24 Nisan 2026 Cuma

KURUCU İMAMLARIN SÜNNİLİĞİNE GİRİŞ Ali Bulaç+23/04/2026

Sünnilik İslam dininin beşeri düzeyde yetkin alimlerin, özellikle meşru ve doğru usul kullanan müçtehitlerin tefsiri, te’vili ve içtihadıdır. Çok sayıda takipçisi olan bu zatları dört kurucu imam (Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Ahmet ibn Hanbel ve İmam Malik) olarak sınırlandırıyorum; aynı evsafta mezhep kuramamış başka onlarca zat da var.

Kurumsal Sünnilik ise, Emevi ve Abbasi iktidarların, onları takip eden Selçuklu ve Osmanlıların resmileştirip iktidarlarının politikalarına meşruiyet tedarik eden Sünniliktir. En mübalağalı ifadesi “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi (Zillullah fil arz)” hükmünde tebcil edilen sultana kılıç kullanmaya karar verirken Kalemiye’nin (sivil bürokrasi) “Sultanım, siz başlayın, fetva arkadan gelir!” demesidir. Bu Sünniliğin belli başlı aktörleri resmi ulema (halife veya padişahın emri altında çalışan İlmiyye zümresi) olup öncelikleri hizmetinde çalıştıkları rical-ı devlettir. Padişah ruy-i zemindir, dünyevi iradesini Sadrazam, dini iradesini Şeyhülislam temsil eder. Hint-Moğol devlet geleneğinden mülhem devletin kurucu ideolojisi dindir, ama dinin de koruyucusu devlettir. İşte kurumsal veya devlet tarafından kurumsallaştırılmış Sünnilik tamı tamına budur. Söz konusu Hint-Moğol devlet geleneğini Fatih Sultan Mehmet, Bizans Çar-Patrik ilişkisiyle besleyip tahkim etti; böylece “Devlet ebed müddet” adına “Hikmet-i hükümet” kurumsal Sünnilikle Şeriat’ın önüne ve üstüne geçti.

Müslüman dünyanın gerek Emevi gerekse Abbasiler zamanında gösterdiği sosyo-kültürel ve maddi yükseliş (medeniyet?) kurucu imamların çizgisinde ulemanın devletten bağımsız, özerk alanda gösterdikleri performansın eseridir. Bu dönemin Sünni uleması fıkıh yaparken “Sultan ne der” sormamış, Şari’in muradı ve maksadı nedir, sualine cevap arama cehdinde olmuştur.

Eşzamanlı olarak tüccar zümresi eğitim, hukuk ve manevi alanda ulema ile olumlu ilişkiler içinde olmuş, ulema-tüccar zümresi ellerinden geldiğince devletin yetki alanını daraltmaya çalışmışlardır; başarılı oldukları nispette İslam büyümüş, zayıf düştükleri nispette İslam’ın adaleti gerilemiştir. Her ne kadar Emevi fetihlerinde birinci derecede ganimet ve siyasi/askeri nüfuz tesis etme amacı rol oynamışsa da kararlı içtihatlarıyla derebeyliğe ve din/mezhep baskısına karşı fetihleri insanileştiren Sünni ulemadır.

Ulemanın fıkhi baskısı olmasaydı, ganimete doymayan Emeviler, gayrimüslimlerin İslam’a girmelerini yasakladıkları gibi, iktidarlarını sağlamlaştırmak üzere eski derebeylik sistemini ve din-mezhep baskısını devam ettirirlerdi. Ulema devletin dışında kalmışsa da, devletler yine de vergi, ceza ve devletler arası hukuku onların içtihatlarına göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Ebu Hanife’nin iki öğrencisinin, hocalarının hayatı pahasına reddettiği devlette görev almayı kabul edene kadar, resmi toplumun hukukunu sivil ulema düzenlemiştir. Devlet ile ulema arasındaki gerilimin esası buydu. Hukuku kim yapacak devlet mi, sivil ulema mı? Ebu Yusuf’la yetki devletin eline geçti. Bilgi üretme, bilgiyi aktarma ve ümmeti eğitme yetkisi kimin elinde olacak? Devletin mi, ulemanın mı? Nizamülmülk ve Gazzali marifetiyle devletin eline geçme sürecine girdi, Fatih’le kurumsallaştı.

İbn Mukaffa ve çevresinin bürokrasiye dahil edilmesi, halife ve sultanların kadim Sasani bürokrasisini Sünni sivil ulema yerine ikame etme teşebbüsleridir. İbn Mukaffa sarayda etkili oldukça, sivil ulemanın hukuk, eğitim ve genel toplumsal hayat üzerindeki etkileri azalmıştır. Bizanslı danışman Servilyanus veya Sasani İbn Mukaffa için, yönetimde gözlenen hedef askeri ve siyasi nüfuz sağlayan, çok vergi toplayan, askeri ve sivil bürokrasisi ulemanın içtihatlarına takılmayan, düzeni tıkır tıkır işleyen devlettir. Bizans ve Sasanilerde böyle değil miydi?

İşte Muaviye’nin sahih (m. 610-632) ve nakıs Asr-ı Saadet çağını (m. 632-661) kapatıp Bizans ve Sasani cahiliyesinden ithal ettiği  kelami/felsefi doktrinle özünü değiştirdiği devlet, artık Ehl-i beyt veya Sünni sivil ulemanın öngörüleriyle idare edilebilir miydi? Sultan Hz. Peygamber’den sonra gelen (halefi) halife olmaktan çıkmış, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olmuş; devlet etrafında kümelenmiş iktidar seçkinlerini büyüttükçe büyüten, refah ve sefahatlarını arttıran bir fetih ve ganimet aracına dönüşmüştür. Fütuhat ve ganimet peşinde koşanlara göre Muaviye ve oğlu Yezid, olması gerekenleri yaptılar, başka da bir şey yapamazlardı. Bu mülahazalarla Kadir Mısıroğlu, Hz. Ali ve Ehl-i beyti naif, zayıf görüp onlara karşı mücadele eden “Hz. Muaviye ve Hz. Yezid”i yüceltir!

Hakikatte devlet büyüdükçe ahlaki ve hukuki meşruiyeti gerilemiş, giderek askeri ve maddi mukavemeti de bu gerilemeyi takip etmiştir.

Bu açıdan baktığımızda eğer İslam medeniyetinde bir çöküntü varsa, (hukukta donukluk, hurafeci tasavvuf, felsefeye husumet, tabiat bilimlerinin itibarsızlaştırılması, toprak düzeninin bozulması, ağır vergiler, saray hayatı vs.) bunun sebebi kurucu imamların Sünniliği değil, doğrudan siyasi iktidarlar ve bu iktidarlarla iş tutan kurumsal Sünniliktir.

Tarihte olup bitenler, yaşandıkları lokal zamanda kalmazlar, etkilerini sonraki zamanlara da intikal ettirirler. Tarihe takılıp kalmak büyük fecaattir ama tarihte olup bitenleri görmezlikten gelmek de “hemen ve şimdiye ait (seküler)” körlüktür. “Yeryüzünde gezip dolaşın” buyruğu üzerinde akleden insan geçmişten kendisine intikal eden mirası tetkik eder, iyi olanı devam ettirir, kötü olanı geçmişe bırakır. Yaşanmış hayatlar tekrar edilemez ama cürümler tekrar eder durur.

Tarihsel İslam’ı ve bu mirasın günümüz Reel İslam üzerindeki etkisini kritik etmek gerekirse –ki etme mecburiyetimiz var-, bu durumda bunu kurucu imamlar üzerinden yapmalıyız.

Kurucu imamlar da hatasız zatlar değildi, kendi cehtleri ve takvaları oranında görevlerini yerine getirme gayreti içinde oldular; tabii ki hata ettiler, yanıldılar, bazı meselelerin üstesinden gelemediler –mesela Ebu Hanife beş meselede tavakkuf etmiş, yani susmuş- ama genel itibariyle dört kurucu imamın büyük işler başardıklarını, meşru ve sahih Sünniliğin temel taşlarını döşediklerini ve bize hayırlı bir miras bıraktıklarını söylemek zorundayız. Kurucu imamlardan sanayi toplumunun veya dijital-postmodern dünyanın sorunlarını çözmelerini beklemek anakronizmdir. Bugünün sorunlarını bugünün müçtehitleri çözecektir. Şii fıkhın yerleşik kabulüne göre, içtihatlar müçtehitle birlikte ölür, birini taklit veya takip edeceksek, bunun yaşayan müçtehit olması gerekir. Bununla beraber, Sünni kurucu imamların, ilgi alanlardaki konularda kullandıkları usul ve yaşadıkları dönemde iktidar, devlet ve siyasete ilişkin tutumları bugün de bizim için rol model olma özelliğine sahiptir. Ama artık bir döneme ait içtihatlarla bugünün dünyası yönetilemez. İçtihatlar da kullanım süresi olan ilaçlar gibidir, kullanım tarihi geçerse, şifa vereceğine zehirler.

Sünniliği eleştiren akademisyenler, tarihte batıyı bilim, teknoloji ve üretim alanında eşzamanlı takip etmeyen Müslüman dünyanın kusur ve suçunu Sünniliğe fatura etmektedirler. Bu fikri başta Max Weber olmak üzere doğu ve İslam üzerinde çalışan sayısız oryantalist ve İslamolog işleyip durmaktadır. Bu önermenin herhangi bir gerçeklik değeri yoktur.

Bizim yapmamız gereken şey, ilkin meşru mezhepler konumundaki Sünnilik ve Şiilik, Zeydilik, İbadilik, Zahirilik arasındaki farkı ve ilişkileri anlamaya çalışmak, resmi ve sivil olmak üzere iki Sünnilik arasındaki ayırımı yaparken kurucu imamları referans almak, ama konuyla ilgili hüküm verir ve bütün dünyayı kabzası altına tutan modern durumu kritik ederken Kur’an’a ve sahih Sünnet’e başvurmak olmalıdır. Ben hayatım boyunca bunu yapmaya çalıştım.

Mesele Sünni-Şii rekabeti değildir, mezhepçi fanatiklerin kontrolünde olduğu sürece yer yer sıcak çatışmaya dönüşme istidadı olan bu rekabet kıyamete kadar sürebilir. Lakin son yarım asırdır ortaya çıkan sosyo-politik gelişmeler şunu gösteriyor ki, mevcut durumda Müslüman dünyayı daha baskın karakterde şekillendirmeye başlayan kurumsal Sünniliğin Müslüman dünyayı içine girdiği bu kabz halinden çıkaracak gücü ve imkanları yoktur, bagajında tarihin ağır yükleri var. Şiiler arasında da –en azından Sünnilerinki kadar- benzer tarihi yüklerle mezhebi Sünniliğe karşı bir bariyer olarak kullanmaya hevesli şuursuz mezhepçiler vardır.

Lakin modern zamanlara mahsus tarihsel seyri tersine çeviren gelişmeler yaşandı. Bu açıdan baktığımızda görünen gerçek şu ki, Şiilik, Sünniliğe göre daha avantajlıdır. Bunun üç sebebi var:

1. Ehl-i Şia’nın mezhepte yaptığı üç büyük reform:

a) Yüzyılda başlayan büyük tartışmada Usulilerin Ahbarilere karşı öne çıkması. Tartışmanın tarafları batı modernizmi adına tarihi ve literatürü manipüle eden batı eğitiminden geçmiş aydınlar veya akademisyenler değil, iki tarafın geleneksel ulema zümresiydi.

b) 1905’te ilan edilen Meşrutiyet’te Şii ulemanın oynadığı rol ve elde ettiği sivil ve yasal imtiyazlar, geleneksel konumlarını biraz daha güçlendirdi.

c) 1979 İslam Devrimi. İmam Humeyni ve ulemanın önderliğindeki din, İslam, din-siyaset/devlet ilişkisi, bölge algısı, düşman tanımı, yönetim, iktidar, Filistin vb. sayısız konuda temel kelami bir değişime yol açtı, söz konusu sarsıntılı değişim hala sürüyor.

Aslında Sünni dünyada da 19. yüzyılda büyük bir ihya ve ıslahat hareketi başladı, İran’daki Usuliler ayarında ilim ve fikir adamları çıktı, ama 1908 Meşrutiyet’te ve 1923 Cumhuriyet’te İran’daki gibi avantajlar elde edemediler; Çanakkale’de stoklarını tüketmişlerdi. İslamcılar tek parti döneminde ağır baskılara maruz kaldılar, 1950’lerden sonra da sağcı muhafazakar/milliyetçi partilere eklemlendiler, 21. Yüzyılın başlarından itibaren de iyice muhafazakarlaşıp küresel kapitalizme yetişmek üzere birer yük olarak gördükleri kıymetli şeyleri bir bir çöpe attılar.

