13 Ekim 2026 Salı

25 YILLIK AKP DÖNEMİNİN SOSYOLOJİK SERÜVENİ: SESSİZ, DERİN VE SANCILI BİR SEKÜLERLEŞME SÜRECİ Rubil GÖKDEMİR

Bu nedenle AKP’nin son yirmi beş yıllık siyasi serüvenini, yalnızca bir partinin iktidara gelişi ve iktidarda kalışı üzerinden okuyamayız. Karşımızda, iki yüz yıllık tarihsel birikimin ürettiği çelişkilerin, toplumsal taleplerin ve siyasal temsil arayışlarının somutlaştığı bir dönem var. AKP, bu anlamda hem söz konusu dönüşümün ürünü hem de onu hızlandıran aktör oldu.

Ancak bu hikâyenin asıl çarpıcı tarafı, iktidarın nasıl kazanıldığından çok, iktidar olmanın başlangıçtaki değerleri nasıl dönüştürdüğüdür.

Çünkü iktidara taşıyan değerlerle iktidarı sürdürmenin araçları, her zaman aynı istikamette ilerlemez.

AHLAKİ ÜSTÜNLÜKTEN İKTİDAR NİMETLERİNE:

AKP’nin başlangıçtaki toplumsal meşruiyetini sağlayan en önemli unsurlardan biri, uzun yıllar siyasal ve ekonomik sistemin çevresinde tutulmuş geniş kitlelerin temsil talebiydi. Bu kitleler yalnızca yönetimde söz sahibi olmak istemiyordu; aynı zamanda kendi kimliklerinin, kültürlerinin ve değerlerinin meşru kabul edilmesini bekliyordu.

“Önce ahlak ve maneviyat” formülü, bu beklentileri karşılayan güçlü bir ortak payda oluşturdu. Geleneksel değerler, dinî referanslar, adalet arayışı ve ekonomik temsil talebi, aynı siyasal zeminde buluştu. Böylece AKP, yalnızca bir seçim başarısı kazanmadı; kendisini mevcut düzene karşı ahlaki bir alternatif olarak da konumlandırdı.

Ne var ki siyasal temsil ve iktidar, "şişenin içinde durduğu" gibi durmuyordu.

Hükümet etmek; bütçeleri yönetmek, kaynakları dağıtmak, ekonomik çıkarları uzlaştırmak ve milyonlarca insanın hayatını etkileyen kararlar almak demekti. Millî gelirin önemli bir bölümünün kamu eliyle harcandığı, kamu ihalelerinin, imar kararlarının, teşviklerin ve finansal düzenlemelerin büyük ekonomik sonuçlar doğurduğu bir ülkede iktidar, aynı zamanda muazzam bir maddi güç alanıydı.

İşte başlangıçtaki ahlaki iddiaların en ağır sınavı burada başladı.

İktidarın ilk kuşakları, zamanla kamu kaynaklarına erişimin sağladığı imkânlarla yeni bir ekonomik ve toplumsal konum kazandı. Bir zamanlar sistemi dışladığı gerekçesiyle eleştiren çevrelerin bir bölümü, sistemin merkezine yerleşti. “Mücahitlikten müteahhitliğe” geçişi anlatan o meşhur ifade, bu dönüşümün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sembolik bir özeti hâline geldi.

Fakat mesele birkaç kişinin zenginleşmesinden ibaret değildi. Asıl mesele, zenginleşmenin ve toplumsal yükselişin hangi kurallar içinde gerçekleştiğiydi.

KAMU GÜCÜYLE HIZLANDIRILAN SEKÜLERLEŞME:

Sekülerleşmeyi yalnızca dinî inançların zayıflaması, insanların ibadet alışkanlıklarının değişmesi veya toplumun geleneklerinden uzaklaşması şeklinde anlamak, toplumsal gerçekliğin önemli bir bölümünü gözden kaçırmaktır.

Sekülerleşme aynı zamanda, hayatın ölçülerinin ve önceliklerinin değişmesidir. Maddi kazancın, tüketimin, statünün ve ekonomik başarının; daha önce ahlaki üstünlük sağlayan değerlerin önüne geçmesidir.

Bu açıdan bakıldığında AKP döneminin en büyük ironilerinden biri ortaya çıkıyor: Geleneksel değerleri ve maneviyatı siyasal meşruiyetinin merkezine yerleştiren bir iktidar, zamanla kendi toplumsal tabanında da maddi başarıyı, servet birikimini, tüketimi, lüksü ve iktidara yakınlığı öne çıkaran bir dönüşümün taşıyıcısı oldu.

Üstelik bu dönüşüm, yalnızca toplumun kendiliğinden gelişen dinamikleriyle ilerlemedi. Kamu kaynaklarının dağıtımı, ekonomik teşvikler, imar kararları, siyasal bağlantılar ve merkezîleşen karar mekanizmaları, süreci hızlandırdı.

Siyaset mühendisliği projeleriyle iktidarın etki alanı genişledikçe özel sektörle kamu arasındaki, merkezle yerel arasındaki sınırlar da aşındı. Devletin düzenleyici gücüyle ekonomik çıkarlar arasındaki mesafe daraldı. Bağımsız denetim mekanizmalarının zayıflaması ise bu ilişkinin sonuçlarını daha ağır hâle getirdi.

Böylece bir zamanlar ahlaki üstünlük iddiasıyla yola çıkan bir siyasal hareket, kendi değerlerini aşındıran bir iktidar pratiğiyle karşı karşıya kaldı.

İroni şudur: Maneviyatı siyasetin merkezine koyarak yükselen bir hareket, zamanla siyasetin ve ekonominin maddi nimetlerini kendi manevi iddialarının önüne geçirebildi.

AHLAKİ ÖLÇÜLERİN YERİNİ FİNANSAL MÜHENDİSLİK ALINCA;

Kamu kaynaklarıyla yeni zenginler yaratılması, denetim mekanizmalarının etkisizleşmesi ve ekonomik ayrıcalıkların siyasal sadakatle iç içe geçmesi, zamanla daha büyük bir sorunun zeminini hazırladı: Maddi karşılığı, üretim kapasitesi ve sürdürülebilirliği tartışmalı finansal kazançların olağanlaştırılması kaçınılmazdı.

Son dönemde kamuoyunun gündemine oturan fon vurgunu tartışmaları, bu açıdan yalnızca finansal piyasalara ilişkin bir mesele değildir. Aynı zamanda, toplumun ahlaki ölçüleriyle ekonomik davranışları arasındaki ilişkinin ne kadar aşındığını gösteren ciddi bir sınamadır.

Elbette her finansal usulsüzlükten doğrudan bütün bir toplumsal kesimi veya siyasi hareketi sorumlu tutamayız. Ancak büyük ekonomik çıkarların, etkili siyasal ilişkilerin ve yetersiz denetimin bir araya geldiği durumlarda, sorunu birkaç kişinin davranışına indirgeyerek açıklamak da mümkün değildir.

Asıl soru şudur:

Bir toplumda ahlak, hukuk ve hesap verebilirlik ekonomik ilişkileri düzenleyen gerçek ölçüler olmaktan çıkarsa, geriye ne kalır?

Başlangıçta haram-helal hassasiyetiyle, adalet ve dürüstlük iddiasıyla kurulan toplumsal meşruiyetin yerini, kazancın büyüklüğünü başarı ölçüsü sayan bir anlayış aldığında, ortaya yalnızca ekonomik mağduriyet çıkmaz. İnsanların adalet duygusu da yara alır. Üstelik bu yara, yalnızca muhalifleri değil, başlangıçtaki değerlere samimiyetle bağlı insanları da etkiler.

İşte bu nedenle yaşadığımız süreç, sessiz ama derin bir toplumsal travma yaratıyor.

Kamu gücünün sınırsızlaşmasıyla büyüyen sorunların, yine aynı kamu gücü kullanılarak kontrol altına alınabileceğini düşünmek ise başka bir yanılgıdır. Çünkü denetimsiz gücün ürettiği sonuçlar, çoğu zaman o gücün kendi kontrol kapasitesini de aşar.

HİKAYE BİTİYOR MU, YOKSA YENİ BİR HİKAYE Mİ BAŞLIYOR?

İki yüz yıllık dönüşüm hikâyemizin son yirmi beş yıllık periyodunun da tamamlanmakta olduğuna ilişkin işaretler var. Ancak toplumsal süreçler matematiksel denklemler değildir. Hiçbir siyasal iktidarın ömrü hakkında mutlak ve determinist hükümler veremeyiz.

Üstelik bu hikâye, belki de çok daha önce farklı bir sonuca ulaşabilirdi.

Onu uzatan temel nedenlerden biri, iktidarın karşısına yalnızca eleştiri koyabilen, fakat yeni bir ahlaki üstünlük, rasyonel yönetim kapasitesi ve demokratik meşruiyet üretebilen alternatif bir siyasal proje ortaya çıkaramayan muhalefet anlayışıdır.

Bir iktidarın yıpranması, kendiliğinden nitelikli bir alternatif doğurmaz. Toplumun mevcut düzene duyduğu tepki, yeni bir toplumsal sözleşmeye dönüşmediği sürece yalnızca geçici bir siyasal dalgalanma olarak kalabilir.

