26 Ağustos 2026 Çarşamba

‘Kültürel iktidar’ mı, pasif devrim mi? Hasan Bülent Kahraman/21 Ağustos 2026

Diğer yanda söz konusu tespit 25 yıl sonra geliyor. Hani meşhur şarkıdaki gibi ‘daha önceleri neredeydiniz’ demek geliyor insanın içinde, soruyu soranlar açısından bakınca. Böyle bir soru daha erken bir dönemde sorulabilirdi ama bunca zamanın ardından gündeme getirilmesi biraz işlevsiz kalıyor. ‘İlk gün kurulamayacağına göre bugün sorulması makuldür’ yaklaşımına da ‘geç’ diye kısa bir yanıt verelim. Bunca geç sorulması sorunun dahi, o iktidarın neden kurulamadığını açıklamaya yeterldir. Ama bir onunla yetinmeyip irdelemeyi genişletelim.

***

Önce bazı saptamalarda bulunayım.

Birincisi bu tartışmayı başlatanlar kavramlara ne kadar hakimdir, emin değilim. Çünkü, kavram, ‘kültürel iktidar’, tıpkı kültürle ilgili diğer tüm kavramlar gibi sola aittir. Arkasında gelmiş geçmiş en önemli ve üretken, en yaratıcı Marksist düşünürlerden Antonio Gramsci’nin meşhur Hapisahane Defterleri’ durur.

Gramsci’ye göre egemen sınıf, kültürel açıdan farklılıklara sahip toplumdaki çeşitli kesimleri belli bir ideolojik kurgunun etkisi altına alıyor, o kurguyu hiç zora başvurmadan tamamen dolayımsal olarak kurumlar aracılığıyla üretiyor ve ortak söylem, giderek herkesi birleştiren, insanların farkında olmadan benimseyip kullandığı bir söyleme dönüşüyorsa kültürel hegemonya kurulmuştur.

Temel mesele, belli bir çevrede/merkezde üretilen söylemin zıt kutuplar tarafından bile nasıl benimsendiği ve yeniden üretildiğidir. O gelişmeyi daha sonra Althusser’in çok bilinen radyo, televizyon, hatta okul gibi ‘devletin ideolojik araçları’ sağlayabilir ya da Gramsci’nin vurguladığı üzere okul, aile, kimlik, aidiyet gibi dolaylı araçlar aynı sonucu üretebilir. Ne olursa olsun, öylece, toplum çok ciddi bir kontrol altına girer. Kültürel iktidarla hegemonya arasındaki ilişki kesindir ve kimse kusura bakmasın zorunludur. Dolayısıyla da hegemonik ve totaliterdir.

***

Kültürel iktidar kavramını öne sürenler hiç böyle bir niyetleri bulunmadığını söyleyebilir, çok daha özgürlükçü, demokratik bir tutum ve tavırdan söz edebilir, doğrudur, ama ne yapalım ki, kavramların bazen dikkatimizden kaçan kökenleri ve iç örüntüleri vardır ve bir siyasal iktidara neden kültürel iktidarını veya kültürel hegemonyasını kurmadığı, kuramadığını sormak hayli sorunludur.

Nedenini tek bir basit cümleyle açıklayayım: kültürel iktidar/hegemonya totaliter rejimlerde söz konusudur. Dünyada, Fransız Devrimi dahil olmak üzere kendi kültürel iktidarını inşa etmek için çalışmamış tek bir otoriter yapı gösterilemez. Başlangıçta avangart sanatla bütünleşen, büyük bir kültürel açılım, zenginlik ve çeşitlilik içeren Rus Devrimi kültürel hareketinin Stalinci dönemde Sosyalist Realizme ve Proletkult’a (proleterya kültürü) dönüşmesi, Faşizmin kendi kültürel değerlerini örmesi, Maocu Devrimin, Kültürel Devrimi yapmak adı altında olmadık şeyleri yapması kültürel iktidar kurma çabasının çok dramatik, tarihsel ve çok somut örnekleridir.

Annem 90 yaşında 2015 yılında vefat etti, babam ondan yedi yıl önce, 2008’de. İkisi de 1925 doğumluydu. Ölene kadar ikisi de biraz abartarak söyleyeyim Atatürk’ü Ebedi, İnönü’yü Milli Şef saydı. İkisi de Halkevinden yetişmişti ve bizim evde felsefe, politika ve edebiyat dışında bir şey konuşulmadığı gibi, her ikisinin de Kemalist kültür devrimine, içerdiği tüm unsurlarla, sıkı sıkıya bağlı kaldıklarını ayrıca belirtmek gereksizdir. Evet, Halkevleri, Tercüme Bürosu, tıpkı Köy Enstitüleri gibi, tıpkı Halk Hatipleri müessesi gibi (babam Halk Hatipliği de yapmıştı) o kültürel iktidarın kurumları arasındaydı. Radyoda yasaklanan Osmanlı Müziği, yerine önemsenen ve önerilen çok sesli müzik, Divan Edebiyatının lanetlenmesi (okullarda müfredattan çıkarılması bizzat Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından Maarif Şurasında önerilmiştir) gibi unsurlar o oluşumun bir parçasıydı. Söylemek istediğim gençliklerinde büyük bir iştah ve iştiyakla benimsedikleri kültürün 85-90 yaşlarında kadar devam etmesiydi. Bu kültür yüksek kültürdü. Batı kökenliydi. İkinci Mahmut devrinden beri devam eden bir oluşumun son halkasıydı. Ve bir kültürel iktidarın anlamını da boyutlarını da sonuna kadar sergiliyordu.

Birincisi bu.

***

İkincisi, kültürel hegemonya kavramı Gramsci’de pasif devrim (passive revolution) kavramından bağımsız değildir. Birbirini bütünlemez ve Gramsci asla öyle bir şey söylememiştir ama yine Hapishane Defterleri’nde çok çeşitli yerlerde ve çok çeşitli işlevler yükleyerek kavramı kullanmıştır, büyük Marksist düşünür. Maksadı bellidir. Gramsci’ye göre hakim sınıf/kadro/iktidar, toplumu, Fransız Devrimindeki Jakobenizm türünden radikal, sert bir hamleyle değiştirip kendi düşüncesini egemenleştiremediği zaman, yine iktidarını sürdürmek için küçük dönüştürümler sağlar ve toplumun bilincini, temel davranış kalıplarını, değer sistemini farklılaştırır. Bir yandan iktidarının devamını temin eder, diğer yandan toplum bambaşka bir noktaya gelmiş olur.

AKP’ye atfedilen, kültürel iktidarı kurdu/kurmadı tezlerini bu doğrultuda nereye oturtmak gerekir?

Son 25 yıllık iktidarın bir pasif devrim gerçekleştirdiğinden pek kuşku duymamak gerekir. Tam Gramscigil manâda mıdır yoksa daha ötede boyutları var mıdır, bu ‘devrim’ neleri içerir tartışmasının yeri bu yazı değil, ama hiç değilse Kemalist devrimin radikal bazı tezlerinin ve uygulamalarının dönüştürüldüğü muhakkaktır. Hiç değilse laiklik konusunda varılan yer itibariyle bu söylenebilir. Kaldı ki, kültür sadece resim, opera ve edebiyat değildir, esas itibariyle toplumsal kültürdür ve evet o yönde toplumsal dönüşüm çok geniş ölçüde sağlanmıştır.

***

Bu koşullarda neden yakınılıyor, yakınılan nedir?

Çok büyük olasılıkla Türkiye’de muhafazakârların içselleştirmediği elitist, yüksek bir Batı kültüründen söz edilmektedir. Biraz daha genişletirsem muhafazakârların büyük bir kültür sentezi kuramadıkları şimdi şikayet konusudur.

Bu, sentez ve yeniden üretim tartışması Türkiye’de yeni değil. Türkiye’nin kültürel konular açısından en dinamik dönemlerinden biri olan 1970’lerde enine boyuna tartışılmıştı. Nasıl tartışılmasın? Modernleşme tarihimiz doğrudan doğruya bu olguya bağlıdır. Meşhur Ziya Gökalp formülü bütün Cumhuriyet boyunca ve bugün de bizi takip eden gölgedir. Batının teknolojisini alacağız, için yerli kültürle (o ‘hars’ diyor) dolduracağız. Gökalp’in yaklaşımı dışına çıkılmaz bir demir kafestir ama bir yandan da sadece gölgedir. Formülün nasıl işletileceği konusunda daha ileri bir adım atılmamıştır.

1970’lerde bu tartışma yeniden üretim çerçevesine oturtulmuştur. Yeniden üretim Marksist bir terimdir. Belli bir tarihsellik ve onunla bütünleşmiş bir altyapı/üstyapı etkileşimi kurmadan ele alınamaz. Mesele, Osmanlının feodal dönem aristokratik kültürünü Batılı bir model içinde nasıl yoğuracağımızdır. İşin ilginç yanı, bu konuyu bu anlayışla gerçekten de soldaki insanlar dert edinmiştir. Sağ kesim, muhafazakârlar ise geçmişin kültürünü aynen yaşatmaktan daha öteye giden bir şey dile getirmemiştir. Ve yine işin ilginç yanı, muhafazakâr camianın, İslamcı kesimin daha yenilikçi kültürel üretiminin tamamen Batılı kalıplar içinde cereyan etmesidir.

Nuri Pakdil’den Sezai Karakoç’tan İsmet Özel’e kadar (ki son dönemin en önemli şairidir) yazılan şiir, o şairlerin Batılı kaynaklara yönelmesinden, onları benimsemesinden sonradır. İkinci Yeni gibi ‘alafranga’ bulunarak kendi şairlerinin bile bir süre sonra reddettiği akım, bu şairlerin (bilhassa Özel’in) şiirinde devam etmiştir. muhafazakâr çevrelerde çok benimsenen Erol Akyavaş ise bütün eğitimini (mimardır) Amerika’da tamamlamış bir ressamdır. Attila İlhan’ın bu sentezi öngören ve ulusal bireşim dediği yaklaşım, Ziya Gökalp’ten mülhemdir ve İlhan, evet, 1968 sonrasında o bireşimci şiire yönelmiştir, Osmanlı/Divan şiirini çok kullanmıştır ama sonuna kadar Batılı bir şiir yazmıştır.

***

Buradaki kritik eşik Osmanlı birikimin önce kabulü sonra yeniden üretilmesidir.

Doğrudur, Cumhuriyet radikalizmi o kültürü kökünden yok saymıştır. Bugün kabullenilmesi başlı başına bir aşamadır. Fakat son dönemdeki kabullenme ve önerme iki yaklaşımla perçinleniyor. Bunların ilki kiçtir. Kiç, gerçekliği olmayan, karşılığı bulunmayan boş bir taklittir (mimesis). Yapay olduğu kadar abartılı ve karikatüraldir. Aynı zamanda da, teatraldir. ‘Tiyatrosallık’ denen yaklaşımın bile bir gerçekliği olabilir. Ama kiçe dönük bir tiyatro bilinci tamamen boştur. Bir örnek vereyim: bugün Osmanlı’ya ait sanılan mesela şu altın yaldızlı, oymalı, işlemeli mobilyaların hiçbirisinin Osmanlıyla ilişkisi yoktur. Son derecede çağcıl ve güncel olan (hele son dönemde büsbütün öyle) Osmanlı hanedanı o mobilyaları Fransa’dan almıştır. Tamamı XV., XVI. Louis mobilya tarzıdır. Fakat bizim sanıyoruz ve o gerçeklik duygusu içinde kullanıyoruz. Kiç ve tiyatrosallık bakımından yeteri kadar bir işaret değil midir?

