11 Mayıs 2026 Pazartesi

Sefalet endeksi ve medeniyet iddiası üzerine bir değerlendirme Hasan Köse+11/05/2026

Modern çağda medeniyet iddiası artık yalnızca tarihsel hafıza üzerinden kurulamaz. Bir toplum kendisini medeniyet kurucu olarak tanımladığında bu iddianın gerçekliği mimari projelerle değil, ekonomik erişilebilirlik düzeyiyle test edilir. Çünkü medeniyet yalnızca geçmişte kurulmuş bir yapı değildir; her gün yeniden kurulan bir hayat düzenidir. Bu nedenle sefalet endeksi gibi teknik bir ekonomik gösterge, modern siyasal söylemlerin gerçeklikle temas ettiği en kritik ölçüm araçlarından biridir.

Sefalet endeksi (misery index), enflasyon, işsizlik ve faiz oranlarının toplamından kişi başına büyüme oranının çıkarılmasıyla hesaplanan ve bir toplumun gündelik ekonomik baskı düzeyini ölçmeyi amaçlayan bir göstergedir. İlk kez Arthur Okun tarafından geliştirilen bu ölçüm daha sonra Steve Hanke tarafından genişletilmiş ve küresel karşılaştırmalarda kullanılan bir gösterge haline gelmiştir. Türkiye’nin son yıllarda bu endekste üst sıralarda yer alması yalnızca bir ekonomik performans göstergesi değildir. Bu durum aynı zamanda medeniyet söylemi ile gündelik hayat deneyimi arasındaki mesafenin ölçülebilir hale gelmesidir.

Modern toplumlarda medeniyet iddiası üç temel unsur üzerinden okunur: refah üretme kapasitesi, kurumsal güven ve gelecek sürdürülebilirliği. Bu üç unsurdan biri zayıfladığında medeniyet söylemi ortadan kalkmaz; ancak program niteliğini kaybeder. Bu nedenle sefalet endeksi yalnızca bugünkü refah düzeyini değil, aynı zamanda bir toplumun koordinasyon kapasitesini ölçer. Koordinasyon kapasitesi düşen toplumlarda ekonomik göstergeler yalnızca gelir düzeyini değil, gelecek beklentisini de etkiler.

Türkiye’de 2025 yılı itibarıyla net asgari ücret yaklaşık 22.104 TL seviyesine ulaşmış ve yaklaşık 9 milyon çalışan için referans ücret düzeyi haline gelmiştir. Modern ekonomilerde asgari ücret yalnızca en düşük gelir grubunu değil, ücret dağılımının genel dengesini belirleyen bir çıpa işlevi görür. Bu nedenle asgari ücret düzeyi ile konut erişimi arasındaki ilişki bir toplumun sosyal sürdürülebilirliğinin en kritik göstergelerinden biridir. Büyük şehirlerde kira bedellerinin asgari ücret düzeyini aşması, bireysel yaşam kurma kapasitesini doğrudan etkileyen bir durumdur. Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir kırılma üretir. Çünkü modern toplumlarda bağımsız konut erişimi bireyselleşmenin temel koşullarından biridir.

Vergi yapısının ağırlıklı olarak dolaylı vergilere dayanması da hayat pahalılığını artıran önemli bir faktördür. Türkiye’de vergi gelirlerinin önemli bir kısmının dolaylı vergilerden oluşması, özellikle gıda, enerji ve giyim gibi temel yaşam alanlarında fiyat baskısını artırmaktadır. Dolaylı vergiler gelir düzeyinden bağımsız olarak herkesi aynı oranda etkilediği için sosyal eşitsizlik hissini güçlendirir. Böyle bir durumda ekonomik büyüme gerçekleşse bile refah algısı artmaz. Refah algısının artmadığı toplumlarda medeniyet söylemi toplumsal karşılık üretmekte zorlanır.

Finansal piyasalarda döviz, altın ve benzeri tasarruf araçlarının yüksek oynaklık göstermesi de toplumsal güven duygusunu doğrudan etkiler. Modern toplumlarda ekonomik öngörülebilirlik yalnızca yatırımcı davranışını değil, evlilik kararlarını, konut planlarını ve çocuk sahibi olma davranışını da belirler. Bu nedenle piyasa oynaklığı yalnızca finansal bir mesele değildir; aynı zamanda medeniyetin sosyal altyapısını etkileyen bir faktördür.

Kurumsal düzeyde yüksek yargı ile yürütme organı arasında yaşanan gerilimler de medeniyet iddiasının kurumsal kapasitesi açısından belirleyicidir. Modern devletlerde hukuk sistemine duyulan güven ekonomik güvenin ön koşullarından biridir. Yargının siyasal tartışmaların merkezine yerleştiği dönemlerde hukuk devleti algısı zayıflar. Hukuk devleti algısının zayıfladığı toplumlarda ekonomik güven azalır. Ekonomik güvenin azaldığı toplumlarda ise uzun vadeli yatırım davranışı değişir.

Benzer şekilde bürokratik atamalarda liyakat yerine sadakat tartışmalarının yaygınlaşması da devlet kapasitesini etkileyen önemli bir faktördür. Modern devletler yüksek koordinasyon yoğunluğuna sahip yapılardır. Koordinasyon kapasitesinin sürdürülebilmesi için kurumsal hafızanın korunması gerekir. Kurumsal hafızanın zayıfladığı toplumlarda devlet kapasitesi düşer. Devlet kapasitesinin düştüğü toplumlarda medeniyet söylemi stratejik bir program olmaktan çıkar ve mobilizasyon aracına dönüşür.

Toplumsal mutluluk düzeyi ve gelecek beklentisi de medeniyet iddiasının sürdürülebilirliği açısından belirleyici göstergelerdir. Dünya Mutluluk Raporu verilerine göre Türkiye son yıllarda mutluluk sıralamalarında orta alt grupta yer almaktadır. Gelecek beklentisinin zayıfladığı toplumlarda bireyler uzun vadeli yatırımlar yerine kısa vadeli güvenlik stratejileri geliştirir. Bu durum toplumsal enerjinin üretimden korunmaya yönelmesine neden olur.

Bu tablo genç nüfus açısından daha da belirgin hale gelmektedir. Türkiye’de yaklaşık 5 milyondan fazla gencin eğitim veya istihdam sisteminin dışında bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu durum yalnızca bir işgücü problemi değildir. Aynı zamanda medeniyetin gelecek taşıyıcı kapasitesinin zayıflaması anlamına gelir. Çünkü modern medeniyetler yalnızca bugünkü refah düzeyiyle değil, gelecekteki üretim kapasitesiyle ölçülür.

Demografik göstergeler de benzer bir eğilime işaret etmektedir. Türkiye’de ortalama ilk evlenme yaşı son yirmi yılda belirgin biçimde yükselmiştir. Boşanma oranları artmış, toplam doğurganlık oranı ise nüfusun kendini yenileme eşiğinin altına düşmüştür. Bu üç değişken birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo yalnızca bir demografik dönüşüm değildir. Bu durum ekonomik belirsizlik ile sosyal kurumlar arasındaki senkron kaybını göstermektedir. Çünkü modern toplumlarda evlilik artık yalnızca kültürel bir karar değil, ekonomik bir projedir.

Toplumda seçimlerin geleceğine ilişkin belirsizlik söylemlerinin yaygınlaşması ve otokratikleşme tartışmalarının artması da medeniyet iddiasının siyasal boyutunu etkileyen unsurlar arasında yer almaktadır. Modern toplumlarda siyasal öngörülebilirlik ekonomik öngörülebilirlik kadar önemlidir. Siyasal belirsizlik arttığında bireyler yalnızca ekonomik değil, sosyal gelecek planlarını da ertelemeye başlar.

Bütün bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: sefalet endeksi yalnızca ekonomik bir gösterge değildir. Aynı zamanda bir toplumun koordinasyon kapasitesinin ölçüsüdür. Koordinasyon kapasitesi düşen toplumlarda medeniyet söylemi güçlü olabilir; ancak medeniyet pratiği zayıf kalır.

Bu nedenle Türkiye’de medeniyet iddiasının asıl sınavı geçmişte değil gelecekte verilmektedir. Eğer gençler sistem içinde kalabiliyor, ücretliler bağımsız yaşam kurabiliyor, aile kurma davranışı desteklenebiliyor ve hukuk sistemi öngörülebilir hale gelebiliyorsa medeniyet iddiası yalnızca bir anlatı değil, bir gelecek programına dönüşür. Aksi durumda medeniyet anlatılır; fakat yeniden üretilemez.

*Hasan Köse, eğitimci ve tarihçi.

Devleti Sultan değil, Nizam ayakta tutar Mustafa Yeneroğlu+10/05/2026

Hicrî 10 Ramazan 485, miladî 14 Ekim 1092. İsfahan’dan Bağdat’a giden Selçuklu kafilesi Nihâvend yakınlarında konaklamıştı. Yaşlı vezire bir fedâî yaklaştı ve hançerini sapladı.

Ebû Ali el-Hasen b. Ali, tarihin Nizâmülmülk olarak tanıyacağı Büyük Selçuklu veziri, son nefesini verirken otuz yıla yaklaşan bir süredir omuzladığı imparatorluğun nabzı da zayıflıyordu. Selçuklu’nun resmî yıkılışına daha altmış beş yıl vardı. Ne var ki bir devletin asıl ömrü, kılıcının değil, onu ayakta tutan idarî aklının ömrüdür. O akıl, o akşam hançerlendi.

Sultan Melikşah, bir ay sonra muhtemelen zehirlenme sonucu öldü. Ardından gelen taht kavgaları, halef buhranı, iktisadî kargaşa ve Haçlı orduları karşısında Selçuklu, bir daha aynı siyasal bütünlüğü ve kurucu enerjiyi toparlayamadı.

HORASAN’DAN İSFAHÂN’A

Nizâmülmülk, 1018’de Tûs civarında doğdu. Gazneli devletinde görev yapan bir tahsildarın oğluydu. Horasan, askerî güç ile İranî bürokratik hafızanın buluştuğu kendine mahsus bir havzaydı. Sâmânîlerden Gaznelilere uzanan bürokratik miras hâlâ canlıydı, dehkân sınıfının (köy aristokrasisinin) siyasî varlığı sürüyordu, Farsça divan dili olarak Arapçayla yan yana duruyordu. Memur, ulemâ ve sûfî zümreleri arasındaki güçlü geçişlerden iyi yetişmiş bir nesil çıkıyordu.

Gençliğinde fıkıh okudu, divan kâtipliği yaptı, Gaznelilerin yıkılışını ve Selçukluların 1040’ta Dandanakan’da kazandığı zaferi yakından gördü. Alparslan’ın hizmetine 1059’da girdi. Alparslan ona kısa süre sonra Nizâmülmülk, yani “Mülkün nizamı” lakabını verdi; bu lakapla onu devletin düzeniyle özdeşleştirdi.

Alparslan 1072’de Berzem yakınlarında bir suikast sonucu hayatını kaybettiğinde tahta on sekiz yaşındaki oğlu Melikşah oturdu. Sonraki yirmi yılı tarih ona yazsa da kalemi tutan el Nizâmülmülk’ündü. İsfahan bu yirmi yılda yalnız Selçuklu’nun değil, İslâm dünyasının iktisadî ve kültürel merkezlerinden biri haline geldi. Medreseler açıldı, ordu yeniden düzenlendi, iktâ sistemi (asker ve görevlilere maaş yerine vergi gelirinin tahsis edildiği düzen) karmaşık bir toprak-emek-vergi dengesine oturtuldu.