Türkiye’nin ihtiyacı, bir kimliğin başka bir kimliği yenmesi değildir. İhtiyacımız; aklı, bilimi, hukuku, liyakati ve hesap verebilirliği ortak yaşamın vazgeçilmez ölçüleri hâline getiren yeni bir siyasal anlayıştır. İnancı siyasetin aracı olmaktan çıkaran, ahlakı söylemden davranışa taşıyan, kamu gücünü kişilerin ve çevrelerin çıkarlarına değil toplumun ortak yararına bağlayan bir anlayış…

Çünkü demokratik meşruiyet, yalnızca sandıktan çıkmakla kazanılmaz; hukuka bağlılıkla, adaletle ve kamusal sorumlulukla sürekli yeniden üretilir.

Unutulmamalıdır ki hayatın karmaşık dinamizmi, hiçbir iktidarın siyasal mühendislik planlarına bütünüyle sığmaz. Toplum, merkezden tasarlanmış projelerin pasif nesnesi değildir. Ekonomik gerçeklik, kültürel değişim, kuşaklar arasındaki farklılaşma ve biriken toplumsal tecrübeler, zamanla kendi doğal sonuçlarını üretir.

Gücün her şeyi kontrol edebileceğine inananlar, hayatın kendilerinden daha büyük olduğunu eninde sonunda öğrenirler.

Şimdi önümüzdeki asıl mesele, eski hikâyenin ne zaman biteceğini tahmin etmek değil; onun yerine hangi hikâyeyi koyacağımızı düşünmektir.

Türkiye, iki yüz yıllık arayışını yeni bir iktidar değişikliğiyle sınırlı tutmak zorunda değildir. Bu tarihsel eşiği, ahlaki üstünlüğün yeniden tanımlandığı, hukukun iktidardan üstün olduğu ve ekonomik başarının toplumsal adaletle birlikte ölçüldüğü yeni bir başlangıca dönüştürebilir.

Bunun için önce şunu kabul etmeliyiz:

Bir toplumun gerçek dönüşümü, iktidardakilerin değişmesiyle değil, iktidarı mümkün kılan zihniyetin değişmesiyle başlar.

Belki de Türkiye’nin önündeki en büyük fırsat, tam olarak bu sancılı dönüşümün içinden doğacaktır.

 

Rubil GÖKDEMİR

Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü

Krizlerin sıradanlığı, kurumsal ciddiyet ve Türkiye’nin döngüsü Abdulbaki Değer+12/10/2026

Türkiye kritik anlarda cevval, normal zamanlarda ise alabildiğine umursamaz bir ülke. Hem kurumsal hem de toplumsal açıdan böyle. Normal zamanlarda demlenmeye bırakılan sorunlarla, bunlar kronikleşip taşınamaz hâle geldiğinde büyük bir bedelle yüzleşmek mecburiyetinde kalıyoruz. Yüzleşmenin gerektirdiği ciddiyet ve rasyonalite ise çok kısa süre sonra yerini yeniden lakaytlığa bırakıyor. Bu, artık bir Türkiye klasiği! Bir adım ileri, sonra iki adım geri. Hastalıklı bir normalin içinde ömür tüketmekte beis görmüyoruz.

Gündemimize baktığımızda bunu bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Siyasi tarihimizin serencamı da bunu teyit eder nitelikte. Zorlu darboğazlarda büyük bir varoluş atılımı gerçekleştirildikten sonra, küçük hesapların girdabında savrulan öldürücü bir döngüde yitip gidiyoruz. Bugün de adım adım büyüttüğümüz kriz bunun bir yansıması.

Kriz denildiğinde akla çoğunlukla olağanüstü şeyler geliyor. Öngörülemeyen afetler, gizemli karanlık güçler, operasyonlar, olağanüstü, akla hesaba gelmeyen müdahaleler vs. Hannah Arendt, “kötülüğün sıradanlığı”nı tartışırken, bir canavar olması beklentisi karşısında Eichmann’ın nasıl korkunç derecede normal bir insan olduğunun altını çizmişti. Kötülüğün sıradanlığı, gündelik hayatın akışındaki normale odaklanmamız gerektiğini gösteriyor. Aynı şeyi krizlerimiz dolayımında da yapmalıyız. Bu analoji üzerinden belirtirsek, Türkiye’de krizin sıradanlığı hayat sürüyor.

Gündelik hayatımızın dışında, bambaşka ve olağanüstü bir şey yaşanıyormuş gibi davranıyoruz. Tanık olduğumuz, içinde yaşadığımız olağan hâlin ürettiği sonuçlarla karşılaştığımızda büyük bir hayret gösterisi sergileyemeyiz. Sanki gerçekliğimizin içinden çıkıp gelen bir şeyle değil de dışarıdan gelen, istisnai ve sıra dışı bir gelişmeyle karşı karşıyaymışız gibi davranıyoruz.

Hayret refleksi burada bir savunma mekanizması işlevi görüyor. Bir taraftan bildiğimiz bir şeyi görmüyor, görmek istemiyor veya hayatın olağan akışı içinde önemsemiyoruz; diğer taraftan o şey görünür hâle geldiğinde yaşadığımız şaşkınlıkla bir tür rahatlama üretiyoruz. Çünkü görünür olanı istisna ilan ettiğimiz ölçüde, onu üreten normali de normalin bir parçası olarak kendimizi temize çekmiş oluyoruz.

Fon krizi özelinde yaşadıklarımıza bakın. Mesele, ismi geçen şahısların şahsi durumlarıyla sınırlı bir mesele değil. Türkiye’deki mevcut sistemin işleyişi, mantığı, kurgusu ve sistemden beklenti, tam da açığa çıkan işleyişi mümkün kılan bir zemin oluşturuyor. Şu anki problem, yalnızca işleyişteki sıkıntıdan ziyade, işleyişin ifşa olmasıyla ilgili. Herkesin bildiği sırrın ifşa edilmesinin getirdiği sevimsiz andayız. Bunun dışında bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu düşünen veya iddia eden varsa, ya gerçeği inkâr ediyor ya da bizi kandırmaya çalışıyor.

Önümüze çıkan şey, gerçekliğimizin açığa çıkmış hâli. Bunun dışında bir görünümün ortaya çıkmasını sağlayacak başka bir gerçeklik de zaten yok. Bu vesileyle yine herkesin bildiği bazı hususların altını çizmekte fayda var. Türkiye’de siyasetin bu kadar sıcak ve sahiplenici olmasının temel mantığı da burada yatıyor. Devlete yakın olmanın, devletle iç içe geçmenin sağladığı büyük imkânlar var. Devlet demek imkân demek, kaynak demek, imtiyaz demek. Normal şartlarda sahip olunması mümkün olmayan imkânlara erişmenin en kestirme yolu buradan geçiyor. Devlet, yapılanması ve işleyişiyle, herkesin ihtiraslarını ve arzularını kışkırtan bir odak hüviyetinde.

Dolayısıyla yaşadığımız tabloyu son derece istisnai, sıra dışı ve mevcut düzenin dışında bir olay olarak görmek, aslında mevcut gerçekliğimizi görmezden gelmenin başka bir biçimi. Çünkü ortaya çıkan sonuç, sistemin dışına taşmış bir sapma olmaktan ziyade, sistemin içindeki işleyişin ve ilişkilerin görünür hâle gelmesi.

Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Ciddi olmak, ciddiyetle konuşmak!

Türkiye’nin yapısal meselelerini görünmez kılan, düzenin devamlılığını sağlamaya yönelik son derece organize bir dil ve pratik var. Buna göre şekillenmiş egemen bir siyaset tarzı, son derece güçlü ve yönlendirici bir hafıza var.

Gerçekliğimizin ne olduğunu biliyoruz. Fakat bu gerçeklik karşısında takındığımız fetişist inkâr, bizi aynı döngünün kurbanına çeviriyor. Bildiğimiz hâlde bilmezden geliyoruz.

Zaman zaman çok güçlü bir inanç hâlinin varlığı iması ve iddiasıyla karşılaşsak da buna aldanmamak gerekiyor. Çünkü gündelik hayatımızın işleyişinde göstermediğimiz özenin kurumsal ve kamusal işleyişte etkin olduğuna ilişkin kabul, ancak derin bir inançsızlıkla veya buna ilişkin bir kayıtsızlık hâliyle birlikte mümkün olabilir.

Hepimiz bu inançsızlığın girdabında, her şeyin olabildiği ve mümkün olduğu postmodern bir akışta yol alıyoruz. Otorite karşısında istifa etme yetisi olmayan bir kişinin veya yapının mevcudiyeti de ancak bunun sağladığı geniş imtiyaz alanı göz önünde bulundurulduğunda anlaşılabilir. Çünkü otoriteye atfedilen büyük azametin kendisi de ancak onu istisnai hâle getirdiğimiz alanda ortaya çıkan geniş kontrolsüzlükle birlikte düşünüldüğünde anlam kazanıyor. Bir kişiyi olağanüstüleştiren şey, olağanüstülüğün istisnailiğinden faydalanma imtiyazıyla bağlantılıdır.

Türkiye’nin yaşadığı krizi bu açıdan, en başta kurumsal bir kriz olarak değerlendirmek gerekiyor. Şüphesiz belirli oranda toplumun da onay verdiği bir kriz bu. Çünkü bu düzenden herkese durumuna göre bir pay düşüyor. Daha doğrusu, farklı toplumsal kesimler kendilerine bir pay düşebileceği ihtimalini hesaplayarak bu akışa kendilerini kaptırıyor. Dolayısıyla herkes, kendi imkânları ve olanakları ölçüsünde bu döngünün içinde yer alıyor.