2. Şiilerin ikinci avantajı tarihte kadük kalmış İslam/fıkıh kamu hukukunu İslam devrimiyle hayata geçirmeye başlamış olmalarıdır. İslam’ın muazzam bir hukuki müktesebatı var, ancak Muaviye’den başlamak üzere saltanat rejimleri yürürlükte olduğundan İslam’ın Hz. Peygamber zamanı ve raşid halifelerdeki -olumlu/sorunlu- tatbikatı veri alıp yaşanan zamanda nasıl bir kamu hukuku oluşturduğu konusu hiç gündeme gelmedi. İran, 1979’dan beri merkezinde İslam Şeriatı ve Velayet-i fakih kurumu olan bir model tecrübe etmektedir. Modeli eleştirenler, yerine bir başka modeli öneremedikleri için eleştirileri verili diktatörlüklerin, monarşilerin ve otokrat yönetimlerin kazanç hanesine yazılmaktadır.

3. İslam dünyası tarihinin en zilletli dönemini yaşıyor. Batılı emperyalistler yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı yağmalıyor; bölgenin kalbinde yerleştirdikleri İsrail’e kirli işlerini yaptırıyor, artık Filistin tamamen İsrail’in kontrolüne geçiyor, İslami hareketlere savaş açıyor ve hiçbir Sünni ülke bu zillete karşı fiili bir tepki gösteremiyor; bırakın tepki göstermek yöneticileri meşruiyetlerini Amerika ve İsrail’e sağladıkları destekte arıyor, varlıklarını bu iki güce dayanarak ayakta tutabiliyorlar.

Bundan çeyrek asır öncesine göre Sünni halkların emperyalizme ve Siyonizm’e karşı öfkeleri törpülendi. İsrail’e öfkeleri sadece retorik düzeyinde, Suudiler ve Körfezin parasal gücü onları refah düşkünü konformist dindarlara dönüştürdü; Gazze yok olurken İsrail’e bir taş dahi atabilecek mecalleri yok. Şu ve bu motivasyonla olsun, sadece Şii dünya (İran, Hizbullah, Yemen Zeydileri) dünyanın vicdan sahibi antiemperyalist halklarını da arkalarına alarak Amerika ve İsrail’e karşı savaşıyor, 47 senedir varını yoğunu Sünni Filistin’e harcıyor.

Bu berbat konjonktürde;

a) Amerika’ya meydan okuyamayan,

b) İsrail’le doğrudan savaşı göze alamadığı için utancını hasetçilik yaparak örtbas etmeye çalışan,

c) İran’a tarihsel, milli/milliyetçi antipatisi veya husumeti olan ezik Sünnilerin elinde kullanabilecekleri tek araç kalmış: Mezhepçilik.

Mezhepçilik insanda sağlıklı analiz yapan akıl, adaletli hüküm veren vicdan bırakmaz. Bu sağlıksız ruh haletiyle mezhepçiliğe sığınanlar, Amerika’ya yaslanabiliyor, İsrail karşısında çaresiz kalıyor, Trump’tan parfüm, onay ve destek alan Arap, selefi, tekfirci figürleri lider kabul edebiliyorlar.

Oysa benim göstermeye çalıştığım gibi, Safevilerin yıkılışıyla özerklik kazanan Şiiler aslında Sünnilerin kurucu imamlarının sosyo-politik konumlarını esas aldılar, zaten başlangıç zamanında en büyük kurucu Ebu Hanife ile İmam Ca’fer es Sadık arasında iktidarlara karşı tutum belirlemede görüş ayrılığı yoktu, ama Şiiler baskılara maruz kaldıklarından yeraltına çekilmek zorunda kaldılar; kurucu imamların çizgisindeki Sünniler ise siyasi ve ahlaki tutumlarından taviz vermeden sivil-medeni konumlarını koruyabildiler.

İran Şiilileri 19 ve 20. Yüzyıllarda büyük ihya ve ıslahat yapabildiler, İslam devrimini yaparken de beslendikleri kaynaklar arasında Sünni dünyanın belli başlı akımları vardı, örneğin Cemaleddin Efgani, Muhammed İkbal, Seyyid Kutup, Mevdudi, Malik Binnebi vs.

Şiiler eğer Ahbariler mertebesinde kalsalardı tabir caizse ulema “Şii rönesansı”nı yapamazlardı. Bizim Sünni dünyanın mevcut durumu Ahbarilerin durumunun aynısıdır, hatta öndeki cemaat ve tarikatlara, Şiileri tekfir eden yazar ve çizerlere bakın Ahbarilerden bile geridedirler. Bu zatlar ve kuruluşlar, haklı olarak “İslam’da reform”a karşı çıkarlarken, reform veya ıslahatın “dinin özünde” değil, Tarihsel ve Reel din anlayışında olması gerektiğine de karşı çıkıyorlar, böylelikle donmuş, araçsallaşmış, karikatürize ekran vaizlerinin dilinde eğlenceye dönüşmüş, siyasetçilerin öngörülerine göre şekillenen bir din oluşturulmuştur. Bu atmosferde öze dönüş diyebileceğimiz bir ihya veya ıslah hareketi olmuyor.

Kurumsal Sünniliğin yapması gereken reform Kurucu İmamların Sünniliğini teşrih masasına yatırmak ve bunun üzerinden yeniden ihya veya ıslah hareketine girişmektir. Bu yazı dizisinde benim yapmaya çalıştığım budur.

Sonraki yazımızın konusu “Kurucu İmamların Sünniliği” olacak. Dört imamdan İmam Malik’le başlayacağız, inşallah

SÜNNİLİK VE EHL-İ SÜNNET ÜZERİNE Ali Bulaç+20/04/2026

Bir taraf mezhepçi dürtülerle Sünniliği yücelterek dokunulmaz, dinin ta kendisi, kutsal akide haline getirirken, diğeri özellikle bazı akademisyenler küçük düşürerek Sünniliği batı karşısında “geri kalışımızın sebebi” göstermektedir. Geri kalışımızı Sünniliğe bağlayanların zihinlerinin gerisindeki suçlama, aslında dinin batı modernleşmesi önünde çıkardığı paradigmatik engelin faturasını Sünniliğe çıkarmaktan ibarettir. İki yüz yıldır bizde akademi, sosyal bilimler ve aydınların merkezi konusu batı modernliği ile İslam arasındaki gerilimi modernite lehine çözme amaçlıdır. Söz konusu gerilim zemininde yürütülen sosyal bilimler beyhude bir çaba olup beşeri ve maddi kaynak israfından başka bir şey değildir.

Yüceltici veya küçültücü her iki Sünni söylemin tashihe ihtiyacı var.

Tarihimizin ana olgularından biri olan mezhepler konusunu ele aldığımda belli bir tarih felsefesi ve tarihi/geleneği, başka bir deyişle Tarihsel ve Reel İslam’ı kritik ederken belirli kıstaslardan hareket etmeye dikkat ettim. Yaptığım ayırıma göre Sünniliği iki düzeyde ele almak mümkün:

1. Kurucu imamların sahih Sünniliği,

2. Sonraları ve kurucu imamların maksatlarına ve usulüne aykırı iktidarlar tarafından “kurumsallaştırılmış Sünnilik!”

Kaynağında sahih olan ile sonraları iktidarlarca suistimal edilen Sünnilik ayırımı, tamı tamına Şiilik için de geçerlidir. Akaid-siyaset ilişkisi, doktrinin oluşturulması, Kur’an ve hadis kaynaklarının kullanılması ile kurtuluşçu söylemler açısından dikkatlice bakıldığında kurumsallaşmış Sünnilik ile Şiilik bir paranın iki yüzü gibidirler; sanki biri hapşırmış da burnundan ikisi çıkmış gibidirler. Daha ilginci kurumsallaştıkça birbirini dışlayarak benzeşen Sünnilik ve Şiilik, kurucuları açısından benzer motivasyonlara ve özelliklere sahiptirler.

Şu halde her iki ana akım için sahih ve meşru olanı inhirafa maruz kalandan ayırmak için kurucu aktörlere başvurmaktan başka yol yok. Sahih Sünniliğin kurucu imamları Dört Mezhep İmamı, Sahih Şiiliğin kurucu imamı Ca’fer es-Sadık’tır.

Kurucu imamların Sünniliğin hareket noktası ilim, usul, disiplin, ekol/mektep ve mümkünse iktidar, iktidar mümkün değilse gayrimeşru ya da en azından sorunlu iktidarı aşağıdan yukarıya doğru etkilemek, baskı altında tutmak, dönüştürmek olarak görülebilir. Bu amaçla Sünnilik başta yasama olmak üzere, eğitim ve sosyo-ekonomik ilişkilerin imamlar tarafından şekillenmesi mücadelesini temel alır. Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı versiyonunda kurumsallaşan Sünnilik ise, hedefi dolayısıyla resmi/politik aygıtın (devlet-iktidar) toplumu kontrol etmek, sivil ve mübariz ulemanın itiraz ve denetimlerini sınırlandırmak, dini devlete endekslemek, kısaca insana ve topluma yabancılaşmış bir aygıt olarak devleti ve iktidarı kutsamaktır. Kurumsallaştırılmış Şiiliğin benzer fonksiyonla sınırlandırıldığı tarihsel model Safevi hanedanlığıdır.

Hakikatte ise Sünnilik ve Şiilik içinde ayrışan iki ana kanat arasındaki mücadele “adilun ile zalimun/fasikun” arasındaki mücadeledir. Şu halde ilk yapmamız gereken, Tarihsel ve Reel İslam’ın ezici çoğunluğunu oluşturan Sünniliği -bugün yüzde 80’ler civarında bulunuyor- resmi/kurumsal Sünnilik ile sivil Sünnilik olmak üzere ikiye ayırmak lazım. Kurumsallaşmış Sünnilik İslam’ın özünden, kaynağından sapmış-saptırılmış Sünnilik, sivil Sünnilik ise kurucu imamların Sünniliği olarak kitaplarda adeta bir hatıra olarak kalmıştır. Sünni devletler dine baskın biçimde hakim konuma geçmiş bulunmaktadırlar ki, tarihsel olarak ulema ile Emevi-Abbasi iktidarları arasında süren mücadele devletin mutlak hakimiyetiyle sonuçlanmış bulunmaktadır. Sünniliği hedef tahtasına haksız yere koyan akademisyenlerin içine düştüğü hata sivil ve resmi Sünniliği birbirinden ayırmamalarıdır.

İran hariç, Sünni ve Şii Müslüman ülkelerin tamamında mezhepler, dini kurumlar, diyanetler, dini kontrol etmek, iktidarlara dini meşruiyet tedarik etmek üzere konumlandırılmış ve kurumsallaştırılmışlardır. Irak’ta Şiiliğin özerk yapı arz etmesi, sahih Şii geleneğin dışında, devlet ile mezhep arasında birbirlerine karışmamak üzere akdedilmiş bir tür kontrata dayanır. Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın (öl. 2010) “Şia-devlet” ilişkisine getirdiği yeni açılım ile Hizbullah’ın efsanevi lideri Hasan Nasrallah’ın (öl. 2024) rehberliğinde kendinde özerkleşme çabaları ilk defa Lübnan merkezli Arap Şia’sında ortaya çıktı, bu çıkış sayesinde bugün Hizbullah, Lübnan’ı Amerika ve İsrail’e karşı başarıyla savunmaktadır.

İran’da ise İmam Humeyni, Sünni ve Ca’fer’i gelenek içinde tarihte rol oynamış ulema önderliğinde İslam devrimini yaparken (1979), ulemanın yani kurucu imamların Sünniliğini ve İmam Ca’fer ile diğer Ehl-i beyt imamlarının referans verdiği Ehl-i beyt kıyamını hareket noktası almıştır. Ona göre sadece Müslümanların iktidarı ele almaları halinde derin bir krizin içinden geçen Müslüman dünya bu zilletten kurtuluşun yolunu bulacaktır. Daha devrimin ilk yıllarında kendisi de bir Merci’i-taklid olan Ayetullah Şeriatmedari (öl. 1986) buna muhalefet etmişse de, İmam Humeyni’nin tezi İslam devriminin kurucu doktrini olmuş, adına Hatt-ı İmam denen siyaset doktrini yarım asırdır varlığını devam ettirmiş, bugün de Amerika ve İsrail’e karşı başarılı bir savaş verme performansını göstermiştir. Başta Arap ve Sünni ülkeler ile İran’daki muhaliflerin tümünü teker teker ve dikkatlice teşrih masasına yatırın, göreceksiniz ki Hatt-ı İmam’ın (İslami yönetim-Devrim Muhafızları) dışındakilerden başka hiç biri dünyanın süper gücü Amerika ve bölgesel tetikçisi haydut İsrail’e karşı koyma potansiyeline sahip değildir.