Aynı dönemde Nizâmülmülk’ün himayesinde, Ömer Hayyam başkanlığındaki heyet 1079’da Melikşah adına Celâlî takvimini hazırladı. Yıl uzunluğunu son derece düşük hata payıyla hesaplayan bu takvim, asırlar sonra Avrupa’da ortaya çıkacak Gregoryen takviminden daha hassas kabul edilir; bugün hâlâ İran’ın resmî takviminin temelini oluşturur. Selçuklu’nun ilim hâmiliği, kurumla çalışan bir medeniyet tasavvuruna dayanıyordu.

SİYÂSETNÂME: VEZİRİN SULTANA UZATTIĞI AYNA

Nizâmülmülk, 1091-1092 yıllarında, ölümünden kısa süre önce Melikşah’ın talebi üzerine Siyâsetnâme’yi, diğer adıyla Siyeru’l-mülûk’u kaleme aldı. Bu eseri bir “nasîhatnâme” diye hafife alan okumalar, klasik İslâm siyaset düşüncesinin en kuvvetli sentezlerinden biri olduğunu gözden kaçırır. Nasîhatnâme, hükümdara öğüt vermenin ötesinde, hükümdarın kendisini dışarıdan görmesini sağlayacak bir aynayı eline tutuşturma denemesidir. Siyâsetnâme, bu türün en olgun örneklerinden biridir.

Eser, adaletin yönetimle, dinin siyasetle, istihbaratın hukukla, iktisadın ahlâkla nasıl iç içe geçtiğini somut hikâyelerle anlatır. Sâsânî ve Abbâsî hükümdarlarından, Gazneli Mahmud’dan, Hz. Ömer’den örnekler verir. Bu örneklerin işlevi geçmişi övmek değil, sultanın kendi davranışını tarihin sert aynasında tartmasıdır. Cicero ve Seneca’dan beri Latin dünyasında hükümdar ahlâkı üzerine bir literatür mevcuttu; ancak Karolenj döneminden sonra bu damar Latin Batı’nın siyasal düşüncesinin merkezinden uzaklaşmıştı. Avrupa’da karşılaştırılabilir kalibrede sistematik bir siyaset metni henüz yoktu; ilk büyük örnek olan John of Salisbury’nin Policraticus’u yetmiş yıl sonra, 1159’da yazılacaktı.

Nizâmülmülk, adaletten sapan sultanın her sapışında kendi tahtının altını oyduğunu, her haksız vergi toplayışında kendi ömrünü kısalttığını, her zalim valisine göz yumuşunda meşruiyetini biraz daha eksilttiğini anlatır. Hükümdarın bekasını adalete mantıksal olarak bağlar; ancak modern anlamda iktidarın kurumsal bir sınırlamasından söz etmez. Öyle bir aygıt onun çağında ne onun kültürel havzasında ne de o dönemin başka medeniyetlerinde mevcuttu. Onun yaptığı bir teorik teşhisti.

Fakat bu teşhis bir sınırlama mekanizmasına dönüşmedi; çünkü onu kurumsal teminata bağlayacak ulemâ, devlet görevlilerini halka karşı sorumlu kılan mezâlim divanı ve liyâkate dayalı bürokrasi üçgeni hiçbir kuşakta birlikte ayağa kalkamadı. Klasik İslâm siyasî düşüncesinin en belirgin yapısal zaaflarından biri teşhis güçlü olsa da kurumsallaşmanın zayıf kalmasıdır.

ADALET DÖNGÜSÜ: SULTANI DA BAĞLAYAN YASA

Siyâsetnâme’nin sahiplendiği bu siyasal akıl, klasik İslâm geleneğinde devrü’l-adâle (adalet döngüsü) adıyla anılır. Formülün kendisi Sâsânî andarznâme’lerine (yöneticiye öğüt geleneği) ve Aristoteles’e atfedilen Sırrü’l-esrâr’a (Sırların Sırrı, hükümdar nasihatleri içeren bir risale) kadar geri gider. Nizâmülmülk bu kadim formülü almış, kuvvetlendirmiş ve sonraki Osmanlı lâyiha geleneğine miras bırakmıştır. İbn Haldûn, Kınalızâde Ali, hatta III. Selim dönemi lâyihaları hâlâ bu döngüye geri dönmüştür.

“Mülk ancak ordusuyla, ordu ancak mâlı ile, mâl ancak halkıyla, halk ancak adaletle ayakta durur.”

Bu cümleye göre sultan, ne kadar mutlak görünse de döngünün başında değil sonundadır. Orduyu doğrudan kuramaz, hazineye muhtaçtır. Hazineyi doğrudan dolduramaz, halka muhtaçtır. Halkı doğrudan üretken kılamaz, adalete muhtaçtır. Adalet, sultanın lütfu değil varoluş şartıdır.

Elbette Tûslu vezirin önerisi, modern güçler ayrılığı değildir. Montesquieu 1748’de Kanunların Ruhu’nu yazdığında hükümdarı dışarıdan, kurumsal bir mimariyle bağlayacaktı. Nizâmülmülk ise altı yüz elli altı yıl önce hükümdarı kendi çıkarı üzerinden bağlamayı önerdi. Tarih, bu iki yaklaşımın ancak birlikte çalışabildiğini göstermiştir. Kurumsal mimari içsel bir ahlâkî zeminden yoksun kaldığında aşınır; içsel mantık ise kurumsal teminata kavuşamadığında işlemez. Bugün anayasal olarak kuvvetler ayrılığına sahip pek çok devletin iktidarı dizginlemekte başarısız oluşu, bu eksikliğin en somut delillerinden biridir.

Machiavelli’nin 1513’te yazacağı Il Principe (Hükümdar) ise bu anlayışın tam zıttında durur. Floransalı diplomat ahlâkı pragmatizmden ayırıp iktidarın bir aracı sayar. Nizâmülmülk ise ahlâkı pragmatizmin önkoşulu, iktidarın zemini sayar. Aralarındaki gerçek mesafe dört yüzyıl değil, ahlâk ile iktidar arasındaki ilişkide kurulan iki zıt kutuptur.

NİZÂMİYE: BİR İMPARATORLUĞUN AKLÎ OMURGASI

Nizâmülmülk’ün belki de en kalıcı eseri Siyâsetnâme değil, kendi adını taşıyan Nizâmiye medreseleridir. İslâm dünyası daha önce de devlet desteğiyle akademik kurumlar görmüştü: Zeytune (737), el-Karaviyyîn (859), el-Ezher (970-972). Nizâmiye’nin farkı, bunların ötesinde, kurumsal bir ağ olarak geliştirilmiş olmasındaydı. 1067’de Bağdat’ta açılan ilk büyük medreseyle başlayan; ardından Nişâbur, Belh, Herat, İsfahan, Basra, Musul ve başka şehirlerde benzer vakıf-medrese-müderris-burs şablonuyla tekrarlanan; vakıf gelirleriyle desteklenen, kütüphane, imaret ve dershane barındıran bir akademik altyapı kuruldu. Yenilik tekil bir kurum değil, bir kurum tipinin imparatorluk ölçeğinde sistemleştirilmiş hâliydi. Sünnî geleneğin akademik omurgası bu ağ üzerinde yükseldi.

Modelin stratejik hedefi açıktı. Bir yandan Sünnî ulemâyı, özellikle Şâfiî-Eş’arî geleneğini devletin yanında kurumsallaştırmak; öte yandan Fâtımî Kahire’sinin el-Ezher merkezli İsmâilî propagandasına ve Bâtınîliğin gizli ağına karşı entelektüel bir set inşa etmek. Nizâmiye’nin en parlak müderrisi İmam Gazzâlî, hayatının en kritik dönüm noktalarını bu kurumlarda yaşadı.

Nizâmiye’nin çoğu zaman unutulan başka bir yüzü daha vardır; o da liyâkatin kurumsallaşmasıdır. Medresede yetişen bir genç, kabile bağı ya da hâmilik üzerinden değil, eser ve icâzet üzerinden yükselebiliyordu. Selçuklu bürokrasisi bu sayede “hangi soydan gelir?” sorusunu, belirli ölçüde, “ne bilir, neye ehildir?” sorusunun arkasına çekebildi. Nizâmülmülk’ün ölümünden sonra bu ağ yavaş yavaş zayıfladı; merkezî koordinasyonun çözülmesiyle birlikte hâmilik ilişkileri yeniden belirginleşti. Aynı dönemde mâlî kayıtlardaki tutarsızlıklar, askerî düzenlemelerdeki kararsızlıklar ve iktâ tahsislerindeki çakışmalar arttı. Liyâkatin kurumsallaşma seviyesi, bir devletin uzun vadeli karar kapasitesinin de tabanıdır.

BÂTINÎ TEHDİDİ VE MEŞRUİYET SAVAŞI

Nizâmülmülk’ün hayatı, bir vezirin devlete hizmetinin ötesinde, bir meşruiyet savaşının ön cephesinde geçti. Onu öldüren hançer, rastgele bir çılgının değil, örgütlü bir siyasal-ideolojik hareketin hançeriydi. Hasan Sabbah’ın 1090’dan itibaren Alamut Kalesi’nde kurduğu İsmâilî örgütlenme, klasik İslâm tarihinin en dikkat çekici ve sistematik suikast ağlarından birine dönüşecekti: merkezî bir kalede liderlik, kapalı bir inanç sistemi, hücrelere bölünmüş gizli bir ağ, seçilmiş fedâîler ve yüksek profilli hedefler.

Nizâmülmülk’ün Bâtınîlikle mücadelesi, Siyâsetnâme’nin son on bir bölümünün yazılmasındaki en belirgin saiklerden biridir ve dikkatli okunduğunda tek bir önermeye indirgenebilir: Meşruiyet, fikirle savunulmadığında kılıçla savunulmak zorunda kalır. Bâtınîliğin esas meselesi fıkhî ayrıntılar değil, gizli bir imâm iddiası üzerinden siyasal meşruiyete alternatif bir zemin kurma iddiasıydı. Bu iddiaya cevap yalnızca askerî olamazdı. Medreseler açıldı, akademik reddiyeler yazıldı. Nizâmülmülk’ün hayattayken açtığı bu cephe, ölümünden birkaç yıl sonra Halife Müstazhir’in talebiyle Gazzâlî’nin kaleme aldığı Fedâihu’l-Bâtıniyye’de sürdürüldü. Alamut’un kalesine kılıçla tırmanılırken kalemle de bir fikir cephesi kuruldu. Vezirin ölümünden sonra bu çift cepheli mücadele dağıldı; Alamut bir buçuk asır daha ayakta kalacak, ancak 1256’da Moğol fethiyle düşecekti.

BİN YILLIK SORU

Bugün İslâm dünyasının büyük çoğunluğu, yönetimin her kademesinde, adlî olsun idarî olsun iktisadî olsun, tek bir soruyu açıkça sormaktan kaçar: İktidarı kullanan neyle bağlıdır? Sözleşmeyle mi, ahlâkla mı, kurumla mı, adaletle mi, yoksa hiçbiriyle değil sırf kendi takdiriyle mi?