Şikâyet çoğunlukla döngüdeki konumdan kaynaklanıyor. İtirazların ve eleştirilerin bir kısmı, payımıza düşenin az olmasıyla veya hiç olmamasıyla ilgili. Dolayısıyla mesele, yukarıdan aşağıya doğru işleyen bir düzenin topluma dayatılması değil; toplumun çeşitli düzeylerde bu işleyişe eklemlenmesi, bundan kendi konumu ve imkânları ölçüsünde pay alması ve dolayısıyla düzenin yeniden üretilmesine katkıda bulunmasıdır.

Bu döngüden çıkış imkânı yine kurumsal ciddiyet ve yeniden yapılanma üzerinden olacaktır. Toplumsal formasyonumuzu büyük ölçüde bireysel ahlak ve yetkinlik üzerine bina ettiğimiz için, kurumsal ve kamusal gerçekliği çoğu zaman boş veren bir alana kapı açıyoruz.

Oysa kurumsal ve kamusal ciddiyet; herkesin eşit olduğu, herkesin hakkının ve hukukunun korunduğu bir düzenin kurulmasıyla ilintilidir ve bunun için olmazsa olmazdır. Aksi takdirde ikincil kimlikler, ikincil vatandaşlıklar veya meşru ve makbul alanlar üreten her dilin kaçınılmaz kaderi, iyilik odağı olduğu iddiasını kötülüklerle koruyan ve kötülükleri normalleştiren bir pratikte çürümedir.

Devletin işleyişi açık ve kabul edilebilir kurallara bağlandığı bir yapı inşa edilmedikçe, bu tür gündemlerimizin olmasında şaşılacak bir şey yok. Birbirini denetleyecek ve dengeleyecek mekanizmaların devre dışı bırakıldığı, kişisel yakınlıklar ve ilişkiler üzerinden işlerin yürütüldüğü yerde krizlere davetiye çıkacaktır. Nitekim bugün yaşadığımız krizi daha da derinleştiren şey, sadece yaşanan olay değil, aynı zamanda bu olayla baş etme kapasitemizdeki inanılmaz zafiyet.

Çünkü mevcut yapılanmanın kendisi krize sebebiyet vermiştir. Krizi doğuran yapının krizin üstesinden geleceğini düşünmek, karşı karşıya olduğumuz şeyi yerli yerine oturtamamaktır.
Aynı noktaya yeniden geliyoruz: Türkiye’de bir düzen meselesi var ve bu düzen hastalık üretiyor.

Bireysel ermişlikle, ahlaki olgunlukla veya kişisel yetkinlikle bu düzenin ürettiği sorunların üstesinden gelinebileceğini düşünmek, bu düzene razı olmanın başka bir biçimidir. İyi insanların çoğalması kadar, hatta ondan önce, iyi işleyen kurumların kurulması meselesidir. Kişisel erdemin kurumsal yapılanmaya tercih edilmesi veya öncelenmesi en iyilerin bile yoldan çıkmasına yol verecek çok zorlu bir işleyişe alan açmaktır.

Türkiye’nin asıl meselesi, krizlerden kurtulma becerisinin yokluğu değil; krizleri üreten yapısını, zihniyetini, kısacası normalini yeterince ciddiye almamasıdır.

*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı.

Medrese: Zekânın zirvesi, aklın ise tatili Tarık Çelenk+13/10/2026

Bugün artık sadece ülkemizde değil, İslam dünyasında da siyasal İslam hareketlerinin kadroları, icraatları ve özellikle toplumsal tabanları üzerinden ciddi bir hayal kırıklığından, yozlaşma ve çürümüşlükten bahsedilmekte. Ülkemiz özelinde ise son dönemde gündeme gelen fon skandalı, adeta bardağı taşıran son damla oldu. Bu skandalın doğrudan etkisinden midir bilinmez ama muhafazakâr mahallede, siyasal tercihler değişmese bile kendi camiasında ciddi bir yozlaşma ve çürümüşlüğün varlığını kabul edenlerin sayısı artmış görünüyor. Benzer sorunlar Tunus, Mısır ve Endonezya gibi ülkelerde de farklı biçimlerde siyasal İslami hareketlerde karşımıza çıkmıştı.

Burada özellikle ülkemiz açısından gözden kaçırılan husus, yozlaşmanın yalnızca son döneme ait olduğu kabulüdür. Hâlbuki yozlaşmanın ülkemizde, elitler ve toplum düzeyinde, en az beş yüz yıllık bir tarihi olduğunu düşünüyorum. Bunun sosyolojinin ve coğrafyanın bize dayattığı, belki bin yıllık göçebelik, yağmacılık, ihmal edilmiş Anadolu ve bütün bunların dönüşemeyen köylü-kapalı zihniyetinde oluşturduğu bir altyapısı da hep mevcuttu. Elbette bu tarihsel yağma mirasını sadece tek başına göçebeliğe veya köylülüğe bağlamak mümkün değil. Ancak bu toplumsal alışkanlıkların, kurumların ve iktidar ilişkilerinin bu zihniyet üzerindeki etkilerini de görmezden gelemeyiz.

Son elli yıla dönersek, umut bağladığımız Anadolu'nun ticaret ve siyaset alanındaki düşük şiddetli karşı devrimi, güzel başlangıcına rağmen neden bu zihniyet sorununu çözemedi?

Bu zihniyet sorununu Tanzimat ve Cumhuriyet elitlerimiz büyük ölçüde dinde görmüşlerdir. Dinî mirası temsil eden kurumlarla uğraşmış, belirli alanlarda geçici başarılar sağlamışlar; ancak sonraki dönemlerde dinî radikalizm çok daha güçlü biçimde geri dönmüş, öfkesi ile kimlik kapanına hapsolmuştur. Bu kısır döngünün farklı örnekleri, modernleşmeyi yukarıdan aşağıya gerçekleştirmeye çalışan İran ve Afganistan gibi ülkelerde de yaşanmıştır. Elbette bu ülkelerin tarihsel şartları ve modernleşme tecrübeleri birbirinden farklıdır. Ancak sonuçta gerçekleştirilen devrimler veya reformlar, sorunun özü olan kapalı zihniyet açmazını bütünüyle çözememiştir.

Bu da bize şu soruyu sorduruyor: Acaba sorun dinin kendisinden çok, dinî dogmaların nasıl anlaşılması ve yorumlanması gerektiğini çözümleyemeyen kapalı zihniyetin kendisinde miydi?

Medreseler Kapandı mı?

Uzun yıllardır yazılarımda ve kitaplarımda medreselerimizin ürettiği zihniyet yapısının etkilerinden ve toplumsal maliyetinden bahsetmekteyim. Bu noktada, “Ülkede medrese mi var? Tarikatlar yasak değil mi, kaldırılmadı mı?” diye düşünenler olabilir.

Bilindiği gibi Cumhuriyet döneminde medreseler ile tekke ve zaviyeler iki ayrı hukuki düzenlemeyle kapatıldı. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu, medreselerin Maarif Vekâletine devredilmesini öngörüyordu. Ancak Maarif Vekili Vasıf Çınar'ın 11 Mart 1924 tarihli talimatıyla medrese öğretimine son verildi. Tekke ve zaviyeler ise 30 Kasım 1925 tarihli, 677 sayılı Kanun'la kapatıldı.

Böylece Osmanlı'nın son döneminde modernleşmeye başlayan medreseler —1914'te kurulan Dârü'l-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi bunun önemli bir örneğidir— ile yüzyılların tasavvuf geleneğini taşıyan tekke ve zaviyelerin kurumsal varlığı sona erdirildi.

Ne yazık ki devlet aklımız için en kolay kısa yol çoğu zaman tasfiye etmek oldu. Dönüştürmek ise bir türlü kalıcı bir yöntem hâline gelemedi.

Ama bugün medrese ve tarikatlar, biraz Kürt sorunu tabirinde olduğu gibi, varlığı dolaylı biçimde kabullenilen fakat resmî söylemde mahiyeti yeterince tartışılmayan bir alanı oluşturuyor. Aynı zihniyet yapısındaki bazı neo-Kemalist elitler ise var olan ama görülmeyen bu kurumların kapısına acilen bir İzmir kilidi vurulmasından yana. Devletimiz ve siyasetimizde ise zaman zaman, “Bu kurumlar var olsun ama resmî olmasın; gerektiğinde de ayar verelim” anlayışının hâkim gözükmekte.

Bugün özellikle kent merkezlerimizde ve taşrada, Osmanlı'nın son dönemindeki yaygınlığını hatırlatacak ölçüde çok sayıda medrese, tarikat ve bunlarla ilişkili eğitim faaliyetiyle karşılaşıyoruz. Elbette bunların sayısı, niteliği ve kurumsal yapısı hakkında sağlıklı karşılaştırmalar yapabilmek için güvenilir araştırmalara ihtiyaç var.

Bu iki gelenek, teori ve pratikte çoğu zaman birbirini beslemekte ve iç içe geçmektedir. Siyasi ve ticari ilişkilerde önemli bir toplumsal etkiye sahip oldukları gibi, ülke içinde ve dışında kayda değer sosyal hizmetler de yürütmektedirler. Ancak aynı zamanda mahalle ve toplum düzeyindeki yozlaşma tartışmalarının da önemli aktörleri arasında yer almaktadırlar. Toplumsal etkilerinin sanıldığından daha geniş olduğu kanaatindeyim.

Buradaki yozlaşmanın temel bileşenleri ise evrensel etik, akıl ve vicdan alanına dairdir. Tarikatların evrensel hikmet, estetik, sanat ve irfanı üretememesinde selefi kapalılığında medrese zihniyetinin rolü vardır.