Bir başka örnek vereyim, ikinci kavram ve olgu budur, birçok kereler vurguladığım gibi, bugünün muhafazakârları muhayyel bir Osmanlı geçmişi yaratıyor. Osmanlı’yı sadece Kanuni döneminden ibaret sanıyorlar. Hatta babası Yavuz Selim bile bu manzumede yer almıyor. Büyük Fatih, Türk İslami muhafazakârlığının kurucu figürüyken sonrada ‘Rönesans insanı’ kabul edilince terk edildi. III. Selim ve sonrası ise tümden yok sayılıyor. Sadece, Abdülhamit Han o dönemden tek isim olarak geliyor. Bu çerçevenin bir anlamı var: Batılılaşma demek olan Osmanlı modernleşmesinin 19. Yüzyılı Türk muhafazakârlığının bilincinde yer almıyor. Nasıl olacak? Osmanlı eşsiz güçte bir imparatorluktu ve muazzam bir kültür/medeniyet yarattı. Ama kendi içinde dönüşerek modernleşme ihtiyacını duydu ve yine büyüklüğünün bir uzantısı olarak onu Batılılaşmayla bütünleştirdi. O aşamayı, evreyi nasıl yok sayacağız?

akp 25. yıl mitingi boyutsuz dikkat

***

O zaman sorun başka bir düğüm atıyor kültürel süreklilik. Gerçekten de Fransa’da, İngiltere’de veya İtalya’da ya da İsveç’te kültürel kopuş Türkiye’deki kadar radikal olmadığı için geçmişin birikimi kendi sürekliliğini dönüşerek sağlamıştır. Yahya Kemal’in ortaya attığı Tanpınar’ın da her zaman olduğu gibi ondan devralarak ilerlettiği ‘imtidat’ (süreklilik, temadi etmek, mütemadi olmak, müddete dayanmak) ‘değişerek aynı kalmak, aynı kalarak değişmek’ bizim için değil andığım o ülkeler için geçerlidir. Çünkü, o kültürel geçmişi kendi ‘klasikleri’ olarak benimsemişlerdir ve onu kullanmaya devam etmişlerdir.

Bizdeki çıkmaz klasiğimizin olmadığını düşünmektir. Bu hazin bir görüştür. Elbette klasiklerimiz vardır. Osmanlı klasiğimizdir. O klasiği, klasikleri öğrenmek başlı başına bir zorunluluktur. Klasik her ülkede zordur, fakat aşılmaz bir zorluktan söz etmiyoruz. Shakespeare’i de sözlük ve yardımcı kitap olmadan okuyamazsınız, zannedilenin aksine Baki’nin veya Fuzuli’nin zorluğu da en fazla ‘The Bard’ın (Shakespeare’e tesmiye edilen bir lakaptır, ‘büyük ozan’ manasına gelir) zorluğu mesabesindedir. Tartışma herhalde onları öğretelim mi-öğretmeyelim mi, benimseyelim mi benimsemeyelim mi çekişmesidir. Herhalde ‘kültürel iktidar’ kurulmadığını söyleyenler dile getirmeye çalıştığı gerçek de budur.

***

Kültürel yeniden üretim mevcut iktidarın ve muhafazakârların sadece muhafazakârlıklarıyla gerçekleştirmekte zorlanacakları bir iştir. Muhafazakârlık, belirttim, Avrupa’da aristokrasinin ideolojisidir. Bizde feodaliteyle ve kent göçerleriyle ilişkilidir. Henüz bir ideoloji düzeyine çıkamamıştır. Daha çok bir weltenschauung (dünya görüşü) mertebesindedir. Kültürel İslam’la siyasal İslam arasındaki ayrım da bu bu ara kesitte şekillenir. Kültürel İslam daha yumuşak bir tercihtir ve kabullerinde daha kavrayıcıdır. Siyasal İslam ise o kökenin ideolojik hale getirilmesi kaygısını taşır. Siyasal İslam bahsettiğim pasif devrimi tamamlamak çabasındadır.

Burada dikkat edilmesi gereken iki husus var. Birincisi, Kemalist devrimle yapılacak mukayeseler. Unutmayalım ki, o devrim bütünüyle kültürel ve sembolikti. Oysa Türk muhafazakârlığı daima altyapıyla ilgilidir ve ilişkilidir. O kadar böyledir ki, zaman zaman iktidarı tayin etmekte güç kazanan, öncü olan Aydınlar Ocağı gibi kurumların çabaları kendileriyle sınırlı kalmıştır. Bir dönemde devletin resmi ideolojisi haline gelen Türk-İslam Sentezi bile bir noktadan daha ilerisine (kültürel planda) geçememiştir. İkincisi, muhafazakârlık sabit bir sınıfsal yapıyı gereksinir. Bu ya aristokrasidir ya da kısmen burjuvazidir. Türkiye’de siyasal İslam’ın dayandığı muhafazakâr kanatlar ise çok değişken, çok hareketli ve işin ihmal edilen ama can alıcı yanını belirtirsem, modernleşmeci, geleceklerini o sularda arayan sınıflardır. Onların muhafazakârlıkla ilişkisi sadece din kültürünün temel değerleri ve kabulleriyle sınırlıdır.

Türkiye’deki kültürel iktidar pasif devrimin içine saklanmıştır, önce pasif devrim gerçekleştirilmek istenmiş, kültürel iktidarın daha sonra teşekkül edeceği varsayılmıştır. O iktidarın ise elitist, yüksek kültüre dayanacağı, ondan kuvvet alacağı çok şüphelidir. Yüksek kültür derken sadece Batılı yüksek kültürü değil, bihakkın öğrenilmiş Osmanlı kültürünü de kastediyorum. AK Parti aradan geçen 25 yılda kültürel iktidara yönelmedi. Erdoğan, siyaseti, kendisine akıl verenlerden bin kere daha iyi bildiği için onun yerine pasif devrimi gerçekleştirme çabasına girdi. Bir yere kadar da getirdi.

Gerisi entellektüellerin tartışmasıdır...

Bir elinde cımbız, bir elinde ayna umurunda mı dünya Hasan Göğüş+25/08/2026

Dış politikada dört bir yanımızda bu önemli gelişmeler yaşanırken Türkiye’de ise gündem Süleymancılara ve Furkan Vakfına yapılan operasyonlar. Sanki Ülkenin başka derdi yokmuş gibi hangi televizyonu açsanız, hangi sosyal medya mecrasına girseniz “Alihan Kuriş Suç Örgütü nedir? Süleymancılar kimdir, neden hedefte? Arif Ahmet Denizolgun eceliyle mi öldü, bir cinayete mi kurban gitti? Furkan Vakfının topladığı milyonlar nerede? sorularının uzun uzun tartışıldığına şahit oluyorsunuz.

Bütünüyle suni gündemle yaşayan bir toplum haline geldik.

***

Türk kamuoyu oldum olası dış politikayı pek sevmemiştir. Genellikle dış politika konularını yakından takip etmez. Siyasilerin ilgisi ise getireceği oy hesabıyla sınırlıdır. Oysa son günlerde dört bir yanımızda ülkenin güvenliğini doğrudan ilgilendiren son derece vahim gelişmeler yaşanıyor.

Güneyimizde geçen hafta Suriye üzerinden İsrail’le az kalsın savaşa tutuşuyorduk. 18 Ağustos’ta Türkiye sınırına sadece 70 km mesafede olan İdlib vilayetindeki Ebu El Duhur havaalanı İsrail uçakları tarafından bombalandı, hem de 8 kez. Bu saldırılar İsrail’in Suriye’deki ilk vukuatı değil. Geçen yıl 4 Nisan’da ve 8 Eylül’de yine Türkiye’ye çok uzak sayılmayacak Humus Vilayetindeki Palmira ve T4 hava üslerini vurmuştu. 8 Eylül’deki saldırıda, Türk Milli Savunma Bakanlığı tarafından yalanlanmakla birlikte, İsrail basınında Humusta bulunan Türkiye’de üretilmiş füze ve hava savunma sistemi ekipmanlarının bulunduğu bir deponun imha edildiği iddia edildi, hatta sosyal medyada Türk askerlerine ait olduğu öne sürülen cesetlerin fotoğrafları bile dolaştırıldı. Allah’tan bu iddiaların aslı astarı çıkmadı.

18 AĞUSTOS SALDIRILARI NEDEN ÖNEMLİ?

18 Ağustos saldırıları öncekilerden daha vahim bir nitelik taşıyor. İsrail önce saldırıları üstlenmedi. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye/Irak Özel Temsilcisi Barrack’ın İsrail’i ifşa etmesi üzerine, İsrail Başbakanlık Ofisinden yapılan resmi açıklamada, Şara Hükümeti ile Suriye’de mevcut askeri statükonun korunacağına ilişkin bir mutabakata varıldığı, İsrail’in müteaddit uyarılarına rağmen, Suriye’nin Türkiye’nin sözkonusu havaalanına yerleşmesine izin vermek üzere olması nedeniyle üssün vurulduğu ifade edildi. İsrail bu açıklamasıyla ilk kez Türkiye’yi ismen zikrederek Türkiye’nin Suriye ile yürüttüğü askeri işbirliğinin sınırlarını da kendisinin çizeceği mesajını vermiş oldu.

Geçtiğimiz hafta ortasında Axios haber ajansına konuşan Başkan Trump, İsrail’in saldırıları hakkında bilgilendirildiğini söyledi, ancak bu bilgilendirmenin saldırılardan önce mi, sonra mı gerçekleştiği sorularını yanıtsız bıraktı. Bu arada dikkatlerden kaçmaması gereken bir husus da İsrail saldırılarından 3 saat önce Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir telefon görüşmesi yapmış olması. Büyükelçi Barrack’ın Türkiye’nin 2015 yılında sınırlarına yaklaşan bir rus uçağını düşürdüğü gibi tepki vermemesi için ABD’nin yoğun bir diplomasi trafiği yürüttüğüne ilişkin ifadeleri Trump-Erdoğan görüşmesinde bu konunun da ele alınmış olabileceğini akla getiriyor.

Seçim dönemleri ilişkileri gergin ülkeler için daima krizlere gebedir. Umarım anketlerde durumu pek parlak görünmeyen Netanyahu 27 Ekim tarihinde gerçekleşmesi öngörülen seçimlere kadar yeni bir çılgınlık yapmaz.

EGE’DE ISINAN SULAR

Batımızdaki Yunanistan’la Ege’de sular ısınıyor. Türkiye’nin 7 Ağustos’da Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzaladığı, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, ardından da Doğu Akdeniz ve Ege’de ilan edilen “Deniz milli parkları” Türkiye denilince pireden nem kapan Yunanistan’ı son derece rahatsız etti. Bir de TBMM’nin yeni yasama dönemine kalan Yunanlıların metnini görmeden “mavi vatan” yasası diye nitelendirdikleri deniz yetki alanları tasarısı yasalaştığında, kopacak kıyameti tahmin edebiliyorum. 2027 yılı Yunanistan için seçim senesi olduğundan bu cephede de Türkiye’yi zor bir dönem bekliyor.

RUSYA İLE İLİŞKİLER GERGİNLEŞİYOR

Kuzey komşumuz Rusya ile aramızda soğuk rüzgarlar esiyor. Türkiye,Rusya-Ukrayna savaşının çıktığı ilk günden bugüne kadar tarafsız kalarak arabulucu rolü oynayabilmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump ile telefon konuşmaları arttıkça, Putin ile diyaloğu azalmaya başladı. Putin’in Türkiye’yi ziyaret etmesi artık gündemde bile değil. Ankara’daki NATO Zirvesinin ardından Türkiye’nin Ukrayna’ya 283 milyon dolar tutarında aralarında gelişmiş füze sistemlerinin de bulunduğu askeri malzeme satacağına ilişkin haberler ve 6 Ağustos’ta bu satışa ABD Kongresinin onay vermesi Rusya’nın sert tepkisine yol açtı. Rusya ile ilişkilerin bozulması Türkiye’nin başına bela olan S-400’lerden kurtulmasını da güçleştiriyor.

BİTMEYEN ABD/İRAN SAVAŞI

Doğumuzdaki İran-ABD savaşı hala bitmedi, yakında bitecek gibi de görünmüyor. Bir dediği bir dediğini tutmayan Başkan Trump’ın İran’a tarihte emsali görülmemiş bir ekonomik savaş başlatacağını söylemesi geçen hafta petrol fiyatlarını 12 dolar birden fırlattı. Tabii Türkiye bu artışın ceremesini en fazla çeken ülkelerin arasında. İran’da devrim muhafızlarının yönetimde artan ağırlığı İran’ı da daha uzlaşmaz bir çizgiye itiyor. Umarım İran ABD’nin yeni Vietnamı olmaz.