Nizâmülmülk’ün teorisinde sultan adaletle bağlıdır; çünkü bağlanmadığı takdirde kendi bekası tehlikededir. Halkın üretimi, hazinenin doluluğu, ordunun varlığı ve nihayet kendi tahtı, hep aynı zincirin halkalarıdır. Bu teori bugün de lafzen reddedilmez; aksine günümüz iktidarları da onu retorik düzeyde sahiplenir. Asıl ayrım teorinin ifadesinde değil, teorinin işlemesini sağlayacak bağımsız denetim mekanizmalarının varlığında ya da yokluğundadır.

Nizâmülmülk Siyâsetnâme’de sultanın âlimin sözüne kulak vermesini, kadının sözünü hür söyleyebilmesini, vezirin gerçek sorumluluğu taşımasını ısrarla yazdı. Bunu söylemekle bir nizam tezi kurmuş oldu: İktidarın gücü, ancak ilim ve adaletin sözüyle anlam kazanır. Ama bu tez kendi çağında bile tam anlamıyla gerçek olamadı; onun kurduğu Nizâmiyeler bile ulemâyı iktidarı sınırlayan bir merci olarak değil, zamanla devlet düzeninin bir unsuru olarak konumlandırdı. Sonraki dokuz asır boyunca İslâm dünyası bu fikri yazdı, tekrar etti, methetti; fakat onu kalıcı ve yapısal bir siyasî gerçekliğe çeviremedi.

Bugün ise bu tezin hayata geçmesini sağlayacak modern araçlar, yani bağımsız yargı, denetleyici parlamento, özerk düzenleyici kurumlar, eleştiri kabiliyeti olan medya, akademik özerklik ve sivil toplum, İslâm dünyasının büyük bölümünde ancak biçimsel olarak vardır; bunlar fiilen aşınmış, içi boşaltılmış ya da iktidara bağlanmış durumdadır.

Türkiye’de de manzara maalesef bundan çok farklı değildir. Üniversiteler ve fikir üretmesi beklenen yapılar siyasal hâmiliğe teslim edilmiş, eleştirel akla tahammül giderek azalmıştır. Bürokraside liyâkatin yerini sadakat, hatta çoğu zaman kullanışlılık almıştır. Yargı bağımsızlığını kaybettikçe adalet duygusu da bozulmuş, geriye büyük ölçüde bir kabuk kalmıştır. İktidar kendini hiçbir şeyle bağlı saymıyor; ne sözleşmeyle, ne ahlâkla, ne kurumla, ne de adaletle.

Sınırlanmak istemeyen böyle bir iktidar, etrafına “hayır” diyemeyen, eleştirel düşünemeyen ve adaletin sorumluluğunu taşıyamayan muhteris bir çevre toplar. İlmin titizliği ile adaletin sorumluluğunu birlikte taşımaya çalışan, dolayısıyla iktidara değil değer ölçülerine yaslanması gereken âlimlerin sözleri ise somut gerçeklikten kaçan, soyut cümlelere sığınan aciz söylemlere dönüşür. Devleti ayakta tutması gereken kurumlar da bu boşluğu kapatacak kurumsal cesaretten ve sorumluluk bilincinden uzaktır.

Adalet döngüsünü unutan devlet çöker; onu hatırlayan devlet ise ayakta durur. Mesele düzenin adında değil, düzenin kendini adaletle, liyâkatle ve ahlâkla yapısal olarak bağlayıp bağlayamadığındadır. Kendini adaletle, liyâkatle ve ahlâkla bağlamayan bir iktidar modelini “güçlü yönetim ve güçlü devlet” sanma yanılgısına düştükçe, Nizâmülmülk’ü yeniden okumak ve “bizim medeniyetimiz”, “değer setimiz”, “gönül coğrafyamız” gibi ifadelerle konuşurken iki kere düşünmek zorundayız.

Bu sebeple Nizâmülmülk’ü bugün yeniden okumak, geçmişe sığınmak değildir. İktidarın kendisini ne ile bağladığını sormaktan vazgeçmiş bir siyasî kültüre, bin yıl önce sorulmuş bir sorunun hâlâ taze olduğunu hatırlatmak bugün de hayati önemdedir.

*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul Milletvekili.

7 Mayıs 2026 Perşembe

Doğa ve Yaşamın Sorunları, Korsan Devlet ile Hikmet-i Hükûmetin Neresine Düşer? Naman Bakaç+07/05/2026

Nazım Hikmet’in “Bugün pazar. Yağmur yağıyor” mısralarını okuduğum bir halet-i ruhiye içinde iken telefonum çaldı. Karşıdaki ses beni doğayı temaşa etmeye davet eden nazik bir o kadar da heyecanlı sesiyle ikna etmeye çalışırken, ben çalışma masamın solundaki pencereyi tıkırdayan yağmur sesine kanarak, daveti kabul ettim. Kanarak kabul ettiğim gün pazar, gökyüzü gözkapaklarını ardına kadar açıp gözyaşlarıyla toprağı suya doyurduğunda renk gri, ağaçlar ise salına salına esnediğinde homurdanma hali içindeydiler.

Davetine icabet ettiğim arkadaşın arabası olmadığından ve temaşa edeceğim doğa mekânlarının uzaklığını da bildiğimden, arabamı esneyen ağaçların arasından çıkararak yola koyuldum. Havada yağmur kokusu, gökte boşalan elektrik çakması, çukurların eksilmediği caddelerde tıngırdayan balatanın gıcırtısı, fonda ise İsmet Özel’in “Mataramda Tuzlu Su” melodisi….. Gri bulutların altında ilerledim arabamla. Cahit Zarifoğlu demişti ya “Kapı aralığından baktığımda görebildiğim en güzel şeydir yaşamak“ duygusunu birazda iliklerimde hissetmek için davete icabet ettim, üstelik bilgisayar başında uğraştığım röportajı sahipsiz bırakarak.

Kapı aralığından değil de arabamın camından görebildiğim kareleri yazmaya başlamadan önce; bu kederli yaşam mı sefil yaşam mı janjanlı yaşam mı sahici yaşam mı kesifli hayat mı yoksa mavilikleri ruha düşmüş bir hayat mı olacak yazacaklarım diye, düşünüp durdum. Debelendim.

Debdebenin içindeyken arabamın camına yansıyanları arabanın yan ve arka koltuğunda oturan iki arkadaşa çaktırmamaya çalışıyordum. Arabanın camına yansıyan birini dayanamadım arka koltukta oturanın kucağına fırlatıverdim. İstemsiz bir şekilde. Çünkü onların kısa zaman dilimine sığdıracakları hem kallavi hem de çokça çevre meseleleri vardı. Bende ise bilmekle insanı ürküten, “yağmurların açtığı kapanmaz yaralar.” Arabamın camından içime düşen yaralarıma rağmen, onların konuşmalarına dahloluyor, benim yaralarımı fark etmesinler diye pür dikkat dinliyor, başımı sallıyor, “evet, evet, o mesele şöyle değil miydi?” diye aralara girme atraksiyonları yapıyordum. Bazen yapmacık çoğu zaman ise sahiden.

Arabayla ilerlerken, demiryolu geçidinin kenarında Peştemaline doldurduğu Tolikları¹ seri hareketlerle temizleyen kadının yanından arabayla 40’la geçtikten sonra (arka koltuktakine istemsiz fırlattığım kare buydu); kaldırımda ayak ayaküstüne atmış, elinde cigarası, başında kasketi, pejmürde pantolonu, yanaklarına ak düşmüş sakallı amcanın dertli bir şekilde bekleyişi ilişti gözüme. Peştemalli kadından kasketli amcaya. Ala size janjanlı olmayan iki karenin araba camıma yansıyışı. Feleğin çemberinden geçmiş kederli iki yaşam. Hızım 40. Bu hızla Peştemalli, esmer kadının dalgın ve düşünceli yüzünü ancak kestirebiliyorum. Amcanın ise dertli ancak sükseli cigara içiş hali araba camıma kadar yapıştı ki görmemek elde değildi.

Bir yandan arka koltuktaki arkadaşım iştahlı ve iştiyaklı bir şekilde şehrin meselelerini anlatırken; kulağım onda, gözüm yolda, ruhum insan manzaralarına mıhlanırken hava tam da Attila İlhan’ın “Kaldırımlarda yağmur kokusu” dediği bir kıvamda. Yoldaki çukurlara dalmamak için gıdım gıdım ilerlerken arabayla, trafiksiz tali bir yolda üç dört çocuğun bisiklet turlayışındaki çakırkeyif hallerini gördüm. Arabasız yolun, trafiksiz şeridin içinde bisikletinin ön tekerleğini havaya sevinçle kaldırıp yere düşmeden indirmenin getirdiği gururla koltukları kabaran tıpki bir şövalyenin dizginleriyle atını göğe yükseltişi edasındaki o çocuktan sonra, tedirgin olduğunu farkettiğim nispeten öncekinden daha küçük bir çocuğun bisiklet sürüşleri arasından arabayla ilerledik. Bitmek bilmeyen çukurlar da peşimizde. Mavilikleri ruha düşürmüş yaşamdı adeta sergiledikleri bisiklet sürüşleri.

Arabayla; tek katlı, bahçeli, dar yollu, beton ve kerpiçli evlerin yoğun olduğu yoksul bir mahalleden geçerken, eğri büğrü yazıldığı besbelli bir kartonla bakkalın camına asılmış “kredi kartı geçerlidir” yazısı gözüme ilişti. Demek fakir fukara mahallesindeki bakkal defteri Osmanlı dönemindeki ismiyle Zimem Defteri kalkmış, postlu manyetikli kartlar kerpiçli, betonlu, tek katlı, yolları çukurlu, dış sıvaları boyasız mahalleye uğrayıvermişti. Arabadaki iki arkadaş ilerlediğimiz sokakta yardım ettikleri fakir ve gariban ailelerin evlerini işaret edip, hallerini ve isimlerini arabanın içinde kayda geçirirken, benim ise kapanmaz yarama Şair Cahit Sıtkı Tarancı gelip ayağıyla bastı o an:

“Memleket isterim,

Ne zengin fakir,

Ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.”

Cahit Sıtkı Tarancı kış günü deyip duruversin, tamam, bir kış gününde değildik ancak havanın kışı andırdığı yağmurlu, kesif bulutlu bir günde, üstelik eve doğru giderken de şimşeğin çaktığı bu hava, bizleri erkenden yuvalarımıza gitmeye çağırırken, doğa aşkı kabarık olan arkadaş, TOKİ evlerinin olduğu bölgeye gitmemiz için bir atraksiyon çekti ikimize. Atraksiyonu diğer bir arkadaşın yanılmıyorsam kızı olduğunu tahmin ettiğim telefondaki ses, gelip kendisini almasını istemiş olmalı ki tercihini eve gitme şeklinde beden diliyle gösterdi. Ben ise dilimde bir yandan “farketmez benim için” umursamazlığı peydah olurken diğer yandan da arabanın camına yansıyacakları görmenin ürküttüğü kapanmaz yaraların peşindeyim.