Sonuçta bugün Türkiye'deki kapalı zihniyetin önemli tarihsel kaynaklarından birinin, Sünni İslam dünyasında son dört yüz yılda belirginleşen klasik medrese anlayışı olduğunu ileri sürebiliriz.

İlim, Bilim ve İtaat

Medrese geleneğinin temelde “ilim” üzerine inşa edildiğini söyleyebiliriz. İlim kutsalla ilgili olan bilginin ezberlenmesi, tekrarı veya tahsilatı olarak anlaşılmakta. İlim geleneği alim yetiştirmekte. Ama ne yazık ki alimlerden düşünce insanı çıkamamakta. Bilim ise tamamen sebep sonuç ilişkileri ve fizik alem yasalarının ürettiği deneysel bilgi denilebilir.

Aslında klasik İslam düşüncesinde ilim, yalnızca vahyin bilgisiyle sınırlı değildi; ihtiyaca göre matematikten tıbba, astronomiden mantığa kadar geniş bir bilgi alanını da kapsıyordu. Zamanla bazı medrese geleneklerinde sadece dinî ilimler, özellikle vahyin anlaşılması, yorumlanması ve korunması bakımından daha merkezî bir konuma yerleşti.

Şu hali ile medrese İlimi bırakın, fizik-metafizik alem ilişkisinde ezber dışında bir epistemi üretememekte. Halbuki Rönesans bunu çok yönlü olarak bu başarılabilmişti.

Medreseler Rönesans’tan ders alabilseydi temel sorunlarından biri olan vahyin bilgisinin nasıl işleneceğine ilişkin tartışmaları aşabilirdi. Bu tecrübe ile felsefeyle birlikte deneysel bilgiye de uzanabilecek ortak yollar çözülebilirdi. Bu tecrübe ayrıca alegorik ve sembol yorum bilgisine dayalı Platoncu yaklaşımın da Medrese ’de önünü açabilirdi. Bu şartlarda Medrese’den yetişen talebeler yorum yapabilir mi öteki kadimi merak edebilir mi?

Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk'ün 11. yüzyılda kurduğu Nizamiye medreseleri, devletin dinî ve ilmî eğitimi kurumsallaştırma girişiminin önemli bir aşamasıydı. Bu kurumlar özellikle Sünni, ağırlıklı olarak Şafiî-Eş'arî ilim geleneğini destekleyerek dönemin siyasi ve mezhebî mücadelelerinde belirli bir işlev üstlendiler. Bunun bedelini bugünlere kadar sebep-sonuç ilişkileri ve aklı ihmal ederek ödemiş durumdayız.

Bu dönemde Merkezî iktidarın düzeni koruma ve meşruiyetini sürdürme ihtiyacı, eğitim kurumlarının önceliklerini de etkiliyordu. Böylece bazı dönemlerde eleştirel sorgulamadan çok, yerleşik bilginin aktarılması ve yorumlanması öne çıkabildi.

Arapçayı iyi öğrenmek, klasik metinleri kavramak, Aristoteles mantığından yararlanmak, kelam ve fıkıh usulünde yetkinleşmek önemli eğitim hedefleriydi. Ancak bütün bu donanımın bağımsız düşünce üretimine ne ölçüde dönüştüğü ayrı bir soruydu.

Özellikle Selçuklu ve Osmanlı dünyasında medreselerin dinî-hukuki kadrolar, müderrisler, kadılar ve bürokratik elitler yetiştirmesi, bu kurumların otorite ile arasındaki ilişkisini daha da önemli hâle getirdi.

Matematik Öğrenmek İçin Semerkant'a Gitmek

Teorik sorunlardan biri de belirli bir tarihsel ve toplumsal bağlamda ortaya çıkan vahyin, değişen zaman ve şartlarda nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin düşünce disiplininin yeterince geliştirilememesiydi.

Kutsal metinde göklerden, yaratılıştan, tabiatın düzeninden ve insanın bunlar üzerinde düşünmesinden söz eden pek çok ayet bulunurken, matematik, estetik ve astronomi gibi alanların bazı dinî çevrelerde ikincil veya şüpheli görülmesi dikkat çekicidir. Elbette bu yaklaşımın bütün medreselerde ve bütün dönemlerde geçerli olduğunu söyleyemeyiz.

Düşünün, Osmanlı'nın erken döneminde yetişen Kadızâde-i Rûmî, matematik ve astronomi bilgisini ilerletmek için 15. yüzyıl başlarında Semerkant'a gitmek zorunda kalıyor. Burada Uluğ Bey'in bilim çevresinin önde gelen isimlerinden biri oluyor. Uluğ Bey ise Semerkant'ta dönemin en önemli astronomi çalışmalarından bazılarına öncülük ediyor ve rasathane kuruyor. Ne yazık ki 1449'da siyasi mücadeleler sırasında öldürülüyor.

Bir başka trajik örnek ise 1580 yılında İstanbul'daki Takiyüddin Rasathanesi'nin III. Murad'ın emriyle yıktırılmasıdır. Rasathanenin denizden top ateşiyle tahrip edildiğine ilişkin tarihsel anlatılar bulunmaktadır. Bu olayın nedenleri arasında siyasi rekabetler, saray çevresindeki çekişmeler, astrolojik yorumlar ve dinî itirazlar birlikte değerlendirilmektedir.

Zekânın Zirvesi, Aklın Tatili

Yazımın başlığı, medreselerde aklın ihmal edilmesi karşısında zekânın öncelenmesine ilişkin bir kinaye taşıyor.

Zekâ ile aklı birbirinin karşıtı olarak görmemekle beraber çok farklı görmekteyiz. Zeka sorumluluk taşımaz kurnazlık sıfatlarından birisidir. Akıl ise yaratıcı tarafından doğru ve yanlışı ayırma yeteneği veya hikmeti keşfetme yetisi olarak vicdan bileşeniyle insana bahşedilmiştir.

Akılda bireysel sorumluluk ve vicdan boyutu vardır. Dinî bir ifadeyle Allah insana irade ve sorumluluk alanı tanıyor; insanın tercihlerini yaparken düşünmesini, sonuçlarını değerlendirmesini ve bunların hesabını üstlenmesini bekliyor. Akılda sorgulama, özeleştiri vardır.

Bir insan son derece zeki olabilir. Çok sayıda metni ezberleyebilir, karmaşık hükümleri açıklayabilir, başkalarının yanlışlarını büyük bir ustalıkla ortaya koyabilir. Ancak bütün bunlar, onun kendi yanlışları karşısında da aynı açıklığı göstereceği anlamına gelmez.

Bence medrese zihniyetine ilişkin tartışmamızın önemli bir boyutu burada başlıyor. Zekanın zirvesi ancak aklın tatile çıkması.

Felsefenin Daralan Alanı

Bazı medrese geleneklerinde felsefenin bağımsız bir disiplin olarak geri plana itilmesi, mantığın ise daha çok kelam ve fıkıh usulünün hizmetinde kullanılması, düşünsel çeşitliliğin sınırlarını daraltmış olabilir.

Bağımsız felsefi sorgulamanın zayıflaması, Yeni Eflatuncu yorumların, sembolik düşüncenin, alegorik okumaların ve farklı varlık anlayışlarının medrese eğitimindeki yerini tartışmamızı gerektiriyor.

Çünkü sembollerin anlaşılması, ayetlerin çok katmanlı yorumlanması, kadim irfan gelenekleriyle karşılaşma ve varlık üzerine düşünme, dinî tefekkürün önemli imkânları arasındadır.

Bu noktada Şii ve İsmailî düşünce geleneklerinin bazı kollarında felsefi ve bâtıni yorumların daha güçlü biçimde sürdürülebildiğini görüyoruz. Fatımîler döneminde Kahire'de kurulan Ezher, başlangıçta İsmailî-Şii bir öğretim merkeziydi. Daha sonraki dönemlerde ise Sünni ilim dünyasının önemli kurumlarından biri hâline geldi.

Fârâbî, İbn Sînâ, Sühreverdî ve Molla Sadrâ gibi düşünürler de İslam dünyasındaki felsefi çeşitliliğin farklı dönemlerde Şii çevrelerde geliştiğini gösteriyor. Elbette bu isimlerin tamamını aynı mezhebî geleneğe veya aynı kurumsal eğitim çizgisine yerleştirmek doğru olmaz.

Buna karşılık Sünni medrese geleneğinden düşünce insanı çıkmadığını söylemek de haksızlık olur. Çıkanlar vardı. Fakat üzerinde durmamız gereken, bu düşünürlerin hangi entelektüel sınırlarla karşılaştıkları ve neden daha güçlü, sürekli ve bağımsız bir eleştirel düşünce geleneğinin oluşamadığıdır.

Şerh ve hâşiye yazma geleneği de tek başına düşünsel durgunluk anlamına gelmez. Bu eserlerin bir bölümü ciddi yorumlar, eleştiriler ve yeni tartışmalar içeriyordu. Sorun, bu yöntemin bazı dönemlerde bağımsız soru sormanın önüne geçebilmesiydi.

Bütün bunlar, irfan ve hikmet kavramlarının derinleşmesi açısından da önemli sonuçlar doğurmuş olabilir.

Nihayetinde dinî hayatın bir bölümünde vicdanın Müslümanlığından çok, hükmün ve fıkhın Müslümanlığı öne çıktı.