TÜRKİYE’NİN İÇ POLİTİKA GÜNDEMİ

Dış politikada dört bir yanımızda bu önemli gelişmeler yaşanırken Türkiye’de ise gündem Süleymancılara ve Furkan Vakfına yapılan operasyonlar. Sanki Ülkenin başka derdi yokmuş gibi hangi televizyonu açsanız, hangi sosyal medya mecrasına girseniz “Alihan Kuriş Suç Örgütü nedir? Süleymancılar kimdir, neden hedefte? Arif Ahmet Denizolgun eceliyle mi öldü, bir cinayete mi kurban gitti? Furkan Vakfının topladığı milyonlar nerede? sorularının uzun uzun tartışıldığına şahit oluyorsunuz.

Bütünüyle suni gündemle yaşayan bir toplum haline geldik.

Ne diyelim, Allah sonumuzu hayır etsin.

*Hasan Göğüş, Emekli Büyükelçi.

‘Dreyfus’ların çok, ‘Zola’ların az olduğu iklimde gerçeği örterek adaleti yok etmek Prof. Dr. Muhammet Özekes+24/08/2026

Adalet ancak gerçekle, mutluluk ancak adaletle mümkündür” (Emile Zola). “Dreyfus Davası” hukukçuların ve biraz aydın birikimi olan herkesin az çok bildiği, Dünya hukuk tarihine geçen bir davadır. O dava kadar, bu davadaki hak ve adalet mücadelesi, bu mücadelede bazı aydınların duruşu da önemlidir. Bunların başında Emile Zola gelmektedir. Abbas Bilgili’nin “Dreyfus Davası ve Yassıada Yargılamasıyla Benzerlikleri” kitabı aslında bu konu üzerinde yeniden düşünmeyi sağlayan bir kitap. Kitap, konuyu hem belgesel hem roman kıvamında kaynaklarıyla aktarırken, bu konuda Dünya’da ve Ülkemiz’de yapılan çalışmaları, eserleri, filmleri, tartışmaları ilk andan itibaren aktarmakta ve yakın tarihimizdeki bir hukuk utancıyla, Yassıada Yargılamaları ile de karşılaştırmaktadır. Kitaptan öğreniyoruz ki, bu dava konusunda ilk sayılacak eserlerden biri Ülkemizde yayınlanmış, keza II. Abdulhamit de davayla ilgili gelişmeleri günü gününe takip etmiştir.

Dava, Fransız ordusunda Yahudi kökenli yüzbaşı olan Alfred Dreyfus’un 1894 yılında, asılsız iddialarla, sahte delillerle Almanya lehine casusluk yapmakla suçlanıp mahkûm edilmesi davasıdır. Bir adada tecritle zindanda geçirdiği süreç sonunda, birden fazla yargılamanın on yıldan fazla sürdüğü dava sonunda Dreyfus’un masumiyeti anlaşılır ve itibarı iade edilir. Dava Fransa’yı da kutuplaştıran ciddî bir hukukî ve siyasî krize yol açmış, sonunda istifa edenler, intihar edenler olmuştur. Bu gerçek ve hak mücadelesinde, kendisi de ayrıca yargılanan, bir süre yurt dışına çıkmak zorunda kalan Emile Zola en önde yer almaktadır. Bu dava Zola’dan ayrı düşünülemez. Davada hukukun ve yargının, devletin âli menfaatleri, din ve milliyetçilik perdesi arkasında, birilerinin amacına, menfaatine hizmet etmesi çok net görülmektedir. Süreç “gerçeğin” ön yargılara ve bu menfaatlere kurban edilip toplumun nasıl manipüle edilebileceği, adalet, insan onuru, basın ve ifade özgürlüğü, aydın sorumluluğu ve ahlâkı konusunda birçok ders çıkartılacak hak mücadelesidir.

Dreyfus Davası çok farklı yönlerden ele alınabilir. Ancak Dreyfus Davası ve Emile Zola’nın mücadelesi merkezinde, gerçek arayışının, gerçeğin, doğrunun, adaletin bazı dokunulmazlar öne sürülerek tahrif ve tahribi yer almaktadır. Gerçek ve hakikat konusundaki farklı tartışmalara girmiyoruz. Nereden bakılırsa bakılsın insanlığın ilk anından itibaren kavgası, gerçek, doğruluk ve adalet kavgasıdır. İnsan, gördüğü ve görmediği gerçeği aramış, kavramaya çalışmış, izini takip etmiştir. Adalet, ancak gerçek üzerine inşa edilebilir. Adalet ancak gerçeğin rayı üzerinde ilerleyebilir; ray bozulursa adalet katarı devrilir. Mülkün temeli adalettir, adaletin temeli ise gerçektir/hakikattir. Yalan üzerine inşa edilen hukuk ve adalet, temelsizdir, bir gün çöker; adalet çökünce mülk de, düzen de çöker, “Iustitia est fundamentum regnorum”. Zola’nın en baştaki sözü buna işaret eder.

Zola, Dreyfus Davası’na ilişkin bir yazısını “Gerçek yürüyor, onu hiçbir şey durduramayacak” diye bitirir. Çünkü, gerçeğin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Hukukun görevi, o gerçeği, olması gerektiği zamanda, olması gerektiği gibi dosdoğru, ne pahasına olursa olsun bulmak, çıkarmak, ona göre adaleti tecelli ettirmektir. Zamanında bulunmayan gerçek, sonradan ortaya çıkan gerçek, insan hayatları mahvedilip, toplumlar çürüdükten sonra ortaya çıkan gerçek, kokuşmuş bir cesettir, mezarından kalkan hayalettir; mevcut ve mevzu hukukun değil, artık tarihin konusu olabilir. İşte gerçeği gömen, onun üzerine adalet tesis eden de hukukçu değil, ancak mezarcı, tetikçi, hatta gerçeği diri diri gömen gerçeğin ve adaletin katilidir.

Gerçeği, yüce değerler maskesi ve sahte gerekçelerle kendi menfaatleri için gizlemeye çalışanların bilmediği ise, Zola’nın dediği gibi “Gerçeğin kendisinde her türlü engeli ortadan kaldıran bir güç vardır. Ve gerçeğin yolu kesildiği, uzun veya kısa süre yer altına gömülmesi başarıldığı zaman gücü birikir, şiddetle patlayacak hale gelir, o kadar ki, patladığı gün, her şeyi kendisiyle birlikte havaya uçurur”. Ve bundan o gerçeği gizleyenler başta olmak üzere tüm toplum zarar görür. Bu kadim ve evrensel bir tecrübedir. Çünkü, gerçek gizlendikçe adaletten uzaklaşılır, zulüm artar, zulme karşı öfke de artar, o gerçek patladığı zaman öfkenin de nasıl karşılık bulacağı bilinemez. O sebeple Fransız İhtilali sırasında, yaptıkları İhtilâlin amacını unutan isyancılar, büyük bir zulme imza atmış, Marie Antoinette’in avukatı “Ben mahkemeye iki şey sunuyorum: Gerçeği ve kellemi. Birinciyi dinledikten sonra ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar verebilirsiniz.” dese de dinlenmemiştir. Gerçeğin örtülmesinin, bunun sonucu ortaya çıkan zulüm ve acının büyüklüğünü ve buna engel olmanın yolunu BM İnsan Hakları Beyannamesi’inin Giriş kısmında insanlığın ortak acı ve tecrübesi ile bulmak mümkündür: “İnsan haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın vicdanında infial uyandıran barbarca eylemlere yol açtığını ve insanların korku ve yoksunluktan kurtulması, konuşma ve inanma özgürlüğüne sahip olacağı bir dünyanın ortaya çıkmasının sıradan insanların en yüksek özlemi olarak ilan edilmiş bulunduğunu, insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli olduğunu…”. Çünkü, gerçek yürür, onu hiçbir şey durduramaz, derine gömdükçe enerjisi artar ve patlar. Zola’nın dediği gibi, toplumun varlığı ve mutluluğu adalete, adalet ise gerçeğe dayanır. Gerçek göçerse, adalet de göçer.

Gerçeği arayış ne kadar eski ve güçlü ise, onu gizlemek, gömmek, kendi menfaatleri için manipüle etmek çabası da o kadar eskidir. Bunun çok basit, kirli, açık yöntemleri olduğu gibi, sıklıkla bir takım yüce (âli) menfaatler, kutsallarla da üzeri örtülmeye, kamufle edilmeye çalışılmıştır. Kendi menfaatlerini korumak, ahlâksızlık, günah ve hukuksuzluklarını gizlemek isteyen güç sahipleri tarafından, tartışılmazlık ve kutsallık zırhı içinde âli menfaatler, din, milliyetçilik, ideoloji örtüsü ile gerçek, o yolla da adalet örtülmüştür.

Dreyfus Davası’nda bunların tümü birlikte kullanılmıştır. Dreyfus, Yahudidir, ailesi savaşta Almanlar’a kalan Alsace Lorriane bölgesinden gelmektedir, Almanlar lehine casusluk yaptığı söylenmektedir, Fransa’ya ve yaptığı göreve ihanetle suçlanmaktadır. Oysa gerçek öyle değildir. O sırada bir suçlu aranmaktadır, yeterli delil olmayınca toplumun o sıradaki din, milliyetçilik, askerlik hassasiyetleri kaşınarak uygun bir kurban bulunmuştur. Kendi kusurlarını örtmek isteyen, makam ve ikballerinin, ön yargılarının esiri olan ordunun üst yönetiminin, politikacı ve bürokratların, devleti ve bu kutsalları da arkasına alarak yönlendirmesi, göz yumması, hatta kendilerinin düzenledikleri sahte delil, çelişkili ve yalan bilirkişi raporları, gerçek dışı, bilgiye değil kanaate dayanan tanıklarla suçu ispat edilmeden Dreyfus ağır bir cezaya mahkûm edilmiştir. Her iki yargılamada da bunları görmesine rağmen, toplumsal linç, basının toplumu tahrik eden şehveti, din, milliyetçilik, devlet, devletin âli menfaatleri, devlet görevlilerinin manipülasyonlarının örtüsüyle, hâkimler kendilerini de kurtarmak adına gerçeği görmemezlikten gelerek bu cezayı vermiştir.

Din, milliyetçilik ve ideolojinin kutsallığı ve dokunulmazlık zırhının, devletin âli menfaatleri ve devlet görevlilerinin yalan söylemeyeceği ön kabulünün arkasına sığınarak iş çevirenler, şahsî menfaatlerini korumaya, suçlarını gizlemeye çalışanlar, devlet gücünü de ellerine tutuyorsa, gerçeği perdeleyip aslında kendi amaç ve menfaatlerini kolayca yürütürler. O güçle toplumu manipüle etme, güç merkezlerini ve basını yanına alma, karşı geleni hain, suçlu ve günahkâr ilân etme kolaylaşır; o çukura atılanın, çukurdan çıkması oldukça zordur ve zaman alır. Oysa, “Basının görevi halka hizmet etmektir, halkı yönetenlere değil… Belirli bir hükümetin itibarının zarar görmesini vatana ihanet olarak görmek ‘Ben Devletim’ demekle eşdeğerdir” (The Post Filmi’nden). Din, Yaradan’a ve iyiliğe; milliyetçilik vatana ve millete, ideoloji bir ideale hizmet etmeyi gerektirir; yalanlara hizmet etmeye değil.

Gerçek dindarlık, milliyetçilik, vatanseverlik aslında gerçeği aramak, adaleti sağlamakla olur. Hiçbir din ve peygamber, zenginlik, büyüklük, kudret değil, önce ahlâk ve adaleti, toplum içinde denge ve kurtuluşu vadetmiş, ona çalışmıştır. Makul her ideolojinin amacı budur. Adaleti yok ederek, gerçeği gizleyerek vatanseverlik de olmaz; bilakis vatana ihanet edilmiş olur. Kendi menfaatlerini, makam, mevki, ikbal, servet ve güçlerini sürdürmek isteyenler, bu dokunulmazlarla gerçeği ve adaleti örterler. Ama bir gün o ateş dönüp dolaşır ve yakar.