Benim tarih tezime göre, kurumsallaşmış Sünniliğin kurucu öznesi, Muaviye’dir; ona karşı sahih dinin referansı ve rol modeli kurucu Sünni imamlardır (Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik, Ahmet ibn Hanbel). Kurumsallaşmış Sünnilik, iktidarların hizmetinde din üretir, dini hayatı felce uğratır. Abbasilerin orta zamanlarından beri bir bid’at olarak formüle edilmiş, Selçuklular ve Osmanlılar tarafından iktidarın sac ayaklarından biri olarak hizmet görmüştür. Bugün de içeride monarşilerin, diktatörlüklerin ve otokrat yönetimlerin meşruiyet çerçevesini oluşturmak yanında, dışarıda Amerika ve İsrail karşısında Arap ve Sünni ülkelerin acziyetlerine meşruiyet sağlamak üzere iş ve işlev görmektedir.

Dünya altüst olur, paradigmalar çöker, İslam yepyeni bir umut ve bir direnç ruhuyla küresel vicdanı harekete geçirir, soldan, katoliklerden müttefikler bulurken, bizim anakronik Sünnicilerimiz “sahabedir, ne yapsa yeridir” mottosunda gündemlerine Muaviye’nin cürüm niteliğindeki amellerini temize çıkarma derdine düşmüşlerdir ki bana göre Müellefe-i kulub statüsünde Zekat fonundan pay alıp tuleka olarak anılan Muaviye’nin sahabe olması şüphelidir. Gerçekten bu zatları mezhepçi pozisyona düşüren iki faktör olabilir:

1. Gerçekten iyi niyetlidirler, ama dünyada neyin olup bittiğinden haberleri yok.

2. Hem geleneksel kelam ve fıkıhta, hem geleneksel mezhep algısında köklü/radikal değişim geçiren İran ve Lübnan’da Şiiler, Yemen’de Ensarullah, Filistin’de Hamas ve İslami Cihad, küresel düzeyde zihinsel, sosyo-politik ve askeri devrime öncülük edeceklerine, Sünnilik itibar kaybeder mülahazasıyla olup bitene karşı çıkmaktadırlar; eğer motivasyon bu ise kurumsal Sünnilerin himmeti dinleri değil, mezhepleridir. Mezhep taassubu Müslüman dünyanın içinde yaşadığı utanç verici zilleti, mezheplerinden olmayan Müslümanın ayağa kaldırdığı izzete tercih etmektedirler. Kendileri İsrail’e taş bile atamazken, İran’ın füze atmasına demediklerini bırakmıyorlar.

Samimi Sünniler eğer bu zilletten nasıl çıkılması gerektiğini kendilerine dert edinmişlerse, bu durumda kurumsallaşmış Sünniliği Kurucu İmamların sahih Sünniliği ile kritik etmelidirler. İran’ın gösterdiği performans, bu kritiği yapabilmiş olmasının sonucudur.

İran’da Safevi ve Kaçar hanedanı kurumsallaşmış Sünniliğe benzer Şiiliği de kurumsallaştırıp iktidara bağlamak istediyseler de, fetret döneminden (1736-1789 arası) itibaren Şii ulema bunu reddedip, Sünniliğin dört kurucu imamı gibi özerkliklerini koruma başarısını gösterdiler.

Kritik sanıldığı kadar kolay değildir; modernist Müslümanlar zaten tarih ve gelenek diye bir varlık tanımazlar, kendilerini red ve inkar ile araziyi temizlemeye vakfetmişlerdir. Her dönemde yükselttikleri slogan şu olmuştur: Sünnilik dün de bugün de bütün olumsuzlukların sebebidir. Oysa mesele bu kadar basit değildir.

Sünnilik ve Şiilik son derece karmaşık, kendi içlerinde tecanüsten yoksun iki ana akımdır; Ehl-i Sünnet çatısı altında mütalaa edilseler de, birbirlerini dışlayan görüş sahipleri vardır. Sünnilik içinde nice alim veya fırka, diğerlerini Ehl-i Sünnet’ten kabul etmemiştir.

Ehl-i Sünnet terkibi ne Kur’an’da ne Hz. Peygamber’in hadislerinde yer almamıştır, ilk sahabe nesli de bu terkibi kullanmış değildir, hatta tabiinin de bugün anladığımız doktriner manada kullandıkları söylenemez.

Sünnilik veya Ehl-i Sünnet sarih ve somut bir isimlendirmeden yoksun, bir usul olarak belki ilk nüve şeklinde Ebu Hanife’ye kadar götürmek mümkün, benzer şekilde doktriner Şiiliğin de ilk ve belirgin nüvesi İmam Ca’fer es Sadık’a aittir ki, Ebu Hanife ile Cafer es-Sadık son derece sıkı ilişki ve diyalog içinde olmuşlardır. Ebu Hanife, İmam Ca’fer es-Sadık kadar Ehl-i beyte bağlı, İmam Ca’fer es-Sadık da Ebu Hanife kadar Hz. Peygamber (s.a.)’in sünnetine ve siretine sadakat içinde olmuştur. Bu son derece kıymetlidir, iki büyük akımın kurucu imamları Hz. Peygamber (s.a.)’in Sünneti’nde ve Ehl-i beyt’e olan ihtiramda buluşmuşlarsa, bugünün Sünnileri ve Şiileri de en yukarıda Kur’an-ı Kerim olmak üzere Sünnet’te ve Ehl-i beyt’te buluşup İttihad-ı Anasır-ı İslam’ı kurabilirler.

W. Montgomery Watt, Sünni terimin ilk defa hicri IV, miladi X. Yüzyılda kullanıldığını söyler; Said bin Cübeyr’e (öl. 95/713) izafe edilen tabir ise, muhtemelen doktriner anlamın dışında Resulullah’ın sünnetine veya sünnete tabi kişi anlamında kullanılmıştır.

Tarihsel olarak sonraları Sünnilik veya Ehl-i Sünnet diye oluşacak ana akımın ilk kurucusu Ebu Hanife ve Hasan el Basri olduğu yönündeki görüş doğruya en yakın gibi görünmektedir. Bu durumda devletlerin kontrolüne girmeyen sahih Sünniliğin kaynaklarını araştıracaksak, referansımız Ebu Hanife ve diğer üç mezhep kurucu imam olacaktır. İmam Malik, Mutezile ve diğer bid’atçı fırkaların itikadi ve kelami görüşlerine karşı çıkarken Peygamber sünnetini esas almıştır. Hicri IV, miladi X. Yüzyıllarda Eş’ari ve Maturidi Sünni doktrinin kelami zeminini inşa etmiş, böylece giderek Sünnilik ana akım olarak yaygınlık kazanma istidadı göstermiştir. Yine de alimler arasında ortak bir kanaat bulmak güçtür; İbn Hazm’a sorarsanız Eş’arilik Ehl-i Sünnet’ten değildir; Sekseki sufileri bu akıma dahil etmez; Pezdevi ve Nesefi’ye göre Maturidilik dışında diğer fırka ve akımlar Ehl-i Sünnet’ten sayılmaz.

Sünni veya Şii mezhep mensupları arasındaki polemikleri bir kenara bırakacak olursak, bana göre zamanımızda en doğru cümleyi Mısırlı Muhammed İmara (öl. 20220) kurmuştur. İmara der ki: “Eğer sünnetle Hz. Peygamber’in söz ve davranışları kastediliyorsa Şia, Hariciler ve Mutezile de Ehl-i Sünnet’tendirler.” Buna ilaveten ben de derim ki, eğer Ehl-i beyt’in davasını savunmak, yönetime Muaviye ve Beni Ümeyye değil de, Ali ve evladının layık ve ehil olduğunu söylemek Şiilik ise, dört mezhep kurucumuz da Şii’dirler, Şiatu Ali’dirler, bunun böyle olduğunu (makbul Sünni kaynaklara dayanarak) göstermeye çalışacağım. (Bu yazı dizisinde tek bir Şii kaynağı kullanmış değilim, buna rağmen Ebubekir Sifil Bey, bana sorduğu sualin cevabını isterken Şii kaynak kullanmamamı şart koşmuş. İnşallah, yazı dizisinin sonunda buna ve eleştirilerin tamamına cevap vereceğim.)

Benim ilgilendiğimiz husus, mezhepler arasındaki kelami veya fıkhi görüş ayrılıkları olmayıp, teşekküllerinde rol oynayan birinci amil olan siyasi görüşleri ve tutumlarıdır. Bu açıdan biz, sahih Sünniliği dört kurucu imamda, kurumsallaşmış Sünniliği ise devletlerin inisiyatifinde çalışan dini kurumlarda arayacağız.

Tarihte yaşadıklarımız, bugün de değişik form ve söylemlerle devam etmektedir. Aktüel durumda iktidarların meşruiyet tedarikçisi kurumsallaşmış Sünniliğin rol üstlendiği dört Sünni havza Suudi Arabistan, Mısır, Suriye ve Türkiye’dir; diğer Sünni ülkeleri bu dört merkeze kıyas edebiliriz.

Tarihte büyük İslam medeniyetleri kurulduysa bunu kurucu imamların Sünniliğine borçluyuz. Bazı akademisyenlerin öne sürdüğünün aksine Sünnilik Müslümanların “gerilemesinin sebebi” değildir, “gerileme” söz konusuysa, tarihte de, bugün de bunun sorumlusu başta iktidarlar olmak üzere cemaatler, tarikatlar ve devletin sivil uzantıları (SDK) tarafından bayraklaştırılan kurumsallaşmış Sünniliktir; bu Sünnilik dinden kaçışın de önemli sebeplerinden biridir.

Şimdi tezimizi temellendirmek üzere Sahih Sünniliğin dört kurucu imamın siyasi görüşlerine ve somut tutumlarına bakmaya sıra gelmiştir

MUAVİYE’DEN TARİHSEL VE REEL İSLAM’A KALAN MİRAS Ali Bulaç+16/04/2026

1. Saray ve debdebe (tefahir ve tekasür). Muaviye’nin Bizans saray siyasetini Nebevi sisteme dahil etmesi, sosyo-kültürel hayat tarzına öykünmesi;

2. Ebuzer el Gıfariye karşı tutumu;

3. Kabile asabiyetini diriltmesi, kan davası gütmesi;

4. Haksız suçlama ve ithamlarda bulunması;

5. Meşru kamu otoritesine silahlı ayaklanmada bulunması (bağy);

6. Kur’an ayetlerinin mızrak uçlarına takılmak suretiyle istismarı;

7. Ammar bin Yasir’in şehadetinden sorumlu tutulması (Bu, ameli kendisinin başlattığı, Hz. Ali’nin yerinde cevap verdiği bir polemiktir);

8. Hilafeti saltanata dönüştürmesi;

9. Siyaset yöntemi – İdeal Politikten kopuk Reel Politik (Zer o zor o tezvir);

10. Hz. Hasan’ın öldürülmesinde azmettirici olduğu iddiası;

11. Hz. Ali ve Ehl-i beyt’e lanet okutturması;

12. Hucr bin Adi’ye verdiği ölüm cezası;

13. Semure bin Cendeb olayı. (Bu kesin değil, İbn Hadid baskın Şii tarafgirliği dolayısıyla ondan gelen bilgi ve habere şüphe ile bakmak lazım. Her üç cürüme de katmadım);

14. Oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi;

15. Mülk’ü temellük etmesi.

Söz konusu cürümleri üç ana gruba ayırmak mümkün: Sosyo politik/hukuki, ahlaki, kelami/felsefi cürüm.

