PKK gibi uzun süreli, ideolojik karakter taşıyan silahlı yapıların silah bırakması ya da kendini feshetmesi, çoğu zaman teknik bir “karar” meselesi olarak ele alınır. Oysa bu tür süreçler, örgütsel bir dönüşüm olduğu kadar derin psikolojik ve zihinsel kırılmaları içeren, dil ve üsluba da yansıyan çok katmanlı bir değişim anlamına gelir.
Sürecin önündeki zorlukları anlamak için
yüzeydeki siyasi tartışmaların ötesine geçmek gerekir. Bu çerçevede iki temel
eksen öne çıkar, kullanılan dil ve örgütçü düşünme biçimi.
PKK örneği, dünya deneyimleriyle benzerlik
taşımakla birlikte, bulunduğu coğrafya, kültürel kodlar, toplumsal yapı,
izlediği strateji, örgütün tahmin edilemeyen katı hali vb. özelliklerinden
kaynaklanan karakteri nedeniyle büyük farklılıklar da taşır. Silah bırakma veya
fesih kararları çoğunlukla siyasi irade, güvenlik dengeleri ya da müzakere
başlıkları üzerinden tartışılır. Ancak bu kararların mümkün hale gelmesini
sağlayan asıl zemin, bahsettiğimiz karakteristik özellikler nedeniyle, daha
derinde işleyen iki alanda; örgütün kullandığı dil ve örgütçü düşünme biçiminde
şekillenir.
Kullanılan dil, aktörlerin hareket alanını
çizerken, örgütçü zihniyet bu alanın nasıl algılanacağını ve sınırlarının nasıl
yorumlanacağını belirler. Bu iki eksen birlikte işlediğinde süreç ya ilerler ya
da görünürde ilerliyor gibi görünse de fiilen tıkanır. Bu tür süreçleri
yalnızca güvenlik, siyaset ya da müzakere teknikleri üzerinden okumak,
meselenin en zor kısmını görünmez kılar. Çünkü asıl kırılma, kararın kendisinde
değil, o kararı mümkün kılan zihinsel ve söylemsel zeminde yaşanır.
DİLİN KURUCU GÜCÜ, SINIRLARI VE
YÜKÜ
Dil meselesi çoğu zaman tali bir unsur
gibi görülse de bu tür süreçlerin en belirleyici alanlarından biridir. Örgütsel
faaliyetler ortamında üretilen dil, olayları tarif ettiği gibi tarafları
tanımlar, kişilere rol dağıtır, pozisyonları sabitler ve hareket alanını
sınırlar. Bu tür durumlarda, “direniş”, “ihanet”, “işbirlikçilik”, “kontra”,
“imha”, “teslimiyet” ya da “zafer” gibi kavramlar basit tanımlamalar değildir.
Her biri güçlü normatif yükler taşır ve bu yükler, aktörlerin neyi yapıp neyi
yapamayacağını, şahısların nasıl tanımlanacağını belirler. Oldukça sert bir
özelliği olan bu dil içinde silah bırakma, bir dönüşüm olarak değil, “geri
çekilme” ya da “kaybetme” olarak kodlanır.
Dil sadece gerçeği ifade etmez, hangi
gerçeğin kabul edilebilir olduğunu da tayin eder. Bu nedenle çözüm süreçlerinde
asıl ihtiyaç, yeni bir söz dağarcığı üretmekten ziyade, mevcut kavramların
taşıdığı anlam yükünü dönüştürebilmektir. Aksi halde en doğru adımlar bile
yanlış bir dilin içinde anlamını yitirir ya da tersine çevrilir. Bu dönüşüm,
örneğin silah bırakmayı “yenilgi” değil “yeni bir siyasal evreye geçiş”,
“tasfiye” değil “dönüşüm”, “teslimiyet” değil “sivil alana geçiş” olarak
çerçeveleyebilen bir dil kurmayı gerektirir. Aksi halde kullanılan her kelime,
atılan adımı zayıflatan bir karşı anlam üretir. Dolayısıyla dil ve üslup, bu
tür süreçlerde sadece bir anlatım aracı değil, doğrudan sürecin kaderini
belirleyen en kritik faktör haline gelir.