Celal Bayar, bir zulüm ve utanç yargılaması olan Yassıada Yargılamaları’nda, kendi yargılamalarının Dreyfus Davasından daha vahim olduğunu, ama bir Zola çıkmadığından şikâyet etmiştir. Haklıdır!… Bu topraklarda Emile Zola çıkması her zaman zor olmuştur. Ancak, Bilgili’nin kitapta da dediği gibi, seksen yaşındaki gazetecilerin bile haksız yere mahkûm edildiği, alternatif seslere, eleştiriye tahammül edilmediği, Tahkikat Komisyonlarıyla hükümete muhalefetin ihanet sayıldığı yerde fikir ve basın özgürlüğü kalmayınca, savunacak kimse de kalmamıştır. Çünkü, ya bendensin ya hain ayrımcılığı, toplumu ve aydınları kutuplaştırmıştı. Devrilen hükümetten olanları, zaten hukuksuz yeni güç “sizi buraya tıkan irade öyle istiyor” diyerek susturmuştu; eski muhalifler ise gördükleri haksızlık karşısında ya bu yeni güçle yeni bir haksızlığa taraf olmuş veya sessiz kalarak intikam almıştı. Üç beş gerçek ve adalet sözcüsünün de sezi cılız çıkmıştı. Ama bir Zola çıkacak iklim yoktu, yok edilmişti. Mazlumlar çoktu hep, Zola’lar ise az bu iklimde…

Ama her şeye rağmen gerçek yürür… Güç geçicidir, gücün enerjisi sonunda tükenir; gerçeğin ve adaletinse sonsuzdur. Güç, gerçek ve adalet karşısında mutlaka yıpranır. Gerçekle ve adaletle zamanında yüzleşmeyip engel olanlar, mezarından çıkan bir hayaletle acı şekilde yüzleşmek zorunda kalırlar. Er ya da geç….

*Prof. Dr. Muhammet Özekes, Hukuk Mahkemeleri (HMK) mimarlarından ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi.

18 Ağustos 2026 Salı

Yasa ve uygulama: Fırsatlar ve handikaplar Prof. Dr. Ahmet Özer+18/08/2026

 Beklenen çerçeve yasa nihayet mecliste yüksek bir oyla kabul edilerek çıktı, böylece hem süreçle ilgili yeni bir evreye geçildi hem de barışa ve demokratikleşmeye dair beklentiler biraz daha büyüdü. Burada önemli nirengi noktası iktidarın bu süreci uzatmadan uygulamayı başlatmasıdır. Çünkü yasanın kabulü, sürecin sonu değil bundan sonraki adımların başlangıcıdır. Toplumun beklentisi artık yalnızca düzenlemenin çıkmış olması değil, ortaya konulan iradenin hayata geçirilmesidir.

İkinci önemli husus da demokratikleşme ile ilgili adımların atılması meselesidir. İktidar partisi sözcüleri yasanın, meclis komisyon raporunun altıncı bölümünün birebir yasalaşmasından ibaret olduğunu beyan ettiler. Madem öyle; yedinci bölüme dair demokratik adımların atılması gerekir. Tam da burada Sayın Özgür Özel’in “imza namustur” belirlemesinin gereği ortaya çıkıyor. Verilen sözlerin, ortaya konulan mutabakatların ve Meclis iradesinin gereğinin yerine getirilmesi, bundan sonraki sürecin samimiyetini gösterecek en önemli test olacaktır.

Niyet halis ve samimi ise yolun yarısı geçilmiş demektir, değilse, oya, ajandaya tahvil etmeye dönükse toplumun güveni sarsılır. Güven duyulmayan, toplumsal desteği kaybeden bir projenin ise başa gitme şansı ise yoktur. Bu anlamda şimdi sözün değil, uygulamanın zamanıdır. Samimiyetin, iradenin ve demokratikleşme iddiasının en önemli göstergesi bundan sonra atılacak adımlar olacaktır.

YENİ BİR PARADİGMAYA GEÇİLDİ

Bazen ülkelerin ve toplumların bazı sorunlar karşısında ağırlaşıp hantallaştığı ve hatta bir çıkmaza bir kısır döngüye girdikleri dönemler olur. Tarih böyle dönemlerde atılan ve atıl(a)mayan adımlarla şekillenir. Nitekim yarım asra yakın bir tıkanma, mecliste bir tokalaşma ile başladı ve karşılıklı çağrılar ve uygulamalarla bugüne geldi.

Einstein, sorunlar, o sorunların yaratıldığı düzlemde kalınarak çözülemez, diyor. Bunun için yeni bir zihniyet yeni bir anlayış gerekir. Bu yeni bir durumdur, bu durum yeni bir paradigmaya işaret eder. Nitekim bu süreç Bahçelinin yeni bir düzleme geçmesi ile başladı, bu çıkış birçok kişiyi şaşırtıp şok etti, ardından boşluklar ve zikzaklar yaşansa da durum nihayet yeni yasayla hukuki zemine kavuştu.

O halde artık bu yeni duruma göre hareket etmek gerekir. Eski kodları, kuralları ve söylemleri ve jargonları geride bırakmak gerekir. Zira artık yeni bir düzlemdeyiz. Buna uygun bir zihni yapı ve buna uygun yeni hareket tarzı gerekiyor. Yeni paradigmaya “…mış gibi” yapmakla geçilmez, niyeti pratikleştirmek gerekir.

Hatırlayalım, Bahçeli 22 Ekim 2024’te mecliste bir çağrı yaptı, Öcalan bu çağrıya 27 Şubat 2025’te olumlu yanıt verdi ve örgüte çağrıda bulundu. Örgüt Öcalan’ın silah bırakma ve kendini feshetme çağrısına uyarak 12 Mayıs 2025’te kongresini toplayıp kendini feshetme kararı aldı. Ardından 11 Temmuz 205 tarihinde Süleymaniye kırsalında onları yakarak silahlara veda ettiğini açıkladı.

Ve gene hatırlayalım, bu sırada sürece karşı olanların her safhada örgütle ilgili “olmaz-yapmazlar” dedikleri her şey oldu. Bu sürede hükümetin somut bir adım atmaması toplumda bir güvensizliğe ve süreç karşıtlarının sesinin daha gür çıkmasına yol açtı.

Bahçelinin ise ses getiren açıklamaları devam etti. En ilgi çekeni; Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvaya dönünceye kadar kararımız nettir, söylemiydi. Fakat buna rağmen yasal değişiklik bile gerektirmeyen hiçbir somut adım atılmayınca toplumda sürece dair bir umutsuzluk belirmeye başladı.

SİLAH BIRAKMA VE EVE DÖNME AŞAMALARI

Silahların bırakılmasıyla ilgili iktidarın tespit ve teyit şartını öne alan yöntemin işlemeyeceği anlaşılınca bundan vaz geçildi, böylece bekleme sona erdi, beklenen yasal adım atıldı.

Şimdi de eve dönüşlerin gerçekleşmesi için yeniden tespit ve teyit şartı bir ön koşul olarak ileri sürülüyor; umarız bu noktada da gene ipe un serilmez ve iş sürüncemede bırakılmaz. Yasa gereğince MİT’in ve ilgili kurumların tespiti ve Milli Güvenlik Kurulunun bunu teyit etmesi ile süreç işleyemeye başlayacak ve asıl aşamaya geçilecek, işte o zaman eve dönüş dediğimiz süreç başlayacak.

DEMOKRATİK ENTEGRASYON, TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME

Yasanın kapsadığı üç grup insan var: Birincisi elinde silah bulunduranlar; ikinci grup içerde yatan ve hüküm giymiş olan ya da soruşturma ve kovuşturmaları devam edenlerdir; üçüncü kesim ise yurt dışında sürgünde olanlardır. Bu üç kesimin yurda dönüşü riskleri ve avantajlarıyla birlikte yeni bir atmosfer oluşturacak.

Bu noktada dördüncü adım olan toplumsal entegrasyon devreye girecek. Burada vurgulanması gereken husus bazılarının beklediği üzere toplumsal entegrasyon bir asimilasyon değil, yeni bir durumdur. Entegrasyonun başarısı hem toplumun psikolojik olarak buna hazır olması hem de atılacak demokratikleşme adımlarına bağlı. Toplumsal psikolojinin hazırlanmasında barış dilinin kullanılması ve empati yapılması büyük rol oynayacaktır. Tabi bütün bunlar için bu adımların siyasal bir ajanda için araçsallaştırmaması gerekiyor.

HAKİKATLERLE YÜZLEŞMEK VE REHABİLİTASYON

Eve dönüşle her şey bitmiş olmayacak. Yapılanları bir oldu bitti-ye getirmeden ve yılların ortaya çıkardığı cerrahtalar halının altına süpürülmeden onlarla yüzleşmek gerekecektir. Yüzleşme bir yargılama ve öç alma değil, yüzleşerek iyileşme, birbirini anlama, affederek kucaklaşma ve toplumsal barışa katkıda bulunmadır.

Bu süreçte son bir adım kalıyor, o da toplumsal rehabilitasyon aşmasıdır. Yıllardır toplumsal ve sosyal hayattan uzakta bulunan kimi örgüt mensupları sosyal yaşama ve toplumsal bütünleşmeye entegre olmakta sıkıntı çekebilirler, o zaman bu unsurların rehabilitasyonu da önemli bir husus olarak belirecektir.

Böylece demokratik entegrasyon ve toplumsal bütünleşme başarı ile tamamlanmış olacak. Tabi bütün bu adımların gerçekleşmesi için toplumsal hoşgörü, karşılıklı kabullenme, empati ve barış dili çok önemli. Bunlar aynı zamanda toplumsal, sosyal ve siyasal iş ve işlevlerde bulunmanın önünü de açacaktır. Bu durum ise hiç kuşkusuz demokratikleşe ile yakından ilgilidir.

ORTAK MÜCADELEYİ BÜYÜTMEK

Sürecin en önemli handikabı sürüncemede bırakma ve demokratikleşme adımlarının atılmamasıdır. Çünkü cari iktidar uzun iktidar döneminde bu yöntemi bir tarz olarak hep kullandı. Kürt sorununu yıllar içinde siyasi amaçlarına vasıta yaparak hep çözüyormuş gibi yaptı ama çözmedi. Bugün de sürecin önündeki en önemli tehlike, demokratik kazanımları vermemek, vermek zorunda kaldığında az vermek, az vereceğini de sürüncemede bırakarak vermektir.

Madem barış süreci başladı, toplumun bütün kesimlerini kucaklamak ve barışmak esas olmalı.

Örneğin, AYM ve AHİM kararları hemen uygulanmalı, kayyımlar kalkmalı, yargıyı siyasal çıkarları için kullanmaktan vazgeçilmeli. Aksi taktirde silah bırakma işi “terörü bitirme” propagandasına dönüştürerek anti demokratik tavrını sürdürürse bundan bir toplumsal barış çıkmaz.

İşte bu yüzden toplumun önemli bir kesiminde iktidara bu konuda güvensizlik var, süreci siyasi çıkarları için araçsallaştıracağı kaygısı var. Bu kaygının giderilmesi her şeyi iktidarın insafına ve inisiyatifine bırakmadan sorumluluk üstlenmek ve ortak mücadeleyi yükseltmekle olur.

SONUÇ

Mecliste oluşturulan siyasal mutabakatın toplumsal mutabakata dönüştürülmesi, demokratikleşeme adımlarının da zaman kaybetmeden atılmasına bağlı. Barış ve demokrasinin eş güdümü ile yakalan olumlu fırsat ikinci yüzyılda Türkiye’nin adil ve müreffeh bir ülke olması için kullanılmalıdır.

Unutmamak gerekir ki asırlık bir mesele ve yarım asra yakın çatışma ortamının yaratığı acılar ve sıkıntıların son bulacağı bir eşikten geçiyoruz. Bu noktadan sonra artık enerjimizi birbirimizi tüketmeye değil refaha ve demokratikleşmeye derz etmek için bir fırsat penceresi açıldı ülkenin önünde. Bunu heba etmeye kimsenin hakkı yok.