A. Sosyo Politik/hukuki Cürüm: 

1. Saray ve debdebe (tefahur ve tekasür). Muaviye’nin Bizans saray siyasetini Nebevi sisteme dahil etmesi, Bizans’ın sosyo kültürel hayat tarzına öykünmesi;

2. (Ebuzer el Gıfariye karşı tutumu);

3. Kabile asabiyetini diriltmesi, kan davası gütmesi;

5. Meşru kamu otoritesine silahlı ayaklanma/baği;

8. Hilafeti saltanata kalbetmesi;

12. Hucr bin Adi’ye verdiği ölüm cezası;

14. Oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi.

B. Ahlaki Cürüm:

4. Haksız suçlama ve ithamlar;

6. Kur’an ayetlerini mızrak uçlarına taktırmak suretiyle dini istismar etmesi,;

7. Ammar bin Yasir’in şehadetinden sorumlu tutulması (Bu ameli kendisinin başlattığı, Hz. Ali’nin yerinde cevap verdiği bir polemiktir);

9. Siyaset yapma yöntemi: (Zer o zor o tezvir);

15. Şeytani zekayı rahmani takvanın üstüne çıkarması.

C. Kelami/felsefi Cürüm:

12. Hz. Ali ve Ehl-i beyt’e lanet okutturması;

16. İdeal politikten kopuk Reel politik;

17. Mülk (ümmete ait iktidar ve madde/ekonomik kaynakları) temellük etmesi.

( Semure bin Cendeb olayı bana kesin olarak vuku bulmuş gibi gelmedi. Baskın Şii tarafgirliği dolayısıyla İbn Hadid’den gelen bilgi ve habere şüphe ile bakmak lazım. Bu yüzden Semuri bin Cendeb olayını her üç cürüme de dahil etmedim.)

Muaviye ve Takipçilerinden Bize Kalan Miras

Sosyo-politik ve Hukuki Cürümlerin Mirası: Reel İslam’da yani bugünkü İslam dünyasında kamudan kişilerin konfor ve çıkarına tahsis edilen gereksiz harcamalar; muhaliflerin susturulması, düşünce ve düşünceyi ifade etme yasağı; yanlış politikaları sürdürenlerin parti dayanışması, rakiplerini ötekileştirip şeytanlaştırmaları; otokrat, monarşik veya dikta/istibdat yönetimlerin tolere edilmesi; gerektiğinde muhaliflerin öldürülmesi-öldürtülmesi; ehil ve liyakat sahibi olmayanların kamuda yer alması veya ehil olmayanların yönetici olabilmesi, nepotizm.

Kötü Ahlaki Miras: Siyasi rakibe karşı her türlü tezviratın, yalan, iftira ve itibarsızlaştırmanın mübah görülmesi; dinin siyasette istismar edilmesi; açık hak ve hukuk ihlallerinin polemiklerle örtbas edilmesi; şu veya bu gayrimeşru yöntemle başarı sağlayan siyasetçi veya liderlerin rol model kabul edilip takdir edilmesi, arkalarında saf tutulması.

Kelami Miras: En yüksek düzeyde olsa bile, ilim, takva ve ahlak sahibi kanaat önderlerin ahlaksız ve ilkesiz siyasetçiler tarafından lanetli addedilmesi; ideal politiğin bir ütopya-hayalperestlik veya maceraperestlik görülüp Makyavelist yöntemlerle siyaset yapma tarzı ve hepsinden önemli Allah’a ait mülkün (iktidar ve servet gücünün), kılıçla galebe çalan veya demokratik yollarla olsa dahi yönetimi ele geçiren popülist-demagog kişiler tarafından temellük edilmesi. Şanı yüce Allah’ın el-Kadir isminden pay alan insanın, kudreti kötü kullanıp iktidarı Nur’a değil, nara/ateşe çevirmesi.

Kıssadan Hisse – Genel Hükümler

Muaviye, ister Mekke fethinde veya fetihten sonra Müslüman olmuş olsun veya ister sahabe ister vahiy katipliği yapmış olsun, yapıp ettikleri (amelleri) itibariyle diğer Müslümanlarla Hukuk (Şeriat) karşısında bir tarağın dişleri gibi eşit konumdadır. Kişinin sahabi olması onun işlediği suç ve günahın “sahabe” olması dolayısıyla silineceğinin garantisi değildir. Söylediklerimizin delillerine bakalım:

1. Hz. Peygamber, hicret eden kadınlardan biat alırken, Kur’an-ı Kerim, biat alan kimsenin ancak ma’ruf (yani ilahi hükümlere uygun, güzel, hakkaniyetli, herkesçe doğru ve faydalı bilinen) konularda biat isteyebileceği hükmünü koyar (Mümtehine, 60/12). Saydığımız cürümler dolayısıyla Muaviye’nin tolere edilmesi veya ona biat etmeyenlere karşı şiddet uygulaması, öldürtmesi nasıl kabul edilebilir?

Hz. Peygamber, ağır hastalığı sırasında şöyle seslendi: “Ey insanlar! Sizden ayrılma vaktim  yaklaştı. Sizden birine vurmuşsam, işte sırtım gelsin, vursun. Birinizin malını almışsam, gelsin hakkını alsın.” Haberin diğer versiyonu: “Sakın hak sahibi, ‘Şayet kısas talebinde bulunursam, Resûlullah bana darılır.’ diye düşünmesin! Bilmelisiniz ki, benden hakkını isteyene darılmak benim fıtratımda yoktur. Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, gelip benden onu isteyen kimsedir. Yâhut helâl edendir. Ben Rabbimin huzuruna üzerinde kul hakkı olmadan varmak istiyorum.” (İbn Kesir, Siyer, IV, 257.) Hz. Peygamber dahi “kul hakkı”yla ahirete gitmekten sakınırken, Muaviye’nin sıraladığımız cürümleriyle diğer temiz ashab ile birlikte nasıl aynı mertebede tutulabilir?

Hz. Peygamber “Andolsun, kızım Fatıma da olsa, hırsızlık yapacak olursa, elini keserdim” (Müslim, Hudud, 9) buyururken, reel politik bahanelerle Muaviye nasıl olur da sahabe zırhı altında işlediği cürümlerden muaf tutulabilir?

Cürüm Allah’ın haklarına (Hukukullah) karşı işlenmiş ise, merhameti bol Allah affedebilir ama ihlal kul hakları (Hukuku’libad)’a ait ise, Allah affetmez, mağdur kul ancak hakkından sarfı nazar eder.

Cürüm işleyip de hiç işlememiş gibi muamele görmek, hiçbir Müslüman’a bir imtiyaz olarak tanınmış değildir. Muaviye de diğerleri gibidir.

2. Bir veya birden fazla sahabenin cürüm işlemesi, onları sahabe olmaları dolayısıyla ayrıcalıklı kılmadığı gibi, diğer sahabe-i kirama ve sahabe kavramına halel getirmez. Herkes kendi amelinden sorumludur.

İslam tarihinin en şerefli ve örnek alınacak rol model sahabedir. Fakat sahabeler de insandır, suç ve günah işler, imtihana tabi tutulurlar. “Sahabe vasfı” dolayısıyla sahabeleri her türlü eleştiriden muaf tutmak, sahabeyi masumlaştırmakla aynı şeydir. Şia 12 imamı masumlaştırırken, kurumsal Sünnilik sahabenin tamamını masumlaştırmaktadır. Sahabeyi masumlaştırıp her türden kritiğin dışında tutarsak, tarihten doğru ders çıkaramayız. Kurucu mezhep imamlarımızı –mesela Ebu Hanife- içtihatta “Sahabe kavli”ni esas alırken, gerek dört halife gerekse diğer sahabelerin görüş ve içtihatlarından birini seçip diğerlerini dışarıda bakma hakkına sahip olduğunu söylemiştir ki, bu, sahabeden sadır olan her şeyin hakkı ve hakikati ifade etmediği anlamına gelir.

3. Muaviye’nin cürümlerini meşru görmek, bugün Müslüman dünyanın altında inim inim inlediği monarşileri, diktatörlükleri, otokrat yönetimleri meşru görmekle aynı şeydir.

4. Şii olsun Sünni olsun, sahabeye küfretmek, lanet okumak, sövmek, sebbetmek affedilir, hoşgörülür bir cürüm değildir. Kim sahabeye küfrediyorsa, ağır bir günahın altına girmiş demektir.

5. On binlerce sahabe ve sahabe çocuğunun hayatını kaybettiği savaşa sebebiyet vermek “içtihad farkı”na dayandırılamaz. Onbinlerce kişi ölür/öldürülür, bir o kadar kadın dul kalır ve arkada kat kat fazlası çocuk yetim bırakılırken, “Bu bir içtihat farkıydı, Muaviye içtihadında belki isabet etmedi ama yine de 1 sevap kazandı” demek, Şeriat’e, fıkha, fıkıh usulüne, fakihlere, kısaca dine hakarettir. Bu nasıl bir içtihat ki, Müslüman kanı döküyor, her türlü hile ve desise yolunu kullanıyor, saltanat kuruyor ve  bu cürümleri işlerken yine de sevap kazanıyor? Bugün Suud Prensi Selman, müçtehit olduğunu iddia edip, içkiyi, güzellik kraliçesi seçimini, diskoyu kısaca her türlü fısk ve fücuru Suud’un reel politiği adına serbest bırakırken “içtihat” ettiğini söylüyor. Selman da iki veya beğenmiyorsanız bir sevap kazanmış mı oluyor?

Bu tarihi miras, bugün bölgenin tüm zalim ve zorbalarına “dini/tarihi meşruiyet” tedarik etmektedir. Muaviye’nin yaptıkları cürüm değil de bir sevabı hak eden içtihat ise, bugünkü monarşiler, otokratlar ve diktatörler de cürümlerine bu türden “fetvalar/fıkhi cevazlar” bulabiliyorlar; nitekim dini kurumları ve saray uleması bu meşruiyeti tedarik etmekte hiç kusur etmiyorlar.

6. Muaviye’yi haksız yere savunurken “Evet, Ali haklıydı, ama” diyenler –belki iyi niyetli ve samimi olabilirler- lakin tutarlı değildirler. Tutarlı olmadıklarından o gün yaşasalardı, kendilerine şunu sorsunlar: “O gün yaşıyor olsaydım ben, Hz. Ali’nin ve Hüseyin’in mi, Muaviye ve Yezid’in safında mı yer alırdım?”

7. Bugün Ehl-i Sünnet adına mezhepçilik yapanlar ya cahildirler ya da kasıtlıdırlar. Çünkü Ehl-i Sünnet’in kurucu imamları (Ebu Hanife, İmam Şafii, Ahmed ibn Hanbel, İmam Malik) Muaviye ve Yezid’e zerre miktarı prim vermiş değildirler, aksine gerek Muaviye gerekse Emevi ve Abbasi iktidarlarına karşı Ehl-i beytin yanında yer almışlardır. Bu yüzden, yazı serisinde “Kurumsal Sünnilik” tabirini kullandım. Asıl doğru referans ve sahih isimlendirme “Kurucu İmamların Sünniliği”dir,  son yazıda bu konuyu ele alacağım, inşallah!


23 Nisan 2026 Perşembe

Bilim insanları Türkiye, Sırbistan ve Tunus örnekleri üzerinden Batı'yı eleştirdi: AB'nin "istikrarokrasi" çıkmazı Berfu Kargı+23/04/2026

Avrupa Birliği'nin (AB) "demokrasi ihracatçısı" vizyonundan saparak, göç ve güvenlik kaygılarıyla komşu ülkelerdeki otoriterleşmeye nasıl göz yumduğu yeni bir bilimsel araştırmayla ortaya kondu. Prof. Dr. Florian Bieber ve Dr. Cengiz Günay imzasını taşıyan araştırmaya göre; AB'nin Türkiye, Sırbistan ve Tunus'ta uyguladığı günübirlik "istikrar" politikaları, bu ülkelerdeki demokratik gerilemeyi dolaylı olarak destekliyor ve meşrulaştırıyor.

Bir dönem "demokrasi ve insan hakları" değerleriyle anılan Avrupa Birliği'nin dış politikası, son yıllarda artan göç dalgaları, terör tehditleri ve bölgesel çatışmaların (Suriye, Ukrayna, Gazze) gölgesinde büyük bir eksen kayması yaşıyor.

Graz Üniversitesi'nden Prof. Dr. Florian Bieber ve Avusturya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Direktörü Dr. Cengiz Günay tarafından kaleme alınan ve Taylor & Francis (tandfonline) platformunda yayımlanan bilimsel makale, AB'nin bu eksen kaymasını "İstikrarokrasi Tuzağı" (Stabilitocracy Trap) kavramıyla açıklıyor.