TOKİ evlerinin arasında arabamız salına salına yol alırken, iki kadının baharın bahşettiği otlar arasında Tolikler, Kerengler,Tûzikler, Bexdenûsler, Pûjanlar, Şiwîtler² ararken gözüme iliştiler koca koca gösterişli binaların arasında. Kimbilir belki akşam yemeğine, belki de öğle salatasına ya da sabah kahvaltısı niyetine. Tabiatın bahşettiği bu nimetleri ayakları ve elleriyle kurcalayıp arayan kadınların olduğu binaların az uzağında ise lüks villalar gözümüze ilişti. Bir değil birden fazla müteahhidin yaptığı besbelli olan villalar geçidiydi adeta burası. Ah bu sefil hayat! Ah bu janjanlı hayat! İkisini de arabamın camına yansıtan çelişkiler yumağı. Neden pılı pırtını çekip atmıyorsun ki bu kamburu insanların hayatından.

Oysa pılı pırtını hazırlayıp eve gitmeye hiçte istekli olmayan arkadaşın çevre sorunlarıyla örülü hararetli konuşmasının arasında TOKİ evlerinden geçerken, lağım sularının aktığı bir vadiye indik. Etrafımızda in cin top oynamakta. Vadinin doğusunda ise yeşile boyanmış çayırların yüzümüze serin meltemini vurduğu Sason havasında bir iklim var. Beyaz renkli lüks bir arabanın içinde bir kadınla bir erkeğin haz denizinin içinde yüzmekte olduğunu farkettim. Yanımdaki arkadaşın fena fi’ç-çevre! halinden olsa gerek haz denizinin içinde yüzenleri farketmemiş olmalı ki kendisi lağım sularının içinde yüzen atıkları seyreyleye dalmıştı. Lağım sularının nereye döküldüğü tartışması içindeki iki arkadaşla arabada ilerlerken karanlık bastırmış, çocuklar parklardan evlerin yolunu tutuyordu. Bir de başını akıllı telefona gömmüş genç ile baş üstünde tuttuğu Kur’an’la beyaz boyalı eve giren iki çocuk karanlık yamacında beliriyordu. Onlar lağım sularının döküldüğü meşhur dereyi bulmakla meşgul iken ben, hala parkta evinin yolunu tutmamış iki kız çocuğu ile dolgun ve sakallı babalarının yanına gidip, karşı taraftaki resmi binanın ne olduğunu sordum. Çocukların şen şakrak kahkahaları ve sevinç yumağı içindeki çocuksu ve bir o kadar da sahici mutlulukları gecenin karanlığına karışırken, ben geri dönüp lağım sularının döküldüğü yer tartışmasını sürdüren iki arkadaşıma usulca yanaştım. İçinden isabetli yorumları bir hayli fazla olan, daha deneyimli ve rasyonel açıklamalar yapan arkadaştan yana tercihimi kullanıp, “o haklıdır, olaya hâkim olmasam da onun yorumlarını doğru buluyorum” çıkışında bulundum. Doğa aşkı kabarık arkadaş, süregiden tartışmada tahmini tutmamış olacak ki sütre gerisine çekildi, teslim bayrağını açtı. Ben dinen tantananın içinde 40 hızımla bir yandan karanlığa karışmış çocuk sesleri, bir yandan da kötü kokan kesifli derenin yanından, arkadaşın yönlendirmesiyle TPAO sahasına yöneldim.

Çocuklar dede oldu, dede olan çocuklar torun sahibi oldu ancak bu kesif kötü kokulu derenin yanı başındaki evlerde yaşayanlar nedense azalmadı. Fakirlik işte, villalar geçidine taşıyamadı elalem onları, ne yapsınlar ki! “Korsan gibiyiz” diyenlerin şimdilik hükümferma olduğu bu fani dünyada. Korkmayın uzatmayacağım lafı. Bu korsan devletin Hürmüz Boğazına demirleme meselesine ise hiç girmeyeceğim….Hikmet-i hükümetimiz ise, bu sefil ve kesif havanın olduğu yaşam havzasını bir türlü pir-i paka dönüştüremedi. Lağım suları ve petrol atıklarının boca edildiği derenin yan tarafında yarım daire çemberli ışıltılı ve janjanlı lambalarla kirliliğin üstüne maske geçiriverdi. Ne adına mı? Hem perdelemek hem de Guy Debord’un meşhur Gösteri Toplumu’nda olduğumuzu kanıtlarcasına; gösterişe ve sahteliğe kendini vurarak. Lağımlı derenin varlığı da bir yüzkarası olarak gelip geçen mülki amirlerin defterlerinde yazıladursun.

Sefil ve kesifli hava demişken, çevre sorunlarının harareti, arabadaki uçuşan bilgi baloncuklarını azaltmadı bir de fondaki İsmet Özel’in mısralarını:

“Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor,

Böylesine hazırlıklı değilim daha.

Bilmek. Bu da ürkütüyor.

Gene de biliyorum:

Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar…”

Peki, sizi ürküten ve düşündüren metindeki arabanın camına yansıyan hangi yaşam karesi? Kederli yaşam, sefil yaşam, janjanlı yaşam, sahici yaşam, kesifli yaşam, mavilikli yaşam. Cevabı sizde kalsın!

*Naman Bakaç, Gazi Üniversitesi Muhasebe-Finansman Eğitimi ile Siirt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Bilimleri yüksek lisans mezunudur.

4 Mayıs 2026 Pazartesi

Anksiyete yaygınlaştı, stres norm oldu: Ekonomik kriz artık toplumsal bir kırılma Bekir Ağırdır/4 Mayıs 2026

Son yıllarda toplumun neredeyse tamamına yayılan bir duygu hali var; sıkışmışlık. Bu duygu, yalnızca bir geçim sorunu ve ekonomik göstergeler üzerinden açıklanabilecek bir durumdan öte meseleler ima ediyor. Bu durum aynı zamanda bireylerin dünyayı algılama, geleceği tahayyül etme ve gündelik hayatlarını organize etme biçimlerini kökten dönüştüren bir psikolojik iklime de işaret ediyor.

Veri Pusulası’nın 2026 Nisan araştırması “Kontrollü hayat: Bugünü yönetmek, yarını düşünmek” temasına odaklanmıştı. Bu başlık altında bireylerin ekonomik baskı altında gündelik yaşamlarını nasıl sürdürdüğünü incelemeye çalıştık. Araştırma, geçinme koşulları, tasarruf ve harcama davranışları ile tüketim tercihlerine bakarak, bugünü idare etme stratejileri ile geleceğe dair beklenti ve kaygılar arasındaki ilişkiyi birlikte ele alıyordu.

Araştırmanın ikinci odağı ise geleceğe bakış ve güvensizlik kaynaklarını anlamaya çalışmaktı. Bireylerin gelecek kaygısının dozu, nedenleri, bu kaygının yaygınlığı, zaman ufku ve güven duygusunu besleyen unsurları incelemeye çalıştık.

Uzun süreli yalnızlığın tek etkisi maddi değil. Bekarlığın depresyon ve anksiyete semptomlarını belirgin hale getirebileceğini ifade eden klinik psikolog Caroline Weinstein, ''Birey, eğer yalnızlığı kasıtlı olarak seçmediyse psikolojik olarak zorlanabilir'' şeklinde konuştu.

Anksiyete yaygınlaşmış stres norm haline gelmiş

Bulguların gösterdiği toplumsal fotoğrafın iki ana karakteri belirginleşti. Birincisi, toplum gündelik hayatını, hanesinin dirliğini düzenliğini sürdürmekte zorlanıyor. İkincisi; yaşanan yalnızca “zorlanma” değil, giderek kaygı altında yürüyen, hayatta kalmaya odaklanan bir gündelik hayat ritmine “sıkışmışlık”.

Araştırmada bireylerdeki anksiyete seviyesini ölçmek için geliştirilmiş evrensel ve akademik bir ölçek kullanıldı. Bu ölçeğe göre bulgular, toplumun yalnızca yüzde 17’sinin minimal düzeyde, geri kalan büyük çoğunluğun ise hafif, orta ya da şiddetli düzeyde anksiyete yaşadığını gösteriyor.

Bu veri tek başına önemli olmakla birlikte, asıl anlamını dağılımın yapısında buluyor. Her 6 kişiden 5’i hafif, orta ve şiddetli anksiyete grupları içinde yer alırken, grupların büyüklükleri birbirine oldukça yakın. Bu dağılım da kaygının toplumun belirli bir kesimine sıkışmadığını, aksine geniş bir alana yayıldığını anlatıyor.

Kaygı artık marjinal bir durum olmaktan çıkmış, normatif bir duruma dönüşmüş. Çünkü hemen her bir demografik, sınıfsal ve sosyolojik kümede kaygı hali, anksiyete seviyesi farklı seviyelerde olsa da oldukça yaygın ve yüksek seyrediyor.

Bir bakıma kaygı, gündelik hayatın doğal bir parçası haline gelmiş, hatta bir anlamda verili duygu durumu olmuş.

Belirsizlik kalıcılaştıkça gelecek algısı bozuluyor

Araştırmada geleceğe yönelik kaygıyı değerlendirmek amacıyla yine evrensel ve akademik bir ölçek olan Dark Future Scale (DFS) kullanıldı. Bulguları, anksiyetenin yalnızca mevcut koşullara verilen bir tepki olmadığını, aynı zamanda geleceğe dair sistematik bir karamsarlık içerdiğini gösteriyor.

Toplumun yaklaşık yarısı yüksek veya çok yüksek düzeyde gelecek kaygısı taşıyor. Sorunların süreceğine, gelecekte her şeyin daha da kötüye gideceğine dair karamsarlık, kaygı ve ürküntü var. Bulguların tümü bir arada bireylerin kaygı kadar geleceksizliğe sıkıştığına da işaret ediyor.

Bu durum, bireylerin yalnızca bugünü zor yaşamadığını, aynı zamanda geleceği de güvenli bir alan olarak görmediğini ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, gelecek algısının bu şekilde bozulması, bireylerin davranışlarını doğrudan etkiliyor. Nitekim araştırmanın hanenin geçim koşulları, tasarruf tercihleri gibi bulguları şunu gösteriyor. İnsanlar belirsiz ve tehditkâr gördükleri bir geleceğe yatırım yapmıyorlar, uzun vadeli planlar kurmuyorlar, risk almaktan kaçınıyorlar.

Bu nedenle gelecek kaygısı yalnızca psikolojik bir durum değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal davranışları belirleyen temel bir değişken haline dönüşmüş durumda.

Eko-anksiyete

Ekonomik durum ve psikoloji doğrudan bağlantılı

Araştırma, ekonomik durum ile psikolojik durum arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösterdi bir kez daha. Bulgulara göre geçinmekte zorlanan ya da borçlanan bireylerde kaygı düzeyi belirgin biçimde artıyor. Bu bulgu, ekonomik sorunların yalnızca gelir düzeyi ile ilgili olmadığını, aynı zamanda bireylerin ruh hali, stres seviyesi ve yaşam memnuniyeti üzerinde doğrudan etkili olduğunu gösteriyor.

Bu nedenle Türkiye’de ekonomik kriz yalnızca bir “refah kaybı” değil. Aynı zamanda 2017’den beri artarak ve derinleşerek sürüyor oluşu nedeniyle kriz tanımını aşmış ve ekonomik tufana dönüşmüş durumda. Bu denli uzun sürdüğü için de toplum ve bireyler için bir psikolojik dayanıklılık krizi olarak da değerlendirilebilir.

