7 Temmuz 2026 Salı

“Dünyayı Bölen Devrim” bize ne anlatıyor? Abbas Bilgili+07/07/2026

İnsanlık tarihinin kırılma noktalarından birinin de devrimler olduğunda kuşku yok. Ani ve şiddetli bir toplumsal değişimi barındıran devrim olgusunun, sonrasını nasıl etkilediği ve biçimlendirdiği konusu tarihçiler, sosyologlar, siyaset bilimciler ve hukukçular açısından ilgi çekici bir konu. İnsanlığa bedeli ağır olmakla birlikte, bulunmaz bir tecrübe, araştırmacılara zengin bir malzeme sunduğunu da kuşku yok.

Devrim olarak adlandırılan toplumsal hareketler içinde 1789 Fransız Devrimi ile 1917 Rus Devrimi’nin etki ve büyüklükleri tartışmasız kabul edilir. Toplumsal değişmenin evrim yoluyla olmasını isteyenler, barındırdığı şiddet (terör) ve yıkıcılık nedeniyle devrime ciddi eleştiriler getirmiştir. Edmund Burke’ün (Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler, Kadim Yayınları, 2023) ve Alexis de Tocqueville’in (Eski Rejim ve Devrim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2025) bu bağlamda birer çalışmalardır. Taha Akyol’un yeni çalışması “Dünyayı Bölen Devrim / Sovyet Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü”nü de (Doğan Kitap, 2026) bir devrim eleştirisi ve Rus Devrimi’nin anatomisi olarak kabul etmek gerekir. Çalışmayı, Burke ve özellikle de Tocqueville’in eleştirisine benzetebiliriz. Burke, henüz Fransız devrimin birinci yılında yapmıştı eleştirisini, ama Tocqueville devrimden 67 yıl sonrası gibi daha görülebilir bir mesafeden bakmıştı. Taha Akyol ise Rus Devrimi’nin 74 yıllık bir pratik ve çöküş sonrası gibi daha zengin bir veri birikimiyle yapıyor analizini.

YERLİ ARAŞTIRMACILAR SOVYET DEVRİMİNİ YETERİNCE İNCELEMEDİ

Türkiye’yi yakından ilgilendiren Sovyetler ve Sovyet devrimi üzerine yerli araştırmacıların yeteri kadar çalışma yapmadığını biliyoruz. Son zamanlarda yayınlanan Onur İşçi ve Samuel J. Hirst’in Kızıl Yıldız / Sovyetler Birliği Tarihi (Kronik, 2025) ve Gün Zileli’nin 1917-1918 Rusya’da Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne (Bilim ve Sanat, 2019) ve yine Zileli’nin Sovyetler Birliği’nde Devlet Terörü ve Gulaglar (Kaos, 2021) isimli çalışmalarını anmak gerekir. Taha Akyol’un da konuya yabancı olmadığını önceki yayınlarından biliyoruz. “Sovyet Rus Stratejisi ve Türkiye”(2 Cilt, Ötüken, 1976, 1979), “Politikada Şiddet” (Töre-Devlet, 1980) ve “Leninsiz Komünizm” (Hasret, 1979) adı altındaki çalışmaları ile konuya hakimiyet ve yetkinliğini göstermiştir. Bu bağlamda Ekim devrimi ve Sovyetlerin çöküşü üzerine yaptığı analizi ve ulaştığı sonuçları önemsemek gerekir.

Önemli tespitlerden birisi; Marksizmin batıda demokrasi ile birlikte sosyal demokrasiye evrilirken, Rusya’daki anti demokratik bir süreçte Leninizm ve Stalinizm adı altında demir bir yumruğa evrildiği görüşüdür.

Marks’ın diyalektik materyalizm teorisine göre, devrimin ileri kapitalist ülkelerde gerçekleşmesi gerekirken, Rusya gibi köylü ağırlıklı bir toplumda gerçekleşmiş olmasının üzerinde durmak gerekiyor. İşçi sınıfının “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeylerinin kalmadığı” anda patlamanın olacağını öngören Marks’ın bu görüşü bugüne kadar gerçekleşmiş değil. Bunun nedeni batıda işçilerin devrim yapmasını gerektirecek bir kopuş noktasının çok uzağında olmalarıdır. On dokuzuncu yüzyıl vahşi kapitalizminin, özgür düşünce / demokrasi ortam ve sürecinde (işçilerin hukuksal kazanımları ile) “ehlileşmesi” işçi sınıfını devrim noktasından uzaklaştırmıştır. Nitekim Akyol’un kitabında bu durum “sosyal demokrasiye evrilme” olarak belirtilmiştir. Esasen bugün “İş Hukuku” olarak bilinen ve işçilerin haklarını garanti almaya çalışan hukuk dalının “işçinin hukuku” olduğunu ve “vahşi” denilen kapitalizmin ehlileşmesi işlevini gördüğünü söylemek isabetli olacaktır. Bu “ehlileşeme” olgusunun “sosyal demokrasiye evrilme” anlamına geldiğini ve Marksistlerce de de “sapma” olarak değerlendirildiğini hatırlatalım.

Rusya’da ise süreç farklı işlemiştir. Marksist anlamda devrim yapacak proletarya mevcut değildi. Sıkı örgütlenmiş bir grubun öncülüğü gerekiyordu. Bolşevik devrim fikri ile otokratik Rus tarihi arasındaki ilişkiye dikkat çekilerek, Çarlıktan devralınmış bir despotizmin devrime şekil veren unsurlardan biri olduğu belirtiliyor. Rus insanının ruhsal yapısına eklemlenmiş Ortodoks sofuluğun da devrime “mistik bir din” hüviyeti kazandırdığı görüşü de ilgi çekici. Bu unsurlara Rusya’nın uçsuz bucaksız bozkır ortamının getirdiği ruhsal durum da üçüncü unsur olarak ekleniyor. Rusya bozkırlarının insan ruhu üzerindeki etkisini görmek için Çehov’un Bozkır isimli novellasına bakmak gerek. Bu unsurların yoğurarak biçim verdiği insan ve toplumda ılımlılık ve denge değil, aşırılık kendini gösteriyor. Toplum bir uçtan bir uca savrulabiliyor. Albert Camus’nün deyimi ile “öğreti bir din, bir bağnazlık haline gelmişti. Havariliği seçtiler, sosyalist oldular.” Çarlık ve kiliseye kölece ve inançla bağlılıktan teorilere, ideolojilere ölümüne bir inançla bağlılık.

HUKUKUN VE PİYASANIN OLMAYIŞI

Kanaatimizce kitabın en önemli ve ilgi çekici kısmı Sovyetlerin yıkılma sebebine dair tespitlerdir. Yazar, bunu iki faktöre bağlıyor; hukukun ve piyasanın olmayışı. Her ne kadar bu iki faktöre son bölümde değinmekte ise de, esasen kitabın ana gövdesinde bunların ayrıntıları mevcut ve yaygın örnekleri de verilmiş. Hukukla sınırlı olmayan, özgürlüklere yer vermeyen totaliter bir sistemin sürdürülebilir olmadığını görüyor ve anlıyoruz. Aynı şekilde, ekonominin piyasaya göre değil de kumanda ile işletilmeye çalışılması sonu getiren çok önemli bir sebep olarak anlatılıyor. Nitekim komünist parti ile yönetilen Çin’in bu gerçeği görerek piyasa unsuruna yer verdiği de hatırlatılıyor.

STALİN TERÖRÜ

Stalin dendiğinde, estirdiği devlet terörü, sürgünler, gulag denilen toplama kampları, sadece karşıt görüştekileri değil, yoldaşlarını da “itirafa zorlayarak” infaz etmeler akla geliyor. Ancak bu Stalin zorbalığında Lenin’den devralınan mirasın da payının olduğu hatırlatılıyor. Devrimi yapanların özgür bir ülke hayal ettiklerini ama demir bir yumrukla karşılaştıklarını görüyoruz. Örneğin devrimin öncülerinden Konştad deniz üssündekiler 1921’de sosyalizmle birlikte demokrasinin geleceğini beklerken, hür seçimlerin ve gizli oyun karşısında olan Lenin’in “demir disiplini” ile karşılaşıyorlar ve kan ve gözyaşıyla hüsrana uğruyorlar. Komünist Parti her şeye egemen olduğu için bir “Parti Devleti” doğuyor. Elbette parti devletinde de muhalif görüşler parti için tehlikedir. İşçi devletinde (!) işçilere ve sendikalara özgürlük vermeye karşı olan Lenin’in görüş ve konuşmaları, davranışlarında Stalin terörünün ip uçları rahatlıkla görülüyor. Yazarın da vurguladığı üzere, Stalinizmin temelleri Lenin zamanında atılıyor. Daha Lenin ölmeden dizginler yavaş yavaş Stalin’in eline geçiyor. Lenin’in hastalanması, kısmi felçli duruma düşmesi Stalin’in işini kolaylaştırıyor. Polit Büro’daki 7 üyeden bir olan Troçki önceleri Stalin’i “olağanüstü sıradan” biri olarak görürken, durumu fark ettiğinde artık çok geç olduğunu anlıyor. Lenin’in hastalığı, son günleri ve ölüm sürecinin Stalin tarafından kendi lehine kullanılmasındaki düşündürücü gelişmeler hakikaten oldukça ibretlik.

Lenin 21 Ocak 1924’te ölüyor ve Stalin diktatörlüğü bütün ağırlığı ve yoğunluğuyla özgürlüklerin, insan haklarının, hukukun üzerinden silindir gibi geçiyor. Ta ki 5 Ocak 1953’te diktatörün ölümüne kadar devam ediyor. Bir zamanlar (1936’da) Stalin Anayasası’nı öven Nazım Hikmet, hatır için yazıldığı söylenen bir şiirde ölümü üzerine 1953’te övgüler dizerken, 1962’de yazdığı bir şiirde “bıyıkları çorbamızın içindeki” Stalin’in ölümü ile göğsündeki tonlarca ağırlığın kalktığını söylüyor.

Stalin terörü üzerine çok şey söylendi ve yazıldı. Bu konuda ciddi bir literatür de oluşmuş durumda. Akyol’un kitabında bunlar önemli kaynaklardan alıntı ile anlatılmış durumda. En yakınındaki parti üst düzey yöneticilerini dahi büyük baskılarla “itirafçı” yapıp, “halk düşmanı” haline getirerek infaz etmesine dair çok sayıda örneği insan düşünerek ve üzülerek okuyor. Troçki, Zinoyev, Kirov, Buharin, Radek gibi önemli isimlerin sonu korkunç birer ölüm olmuştur. Stalin’in pratiğinde kurşuna düzmek sıradan bir olaydır.

Esasen “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin Marks ve Lenin tarafından burjuva ekonomisinin üst yapısı olarak kabul edilerek reddedilmesinin proletarya diktatörlüğünün gereği olduğu düşünüldüğünde, teorik temellerin de hukukla bağlantısının olmadığı sonucunu doğurmaktadır. Bu da uygulamayı “hukukla sınırlanamamış iktidar” durumuna getirmiştir. Hukukla sınırlama olmayınca Stalin gibi bir zorbanın elinde tam bir cinayet makinasına dönüşmesi kaçınılmaz oluyor.

Bütün bu hukuksuzlukların bir de hukukî kılıfı var; göstermelik mahkemelerde sahibinin sesi konumundaki yargıç ve savcılar bugünler için var! Doğrudan kurşuna dizdirmek yerine duruma göre “itiraf” ile elde edilen kanıtlar (!) sonucunda hain, casus ve sabotajcılar “yargı kılıfı” ile cezalandırılma yoluna gidiliyor. Esasen olağanüstü dönemlerin başka yerlerindeki uygulamalarında da bu tür yargıç ve savcılar hep var olmuştur. Fransız Devrim Mahkemesi savcısı Fouquier-Tinville, Yassıada savcısı Altay Ömer Egesel gibi Stalin yargılamalarında da benzer bir tip olan savcı Andrey Vişinski iş başındaydı!