Araştırma; AB'nin Türkiye, Sırbistan ve Tunus gibi kilit ülkelerle kurduğu ilişkilerde demokrasiden ziyade "istikrarı" önceleyerek, bu ülkelerdeki otoriterleşme (otokratikleşme) süreçlerine nasıl alan açtığını çarpıcı örneklerle inceliyor.

"İSTİKRAROKRASİ" NEDİR?

Makaleye göre "İstikrarokrasi", AB'nin demokratik değerleri bir kenara bırakıp, sadece siyasi istikrar ve güvenlik (özellikle göçün durdurulması) karşılığında rekabetçi otoriter rejimleri desteklemesi veya onlara göz yumması anlamına geliyor. Bu ilişkide AB, otoriter eğilimli liderlerle parlamentoları ve sivil toplumu devre dışı bırakarak doğrudan "yürütme (liderler) düzeyinde" anlaşmalar yapıyor. Bu durum, söz konusu liderlere uluslararası bir meşruiyet sağlarken, ülkelerindeki demokratik kurumların içinin boşaltılmasını hızlandırıyor.

Araştırma, bu tuzağın nasıl işlediğini üç farklı model üzerinden (Türkiye, Sırbistan ve Tunus) analiz ediyor:

TÜRKİYE: GÖÇ ANLAŞMASI VE DEMOKRASİNİN GÖZDEN ÇIKARILMASI

Makalede Türkiye, AB'nin üyelik sürecini askıya aldığı ancak göçmen politikaları nedeniyle "vazgeçemediği" bir örnek olarak inceleniyor. 2000'lerin başındaki reform sürecinin ardından 2007'den itibaren başlayan kademeli otoriterleşme sürecinde AB'nin büyük ölçüde sessiz kaldığı vurgulanıyor.

Özellikle 2015'teki mülteci krizinin bir kırılma noktası olduğu belirtilen araştırmada, 2016 yılında imzalanan Göç Mutabakatı'na dikkat çekiliyor. Bu anlaşmanın ne Türkiye ne de Avrupa Parlamentosu'nun onayından geçtiği, tamamen liderler arası bir pazarlıkla yürürlüğe girdiği hatırlatılıyor. Makalede, AB'nin göçmenlerin Avrupa'ya geçişini engellemek uğruna Türkiye'deki medya baskılarına, tartışmalı yargı süreçlerine ve son olarak 2025'te İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması ile ana muhalefet partisine yönelik baskılara karşı sadece "derin endişe" bildirmekle yetindiği ve günübirlik çıkarları uğruna Türkiye'nin otokratikleşmesine zımnen destek verdiği ifade ediliyor.

SIRBİSTAN: LİTYUM VE KOSOVA UĞRUNA GÖZ YUMULAN İHLALLER

AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten Sırbistan ise "İstikrarokrasi"nin Balkanlar'daki en net örneği. Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić yönetiminde medyanın kontrol altına alındığı, seçimlerde ciddi usulsüzlüklerin yaşandığı Sırbistan'da otoriterleşme adım adım ilerlerken, AB süreci adeta dondurulmuş durumda.

Ancak AB Komisyonu, Kosova ile olan diyalog sürecinin bozulmaması ve bölgesel istikrarın korunması adına Vučić yönetimine yönelik eleştirilerin dozunu düşük tutuyor. Makalede verilen en çarpıcı örnek ise 2024 yılında imzalanan Lityum Madeni anlaşması. Sırbistan'da devasa çevre protestolarına neden olan Rio Tinto lityum projesine AB'nin (ve Almanya'nın) verdiği açık destek, Birliğin demokratik süreçler ve halkın taleplerinden ziyade kendi ekonomik ve stratejik (hammaddelere erişim) çıkarlarını öncelediğinin kanıtı olarak sunuluyor.

TUNUS: ARAP BAHARI'NIN BAŞARI HİKAYESİNDEN TEK ADAMLIĞA

2011 Arap Baharı sonrasında AB'nin bölgedeki tek "demokrasi başarı hikayesi" olarak lanse ettiği Tunus da İstikrarokrasi tuzağına düşen ülkelerden. Makaleye göre, AB'nin Tunus'a sağladığı milyarlarca euroluk fonlar demokratik kurumları güçlendirmekten ziyade, göçü ve terörü engellemek amacıyla güvenlik bürokrasisini fonlamaya dönüştü.

Cumhurbaşkanı Kays Said'in 2021'de parlamentoyu feshederek yönetime el koyduğu "yürütme darbesi" sonrasında bile AB'nin tepkisi çok cılız kaldı. Hatta 2023 yazında AB ile Tunus arasında göçün engellenmesine yönelik imzalanan Mutabakat Zaptı (MoU), AB'nin demokrasiyi tamamen rafa kaldırıp Tunus'taki otokratik rejimi resmen meşrulaştırdığı bir belge olarak tarihe geçti.

SONUÇ: AB KENDİ BİNDİĞİ DALI KESİYOR

Bieber ve Günay'ın araştırması, AB politika yapıcılarına çok net bir uyarıda bulunuyor: Kısa vadeli çözümler (göçmenleri sınır dışında tutmak, bölgesel çatışmaları dondurmak, kritik madenlere erişmek) için sivil toplumu ve parlamentoları devre dışı bırakarak otokrat liderlerle kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalar sürdürülebilir değil.

Bu "İstikrarokrasi" yaklaşımı, hem AB'nin küresel çapta savunduğu normatif değerlerin inandırıcılığını yok ediyor hem de Birliği otokrat liderlerin şantajlarına ve iyi niyetine bağımlı hale getirerek Avrupa'nın stratejik hareket alanını daraltıyor.

22 Nisan 2026 Çarşamba

Savaşın Safları-2: ‘Dine karşı din’ Prof. Dr. İlhami Güler+21/04/2026

Merhum İranlı sosyolog Ali Şeriati, -Aydınlanma sonrası hariç-, tarih boyu savaşların asıl dinamiğinin, “Din” ile “Dinsizlik” savaşı değil; “Dine Karşı Din” savaşı olduğunu iddia eder (Ali Şeriati. Dine Karşı Din. Çev: Doğan Öztürk. Ank. 2024). Tevhit-Vicdan Dinine karşı: 1- Aleni Çok Tanrıcılık/Paganizm, Şirk, Totem-Tabu, Mana, Ruhlar. 2- Tek Tanrıcılığa sızan “Gizli Şirk Dini”: Heva (arzu) ve Şeytani İstiğna. Şeriati, bu “Karşı Din”e örnek olarak Hz. Musa’nın vazettiği dine karşı gizli şirk olarak tezahür eden Ferisileri; Hz. İsa’nın vazettiği Havarilerin İseviliğine karşı Ruhbanlığı/Kiliseyi; Hz. Muhammed’in vazettiği “Asr-ı Saadet/Hulefa-i Raşidin” döneminde yaşanan İslam’a karşı, Emeviliği, Şia’nın kendi tarihinde de Ali taraftarlığına karşı Safavileri örnek olarak verir (Ali Şeriati, Ali Şiası- Safavi Şiası. Çev: Prof. Dr. Hicâbi Kırlangıç. Ank. 2024).

İran’a yapılan son saldırıyı, -asıl olan iktisadi-siyasi saikleri saklı tutarak-, dinsel açıdan, genel olarak Yahudillik ve Hristiyanlığın İslam’a saldırısı olarak mı; yoksa, Şeriati’nin dediği gibi, Tevhid- Ahiret ve Vicdan dinine karşı, Gizli Şirk Dininin (Heva ve Şeytani İstiğna/Tağutluk) saldırısı olarak mı yorumlamak gerekir? Bence ikincisi. Savaşta teolojik kavram ve sembollerin kullanılması, mazlum cenahta (İran) içtenlikli; zalim cephede (İsrail-ABD) işlevseldir.

Şia -“İmamet” mitolojik teolojisini dışarda tutarak-, Hz. Ali ve Muaviye savaşındaki Ali’nin haklılığını; Yezit ve Hüseyin arasında yaşanan savaşta (daha doğrusu katliamda) da Hüseyinin mazlumiyetini/şehadetini yani “Vicdanı/hakkaniyeti” temsil ettiğine inanır. Şiilik, bu iki şehadeti/ölümü ve acıyı “Yas” olarak tutan/teolojikleştiren ve “Mersiye”ler ile unutmayan, sürekli dile getiren, yaşatan bir dinsel bilinçtir.

Bugünkü savaşın/saldırının taraflarından İsrail/Siyonizm, Hz. İsa’nın: “Sizi gidi yılanlar! sizi gidi engerekler soyu! cehennem cezasından nasıl kurtulacaksınız” dediği (Matta-23/33) Ferisilerin çağdaş temsilcileridir. Tanrı’ya (Yahwe) bir türlü teslim olmayan; Ahiret’e inanmayan/güvenmeyen (2/96), kendilerini, Tanrı’nın gözdeleri ve “seçilmiş ırk” olarak gören ırkçı (İbrani) heva ve şeytani istiğnanın somutlaşmış halidir (Gizli Şirk). Tarih boyu varlığını koruyan Muvahhit-vicdani Museviliğin (örneğin: Hazar Türkleri-Habeşliler/Falaşlar) bu “Karşı Din” ile hiçbir ilgisi yoktur. Kur’an’da oğluna yaptığı öğütleri iktibas edilen Lokman (31/12-19), muhtemelen, Habeşistanlı bir “Musevi” idi (Mevlâna Muhammed Ali, Kur’an-ı Kerim Tercümesi ve Meali. çev: Ender Gürol. Ohio (U.S.A). 2008. S. 775).

Diğer saldırgan ortak ABD-Evangelikler’e gelince; onların da, ne Hz. İsa’nın vazettiği İsevilik; ne de Kilisenin vaz ettiği Katoliklik ve Ortodoxluk ruhu ile bir ilgisi yoktur. Siyonistler tarafından ayartılan ve “Dolar” dolayımı ile Tanrı’yı kendilerine –hâşâ- “Gardiyan” (Doların üzerine yazdıkları: “We Trust In God” sözü bunu ifade eder) olarak görmeye çalışan bu zevzekler/meczuplar, “Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak” için, yeryüzünde fesat çıkarıyorlar. Kur’an, Peygamberliği Hz. Muhammed ile “mühürlemiş” iken (33/40); bu kapıyı açmaya zorlayan “Mesih-Mehdi-Deccal”, “Armageddon” ve “Nüzul-i İsa” mitolojisi, her üç dine de tekrar musallat olmuş durumdadır. Oysa, vicdanın tezahürü olarak Katolik İspanya, İran’dan yana tavır koyarken; Katolikliğin merkezi “Vatikan/Papa”, Barış için dua etmeyi tercih etti. Ortodox Rusya ise, -çıkarları gereği de olsa- İran’ın arkasında duruyor.

Sünni Araplara gelince (Suud ve Körfez Krallıkları), Petrolü ve Parayı (Dolar) keşfettikten sonra, Emevi ruhuna (Karşı Din-Heva-Şeytani İstiğna) uygun olarak İsrail-ABD safında yer aldılar. Yemen-Umman, Kuzey Afrika, Irak ve Suriye Arapları, hiç olmazsa “tarafsız” kaldılar. Pakistan ve Türkiye Sünniliği ise, “Arabulucu/Barış” çabaları gösteriyor.

1-KARAKTER ANALİZİ

Tarafların önderlerinin yüzlerinden de bu savaşın karakterini okumak mümkündür: Bir tarafta yüzlerinden meymenet/masumiyet/ruh/asalet akan Ali Hamaney, Laricani, Pezeşkiyan, Arakçı…; diğer tarafta meymenetsiz, mendebur, maymun suratlı (“Kûnû kiredeten hasiin: Alçak maymunlar olun”. 2/65) müstağni/şeytani suretler: Netenyahu ve çömezi Trump.