Yaş kırılımlarına bakıldığında, araştırma bulgularında gençlerin daha yüksek kaygı taşıdığı görülüyor. Özellikle 18–29 yaş grubunda yoğun kaygı oranının yüksek olması, geleceğe dair belirsizliğin bu kesimde daha güçlü hissedildiğinin bir işareti.

Bu durum, yalnızca gençlerin bugünkü ruh haline dair bir veri değil kuşkusuz. Çünkü bu gösterge aynı zamanda toplumun geleceğine dair de güçlü bir gösterge. Çünkü gençlerin gelecekten kopması, uzun vadede ekonomik üretkenlik kaybı, girişimcilik azalması, beyin göçü artışı gibi sonuçlar doğuracağını biliyoruz. Daha önemlisi ise gençlerin geleceksizliğe mahkûmiyet duygusu öfkeyi tetikliyor. Öfke ise kendine ve dışarıya karşı şiddet eğilimini artırıyor. Bu öfke ve şiddet meylinin nelere yol açacağına dair belirtileri ise her gün ve hayatın her alanında gözlüyoruz.

Hemen tüm bulgular bir arada değerlendirildiğinde, her 5 kişinin 4’ünün negatif bir duygu halinde olduğu görüyoruz. Bu oran, yalnızca bireysel memnuniyetsizliği değil, aynı zamanda kolektif bir ruh halini ifade ediyor.

Bu tür bir negatif duygu yoğunluğu, toplumun karar alma süreçlerinden siyasal davranışlarına kadar geniş bir alanda etkili olabilir. Gördüğümüz bireylerin yalnızca ekonomik olarak zorlanmadıklarıdır. Bu zorlanma, yaygın ve sürekli bir kaygı durumuna dönüşmüş, bu durum da bireylerin davranışlarını, kararlarını ve gelecek algısını şekillendiren bir psikolojik bir toplumsal iklim üretmiş durumdadır.

toplum

Bireysel kaygılardan kırılgan topluma

Araştırma, yaşadığımız durumun yalnızca ekonomik bir kriz olarak tanımlanamayacağını gösteriyor. Mesele 8 yıl önce kur sıçraması diye başladı. Sonrasında bilim dışı tercih ve kararlarla derinleşti. Şimdi hayat pahalılığı üzerinden haneleri, sanayisizleşme üzerinden ülkenin geleceğini rehin alan bir ekonomik tufanın içindeyiz..

Karşımızda çok katmanlı bir toplumsal kırılganlık yapısı var. Gündelik hayatta üç katmanda bu kırılganlığın derinleştiği süreçleri yaşıyoruz, gözlüyoruz.

İlki, kaygının yaygınlaşması, bireylerin bilişsel kapasitesini etkiliyor. Sürekli stres altında olan bireyler daha kısa vadeli düşünüyor, riskten kaçınıyor, karmaşık kararlar almakta zorlanıyor. Bu durum da toplumun genelinde reaktif davranışların artmasına neden oluyor. Toplumsal yaşam “tepki veren sistem” haline geldikçe de sosyal uyum zayıflıyor. Nitekim kutuplaşmanın giderek bir siyasal veya kültürel pozisyondan duygusal pozisyona dönüşmesinin sebebi de bu süreç.

İkincisi, ekonomik durum ile psikolojik durum arasındaki güçlü bağ, krizlerin etkisini katlıyor. Ekonomik bir şok, yalnızca gelir kaybı yaratmıyor. Aynı zamanda tüm kurumlara, kurallara ve daha önemlisi geleceğe güven kaybını tetikliyor. Stres artıyor, beklentiler kötüleşiyor, davranışlar daralmaya başlıyor. Giderek krizin etkisinin doğrusal değil, çarpan etkili olmasına neden oluyor.

Üçüncüsü, geleceğe dair belirsizlik arttıkça, bireylerin zaman ufku daralıyor. Bu durum tasarruf ve yatırım motivasyonunu azaltıyor, eğitim ve kariyer planlarını zayıflatıyor, uzun vadeli projelerin, hedeflerin ertelenmesine neden oluyor.

Sonuç olarak toplum, kısa vadeli çözümlerle ayakta kalmaya çalışan bir yapıya dönüşmüş durumda. Artık Türkiye’de risk, yalnızca ekonomik kırılganlık değil yüksek kaygı altında yürüyen bir toplumsal ve gündelik yaşam pratiğine sıkışmış olmamız.

Bu süreçlerin sonunda örneğin göç, evlenme, çocuk sahibi olma, boşanma, eğitim gibi doğal demografik değişim süreçlerinde değişim hızının çok daha hızlı olmasına neden oluyor. Nitekim demografik istatistikler de demografik değişimlerdeki olağanüstü hızı gösteriyor.

toplumsal güven

Kaygıyı yönetmek güveni inşa etmek

Bu tablo ve risk karşısında olmamız nedeniyle siyasetin temel görevi, yalnızca ekonomik sorunları çözmek değil artık. Aynı zamanda siyasetin görevi toplumun yaşadığı kaygıyı ve toplumsal psikolojiyi yönetilebilir hale getirmek.

Bugün Türkiye’nin temel sorunu yalnızca ekonomik değil kuralsızlık ve öngörülemezlik de. Bu nedenle siyasal strateji önceliği ya da kısa vadeli ilk hedefi ekonominin yapısal sorunlarını çözmekten, refah artışından da önce güven üretmeye odaklanmak olmalıdır.

Kaygılı toplumlarda sert ve nara atmaya dayalı dil tek başına güven üretmiyor. Aksine ürküntü ve geri çekilme yaratma potansiyeli de yüksek. Bir bakıma toplumsal çığ tehlikesi olan ortamda nara atmak çözümü değil çığ tehlikesini artırıyor da olabilir. Bu nedenle siyasetin tonu panik değil, güven vermelidir.

Bugünün Türkiye’sinde siyaset yalnızca seçim kazanmak meselesi değil. Aynı zamanda toplumun içinde bulunduğu kaygı halini de yönetme meselesidir.

Belki de muhalif siyasetin temel cümlesi çok basit olmalı. “Bu ülkede kimse hayatını tek başına ve yalnızca hayatta kalabilmek boğuşmasıyla sürdürmek zorunda kalmayacak.” Bu sade iddia belki de yeni bir sosyal mutabakatın, ortak gelecek hikayesinin de başlangıç cümlesi olabilir.

Bu toplumun ihtiyacı daha fazla korku değil, geleceğe, ortak kadere güven duygusu. Siyasetin görevi de bu duyguyu güçlendirmek. Siyasetin görevi, bu geleceğin mümkün olduğuna toplumu yeniden inandırmaktır da.

Okul cinayetleri politiktir çözümü de Yavuz Saltık+04/05/2026

Türkiye 14-15 Nisan tarihlerinde arka arkaya iki okul faciasıyla sarsıldı. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir lisenin eski öğrencisi okula pompalı tüfekle girdi, 16 kişiyi yaraladı, ardından hayatına son verdi. Henüz o acı dinmemişken, Kahramanmaraş’ta 14 yaşındaki bir çocuk sırt çantasına koyduğu beş silahla okuluna gitti ve iki sınıfı taradı. Sekizi öğrenci, biri öğretmen 10 kişi hayatını kaybetti.

Toplum şoke oldu. Haklı olarak. Ama şok politikaya dönüşmezse geçer gider. Taziyeler biter, soruşturmalar sürüncemede kalır ve bir sonraki saldırıda yeniden başlarız. Bu döngünün kırılması gerekiyor.

“MÜNFERIT” ARTIK YETMİYOR

Her seferinde aynı kelimeyi duyuyoruz: Münferit. Bireysel vaka. Terörle bağlantısı yok. Soruşturma başlatıldı.

Peki birbirini günler içinde izleyen, farklı illerde, farklı faillerce gerçekleşen saldırılar hâlâ münferit midir; yoksa bu olaylar bir sistemin ürettiği semptomlar mıdır? Bu ayrımı yapmadan konuyu münferitliğe bağlamak, yangını söndürmek yerine dumanı dağıtmaya çalışmaktır.

BU ÇOCUKLAR NEDEN BU KADAR ÖFKELI?

Bu soruyu failleri aklamak için değil, gerçek çözüme giden yolun kapısını aralamak için soruyorum.

Şiddet olaylarına bakıldığında karşımıza çıkan ilk gerçek şudur: Bu olayların büyük çoğunluğu ergenlik çağında yaşanıyor. Bu tesadüf değil; ancak ergenliği tek başına bir risk faktörü olarak görmek yanıltıcı olur. Nörobilim alanında ergenlik araştırmalarının önde gelen isimlerinden Temple Üniversitesi’nden psikolog Laurence Steinberg ve Cornell Üniversitesi’nden nörobilimci B.J. Casey’nin çalışmaları, bu dönemin beyin gelişimindeki yapısal bir dengesizlikle şekillendiğini ortaya koyuyor: Duygu ve ödül işlemeyle ilgili beyin bölgeleri hız kazanırken, dürtü denetiminden ve mantıksal kararlardan sorumlu prefrontal korteks henüz olgunlaşmamıştır. Steinberg bu durumu, güçlü bir motoru fren sistemi yerli yerine oturmadan çalıştırmaya benzetir.

Ancak bu biyolojik gerçeklik tek başına şiddeti açıklamaz. Aynı araştırmalar şunu da vurguluyor: söz konusu nörogelişimsel özellik, yoksulluk, dışlanma ve şiddete maruz kalma gibi toplumsal risk faktörleriyle bir araya geldiğinde çok daha yıkıcı bir potansiyele dönüşüyor. Ergenlik bir kader değil; onu patlayıcı hâle getiren zemin, toplumsal ihmaldir.

Sosyal dışlanmanın şiddetle ilişkisini inceleyen çok sayıda çalışma, kronik reddedilmenin-akran zorbalığı, sosyal izolasyon, karşılıksız sevgi-okul saldırılarını gerçekleştiren ergenlerde ortak bir zemin oluşturduğunu gösteriyor. ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’nin (NIH) geniş ölçekli gençlik şiddeti raporları ise düşük sosyoekonomik düzey ve yoksulluğun ergenlik çağında şiddet için orta düzeyde ama tutarlı risk faktörleri olduğunu belgeliyor.

Cinsiyet meselesine de burada değinmek gerekiyor. Erkek çocuğa iletilen ‘sert ol, ağlama, güçlü dur’ mesajı, duygularını sağlıklı biçimde ifade edecek araçları elinden alır. Duygularını ifade etmeyi öğrenememiş bir çocuk, o birikimi eninde sonunda başka bir yolla dışarı çıkarır. Çoğu zaman öfkeyle, bazen şiddetle.

Peki bu enerji neden sağlıklı kanallara akamıyor? Çünkü o kanallar tıkalı. Gençler etrafa bakıyor ve şunu görüyor: Torpil kazanıyor, liyakat kaybediyor. Sahte diplomalarla elde edilmiş unvanlar, siyasi kayırmacılık. Çalışmak artık geleceği garanti etmiyor. Bu tablo bir gencin sisteme olan inancını kemiriyor.

İnancını yitiren gencin kurallara bağlılığı da zayıflıyor.

