu sürecin sonu onu başlatanların
niyetinden daha büyük olabilir mi?
Siyasette niyet önemlidir ama sonuç
yalnızca niyetlerden oluşmaz. İktidar bu süreci seçim kazanmak, Kürt seçmenin
desteğini almak veya yeni anayasa hesabı için başlatmış olabilir. Bölgesel
gelişmeler devleti yeni bir güvenlik değerlendirmesine zorlamış; PKK’nın
silahlı varlığının artık Türkiye’nin güvenliğine yönelik yeni riskler ürettiği
sonucuna varılmış olabilir. ABD ile bölgenin geleceğine dair yeni hesaplarda
PKK’nın eski işlevini yitirdiğine dair bir mutabakat da oluşmuş olabilir.
Bunların birkaçı, hatta hepsi aynı anda
doğru olabilir. Ama bir siyasi sürecin yaratacağı sonuçlar, onu başlatan
aktörlerin niyetlerinden ibaret değildir. PKK gerçekten silahlı varlığını sona
erdirirse Türkiye’nin önünde nesnel olarak yeni bir alan açılır.
Çünkü Türkiye kırk yıldır Kürt meselesini
terörün gölgesinde konuşuyor, daha doğrusu çoğu zaman konuşamıyor. Kürtlerin
hak talepleri güvenlik filtresinden geçiyor, demokratikleşme terör gerekçesiyle
erteleniyor, Türklerin ülkenin bütünlüğüne dair korkuları tartışmaları bloke
ediyor. Kürt siyaseti ise silahlı örgütün yarattığı gölgeden kurtulamıyor.
Önceki yazılarımda farklı biçimlerde aynı
şeyi söylemeye çalıştım: Kürt meselesi teröre, Türkiye’nin demokratikleşmesi de
Kürt meselesine rehin kaldı. Şimdi silah gerçekten denklemden çıkıyorsa,
tarihsel imkân belki de tam burada.
Terörün bitmesi Kürt meselesinin çözülmesi
anlamına gelmiyor
PKK’nın silahlı varlığının sona ermesini,
“Kürt meselesi hâlâ çözülmedi” diyerek küçümsemek ne kadar yanlışsa, buradan
“Kürt meselesini çözdük” sonucuna varmak da o kadar yanlış.
İki gerçeği aynı anda görebilmeliyiz.
PKK’nın silahlı varlığının sona ermesi Kürt meselesinin çözümü değildir. Fakat
meseleyi ilk kez teröre rehin olmadan konuşabilmek olağanüstü önemli bir
imkândır. Belki bugünkü yasanın tarihsel anlamını da burada aramalıyız.
Öte yandan yasanın hukuki ayrıntılarına,
Anayasa’ya uygunluğuna, tanımlarına ve yetki sınırlarına dair hukukçuların
uyarılarını, hatta ciddi itirazlarını da dikkate almamak doğru değil.
Benim merak ettiğim ise başka bir
şey: Bu yasa neyin başlangıcı?
Artık önümüzde iki ayrı soru var.
Silahların ardından neyi konuşmamız gerekiyor ve iktidar neyi konuşmayı
düşünüyor?
Birincisi hakkında epey fikrimiz var. Kürt
meselesini, demokratikleşmeyi, hukuk devletini, siyasi temsili, yerel
yönetimleri, anadili ve ortak aidiyeti konuşmamız gerekiyor. Türklerin güvenlik
kaygısıyla Kürtlerin adalet talebinin birbirinin alternatifi olmadığını,
geçmişin acılarını ve en önemlisi Türk’üyle Kürt’üyle nasıl bir ortak gelecek
istediğimizi konuşmamız gerekiyor.
İktidar bunları konuşmayı düşünüyor mu?
Bugüne kadar gördüğümüz daha çok silahsızlanma, örgütün tasfiyesi, hukuki
çerçevesi ve bölgesel güvenlik mimarisi. Silahlı dönemden sonraki Türkiye’nin
siyasi ve toplumsal mimarisine dair aynı açıklıkta bir tasavvur henüz görmedik.
Bahçeli’nin geçen yıl açıkladığı
önerilerde de dikkatimi çeken buydu. “PKK sonrası dönemi nasıl yöneteceğiz”
sorusuna dair bir tasarım vardı ama “sonrasında nasıl bir Türkiye” sorusunun
cevabı aynı açıklıkta değildi. Bugün de belki devletin silahların bırakılmasına
ilişkin bir planı var. Fakat silahların bırakılmasından sonraki Türkiye’ye
ilişkin görünür bir plan yok.