Savaş boyunca İranlı Müslümanlar, ölüme meydan okuyarak “Her yer Kerbela, her gün Aşûre” sloganları ile sokaklara dökülürken; ölümü, hiçliğe karışmanın kapısı olarak gören İsrailliler, sığınaklara doluştular. Hedef seçmede de aynı asaleti ve rezaleti/hoyratlığı/vahşeti görmek mümkündür. İran, askeri-ekonomik hedef seçerken; ABD-İsrail, çocukları öldürdü ve Üniversite vurdu. Köprüleri vuracaklarını söyleyen ABD-İsrail Şeytanlarına (Tağut) karşı, İran halkının –ölümü göze alarak- köprüleri tutması, muhteşemdi. Bombardıman harabelerinde sanatını icra eden İranlı genç müzisyen ve kameralar önünde viski içip sesli yellenen Amerikalı bürokrat; İran medeniyetini yok edip Taş Devrine döndürme söylemi/barbarlığı…

2-SONUÇ

Bu savaşın çıkışını da nihai kaderini de belirleyecek olan, insanların “ölüm”den sonrası hakkındaki düşünce veya inançlarının karakteridir. Ölüm, Tevhit-Vicdan dininde ebedi yaşam olan “Ahiret”e açılan bir “Kapı”dır. “Şehadet” yani “haklı” olduğu halde öldürülmek ise, -ödül olarak- “Cennet”e açılan kapıdır. Heva ve Şeytani İstiğna, yani “Karşı Din”de ise, -“inanç” olarak var olsa da-; “Hesap Günü” olarak “iman” edilen ahlaki bir kategori değildir: “…Kıyametin kopacağını sanmıyorum; -velev ki Rabbime döndürülsem bile-, benim için güzel şeyler vardır…” “Kendine zulmeden, bahçesine girince: “Bunun sonsuza dek yok olacağına inanmıyorum; kıyametin kopacağını da sanmıyorum; -Rabbime döndürülsem bile-, daha iyi bir sonuç bulurum.”(18/35-36). Evangelik Trump ve Yahudi Netenyahu’nun “dindar” pozisyonları, aynen böyle değil mi? ”Gizli Şirk/Karşı Din”, Müstağni/Şeytani insanın, “Tanrılık” taslamanı olarak Tanrı’yı kandırma girişimidir.

İranlı Şiilerin direnişinin saiki ise: “Başlarına bir musibet gelince: “Biz, Allahtan geldik; Allah’a döneceğiz” (2/156) demektir. Tanrı ve Ahiret “İnanç”ı, -öz-Araplarda (Suud-Körfez) olduğu gibi-, “ölü” hükmündedir. Sahih/hakiki bir “İman”a dönüşmediği için; ahlak, aksiyon, amel yaratamıyor; işbirlikçilik doğuruyor.

 

*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

17 Nisan 2026 Cuma

Akif’in terazisinde Abdülhamid Yusuf Tosun+16/04/2026

''Tarih okumak, araba süren kişinin arada bir ihtiyaç oldukça dikiz aynasına bakması gibidir. Unutmayalım ki ön cam, dikiz aynasından yüz kat büyüktür. Ön cama bakıp araba sürmesi gereken bir sürücü sürekli dikiz aynasına bakarsa arabayı ya duvara çarpar ya da bir kayaya bindirir.”(1)

Hüseyin Çelik’in Sultan Abdülhamid’i anlattığı kitabının önsözünde tarihle ilgili yapmış olduğu bu benzetme, Türkiye’de tarih ile kurduğumuz problemli ilişkiyi özetliyor bir bakıma. Geçmişe bakılmadan yol alınmaz, fakat bütün dikkatini dikiz aynasına veren bir sürücünün akıbeti de, ne yazık ki bellidir. Şu bir gerçektir ki, tarih, dünle ilgilidir, bugüne ibret verir ve geleceğin şekillenmesine katkı sunar. Onu bir hesaplaşma kürsüsüne ya da hamaset sahnesine dönüştürdüğümüzde hem geçmişi hem bugünü ıskalamış oluruz. Sultan Abdülhamid etrafında dönen tartışmalar da ekseriyetle böyle bir zeminde yürümüş ve zamanla bir yanda “Kızıl Sultan”, diğer yanda “Ulu Hakan” indirgemeci yaklaşımıyla tartışılagelmiştir. Şevket Süreyya Aydemir’in 1970’lerde basılan Enver Paşa isimli kitabının birinci cildinde Abdülhamid dönemi anlatılırken tam da ifade etmek isteğimiz bu yaklaşım dile getirilir:

“İki tane Abdülhamit var. Bunun biri; hayatının karanlık muhasebesi 10 Şubat 1918’de kapanan, hayata gözlerini yuman, Sultan İkinci Abdülhamit’tir.

Bir de, bir başka İkinci Abdülhamit var: Birtakım insanların, birtakım hayal oyunlarıyla şimdi yaratmak istedikleri, fakat gerçeklerle tek ilgisi olmayan bir masal adamı! Bir ulu padişah!..” (2)

Son yarım asırdır yaşadıklarımız bu yaklaşımı belirgin bir şekilde ortaya koyar niteliktedir. Her ne kadar sloganlar karmaşık tarihsel gerçekliği basitleştirir gibi gözükse de Sultan Abdülhamid devri, basit sıfat ve sloganlarla açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır. Söz konusu katmanları açmak için o dönemin mercek altına alınıp derinlemesine irdelenmesine ihtiyaç vardır.

İSTİBDAT GÖLGESİNDE BİR İMPARATORLUK

13 Nisan 1909’da yaşanan 31 Mart Vakası’nın ardından, 27 Nisan 1909’da meclis kararı ve hal fetvasıyla tahttan indirilen Sultan Abdülhamid’in, diplomatik ustalıkla 33 yıl imparatorluğu ayakta tutma sürecinde yaptığı eğitim reformları, demiryolu ağı ve borç yönetiminin yanı sıra aynı dönemde jurnal sistemi ve sansürle siyasal katılımı daralttığı da bir vakıadır. Bu nedenle kendi döneminde hem de kendinden sonraki dönemlerde birçok yazar, şair ve özellikle de tarihçi tarafından acımasızca eleştirilmekten kurtulamamıştır. Keskin eleştiri ve tespitleriyle bunların başında Şevket Süreyya Aydemir gelir. Ona göre Abdülhamid devri (1876-1908), Osmanlı İmparatorluğu’nun yalnızca kaçınılmaz çöküşünün devamı değil, aynı zamanda son umut olarak görülen Tanzimat çabalarının da iflasıdır. Bu süreçte devlet kurumları zayıflamış, itibarını yitirmiş ve imparatorluk adeta yalnızca harita üzerinde varlığını sürdüren bir yapıya dönüşmüştür. Aydemir, bu genel çözülmeyi Abdülhamid’in yönetimiyle özdeşleştirerek, imparatorluğun cehalet içinde giderek içten boşaldığını, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını kaybettiğini, ordunun ve donanmanın çökertildiğini ve devletin artık tedavi edilemez bir çöküş sürecine girdiğini savunur. (3)

Öte taraftan Aydemir’in aksine Abdülhamid dönemini yere göğe sığdıramayan yazar-şair ve tarihçiler de bir hayli fazladır. Mesela geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan İlber Ortaylı, Sultan Abdülhamid’i 19. yüzyılın en büyük diplomatlarından biri, son derece zeki ve dirayetli bir devlet adamı olarak değerlendirir. Onu aynı zamanda bir “diplomasi dehası” ve döneminin hükümdarları arasında öne çıkan bir lider olarak görür. Konuşma ve yazılarında Abdülhamid’in özellikle eğitim, dış politika ve kültür alanlarında modern adımlar attığını öne çıkarır. Hatta onun Avrupa siyasetini yakından takip eden, sanata ilgi duyan ve zanaatkâr yönü de bulunan çok yönlü bir şahsiyet olduğunu da belirtir. Ortaylı, Sultan Abdülhamid’in eğitim alanında açılan modern okullarını, İslam dünyasına yönelik politikalarını ve zor bir dönemde devleti ayakta tutma çabalarını öne çıkarırken, kanunlara bağlı, kitlesel şiddetten kaçınan bir yönetim tarzına sahip olduğunu da ifade eder. Daha önemlisi tartışmalı da olsa Latin harflerine geçişi düşünecek kadar ileri görüşlü olduğuna dikkat çeker. (4)

Görüldüğü üzere tarihçilerin dikiz aynasından Sultan Abdülhamid dönemi, hem yoğun sansürün, jurnal mekanizmasının ve güvenlik siyasetinin kurumsallaştığı bir dönem hem de çökme ile yüz yüze gelen bir imparatorluğu ayakta tutma çabası olarak görülür. Ancak tarih hiçbir zaman tek boyutlu olarak ilerlemiyor. Öyle ki Sultan Abdülhamid’i deviren İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarında yaşanan olaylar, ağır yenilgiler ve imparatorluğun dağılması, bazı çevrelerde Abdülhamid dönemine dönük bir mukayese doğurmuştur. Fakat bu tür bir mukayese, tek başına bir haklılık da üretmez. Aynı mantık Abdülhamid’in istibdadını da Meşrutiyet’in/Cumhuriyet’in sorunlarını da haklı çıkarmaz. Sonraki felaketler, önceki uygulamaları otomatik olarak meşrulaştırmamalı.

BİR KÜLTÜN İNŞASI

Sultan Abdülhamid algısı geçen yüzyıl boyunca akademik tarih çalışmalarından ziyade edebî ve ideolojik metinler üzerinden şekillenmiştir. Özellikle Necip Fazıl Kısakürek’in Ulu Hakan Abdülhamid Han kitabı, Sultan Abdülhamid’i zamanla güçlü bir sembole dönüştürmüştür. Özellikle de İslamcı-muhafazakâr kesimin zihin dünyası daha çok tepkisel olarak ve de ideolojik saiklerle bu fikirler çerçevesinde şekillenmiştir. Yapılan bu tohumlama zamanla siyaset sahnesinde de filiz vermiş ve bir rol model olarak benimsenmiştir. Oysa Necip Fazıl’ın bu eseri, tarihsel bir analizden çok Kemalizm’e tepki olarak geliştirilen bir karşı-ideoloji inşasıdır. Nitekim 1940’ların sonundan itibaren Büyük Doğu sayfalarında şekillenen bu örgü, 1960’lardan sonra popüler tarih yazımında Kadir Mısıroğlu gibi isimler üzerinden kitleselleşmiş ve akademik mesafeden uzak, duygusal bağlılığa dayalı bir Abdülhamid kültü oluşmuştur. Romantikleştirilmiş bu örgü, zamanla Abdülhamid’i tarihsel bağlamından koparıp idealize eden modern politik bir söyleme, yani “Hamidizm” diyebileceğimiz bir çizgiye evirmiştir. Dönemin konjonktürü bu külte bir alıcı kitlesi kursa da Aydemir’in ifade ettiği “Masal Adam” ve “İdeolojik Maskot” olmaktan öteye geçememiştir. Kimi zaman yapılan eleştiriler “sadakatsizlik”, sorgulamalar ise “ihanet”le eşdeğer tutulmaya başlanmış, ancak zamanla sermayenin tükenme sinyalleri vermesiyle birlikte kısmen de olsa tabular kırılmış ve sessiz de olsa “kült” anlayışı sorgulanıp tartışılır hale gelmiştir. Konu, gelecekte de çokça konuşulup tartışılacağa benziyor.

Oysa tarihî şahsiyetleri kutsallaştırmak/tabulaştırmak, ötekileştirmek de aynı derecede sorunludur. Her iki yaklaşım da nesnel anlamayı, anlamlandırmayı ve geçmişten ders çıkarmayı engeller.

ÂKİF’İN ADALET TERAZİSİ

Zaman zaman alevlenen bu ve benzeri tartışmaların en dikkat çekici boyutlarından biri, Mehmet Akif’in Abdülhamid’e bakışı olmuştur. Çünkü tartışmayı harlamak isteyen isteyen kesimler ekseriyetle bu örnek üzerinden yürümüşlerdir. Biliyoruz ki Âkif’in en belirgin karakteri, haksızlık karşısındaki tavizsiz duruşu olmuştur. Onun için asıl mesele şahıs değil, ilkedir.

Asım’da yer alan şu dizeler, bu ahlâkî tavrı açıkça ortaya koyar:

“Bir adam dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,

Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,

İnkıyâd eyleyecek yerde tutup kıysa ona,

O mücâhid yazılır tâ şühedânın başına.”

Bu dizeler, bir “karakter beyanıdır”. Âkif, o günün şartlarında baskıcı olarak gördüğü bir yönetime karşı sözünü esirgememiştir. Abdülhamid’e yönelik eleştirileri de bu çerçevede olmuştur genellikle.