Tarih boyunca bu zihniyet sorunlarını farklı açılardan eleştiren veya yeni çıkış yolları arayan Şeyh Bedreddin, Koçi Bey, Kâtip Çelebi, Filibeli Ahmed Hilmi, Elmalılı Hamdi Yazır ve Mehmet Ali Aynî gibi isimlerin sesleri duyuldu. Elbette bu düşünürlerin meseleleri, yöntemleri ve görüşleri aynı değildi. Ancak her biri kendi döneminin yerleşik kabulleriyle farklı düzeylerde hesaplaşma ihtiyacını temsil ediyordu.

Osmanlı eğitim tarihindeki bir başka çarpıcı anlatı da 1773'te III. Mustafa döneminde başlayan Hendesehâne girişimiyle ilgilidir. Baron François de Tott'un öncülük ettiği askerî mühendislik eğitimi sırasında, geleneksel eğitim almış bazı öğrencilerin temel geometri bilgileri bakımından utanılacak derecede yetersiz kaldıklarına ilişkin anlatılar bulunmaktadır. Üçgenin iç açılarının toplamının dahi bilinmediği şeklindeki meşhur hikâyeyi de bu bağlamda hatırlayabiliriz.

Burada mesele tek tek öğrencilerin zekâsı değil, hangi bilgilerin öğrenilmeye değer görüldüğünü belirleyen eğitim anlayışıdır.

Beytülhikme'den Medreseye

İslam dünyasının bilim ve düşünce tarihinde altın çağ olarak anılan dönemlerin önemli özelliklerinden biri, özellikle Abbasiler döneminde farklı bilgi geleneklerine gösterilen ilgiydi.

Bağdat'taki tercüme hareketleri ve Beytülhikme çevresi, Yunan, Süryani, İran ve Hint düşünce birikimlerinin Arapçaya aktarılmasında önemli rol oynadı. Matematik, tıp, astronomi, mantık ve felsefe alanlarında büyük bir entelektüel hareketlilik ortaya çıktı.

Bu süreçte vahiy, akıl, gözlem ve deney arasındaki ilişkiler farklı düşünürler tarafından tartışıldı. İslam dünyasının bilimsel gelişimi yalnızca tercümelerle sınırlı kalmadı; bu birikim üzerine yeni araştırmalar ve özgün eserler üretildi.

Benzer kültürel karşılaşmaları Endülüs'te, Sicilya'da ve Orta Asya'nın farklı bilim merkezlerinde de görüyoruz. Ancak bunların hepsi aynı kurumsal modelin örnekleri değildi. Her birinin siyasi, toplumsal ve ilmî şartları farklıydı.

Bu çoğulcu kültürel ortamlarda Müslüman düşünürlerin yanında Yahudi ve Hıristiyan filozoflar da yetişti. Endülüs'te İbn Rüşd ile İbn Meymûn'un aynı geniş entelektüel dünyanın mensupları olması bunun dikkat çekici örneklerinden biridir.

Matematik ve geometrinin yalnızca teknik bilgiler olarak değil, estetik ve kozmolojik düşünceyle ilişkili alanlar olarak değerlendirilmesi de bu dünyaların önemli özelliklerindendi.

İbn Arabî'nin Endülüs'te yetişmesi, İbn Rüşd'ün felsefi çalışmalarını aynı coğrafyada gerçekleştirmesi tesadüf değildir. Fakat bu isimlerin ortaya çıkışını yalnızca çoğulculuğa bağlamak da eksik olur. Onları mümkün kılan farklı eğitim çevreleri, siyasi himaye ilişkileri ve düşünce gelenekleri vardı.

Asıl soru şu: İslam dünyası, farklı bilgi geleneklerini karşılaştırarak düşünce üretebildiği dönemlerde yakaladığı entelektüel canlılığı neden sonraki yüzyıllarda aynı ölçüde sürdüremedi?

Bu sorunun cevabını yalnızca medreselerde aramıyorum. Ama medreselerin eğitim öncelikleri ve bilgi anlayışları da kapalı zihniyetin temelini oluşturmakta.

Tarikatlarda Hikmetin Kaybı

Bu durum özellikle son yılların Türkiye'sinde tarikatlar açısından da ciddi bir sorun teşkil ediyor.

Kapalı zihin, kör teslimiyet ve fıkhın sınırlarında kalan bir Müslümanlık anlayışı; bazı çevrelerde manevi vecd, keşif ve keramet sarhoşluğu ile birleşerek tefekkür, estetik, hikmet ve toplumsal vicdan bakımından yetersiz bir dinî kimlik üretebiliyor.

Burada bütün tarikatları veya tasavvuf geleneğini aynı kefeye koymak istemiyorum. Tam tersine, tarihsel tasavvufun içinde ahlak, edep, estetik, musiki, şiir ve insanın kendi nefsini sorgulaması bakımından son derece zengin bir miras bulunuyor.

Sorun, bu mirasın bazı güncel kurumsal biçimlerinde düşünsel derinliğin yerini aidiyetin, manevi terbiyenin yerini itaate dayalı ilişkilerin alabilmesidir.

Böylece ortaya, kimliğine son derece bağlı ama kendi kimliğinin ahlaki sonuçlarını sorgulamakta zorlanan bir Müslümanlık biçimi çıkabiliyor.

Buna, dinî kimliğin de ötesinde, köylü-kapalı zihniyetin Müslümanlığı demekteyiz. Buradaki köylülükten kastım bir coğrafya veya toplumsal sınıf değil; görgüye, farklılığa, eleştiriye ve değişime kapalı bir zihniyet biçimidir.

Ne yazık ki böyle şartlarda âlim yetişse bile bağımsız düşünce insanı yetiştirmek zorlaşıyor.

Yeni Medreseler, Eski Sorular

Bugün ülkemizde Kur'an kursları, vakıflar, cemaatler ve tarikatlarla ilişkili eğitim yapıları hızla yaygınlaşıyor. Özellikle bazı kent merkezlerinde yeşil alanların, bahçelerin ve kamusal mekânların yapılaşmaya açılması dikkat çekiyor. Bu kurumların ruhsatlandırılması, kamu kaynaklarıyla ilişkileri ve arazi tahsisleri ise somut örnekler üzerinden şeffaf biçimde incelenmeyi gerektiriyor.

Yeni elit dindar sermaye, ahiret hayatında da kurtuluş umuduyla dinî eğitim kurumlarına büyük yatırımlar yapıyor. Ancak bu yatırımların hangi insan tipini yetiştirdiği üzerinde aynı ölçüde durulduğundan emin değilim.

Bu elitler belki de farkında olmadan, tarihsel olarak Nizâmülmülk dönemindeki merkezî ve otoriteye bağlı eğitim anlayışını çağrıştıran bir zihniyet biçimini yeni binalar ve büyük bütçelerle yeniden üretiyorlar.

Elbette istisnalar var.

Birkaç yıl önce Güneydoğu'da gezdiğim bir Nakşibendî medresesinin spor, doğa, peyzaj ve sosyal iletişim alanları açısından oldukça etkileyici ve nitelikli olduğunu hatırlıyorum. Belli ki burada öğrencilerin fiziksel ve sosyal ihtiyaçları da düşünülmüştü.

Ancak sorunu çözmek yalnızca güzel binalar yapmakla, bahçeler düzenlemekle veya spor alanları açmakla mümkün olmuyor.

Bu durum bana biraz 1914'te kurulan Dârü'l-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi'ni hatırlatıyor.

Bu kurum, Osmanlı'nın son dönemindeki önemli bir medrese reformuydu. Geleneksel dinî ilimlerin yanında felsefe, mantık ve modern bilimler okutulmaya başlanmıştı. Üstelik müfredatın hazırlanmasında müderrislerin görüşlerine başvuruluyor, ders programları tartışılıyor ve yeniden düzenleniyordu.

Hasan Yıldız'ın Osmanlı Eğitim Modernleşmesinde Dârü'l-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi adlı araştırması, bu reform girişiminin kapsamını ortaya koyuyor.

Ancak burada önemli bir ayrım var: Müfredatta felsefe bulunması, eleştirel düşüncenin gerçekten geliştiğini göstermiyor. Öğrencilerin kendi mezheplerini, hocalarını, dinî otoriteyi ve yerleşik yorumları ne ölçüde sorgulayabildikleri ayrıca araştırılmalı.

Dolayısıyla bu kurumun eleştirel düşünce eksikliğini gideremediğini kesin biçimde söylemek yerine, bunu ne ölçüde başarabildiğini bilmediğimizi kabul etmek daha doğru.

Cumhuriyet reformları bu kurumsal yenilenme tecrübesini farklı bir çerçevede sürdürebilirdi. Ne yazık ki medreseler kapatıldı; buna karşılık geleneksel dinî eğitimin bazı biçimleri, özellikle taşrada, gayriresmî ilişkiler içinde yaşamaya devam etti.

Burada Cumhuriyet'in medreseleri kapatırken dinî yükseköğretimi Dârülfünun İlahiyat Fakültesine taşıdığını da hatırlamak gerekiyor. Ancak bu fakültenin 1933'te kapatılması, dinî düşünce eğitiminin kurumsal sürekliliği açısından başka bir kırılma yarattı.

Sonuçta kurumları değiştirmek, zihniyeti değiştirmekle aynı şey olmadı.

Kapatmak mı, Dönüştürmek mi?

Bakın, Avrupa üniversitelerinin tarihine.

Kısaca bizde kitap yaktık onlarda ancak şimdi onların elinde Kilise ve manastır geleneğinden gelme Paris, Oxford ve daha sonraki dönemlerde kurulan Georgetown gibi kurumları var. Bunlar zamanla bazı üniversiteler, dinî kökenleriyle ilişkilerini farklı biçimlerde sürdürürken bilimsel araştırmanın ve eleştirel düşüncenin kurumsal alanlarını genişletebildiler.