Önümüzdeki sınav tahriklere kapılmadan, provokasyonlara gelmeden bu tarihi fırsatı yerinde ve doğru değerlendirmektir. Burada önemli olan işi sadece silahsızlanma parantezine sıkıştırmak değil aynı zamanda demokratikleşme adımlarıyla büyütmektir ve süreci bir partinin amaçları için araçsallaştırmadan başa götürmektir. Zira artık yeni bir yolda ve yeni bir düzlemdeyiz.

*Prof. Dr. Ahmet Özer, Esenyurt Belediye Başkanı.

Silah ortadan kalkınca mazeretler de azalacak; peki Kürt meselesinin çözümü nasıl toplumsallaşacak? Bekir Ağırdır /18 Ağustos 2026

Türkiye yine zor bir eşikte. Yaklaşık iki yıldır adına “Terörsüz Türkiye” denilen süreç, Meclis’in çerçeve yasayı çıkarmasıyla yeni bir aşamaya geldi. Çok yalın bakarsak, silahlı mücadeleyi ve terörü yöntem olarak seçmiş bir örgüt silah bırakıp kendisini feshediyor. Devlet de örgüt üyelerinin hukuki durumunu bazı koşullar altında düzenliyor.

Fakat mesele bu kadar yalın ve teknik değil. Çünkü bugün yasanın eksiklerini söyleyen, yöntemini eleştiren ya da iktidarın niyetlerinden kuşkulanan herkes neredeyse savaşın sürmesini istiyormuş gibi anlaşılıyor. Tersinden, silahların bırakılmasını, dağdan dönüş için hukuki düzenlemenin veya açılan kapının kapanmamasını savunan da iktidarın siyasi hesabına destek vermekle suçlanabiliyor.

Kutuplaşmış siyasal iklim üçüncü bir pozisyona pek izin vermiyor: Ya yapılanları destekleyeceksiniz ya da karşı çıkacaksınız. Oysa böylesine tarihsel bir mesele, aynı anda birkaç gerçeği görebilmeyi, gelişmenin önemini teslim ederken eksiklerini tartışabilmeyi, niyetlerden kuşkulanırken imkânları küçümsememeyi gerektiriyor.

Fakat tartışmayı öfkeli ve güvensiz bir toplum psikolojisi içinde yapıyoruz. Hayat uzun süredir ağır ilerliyor. Umutsuzluk ve çaresizlik duygusu güçlü, toplumun geniş bir kesimi gidişattan rahatsız ve iktidarın gündelik hayata dair tercihlerinden dolayı kendisini baskı ve tehdit altında hissediyor.

O nedenle bugün ihtiyacımız olan ilk şey, yasayı kolayca “doğru” ya da “yanlış” olarak etiketlemeden biraz daha serinkanlı düşünmek ve bu noktaya nasıl geldiğimizi hatırlamak.

Süreç neden başladı?

Ekim 2024’ten beri bu soruya tek bir cevap vermenin mümkün olmadığını yazıyorum. Küresel siyasi ve ekonomik güç mücadelesinin sertleştiği, Orta Doğu’nun yeniden kurulduğu bir dönemden geçiyoruz. Suriye’den İran’a, İsrail’den ABD’nin yeni pozisyonuna ve Kürtlerin bölgesel konumuna kadar bütün dengeler hareket halinde. Kürt meselesi de artık yalnız Türkiye’nin iç meselesi değil, bölgesel ve küresel güç mücadelesinin unsurlarından biri.

Böyle bir ortamda devletin PKK’nın silahlı varlığının sona ermesini ve Türkiye’deki Kürtlerle ilişkinin yeniden düzenlenmesini stratejik ihtiyaç olarak görmesi anlaşılır. PKK açısından da Türkiye’de varlığını sürdürememesi ve bölgedeki yeni denklemlerin dışında kalması nedeniyle bir çıkış aramak kaçınılmazdı. Nitekim sürecin başlangıcından beri en güçlü açıklama zemini bölgesel mecburiyetler oldu.

Fakat bu, başka ihtimalleri ortadan kaldırmıyor. İktidar bu süreci seçim hesapları, Kürt seçmenin desteği, yeni anayasa arayışı veya kendi siyasi meşruiyetini yeniden üretmek için bir fırsat olarak da görüyor.

Kamuoyundaki temel kuşku da burada: “Tarihsel bir çözüm mü geliyor, yoksa iktidarın yeni bir siyasi manevrası mı?”

Belki gerçeklik bu iki seçenekten yalnızca biri değil. Bölgesel zorunluluklarla başlayan süreç iktidarın siyasi ihtiyaçlarıyla örtüşüyor. Kürt siyaseti açısından ise Öcalan’ın devlet ve siyaset zemininde baş müzakereci olarak kabul edilmesi bu aşamada önemli bir kazanım sayılıyor olabilir.

Siyasette zorunluluklarla niyetler, ilkelerle çıkarlar çoğu zaman birbirinden steril biçimde ayrılmıyor. Bu nedenle süreci yalnızca “Erdoğan Kürtlerin oyunu istiyor” diye açıklamak ne kadar yetersizse, yalnızca tarihsel bir barış iradesinin sonucu saymak da o kadar eksik.

Bugünkü asıl soru ise başka. Başlangıçtaki motivasyon ne olursa olsun, açılan bu imkân bizi nereye götürecek?

Peki neden toplumsallaşamadı?

Sürecin yaklaşık iki yıllık en temel zaaflarından biri toplumsallaşamaması. Önceki iki denemede de benzer bir psikolojik eşikte kalmıştık. Başlangıçta yükselen destek, sürecin hedefi ve vaatleri topluma anlatılamadıkça bir noktadan sonra gerilemeye başlıyor.

Bu kez toplum hiçbir aşamada gerçekten sürecin içine çağrılmadı. Bahçeli’nin çıkışlarını, Öcalan’ın mesajlarını, Kandil’in açıklamalarını, İmralı ziyaretlerini, Meclis Komisyonu’nu izledik. Fakat topluma üzerinde konuşabileceği ortak bir hedef, yol haritası ve en önemlisi ortak bir vaat sunulmadı.

Baştan beri “Terörsüz Türkiye” dendi. Elbette kırk yılı aşkın süredir binlerce insanın hayatına, çok daha fazlasının yaralanmasına ve yerinden yurdundan olmasına, büyük ekonomik ve toplumsal maliyetlere yol açmış silahlı çatışmanın sona ermesi başlı başına önemli bir vaat. Ama terörün olmadığı Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağı anlatılmadı.

PKK silah bıraktığında Kürt meselesine ne olacak? Devletin Kürt yurttaşlarıyla ilişkisi değişecek mi? Demokratikleşme sürecin parçası mı, sonucu mu, yoksa hiç konusu değil mi? Eşit yurttaşlık, yerel yönetimler, anadil, siyasi temsil, kayyumlar ve hukuk devleti gibi başlıklarda yeni bir yaklaşım var mı? Bilmiyoruz.

Meclis’in sürece dahil olması önemliydi, hatta başından beri olması gereken buydu. Fakat Meclis’e gelmek toplumsallaşmak demek değil. Nitekim kurulan komisyon partileri ve uzmanları dinledi ama sonuçta ortaya yeni bir bakış veya uzlaşma üretmeyen, bilinen çözüm perspektiflerinden pek de farklılaşmayan bir rapor çıktı. Bu ara adımdan toplumsallaşmayı besleyecek yeni bir enerji ve ortak vaat de üretilemedi.

Çünkü toplumsallaşma, yurttaşın yalnızca sonucu öğrenmesinden ibaret değil; neyin neden yapıldığını, hangi bedellerin göze alındığını, kendisinden ne beklendiğini ve sonunda nasıl bir ortak hayat vaat edildiğini bilmesi demek.

En güçlü duygu güvensizlik

Belki asıl düğüm burada. Daha önce bu köşede değindiğim Veri Enstitüsü araştırmasında, toplumun Kürt meselesine ve sürece bakışında öne çıkan en güçlü duygulardan biri güvensizlikti.

Toplum çözüm fikrine bütünüyle karşı değil, silahların susmasını istiyor. Fakat çözümün nasıl ve kim tarafından yürütüleceği söz konusu olduğunda güvenmiyor. Her iki kişiden biri adalet sistemine güvenmediğini, yüzde 43’ü hiçbir siyasi aktörün ülkenin sorunlarını çözebileceğine inanmadığını söylüyor. Sürecin seçim kazanma hedefiyle yürütüldüğü algısını bir engel olarak görenlerin oranı ise yüzde 59.

Güven, Türkiye’nin en kıt toplumsal kaynaklarından biri. Üstelik bugünkü süreç boş bir hafızanın üzerinde yürümüyor. Türkiye daha önce de reform, demokratikleşme, Avrupa Birliği, yeni anayasa ve çözüm vaatleri duydu. Toplumun bir bölümü “eksik ama ileriye doğru bir adım” diyerek siyasi risk aldı. “Yetmez ama evet” sözü bu hafızanın simgelerinden birine dönüştü.

Sonrasında yaşananlar da hafızada. Önceki çözüm sürecinin çöküşü, çatışmaların geri dönüşü, güvenlikçi siyasetin güçlenmesi, kayyumlar, hukuk devletindeki gerileme, AYM ve AİHM kararlarının uygulanmaması, muhalif siyaset üzerindeki yargı baskısı... Dolayısıyla bugün muhalif seçmenin “Bir dakika, bu nereye gidiyor?” demesini yalnızca iktidar karşıtlığıyla açıklamak kolaycılık olur. Bu, aynı zamanda geçmiş deneyimlerden öğrenilmiş bir siyasal risk algısı.

Üstelik mesele yalnız geçmiş de değil. Bugünün pratiği de güveni artıracak güçlü işaretler üretmiyor. Demirtaş hâlâ cezaevinde, seçilmiş belediye başkanları görevlerine dönmüş değil. CHP ve diğer muhalif siyasetçiler üzerindeki yargı baskısı, siyaset dışından sanatçı Deniz Göktaş’ın tutukluluğu sürüyor.

O halde şu soru son derece meşru: Bu süreci demokratikleşmenin ya da Kürt meselesinin çözümünün başlangıcı olarak okumamızı sağlayacak işaretler var mı? Ne yazık ki muhalefete, belediye başkanlarına, medyaya, sanatçılara, hatta sokak röportajlarına uzanan yargı pratiğine baktığımızda, şimdilik bu işaretleri görmek kolay değil.

Bir taraf hak diyor diğeri tehdit algılıyor

Veri Enstitüsü araştırmasının belki de en çarpıcı bulgusu, Türklerle Kürtlerin aynı meseleyi farklı duygusal dünyalardan okuduklarını göstermesiydi. Türkler için meselenin merkezinde güvenlik ve bölünme korkusu, Kürtler için adalet, eşit yurttaşlık ve kimliğin tanınması var. Bir tarafın “hak” dediğini diğeri “tehdit” olarak algılayabiliyor.

Üstelik tehdit algısı Kürt meselesiyle sınırlı değil. Dış güçlerin çıkarları, bölünme korkusu, demokrasinin zayıflayacağı endişesi, iktidarın seçim hesabı yaptığı kuşkusu ve adalet sistemine güvensizlik yüksek oranlarda. Toplum aynı anda devletten, siyasetten, dış dünyadan, karşı taraftan ve gelecekten kuşkulanıyor.

Yasa tartışması tam da bu psikolojik zeminin üzerine geliyor. Bir yanda toplumsallaşamamış, diğer yanda hedefi yalnızca silah bırakmaya odaklanmış bir süreç var. Ayrıntıları dar bir çevrenin bildiği, yurttaşın bilgilendirilme ihtiyacının bile yeterince gözetilmediği bir ortamda herkes doğal olarak başka bir yasa okuyor.

Birisi “Devlet teröriste ne veriyor?” diye bakıyor, diğeri “Kürtlerin hayatında ne değişecek?” diye soruyor. Muhalif seçmen “Erdoğan bunun karşılığında ne kazanacak?” diye düşünürken, bir başkası “Devletin bir bildiği vardır” diyor. Birisi kaybettiği yakınını, diğeri köy boşaltmalarını, cezaevlerini, Roboski’yi hatırlıyor.