DİLİN MEŞRUİYET ARACINA
DÖNÜŞTÜRÜLMESİ
Bir sürece karar verilmişse, o sürecin
selameti için dilin de dönüşmesi beklenir. Eğer verilen karar
içselleştirilmemişse bu, dile yansır. Yani kullanılan dil ile çözümü
içselleştirme veya içselleştirmeme doğru orantılıdır. Mesela çözüm, silah
bırakma, fesih gibi kararlar içselleştirilmemişse dil sertleşir. Bu da, alınan
kararın neden olduğu boşluğu doldurmak için yapılır. Çünkü örgütçü düşünme
biçimi kullanılan dili, meşruiyet mücadelesi alanına dönüştürür. Aslında geçmiş
çözüm süreci ve o dönem yapılan açıklamalardaki dil hatırlanırsa bu konu net
bir biçimde görülür. Dil, maksimalist talepler ile sert tanımlamalar arasında
gidip gelmişti.
Aslında buradaki sorun yalnızca kullanılan
kelimelerin farklılığı değil, bu kelimelerin ima ettiği hiyerarşi ve güç
ilişkileridir. Dil, taraflar arasındaki ilişkinin biçimini kurar. Üstten
konuşan, hüküm veren ya da sonuç ilan eden bir dil, karşı tarafı edilgen bir
konuma itmeyi amaçlar. Bu da süreci teknik olarak ilerlese bile psikolojik
olarak kilitler. Bu nedenle kalıcı bir çözüm, yalnızca içerikte değil, dilin
tonunda da karşılıklılık üretebilmeyi gerektirir.
Söylemsel çerçevenin etkileri sadece
politik düzeyde kalmaz, bireysel psikolojiyi de derinden etkiler. Uzun süre
örgüt içinde yer almış bireyler için silah bırakma, aynı zamanda bir “kimlik
çözülmesi” olarak okunur. Yıllar boyunca yapılan propagandanın oluşturduğu
etkiyi yönetmek için örgütün yeni bir dil geliştirmesi gerekir. Olan bitenin
“yenilgi” veya “kaybetme” olmadığı, “siyasal mücadeleye geçiş” olduğu, bu
süreçte ancak kullanılan dile bağlı olarak içselleştirilir. Aksi durumda,
süreci sabote etme eğilimi güçlenebilir. Bu da kolektif bir psikolojiye
dönüşebilir. Doğru olan, 90’larda kullanılan örgüt dilinin içine “barış”
kavramını ekleyerek bunu tekrarlamak değil, geleceğe ve siyasal mücadeleye atıf
yapan yeni bir dil geliştirmektir.
ÖRGÜTÇÜ ZİHNİYETİN DOĞASI
Elbette bu tür süreçlerde ortaya çıkan
sorunlarla ilgili olarak dil, tek başına açıklayıcı olmaz. İkinci ve daha derin
eksen, örgütçü düşünme biçimidir. Örgütçülük, bir organizasyon modeli olduğu
kadar, kapalı ve kendini yeniden üreten bir zihniyet kalıbıdır. Bu zihniyet,
dünyayı keskin karşıtlıklar üzerinden okur. “Biz ve onlar”, “sadakat ve
ihanet”, “itaat ve çözülme” gibi kavramlar belirleyicidir. Bu çerçevede birey,
kendi başına bir özne olmaktan çıkar, işlevsel bir birime, yani “kadroya”
indirgenir. Değer, düşünce üretmekten değil, verilen çizgiye uyum göstermekten
türetilir. Bu durum zamanla eleştirel düşünceyi zayıflatır, farklı ihtimalleri
değerlendirme kapasitesini yok eder ve gri alanları ortadan kaldırır.
Daha önemlisi, bu zihniyet kendi varlığını
sürekli bir tehdit algısı üzerinden sürdürür. Esneklikten değil, katılıktan,
sertlikten beslenir. Bu nedenle değişim, içeriden bir yenilenme olarak değil,
dışarıdan bir çözülme ve zayıflama olarak okunur. Bu da dönüşüm ve çözüm
süreçlerine yapısal bir direnç üretir. Bu direncin en kritik özelliği, çoğu
zaman bilinçli bir tercih olmamasıdır. Bahsettiğimiz zihniyet, bireylerin
kararlarından bağımsız işleyen bir refleksler bütünü haline gelir. Bu nedenle
örgüt ortadan kalksa bile onu mümkün kılan düşünme biçimi kendiliğinden
dağılmaz, yeni koşullara uyum sağlayarak varlığını sürdürür.