EKONOMİ VE PİYASA

Sovyetlerin yıkılışındaki diğer önemli sebep de ekonominin emir komuta ile yürütülmesi, yani piyasanın olmayışı olarak ifade ediliyor. Kitapta emir komuta baskısı sadece ekonomi için değil, genel anlamda uzunca anlatılmakla birlikte, ekonomi ile ilgili ayrıntılı bilgi ve analiz son kısımlarda yapılmıştır. Stalin’in farklı düşünen iktisatçıları kurşuna dizdirdiğini düşününce ekonominin nasıl bir hal aldığını tahmin etmek güç değil. Ölümünden sonra da Stalin’in ekonomi anlayışı emir komuta olarak Sovyetlerde devam etmiş ve verimsiz (üretken olmayan) ekonomi çöküşü hızlanırmıştır. İktisatçı Korkut Boratav’dan yapılan alıntılar da Sovyet ekonomisindeki durumun Türk okuruna daha önceden sunulduğunu göstermektedir. Durumu iyi göstermek için istatistiklerle oynamak ve propaganda ile övünmek de aslında bizlere yabancısı olmadığımız önemli mesajlar veriyor. Piyasa yani ekonomik özgürlük olmayınca hantal yapı rekabet edemeyerek çöküşe hizmet ediyor. “Toprak verimli olmasından çok sakinlerinin özgürlüğü nispetinde mahsul verir” diyen Tocqueville bunu Fransa tarihi bağlamında söylese de, evrensel bir ilkeye değiniyordu.

BİZE VERİLEN MESAJ

Şüphesiz 1917 Rus Devrimi ve 74 yıllık Sovyet pratiği insanlık için ve ülkemiz için çok büyük bir laboratuvar tecrübesidir. Sovyetlerin yıkılışında hukukun ve piyasanın olmayışının oynadığı rolü görünce insan özellikle emir komuta ile hareket eden iktisatçılar ve hukukçuların dünyadaki ve bizdeki halini hatırlıyor. Emir komuta ile Merkez Bankası’nı hizaya getirip, faizleri emirle belirlemenin sonucunu bu ülke yaşadı ve yaşamaktadır. Hukukun durumu ise her gün yaşadığımız akıl almaz uygulamalarla gündemimizden düşmüyor. Oysa Akyol’un kitabı olaylar ve yorumlarıyla Sovyet pratiğinden önemli dersler çıkarmamız için ciddi örnekler sunuyor.

*Abbas Bilgili, hukukçu.

6 Temmuz 2026 Pazartesi

Mutarrif'in Sorusu: İktidarı güç mü meşru kılar, rızâ mı? Mustafa Yeneroğlu+05/07/2026

Hicrî 75 (694) yılında Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervân'ın Irak umumî valisi Haccâc b. Yûsuf, Medâin valisi Mutarrif b. el-Mugîre'ye görünüşte basit, gerçekte ise son derece ağır bir soru yöneltti. "Sizin peygamberiniz mi daha şereflidir, yoksa halifeniz mi?" Bir başka rivayette soruyla yetinmedi, cevabı da kendisi verdi. "Abdülmelik Allah'ın halifesidir ve Allah katında elçilerinden daha değerlidir." Emevî döneminin önde gelen tarihçilerinden Belâzürî'nin aktardığına göre Mutarrif'in dili bir an tutuldu. Ardından şu hükmü verdi: "Vallahi o kâfirdir."

Bu kısa karşılaşma, hicrî birinci yüzyılın sonunda İslâm dünyasını kasıp kavuran temel soruyu bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu. İktidar, peygamberin bile üstüne çıkarılan, eleştirilemez ve kutsal bir mevkiye mi yükselecek, yoksa hukukun ve ümmetin önünde hesap veren bir emanet olarak mı kalacaktı? Bu soruya cevap veren bir teorisyen değil, yönetimin içinde olan tecrübeli bir valiydi. Mutarrif, hicrî 77 (696) yılında Abdülmelik ve Haccâc'a biatını geri çekerek bu itirazı bir siyasal programa dönüştürdü. Ortaya koyduğu şey, yalnızca bir siyasî tavır değil, bir meşruiyet ölçüsüydü.

EMEVÎ DÜZENİNİN MEŞRUİYETİ

İslâm'ın ilk asrı, dönemin dilinde fitne denen iki büyük iç savaşla sarsıldı. İlki, Hz. Osman'ın katlinin ardından Hz. Ali ile Muâviye arasında başladı ve hilafetin Emevî saltanatına dönüşmesiyle sonuçlandı. İkincisi ise Yezîd'in veraset yoluyla halife tayin edilmesi ve Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da şehid edilmesinin ardından baş gösterdi. Abdullah b. Zübeyr, Emevî saltanatına karşı Mekke'de hilafetini ilan etmiş ve geniş kabul görmüştü. Ancak Haccâc'ın Mekke'yi kuşatıp mancınıklarla dövdüğü, Kâbe'nin zarar gördüğü ve İbnü'z-Zübeyr'in katledildiği Hicrî 73 (692) yılıyla birlikte ikinci fitne sona erdi; meşruiyet sorusu da fiilen tegallüb lehine karara bağlandı.

Fakat yaşanan yalnızca bir iktidarın tahkimi değildi; daha derinde bir medeniyet kırılmasıydı. Tegallüb (fiilî hâkimiyeti zorla ele geçirenin meşru sayılması), cebr doktriniyle meşrulaştırıldı, verasetle hanedanlık düzenine dönüştü, halifetullah iddiasıyla kutsallaştırıldı. Böylece şûrâ, rızâ, biat ve emanet gibi kurucu ilkelerin yerini yeni bir siyasal paradigma aldı. Kevâkibî bunu istibdadın kökeni olarak çözümledi; Malik bin Nebi ise bir medeniyetin kendi kurucu fikirlerinden kopuşu olarak yorumladı.

ŞÛRÂYA DÖNÜŞ ÇAĞRISI

Mutarrif'in teklifi, rızâ ve şûrâya bir dönüş çağrısıydı. Bu fikir boşlukta doğmadı; arkasında tarihî öncüller vardı. İlki, dört halife dönemi (Râşidûn) tecrübesiydi. Mutarrif teklifini doğrudan Hz. Ömer'in mirasına bağlar; hilafet, Ömer'in bıraktığı gibi Müslümanların şûrâsıyla ve razı oldukları kişinin seçimiyle belirlenmeliydi. Hz. Ömer'in halefini tayin etmeyip seçimi bir şûrâ heyetine bırakması, Mutarrif için hilafetin aslî biçiminin en güçlü deliliydi.

İkinci öncül, birkaç yıl önce yenilgiye uğrayan İbnü'z-Zübeyr hareketiydi. İbnü'z-Zübeyr de hilafeti Emevî verasetine karşı Kureyş'in rızâ ve biatına dayandırmıştı. Mutarrif, yenilmiş bu çizgiyi farklı şartlarda yeniden dile getiriyordu. Aynı dönemde Hâricîler de verasete ve zorla ele geçirilen iktidara karşı çıkıyor, meşruiyeti cemaatin seçimine bağlıyor; ancak soy ayrımını bütünüyle reddediyordu.

Son olarak, iktidarın zulmünü ilâhî kaderin kaçınılmaz sonucu sayan cebr anlayışına yönelen itiraz da aynı fikrî iklimin bir parçasıydı. O yıllarda Hasan-ı Basrî ve Kaderiyye çizgisi, insanın fiillerinde irade sahibi olduğunu ve zulmün ilâhî takdire havale edilemeyeceğini savunuyordu. Hâricîlerin yönetimin zorbalığa dayandığı eleştirisi de farklı bir yerden aynı sonuca ulaşıyordu. Mutarrif'i bu damara bağlayan ortak ilke şuydu: Zulüm, galip gelmekle meşru olmaz.

Emevîlerin hilafeti kendi hanedanlarına hasretmesine üç farklı itiraz yükseldi. Biri, hakkı Kureyş'in tamamına açan İbnü'z-Zübeyr çizgisiydi. İkincisi, hilafeti Peygamber'in soyundan gelen Hâşimoğullarına bağlayan Şiî çizgiydi. Üçüncüsü ise soy şartını bütünüyle reddeden Hâricî çizgiydi. Mutarrif ilkine yakındı; verasete karşı çıkıyor, fakat Kureyş çerçevesini koruyor ve onun içinde şûrâ ile seçimi savunuyordu. Onun özgünlüğü, bu çerçeveyi bir hânedan imtiyazı olarak değil, rızâ ve istişâre usulü içinde yeniden yorumlamasında yatıyordu.

ADALET VE HUKUKLA SINIRLI İKTİDAR

Mutarrif'in meşruiyet anlayışı yalnızca yöneticinin nasıl seçildiğiyle değil, nasıl yönettiğiyle de ilgiliydi. Bunu en açık biçimde Medâin valiliğine başlarken verdiği hutbede dile getirdi. Taberî ve Belâzürî'nin aktardığına göre yöneticiyi hak ve adaletle kayıtlı, hesap verebilir ve istişâreye açık bir emanetçi olarak tanımladı. Halkı sabah akşam dinleyeceğini, yanlış gördüklerinde kendisini uyarmalarını istediğini, emredilen adaleti yerine getirmezse kendi helâkini hazırlamış olacağını söyledi. Bu, yetkisini hukuk ve adaletle sınırlı gören, toplumun denetimini meşru kabul eden bir yönetici tasavvuruydu.

Aynı ilke, o dönemde Irak'ta ciddi bir askerî tehdit oluşturan Hâricî lider Şebîb b. Yezîd'in taraftarlarının dile getirdiği şikâyetlerde de görünür. Ganimetin hukuka aykırı biçimde gasbedilmesi, had cezalarının keyfî biçimde uygulanması ya da uygulanmaması ve yönetimin kaba kuvvete dayanması… Bu itirazların ortak paydası, hukukun yöneticiyi de bağlaması talebiydi. Mutarrif bu talebi reddetmedi; aksine meşruiyet anlayışının bir parçası hâline getirdi. Ona göre yönetici yalnız ümmetin rızâsıyla iş başına gelmemeli, aynı zamanda hukukun sınırları içinde kalmalıydı.

RIZÂ ÖLÇÜTÜ VE KUREYŞ SINIRI

Mutarrif'in tekrar tekrar kullandığı kavram er-rızâdır; razı olunan, üzerinde uzlaşılan kişi. Bu, dönemin temel siyasî kavramlarından biriydi. Hânedan dışı muhalefet hareketleri bir aday çağırırken genellikle bu ifadeyi kullanıyor, toplumun rızâsı ve biatıyla iş başına gelen meşru imamı kastediyordu. Bunun karşıtı ise dayatılan yöneticiydi. Bu kavram, daha sonra ehl-i hall ve'l-akd, biat ve icmâ ekseninde gelişecek imamet teorisinin henüz kurumsallaşmamış ilk ifadesiydi. Mutarrif de meşruiyetin temel ölçüsünü burada görüyordu; ancak bu ilkeye önemli bir sınır ekliyordu. Rızâ gösterilen kişi, Kureyş'ten olmalıydı.

Bu sınır onu Hâricîlerden ayırıyordu. Hâricîlerin eşitlikçi anlayışına göre liyakat sahibi her Müslüman, Arap olsun olmasın, Kureyşli olsun olmasın yönetebilirdi. Mutarrif ise Kureyş çerçevesini koruyor, fakat veraset yerine şûrâ ve rızâyı esas alıyordu. Bu tercih ona daha geniş bir toplumsal meşruiyet zemini sağlayabilirdi. Öte yandan teklifini siyaseten uygulanması güç bir konuma da sürüklüyordu. Çünkü etrafında üzerinde uzlaşılabilecek somut bir Kureyşî aday yoktu; kendisi de Kureyşli değil, Sakîfliydi.

MUTLAK OTORİTENİN REDDİ

Müzakere sonuçsuz kalınca Mutarrif en yakın adamlarını toplayıp niyetini açıkladı. "Oldum olası bu zalim adamların işlerini tasvip etmem ve içten içe reddederim" dedi; Hâricîler şûrâ teklifini kabul etseydi onlarla birlikte Abdülmelik ve Haccâc'ı azledeceğini söyledi. Ardından biatını alenen geri çekti. "Sizi şahit tutuyorum ki ben Abdülmelik b. Mervân'ı ve Haccâc b. Yûsuf'u hal' ettim." Arkasından yalnızca zulme karşı cihad niyeti taşıyanların gelmesini istedi.

Son çarpışmada Mutarrif'in adamları karşı saftaki Müslümanları şahitliğe çağırdı. Abdülmelik ve Haccâc'ın "hevâlarına tâbi olan, haktan ayrılan, zanla hareket eden ve öfkeyle kan döken" zorbalar olduğunu kabul etmelerini istediler. Karşı taraf ise "Yalan söyledin ey Allah'ın düşmanı!" diye bağırdı. Bu kısa karşılaşma, Mutarrif'in bütün davasını özetler. O, iktidarı hakikat ve adalet ölçüsü önünde hesaba çağırıyordu; karşısındakiler ise bu çağrının kendisini düşmanlık sayıyordu.