Biz neden bu örnekleri medreseye ilişkin yeterince tartışamıyoruz?

Neden bir kurumun tarihsel kökeniyle hesaplaşmanın tek yolunu onu kapatmakta veya olduğu gibi korumakta arıyoruz?

Medreselerin ve tarikatların geleceğini tartışırken de aynı ikilemin içine sıkışıyoruz. Bir tarafta bütün tarihsel mirası tasfiye etmek isteyenler, diğer tarafta bu mirası hiçbir eleştiriye tabi tutmadan sürdürmek isteyenler var. Bunun yolu yalnızca müfredata birkaç felsefe dersi eklemekten veya yeni eğitim binaları inşa etmekten geçmiyor.

Oysa asıl mesele; medreseleri ve tarikatları kapatmak ya da daraltmak değil; medreseleri Bağdat’ın Beytülhikme ve Kurtuba’nın entelektüel çoğulculuğuyla, tarikatları ise İbn Arabî’nin hikmet, irfan ve düşünsel derinliğiyle yeniden buluşturabilmektir.

Bu nasıl olacak, bence yeni elit dindar zenginler mevcut medreselere büyük yatırım yapmadan önce yukarıdaki sorunun cevabından emin olabilmeliler.

12 Ekim 2026 Pazartesi

Bizi Yenen Neydi? Mustafa Yeneroğlu+11/10/2026

1699 kışında, Tuna yakınlarında, bugünkü Sırbistan’ın kuzeyindeki Karlofça adlı küçük bir kasabada dört ay süren barış görüşmeleri, bir imparatorluğun kendi büyüklüğüne olan inancını sessizce sarsıyordu. Görüşmelerin yapıldığı görkemli çadır Osmanlı’nındı. Osmanlı baş murahhasının itimatnâmesi, gümüş bir zarf içinde, sırmayla bezenmiş bir kesede, ağır bir bohçaya sarılı tek bir büyük kâğıttı; padişahın altın yaldızlı tuğrasını taşıyordu. Karşı tarafın, Avusturya’nın belgesi ise sıradan mumla mühürlenmiş birkaç özensiz kâğıt parçasıydı. Bütün ihtişam hâlâ Osmanlı tarafındaydı. Ama masadan kalkıldığında Macaristan’ın büyük bölümünü ve Erdel üzerindeki hâkimiyetini kaybeden taraf da Osmanlı’ydı.

Mesele yalnız toprak değildi; o toprağın nasıl kaybedildiğiydi. Osmanlı, uzun süre Avrupa’daki güç ilişkilerini kendi lehine belirlemeye alışmış, karşısındaki hükümdarları kendisiyle eşit görmemiş bir cihan devletiydi. Şimdi ise bu topraklardaki geniş kayıpları, tarafların fiilen ellerinde tuttukları yerleri esas alan müzakereler sonunda kabul etmek zorunda kalmıştı. Sürekli gazâ fikrini kendi varlık sebebinin önemli bir parçası sayan bir devlet için bu, alışılması güç, yabancı bir tecrübeydi. Haritada birkaç eyaletin el değiştirmesinden çok daha derinde bir şey yerinden oynamıştı: bir medeniyetin, hakikatin ve doğru nizamın taşıyıcısı olduğuna dair o kesin inançta ince bir çatlak açılmıştı. İki yüzyıl boyunca büyüyecek ve sonunda bir soruyu kaçınılmaz kılacak bir çatlak; bir türlü susmayan, her yenilgiyle biraz daha ağırlaşan o soru: Biz nerede yanlış yaptık?

Tek bir büyük yenilgi bir kaza sayılabilirdi. Ama yenilgiler üst üste gelmeye başlayınca, insan onların bir düzene işaret etmesinden korkar. Karlofça’dan sonra kayıplar devam etti. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Kırım Hanlığı önce bağımsız ilan edildi, dokuz yıl sonra Rusya tarafından ilhak edildi. Osmanlı himayesindeki Müslüman bir hanlığın kaybı, askerî mağlubiyetin ötesinde, dinî ve siyasi bakımdan da sarsıcıydı. 1798'de Napolyon Mısır’a çıktığında Avrupa artık yalnız Osmanlı’nın uç sınırlarında değil, İslam dünyasının kalbinde belirmişti. 1832'de kendi valisi Mehmed Ali Paşa’nın kuvvetleri Konya’da Osmanlı ordusunu bozup sadrazamı esir aldı; devlet, İstanbul’a yürüyen bu âsiyi tek başına durduramayınca baş düşmanı Rusya’nın ordusunu Boğaz’a çağırmak zorunda kaldı. Yedi yıl sonra, 1839'da Nizip’te ikinci kez yenildiğinde ise imparatorluğun dağılmasını önlemek için Avrupalı devletlerin müdahalesine ihtiyaç duyuldu. Artık inkâr edilemeyecek bir gerçek vardı. Osmanlı yalnız savaşları değil, kendi kaderini belirleme gücünü de kaybediyordu.

Oysa biz bunu çoktan biliyorduk

Aslında bir şeylerin bozulduğu duygusu, büyük askerî yenilgileri beklemedi; teşhis, bizzat devletin kendi kalem erbabı eliyle çok daha önce konmuştu. Daha 1596'da Bosna’da kadılık yapan Hasan Kâfî, nizâmın çözülüşünü yazarken net bir ölçü koyar: zulmeden zafer kazanamaz, ordu zulme başladı mı arkası yenilgidir. Bu uyarı, geleneğin kendi ahlakî diliyle yapılıyordu. On yedinci yüzyılda Koçi Bey, Sultan IV. Murad’a sunduğu risalede tımarın çöküşünü, yeniçerinin bozulmasını ve her kademeye sinmiş rüşveti sayıp padişaha âdeta bir ayna tuttu: reâyâ ayaklar altında kalmış, bu zulümler kıyamet günü ondan sorulacaktır. “Halbuki padişahımın haberi yoktur”, “ya bunun tedbirini almak lâzım değil midir?”

1653'te Kâtip Çelebi ise devleti, İbn Haldun gibi, doğup yaşlanan bir bedene benzetir; fakat bozulmanın tedbirle geciktirilebileceğini, devletin ömrünün uzatılabileceğini savunur. Yani “nerede yanlış yaptık?” sorusu dışarıdan gelmedi; bir yakınma olarak değil, bir teşhis ve bir tedbir çağrısı olarak, kendi geleneğimizin diliyle çoktan soruluyordu.

Peki on sekizinci yüzyılda değişen neydi? Nasihat geleneği hep vardı; yeni olan, çözümün kaynağıydı. Bu yüzyılın layihalarında, başarılı Hristiyan ordularını örnek alma düşüncesi giderek belirginleşti. Kırılma, hastalığın ilk kez görülmesi değil; devâ için düşmanın kapısının çalınabileceğinin kabul edilmesiydi. İbrahim Müteferrika’nın 1732'de bastığı risalede yaptığı tam buydu. Zaferin de mağlubiyetin de Allah’tan geldiğini söyledi, ama nizamlı ordunun nizamsız ordu karşısındaki üstünlüğünü vurguladı. Müteferrika, Frenk’e karşı dinî mesafesini korur; ama ona göre, devletin ayakta kalabilmesi için düşmanın askerî düzenini öğrenmekten başka yol yoktur.

III. Selim, 1789’da tahta çıkınca kapsamlı bir yenilenme arayışına girişti. Nizâm-ı Cedîd adı altında Avrupa usulüyle eğitilmiş yeni bir ordu, bunu finanse edecek yeni gelir kaynakları ve yeni kurumlar kurulacaktı. Padişah işe meşveretle başladı. 1792’deki barışın ardından ulema, kalemiye ve askeriyeden devlet adamlarıyla birkaç yabancı uzmandan yirmiyi aşkın layiha istedi. Devlet adamlarının çoğu, imparatorluğun eski ahlakî ve kurumsal gücünü yitirdiğini zaten düşünüyordu.

Şaşkınlık: başka bir dünya

Ama düşmandan öğrenme fikrine varmak kolay olmadı; çünkü önce yüzyılların yerleşik bir küçümsemesini aşmak gerekiyordu. Orta Çağ’ın Müslüman dünyasında Hristiyan Avrupa çoğu zaman geri, düşman ve aşılmış bir dünya olarak görülüyordu: “Bozulmuş ve zamanı geçmiş bir dinin mensuplarından öğrenecekleri ne olabilirdi ki?” Bu bakışın değişmesi, “ancak yüzyıllar süren yenilgi ve geri çekilmelerden sonra mümkün oldu.” Ve değiştiğinde de en çok da gururları incindi: Müslüman öğrenciler, küçümsemeye alıştıkları kâfir eğitmenlere artık saygı göstermek ve o güne dek öğrenme ihtiyacı bile duymadıkları yabancı dillerle ders almak zorundaydılar.

On sekizinci yüzyılda Avrupa’yı gören Osmanlı seçkinlerinin notlarında hayretin yanında merak, dikkat ve mukayese vardır. 1720'lerde Paris’e giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin sefâretnâmesi bunun en güzel örneğidir. Operada, altından yapılmış kocaman bir güneşin sahnenin arkasından doğuşunu izler ve “gözle görülmeyince inanılamayacak kadar tuhaf” diye yazar; rasathanede dev bir dürbünle aya bakıp onu “ortasından kesilmiş bir ekmek somunu gibi” gördüğünde kendini tutamayıp “Allah, Allah!” diye haykırır. O güne dek görmediği aletlerle dolu bu kurum ona, “bunlar sayesinde herhangi birinin kısa sürede bilgin olabileceğini” düşündürür; Mehmet Efendi bu aletlerin “ilmi seven bir kral”ın himayesinde yapıldığını da not eder.