Sonuçta yasa, daha içeriği tartışılmadan hafızalarımızın, korkularımızın ve siyasi aidiyetlerimizin filtresinden geçiyor.

Eleştiri savaş talebi değildir

Bugün özellikle hatırlamamız gereken basit bir demokratik ilke var. Toplumsal uzlaşma ya da barış süreci eleştiriden korunarak değil, eleştiriyi taşıyabildiği ölçüde güçlenir ve kurumsallaşır.

“Bu yasa eksik” demek “PKK silah bırakmasın”, “bu yöntem yanlış” demek “çatışma devam etsin”, “iktidarın niyetine güvenmiyorum” demek barış istememek değildir. “Demokratikleşme olmadan süreç eksik kalır” demek ise silahlı mücadeleyi savunmak hiç değildir.

Tersi de doğru. Silahların kalıcı biçimde susmasını istemek iktidarı desteklemek, silah bırakanların hukuki durumunun düzenlenmesini gerekli görmek terörü meşrulaştırmak değildir. Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisinin silahsızlanma amacıyla kullanılmasını gerçekçi bulmak da onun siyasi fikirlerini benimsemek anlamına gelmez.

Belki demokratik olgunluk tam da şu iki cümleyi aynı anda kurabilme becerisidir. Bu süreç tarihsel olarak değerlidir. Ama sürecin ve yasanın yöntemi, kapsamı, niyetleri ve vaatleri eleştirilebilir.

Murat Somer, açılan barış kapısının kapanmamasını istemenin iktidardan iyi niyet ya da demokratikleşme beklemek anlamına gelmediğini; asıl meselenin bu kapının siyasal denklemleri değiştirme ihtimalini önemsemek olduğunu söylüyor. Ama bunun bir “eğer” olduğunun, iktidarın başka planları bulunabileceğinin de altını çiziyor. Tam da mesele bu “eğer”de düğümleniyor.

Bu sürecin sonu onu başlatanların niyetinden daha büyük olabilir mi?

Siyasette niyet önemlidir ama sonuç yalnızca niyetlerden oluşmaz. İktidar bu süreci seçim kazanmak, Kürt seçmenin desteğini almak veya yeni anayasa hesabı için başlatmış olabilir. Bölgesel gelişmeler devleti yeni bir güvenlik değerlendirmesine zorlamış; PKK’nın silahlı varlığının artık Türkiye’nin güvenliğine yönelik yeni riskler ürettiği sonucuna varılmış olabilir. ABD ile bölgenin geleceğine dair yeni hesaplarda PKK’nın eski işlevini yitirdiğine dair bir mutabakat da oluşmuş olabilir.

Bunların birkaçı, hatta hepsi aynı anda doğru olabilir. Ama bir siyasi sürecin yaratacağı sonuçlar, onu başlatan aktörlerin niyetlerinden ibaret değildir. PKK gerçekten silahlı varlığını sona erdirirse Türkiye’nin önünde nesnel olarak yeni bir alan açılır.

Çünkü Türkiye kırk yıldır Kürt meselesini terörün gölgesinde konuşuyor, daha doğrusu çoğu zaman konuşamıyor. Kürtlerin hak talepleri güvenlik filtresinden geçiyor, demokratikleşme terör gerekçesiyle erteleniyor, Türklerin ülkenin bütünlüğüne dair korkuları tartışmaları bloke ediyor. Kürt siyaseti ise silahlı örgütün yarattığı gölgeden kurtulamıyor.

Önceki yazılarımda farklı biçimlerde aynı şeyi söylemeye çalıştım: Kürt meselesi teröre, Türkiye’nin demokratikleşmesi de Kürt meselesine rehin kaldı. Şimdi silah gerçekten denklemden çıkıyorsa, tarihsel imkân belki de tam burada.

Terörün bitmesi Kürt meselesinin çözülmesi anlamına gelmiyor

PKK’nın silahlı varlığının sona ermesini, “Kürt meselesi hâlâ çözülmedi” diyerek küçümsemek ne kadar yanlışsa, buradan “Kürt meselesini çözdük” sonucuna varmak da o kadar yanlış.

İki gerçeği aynı anda görebilmeliyiz. PKK’nın silahlı varlığının sona ermesi Kürt meselesinin çözümü değildir. Fakat meseleyi ilk kez teröre rehin olmadan konuşabilmek olağanüstü önemli bir imkândır. Belki bugünkü yasanın tarihsel anlamını da burada aramalıyız.

Öte yandan yasanın hukuki ayrıntılarına, Anayasa’ya uygunluğuna, tanımlarına ve yetki sınırlarına dair hukukçuların uyarılarını, hatta ciddi itirazlarını da dikkate almamak doğru değil.

Benim merak ettiğim ise başka bir şey: Bu yasa neyin başlangıcı?

Artık önümüzde iki ayrı soru var. Silahların ardından neyi konuşmamız gerekiyor ve iktidar neyi konuşmayı düşünüyor?

Birincisi hakkında epey fikrimiz var. Kürt meselesini, demokratikleşmeyi, hukuk devletini, siyasi temsili, yerel yönetimleri, anadili ve ortak aidiyeti konuşmamız gerekiyor. Türklerin güvenlik kaygısıyla Kürtlerin adalet talebinin birbirinin alternatifi olmadığını, geçmişin acılarını ve en önemlisi Türk’üyle Kürt’üyle nasıl bir ortak gelecek istediğimizi konuşmamız gerekiyor.

İktidar bunları konuşmayı düşünüyor mu? Bugüne kadar gördüğümüz daha çok silahsızlanma, örgütün tasfiyesi, hukuki çerçevesi ve bölgesel güvenlik mimarisi. Silahlı dönemden sonraki Türkiye’nin siyasi ve toplumsal mimarisine dair aynı açıklıkta bir tasavvur henüz görmedik.

Bahçeli’nin geçen yıl açıkladığı önerilerde de dikkatimi çeken buydu. “PKK sonrası dönemi nasıl yöneteceğiz” sorusuna dair bir tasarım vardı ama “sonrasında nasıl bir Türkiye” sorusunun cevabı aynı açıklıkta değildi. Bugün de belki devletin silahların bırakılmasına ilişkin bir planı var. Fakat silahların bırakılmasından sonraki Türkiye’ye ilişkin görünür bir plan yok.

Silah ortadan kalkınca mazeretler de azalacak

Tam da bu nedenle sürecin, iktidarın niyetlerinden bağımsız tarihsel bir potansiyeli var. Silah ortadan kalkarsa herkesin mazereti azalacak.

Devlet demokratik alandaki sınırlamaları eskisi kadar kolay terörle gerekçelendiremeyecek. Kürt siyaseti silahlı örgütün gölgesinden çıkacak. Türk toplumu her hak talebini güvenlik tehdidi olarak görmekte eskisi kadar rahat olamayacak. Kürt toplumunda ise devletin samimiyetine dair kuşkuların aşılması için yeni bir zemin doğacak.

Ve mesele daha çıplak haliyle önümüzde duracak. Bu ülkenin farklı kimlikleriyle yaşayan yurttaşlarının eşit, özgür ve onurlu ortak hayatını nasıl kuracağız?

Belki asıl zor süreç o zaman başlayacak. O nedenle yasaya ne taşıyamayacağı kadar büyük anlam yüklemeli ne de taşıdığı tarihsel ihtimali küçümsemeliyiz.

Yasa kendi başına barış getirmiyor ama barışa geçişin eşiklerinden biri olabilir. Kürt meselesinin çözümü değildir ama meseleyi silahsız ve demokratik zeminde konuşmanın önünü açabilir. Toplumsal uzlaşma değildir ama siyasetin uzlaşma üretme kapasitesinin sınavı olabilir.

Murat Sevinç’in ifadesiyle yasa “bir mucize de değil dünyanın sonu da.” Asıl mesele, hangi Türkiye’ye geçişin eşiği olacağı. Terörün olmadığı ama bugünkü siyasal düzenin ve demokratik sorunların sürdüğü bir Türkiye’ye mi, yoksa silahların ortadan kalkmasının yarattığı imkânla hukuk devletini, eşit yurttaşlığı ve ortak geleceğimizi yeniden konuşabileceğimiz bir Türkiye’ye mi?

Cevabı bilmiyoruz. Üstelik iktidarın son yıllarda siyasi alanı daraltan uygulamalarına, belediye başkanlarına yönelik operasyonlara ve muhalif siyaseti baskılayan politikalara bakınca iyimser olmak da mümkün değil.

Ortak ihtiyaç güven, adalet ve gelecek

Veri Enstitüsü araştırmasının söylediği en önemli şey hâlâ aynı. Toplum çözümden vazgeçmiş değil. Kararsız, yorgun ve kuşkucu ama hâlâ tedirgin, ikircikli bir umut taşıyor.

Türklerle Kürtlerin farklı duygusal dünyalarına rağmen ortak ihtiyaçları da var: güven, adalet ve gelecek duygusu. İktidar “bana güvenin”, muhalefet “önce demokratikleşme”, Kürt siyaseti “önce eşit yurttaşlık”, milliyetçiler “önce güvenlik” diyebilir. Ama toplumsal barış bu “önce”lerin savaşıyla kurulamaz. Güvenlik ile özgürlük, adalet ile huzur, Türklerin korkuları ile Kürtlerin talepleri aynı siyasi cümleye girebildiğinde kurulabilir.

Üstelik bunu iktidarın hesabına ve tercihine bırakamayız. Meclis, muhalefet, Kürt siyaseti, medya, sivil toplum ve toplumun kendisi sürecin öznesi olmak zorunda. İki yıldır temel eksiklik de buydu: Süreç iki üç kişi arasında ilerledi ama toplumun ortak hikâyesine dönüşemedi.

Şimdi yine kimin kazanıp kimin kaybettiğini tartışarak bu eşiğe takılabiliriz. Ya da eleştirenleri savaş yanlısı, destekleyenleri iktidar yanlısı ilan etmeden, açılan kapının değerini teslim ederken nereye çıktığını da sorarak ilerleyebiliriz.

Çünkü artık asıl soru, PKK’nın silah bırakıp bırakmayacağından çok, silahların ardından bizim ne yapacağımız. Türkiye kırk yıldır Kürt meselesini silahların gölgesinde konuştu. O gölge gerçekten çekiliyorsa önümüzde hem büyük bir fırsat hem daha zor bir sorumluluk var.

Silahların ardından ne konuşacağımız, nasıl bir Türkiye’de yaşamak istediğimizin cevabı olacak. Başta Yeni Parti ve DEM Parti olmak üzere muhalefetin yeni bir gelecek hikâyesi ve toplumla yeni bir güven ilişkisi kurabilmesinin yolu da bu cevabı yalnız Meclis’te ya da iktidarın çerçevelediği siyasi zeminde değil, toplumla beraber aramasından geçiyor.

17 Ağustos 2026 Pazartesi

Zulüm Çirkindir: Mu’tezile ve iktidarın üstünde bir adalet Mustafa Yeneroğlu+16/08/2026

İyi ve kötü, biz onları öyle adlandırdığımız için mi iyi ve kötüdür; yoksa fiilin kendisinde, onu adlandırandan bağımsız bir gerçeklik midir? Soru, ilk bakışta kuru bir felsefe meselesi gibi durur. Oysa bir toplumun hak ve adaleti neye dayandıracağı, ölçüsünü nerede arayacağı ve onu nasıl savunacağı sonuçta bu soruya verdiği cevaba bağlıdır. Sekizinci yüzyıl Basra’sında bir grup âlim bu soruya tereddütsüz bir cevap verdi: Zulmün kötülüğü de adaletin iyiliği de fiilin kendisinde bulunan bir niteliktir ve insan aklı bunu hiçbir buyruk beklemeden bilir.

Bu görüşün sahiplerine Mu’tezile dendi. Bugün çoğu zaman “Kur’an mahlûk mudur?” tartışmasının tarafı olarak hatırlanırlar. Onlara göre ezelî bir Kur’an, Allah’ın yanında ikinci bir ezelî varlık demekti ve bu, tevhid anlayışlarıyla bağdaşmıyordu. Bu sebeple Kur’an’ın da yaratılmış olduğunu savundular. Ne var ki Mu’tezile’nin mirası bu teolojik tartışmadan ibaret değildir. Aynı akılcı tutum siyasete de uzanıyordu. Adalet, yöneticinin iradesinden bağımsız, onu da bağlayan ve akılla bilinebilen nesnel bir ölçüydü.