Aynı çarpışmada Mutarrif'in son ana kadar dilinden düşürmediği âyet, Âl-i İmrân sûresinin 64. âyetiydi: "Gelin, aramızda eşit olan bir söze gelelim; yalnız Allah'a kulluk edelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp birbirimizi rabler edinmeyelim." Bu âyetin seçimi tesadüf değildi. "Birbirimizi rabler edinmeyelim" çağrısı, halifeyi peygamberlerin üstünde gören söyleme doğrudan bir cevaptı. Yönetici bir rab değildi; ona kulluk derecesinde itaat, şirke yaklaşırdı. Mutarrif'in ölüm anında dilinden düşmeyen bu âyet, hutbesindeki adalet anlayışı ve şûrâ çağrısıyla aynı istikameti gösteriyordu. Hepsi tek bir ilkeye çıkıyordu: Mutlaklaştırılmış otoritenin reddi.

SİYASET DÜŞÜNCESİNDEKİ YERİ

Bu itirazın kimden geldiği de anlamlıdır. Mutarrif, rejimin kendi atadığı, Sakîf eşrâfından bir valiydi. Babası Mugîre b. Şu'be, erken İslâm'ın en pragmatik siyasetçilerinden biri olarak iktidarla uzlaşmayı neredeyse bir sanata dönüştürmüştü. Kardeşleri Urve ve Hamza da Haccâc'ın valileri olarak görev yaptı. Urve'nin âkıbeti, içinde yaşadıkları siyasî zeminin ne kadar sert olduğunu gösterir. Abdülmelik'e yazdığı bir mektupta Haccâc'ı zorbalık ve çabucak kan dökmekle suçlamış, Haccâc da bunu öğrenince onu ölünceye kadar dövdürmüştü. Hafif bir eleştiri bile ölümle karşılanırken Mutarrif, meşruiyetin kökünü tartışmaya açıyordu. Onu babasından ve kardeşlerinden ayıran da buydu. Onlar maslahatçı bir uyum siyasetini sürdürürken Mutarrif meşruiyet sorusunu merkeze aldı.

Mutarrif'in kim olduğu kaynaklarda bile tam yerine oturmaz. Taberî, onun isyanını Hâricî lider Şebîb'in anlatısı içinde aktarır; bu tercih onu okuyucunun gözünde Hâricî hareketin bir parçası gibi gösterir. Oysa metnin içeriği bu yerleştirmeyi doğrulamaz. Belâzürî bunu açıkça düzeltir: "Bazıları Mutarrif'in Hâricîlerin görüşünü benimsediğini söyledi, ama bu doğru değildir; o, İbnü'l-Eş'as ile birlikte ayaklanan kurrânın görüşünü benimsiyordu." Bu düzeltme önemlidir. Mutarrif, birkaç yıl sonra Kûfe'nin önde gelen âlim ve kurrâlarının Haccâc'a karşı topluca ayağa kalktığı İbnü'l-Eş'as isyanının erken habercisidir. Ne saraya itaat eden bir memurdur ne de herkesi tekfir eden bir Hâricî; zulme itiraz eden, fakat tekfir ve keyfî şiddetten kaçınan, meşruiyeti rızâ ve adalette arayan bir çizgiyi temsil eder.

Bu çizginin neden güçlenemediği de öğreticidir. Mutarrif iki güçlü kutup arasında sıkışmıştı; bir yanda cezalandıran saray, öte yanda katılım dayatan Hâricî kılıcı. İkisinden de uzak duran bu çizgi, ikisinin de gücünden mahrum kaldı. Rızâ ve şûrâ ilkesini yeniden hayata geçirecek zemin yoktu. Mutarrif bir siyasal program ortaya koydu; fakat onu taşıyacak güç yoktu. Tarihsel olarak galip gelen, tegallüb ve veraset modeli oldu.

Fakat bu çizgi Mutarrif'le sona ermedi. Onun ölümünden yalnızca birkaç yıl sonra dünyaya gelen Ebû Hanîfe (ö. 150/767), aynı meşruiyet ölçüsünü hem sözüyle hem de bedel ödeyerek savundu. Hem Emevî valisi İbn Hübeyre'nin hem Abbasî halifesi Mansûr'un kadılık teklifini reddetti; dövüldü, hapsedildi ve hapiste öldürüldü. Dört Sünnî mezhep imamı arasında tegallübe en açık itirazı yükselten oydu. Çünkü meseleyi maslahat veya sabır çerçevesinde değil, doğrudan meşruiyet ilkesi üzerinden ele alıyordu.

Bu tarihsel kırılmayı çağdaş dönemde en derin biçimde çözümleyen isimlerden biri Muhammed Âbid el-Câbirî'dir. Ona göre fitne sonrasında akîde, iktidarı sınırlayan bir ilke olmaktan çıkıp onu meşrulaştıran bir araca dönüşmüş; böylece özellikle Arap siyasî aklında zorba iktidar kalıcı hâle gelmiştir. Muhammed İkbal ise aynı kırılmayı farklı bir açıdan okur. İslâm'ın siyasî idealini "ruhanî demokrasi" olarak tanımlar; bu idealin özünü eşitlik, dayanışma ve özgürlük oluşturur. Ona göre Emevî ve Abbasî halifeleri, ictihadı bireysel müctehidlerin uhdesinde tutup kalıcı bir yasama geleneğinin doğmasına bilinçli olarak izin vermediler. Böylece şûrâ ve rızâ, siyasî hayatı düzenleyen fiilî ilkeler olmaktan çıkıp daha çok normatif teorinin ve muhalefetin dili hâline geldi.

Bu tartışma yalnız İslâm siyaset düşüncesine ait değildir. Mutarrif'in yedinci yüzyılın sonunda sorduğu soru (iktidarın meşruiyetini güç mü sağlar, yoksa yönetilenlerin rızâsı mı?) siyaset felsefesinin en eski ve en evrensel sorularından biridir. Antik Yunan'dan beri güç ile hak arasındaki gerilim siyaset düşüncesinin merkezinde yer alır. Thukydides'in Melos Diyaloğu'nda Atinalıların dile getirdiği "güçlü olan yapar, zayıf olan katlanır" anlayışı ile Emevî sarayının tegallüb anlayışı, aynı siyasî mantığın iki farklı tarihî tezahürüdür. Buna karşılık iktidarın hukukla sınırlandırılması ve meşruiyetinin yönetilenlerin rızâsına dayanması fikri, hem İslâm hem Batı düşüncesinde uzun ve çetin bir tarihsel mücadelenin ürünü oldu. Batı'da Aquinas adaletsiz yasanın bağlayıcı olmadığını savundu; on altıncı yüzyılda Kalvinist direniş doktrini zalim hükümdara karşı direnme hakkını temellendirdi; Locke (1689) yönetimin meşruiyetini yönetilenlerin rızâsına bağladı, Montesquieu ise iktidarın ancak kuvvetler ayrılığıyla sınırlandırılabileceğini gösterdi. Bu ilkeler ancak on sekizinci yüzyılın sonunda anayasal bir zemine kavuştu. Amerikan Anayasası (1787) ile Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi (1789), yönetilenlerin rızâsına dayalı meşruiyet anlayışını modern anayasal düzenin temel ilkelerinden biri hâline getirdi.

Bu tarihsel karşılaştırmanın gösterdiği şey açıktır. İktidarın sınırlandırılması ve meşruiyetinin rızâya bağlanması belirli bir medeniyete değil, insanlığın ortak siyasî tecrübesine ait evrensel bir ilkedir. İslâm düşünce geleneği bu ilkeyi şûrâ, biat, rızâ, adalet ve emanet kavramlarıyla ifade etti. Mutarrif ise onu yalnızca savunmakla kalmadı; biatını geri çekerek siyasî bir tavra dönüştürdü. Bu bakımdan onun tutumu, modern anayasacılıkta yönetilenlerin rızâsının geri çekilebileceği fikriyle dikkat çekici bir paralellik taşır.

Mutarrif b. el-Mugîre'nin önemi, kurduğu bir sistemde ya da kazandığı bir zaferde değil, sorduğu sorunun isabetinde ve onu sorduğu tarihî anda yatar. O yeni bir şey icat etmiyordu. Savunduğu ölçü, vahyin adalet ve şûrâ emrinde, Peygamber'in istişâreye dayanan yönetiminde ve ilk halifelerin seçimle iş başına gelmesinde zaten vardı. Onun yaptığı, tegallübün, zorla alınan biatın ve kutsallaştırılmış iktidarın hâkim olduğu bir düzende bu ölçüyü yeniden ve yüksek sesle dile getirmekti. Yenilgisi, savunduğu ilkenin yanlışlığını değil, tegallübün artık siyasî düzeni belirleyen meşruiyet ölçüsü hâline gelmiş olduğunu gösteriyordu. Rızâya dayanan ve hukukla sınırlandırılmış iktidar anlayışı, Mutarrif'te erken, açık ve bedeli ödenmiş bir ifadeye kavuşmuştur. Tegallübün hâlâ meşruiyet iddiasında bulunduğu bir dünyada, onun itirazı güncelliğini korumaktadır.

Türkiye’nin NATO ile imtihanı Hakan Temiztürk+03/07/2026

NATO’nun Ankara Zirvesi, ABD Başkanı Donald Trump’un son aylardaki konuşmalarından ve ittifaka yönelik eleştirilerinden sonra rutin bir liderler toplantısı olmanın ötesine geçecek gibi görünüyor. İran’la savaş sürecinde ABD Başkanı sık sık NATO’ya sitem eden, hatta ittifakı suçlayan açıklamalar yaptı. NATO’dan ve istediği desteği temin edemediği İngiltere başta olmak üzere üye ülkelere ağır eleştirilerde bulunmuştu. ABD’nin İngiliz üslerini kullanmasına ilk aşamada izin vermemesini, İngiltere Başbakanı Starmer’ın geçmişteki kadar kararlı olmadığını, ABD-İngiltere ilişkilerinin geçmişteki kadar güçlü olmadığını, Londra’nın İran konusunda diğer müttefikler kadar istekli davranmadığını dile getiren Trump diğer ülke liderlerine de açık açık tehditler savurmuştu kendine has üslupsuzluğuyla…

MÜJDE DEDİĞİ SATIŞ!

Tehditleri, tepkileri, şovları ve diğer tuhaflıklarıyla ekranlarda kendinden bahsettirmeyi başaran ABD Başkanı, bu süreçte Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında genellikle güzel sözler söylemeye itina gösterdi. Erdoğan’ın harika liderliğinden, aralarındaki dostluktan, ordusunun büyük ve güçlü olduğundan bahsetti. Geçen hafta kurduğu “müjde”li cümlelerle bu övgüsünü en ileri seviyeye taşıdı…

Böyle bir ortamda Türkiye’nin ev sahipliğinde toplanacak olan NATO Zirvesinin Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik konumunu yeniden öne çıkaracak olması, Rusya-Ukrayna Savaşı devam ederken Avrupa güvenliğinin yeniden şekillenmesi, savunma harcamaları ve yük paylaşımı (ABD’nin Avrupalı müttefiklerinden daha fazla katkı beklentisi bu bağlamda önem arz ediyor) bakımından ‘tarihî’ olduğu değerlendiriliyor.

Türkiye’nin bu zirveden beklentileri ise üç başlık altında toplanıyor: Savunma sanayii alanındaki kısıtlamaların kaldırılması, Türkiye’nin Avrupa güvenliğindeki rolünün daha fazla tanınması, terörle mücadelede müttefiklerden daha güçlü destek beklentisi bulunuyor. Bunlar Erdoğan’ın hem hafta başında hem de çeşitli ortamlarda dile getirdiği hususlar aynı zamanda…

Böylesine önem atfedilen zirve, doğal olarak medya ve siyaset çevrelerinde yoğun bir şekilde tartışılıyor.