Bir devletin, “ilmi seven bir kral”ın himayesinde gözlem ve araştırmaya dayalı kalıcı bir bilim kurumu oluşturması dikkat çekiciydi. Takıyüddin’in İstanbul rasathanesinin daha 1580'de yıktırıldığı hatırlanırsa, Osmanlı’nın bu tür bilimsel faaliyetlere kurumsal süreklilik kazandırmakta yaşadığı güçlük daha iyi anlaşılır. Su makinesini anlatırken de Çelebi Mehmed, İstanbul’un Kırkçeşme kemerini kendisi hatırlatır, ama yine de benzerini “ne duyduk ne gördük” der; çünkü hayran olduğu süs değil, o suyu tepeye çıkaran devasa düzenektir.

Yüzyılın sonunda Viyana’daki Ebubekir Râtib Efendi bu sezgiyi bir çözümlemeye dönüştürür. Artık tek tek silahları değil, bir ülkeyi güçlü kılan reçeteyi sıralar: iyi kanunlar, disiplinli bir ordu, dürüst ve ehil memurlar, saygın bir dış siyaset, halkın eğitim ve refahını sağlayan bir düzen ve iyi işletilen dolu bir hazine. Viyana’da, devletin bilerek “binâ ve tertîb ettiği” diplomat yetiştiren, “fizik” gösterileri yapan bir akademiyi hayranlıkla kaydeder. Gördüğü şey artık bir alet değil, o aletleri doğuran nizâmdır.

Çünkü giderek anlaşılıyordu ki mesele silahın kendisi değildi. Osmanlı iyi toplar satın alabilirdi; fakat onları geliştiren bilimsel bilgiyi ve o bilgiyi üretecek insanı yetiştiren eğitim düzenini yalnızca satın alarak edinemezdi. Dönemin bir devlet adamı, Canikli Ali Paşa, askerî güç kaybını açık biçimde tasvir eder. Türk askeri hâlâ eskisi kadar cesur, nüfus hâlâ kalabalık, topraklar hâlâ geniş, kaynaklar hâlâ büyüktür. Ama bir zamanlar kâfiri önüne katıp kovalayan ordu, şimdi kâfir tarafından kovalanmaktadır. Demek ki değişen şey sayı, cesaret ya da toprak değil, onları bir arada tutan düzendi. Ve soru tam burada, dışarıdan içeriye doğru dönmeye başladı.

Kendinden şüphe: ya mesele silah değilse?

Hayret, bir süre sonra çok daha rahatsız edici bir şeye dönüştü: insanın kendi dünyasının doğruluğundan şüphe etmesi. Bu şüphenin en dürüst sesini, belki de yenilgiyi en yakından yaşamış olanlardan Ahmed Resmî Efendi’de buluruz. Kalemiyeden yetişmiş, Viyana ve Berlin’e elçi gönderilmiş, sonra felaketle biten 1768-74 Rus savaşına katılmış, Küçük Kaynarca barış görüşmelerinde Osmanlı heyetinde yer almış bir devlet adamı. Savaşı isteyen tarafın böbürlenmesini acı bir dürüstlükle yazar: cahil ve tecrübesizler, sefere çıkmayı “Kızılelma diyarı sanki Boğdan’dan gelen al yanaklı elmalar gibi yenecek bir şeymiş” edasıyla anlatıyordu; otuz yıllık barıştan sonra savaş görmemiş bir nesil “bugün o gündür” diye övünüyordu. Ordunun başındaki sadrazamın bile Tuna’yı geçince ne yöne gidileceğini bilmediğini, “ben bu işlerde cahiller arasında sayılırım” dediğini kaydeder.

Ahmed Resmî’nin vardığı sonuç, çağı için sarsıcıydı. Sürekli fetih ve kâfirle bitmeyen savaş anlayışı terk edilmeli, devlet gücünün sınırlarını tanımalı, barışı mağlubiyetin utancı olarak değil, gerektiğinde başvurulacak akılcı bir siyaset olarak görmeliydi. Rus üstünlüğünü geçici, olağandışı bir kasırga sayar; düşmanın hilelerinin zaten bilindiğini, ama “meziyetin bilmekte değil, yapmakta” olduğunu söyler. Bu cümlelerde artık eski kesinlikler çatırdamaktadır. Ahmed Resmî’nin sorguladığı, öncelikle savaşın ve devlet yönetiminin yerleşik kabulleriydi. Fakat onun açtığı sorgulama sonraki kuşaklarda daha da derinleşecekti. Önce “silahları daha iyi” denildi; sonra “orduları daha düzenli”, ardından “devletleri daha güçlü”. Nihayet dayanılması en güç soru geldi: ya kanunları daha iyiyse? Ya insanlarını daha serbest bıraktıkları, hatta hükümdarlarının yetkisini sınırladıkları için güçlülerse?

II. Mahmud bu gerilimin bütün ağırlığını taşıdı. 1826'da, yüzyıllardır devletin kılıcı sayılan Yeniçeri Ocağı’nı topa tutarak dağıttı. Ama aynı padişah, kıyafetten devlet teşkilatına kadar uzanan yenilikleri, Avrupa usulü resmini devlet dairelerine astırması ve alışılmış hükümdar davranışlarının dışına çıkması nedeniyle toplumun bir kesimince “gâvur padişah” olarak anıldı. Devletin ayakta kalabilmek için yüzyıllardır küçümsediği dünyanın usullerine başvurması, yalnız kurumları değil, devletin ve toplumun kendisine ilişkin yerleşik kabullerini de sarsıyordu.

Aynadaki çarpık akis: Montesquieu

Tam biz kendimizden şüphe ederken, Avrupa da kendi özgürlük anlayışını kısmen bizim üzerimizden tanımlıyordu. Montesquieu, Kanunların Ruhu'nda despotizmi “tek bir kişinin, kanunsuz ve kuralsız, her şeyi kendi keyfiyle sürüklemesi” diye tarif ederken başvurduğu örneklerden biri Osmanlı'ydı: “Türklerde bu üç kuvvet sultanın şahsında birleştiği için korkunç bir despotizm hüküm sürer.”

Böylece Osmanlı, Avrupa siyasal düşüncesinde hürriyetin karşısına yerleştirilen “şark despotizmi”nin başlıca örneklerinden biri hâline geliyordu. Oysa bu tasvir, Osmanlı siyasal düzeninin karmaşıklığını büyük ölçüde göz ardı ediyordu. Montesquieu Doğu dillerini bilmiyor, Osmanlı'yı çoğunlukla başkalarının aktardıkları üzerinden değerlendiriyordu. Nitekim bu tasvir, Avrupa’nın kendi içinde de eleştirildi. Voltaire ve Anquetil-Duperron gibi Aydınlanma yazarları Montesquieu’nün “şark despotizmi” kavramına itiraz etti; özellikle Anquetil-Duperron, Doğu devletlerinde hükümdarların hiçbir hukukî sınır tanımadığı düşüncesine açıkça karşı çıktı. Gerçek Osmanlı düzeni, şeriatıyla, kanunuyla, ulemasıyla “tek adamın kaprisi”nden çok daha kurallıydı. Ancak bu kuralların varlığı, iktidarın keyfî kullanımının bütünüyle önlendiği anlamına da gelmiyordu.

Montesquieu'nün Doğu hakkındaki tasvirine Avrupa'nın kendi içinden itirazlar yükselirken Osmanlı düşünce dünyasında bu çarpık aynaya en dikkat çekici cevaplardan biri çok sonra Namık Kemal'den gelecekti. Üstelik onun cevabı, aynı anda hem almayı hem reddetmeyi gerektiren, güç bir düşünsel tutum içeriyordu. Namık Kemal, Montesquieu'nün hükümet biçimlerine ilişkin ayrımlarından ve kuvvetler ayrılığı düşüncesinden Osmanlı'daki istibdada karşı yararlanırken, onun “şark despotizmi” yaftasını açıkça reddedecekti. Avrupa'nın Osmanlı hakkındaki hükmünü kabul etmiyor, fakat Avrupa'da geliştirilen iktidarı sınırlandırma düşüncesini kendi ülkesinin geleceği için gerekli görüyordu.

Öğrenme: seni yenenden ders almak

Şüpheden sonra karar geldi: öğreneceğiz. On dokuzuncu yüzyıl bu kararın yüzyılıdır. Tanzimat bunun en açık ifadesidir. 1839 Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nun yeniliği, can, mal ve ırz güvenliği gibi korumaları icat etmek değildi; şer’î hukuk, sıradan tebaa için bu güvenceleri ve yargılanmadan cezalandırılmama ilkesini zaten tanıyordu. Yeni olan, bu güvencelerin hükümdarın açık taahhüdüyle, bütün tebaaya yönelik yazılı ve genel ilkeler olarak ilan edilmesi; devletin keyfî tasarruflarının sınırlandırılacağının bizzat padişah tarafından kabul edilmesiydi. Padişahın şer’î bir hüküm olmaksızın devlet adamlarını idam ettirebilmesine imkân veren siyaseten katl anlayışına ve ölen ya da azledilen memurun malına el koyma uygulamasına karşı güvenceler güçlendiriliyordu. Böylece geleneğin tebaayı koruyan adalet ilkeleri, hükümdarın da uymayı taahhüt ettiği genel bir hukuk düzeninin temeli olarak ilan ediliyordu.