KANTİNDEKİ YARIM TOST

Okulun kantininde, margarinle yağlanmış bayat ekmeğe basılmış yarım tostu veresiye yazdıran çocuğu düşünün. O çocuk her sabah okula geliyor, aç geliyor ve utanarak defteri uzatıyor. O defterde biriken sadece borç değil; damgalanma hissi, aşağılanma korkusu, ‘ben burada istenmiyor muyum?’ duygusu.

O çocuğa sesleniyorum: Senden özür dilerim. Bu senin suçun değil. Bu, seni bu hâlde okula göndermek zorunda kalan sistemin suçudur.

Aç bir çocuk öğrenemez. Öğrenemeyen çocuk sisteme dahil olamaz. Dahil olamayan çocuk yabancılaşır. Ve yabancılaşan çocuk; öfkesini, umutsuzluğunu eninde sonunda bir yere boşaltır.

Bu süreç çoğu zaman zincirleme ilerler: ekonomik yoksulluk, psikolojik stres, aile içi çatışma, çocuk ve ergenlerde davranış sorunları ve ardından okul ortamında şiddet. Bu nedenle şiddeti yalnızca okul içinde görülen bir problem olarak değerlendirmek yeterli değildir.

EKRANLAR VE OYUNLAR DA BİR ŞEYLER ÖĞRETİYOR

Suç, mafya ve silah odaklı diziler bir örümcek ağı gibi neredeyse tüm televizyon kanallarını sarmış, her akşam prime time’da yayınlanıyor. Bu yapımlar şiddeti çözüm yöntemi olarak adeta açıkça dayatıyor.

Kanlı intikam sahneleri, güç göstergesi olarak sunulan silah, romantize edilen mafya kültürü; bunlar milyonlarca çocuğun zihnine yıllarca, her gece işleniyor.

Buna bir de şiddet içerikli bilgisayar oyunlarını ekleyin. Saatlerce süren bu deneyimler; çocuğun dış dünyayla kurduğu bağı zayıflatıyor, empatiyi köreltiyor, şiddeti olağanlaştırıyor. Akran zorbalığı ve fiziksel şiddet de artık sosyal medya aracılığıyla normalleşiyor. Dövüş videoları paylaşılıyor, izleniyor, alkışlanıyor. ABD’de yaşanan okul saldırılarını uzaktan izlerken ‘bu bizde olmaz’ diyorduk. Olmazdı, ama oldu.

O ÇIĞLIĞI KİM DUYACAK?

Siverek’teki saldırgan, saldırıdan günler önce okulun sosyal medya hesabına ‘Hazır olun, bu okulda birkaç gün sonra saldırı olacak’ yazmıştı. Bu bir çığlıktı. Kimse duymadı.

Oysa o çığlığı duyacak insanlar var: psikolojik danışmanlar, PDR uzmanları... Bu meslek grubu tam da bunun için yetiştirilmişti. Bir çocuğun içe kapanışını, öfkesini, yalnızlığını, kırılganlığını fark etmek için.

Silah çocuğun eline geçmeden önce o sinyali okumak için.

Ama bugün atama bekleyen yüzlerce PDR uzmanı evde oturuyor. Okullarda ise o kadrolar boş. Bir uzman beş yüz öğrenciye bakıyor ve zamanının büyük bölümünü idari işlerle geçiriyor. Bu, bürokratik bir zafiyet değil; doğrudan bir güvenlik açığıdır.

Aynı şekilde, okul sosyal hizmeti büyük bir önem taşımaktadır. Okullar sadece eğitim verilen yerler değil, aynı zamanda çocukların risklerinin erken fark edilebildiği, koruyucu ve önleyici müdahalelerin yapılabildiği kritik alanlardır. Bu süreçte sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, psikolojik danışmanlar, çocuk gelişimciler, psikiyatristler ve yerel yönetim birimleri birlikte çalışmak zorundadır.

GÜVENLİK KAMERASI ÖFKEYİ DURDURAMAZ

Saldırıların ardından gelen ilk öneri her zaman aynıdır: daha fazla kamera, daha sıkı kapı denetimi, okullara güvenlik personeli. Bu önlemlerin sınırlı bir değeri vardır; ama bunları çözümün merkezine koymak büyük bir yanılgıdır.

ABD, okul güvenliğine dünyanın en fazla kaynağını ayıran ülkelerden biridir. Metal dedektörler, silahlı güvenlik görevlileri, aktif atıcı tatbikatları; sonuç ortada: saldırılar azalmadı. Dahası araştırmalar, güvenlik odaklı bu dönüşümün okul iklimini olumsuz etkilediğini, öğrencilerde kronik stres ve yabancılaşma yarattığını ortaya koyuyor.

Okullar; denetim ve kontrol alanına değil, güven ve aidiyete dayalı bir ortama ihtiyaç duyuyor. Gerçek güvenlik; bir çocuğun okulda tanındığını, dinlendiğini ve değer gördüğünü hissetmesidir. Özetle: Merkezinde güvenlik olan değil, içinde güvenlik de olan bir çözüm modeline geçilmelidir.

DÜNYA BİLİYOR, BİZ NEDEN BİLMİYORUZ?

Finlandiya, Japonya, Kanada, Almanya, İsveç, Singapur. Bu ülkelerin eğitim sistemleri tesadüfen başarılı değil. Hepsinin ortak paydası şu: öğrenciyi bir sınav nesnesi değil, gelişen bir birey olarak gören anlayış. Öğretmene toplumsal itibar veren yapı. Psikolojik desteği sistemin zorunlu bir parçası olarak sunan örgütlenme. Müfredatı siyasete değil bilime dayandıran anlayış.

Türkiye’nin bu modelleri birebir kopyalaması gerekmez. Ama özgür düşünmeyi, eleştirel aklı, özgüveni ve vicdanı merkeze almayı kendi kültürel ve sosyal gerçeklikleriyle harmanlayan özgün bir model kurmak hem mümkün hem de zorunludur.

Bunun için önce dürüst bir itiraf gerekiyor: Son çeyrek yüzyılda Türkiye’de uygulanan eğitim politikaları bu ilkelerden giderek uzaklaştı. ‘Maarif modeli’ adı altında sunulan düzenlemeler, bilimden değil ideolojiden beslendi. Ortaya çıkan şey bir eğitim çarpıklığından başka bir şey olamadı.

YAPILABİLİR OLAN VAR VE KANITI DA VAR

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hayata geçirdiği Yuvamız İstanbul, Halk Süt ve okul yemeği projeleri, doğru sosyal politikanın gerçek sonuçlar ürettiğini gözler önüne seriyor. Bu programlar sadece sosyal yardım değil; bir çocuğa ‘sen burada görülüyorsun, değer taşıyorsun’ mesajı veren politika araçlarıdır.

Uluslararası araştırmalar açıkça ortaya koyuyor: Erken yaşta sunulan nitelikli destek, yetişkinlikte şiddet ve suç eğilimini anlamlı ölçüde düşürüyor. İstanbul’da işe yarayan Siverek’te de işe yarar. Kahramanmaraş’ta da. Türkiye’nin her köşesinde de. Bu uygulamaların ulusal ölçeğe taşınması için gereken ne vizyon eksikliği ne teknik kapasite. Gereken siyasi iradedir.

HÜKÜMETE SOMUT ÖNERİLER

Yapılması gerekenler bellidir:

Her çocuk devlet okulunda ücretsiz, sıcak ve doyurucu en az bir öğün yemek yiyebilmelidir. Kantinde veresiye defteri tutan çocuk kalmamalıdır.

Her okulda yeterli sayıda PDR uzmanı aktif olarak görev yapmalıdır. Evde atama bekleyen uzmanlar derhal okullara kazandırılmalı; bu uzmanlar idari işlerden değil çocuklardan sorumlu olmalıdır.

Okullarda güvenlik ihtiyacı gerçektir; ancak bu ihtiyaç, okulları katı bir denetim alanına dönüştürerek karşılanamaz. Görevlendirilecek personelin çocuk gelişimi ve pedagoji konusunda yeterli bir formasyon almış olması zorunludur.

Eğitim sistemi, siyasi müdahaleden bağımsız ve bilim temelli olarak yeniden kurulmalıdır. Öğretmenin mesleki saygınlığı yeniden inşa edilmeli, öğrenci eleştirel düşünen bir birey olarak yetiştirilmelidir.

Ruhsatlı silahların hane içinde güvenli muhafazasına ilişkin standartlar güçlendirilmelidir. Bir babanın kasasındaki silah 14 yaşındaki çocuğun eline geçiyorsa denetim mekanizmaları çökmüş demektir.

Şiddet içerikli yayın ve oyunlara yönelik denetim standartları güçlendirilmeli, medya okuryazarlığı gerçek anlamda okul müfredatına taşınmalıdır.

Furkan. Belinay. Zeynep. Şuranur. Kerem. Adnan. Yusuf. Bayram Nabi.

Kahramanmaraş’ta o öğle saatinde sınıflarında hayatını kaybeden çocukların isimleri bunlar.

SON SÖZ

Toplumsal dayanışma yalnızca mum yakmak değildir. Asıl dayanışma; o mumu yakmadan önce, o çocukların büyüdüğü mahallelere eşit kaynak aktarmak, okullarına nitelikli öğretmen göndermek, karınlarını doyurmak ve onları gerçekten dinlemektir.

Bu isimlerin her yıl büyüyen bir listeye dönüşmemesi için gereken tek şey siyasi iradedir. Araçlar elimizde. Bilgi elimizde. Model elimizde. Eğitime yatırım politik bir tercihtir. Ve bu tercihi doğru yapmak, bir lütuf değil; devletin çocuklarına olan borcudur.

 

Şiddeti nerede aramalı? Hakan Temiztürk+01/05/2026

Şanlıurfa’daki okul saldırısının büyük bir endişeye sebep olduğu bir ortamda Kahramanmaraş’taki katliam endişenin ötesine geçti ve yaygın bir korkuya sebep oldu. Çocuk yaştaki bir öğrencinin hem arkadaşlarını hem de öğretmenini öldürmesi, akıl alır gibi değildi. Kimilerine göre bu toprakların görmediği dehşetengiz bir olaydı. Kimilerine göre ise şimdiye kadar görülmemiş olsa da işaretlerine, izlerine, belirtilerine rastlanan mukadder bir durumdu. Bir grup medya gözlemcisi açısından ise sürpriz değildi, ilk vaka da sayılmamalıydı.

Televizyon haber bültenlerinin, sosyal medyanın, farklı internet ortamlarının sürekli yay/ınla/dığı şiddet vakalarının benzerinden başka bir şey değildi aslında Kahramanmaraş vakası… Her gün rastlananın daha fazla ölümlüsü idi; ‘katil’ de bir çocuktu. Fark bu kadardı. Fark az sayılmazdı ama bu tür olayların benzerlerini sürekli ‘izleyenler’ için son vakalar bir bakıma beklenendi. Karısını, çocuklarını, komşusunu, işçisini, patronunu, annesini babasını kardeşini vahşice katledenlerin bulunduğunu, üstelik bunların sayısının giderek arttığını kimse reddedemez. Dolayısıyla “Bunlar bizde olmaz/dı!” demek, kendini avutmak olur. Türkiye’de de oluyor ve giderek artarak/yayılarak oluyor!