Tartışmaların ilginç birkaç boyutu bulunuyor:

NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında öneminin azaldığı, yeni konseptte ‘düşman’ın İslam/İslam dünyası olduğu tezini özellikle 1990’lı yıllarda sık sık gündeme taşıyan İslamcı çevreler, zirvenin Ankara’da yapılacak olmasından ve Trump’ın Türkiye ve Erdoğan övgülerinden dolayı eski konumlarından uzakta durmayı, büyük bir strateji olarak pazarlıyorlar… İslamcı, İslamcı olduğundan daha çok rijit tavrıyla bilinen bir gazete, NATO’yu reddettiklerini ama müttefik olmaktan dolayı yapacak bir şeyin olmadığını belirtiyor, NATO’ya ve zirveye, daha fazla olarak da zirve dolayısıyla alınan önlemlere tepki gösteren sosyalistlere ve ulusalcılara tepki gösteriyor! Bu mantık, kendileri dışında başkalarının NATO’yu dışlamasını, NATO’yu reddetmesini, NATO’ya ve yaptıklarına karşı çıkmasını kabul etmiyor! NATO’yu, Trump’ı ve zulüm ve katliam destekçisi diğer liderleri değil onlara tepki gösterenleri suçluyor…

GEÇMİŞİN NATO KARŞITLARI

Bu çizginin AK Parti ve Erdoğan öncesindeki dönemde kendi içinde daha tutarlı, daha hakkaniyetli, daha insancıl olan tutumu, AK Partili yıllarda epeyce değişim geçirdi ve bazılarında NATO’cu olmaya kadar vardı! Bunda -yukarıda işaret edildiği gibi- Trump’ın Türkiye ve Erdoğan hakkındaki sözleri çok etkili oldu şüphesiz. ABD Başkanının çoğu birbiriyle çelişik, tutarsız ve geçersiz sözleri uğruna hem “ABD emperyalizmi” söyleminden hem de bizatihi kötülüğü temsil eden Trump’ın özelde Müslümanlar genelde tüm mazlumlar için tehdit ve tehlike olduğu gerçeğini ifade etmekten uzak duruyor.

(Türkiye’deki İslamcı çevrelerde Trump’a yönelik yaklaşım, evet, tamamen destekleyici değildir şüphesiz. Ama iktidarı körü körüne desteklemeyi strateji diye pazarlayanların yaklaşımı tamamen reddedici de değildir. İktidar destekçisi İslamcı medya daha çok jeopolitik ve devlet çıkarları açısından değerlendirdiği görüntüsü vermeye çalışırken, ikinci grupta yer alan ve geçmişteki NATO/ABD/Batı karşıtlığının öncülüğünü yapan ideolojik İslamcı gruplar/yayınlar Filistin, İsrail ve ABD’nin Orta Doğu politikalarını daha belirleyici ölçüt olarak öne çıkarmaya ve buralarda olan bitenlerden dolayı Trump’ın yönlendirdiği ABD/Batı politikalarını bütünüyle reddediyor.)

Zirve dolayısıyla alınan -en hafif deyimiyle- abartılı önlemlerin devlet kanallarında (TRT, AA, DMM) ve iktidar yanlısı medyada normalleştirildiği de dikkatlerden kaçmıyor. Bu kanallara göre Ankara cadde ve sokaklarının brandalarla, panolarla, tabela ve görsellerle kapatılması güvenlik tedbirinden ibaret ve bu da sadece iki günlük bir tedbir! Kendilerini muhalif mecralarda yapılan haber ve yorumları yalanlamakla görevli sayıyor bu kanallar… Oysa gösteri ve yürüyüş yasağı zirveden 15 gün önce başladı. Yollarda kontroller de yerine ve semtine göre günlerdir sıkı bir biçimde sürüyor. Ayrıca “branda ile güvenlik” de oldukça sıkıntılı bir durum değil mi? Maksat bir şeyleri gözlerden saklamak değil de gerçekten iddia edildiği gibi güvenlik ise bu nasıl olacaktır? Brandalar fakirliği, düzensizliği, çirkinliği sakladığı gibi kötü niyetlileri de saklamaz mı mesela?

Yolları, bulvarları, caddeleri, sokakları bütünüyle brandalarla kaplamak, gereksizdir, abartıdır, israftır. Yazıktır, günahtır. Bunu çok mahir ve çok hızlı bir şekilde başarmış olan Ankara Büyükşehir Belediyesi, bu başarısıyla kimsenin gözüne de girecek değildir ayrıca…

TUTUKLAMA VE AKREDİTASYON

Yüzlerce insanın gözaltına alınması, 200’e yakınının tutuklanması da iktidar sözcülüğüne hevesli medya mensuplarına normal geliyor! Zirve’yi takip edecek gazetecilerin akreditasyonu da gözlerden kaçırılıyor; kimin haberci olduğuna NATO’nun mu İletişim Başkanlığının mı karar verdiği anlaşılamıyor. Mesela dış politika ve NATO, Avrupa, ABD konularına en fazla yer veren Cumhuriyet gazetesine Zirve’yi takip etme izni verilmiyor ve bunda bir beis görülmüyor!

(Geçmişin İslamcıları, bugünün iktidar destekçileri, ilginçtir, Trump gibi gerçekten, bizatihi zalimler için bu ve benzeri sıfatları kullanmaktan da imtina ediyor. ABD/Batı emperyalizmi üzerine bir literatür oluşturmuş olan bu çizginin, baba ve oğul Bush’un Irak’ta, Clinton ve Obama’nın hem Ortadoğu’da hem de başka coğrafyalarda milyonlarca masumun kanına girmiş olmalarına isyanı takdirle hatırlanırken onlardan hiçbir farkı bulunmayan Trump’a laf etmemeleri çok tuhaf… Oysa zalim zalimdir, kötü kötüdür, katil katildir! Birkaç gönül alıcı söz, bu gerçeği değiştiremez, değiştirmemelidir! Hak edenlere karşı hak ettikleri durumda bu sıfatları hatırlatmak, masum ve mazlum insanların sesi olması gereken medyanın görevidir.)

İktidarın ve muhalif-muvafık politikacıların ‘siyaseten’ durumu idare edecek eylem ve söylem geliştirmeleri -hoş görülebilir değil ama- anlaşılabilirdir belki ama İslamcı medyanın, aydınların, düşünürlerin ‘siyasî’ davranma hakkı ve sorumluluğu yoktur! Kendisini politikanın, siyasetin, günlük politik didişmelerin parçası sayıp onlara takılıp gidenlerin yaptığı gazetecilik değil maskaralıktır, dalkavukluktur. Böyleleri zaman zaman peşine takıldıklarının farklı bir manevrasıyla boşa düşmektedir.

(Bu arada, NATO’nun öneminin, büyüklüğünün, gerekliliğinin bolca ve her yönüyle tartışıldığı bir ortamda bir ilkesi, hassasiyeti, tutarlılığı kalmamış bir kanalda Batı/Avrupa karşıtı yayınlara rastlamak da oldukça ironik geldi! Her konuda konuşabilme kabiliyetine sahip 5-10 kişiden Coşkun Başbuğ, İsmail Dükel, Fulya Öztürk ve son zamanların yükselen yıldızı Oytun Erbaş, Batı hayranlığının gereksizliğini, Rusya’nın büyüklüğünü, Avrupa’nın ne kadar kötü ve tabii Türkiye’nin ne kadar iyi olduğunu, Batı’ya gidenlerin pişmanlığını filan tartışıyorlar kendilerinden emin bir şekilde!)

MEDYAYA DÜŞEN…

NATO, Türkiye’nin güç bela dahil olduğu, bunun için dünyanın öbür ucundaki Kore’de 721 şehit verdiği, dahil olduktan bir süre sonra ikinci büyük ordusu olduğu bir savunma paktı… Kimi, kimden savunduğu, olası bir savaşta Türkiye’yi savunup savunmayacağı, karşısındaki Varşova Paktı çöktükten sonra yeni ‘düşman’ının kim olduğu çokça tartışıldı; bundan sonra da tartışılmaya devam edecek tabii ki… Ankara Zirvesi, Avrupa’da ve Ortadoğu’da savaşların yaşandığı bir döneme denk geldiği için önemli bir zirve olacak şüphesiz… Bütün bunlara tamam! Ama abartılı yorumlar, bağlamından koparılan sözler, geçmişte dile getirilen hususlar unutulmadan…

Masumların mazlumların mağdurların sesi olma sorumluluğu taşıması gereken medyaya düşen, özellikle İslamcı medyaya düşen Zirve’yi de NATO’yu da Trump’ı da diğer ülkeleri ve liderleri de gerektiği gibi takip etmek, sorgulamak ve haberleştirmektir.

*Prof. Dr. Hakan Temiztürk, Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi.

26 Haziran 2026 Cuma

Gündüz Vassaf ve yeni kitabı 'Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü' Elif Soyseven/26 Haziran 2026

Gündüz Vassaf'ı ilk okuduğumda siyaset bilimi birinci sınıf öğrencisiydim, çok sarsılmıştım. Cehenneme Övgü, yerleşik kabulleri tersyüz eden dili ve insan doğasına başka bir yerden bakma cesareti gösteren bir kitaptı ve okuyan üzerinde derin izler bırakıyordu.

Yıllar sonra onu tanıma şansı bulduğumda, kitaplardaki o sesin gerçek hayatta da aynı olduğunu gördüm. Vassaf, meraklı, kışkırtıcı, sıcak ve hep biraz beklenmedik. Sizi zorlar, güldürür, ardından düşündürür. Bazen aynı anda üçünü birden yapar. Hayata hep başka bir pencere açar, gidilmedik bir yolu işaret eder.

Gündüz Vassaf ile İngiltere’den döner dönmez Boğaz'a bakan evinde buluştuk. Beklenenin aksine sohbete aşkla başladık. Konuşma ilerledikçe babalığa, gençlere, korku toplumlarına, yapay zekâya, ölüm fikrine ve insanın neyi koruyarak insan kalabileceğine uzandı.

Yeni yayımlanan kitabı Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü'de okuru yavaşlamaya, hayatın içindeki küçük mutlulukları fark etmeye davet eden Vassaf, yine bize çivisi çıkmış dünyada ezber bozan yollar tarif ediyor. Ona göre dünyanın büyük sistemleri değişiyor olabilir ama sevgiyi, güveni ve sorgulama cesaretini korumadan geleceğe dair bir hikâye kurmak mümkün değil.

Gündüz Vassaf ile aşkı, neşeyi, gençliği, yapay zekâyı ve insan kalmanın imkânlarını konuştuk.

- Sizinle hep totalitarizmi, siyaseti konuşuyorlar. Ben bu güzel Haziran gününde bu sefer keyifli şeylerle başlayalım istiyorum. Size aşkı sormak istiyorum. Sizin için aşk nedir?

Babamın bir anısı var aşkla ilgili bunu anlatmaktan hoşlanıyorum. Evimizin çatı katında, yıllar önce günlük hayatımızdan kaldırılmış ama önemli görülmüş ki saklanmış gazete kupürleri vardı. O kupürlerin bir tanesinde, 50'li yıllardan, babam psikiyatrist fotoğrafı birinci sayfada. Gazeteci soruyor: 'Doktor Bey, bu aşk hastalığı ne menem şeydir?' Cevap: 'Âşık olmamak hastalıktır.' Ben size bu sözü söylerken, beş dakika içinde âşık olabilirim. Bir sofra hazırlayarak, sevişerek, sokakta da o heyecanı yaşarım. O heyecan beni mutlu kılar. Ama üstüne de gitmem. Sık sık âşık olduğum oluyor, ama ilk bakışta değil, hep sohbetlerde.

- Nasıl bir aşıksınız? Bazıları yerlere yapışır, aşkından ölür...

Âşık olduğumda perişan olduğum oldu tabii ki. Yerlere yapıştım. Şöyle bir örnek vereyim, âşık oldum birisine, nerede onun saçına, kolyesine benzer bir şey görsem aklıma o geliyor. Algıda seçicilik nereye baksam o. Lakin doğacak oğlumuzun annesi hamileyken de bu sefer gözüm hep hamile kadınların bedenindeydi. Başka bir heyecan türü. Ama beni çarpan bir güzellik tanımı olmadı hiç. Hep sohbetlerle gelişti.

- Bir konuşmanızda 'Babamın sevgisinden kaçtım' diyorsunuz. Siz nasıl bir babasınız?