FESİH SÜRECİNDE ZİHİNSEL TIKANMA
Silah bırakma ve fesih süreçlerindeki en
kritik tıkanma noktası, sürecin hâlâ bahsettiğimiz örgüt mantığıyla
okunmasıdır. Tartışmalar çoğu zaman “Kim kazandı?”, “Kim kaybetti?” ya da
“Hangi pozisyon korunacak?” sorularına sıkışır. Oysa fesih, doğası gereği bu
soruların anlamsızlaştığı bir eşiktir. Çünkü fesih, pozisyonların korunmasını
değil, ortadan kalkmasını ve yeni pozisyona uygun davranmayı gerektirir. Bu
noktada ortaya çıkan direnç çoğu zaman ideolojik değildir, kimliğin dayandığı
zeminin sarsılmasından kaynaklanır. Açıkça dile getirilmese de sürecin arka
planında şu soru güçlü biçimde hissedilir: “Bu yapı yoksa biz neyiz?” Bu soru,
yalnızca politik bir belirsizliği değil, kimliğin dayandığı zeminin çözülmesini
ifade eder.
ETA’nın 2011’deki silah bırakma kararı
sonrasında örgüt mensuplarıyla yapılan görüşmeler, tam olarak bu varoluşsal
boşluğu anlatıyordu. Onlarca yıl kimliğini “mücadele” üzerinden tanımlamış
kişilerin önemli kısmı, örgütün varlığına değil, kendi kimliklerinin dayandığı
zeminin ortadan kalkmasına direndi. Yani, alınan fesih kararına rağmen zihinsel
dönüşüm gerçekleşmemişti. Bu nedenle böylesi süreçlerde direnç, bir stratejik
tercih değil, bir varlık refleksi haline geliyor. Bu durum, süreçlerin neden
uzadığını ya da tıkandığını da açıklar.
Örgütçü zihniyetin en kritik özelliği,
örgüt ortadan kalksa bile etkisini sürdürmesidir. Resmî yapının sona ermesi, bu
zihinsel kalıpların otomatik olarak dağıldığı anlamına gelmez. Hiyerarşik
refleksler, mutlak bağlılık beklentisi ve gayri resmî disiplin mekanizmaları
sivil alana taşınabilir. Bu durum, görünürde şiddetin sona erdiği ama davranış
kalıplarının değişmediği bir ara alan üretir. Sivil alanın gerektirdiği
çoğulculuk, belirsizlikle başa çıkabilme ve farklılıklarla birlikte yaşama
kapasitesi, örgütçü zihniyetle doğrudan çatışır. Dolayısıyla şiddetin sona
ermesi tek başına yeterli değildir. Mesela, sağlıklı bir zihniyet değişimi
olmadığı zaman, sembolik olarak silah yakarsın ama dağı ‘eşelemeye’ devam
edersin. Kısacası, sivil alanın gerçekten sivilleşmesi, yani hiyerarşik
gölgelerden arınması gerekir.
GERÇEK DÖNÜŞÜMÜN ŞARTLARI
Burada iki tehlikeye ayrıca dikkat çekmek
gerekir. Örgüt dilinin ve kavram setinin olduğu gibi sivil alana taşınması, o
alanı baskılar ve militarize eder. Öte yandan fesih sonrasında aynı
organizasyonel hiyerarşi ve disiplinin sivil-siyasal alana taşınması, siyasal
ve toplumsal faaliyetleri domine eder. Bu ikisi birlikte işlediğinde, elinde
silah olmayan ama militarist paradigmayla düşünen bir yapı üretilir. Bu, büyük
bir imkânın heba edilmesine neden olur.
Tüm bu nedenlerle bu süreçler,
göründüğünden çok daha karmaşık dinamikler içerir. Bu süreçler yalnızca
güvenlik ya da siyaset meselesi değildir. Başarı, büyük ölçüde dilin yeniden
kurulmasına ve örgütçü düşünme biçiminin aşılmasına bağlıdır. Eğer bu iki alanda
dönüşüm sağlanamazsa, örgüt ortadan kalksa bile onu var eden zihniyet ve
söylem, farklı biçimlerde varlığını sürdürmeye devam eder. Bu da çatışmanın
sona ermesi ile gerçek anlamda dönüşümün hayata geçmesi arasındaki farkı
belirler. Kalıcı bir çözüm için, sadece silahların susması değil, aynı zamanda
zihinlerin ve dilin de değişmesi gerekir.
Bu nedenle dil ve örgütçü zihniyet
dönüşmedikçe, sorun da dönüşmez. Türkiye’nin şu an yaşadığı mesele tam da
budur.
ADNAN BOYNUKARA
2009-2015 yılları arasında Adalet
Bakanlığı’nda Yüksek Müşavir olarak görev yaptı. 25 ve 26. dönemlerde Adıyaman
milletvekili olarak TBMM’de bulundu. Boynukara, Ankara Enstitüsü’nde araştırma
direktörü olarak görev yapmaktadır.