TRT BUNU YAPARSA…

Haber bültenlerindeki kan dondurucu haberlerden yeterince etkilenmemiş görünen ilgili, yetkili, sorumlu, uzman, yönetici, medya mensubu, yapımcısı, yönetmeni ve oyuncusuyla dizi ekibi pozisyonundakilerin son olaylardan sonra nedamet belirtisi göstermesi iyi… Ama anlamlı değil! Çünkü yıllardır kör göze parmak misali ortada olan bir durumu görmezden gelmesi, dahası yanlışta ısrar etmesi timsah gözyaşından başka bir anlam taşımaz. Ekilen tohumlar ‘meyve’sini veriyor, yanlışlar semeresini gösteriyor. Üstelik son ana kadar da ‘rating belası’na kurban edildi bütün doğrular, bütün uyarılar… Türkiye’nin ‘birinci kanalı’ TRT’de bile her bölümünde mutlaka onlarca silahlı mahallelinin karşı mahallenin silahlı ‘filinta’larına kurşun yağdıracakmış gibi gösterilmesi, silahlıların kahraman olarak takdim edilmesi, dizinin başından beri ‘ar, namus, haya’ya zıt konular etrafında gerilimin sürdürülmesi başlı başına bir rezalet iken ve bundan utanç duymak gerekirken TRT’nin genel müdüründen yönetim kuruluna, yöneticisinden dizinin ‘mutlaka’ çok ‘hassas’ ekibine kadar herkes ratinglerin gölgesinde keyif çattı.

Önce dizilerde başlayıp sonradan internet ortamlarına ve ardından sosyal medyaya sirayet eden şiddet, hiç şüphesiz ki bu örnekte olduğu gibi göz göre göre tehlikeye dönüştü. 1990’lı yıllarda haber bültenlerinde ve ‘sıcağı sıcağına’ tarzı programlarda ilk örnekleri aktarılan taciz, tecavüz, saldırı, şiddet içerikleri kısa süre içerisinde suç ve suçluyu adeta normalleştirmeye, bir süre sonra onlardan kahraman çıkarmaya kadar gitti. Bu, hâlâ bir sorun olarak ortada duruyor: Televizyonlar taciz, saldırı, yaralama, öldürme vakalarını caydırıcı, kınayıcı, nefret uyandırıcı şekilde vermek yerine canlandırma, detaylı anlatma, cezasız kaldığı algısını yayma gibi ‘teknik’ler kullanarak vermeyi sürdürüyor… (Kahramanmaraş katliamını Türkiye’nin en saygın gazetelerinden biri “Kalemini kırdı silaha sarıldı” diye verdi; ‘kalemi kırma’nın nerede hangi anlamda kullanıldığını ihmal ederek!)

ÖNCE HABERLER, SONRA DİZİLER

Haberlerdeki sıkıntılar artarak kanaldan kanala yayılırken şiddet bayrağını diziler devraldı! 2000’lerin başlarında en vahşisinden şiddet, en acımasızından mafya saldırıları, en iğrencinden çarpık, sapkın, sapık ilişkiler diziler yoluyla topluma boca edildi. İzleyenlerin yaşı, aidiyeti, demografik nitelikleri dikkate alınmadan; tedbirsizce, sansürsüzce! ‘Sakıncalı’ haber, konuşma ve mesajlara karşı gösterilen hassasiyet, dizilerle yayılan tehlikeden esirgendi. Sigara ve alkol görüntüleri buzlanırken silahlar cezbedici ve hak edeni cezalandırıcı çok faydalı/gerekli şeyler olarak sunuldu.

Büyük ilgi gören, yüksek rating alan, dünyanın dört bir yanına pazarlanan Türk dizileri, kısa sürede birer eğlence aracı olmaktan çıka/rıla/rak; toplumsal rollerin, kimliklerin ve tarih algısının yeniden üretildiği güçlü/etkili propaganda malzemelerine dönüştüler. Özellikle başlarda Kurtlar Vadisi, Diriliş Ertuğrul gibi yapımlar, sonra bunların devamı şeklinde çekilenler ve bunlara ek olarak sapık/sapkın ilişkileri içeren teknik açıdan çok kaliteli yapımlar, taciz, şiddet, cinsellik ve çarpık ilişki sahnelerinin yoğun kullanımıyla dikkat çektiler. Bu dizilerdeki şiddetin sunumu, yalnızca dramatik gerilimi artırmakla kalmadı; aynı zamanda özellikle genç ve çocuk izleyicinin şiddeti algılama ve anlamlandırma biçimini de etkiledi. Şiddetin çoğu zaman ‘meşrulaştırılmış’ bir araç olarak sunulması, Kurtlar Vadisi’nde devlet, millet ya da ‘yüksek çıkarlar’ adına şiddet uygulanması, kahramanlıkla iç içe geçirilir oldu. Ana karakterlerin gerçekleştirdiği infazlar, işkenceler ya da yasa dışı eylemler, çoğu zaman etik bir sorgulamadan geçirilmeden ‘gereklilik’ olarak sunuldu. Bu durum, izleyicide şiddetin belirli koşullar altında kabul edilebilir olduğu yönünde bir algı oluşturdu.

Benzer şekilde, Diriliş Ertuğrul ve diğer tarih temalı dizilerde şiddet, çoğunlukla ‘kutsal bir mücadele’ çerçevesinde ele alındı. Savaş sahneleri, düşmanın acımasızlığına karşı haklı bir direniş olarak kurgulandı. Ancak bu anlatı, çoğu zaman tek boyutlu bir iyi-kötü ayrımına dayanmış olduğu için izleyicide daha keskin ve kutuplaştırıcı bir dünya görüşü oluşturdu.

Şiddetin estetikleştirilmesi de gözlerden kaçırılan ayrı bir sorun oldu bu dizilerde. Kullanılan sinematografi, müzik ve kurgu teknikleri, şiddet sahnelerini etkileyici ve hatta zaman zaman ‘çekici’ hale getirdi. Özellikle yavaş çekim sahneler, dramatik müzikler ve kahramanlık vurgusu, şiddeti bir gösteri unsuruna dönüştürdü. Bu durum, şiddetin gerçek hayattaki yıkıcı ve travmatik etkilerini arka plana iterken kahramanlıkları öne çıkardı.

KEFERENİN KAFASINI UÇURMAK İYİ DE…

Bu tür yapımların çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu geniş izleyici kitlelerine ulaşması, bugün sonuçlarını görmeye başladığımız tablonun oluşumuna zemin hazırladı. ‘Çakır’ tipinin birçok genç için idol olması, ‘Ertuğrul’un ‘kâfir’in kafasını bir vuruşta uçurması, yalınkılıç bir ‘akıncı’nın her bir bölümde onlarca düşmanın hakkından tek başına gelmesi, elinde oyuncak kılıçlarıyla ve sırtında Osmanlı kıyafetiyle ekran başındaki çocukların ve gençlerin gururunu okşadı; anne babalar onlara ‘kahraman ecdadın’ fetihlerini izlettiği için mutlu oldular. Tabii bu gurur duyulası sahnelerin çıktısının kısa vadede ‘mutluluk’ ama uzun vadede ‘şiddet’ olacağı, böyle bir ortamda akla gelmemeliydi!

Kanal sahipleri, yöneticileri, yapımcılar ve onların destekçisi siyasetçiler, mutluluktan ve gururdan pay çıkardılar kendilerine; Türk dizi sektörünün geldiği aşamayı her fırsatta dile getirdiler! Ama o gurur tablosunun ‘şiddetin kültürel yeniden üretimi’ni beraberinde getirdiğini görmezden geldiler. Cephelerde, otağlarda, saraylarda, haremlerde olan bitenin çocuklar ve gençler için ‘zihin şekillendiriciler’ olacağını hesaba katmadılar. O hesap yapılmadığı (dahası gereksiz görüldüğü) için bugünün kamu-özel kanallarında en acımasız şiddet, en çarpık ilişkiler, en rezil kuşak programları ‘kötülük’ üretmeye devam ediyor.

Hesap ratingler için, dizilerin pazarlanmasıyla gelecek milyon dolarlar için yapıldı hep… Hele kanal kendilerininse ya da kendilerinin müdahalesine açıksa veya bu yapımlarla rakip kanalları ezip geçmek imkânı varsa başka bir şeyi hesaba katmaya gerek yoktu/r! Yıllardır dizilerin çok izlendiğiyle övünen bir kanalın o dizilerinin neyi yaydığını, hangi konulara yer verdiğini, kimi nasıl yücelttiğini görenler, şimdi yakınılan tehlikeyi de görenlerdi/r.

Kahramanmaraş vakası için gözyaşı dökelim, gençliğin sosyal medya bağımlısı ve şiddete meyyal olduğundan yakınalım ama o ortamı oluşturan, o ortama hizmet eden ve bununla gururlanan kişi, kanal, yapım şirketi, kamu-özel kurumları da hesaba çekelim! Herkes ne yaptığına, neyi yapmadığına, hangi kötülüğü yücelttiğine baksın.

Kim yaparsa yapsın, kim destek olursa olsun, kim önünü açarsa açsın şiddetin kendisinin bizatihi kötü olduğunu, kötü sonuçlar doğurduğunu/doğuracağını, kötü sonuçların herkes için ihtimal dahilinde olduğunu kabul etmek lazım.

*Prof. Dr. Hakan Temiztürk, Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi.

30 Nisan 2026 Perşembe

Silah bırakma ve fesih süreçlerinin görünmeyen boyutları Adnan Boynukara+30/04/2026

PKK gibi uzun süreli, ideolojik karakter taşıyan silahlı yapıların silah bırakması ya da kendini feshetmesi, çoğu zaman teknik bir “karar” meselesi olarak ele alınır. Oysa bu tür süreçler, örgütsel bir dönüşüm olduğu kadar derin psikolojik ve zihinsel kırılmaları içeren, dil ve üsluba da yansıyan çok katmanlı bir değişim anlamına gelir.

Sürecin önündeki zorlukları anlamak için yüzeydeki siyasi tartışmaların ötesine geçmek gerekir. Bu çerçevede iki temel eksen öne çıkar, kullanılan dil ve örgütçü düşünme biçimi.

PKK örneği, dünya deneyimleriyle benzerlik taşımakla birlikte, bulunduğu coğrafya, kültürel kodlar, toplumsal yapı, izlediği strateji, örgütün tahmin edilemeyen katı hali vb. özelliklerinden kaynaklanan karakteri nedeniyle büyük farklılıklar da taşır. Silah bırakma veya fesih kararları çoğunlukla siyasi irade, güvenlik dengeleri ya da müzakere başlıkları üzerinden tartışılır. Ancak bu kararların mümkün hale gelmesini sağlayan asıl zemin, bahsettiğimiz karakteristik özellikler nedeniyle, daha derinde işleyen iki alanda; örgütün kullandığı dil ve örgütçü düşünme biçiminde şekillenir.

Kullanılan dil, aktörlerin hareket alanını çizerken, örgütçü zihniyet bu alanın nasıl algılanacağını ve sınırlarının nasıl yorumlanacağını belirler. Bu iki eksen birlikte işlediğinde süreç ya ilerler ya da görünürde ilerliyor gibi görünse de fiilen tıkanır. Bu tür süreçleri yalnızca güvenlik, siyaset ya da müzakere teknikleri üzerinden okumak, meselenin en zor kısmını görünmez kılar. Çünkü asıl kırılma, kararın kendisinde değil, o kararı mümkün kılan zihinsel ve söylemsel zeminde yaşanır.