Silah ortadan kalkınca mazeretler
de azalacak
Tam da bu nedenle sürecin, iktidarın
niyetlerinden bağımsız tarihsel bir potansiyeli var. Silah ortadan kalkarsa
herkesin mazereti azalacak.
Devlet demokratik alandaki sınırlamaları
eskisi kadar kolay terörle gerekçelendiremeyecek. Kürt siyaseti silahlı örgütün
gölgesinden çıkacak. Türk toplumu her hak talebini güvenlik tehdidi olarak
görmekte eskisi kadar rahat olamayacak. Kürt toplumunda ise devletin
samimiyetine dair kuşkuların aşılması için yeni bir zemin doğacak.
Ve mesele daha çıplak haliyle önümüzde
duracak. Bu ülkenin farklı kimlikleriyle yaşayan yurttaşlarının eşit, özgür ve
onurlu ortak hayatını nasıl kuracağız?
Belki asıl zor süreç o zaman başlayacak. O
nedenle yasaya ne taşıyamayacağı kadar büyük anlam yüklemeli ne de taşıdığı
tarihsel ihtimali küçümsemeliyiz.
Yasa kendi başına barış getirmiyor ama
barışa geçişin eşiklerinden biri olabilir. Kürt meselesinin çözümü değildir ama
meseleyi silahsız ve demokratik zeminde konuşmanın önünü açabilir. Toplumsal
uzlaşma değildir ama siyasetin uzlaşma üretme kapasitesinin sınavı olabilir.
Murat Sevinç’in ifadesiyle yasa “bir
mucize de değil dünyanın sonu da.” Asıl mesele, hangi Türkiye’ye geçişin eşiği
olacağı. Terörün olmadığı ama bugünkü siyasal düzenin ve demokratik sorunların
sürdüğü bir Türkiye’ye mi, yoksa silahların ortadan kalkmasının yarattığı
imkânla hukuk devletini, eşit yurttaşlığı ve ortak geleceğimizi yeniden
konuşabileceğimiz bir Türkiye’ye mi?
Cevabı bilmiyoruz. Üstelik iktidarın son
yıllarda siyasi alanı daraltan uygulamalarına, belediye başkanlarına yönelik
operasyonlara ve muhalif siyaseti baskılayan politikalara bakınca iyimser olmak
da mümkün değil.
Ortak ihtiyaç güven, adalet ve
gelecek
Veri Enstitüsü araştırmasının söylediği en
önemli şey hâlâ aynı. Toplum çözümden vazgeçmiş değil. Kararsız, yorgun ve
kuşkucu ama hâlâ tedirgin, ikircikli bir umut taşıyor.
Türklerle Kürtlerin farklı duygusal
dünyalarına rağmen ortak ihtiyaçları da var: güven, adalet ve gelecek duygusu.
İktidar “bana güvenin”, muhalefet “önce demokratikleşme”, Kürt siyaseti “önce
eşit yurttaşlık”, milliyetçiler “önce güvenlik” diyebilir. Ama toplumsal barış
bu “önce”lerin savaşıyla kurulamaz. Güvenlik ile özgürlük, adalet ile huzur,
Türklerin korkuları ile Kürtlerin talepleri aynı siyasi cümleye girebildiğinde
kurulabilir.
Üstelik bunu iktidarın hesabına ve
tercihine bırakamayız. Meclis, muhalefet, Kürt siyaseti, medya, sivil toplum ve
toplumun kendisi sürecin öznesi olmak zorunda. İki yıldır temel eksiklik de
buydu: Süreç iki üç kişi arasında ilerledi ama toplumun ortak hikâyesine
dönüşemedi.
Şimdi yine kimin kazanıp kimin
kaybettiğini tartışarak bu eşiğe takılabiliriz. Ya da eleştirenleri savaş
yanlısı, destekleyenleri iktidar yanlısı ilan etmeden, açılan kapının değerini
teslim ederken nereye çıktığını da sorarak ilerleyebiliriz.
Çünkü artık asıl soru, PKK’nın silah
bırakıp bırakmayacağından çok, silahların ardından bizim ne yapacağımız.
Türkiye kırk yıldır Kürt meselesini silahların gölgesinde konuştu. O gölge
gerçekten çekiliyorsa önümüzde hem büyük bir fırsat hem daha zor bir sorumluluk
var.
Silahların ardından ne konuşacağımız,
nasıl bir Türkiye’de yaşamak istediğimizin cevabı olacak. Başta Yeni Parti ve
DEM Parti olmak üzere muhalefetin yeni bir gelecek hikâyesi ve toplumla yeni
bir güven ilişkisi kurabilmesinin yolu da bu cevabı yalnız Meclis’te ya da
iktidarın çerçevelediği siyasi zeminde değil, toplumla beraber aramasından
geçiyor.