ORTAK ZEMİN: AKIL

Mu’tezile’nin Basra’da ortaya çıkması tesadüf değildi. Basra, hem fetihlerin bir araya getirdiği bir liman, hem de bir ordugâh ve ticaret şehriydi. Arap kabilelerinin yanında yeni Müslüman olmuş mevâlî, Hıristiyanlar, Mecûsîler, Maniheistler ve dinî inançlara şüpheyle yaklaşanlar aynı çarşıda, aynı sokakta yaşıyordu. Böyle bir yerde Müslüman âlim, kendisi gibi inanmayanlarla her gün yüz yüzeydi. Onlar için Kur’an’dan okunan bir âyet tek başına bağlayıcı bir delil değildi. Çünkü Kur’an’ı zaten otorite olarak kabul etmiyorlardı. Geriye iki tarafın da başvurabileceği ortak bir zemin kalıyordu: akıl. Mu’tezile’nin akılcılığını şekillendiren etkenlerden biri de bu ortam oldu. Bir düaliste, yani evreni ışık ve karanlık gibi iki ezelî ilkeye bağlayan birine, tek bir yaratıcının varlığını göstermenin yolu nakil değil, ortak akla dayanan bir muhakemeydi. Nitekim kurucularından Vâsıl b. Atâ, Maniheistlere karşı uzun bir reddiye kaleme almıştı. İnancı yalnız kendi kabul ettiği kaynaklarla savunmak yetmiyordu; muhatabın da geçerli sayacağı delillere ihtiyaç vardı. Üstelik bu hareketin önde gelen isimleri arasında soyca değil ilimle yükselen mevâlî de vardı. Akıl, onların elinde hakikatin ölçüsü olduğu kadar soy üstünlüğüne karşı bir eşitlik zemini de oldu. Mu’tezile’yi şekillendiren yalnızca farklı inançlarla karşılaşmış olması değildi. Müslümanların kendi iç savaşlarının açtığı derin yara da en az onun kadar belirleyiciydi.

Hz. Osman’ın öldürülmesinin ardından yaşanan Cemel ve Sıffîn savaşları, Müslümanları birbirine kırdırmış, ümmeti karşılıklı tekfirin eşiğine getirmişti. Ortaya teolojik olduğu kadar siyasî de olan bir soru çıktı: Bu kanlı hesaplaşmalara karışarak büyük günah işleyen kişi hâlâ mümin midir? Hâricîler “kâfirdir” deyip böylelerine karşı kılıç çekmeyi seçti. Mürcie ise imanın kalpte olduğunu ve büyük günahın onu ortadan kaldırmayacağını söyleyerek hükmü Allah’a bıraktı. Vâsıl b. Atâ üçüncü bir yol tuttu: Büyük günah işleyen ne mümin ne de kâfirdi; ikisi arasında bir konumda, fâsıktı. Bu, karşılıklı tekfirin yarattığı çıkmazı aşma çabası olduğu kadar, büyük günah işleyeni hemen iman dairesinin dışına atmayan bir ölçü arayışıydı da. Mu’tezile olarak adlandırılmalarının kaynağı bile kesin değildir. Yaygın rivayet bunu Vâsıl’ın Hasan-ı Basrî’nin meclisinden “ayrılmasına” (i’tizal) bağlar. Daha eski ve sağlam görünen kullanım, “mu’tezile” sözünün iç savaşlarda taraf tutmayıp kenarda duranlar için söylenmesidir.

SORUMLU İNSAN, HESAP VEREBİLİR İKTİDAR

İnsan iradesi tartışması, daha Emevîler devrinde yani Mu’tezile bir ekol hâline gelmeden önce siyasî bir bedel taşıyordu. Emevî yöneticileri, zulüm ve haksızlıklarını “Allah’ın takdiri” diyerek meşrulaştırıyorlardı. Olan her şey, iyi de kötü de O’nun hükmüydü; öyleyse yönetime itiraz, kadere itirazdı. Bu anlayışa ilk itiraz edenlerden Ma’bed el-Cühenî idam edildi, Gaylân ed-Dımaşkî ise işkenceyle öldürüldü. Onlara göre kötülük Allah’tan değil, onu işleyen insandan geliyordu. Bunun siyasî sonucu açıktı. Zalim, yaptığını kaderle meşrulaştıramazdı.

Mu’tezile, insanın kendi fiilinden sorumlu olduğu düşüncesini “adl”, yani adalet ilkesi içinde sistemleştirmişti. İnsan fiilinde hürdür, öyleyse sorumludur ve hesaba çekilebilir. Bu ölçü yalnız sıradan insan için değil, gücü elinde tutan için de geçerliydi.

İYİYİ KİM BELİRLER?

Mu’tezile’nin adalet anlayışının temelinde, iyi ile kötünün nereden geldiğine dair daha köklü bir iddia vardı. Karşı görüşe göre bir fiil kendi başına iyi ya da kötü değildi; Allah emrettiği için iyi, yasakladığı için kötüydü. Mu’tezile bu görüşü reddetti. Onlara göre bir fiilin iyiliği ya da kötülüğü, ona sonradan yüklenen bir hüküm değil, kendisinde bulunan gerçek bir vasıftı. Yalanın kötülüğü, yalnızca onu yasaklayan bir buyruktan kaynaklanmıyordu; yalan kendi başına kötüydü. Zulmün en yalın hâli de kişiye hak etmediği bir kötülüğü reva görmekti. Fiilin kötülüğü, iyi bir amaçla ortadan kalkmaz; meşru bir gaye, gayrimeşru bir yolu temize çıkarmaz. İlâhî buyruk da bir fiili iyi ya da kötü yapmaz; onda zaten bulunan iyiliğe veya kötülüğe yalnızca işaret eder. Peki akıl bunu nasıl bilir? Mu’tezile’ye göre bu ahlakî hakikatlerin bir kısmı “zorunlu bilgi”ydi. İnsan onları herhangi bir çıkarıma başvurmadan doğrudan bilirdi. Yalanın kötülüğünü bilmek için onu yasaklayan bir buyruğa ihtiyaç yoktu. Delillerinden biri de inanmayan insan örneğiydi. Vahye hiç muhatap olmamış, hatta Allah’ı inkâr eden bir insan bile, yalanla doğruluk aynı sonuca çıkacak olsa dahi yalanın kötü olduğunu bilir. Bu hüküm bir buyruktan gelmediğine göre kaynağı akıldır. Öyleyse insan, iyinin ve kötünün en azından bir kısmını vahiyden bağımsız olarak bilebilir.

Vahiy ise aklın ana hatlarıyla bildiğini tamamlar ve ayrıntılandırır. Bu, Mu’tezile’nin karşı görüşten farkını da açığa çıkarır. Eğer “iyi” sadece “emredilen” demekse, “Allah iyiyi emreder” sözü yalnızca “Allah emrettiğini emreder” anlamına gelir. Aynı şekilde, “Allah âdildir” diyebilmemiz için de adaletin başlı başına bir anlamı olması gerekir. Mu’tezile’ye göre adalet, emirle oluşan değil, emrin de kendisine uyduğu bir ölçüdür. Aynı soru felsefede de çok eskidir: Bir şey iyi olduğu için mi emredilir, yoksa emredildiği için mi iyi sayılır? Mu’tezile’nin cevabı açıktı. Bir şey emredildiği için iyi olmaz, iyi olduğu için emredilir. Aksi hâlde elimizde iyiyi ve kötüyü tartabileceğimiz bağımsız bir ölçü kalmaz.

Bu ölçünün en cesur sonucu, insanı olduğu kadar Allah’ı da bağlamasıdır. Mu’tezile’ye göre Allah zulmetmez, abes iş yapmaz, gücün yetmediğini emretmez, sözünden dönmez. Karşı görüş ise adaleti bambaşka tanımlıyordu. Adalet, Allah’ın kendi mülkünde dilediği gibi tasarruf etmesidir; Ona, yaptığından sorulmaz; tâbi olduğu bir ölçü yoktur. Mu’tezile bu tanımı reddetti. Onlara göre Allah’ın adaletle bağlı olması, üstünde bir yasa bulunduğu anlamına gelmez. Allah çirkini yapmaya muktedirdir, fakat yapmaz. Bu bağlılık bir eksiklik değil, hikmetinin gereğidir. Adalet, en yüce irade için bile bir tercih değil, değişmez bir ölçüdür.

Bunun siyasî sonucunu Mu’tezile açık bir devlet teorisine dönüştürmedi; ama bu düşüncelerden çıkan sonucu görmek zor değildir. Adaleti en yüce irade bile belirlemiyorsa, hiçbir beşerî otorite de onu dilediği gibi tanımlayamaz; yönetici adaletin sahibi değil, ona tâbidir. Üstelik bu ölçü akılla bilindiği için kimsenin tekelinde değildir. Böylece “zulüm”, iktidarın tanımladığı bir kavram olmaktan çıkar, yöneticinin kendisini de bağlayan ve herkesin sınayabileceği ortak bir ölçü hâline gelir.

SÖZLEŞMEYLE BAĞLANAN İKTİDAR

Mu’tezile’nin siyasî düşüncesi bununla sınırlı değildi. İmamet (devlet başkanlığı) konusunda da açık görüşleri vardı. Onlara göre yöneticiyi belirleme yetkisi bir soya ya da nassa değil, Müslüman topluma aitti. İmam, ilâhî olarak atanmış masum bir kişi değil, toplumun belli nitelikleri taşıyan biriyle yaptığı sözleşmeyle (akd) göreve gelen bir yöneticiydi. Başlangıçta en âdil ve en liyakatli olanın seçilmesini savundular.

Adaleti yöneticinin süsü değil, meşruiyetinin şartı saydılar. Sözleşmenin gereklerini çiğneyen imam, meşruiyetini de yitirirdi. Beşinci ilkeleri olan “iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak” bütün bunları amelî bir yükümlülüğe çeviriyordu. Zulme karşı çıkmak bir tercih değil, her müminin ödeviydi. Bu ödev gerektiğinde zalim yöneticiyi uyarmayı, hatta ona karşı durmayı da içeriyordu.

Bu düşünceler özellikle Basra ekolünde sistemleşti; Ebû Ali el-Cübbâî ve Ebû Hâşim’den Kâdî Abdülcebbâr’a uzanan çizgide adalet, irade ve sorumluluk birbirine bağlandı. Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî’nin imamete ayırdığı bölümlerinde seçimin ölçütlerini ve akdin şartlarını ayrıntılı biçimde tartıştı.

ADALET KİME EMANET?

Mu’tezile iktidar karşısında tek ses değildi. Bağdat ekolü Ehl-i beyt’e ve Zeydîlere yakın duruyor, zalim yönetime karşı gerektiğinde silahlı direnişi meşru sayıyordu. Basra ekolü ise zamanla daha temkinli bir çizgiye kaydı. Başkaldırının daha büyük bir kargaşaya yol açabileceği düşüncesi ağır bastıkça, silahlı isyanın yerini öğüt ve uyarı aldı. Kâdî Abdülcebbâr’ın kendi hayatı, bu fikirlerin güç karşısındaki sınırlarını da gösterir. Adaletin iktidarı da bağladığını savunan Abdülcebbâr, aynı zamanda devletin içinde önemli bir görev üstlenmişti.

Büveyhî veziri Sâhib b. Abbâd onu Rey’e başkadı tayin etmişti. Fakat bu makamın ne kadar kırılgan olduğunu bizzat yaşayarak gördü. Kendisini koruyan vezir ölünce, Emîr Fahrüddevle onu görevden aldı, mallarına el koydu. Adaletin bir kuruma değil, bir hâminin gücüne bağlı kaldığı düzende, hâmi gidince Kâdî Abdülcebbâr bile korumasız kalıyordu.

ANAYASA MI, VİCDAN MI?