Babam öldüğünde hastanenin yakınında bir dere vardı. O derenin başına gittim. Ve birden kendimi Asya steplerinde koşan özgür bir tay gibi hissettim. Onun sevgisi karışan bir sevgi değildi. Kazağımı giymem için uyaran ihtimam sevgisi değildi ama sevgiydi. Sesinde, çaldığı ıslıkta vardı. O sevgi beni boğmuyordu ama o kadar çokmuş ki, öldüğünde sanki bir yük kalkmış oldu üzerimden. Ama üç ay içinde de saçlarım döküldü. Oğlumla ilişkimde sevgi konusunda... Keşke ona sorsaydım nasıl sevgimi gösterdiğimi. O lisede, Boston’dayız matematiği iyi değildi. Eyalet çapında sınavlar vardı ve o sınavı geçmezse mezun olamayacaktı. Olmasa da olmazdı benim için, dert değildi. Ama kendisi inat etti, daha çok çalıştı. Özel hoca bulundu ve geçti. Bir seferinde dedi ki: 'Daha çok baskı yapsaydınız.' Hiç baskı yapmıyordum çünkü. Fazla soru sormamayı da oğlum öğretti bana. Üç beş yaşındayken 'Rüya gördün mü?' diye sordum. 'Görmedim' dedi. Birkaç gün sonra meraklı baba yine sordum. 'Gördüm' dedi. 'Ne gördün?' 'Kedi.' ‘’Eee,’’ dedim. ‘’Kedi rüyasında beni görüyordu,’’ deyip kesti. Demek istiyordu ki: Artık bana böyle bir soru sorma. Geçen gün annemin günlüğünü buldum, ilk defa okudum. "Gündüz’ü anlayamıyorum ne düşündüğünü bilmiyorum, geçen gün din hakkında ne düşünüyorsun diye sordum, güldü, cevap vermedi, " diye yazmış. Çok üzüldüm anneme cevap vermediğime, nerdeyse ömrü boyunca ona kapalı kutu olduğuma. Ben oğlumun dilinde konuşuyorum, o Tao, Seneca sever, onunla hayattan konuşuruz, kitap, yaşam felsefesini, seyahatleri konuşuruz. Doğan maça gitmekten hoşlanır, ben de onunla maça gitmekten hoşlanıyorum. Tiyatroya gideriz, satranç oynardık eskiden. Bir gün sofrada, "Bugün ne öğrendik?" diye sordu, Beyrut’ta dronların bombaların patlamasıyla yaşayan bir arkadaşım da "Bizi bugün ne mutlu etti? " diye sordu. Şimdi ara sıra sofrada bu soruları sorup tartışıyoruz.

- Sizi ne mutlu eder?

Düşüncelerde birbirini bulabilmek. Sorabilmek, sorgulayabilmek. Yazdıktan sonra kendimi iyi hissetmek. Vaktimi boşa harcamak kendimi çok kötü hissettiriyor. Geçen gün Floransa’da 90 yaşında bir heykeltraş arkadaşımla yemek yedik, yemekten sonra ona lokum ikram ettim. Tozu genzine takıldı, öksürdü, sonra kendine geldiğinde bize baktı, o öksürdüğü 30 saniye için, "Ne büyük zaman kaybıydı"dedi. Dolayısıyla vakti boşa harcamak beni çok kötü hissettiriyor.

- Babanız Demokrat Parti milletvekiliydi ama dayınız Tan Gazetesi’nin sahibi Zekeriya Sertel? Başına gelenlere hiç kızmadınız, öfkelenmediniz mi?

Türkiye’nin özelliği bu bence, çünkü bir aileden birçok farklı görüş çıkabilir. Aynı aileden yalılardan komünistte çıktı, iş adamları, paşalar da çıktı. Ama o yıllarda aileler bölünmüyordu. Ailelerin görüşmemecesine bölünmesi son 20 yılda oldu, ABD’de, Fransa’da, Türkiye’de. Milli Şef İnönü’nün gençleri galeyana getirip komünistlere hücum diye yıktırttığı Tan Gazetesi kapandıktan sonra, dayım reklam ajansı kurdu. Babam Demokrat Parti milletvekili ve doktor, muayenehanesi var, bir kısmı dayımın reklam ajansı oldu. Adnan Bey ile babam çocukluk arkadaşıydı. Dayımlaysa solun Demokrat partiyi desteklemesi için Celal Bayar’la birlikte anlaşmış, ikisi son anda korkmuş, girişimi inkâr etmişti. Ama babam ve dayım bir arada olabiliyorlardı. Ben üniversitedeyim, toplumdaki haksızlığa eşitsizliğe karşıyım, parti üyesi değilim ama solu destekliyorum, Moskova’ya bağlı solun ABD maşası diye baktığı Uluslararası Af Örgütündeyim, babamın Demokrat partili olduğunu saklamıştım sol cenahtan. Babam parlamentodan bir heyetle Washington’a gitmiş anti komünizm konuşması yapmıştı hiç hoşuma gitmemişti. 13 yaşında yatılı okula gittim, babam bana şiir yazardı ancak Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde çalışıyordu, yan yana gelecek tartışacak çok zamanımız olmadı.

- Babanız Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu Mazhar Osman’ın yanında yetişmiş, babanız annenizle evlenmeden önce ona danışmış. Mazhar Osman, eğitimli kadınla evlenilmez demiş?

Mazhar Osman babama ‘’Gelinimiz kim?’’ diye sormuş, babam da ‘’İstanbul Üniversitesi felsefe mezunu,’’ deyince, o da ‘’Okumuş kadınla evlenilmez deyivermiş. Mazhar Osman Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu, ama zamanın kadın telakkisi buydu. Annemle babam 1936’da evlenmişler, annem bir duruş olarak gelinlik bile giymemiş evlenirken, 6 ay sonra da annem Amerika’dan burs kazanıyor ‘’Ben gidiyorum,’’ diyor babama. Babamın parası yok, nasıl gidecek, orada ne yapacak bilmiyor, annem gidiyor. O da bir ilaç edip patentini satıyor, peşinden gidiyor.

- Çocukluğunuzda bir gün ağaca tırmanıyorsunuz, anneniz klasik anneler gibi yapma düşersin yerine oraya çıktın ama başına ne geleceğini düşündün mü diyor, sizin düşünce dünyanızın temel taşlarını anneniz mi oluşturdu?

Galiba yoğun sevgiyi babamdan aldım, zeybek oynuyor, türkü söylüyor, şiir yazıyor, bunları yaparken o yoğun aşkı, heyecanı görüyordum. Sevgiyi babamdan, düşünmeyi annemden aldım sanırım.

- Son kitabınız Şimdiye Övgü’de mutlu bir hayat için diktatörleri görmezden gelin diyorsunuz, nasıl yapacağız bunu?

Bunu Borges’den ilhamla söylüyorum, onları sivrisinekleştirmek, adam televizyona çıkmış, yalan söylüyor yine, ben evde küplere biniyorum, bağırıp çağırıyorum, terliğimi televizyona fırlatıyorum, oysa o beni duymuyor, dinlemiyor ki, ha buluta kızmışım niçin yağmur yağdırıyorsun diye ha ona kızmışım, hiçbir etkim yok, tabii ki onları görüyoruz ama rejimlerin en büyük korkusu ciddiye alınmamaktır. Onları görmezden gelirseniz, eğer onlarla dalga geçebilirseniz çöküşleri başlar, iktidarı kaybetme korkusundan kâğıttan kaplana dönüşürler.

- Gençler artık lidersiz bir toplum istiyor diyorsunuz?

Türkiye’de 68 kuşağının liderleri vardı, kimi postallıydı, silahlı kimi çiçek çocuktu, şarkı söylüyordu. Gezi mesela lidersiz, provoke edilene kadar dünyaya örnek olan bir hareketti. Ama liderleri yoktu, bu yönde beklentileri de yoktu. Düzen içinde topa girmeleri beklendi, aslında uzak durarak, oyuna girmeyerek daha da politikler, düzeni gıdım gıdım gayri meşrulaştırıyorlar. Bir ağaç için toplumu sarstılar. Kolay mı? Başka ülkelere gitmeleri de bunun ifadesi.

- Seçilmiş kralların içinde nasıl yaşayacağız?

Yapay zekâ yavaş yavaş geliyor 4-5 yıl sonra işsizlik konuşacağız, bambaşka siyasi anlayışları, akımları konuşacağız. Tahayyül edilecek gibi değil yapay zekâ türümüzün sonunu da getirebilir. Şimdiki kuşaklar topa girmiyor artık, zaten rejimlerin çivisi çıkmış durumda. Bugün dünyada Fransa’da Amerika’da seçimlere katılım ortalama yüzde 40larda, halkın yüzde 60’ı seçimde oy kullanmıyor. O yüzde 40’ın yüzde 20’si iktidar partisinden, yani dünyada bütün iktidarlar azınlık iktidarı aslında ama algılamamız öyle değil. Bu seçilmişleri hepimizin temsilcisi gibi algılıyoruz. Düzen meşruiyetini yitirdi. Yasama, yürütme ve yargının dengesi bozuldu. Bütün bu ülkelerde yürütmenin yani başkanın gücü son 10-15 yılda arttı, yasama yani meclisler artık kukla haline geldi, yargı yürütmenin kontrolünde. Amerika’da da böyle her yerde durum böyle artık. Artık dünya ekonomisi büyük şirketlerin, dev bankaların kontrolünde, sosyal medyayı, algoritmaları şirketler yönetiyor. Devletler kendilerini çok uluslu şirketlere beğendirmek için uğraşıyor. Şirketler devletlerle pazarlık yapıyor şartları sağlamazsan başka ülkeye giderim diyor. Ulus devletin dil, din, bayrak birliği kalmadı eskisi gibi, bütün Paris, Londra, Madrid, Amsterdam gibi başkentler göçmenler topluluğu oldu ve siyasi davranışları da bambaşka, büyük kozmopolit şehirlerin başkanları artık göçmenlerden, azınlıklardan da çıkıyor. Son örnek New York. İstanbul’un kültürü Londra’nın kültürüne Adıyaman’ın kültüründen çok daha fazla benziyor. Ortak değerler bitti. Şimdi bunun içinde yaşayan gençler farkındalar bayrak, din topuna girmiyorlar. Geleceğin, işsizliğin endişesini yaşıyorlar. Ama bizim gençliğimiz şanslıydı, iş bulur muyuz diye düşünmezdik aklımızdan geçmezdi, şimdi genç Harvard mezunu yüz yere başvuruyor işe alınmayacak mıyım diye korkuyor. Üstelik bir de yapay zekâ baskısı yaşıyorlar.

- Biz matbaayı 200 yıl sonra kullanmaya başladık şu anda yapay zekâ trenini de kaçırıyoruz?

Dünyada birçok genç yazılım okudu, Türkiye'de gelecek yazılım dediler. Bitti yazılım. Yapay zekaya yapıyor artık yazılımı. 4 yıllık eğitim boşa gitti. Biz burada matbaayı 200 yıl geriden aldık hayatımıza. Yapay zekayı da kaçırdık. O treni de kaçırdık, yakalamamız zaten mümkün değildi. Matbaa önemliydi o dönemde. Türkiye, bırakın treni, kay kayda, tramvayda bile değil.

- Bir diktatöre kızmak yerine onu yok saymak gerekir dediniz. Ama bu bir lüks değil mi?

Şuurunu kaybetmiş düzenin temsilcileriyle karşılaştığımızda gülemediğimiz her an zulmün gücüne katkıda bulunuyoruz. Gülmek bir direniş biçimidir. Ama haklısınız, ekmek parası için o düzene muhtaç olan biri için bu kolay değil. Yine de içsel özgürlük alanlarını korumak mümkün. O alanlar hiç tamamen kapanmıyor. En totaliter rejim bile total değildir.

- Bunun çıkışı yok mu?

Çıkış aşk gibi, sevgi gibi, birbirimize güven gibi bildiğimiz değerler koruyabilmek. Çünkü sosyal medyada dostlaştıkça kimle konuştuğunu bilmiyorsun. İnsanlar diz dize göz göze konuşmaya devam etmeli. Güvensiz korkak bir toplum olmaya başladık. Hele burjuva çocuklarını, site çocuklarını, dizi kanadığında acil yardıma götürüyorlar. Bu kadar korkak kuşaklar hayatı tanımaz, tavşanı okşamaktan korkar, yeni diktatörleri sorgulamaz. Gene de müzikle, şarkıyla özgür bir alanı koruyorlar.

Gündüz Vassaf

- Uyum sağlamanın zehrinden bahsediyorsunuz!

Evet Almanlar faşizme uyum sağladı, Sovyetler diktatörlere Hitler kadar olmasa da uyum sağladılar. Ama şimdi mesela bakıyoruz, Harvard da uyum sağladı Trump'a. Akademi’nin bir sesi vardı. Kimseden ses çıkmıyor. Üniversiteler korku toplumları. Ağızlarını açmaktan korkuyor hocalar, öğrenciler. ABD, yerleşkelerinde Yahudi düşmanı diye damgalanmaktan korkuyorlar. Dünya Amerika’ya, Amerika Amerikalılara bırakılmayacak kadar önemli. Türkiye’de, ABD’de kimi tanıyorsa hangi meslek örgütlerin ABD’yle teması varsa, tanıdıklarını ABD’nin gidişatı hakkında uyarmalı. ABD yerine Türkiye’nin yeri Çin ve Rusya diyenlerin seslerinin yükseldiğini duyuyorum. Mesele totaliter düzenlerden yana mı olmak yoksa kendine özgü bir totalitarizmin eşiğinde olan ABD’yi dizginlemek mi? Moskova ve Bejing’e, ‘’Aman halkına bu kadar insafsız davranma,’’ diyecek olsak güler geçerler. ABD’de sesimizi dinleyecekler var.