Mehmet Akif, İstibdâd şiirinde “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!” şeklinde kullandığı sert ve sarsıcı dil ile yalnızca bir dönemi eleştirmekle kalmaz, aynı zamanda hürriyetin bastırılmasına duyduğu derin tepkiyi de dile getirir. Nitekim şiirin istibdat günlerini anlatan diğer mısralarında da hayatın neşesini yitirdiği, toplumun içine çöken karamsarlığın adeta kolektif bir ruh haline dönüştüğü görülür. Böylece Akif’in dönem eleştirisinin, belirli bir şahsın ötesine geçerek, zulüm üreten her türlü yönetim anlayışına karşı ahlaki bir duruşun ifadesi hâline geldiğini görüyoruz.

Nitekim İttihat ve Terakki’ye katılırken “bila kayd u şart itaat” ifadesine karşı çıkması, onun mutlak itaati reddeden mizacını gösterir: “Ben Cemiyet’in yalnız emr-i marufuna biat ederim.”

Kısacası onun için ölçü, şahıs değil hep adalet olmuştur.

TON DEĞİŞİMİ Mİ, MUHASEBE Mİ?

Âkif’in ilerleyen yıllarda kullandığı bazı ifadelerin, daha yumuşak bir tona işaret ettiğini görüyoruz. Özellikle Safahat’ın Âsım bölümünde yer alan şu meşhur dizeler dikkat çekicidir:

“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?

Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.

Nasıl da kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş:

Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”

Yumuşak bir tona işaret eden bu dizeler kimilerince “geri adım” ya da “pişmanlık” olarak yorumlanmıştır. Oysa burada görülen şey, kişisel bir pişmanlıktan ziyade tarihsel bir muhasebedir. İmparatorluğun çöküş süreci –Meşrutiyet’in hayal kırıklıkları, Balkan yenilgileri, I. Dünya Savaşı, işgaller ve nihayet Cumhuriyet’in kuruluşu– birçok aydını kendi geçmiş pozisyonlarını yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır. Lakin kanaatimize göre Akif’in bu yumuşak gözüken tonu, mutlak bir fikir değişikliği değil, yaşanan acı tecrübelerin ardından yapılan dengeli bir değerlendirmedir.

Akif’in yaşadığı döneme bir bütün olarak baktığımızda, onun Sultan Abdülhamid’le şahsi hiçbir husumetinin olmadığını hatta ömrü boyunca onunla hiç yüz yüze gelmediğini de görürüz. Her iki şahsiyetin de İttihad-ı İslam idealini önemli bir ufuk olarak gördükleri aşikârdır. Ancak bu ortak payda, yöntem ve özgürlük anlayışındaki derin farkları ortadan kaldırmaz. Sultan Abdülhamid devlet güvenliği ve diplomasi refleksiyle hareket ederken, Akif’in daha çok ahlaki itiraz, hürriyet ve adalet merkezli bir dil kullandığını görürüz. Dolayısıyla her ikisini “birbirine muhalif değil, hedef birliği içinde farklı yöntemler seçen” şahsiyetler olarak görmek, hem onları ve dönemlerini doğru okumamızı sağlar hem de tarihsel gerilimi daha yumuşatır. İşte yukarıda ifade ettiğimiz Akif’in adalet terazisi burada devreye girer. (5)

BİR KUŞAĞIN ORTAK TRAJEDİSİ

Bu tavır, yalnızca Âkif’e özgü de değildir. Dönemin diğer aydınlarında da benzer yaklaşımı görürüz. Mesela Mustafa Sabri Efendi, Elmalılı Hamdi Yazır, Said Nursi gibi isimler de II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan bu çalkantılı süreçte hem Abdülhamid devrini hem de sonrasını bizzat yaşamışlardır. İmparatorluğun dağılması, savaşlar, işgaller ve yeni rejimin inşası gibi sarsıcı olaylar, ister istemez bir iç hesaplaşmayı beraberinde getirmiştir. Ancak bu hesaplaşma, genellikle “yanılmışız” itirafından ziyade “şartlar içinde ne yaşandı, ne yapılabilirdi?” sorusuna odaklanmıştır hep.

Elbette Rıza Nur gibi pragmatik ve konjonktüre göre pozisyon değiştiren isimleri bu genel çerçeveden ayrı tutmak gerekir. Fakat ekseriyetle tablo, bir savrulmadan çok adalet terazisinde bir muhasebedir. Bu muhasebe, kişisel duygu değişiminden çok, tarihsel bir bilinçlenmeye işaret eder. Aynı kuşak, hem Abdülhamid’in güvenlikçi siyasetini hem de onu izleyen dönemin büyük yıkımını tecrübe etmiştir. Dolayısıyla değerlendirmeleri, tek bir döneme duyulan özlem ya da öfke üzerinden değil; iki tecrübenin karşılaştırılması üzerinden şekillenmiştir genellikle.

Bugünden bakıldığında bu tavır bize önemli bir ölçü sunar. Tarihî şahsiyetler ve dönemler hakkında hüküm verirken sloganlara değil, adalet terazisinde yaşanmış tecrübeye kulak vermek gerekir. O kuşak, büyük kırılmaların ardından geçmişi yeniden tartmış ve anlamaya çalışmıştır. Bu yaklaşım, bugünün kutuplaşmış tarih-siyaset tartışmalarına da ders niteliğindedir. Aynı zamanda bugün tekerrür eden fikri ve siyasi kabızlık halinin aşılmasında da önemli bir örneklik teşkil eder. Çünkü merhum Akif’in dediği gibi:

“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

ETİKETLERİN ÖTESİNE GEÇMEK

Bugün Abdülhamid tartışması bize, ülkemizde tarihin çoğu zaman günün ideolojik ihtiyaçlarına göre yeniden üretildiğini gösteriyor. Oysa tarih, kimlik inşa malzemesi olmaktan çıkarılmadıkça sağlıklı bir zemine oturamaz. Ne “Kızıl Sultan” ifadesi hakikatin tamamını anlatır ne de “Ulu Hakan” sıfatı yeterlidir. Kabul edelim ki Sultan Abdülhamid, korkuları olan, tehdit algısıyla hareket eden, diplomasiyle zaman kazanmaya çalışan, fakat aynı zamanda özgürlükleri daraltan bir hükümdardır. Onu anlamak için bu çelişkileri de birlikte görmek, değerlendirmelerimize almak gerekmez mi?

Tarih, taraf tutmaktan çok ibret almayı gerektirir. Geçmişi putlaştırmak da toptan mahkûm etmek de bugüne bir şey kazandırmaz. Asıl mesele, o tecrübenin içindeki dersleri ayıklayabilmektir. Âkif’in terazisi, bugün hâlâ tarih tartışmalarımızın en eksik aletidir.

Belki de en sağlıklı tutum, Abdülhamid’i ne kutsal bir kahramana dönüştürüp tabulaştırmak ne de ötekileştirip Kızıl Sultan’a dönüştürmektir. Onu, bütün karmaşıklığıyla anlamaya/anlamlandırmaya çalışırsak belki de o zaman dikiz aynasına bakarken ön camı da ihmal etmemiş oluruz.

KAYNAKÇA

1- Sultan Abdülhamid, Hüseyin Çelik, Alfa Yayınları, S:8

2-Enver Paşa, Şevket Süreyya Aydemir, Remzi Kitabevi, S:107

3-age, S:123

4-İmparatorluğun Son Nefesi, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Timaş Yayınları

5- Bizim Akif, Yusuf Tosun, Çıra Yayınları, S:67

YUSUF TOSUN

İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü mezunu olan Tosun, Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde yüksek linsans yaptı. Yazın dünyasına deneme, öykü, mektup, günlük, biyografi türlerinde katkıda bulunmuştur. Birçok sivil toplum kuruluşunda aktif görevi bulunuyor ve Anadolu Yazarlar Birliği Genel Başkanı.

16 Nisan 2026 Perşembe

MUAVİYE’NİN AMEL DEFTERİ Ali Bulaç+13/04/2026

Muaviye’nin “amel defteri” kapandığından suçun tespiti, cezanın takdiri ve infazı Allah’a ve Ahiret Günü’ne kalmış bulunmaktadır. Biz, bu cürümlerin bize nasıl tarihsel bir miras bıraktığı ve bugünkü İslam dünyasının sosyo-politik ve ahlaki tutumu üzerinde ne türden bir etkiye sahip olduğu konusuyla ilgiliyiz.

Kullandığım terminolojide maddi suç ve manevi günahı “cürüm” kavramıyla ifade ettiğimden, Muaviye’nin aşağıda sıralayacağım 15 cürmünden yerine göre bir kısmı müeyyidesi dünyevi ve maddi suçlar, bir kısmı manevi/ahlaki günahlar kategorisine girer.

1. Saray ve debdebe: Muaviye aristokrat bir aileden gelmeydi, zenginliği, gösterişi, yani Kur’an-ı Kerim’in kınadığı tefahuru ve tekasürü (Hadid, 20; Tekasür, 1) severdi. Daha Hz. Ömer zamanında bile gösteriş ve debdebeli hayatı dikkat çekmişti, hatta bir keresinde Şam’ı ziyaret eden Hz. Ömer, “Bakıyorum, Bizans meliklerine benzemişsin” deyince, “Ey Mü’minlerin Emiri, ben sınırda görev yapıyorum, Bizans’a karşı itibarımızı koruyorum,” mealinde savunma yapmıştı. Saray kültürünü Bizans’tan ilk ithal eden Muaviye olmuştur, sonraları Abbasiler, Safeviler, Osmanlılar İran ve Mısır saraylarını ekleyip bu kültürü devam ettirdiler.

2. Ebuzer el Gıfari’nin muhalefeti: Bu durum tahmin edileceği gibi ilk nesil Müslümanların hoşuna gitmez ve içlerinde bu konularda tavizsiz Ebuzer el Gifari’nin yüksek sesle itirazına ve muhalefetine yol açar. Ebuzer, Muaviye’ye iki noktada itiraz eder:

a) Asırlar sonra ortaya çıkacak kapitalizmin ilk nüvesi olan “Kenz”e karşı çıkması. Kenz altın ve gümüşün üst üste biriktirilmesi, servet ve tekasür sevgisi. Muaviye, ilgili ayetin (Tevbe, 34-35)  gayrımüslimler için indiğini söylese de Ebuzer bunun Müslümanlar için de hüküm taşıdığını söyler. (Geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir, III, 513-517; Ali Bulaç, “Modern İktisadın Ruhu Kenz”, The Turkish Post 1-2, 01-04. 06. 2025)

b) Ebuzer Muaviye’nin saray inşa etmesine karşı çıkar ve yüzüne şöyle der: “Sarayda yaşamak haramdır. Eğer sarayı Beytülmal’den yaptırmışsan haram iş işlemişsin, kendi cebinden yaptırmışsan yine israf olduğundan haramdır.”

Muhalefet ve itirazlar durmayınca Muaviye, Ebuzer’i Hz. Osman’a şikayet eder. Bunun üzerine Halife Osman, Ebuzer’i başkente çağırır, onu Rebeze denen çöle sürgün eder. Hz. Osman’ın yapması gereken şey, Ebuzer gibi dev bir sahabiyi haklı bulup saray ve gösteriş kültürünü İslam’a sokan Muaviye’yi uyarması veya  en doğrusu görevden almasıydı. Ebuzer, sürgün yeri çölde karısıyla yalnız başına vefat eder, cenazesini kaldıracak kimse bulunmaz, tesadüfen geçen bir kervan onu tanır, hayıflanarak defnederler.

3. Kan davası peşinde koşması – Cahili kabile asabiyeti: Hz. Peygamber, İslamiyet’i bir sosyo-politik model olarak hayata geçirmek isterken Arapların kadim kabile geleneği ve “mevali” kurumundan istifade etti. Kabile geleneği çift kutuplu bir sosyal yapıdır. Hz. Peygamber, kabilelerin nesep asabiyetini terk edip sebep asabiyeti (yüksek ahlaki hayat, adalet ve iyilik amaçlı dayanışma) üzerinde bir araya gelmelerini istiyordu. Kabile pratiğinde;

a) Suçlular korunur, kan bedelleri ödenir,

b) Kan davası güdülür,

c) Çapulculuk, yağma, baskın kabile gelirinin belli başla kaynakları arasında yer alırdı.

Hz. Peygamber (s.a.), bunları toplumsal hayattan işlevsiz hale getirmek istiyordu. “Suçlular korunmaz” ilkesini getirdi ama diyet ödemeyi devam ettirdi, kan davalarını, çapulculuğu ve yağmayı yasakladı.