DİLİN KURUCU GÜCÜ, SINIRLARI VE YÜKÜ

Dil meselesi çoğu zaman tali bir unsur gibi görülse de bu tür süreçlerin en belirleyici alanlarından biridir. Örgütsel faaliyetler ortamında üretilen dil, olayları tarif ettiği gibi tarafları tanımlar, kişilere rol dağıtır, pozisyonları sabitler ve hareket alanını sınırlar. Bu tür durumlarda, “direniş”, “ihanet”, “işbirlikçilik”, “kontra”, “imha”, “teslimiyet” ya da “zafer” gibi kavramlar basit tanımlamalar değildir. Her biri güçlü normatif yükler taşır ve bu yükler, aktörlerin neyi yapıp neyi yapamayacağını, şahısların nasıl tanımlanacağını belirler. Oldukça sert bir özelliği olan bu dil içinde silah bırakma, bir dönüşüm olarak değil, “geri çekilme” ya da “kaybetme” olarak kodlanır.

Dil sadece gerçeği ifade etmez, hangi gerçeğin kabul edilebilir olduğunu da tayin eder. Bu nedenle çözüm süreçlerinde asıl ihtiyaç, yeni bir söz dağarcığı üretmekten ziyade, mevcut kavramların taşıdığı anlam yükünü dönüştürebilmektir. Aksi halde en doğru adımlar bile yanlış bir dilin içinde anlamını yitirir ya da tersine çevrilir. Bu dönüşüm, örneğin silah bırakmayı “yenilgi” değil “yeni bir siyasal evreye geçiş”, “tasfiye” değil “dönüşüm”, “teslimiyet” değil “sivil alana geçiş” olarak çerçeveleyebilen bir dil kurmayı gerektirir. Aksi halde kullanılan her kelime, atılan adımı zayıflatan bir karşı anlam üretir. Dolayısıyla dil ve üslup, bu tür süreçlerde sadece bir anlatım aracı değil, doğrudan sürecin kaderini belirleyen en kritik faktör haline gelir.

DİLİN MEŞRUİYET ARACINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ

Bir sürece karar verilmişse, o sürecin selameti için dilin de dönüşmesi beklenir. Eğer verilen karar içselleştirilmemişse bu, dile yansır. Yani kullanılan dil ile çözümü içselleştirme veya içselleştirmeme doğru orantılıdır. Mesela çözüm, silah bırakma, fesih gibi kararlar içselleştirilmemişse dil sertleşir. Bu da, alınan kararın neden olduğu boşluğu doldurmak için yapılır. Çünkü örgütçü düşünme biçimi kullanılan dili, meşruiyet mücadelesi alanına dönüştürür. Aslında geçmiş çözüm süreci ve o dönem yapılan açıklamalardaki dil hatırlanırsa bu konu net bir biçimde görülür. Dil, maksimalist talepler ile sert tanımlamalar arasında gidip gelmişti.

Aslında buradaki sorun yalnızca kullanılan kelimelerin farklılığı değil, bu kelimelerin ima ettiği hiyerarşi ve güç ilişkileridir. Dil, taraflar arasındaki ilişkinin biçimini kurar. Üstten konuşan, hüküm veren ya da sonuç ilan eden bir dil, karşı tarafı edilgen bir konuma itmeyi amaçlar. Bu da süreci teknik olarak ilerlese bile psikolojik olarak kilitler. Bu nedenle kalıcı bir çözüm, yalnızca içerikte değil, dilin tonunda da karşılıklılık üretebilmeyi gerektirir.

Söylemsel çerçevenin etkileri sadece politik düzeyde kalmaz, bireysel psikolojiyi de derinden etkiler. Uzun süre örgüt içinde yer almış bireyler için silah bırakma, aynı zamanda bir “kimlik çözülmesi” olarak okunur. Yıllar boyunca yapılan propagandanın oluşturduğu etkiyi yönetmek için örgütün yeni bir dil geliştirmesi gerekir. Olan bitenin “yenilgi” veya “kaybetme” olmadığı, “siyasal mücadeleye geçiş” olduğu, bu süreçte ancak kullanılan dile bağlı olarak içselleştirilir. Aksi durumda, süreci sabote etme eğilimi güçlenebilir. Bu da kolektif bir psikolojiye dönüşebilir. Doğru olan, 90’larda kullanılan örgüt dilinin içine “barış” kavramını ekleyerek bunu tekrarlamak değil, geleceğe ve siyasal mücadeleye atıf yapan yeni bir dil geliştirmektir.

ÖRGÜTÇÜ ZİHNİYETİN DOĞASI

Elbette bu tür süreçlerde ortaya çıkan sorunlarla ilgili olarak dil, tek başına açıklayıcı olmaz. İkinci ve daha derin eksen, örgütçü düşünme biçimidir. Örgütçülük, bir organizasyon modeli olduğu kadar, kapalı ve kendini yeniden üreten bir zihniyet kalıbıdır. Bu zihniyet, dünyayı keskin karşıtlıklar üzerinden okur. “Biz ve onlar”, “sadakat ve ihanet”, “itaat ve çözülme” gibi kavramlar belirleyicidir. Bu çerçevede birey, kendi başına bir özne olmaktan çıkar, işlevsel bir birime, yani “kadroya” indirgenir. Değer, düşünce üretmekten değil, verilen çizgiye uyum göstermekten türetilir. Bu durum zamanla eleştirel düşünceyi zayıflatır, farklı ihtimalleri değerlendirme kapasitesini yok eder ve gri alanları ortadan kaldırır.

Daha önemlisi, bu zihniyet kendi varlığını sürekli bir tehdit algısı üzerinden sürdürür. Esneklikten değil, katılıktan, sertlikten beslenir. Bu nedenle değişim, içeriden bir yenilenme olarak değil, dışarıdan bir çözülme ve zayıflama olarak okunur. Bu da dönüşüm ve çözüm süreçlerine yapısal bir direnç üretir. Bu direncin en kritik özelliği, çoğu zaman bilinçli bir tercih olmamasıdır. Bahsettiğimiz zihniyet, bireylerin kararlarından bağımsız işleyen bir refleksler bütünü haline gelir. Bu nedenle örgüt ortadan kalksa bile onu mümkün kılan düşünme biçimi kendiliğinden dağılmaz, yeni koşullara uyum sağlayarak varlığını sürdürür.

FESİH SÜRECİNDE ZİHİNSEL TIKANMA

Silah bırakma ve fesih süreçlerindeki en kritik tıkanma noktası, sürecin hâlâ bahsettiğimiz örgüt mantığıyla okunmasıdır. Tartışmalar çoğu zaman “Kim kazandı?”, “Kim kaybetti?” ya da “Hangi pozisyon korunacak?” sorularına sıkışır. Oysa fesih, doğası gereği bu soruların anlamsızlaştığı bir eşiktir. Çünkü fesih, pozisyonların korunmasını değil, ortadan kalkmasını ve yeni pozisyona uygun davranmayı gerektirir. Bu noktada ortaya çıkan direnç çoğu zaman ideolojik değildir, kimliğin dayandığı zeminin sarsılmasından kaynaklanır. Açıkça dile getirilmese de sürecin arka planında şu soru güçlü biçimde hissedilir: “Bu yapı yoksa biz neyiz?” Bu soru, yalnızca politik bir belirsizliği değil, kimliğin dayandığı zeminin çözülmesini ifade eder.

ETA’nın 2011’deki silah bırakma kararı sonrasında örgüt mensuplarıyla yapılan görüşmeler, tam olarak bu varoluşsal boşluğu anlatıyordu. Onlarca yıl kimliğini “mücadele” üzerinden tanımlamış kişilerin önemli kısmı, örgütün varlığına değil, kendi kimliklerinin dayandığı zeminin ortadan kalkmasına direndi. Yani, alınan fesih kararına rağmen zihinsel dönüşüm gerçekleşmemişti. Bu nedenle böylesi süreçlerde direnç, bir stratejik tercih değil, bir varlık refleksi haline geliyor. Bu durum, süreçlerin neden uzadığını ya da tıkandığını da açıklar.

Örgütçü zihniyetin en kritik özelliği, örgüt ortadan kalksa bile etkisini sürdürmesidir. Resmî yapının sona ermesi, bu zihinsel kalıpların otomatik olarak dağıldığı anlamına gelmez. Hiyerarşik refleksler, mutlak bağlılık beklentisi ve gayri resmî disiplin mekanizmaları sivil alana taşınabilir. Bu durum, görünürde şiddetin sona erdiği ama davranış kalıplarının değişmediği bir ara alan üretir. Sivil alanın gerektirdiği çoğulculuk, belirsizlikle başa çıkabilme ve farklılıklarla birlikte yaşama kapasitesi, örgütçü zihniyetle doğrudan çatışır. Dolayısıyla şiddetin sona ermesi tek başına yeterli değildir. Mesela, sağlıklı bir zihniyet değişimi olmadığı zaman, sembolik olarak silah yakarsın ama dağı ‘eşelemeye’ devam edersin. Kısacası, sivil alanın gerçekten sivilleşmesi, yani hiyerarşik gölgelerden arınması gerekir.

GERÇEK DÖNÜŞÜMÜN ŞARTLARI

Burada iki tehlikeye ayrıca dikkat çekmek gerekir. Örgüt dilinin ve kavram setinin olduğu gibi sivil alana taşınması, o alanı baskılar ve militarize eder. Öte yandan fesih sonrasında aynı organizasyonel hiyerarşi ve disiplinin sivil-siyasal alana taşınması, siyasal ve toplumsal faaliyetleri domine eder. Bu ikisi birlikte işlediğinde, elinde silah olmayan ama militarist paradigmayla düşünen bir yapı üretilir. Bu, büyük bir imkânın heba edilmesine neden olur.

Tüm bu nedenlerle bu süreçler, göründüğünden çok daha karmaşık dinamikler içerir. Bu süreçler yalnızca güvenlik ya da siyaset meselesi değildir. Başarı, büyük ölçüde dilin yeniden kurulmasına ve örgütçü düşünme biçiminin aşılmasına bağlıdır. Eğer bu iki alanda dönüşüm sağlanamazsa, örgüt ortadan kalksa bile onu var eden zihniyet ve söylem, farklı biçimlerde varlığını sürdürmeye devam eder. Bu da çatışmanın sona ermesi ile gerçek anlamda dönüşümün hayata geçmesi arasındaki farkı belirler. Kalıcı bir çözüm için, sadece silahların susması değil, aynı zamanda zihinlerin ve dilin de değişmesi gerekir.

Bu nedenle dil ve örgütçü zihniyet dönüşmedikçe, sorun da dönüşmez. Türkiye’nin şu an yaşadığı mesele tam da budur.

ADNAN BOYNUKARA

2009-2015 yılları arasında Adalet Bakanlığı’nda Yüksek Müşavir olarak görev yaptı. 25 ve 26. dönemlerde Adıyaman milletvekili olarak TBMM’de bulundu. Boynukara, Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olarak görev yapmaktadır.