- Türkiye Sen Kimsin? adlı kitabınızda Mark Zuckerberg'e teşekkür vardı. Niye?

Dünya çok değişti. Facebook'ta hepimiz arkadaş olacağız, küresel buluşmalarla dünya vatandaşı olabileceğimizi sandık. Ben de uçtum o sırada. Birbirimizi tanıyacağız. Aracıya ihtiyaç kalmadı sandık. Olmadı. Sonraki edisyonlarda bu teşekkürü geri aldım tabii. Zuckerberg İngiltere'de Facebook verilerini sattı. Seçimlere dahil oldu. Göçmenler geliyor, Türkler geliyor diye, halkı korkuttu. Brexit geçti. Zuckerberg kandırdı, bir tür tekno-faşizmin öncüsü. Facebook kullanan bizler de besledik sistemi.

- Gençliği nasıl görüyorsunuz?

Yaşlı genç makası, gelir dengesi müthiş açılıyor. Yani bir yanda evde oturan emekliler, öbür tarafta bu kadar oku oku denmiş gençlik. Zorla liseyi bitirmiş belki. Büyük fedakarlıkla üniversiteyi bitirmiş. Ve şimdi işsizlikle karşı karşıya. Ne yapacağını bilemiyor. Gelir, adaletsizliğini görüyor. Ama bir İngiliz yaşlı grubu turist olarak ülkene geliyor bastonlu hatta tekerlekli sandalyede. Otobüsten iniyorlar. Para harcıyorlar onu buna. Ben bir simidin parasını hakikaten hesaplıyorum. Otobüse binmeyeyim iki durak yürüyeyim diyorum. Ve bu adaletsizlik artıyor. Korkum, yaşlılara karşı saldırıların geleceği, yaşlıların sokağa çıkmaktan korkacağı.

- İnsanlar daha neşeliydi, daha barış istiyorlardı, yan yanaydılar. Hani şimdi sene 2026 tekrardan başa mı dönüyoruz?

Bu 68 kuşağından çok daha olgun bir kuşak. Bu kuşak topa girmiyor ve topa girmenin maliyetinin farkında. Biz şımarık kuşaktık. Türkiye'deki değil ama dünyadaki 68 kuşağı sadece savaş karşıtıydı. Buradaki kuşak canını feda ederek bir devrim yapmak istedi. Rusların, Amerikalıların, Çinlilerin, hatta Arnavutluk’un bile oyununa kurban gittiler maalesef. Uğur mumcu yazmıştı. Sağ, sol, bütün silahlar Bulgaristan’da Kintex adlı bir şirketten geliyordu. Yani bu kuşak topa girmemek tamam fakat temel değerleri korumak lazım değil mi? Çok basit şeyler ama o sevgiyi, güveni, ihtimamı onu korumak lazım. Tarih değişiyor ama değişirken, yapay zekayla, bizi göz göze, ten tene gelmekten uzaklaştıran sosyal medya yabancılaşmasıyla bu değerleri kaybedersek, bu çatıyı kuramayacağız. Yani şöyle bir tezim var, yapay zekanın topladığı veriler, dünya nüfusunun belki yüzde üçünün dördünün yazdığı ve çoğu egemen kültürlerin, egemen sınıfların yazdıklarından, yayın organlarından falan toplanan bilgiler. Bayağı da dışlayıcı ve ona dur demek mümkün değil. Yani bir sonraki kuşak oradan beslenecek artık. Ve faşistsin diyemeyecekler. Çünkü sizin koruduğunuz değerleri bilmeyecekler. Onun için herkesin günlük tutması lazım. Yüzyılların, bin yılların kültürünün son temsilcileri bu kuşaklar ama yapay zekâ geldikten sonra başka bir masal kuracak. Yapay zekâ ile yeni büyük masalcı, büyücü geldi. O günlüğü tutalım ki, o aşklardan bahsedelim ki, sevgiden, yalan söylemekten, utanmaktan, yüzlerin kızarmasından bahsedelim. Böyle bir insanlık olduğu kâğıda geçsin, kayda geçsin ki bir sonraki kuşaklar bunu görebilsin, bunu aktarabilelim. Tek yapabileceğimiz bu. Yürüyüşler gösteriler bitti artık. Teknolojinin gönüllü kulları olduk. Sanata, edebiyata çok iş düşüyor.

- Şimdi bir genci nasıl motive edeceğiz?

ABD'de üniversiteler krizde, sadece devletin baskısından ve fonları kesmesinden değil orta halli beyazlar artık eskisi gibi başvurmuyor, sayıları düşüyor. Artan Hispanikler, Meksika asıllar. Çünkü onlar için hala üniversiteyi bitirmiş olmak, analarının babalarının gözünde çocukları için bir ideal, bir rüya. Türkiye’de hala böyle, her yerde para basan gecekondu üniversiteleri. ABD’de üniversiteye gitmeyi reddeden beyaz çocuk işsiz kalacağını biliyor. Üniversitede dört yıl okuyacak sonra işe girmeye çalışacak liseyi bitiren kıdem kazanmış olacak. Bitti. Yani üniversite cevap veremiyor. Üniversitenin amacı araştırma yapmak, bilgi öğretmek, soru sormak, yeni yaratmak, ama iş bulma konumuna dönüştü zaten. Korkak hocaların bile soru soramadığı, irdeleyemediği şeyler karşısında gençler ne yapacak?

- Gençlere ne söylersiniz? Dünyayı nasıl okumalılar?

'Nereden biliyorsun?' diye sormayı öğrensinler. Bu en temel soru. Annem öğretmendi, 'Her şeyi bilemeyiz ki' dediği için okuldan kovulmuştu. 'Nereden biliyorsun?' diye sorabilmek şart.

- Mutluluğun yolu yavaşlanmaktan geçiyor diyorsunuz. Ve yavaşlarsak belki yeni üretim biçimleri buluruz. Yeni yollar açarız. Yapabilir miyiz? Ne dersiniz? Bilmem. Yavaşlayabilir miyiz? İstanbul'da yaşıyoruz.

Ne istediğimize bağlı. Neyi daha az, neyi daha çok yapacağımıza bağlı. Birçok kişide yetişememe derdi. Sinemaya gitmek istiyorsa konsere yetişememe, maçı kaçırma. Anne babanın çocuğunun mezuniyetini bile görmeye vakti olamıyor. Hep bir yetişememe hali var. Bazen fişi çekmek gerekiyor. Ayıp olur diye cenazeye gidiyoruz. Yani gitmesem ayıp olur diye. O zaman vakit ayırma. Öncelikler koy. Hepsine gidemezsin. Hepsini yapamazsın. Her yerde görülmeye çalışma. Ayıp olmasın diye bir yere gitmek bizatihi ayıbın ta kendisi. Kendine hakaret.

- Yazmanın dışında ne yaparsınız?

Düşünüyorum. Okumak, yürümek, tiyatroya gitmek. Tiyatro az. Bazen film seyrediyorum.

- Siz hep seçilmemiş yollardan gitmeyi seçiyorsunuz.

Tesadüfleri takip ediyorum. Tesadüf de seçilmemiş bir şey zaten. Hiç bilmediğiniz bir ülkeye gidin, hiç dilini bilmeseniz de oturun birkaç gün orada yaşayın. Bilmediğiniz bir sokağa gidin. O bilmedik şeyin içinde kalın bu insana yeni yollar açar.

- Siz iyi edebiyat terapidir diyorsunuz.

En iyisidir edebiyat. Edebiyatla katil oluyorum, âşık oluyorum, hırsız oluyorum, depresyona gidiyorum. Eğer o edebiyat güçlüyse, ana karakteri veya karakterlerin hepsini bana hissettirebiliyorsa, ne büyük bir lükstür. Kaç hayat yaşatıyor bana. Lakin günümüz edebiyat kahramanları toplumdan kopuk, dünyada yaşadıkları toplumlarda ne oluyor bilmiyorlar, zelzele olsa farkında değiller. Yazarlamız, ben politikayla ilgilenmem vurdumduymazlığında sahte dünyalar yaratıyor.

- Herkes terapiye gitmeli mi?

Kendini tanımak istiyorsan. Önce başkalarını tanı, başka canlıları da tanı. Yani sincapları tanı, balinaları tanı, yengeçleri tanı. Onlardan da öğreneceğimiz çok şey var. Çünkü şöyle bir ukalalığımız var, kültürden kültüre, yüzyıldan yüzyıla, yüzyıllardan yüzyıla tekrarlıyoruz. İnsan doğası şöyledir diye. Ve hemen kafa sallarız ama öyle değil. İnsan doğasında, genlerimizde bin bir muhtemeliyat var. Ama hangisi ortaya çıkacak? Bunda çevrenin, iklimin, siyasetin rolü var, ekonominin çok önemli faktör. Özellikle iklim ve teknolojinin de. İnsan doğası diye mutlak bir şey yok. Değişkeniz. Yoksa evrimleşemezdik, kaybolup giderdik, yok olurduk. İnsanda saldırganlık da var, özveri de var, yalan söylemek de barıştan yana olmak haksızlığa karşı çıkmakta. Ama savaşlar çıktığında insan doğasıdır, kaçınılmazdır diyorsak insanı tanımıyoruz. Çünkü dünyada savaşsız toplumlar olmuş. 400-500 yıl sürmüş, Japonya'da, İspanya'da, Güney Amerika'da olabiliyor. Çatalhöyük'te eşit toplumu buldular, liderleri bile yok.

- Boğaziçi Üniversitesi'nden 12 Eylül sonrası istifa ettiniz. O günden bu yana Türkiye'de neler değişti?

Üniversitede özgürlük alanı kalmaması üzerine ayrıldım. Baskı altında düşünce üretilemez. Öğrencilerini aldatmış olursun. Bugün bu mesele çok daha derinleşmiş durumda. Ama şunu da söyleyeyim, her dönemde, baskı altında bile insanlar düşünmeyi, üretmeyi, sevmeyi sürdürdü. Toplama kamplarında bile küçük demlerde sevgiyi yaşattılar.

- Ölümden hiç korktunuz mu?

Bilmiyorum. Ben onu tanımadım. Yaklaşınca anlayacağım. Yaklaştığını hissetmiyorum ama yaklaşmakta olduğunu biliyorum. Lisede ölümden korkma diye bir şey okumuşum, sınıf gülmüştü. Yetişkin yaşlarda da anketlerde 'Uykumda ölmek isterim, hissetmeden' diyenleri biliyorum. Ama şimdi düşünüyorum: Bunu da bir yaşayayım, göreyim bakalım ne imiş. Hayatın tadına varmak gerekiyor hazır hayattayken. Ama boş laflar bunlar. Büyük konuşmamalı.

- Ne olacak dünyanın hali?

Devletler, uluslararası sistemler çöküyor. Kapitalizm çöküyor. Bayraklar çöküyor. Ama içimizdeki güzelliği korumalıyız, sorgulamalıyız. Türümüzün masallarından kurtulmanın zamanı çoktan geçti. İnsan şöyledir böyledir diye atıp tutuyoruz, insanın doğası kaçınılmazdır diyoruz. Mesela eşitsizlik. Marx'ın rüyası dışında tarih boyu ezen ezilen olmuştur diyoruz. Burnumuzun dibinde Çatalhöyük'te arkeolojik kazılar yerleşim mekanlarında eşitliği, herkesin aynı büyüklükte mekanlarda oturduğunu gösterdiği gibi saldırganlığın izleri de yok. Büyük masalları varsayan sosyal bilimcilerin bütün ölçüde görmezden geldiği David Graeber ve David Wengrow’un Her Şeyin Şafağı kitabı tarihimizde nice uzun nefesli eşitlikçi, lidersiz toplumların olduğuna işaret ediyor. Gezi, belki böyle bir toplumun böyle bir özleyişin ifadesiydi. Yaşa bakmadan herkesin canı gönülden katıldığı, hiçbir ideolojinin olmadığı, lidersiz bir toplum arayışıydı.

- 90'lı yıllarda da İran-Irak savaşı vardı, Çekoslovakya parçalanmıştı, yine savaşlar vardı. Ama sosyal medya olmadığı için her an yıkıcı haberlere maruz kalmıyorduk. Şimdi her dakika kötü bir haber geliyor. Kaybettik neşemizi, ne diyorsunuz?