Ama pek de kolay olmayacaktı. Çünkü derin bir geçmişe ve köklü duygu ve hatıralara dayalı kabile asabiyetinin tekrar uyanması, birliği ve ekonomik/maddi kaynakların belli ölçüler dahilinde adaletlice bölüştürülmesi ilkesinin terkedilip tekrar yağma ve çapulculuğa, kan davalarına dönülmesi tehdidi bütünüyle sona ermiş değildi.

Hz. Peygamber, muazzam bir iş başarmıştı, kabileleri isimleri ve unvanlarıyla tek tek zikrederek Medine Sözleşmesi’nin kurucu aktörleri kıldı (Md. 1-24), merkezi bir kamu otoritesi oluşturdu, çöl hayatı yaşayan insanları Medinetü’n Nebi’de medenileştirmeye çalıştı.

Hz. Osman’ın katliyle Muaviye, “Ali katilleri koruyor”, hatta kendisi asli faillerdendir imasında bulunarak kabile hamiyetine kalkıştı. Osman’ın kanlı gömleğini mızraklara asarak şehir şehir dolaştırdı, aşiret ve topluluklarda cahiliyeden kalma kan davası duygularını tahrik edip intikam duygularını alevlendirdi.

4. Haksız suçlamalar: Geliştirdiği söyleme göre Ali, Osman’ın katillerini koruyor, kısas hükmünü yerine getirmiyordu. Muaviye, Osman’ın kanına sahip çıkmak suretiyle artık “lider benim” mesajını veriyordu. Kadim kabile geleneğine göre, birinin kanına sahip çıkıp kan davası güden o kabilenin liderliğine aday olmuş demektir, kabile bileşenlerinin tümü onun etrafında toplanmalıdır. Ali’nin  yönetiminde –Hz. Osman’ınınki gibi- diledikleri tasarrufta bulunmayacağını düşünen eşrafa, görevden alınma korkusu içindeki valilere mektuplar yazarak kendisi halife olursa onları taltif edeceğini vadinde bulunuyor, onları satın alıyordu.  Hz. Ali’nin kardeşi Akil’i bu amaçla ordu komutanı yaptı.

5. Meşru kamu otoritesine isyan (baği): Şüphesiz meşru halife Hz. Ali’ydi. Seçimle iş başına gelmiş, biat almıştı. Muaviye ise Ali’nin valisiydi, Ali’nin halifeliğini tanımıyordu. Bizim tarihte gelişen fıkhımıza göre, meşru halifeye başkaldıran, silah kullanan kişi ve kişiler bağiydir. İmam Şafii’ye göre de Muaviye bağiy idi. Bağî fıkıhta mücerret bir hüküm değildir, bağyedenin Müslüman ve gayrımüslim olması fark etmez. Hz. Ebu Bekir’e göre, merkezi otoriteye silahla başkaldıranlar, Müslüman olduklarını beyan ettikleri halde zekat (vergi) vermeyi reddedenler de mürteddirler, mürtedlere karşı savaşılır. Hz. Ömer “La-lilahe illallah deseler de mi”, diye itiraz etmişse de Hz.  Ebubekir’in içtihadına uymuştur. Kişisel din değiştirene silah (şiddet ve terör) kullanmadığı müddetçe dokunulmaz, temel hakları ihlal edilmez. Bağinin meşru Halifeye silah kullanıp başkaldırması büyük hukuk ihlali olduğundan, Halifenin onunla savaşması görevidir. Bu hükme göre, meşru otoriteye silahla baş kaldırdığından Muaviye bağiy idi. Eğer Şeyheyn zamanında isyan etseydi, her ikisi ona karşı mürted olarak savaş açarlardı.

6. Kur’an ayetlerinin istismarı: Sıffin savaşının en kritik anında Arap dâhilerinden  Amr bin As’ın önerisiyle Muaviye Kur’an ayetlerini mızrakların ucuna taktırdı, böylelikle tam yenilecekken, durumu lehine çevirdi. Amr bin As, dahi seviyesinde zeki idi ama akıllı değildi, akıllı olsaydı seçimle işbaşına gelen Ali’ye itaat eder, bir baği ve isyancıya hizmet etmezdi. Bu, tarihte Kur’an-ı Kerim’in, gayrımeşru siyasi amaçlarla istismar edildiği ilk örnektir.

7. Ammar bin Yasir’in ölümünden sorumlu tutulması: Ammar bin Yasir, Sıffin savaşında hayatını kaybetti, hakkında Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilir: “Ammar’ı asi ve baği bir topluluk öldürecek”. (Mustafa Fayda, Ammar bin Yasir, DİA.) Bu hadis kendisine hatırlatıldığında Muaviye’nin savunması şöyle olur: “Biz Ammar’ı öldürmedik, öldüren Ali’dir. O bize karşı savaşmasaydı Ammar öldürülmezdi. Ali, Ammar’ı getirip kılıçlarımızın önüne attı.” Bu boş polemiğe Hz. Ali şöyle cevap verir: “Bu muhakemeye göre Hamza’yı da Peygamber mi öldürdü?” Muaviye, daha savaş başlamadan önce Şebes’in “Ey Muaviye, eline imkan geçse Ammar’ı da öldürecek misin?” sorması üzerine şöyle der: “Neden öldürmeyeyim, Vallahi değil Osman için, Osman’ın kölesi Natil için bile öldürürüm.” (Taberi, Tarih, V, 12.) Muaviye’ye göre Osman’ın kölesi bile Ammar’dan değerlidir. Ammar, ilk Müslümanlardan olup annesi (Sümeyye binti Hayat) ve babası (Yasir) şehit olan (m. 615) önemli bir sahabedir. 93 yaşında iken şehit edilmiştir.

8. Hilafet’ten Saltanat’a: Rızaya ve seçime dayalı sistemin Hilafetten saltanata kalbedilmesi İslam tarihinin maruz kaldığı en büyük musibettir. 1850’den beri İslamcılar, İslam’da ilk büyük sapmanın siyasi sistemdeki bu sapma olduğunu savunurlar. Bu büyük günah ve sapmanın faili hiç şüphesiz  Muaviye’dir.

9. Muaviye siyaseti: Zer-o zor o tezvir: Muaviye’ye göre rakibin her ne suret, yol ve araçla bertaraf edilmesi esas olduğundan, siyasette aslolan başarıdır, sonuca giden her yol mübahtır. Yöntem şudur: Sözün geçtiği yerde söz (yalan, iftira, itibarsızlaştırma, karalama, tezvirat), paranın geçtiği yerde para (zer/altın), her ikisinin geçmediği yerde kılıç (zor). Muaviye her üç yolu da ‘başarıyla’ kullanmış, bu yöntemle h. 41-60/m.661-680 arası 19 yıl 3 ay hüküm sürmüştür.

10. Hz. Hasan’ın öldürülmesinde azmettirici olması: Baskın bir kanaate göre, Muaviye, yaptıkları anlaşmaya uymadığından Hz. Hasan’ın ona itiraz edip başkaldıracağını düşünmüş, karısı Ca’de bintü’l Eş’as el Kays el Kindi’yi kullanarak onu zehirlemiştir. Bu iddiayı kuvvetlendiren husus, Hz. Hasan’ı zehirleyen kadının Muaviye tarafından oğlu Yezid’le evlendirilip ödüllendirilmesidir.

11. Hz. Ali’ye ve Ehl-i beyt’e hutbelerde lanet okutturması: Bu tarihen sabit bir cürümdür. Muaviye, her Cuma hutbesinde Hz. Ali’ye lanet okutturuyor, okumayanları cezalandırıyordu. Aşağıda aktaracağımız Hucr bin Adi olayı bunun somut, dramatik delilidir.

12. Hucr bin Adiy’e verdiği ölüm cezası: Hutbelerde Hz. Ali’ye lanet okutmayı reddettiği için Muaviye’nin Hucr bin Adiy’in ölüm emrini verdi. Kefe’den Şam’a elleri ve ayakları zincirli olarak Muaviye’nin huzuruna getirtilen Hucr, iki rekat namaz kılmak istemiş, ama öldürülürken elleri ve ayaklarının çözülmesini istememiştir. Aslında Hucr, Muaviye’nin hilafetini kabul etmişti, ancak hutbelerde Ali’ye lanet edilmesine karşı çıkıyor, bunu yapanlara bazan küçük çakıl taşları atıyordu. (Taberi, Muaviye’nin emriyle gerçekleştirilen bu trajik olayı geniş olarak anlatır. Bkz. Taberi, Tarih, V, 268-274.) Bu elim cinayetleri tolere edenler, “Zarar-ı ammı def’etmek için zarar-ı has tercih edilir” ilkesine sığınırlar. Bu yetmiyormuş gibi Osmanlı’daki kardeş katlini, kundaktaki bebeği katletmeyi de tecviz ederler.

13. Semure bin Cendeb olayı: Tarih kitaplarında yer alan bazı iddialara göre, Muaviye, Semure bin Cendeb’e Bakara suresi 204, 205, 206. ayetleri Ali aleyhide yorumlasın diye 400 bin dirhem vermiştir. Bu Kur’ani anlamın tahrifatına göre 204, 205 ve 206. ayetler Ali, 207. ayet ise onu şehid eden İbn Mülcem hakkındadır. İbn Ebi’l Hadid, bunu Ebu Ca’fer el İskafi’den nakleder. Şii eğilimleri güçlü İbn Ebi’l Hadid, muteber Sünni kaynaklarda güvenilir bulunmadığından söz konusu nakil şüpheyle karşılanmıştır. Referans verdiği Bağdat ekolüne mensup Mutezili Ebu Ca’fer el İskafi ise Şii olmadığı halde Muaviye’yi hadis uydurmakla itham etmektedir. (Hikmet Gültekin-Abdullah Çimen, “Semure bin Cendeb ve Hakkındaki Eleştiriler”, İnsan ve Topum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 3, 2018, s. 2080-2102). Semure, sonraları pişman olup şunları söyler: “Allah Muaviye’ye lanet etsin, ona 4 bin dinara yaptığım hizmeti Allah’a yapsaydım beni cennetine koyardı.”

14. Yezid’in veliaht tayin edilmesi: Muaviye, Bizans ve Sasanileri takip ederek, sarhoş, binamaz, ilkesiz, sefih oğlu Yezid’i veliaht tayin etti, İslami sistemi tersine çevirdi. Yezid’i yöneten de kendi aklı değil, hırslarını ve korkularını iyi kullanan “Beni Ümeyye derin devleti”ydi.

15. Şeytani zekanın Rahmani takvaya galibiyeti: Muaviye iktidar hırsı ve kabile asabiyetinin derin etkisinde Hz. Ali gibi mümtaz bir sahabeye isyan etti, haksız yere ve bir baği olarak kan dökülmesine sebep oldu. Oysa Hz. Ali’nin ne kadar değerli bir zat olduğunu biliyordu.

a) Hz. Ömer, onun hakkında, “Ali en faziletlimizdir” demişti. Başkalarıyla ihtilafa düştüğünde Ali’yi hakem-hakim kabul eder, ona müracaat ederdi. Ömer nazarında Ali, Şeriat’tı.

b) Ahlaki normlara ve hukuka sıkı sıkıya bağlı olan Ali’ye taraftarları “Sen de biraz zeki şeyler-siyasetler takip etsene!” dediklerinde, şu meşhur sözü sarfetmiştir: “Levle’t tuka, le-küntu edha’l Arab.” (Takva yani ‘ahlaki norm ve hukuk kurallarına sadakat olmasaydı’ Arapların en dâhisi ben olurdum.)

Yazı dizimizin bu bölümünde Muaviye’nin amel defterinde yer alan cürümleri sıraladım. Bunlar tarih ve siyer kitaplarında yer almış bilgi ve kayıtlardır. Uydurma, iftira, itham varsa delilleriyle zikredildiğinde düzeltmeye hazırım, bu yöndeki bilgi tashihini memnuniyetle karşılarım.

Muaviye bize kötü bir miras bıraktı, cürümlerinin cezasını vermek bize düşmez, artık Cenab-ı Hak’ın huzurunda hesabını verecektir. Bizim için önemli olan bu cürümlerin nasıl olur da sosyal, siyasi ve ahlaki teamüller halinde günümüze kadar gelmiş ve bugünkü ahlaki krizimize ve Müslüman dünyayı birbirine düşüren tefrikaya kaynaklık teşkil etmiş olmasıdır.

Dizinin son yazısında bu konu üzerinde duralım, inşallah!