Buraya kadar ortaya çıkan tablo, bir tür erken anayasacılığı andırır. İktidarın üstünde akılla bilinebilen bir adalet ölçüsü vardır. Yönetici toplum tarafından seçilir ve bir akitle bağlanır; zulme karşı çıkmak ise dinî bir yükümlülüktür. Bu benzerlik rastlantı değildir; iktidarı bir ölçüyle sınırlama sorunu hangi çağda düşünülürse düşünülsün benzer çekirdek fikirleri doğurur ve Mu’tezile bunları çok erken bir çağda dile getirmişti. İktidarın üstüne bir ölçü koyan bu fikir, onu koruyacak bir kurumu da gerektiriyordu.

Ancak bu düşünceyi güç karşısında ayakta tutacak bir zemin hiçbir zaman oluşmadı. Eksik olan yalnızca kurumlar değildi. Devlet gücünden bağımsız ve sürekliliği olan bir toplumsal güç, kuşaktan kuşağa aktarılan bir siyasal gelenek ve yöneticiden hesap sormayı tabiî sayan bir kültür yerleşmedi. Bunlar olmayınca adalet, sonunda tek tek insanların aklına ve vicdanına kaldı. Zulmü kimin, hangi usulle tespit edeceği, adaletten ayrılan yöneticiyi hangi güçle azledeceği gibi sorular büyük ölçüde cevapsız kaldı. Adaletin ölçüsü vardı, fakat onu gerektiğinde işletecek bir mekanizma yoktu. Sorun artık adaletin ne olduğunu bilmek değil, bilinen adaleti iktidara rağmen geçerli kılabilmekti.

Özellikle Basra ekolünde, en âdil olanı seçme ısrarı zamanla yerini daha az faziletli bir yöneticinin de meşru sayılabileceği düşüncesine bıraktı. İktidarı adaletle sınırlama iddiası ortadan kalkmadı, fakat bunu sağlayacak araçlar zayıfladıkça mevcut düzenle uzlaşmanın alanı genişledi.

ÖLÇÜ VARDI, ZEMİN YOKTU

Mu’tezile’nin iktidarla ilişkisi, Mihne’yle birlikte başka bir sınavdan geçti. Aklı adaletin ölçüsü sayan bu gelenek, devlet gücüne kavuştuğunda muhaliflerini Kur’an’ın yaratılmış olduğu görüşünü kabule zorladı. Halife Me’mûn’un 833’te başlattığı bu uygulama yaklaşık on beş yıl sürdü; ikrarı reddeden kadılar ve âlimler görevden alındı, hapsedildi, kimileri işkence gördü. İktidarı denetlemesi gereken akıl, onların elinde bir baskı aracına dönüştü; karşı çıktıkları zulmü bu kez kendileri işlediler. İktidardan bağımsız bir adalet ölçüsü bulmak yetmiyordu; o ölçü adına hareket eden gücü de sınırlamak gerekiyordu.

Sonraki yüzyıllarda Mu’tezile’nin Sünnî dünyadaki ağırlığı giderek azaldı. Zamanla “Mu’tezilî” kelimesi bir aidiyetten çok birini itham etmenin yolu hâline geldi. Eserleri ana akımda büyük ölçüde kayboldu, fakat büsbütün yok olmadı. Özellikle Yemen’deki Zeydî çevrelerde korundu. Kâdî Abdülcebbâr’ın el-Muğnî’sinin 1950’de San’a’da bulunması, bu unutulmuş mirasın modern dönemde yeniden keşfinin sembollerinden biri oldu.

Modern dönemde Mu’tezile yalnızca yeniden keşfedilmedi, yeniden yorumlandı da. On dokuzuncu yüzyıldan itibaren ıslahatçılar, taklidi reddetmenin ve aklın otoritesini yeniden vurgulamanın bir dayanağı olarak bu mirasa döndü. Kimi çağdaş düşünürler onu akılcılığın, yeniden yorumun ve insan haklarının tarihsel kaynaklarından biri olarak gördü. Bu sahiplenmede Mu’tezile’den devralınan, çoğu zaman onun belirli öğretilerinden çok, aklın yerleşik otorite karşısında susmayıp soru sorma hakkıydı.

Bir yanıyla bütün bu hikâye önemli bir şeyi kanıtlar: adaletin otoritenin buyruğundan önce geldiği, yöneticinin bile kendisinden bağımsız bir ölçüyle yargılanabileceği fikri, İslâm düşüncesine modern çağda dışarıdan gelmedi. Bu gelenek onu çok erken bir dönemde kendi içinden üretmişti. Ama hikâyenin öteki yüzü daha ağırdır. Bir fikir ne kadar güçlü olursa olsun, kendini kendi başına koruyamaz. Mu’tezile adaleti güçten bağımsız bir ölçü olarak ortaya koydu, fakat bu ölçüyü iktidarı fiilen bağlayacak bir düzene dönüştüremedi.

Asıl trajedisi de buydu. Bu yüzden asıl soru, adaletin iktidarın üstünde olup olmadığı değildir; buna çoktan cevap verildi. Asıl soru, bu üstünlüğü kurumlarda, hukukta ve siyasal kültürde nasıl kalıcı hâle getireceğimizdir.

*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul milletvekili

14 Ağustos 2026 Cuma

İslam NATO’su yolda Hasan Göğüş 14/08/2026

Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’nden tam bir ay sonra 7 Ağustos’ta Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Salman, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan, “Ortak Savunma Anlaşması”nın basına duyurulmasının üzerinden neredeyse bir hafta geçti. Ama hala Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın hafta sonunda Anadolu Ajansı muhabirleriyle yaptığı söyleşide dile getirilenler haricinde, her üç ülkede de anlaşmanın içeriğine ilişkin basına sızan bir bilgi yok. Buna karşılık İletişim Başkanlığı şimdiye kadar hiç görülmemiş bir şekilde anlaşmanın tanıtımı için kapsamlı bir kampanya başlattı. Bu çerçevede İstanbul ve Ankara’nın Galata Kulesi, Atakule gibi simgesel binaları Mekke İttifakına ilişkin görsellerle donatıldı. 15 Temmuz Köprüsü’ne üç ülkenin bayrakları asıldı. Bilindiği kadarıyla anlaşmanın gizli bir niteliği bulunmuyor. İçeriği neden sır gibi saklanılır, hangi sebeple geniş bir kampanyayla tanıtılmasına ihtiyaç duyulur, pek anlaşılır gibi değil.

Türkiye garip bir ülke haline geldi. Milletvekilleri metnini görmedikleri bir kanun tasarısının altına imza atıyor. Halk içeriğini bilmediği bir anlaşmayı desteklemeye çağrılıyor.

İSLAM NATO’SU MU GELİYOR?

Bakan Fidan’ın açıklamalarından Mekke İttifakı’nın nihai hedefinin Sekretaryasıyla, Genel Sekreteriyle, Askeri ve Siyasi Komiteleriyle, Bakanlar Konseyiyle ve NATO’nun meşhur V. Maddesi’ni anımsatan güvenlik garantisiyle son tahlilde bir ‘İslam NATO’su’ kurmak olduğu anlaşılıyor. Türkiye aslında İslam NATO’su fikrine yabancı sayılmaz. İlk kez rahmetli Necmettin Erbakan 3 Temmuz 1993 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada, “NATO’nun Müslüman ülkeler aleyhine döndüğünü, buna mani olmak için ayrılıp İslam NATO’su kurmak gerektiğini” söylemiş. Açıkça söylenmese de siyasi İslamcıların çoğunun gönlünde yatan aslan da bu.

Erbakan’ın bir diğer projesi de İslam ülkeleri arasında ekonomik ve ticari işbirliğinin geliştirilmesine ilişkin yeni bir örgüt kurulmasıydı. “D-8” adı altında hayata geçirilen bu örgütün günümüzde ne iş yaptığını, sekretaryasının nerede olduğunu bilen kaç kişi var?

Mekke İttifakı’nın bugün için üç üyesi bulunsa da, tüm İslam ülkelerinin katılımına açık olduğu vurgulanıyor. İlk aşamada düşünülenler ise Mısır, Katar, Endonezya, Malezya gibi ülkeler olmalı. Hazırlık sürecindeki tüm toplantılarda hazır bulunan Mısır belli ki son dakikada fikir değiştirmiş. Yunanistan ve İsrail ile işbirlikleri ağır basmış olmalı.

Filistin’i kurucu üç ülke de bağımsız devlet olarak tanıyor. İran’ın bir İslam ülkesi olduğunda tereddüt yok. Yarın bir gün Filistin ve dahi İran Mekke İttifakı’na katılmak isteseler, kabul edilecekler mi?

NATO 1949 yılında Washington Antlaşması’nda açıkça yazılmasa da 12 ülkenin ortak Sovyet tehdidine karşı kurulmuştu. Oysa Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin tehdit algılamaları birbirlerinden tamamen farklı.

En fazla sıkıntıda olan Suudiler, yıllardır Yemen’de, Kızıldeniz’de Husilerle savaş halindeler. İran’ın bazen doğrudan, bazen de vekillerinin saldırılarına maruz kalıyorlar.

Pakistan düşman kardeşi Hindistan ile bağımsızlığını kazanmasından bu yana 5 kez savaştı, 3 kez de savaşın eşiğinden döndü. İki ülke Keşmir sorunu nedeniyle her an yeniden çatışabilir. Pakistan bu yıl başında da Taliban’a resmen savaş ilan etti.

Türkiye’ye gelince vakti zamanında Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ Rusya, Yunanistan ve PKK’yı kast ederek Türkiye’nin her zaman için 2.5 savaşa hazır olması gerektiğini söylemişti. Bugün uzun dönemde bu tehditlere İsrail’i de dahil edebilirsiniz. Ama Türkiye tüm bu tehditlerle tek başına baş edebilecek imkan ve kabiliyetlere sahip. İsrail’in nükleer gücüne karşılık da Türkiye NATO’nun nükleer şemsiyesi altında korunuyor.

SALDIRININ TANIMI KOLAY DEĞİL

Mekke İttifakı’nı savunanlar ortak güvenlik garantisi yükümlülüğünün sadece üç ülkeden birine saldırı halinde devreye gireceğini, ayrıca anlaşmanın kollektif caydırıcılığa önemli bir katkı sağlıyacağını savunuyorlar. Tıpkı terörizm gibi, uluslararası hukuk da saldırının tanımını yapmak o kadar kolay değil. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü 1998 yılında kabul edilmesine karşın saldırı suçunun yargı yetkisi kapsamına alınması ancak 2010 yılında mümkün olabildi. İran’ın körfez ülkelerindeki Amerikan çıkarlarını vurması saldırı mı? Yoksa İran bu ülkelerden kalkan uçaklarıyla kendisine saldıran Amerika’ya karşı meşru müdafaa hakkını mı kullanıyor? Yıllarca tartışsanız bir sonuca varamazsınız.

Caydırıcılığın birinci şartı inandırıcılıktan geçer. Oysa yaygaracı Yunanlılardan başka Mekke İttifakı’nı fazla ciddiye alan yok. İran bile doğru dürüst bir tepki vermiyor, herhalde gülüp geçiyor. Nitekim ittifakın kurulmasından sonra İran destekli Husiler Suudi Arabistan’ın Aramco tesislerine saldırdı. İttifak ülkelerinden tık yok. Nerede kaldı caydırıcılık?

Pakistan’ın nükleer gücü ve uzun menzilli füzelerinden, Suudi Arabistan’ın bol parası olduğundan, Türkiye’nin de gelişmiş savunma sanayiinden ve NATO’nun ikinci büyük ordusundan söz ediliyor. Unutmayalım ki un, yağ ve şekere sahip olmak her zaman iyi helva yapabilmek anlamına gelmiyor.

Mekke İttifakı’nın sekretaryasını Suudi Arabistan kapmış. Masraflarını da ev sahibi ülke olarak Suudiler karşılayacaktır. Bu durumda muhtemelen Genel Sekreterlik görevi bir Türk’e nasip olacaktır. Türkiye’nin kazancı da yüksek maaşlı bir post kazanmakla sınırlı kalır.

*Hasan Göğüş, emekli büyükelçi.