Benim aşkla değil, savaşla ilk tanışmam. 1956 yılı. Annemle Ankara'da radyo başındayız. Budapeşte Radyosu. Sovyetlerin Macaristan'daki baskısına karşı ayaklanma. On binlerce, yüz binlerce Sovyet tankı giriyor. Radyodan bir ses haykırıyor: 'Kurtarın bizi, kurtarın bizi.' İlk defa orada bir devlet saldırısından korktum. Sonra Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın asılmasına, 6-7 Eylül’e, olaylardan çok toplumun çanak tutmasına, ama o zamanlar savaşın acısı yaşatılırdı. Allende'nin CIA darbesiyle gitmesi dünyada büyük yankı uyandırdı. Şarkıcılar, gruplar çıkıp dünyayı dolaştılar. Filistinli folklor grupları Gazze’den çıkıp dünyayı turlarlardı. Şimdi gazete manşeti yok. Sosyal medyada her haber aynı büyüklükte, aynı puntolarda. O önem algısı azalmış oluyor. Bir de benim gündelik ihtiyaçlarımla, kişisel doyumsuzluğumla o savaş haberi birbirine karışıyor. Uzaktaki savaş değil artık. Onun için ilgisizlik bence. Tüketim patolojisine maruz türümüz tarihinin en bencil, en şımarık dönemini yaşıyor. Kapımızda iklim krizi, nükleer savaş tehlikesi, yapay zekânın olası Frankenştaylaşması yokmuş gibi yaşıyoruz. Hepimizi birleştirecek, dünyaca söylenecek bir şarkı sözü arıyorum.

*Gündüz Vassaf, Şimdiye Övgü, Günlük Yaşam Felsefesi, Tuhaf Yayınları, 2026.

Ekonomik kriz, savruk dil ve yoksullaşan hayat Abdulbaki Değer+26/06/2026

Türkiye’de bir ekonomik kriz var. Üstelik bu kriz yapısal nitelikte ve süreğen bir şekilde devam ediyor. Veriler bunu açıkça teyit ediyor. Yaşanan krizin gerçekten bir kriz olduğunu ispatlamaya çalışmak gibi absürt bir uğraşa enerji harcamak yerine, onun doğrudan ve dolaylı maliyetleri üzerinde durmakta fayda var. Çünkü krizin varlığını manipüle eden dil, aynı zamanda yaşanan krizin etkilerini hafifleten, anlamsızlaştıran ve doğallaştıran bir işlev görüyor; meseleyi çarpıtıp işin içinden sıyrılıveriyor.

Küçük bir parantez açarsak; Türkiye’de asgari ücretle çalışmak artık açlık sınırının altında bir yaşama mahkûmiyet demek. Çalışan nüfusun neredeyse yarısının (%43-47) bu ücret düzeyinde olduğu ve ezici bir çoğunluğun (%90) yoksulluk sınırının altında kaldığı düşünülürse, ülkemizde artık sadece işsizler değil, düzenli çalışanlar da sistemik bir yoksulluğun öznesidir.

Enflasyon verileri, ekonomi yönetiminin performansı, hükümetin süreç yönetimi ve kullandığı dil (“Vatandaşımızı ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz!” gibi) bir araya getirildiğinde, esasında üzerinde konuşacak bir şey kalmıyor. Çünkü bu türden bir politik hamaset ve onu takip eden teknik açıklamalar, apaçık olanı tevil etmeye çalışarak meselenin ağırlığını aşındırıyor. Enflasyon rakamları açıklanıyor, hedefler yeniden revize ediliyor, büyüme oranları tartışılıyor, yoksulluk ve açlık sınırları güncelleniyor. Kriz hakkında sürekli konuşuyoruz fakat tam da bu konuşma biçimi bizi krizin kendisine yabancılaştırıyor.

Önemli bir husus da ekonomik krizin, hayatımızı kuşatan bir gerçeklik olmasına rağmen teknik bir meseleye dönüştürülmesidir. Ekonomiyi teknik bir dil üzerinden konuştukça mesele gizemlileşiyor ve hayatla olan bağlarını kaybediyor. İstatistikler, endeksler, grafikler ve oranlar üzerinden konuşulan bir alanda insan ve hayat görünmezleşiyor. Ekonomi, bir toplumun kaynaklarını nasıl ürettiği kadar nasıl paylaştığıyla; hangi hayatları mümkün, hangi hayatları imkânsız kıldığıyla da ilgilidir. Ekonomi-politik yalnızca üretimle değil, bölüşüm ve paylaşım süreçleriyle de ilgilidir. Bunun nasıl yapıldığı, hangi hassasiyetlerin gözetildiği ve kimden yana tavır alındığıyla bağlantılıdır.

İnsanlar derin bir krizin cenderesinde hayata tutunmaya çalışırken üzerinde durmamız gereken önemli hususlardan biri de şudur: Yaşadığımız kriz bir yol kazası, bir doğa kanunu ya da mahkûmu olduğumuz bir kader değildir. Yürürlükteki ekonomi-politiğin doğal sonucudur. Bu durum, hükümetin tercih ve iradesinin bir sonucudur; sistemin bu şekilde işlemesi de bununla bağlantılıdır. Çoğunlukla ekonomi-politik tercihler teknik zorunluluklar gibi sunuluyor. Böylece belirli tercihlerin sonucu olan eşitsizlikler, kaçınılmaz gerçeklikler gibi görünmeye başlıyor. Bölüşüm mekanizmaları tartışma konusu olmaktan çıkıyor; geriye yalnızca bu mekanizmaların ürettiği sonuçlara uyum sağlama çabası kalıyor.

Asıl kıyametin koptuğu yer ise yoksulluğun çoğu zaman gelir eksikliği olarak ele alınıp tanımlanıyor olmasıdır. Oysa gelir eksikliği, çok daha derin bir yoksunluğun yalnızca görünen yüzüdür. Mesele yalnızca satın alınabilecek ürünlerin azalması değildir. İnsan; hayal kuran, anlam üreten, ilişki kuran ve geleceğini tasarlayan bir varlıktır. Bu nedenle yoksulluk yalnızca cebimizdeki paranın azalması değil, hayat üzerinde etkide bulunabilme kapasitemizin aşınması anlamına gelir.

Önemli olan insanların neye sahip olduğu değil, ne yapabildiği ve ne olabildiğidir. Bugün durum, Amartya Sen’in belirttiği kapasite yoksunluğunun da ötesine geçmiş görünmektedir. Uzun süreli yoksullaşma yalnızca insanların imkânlarını değil, kendileriyle kurdukları ilişkiyi de dönüştürmektedir. Sürekli daralan imkânlar dünyasında insan olmak giderek zorlaşmaktadır. Bu süreç, insanın kendisine olan inancını da aşındırmaktadır. Bu yüzden yaşanan, aynı zamanda varoluşsal bir yoksullaşmadır.

Kriz, yoksulluk, yoksunluk sarmalında büyüyen belirsizlik, güvensizlik; insanın gelecek duygusunu, özsaygısını ve kendisine olan inancını da aşındırıyor. Karakter aşınması çözümlemelerinin zemin bulduğu yer tam da bu gerçekliktir. İnsanlar yoksullaştıkça yalnızca daha az tüketmeye başlamıyor; aynı zamanda daha az hayal kuruyor, daha az talep ediyor ve daha az itiraz ediyorlar. Bu nedenle yoksulluk, maddi olduğu kadar ahlaki ve siyasi sonuçları da ağır olan bir olgudur.

Siyaset temelde insanların hayatları üzerinde söz sahibi olabilmeleriyle ilgilidir. Bunun için gerekli imkânlara ve seçeneklere gerçekten sahip olabilmeleri gerekir. Süreklileşen yoksullaşma, insana bir tür “insan olamama” hâli dayatır. Bu açıdan yoksulluk, insanın insan olmasının engellendiği büyük bir kriz durumudur.

Bir de yoksulluğun dayattığı bağımlılaştırmaya değinmemiz gerekiyor. Çeşitli yardım ve destek mekanizmaları üzerinden işletilen bağımlılaştırma politikası, yalnızca statükoyu sürdürmekle kalmıyor, aynı zamanda yaşanan insani krizi de derinleştiriyor. Bağımlılaştırma yaygınlaştıkça özerk yurttaşlık darbe alıyor. Çünkü yurttaşlık, hak sahibi olma bilinci üzerine kurulur. Bağımlılık ilişkileri yaygınlaştığında hak talebi güçleşiyor; yerini kişiliği ezen, karakterleri aşındıran bir minnet duygusu alıyor. Kamusal katılımın yerini ise hayatta kalma telaşı dolduruyor.

Ekonomik krizin ele alınış biçiminin yapısal nedenleri görünmez hâle getirerek sorumluluğu bireyin omuzlarına yüklemesi de son derece önemlidir. Başarısızlık kişisel bir kusura dönüştürülüyor, yoksulluk toplumsal bir sorun olmaktan çıkarılıp bireysel bir zaaf gibi sunuluyor. Bauman’ın “yoksulluğun mücrimleştirilmesi”, Beck’in ise “yapısal sorunların biyografikleştirilmesi” dediği süreç tam olarak budur.

Bu yaklaşımın yaptığı en büyük kötülüklerden biri de ekonomik krizin hayatın diğer alanları üzerindeki derin tahribatı görünmez hâle getirmesidir. Yoksulluk; eğitimi, kültürü, sanatı, sağlığı, aile ilişkilerini, siyaseti ve geleceği, kısacası hayatın bütününü etkiliyor. Eğitimde sürekli konuşulan başarısızlık meselesinin temelinde de çoğu zaman sosyo-ekonomik düzey bulunmaktadır. Bu gerçeklik karartıldığı için başarısızlık, okul denilen sınırlı alanın dört duvarı arasındaki bir sorun gibi ele alınmakta ve kronikleşmektedir. Benzer şekilde kültürel hayattaki çoraklaşma, sosyo-kültürel çözülme ve kamusal alandaki zayıflama da ekonomik gerçeklikten bağımsız değildir. Biz sonuçları konuşuyor, sebepleri ise teknik tartışmaların sisleri arasında kaybediyoruz.

Bu yüzden ekonomik krizi yerli yerine oturtacak bir kavrayışa ihtiyacımız var. Ne yazık ki en temel yoksunluklarımızdan biri de budur. Süreğen hâle gelen ekonomik kriz ve derinleşen yoksulluk karşısında yaşadığımız asıl kayıp, insanların sahip oldukları imkânların, yeteneklerin ve potansiyellerin körelmesidir. Bunlar aynı zamanda toplumun kaybettiği imkânlardır. Bu nedenle bugün ekonomik göstergelerin ne söylediğinin yanında şu soruyu da sormamız gerekiyor: Bir toplum, insanlarının yapabilecekleri şeylerden, olabilecekleri kişilerden ve yaşayabilecekleri hayatlardan mahrum bırakılmasını ne kadar süre normal karşılayabilir?

Yoksulluğun en yıkıcı tarafı aç bıraktığı insanlar değil, eksilttiği insanlık ihtimalleridir. Bir toplumun gerçek yoksullaşması da tam burada başlıyor.

*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı.

Dünyaya bir kez çocukken bakarız Menekşe Tokyay+25/06/2026

Son günlerde eğitim bahsi açıldığında kâh anaokulu öğrencilerine yakılan “mezuniyet kınası”na, kâh üzerine “LGS annesi” yazılı kuşak takarak sınava giren çocuklarıyla fotoğraf paylaşanlara, kâh “4 yıllık birliktelik sona erdi” diyerek ortaokula geçen öğrencileri için kurdele kesip ağlayan Tik Tok öğretmenlerinin “performans sanatına” dönüyor konu derhal…

Oysa, asıl konuşmamız gereken şey, dijital dünyanın narsist ihtiyaçlarını doyurmaya muhtaç bireylerin -veya büyüyememiş yetişkinlerin- zaten türlü yoksunluklar içerisinde bocalayan çocuklardan rol çalıp, türlü etik ve hukuki ihlaller eşliğinde çocukların kurgulanmış görüntülerini ve duygularını dijital beğeniye sunarak alkış toplama çabaları veya eğlence performansları değil…

Asıl kriz, asıl eşitsizlik, asıl yara çok farklı bir yerde…

Geçtiğimiz günlerde “anı tümseği” (reminiscence bump) denen bir olguyla tanıştım. Kişi, 15-30 yaş aralığındaki olayları çok daha net ve ayrıntılı anımsarmış. Bu da söz konusu dönemde zihinsel kapasitenin çok güçlü olmasıyla, kişiliğin oluşmasıyla ve bireyin mezuniyet, evlilik, çalışma hayatına giriş gibi “ilkleri” yaşamasıyla ilintili olarak yorumlanıyor.

Louise Glück’ün Yuvaya Dönüş şiirindeki o çarpıcı dizeyi doğrularcasına… “Dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır.”

Belki de bu yüzden çocukluk ve ilk gençlik yıllarında yaşananlar, yalnızca bireysel belleğimizin değil, bugünümüzün ve geleceğimizin de temelini oluşturuyor. O yıllarda karşılaştığımız fırsatlar kadar mahrumiyetler, gördüğümüz destek kadar yaşadığımız eşitsizlikler de hayat boyu bizimle, net bir şekilde kalıyor.

Çocukluğun, yetişkin yaşamının yönünü belirleyen kritik bir eşik olduğunu hatırlatan çarpıcı bir çalışma da kısa süre önce yayımlandı.

UNICEF RAPORU

UNICEF Innocenti’nin devletlerin çocuk hakları karnesini yıllık olarak ortaya koyan “Eşitsiz Fırsatlar: Çocuklar ve Ekonomik Eşitsizlik (Unequal Chances: Children and Economic Inequality)” başlıklı raporu, bu yıl gelir eşitsizliklerinin çocukların iyi olma halini nasıl şekillendirdiğini masaya yatırıyor.

Raporda bunun için dört temel soru soruluyor:

*Dünyanın en zengin ülkelerinde bile neden bazı çocuklar diğerlerinden daha geride kalıyor?

*Ekonomik eşitsizlik, çocukların iyi olma halini nasıl şekillendiriyor?

*Çocuklar, yaşadıkları eşitsizlikleri ne şekilde algılıyor?

*Her çocuğun eşit fırsatlara erişebilmesi için neler yapılabilir?

OECD ve/veya Avrupa Birliği’ne üye 44 ülkenin incelendiği raporda Türkiye açısından çarpıcı ve düşündürücü bulgular var:

Türkiye, incelenen ülkeler arasında çocukların fiziksel sağlık (çocuk ölümleri ve obezite), ruhsal iyi oluş hali (yaşam memnuniyeti, ergen intiharları) ve becerilerden (akademik yetkinlikler, sosyal beceriler) oluşan genel çocuk refahı sıralamasında 36’ncı sırada yer alıyor. Türkiye üç temel alanda sıralamanın en alt grubunda. Bu açıdan, Uruguay, Kolombiya ve Şili ile “aynı ligde” yer alıyoruz.

15 yaşındaki çocukların yaşam memnuniyeti açısından da Türkiye son sırada. Çocukların yalnızca %43’ü, yani yarıdan azı, yaşamlarından memnun olduğunu belirtiyor. Aynı oran Hollanda’da ise %87, yani neredeyse çocukların tümü yaşamından memnun.

Rapor, Türkiye’nin gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkeler arasında yer aldığını anımsatıyor ve gelir dağılımının en üst % 20’lik diliminde yer alanların gelirinin, en alt % 20’lik dilimde bulunanların gelirinin en az sekiz katına ulaştığını belirtiyor. Gelir eşitsizliği açısından da Kosta Rika, Şili ve ABD ile “aynı ligde” yer alıyoruz.

Rapora göre, çocuk yoksulluğunda Türkiye (%31,6), Uruguay (%32), Kolombiya (%37,5) ve Kosta Rika (%37,6) neredeyse birinciliği paylaşıyorlar.

Bu Rapor çok önemli çünkü ekonomik eşitsizliklerin çocukların sağlıklarını, ruhsal iyi oluş hallerini, eğitim başarılarını, sosyal ilişkilerini ve gelecekteki fırsatlarını doğrudan etkilediğini bir kez daha karar alıcılara anımsatıyor ve kamu politikalarının bu açıdan yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

Gelir eşitsizliği ve çocuk yoksulluğu birçok ülkede hâlâ yüksek seviyelerde. Dolayısıyla, ekonomik olarak daha zengin olsalar bile gelir dağılımının daha adaletsiz olduğu ülkelerde büyüyen çocuklar hem sağlık hem de eğitim açısından daha olumsuz sonuçlarla karşılaşıyor.

UNICEF Innocenti Merkezi Direktörü Bo Viktor Nylund, “Eşitsizlik, çocukların nasıl öğrendiğini, ne yediğini ve yaşam hakkında nasıl hissettiğini derinden etkiliyor” diyor.

SAĞLIKTA DA EŞİTSİZLİK

Eğitim alanındaki tablo da benzer şekilde çarpıcı. Üstelik, rapor verilerine göre, aynı ülke içinde bile ciddi uçurumlar bulunuyor. Bir ülkede en varlıklı ailelerden gelen 15 yaşındaki çocukların % 83’ü temel matematik ve okuma becerilerine sahipken, en yoksul ailelerden gelen çocuklarda bu oran yalnızca % 42’de takılı kalıyor.

Rapora göre eşitsizlik yalnızca eğitimde değil, sağlık alanında da belirgin sonuçlar doğuruyor. Gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkelerde yaşayan çocukların fazla kilolu veya obez olma olasılığı, daha eşit toplumlarda yaşayan çocuklara kıyasla daha fazla. Bu durum, sağlıksız beslenme ve öğün atlama gibi sorunlarla ilişkilendiriliyor. Örneğin ücretsiz okul yemeği ve çocukların beslenmesi konusunda dünyada öncü ülkelerden olan Japonya’da 5-19 yaş aralığındaki çocukların sadece % 16’sı fazla kilolu iken, bu alana halen bütçesinden bir pay ayırmamış olan Türkiye’de bu oran % 33.

Çocuklar mutlak ve gizli açlıklarını sağlıksız ve anlık tokluk hissi doğuran besinlerle gidermek zorunda kaldıkça bu oran gıda enflasyonuyla doğru orantılı şekilde artacak.

Çocukların yaşama şansı bile yaşadıkları toplumun ne kadar eşit olduğuna bağlı. Ekonomik eşitsizliğin yüksek olduğu ülkelerde yaşayan 5-14 yaş arasındaki çocukların hem çocukluk döneminde yaşamını yitirme riski hem de fazla kilolu olma olasılığı daha yüksek. Çocuk ölümleri genel olarak azalmış olsa da bazı ülkelerde yeniden yükseliş sinyalleri veriyor.

Dahası, eşitsizliğin en yüksek olduğu ve Türkiye’nin de içlerinde yer aldığı beş ülkedeki çocuk ölüm oranları, en eşitlikçi beş ülkenin ortalamasının 2,4 katına çıkıyor.

UNICEF, bu tablo karşısında hükümetlere ve paydaşlara sosyal koruma sistemlerini güçlendirme, dezavantajlı bölgelere yatırım yapma, okulların imkânlarını iyileştirme ve tüm çocuklara besleyici okul yemekleri sunma çağrısında bulunuyor.

Zira ücretsiz okul yemeklerinin, sosyoekonomik eşitsizlikleri okul ortamında yönetmenin en etkili sosyal politika araçlarından biri olduğu artık tüm dünyanın kabul ettiği bir gerçeklik…

Tıpkı bizim yıllardır Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu bünyesinde karar alıcılara ve yerel yönetimlere yaptığımız çağrı gibi…

Tıpkı geçtiğimiz gün Eğitim-Sen Genel Başkanı Kemal Irmak’ın anımsattığı Fakir Baykurt’un o müthiş sözü gibi: “Ağa çocuğunun hep ağa olmadığı, yoksul çocuğunun da hep yoksul kalmadığı bir dünya için mücadelemiz”.

Çocukların açlıkla, yoklukla, eşitsizlikle sınanmadığı, eşit fırsatlar karşısında becerileriyle, zekalarıyla, ilgi alanlarıyla kendilerini gerçekleştirdiği bir eğitim ortamı için mücadelemiz…

Geçen gün sosyal medyada bir öğretmenin paylaşımını görmüşsünüzdür: “Öğrencim öğle yemeği için sadece salatalık getirmiş. Evet, salatalık. Arkadaşlarıyla yemeklerini paylaşma etkinliği yapıp salatalığı da ortada bir tabağa doğradım. Hepsi mutlu oldular. Apolitikseniz bir daha düşünün derim. Dolu gelmeyen beslenme çantasının bir hikayesi var.” İşte, bir ülkede nitelikli kamusal eğitimin temel hedefi, bu eşitsizlik tablosunu yok etmektir.

BİR TÜRKİYE PORTRESİ

UNICEF raporunda yeniden gözümüze çarpan bu eşitsizlik tablosu, aslında ülkemizde de uzun süredir bildiğimiz, takip ettiğimiz ve her karşılaştığımızda içimizi burkan gerçekleri yeniden hatırlatıyor.

Avrupa Birliği’nin yoksunluk tanımına göre 2017 yılında Türkiye’de yaklaşık her üç çocuktan biri, yani 7 milyon kadar çocuk, şiddetli maddi yoksunluk çeken hanelerde yaşıyor. Aradan dokuz yıl geçtikten sonra bu rakamların ne yönde değiştiğini tahmin etmek zor değil.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Türkiye Çocuk Araştırması 2022 verilerine göre gün aşırı et, tavuk veya balık tüketebilen çocukların oranı ise %12.

Türkiye’de çocukluk çağı obezitesi hızla artan ciddi bir halk sağlığı sorunu. Türkiye’de her 5 çocuktan biri kilo problemi yaşıyor.

Eğitimdeki fırsat eşitsizliği kalıcı hale gelmiş durumda. Eğitim Reformu Girişimi verilerine göre eğitim dışındaki çocuk sayısı 600 bin civarında. Eşitsiz bir toplumda çocukluk da eşitsiz oluyor. Derinleşen ekonomik kriz çocukları eğitimden koparıp işçiliğe yöneltiyor.

Eşitlik önemli çünkü daha eşitsiz toplumlarda çocukların akademik becerileri daha düşük oluyor; çocuk yoksulluğu daha yüksek seyrediyor ve refah göstergeleri çok daha olumsuz etkileniyor. Ve fırsat eşitliği yaratmadaki en önemli sosyal politika araçlarından biri olan okulun dönüştürücü gücü zayıflıyor.

Çocuk yoksulluğu ve ekonomik eşitsizlik aynı anda eğitimden sağlığa, gelişimden katılım haklarının kullanılmasına dek çocuk haklarının birçok kritik alanını doğrudan ilgilendiren bir yoksunluk hali. Ve bu alanda sadece kriz anlarında ve uluslararası istatistiklerde kötü bir ligde yer aldığımızda gelen kamuoyu itirazları üzerine harekete geçen değil, risk faktörlerini çok önceden fark edip somut eyleme geçen bir zihniyet gerekiyor.

Eşitsizlik, çocuklukta başlayan ve yetişkinliğe kadar uzanan bir dezavantajlar zinciri… Yoksulluk içinde büyüyen çocuklar okulda daha fazla zorlanıyor, sağlık sorunlarıyla daha sık karşılaşıyor ve yükseköğretime erişim ile eğitimlerini tamamlama konusunda daha büyük engellerle mücadele etmek zorunda kalıyor.

İktisatçı Dani Rodrik, Eşitsizlikle Mücadele adlı kitabında şu tespitini paylaşıyor:

“Bütün çocukların ihtiyaçlarını karşılayamayan bir toplum kendi uzun dönemli refahını feda ediyor demektir. Böyle bir toplum adil de değildir. Varlıklı aileler çocuklarına yoksul ailelerden daha fazla yatırım yapabiliyor ve nesiller arasındaki eşitsizliğin önde gelen nedenlerinden biri bu.”

Hangi ülkeye, hangi topluma, hangi coğrafyaya bakarsanız bakın, eğitim, sağlık ve sosyal koruma alanlarında güçlü yatırımlar yapılmadığında, ekonomik uçurumlar derinleşiyor ve ilk bakışta çocukluğu kapsayan bu eşitsizlik hali kuşaktan kuşağa aktarılan kalıcı eşitsizliklere dönüşüyor.

Anı tümsekleri de bu eşitsizliklerin bıraktığı izlerle doluyor. Ne de olsa, “Dünyaya bir kez çocukken bakarız. Gerisi hatıradır.” Çocukluk, huş ağacı gibi uzun ve ince bir zaman dilimi; rüzgârdan ilk etkilenen ama göğe doğru ilk uzanan da o… Yıllar sonra belleğimizde yükselen anı tümsekleri ise, o ağacın hangi toprakta büyüdüğünün en açık kanıtı oluyor.

MENEKŞE TOKYAY, Marmara Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü’nden doktora derecesini aldı. Avrupa Birliği alanında danışmanlık firmalarında uzman olarak görev aldı. Mülteci hakları, çocuk hakları, sosyal politikalar, kadının insan hakları, Avrupa Birliği ve Orta Doğu’daki gelişmeler, başlıca ilgi alanları arasında yer almaktadır.