Üstelik bu ferman, kimi zaman sanıldığı gibi salt Batı’dan devşirilmiş bir metin değildi. Hiç değilse 1839'un Gülhane’si köklerini İslam’ın kendi içinde de buluyordu. Belgenin dili adalet kavramına dayanıyordu; düşünsel arka planında, devletin bekasını hükümdarın sınırsız kudretinde değil, adaletin sağlanmasında gören köklü bir siyaset geleneği vardı. İktidarı adaletle bağlamak, bize dışarıdan dayatılan bir fikir değil, kendi geleneğimizin diliyle de konuşan bir fikirdi. Aynı arayış Mısır’da da yankılanıyordu: Ezher’de yetişmiş, Mehmed Ali’nin Paris’e gönderdiği ilk büyük öğrenci heyetine imamlık etmiş genç âlim Rifâa et-Tahtâvî, orada artık yalnız topu tüfeği değil, bir hukuk ve yönetim düzenini fark etmişti. Fransız Anayasa Şartı’nı Arapçaya çevirdi; adaleti memleketlerin bayındırlığının temeli saydı ve Fransa’da insanların hukukî güvencelerine dikkat çekti.

Fakat öğrenmenin bir bedeli vardı ve bu bedel öğrenmeyi zehirledi. Ders aldığınız medeniyet, aynı zamanda sizi yenen ve aşağılayan medeniyetti. Gülhane’nin ilanında bile Avrupa’nın desteğini sağlama hesabı vardı; böylece iktidarı sınırlandırma arayışı ile dış güçlere bağımlılığın artması aynı tarihsel dönemde yaşandı. 1853-56 Kırım Savaşı’nda Osmanlı kazanan taraftaydı, ama Avrupa’nın askerî ve mali desteğine giderek daha fazla bağımlı hâle gelmişti. Savaş sırasında ilk dış borçlar alındı; bu borçlanma sonraki yıllarda ağırlaşan bir mali bağımlılığın başlangıcı oldu. 1875'te devlet borç ödemelerini sürdüremez hâle geldi; 1881'de ise tuz, tütün, damga, içki, balıkçılık ve ipekten sağlanan bazı gelirler, yabancı alacaklıların ağırlıkta olduğu Düyûn-ı Umûmiye idaresinin denetimine bırakıldı. Bir imparatorluğun gelirlerini, kendi toprağında, dışarıdaki alacaklılara karşı sorumlu bir kurumun toplaması; egemenlik kaybının bundan daha somut bir resmi olamazdı. Öğrenmek, böyle bir atmosferde, ihanet gibi görünmeye başlıyordu.

Taklit korkusu: “bizi gâvur edecekler”

Ama öğrenmenin yanı başında en başından beri bir korku da yürüyordu: taklit korkusu. Değişimin en masum görünen kısmı bile bir kimlik tehdidi olarak okunabiliyordu. Yeni askere giydirilen Frenk üniforması, İslam askerini gâvurlaştırmanın bir aracı olarak görülüyordu. 1807'de III. Selim, Nizâm-ı Cedîd'e karşı gelişen isyanla tahttan indirildi; ertesi yıl, kendisini yeniden tahta çıkarmak isteyenlerin İstanbul'a ilerlediği sırada sarayda öldürüldü. Yıllar geçtikçe benzer korkular askerî yeniliklerin ötesine, eğitim ve düşünce hayatına da uzanacaktı. Hukuku da, mektebi de, yeni orduyu da aynı torbaya koyan bu korku güçlüydü.

İşin tuhafı, bu korku yalnız muhafazakârlarda değil, yeniliği savunanların kendi içinde de yaşıyordu. Batılılaşmayı hararetle savunan bir eğitimci-gazeteci olan Ahmet Mithat Efendi bile, 1875 tarihli Felâtun Bey ile Râkım Efendi’sinde her şeyiyle Avrupa’yı taklit eden savruk, gülünç alafranga Felâtun’u, köklerini yitirmeden hem kendi irfanına hem Batı’nın ilmine sahip Râkım’ın karşısına koyar; eleştirisinin hedefi öğrenmek değil, taklitle kendini kaybetmekti. Ve korkunun tamamı yersiz değildi. Said Halim Paşa’nın uyarısı yabana atılamaz: bir kurumun adını ve biçimini ithal etmek, onu doğuran hukukî ve toplumsal şartları da beraberinde getirmek değildir; bir ülkede işleyen kurum, başka bir toplumda aynı sonucu vermeyebilir. Taklit eleştirisinin haklı bir çekirdeği vardı. Ama o çekirdek, zamanla her yeniliği reddeden bir reflekse de dönüşebiliyordu.

Kimliğini savunmak: “dininiz sizi geri bıraktı” ithamı

Derken yara derinleşti; çünkü artık mesele yalnız askerî üstünlük değildi. Avrupa’dan Müslümana yönelen itham, dininin ilerlemeye engel olduğuydu. 1883'te Ernest Renan, İslam’ın bilimle ve ilerlemeyle bağdaşmadığını ileri sürdüğünde, Müslüman münevver iki baskıyı birden hissetti; hem kendini yenileme ihtiyacı hem de medeniyetinin haysiyetini savunma zorunluluğu. Cemâleddin Afgânî Renan’a cevap verdi; din ile bilim arasındaki tarihsel gerilimi inkâr etmeden İslam dünyasının ilerleme imkânını savundu. Namık Kemal ise aynı yıl kaleme aldığı Renan Müdafaanâmesi’nde İslam’ın maarife engel değil, bilakis onu besleyen bir kaynak olduğunu ispata girişti. Özeleştiri ile savunma aynı anda, aynı zihinde yaşıyordu; modern Müslüman düşüncenin ruh hâli buydu.

Kimlik kaygısı en derin yaralarından birini 1856 Islahat Fermanı’yla almıştı. Ferman, Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki hukukî ayrımları azaltmayı, dinî eşitliği güçlendirmeyi ve gayrimüslimlere yeni güvenceler tanımayı amaçlıyordu. Kâğıt üzerinde bu, hukuk önünde eşitliğe doğru bir adımdı; ama yüzyılların “millet-i hâkime” duygusuyla yaşamış bir toplum için aynı zamanda bir statü kaybıydı. Dönemin içinden konuşan Ahmed Cevdet Paşa, Müslümanların tepkisini çarpıcı biçimde aktarır: pek çok Müslüman, atalarının kanıyla kazanılmış “mukaddes millî haklarını” yitirdiklerini, “millet-i hâkime iken” bu haktan mahrum kaldıklarını, bunun “ağlanacak ve matem edilecek bir gün” olduğunu söylüyordu. Halk diline ise “artık gâvura gâvur denilmeyecek” sözü yerleşmişti. Eşitlik, adaletin gereğiydi; onu bir kayıp gibi gösteren, hakkın kendisi değil, üstün statünün aşındığı bir zamanda gelmesiydi.

Ama giderek başka bir sorgulama da güçleniyordu. Avrupa karşısındaki geriliğin sebebini yalnız dışarıda aramak yeterli miydi? Yeni Osmanlılar’dan Jön Türkler’e, Namık Kemal’den Abdullah Cevdet’e uzanan farklı düşünce çevrelerinde aynı kavram giderek öne çıktı: istibdat. Bu sorgulama Arap dünyasında da yankılanıyordu. Halepli Abdurrahman el-Kevâkibî, Tabâiü’l-İstibdâd adlı eserinde istibdadın yalnız siyaseti değil, toplumun düşünme ve yaşama biçimini de nasıl bozduğunu ele alıyordu. Farklı düşünsel kaynaklardan beslenen bu isimler, giderek aynı temel meseleyle yüzleşiyordu. Belki bizi çürüten şey yalnız dış düşman değil, kendi istibdadımızdı. Düşmanın topunu suçlamaktan kendi yönetim biçimini sorgulamaya geçiş, o güne dek yapılmış en ağır özeleştirilerden biriydi.

Tercüme: meşrutiyet bizim miydi?

Kimliğini korumak ile yenilenmek arasındaki bu sıkışmadan bir çıkış yolu doğdu: tercüme. Avrupa'dan gelen fikri kendi dilimize, kendi geleneğimize çevirebilir miydik? Reddetmeden, ama teslim de olmadan? Tunuslu Hayreddin Paşa bu yolu savunan en önemli isimlerden biriydi. Avrupa'dan kurum almak mutlaka körü körüne taklit etmek değildi; adalet, istişare ve iktidarın hukukla sınırlandırılması gibi ilkelerin İslam siyaset düşüncesinde de karşılıkları vardı. Bunları Avrupa'dan öğrenmek, kendi geleneğine yabancılaşmak anlamına gelmeyebilirdi. “Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır” anlayışı bu yaklaşımın özünü anlatıyordu. Tunus'ta Ahmed İbn Ebî Diyâf, “onlara danış” emrinden hareketle hükümdarın yetkilerini sınırlayan bir yönetim düşüncesi geliştirdi; halkı gözetmek için başa geçen hükümdar, onu kendi keyfine göre yönetme hakkına sahip değildi. Namık Kemal ise meseleyi doğrudan İslam hukukunun içine taşıdı. Şeriat kamu işlerinin yönetiminde meşvereti emrediyor, keyfî tasarrufu reddediyordu; biat, hükümdarın sınırsız bir iktidara sahip olması değil, topluma karşı sorumluluk üstlenmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla hükümdarın her iradesine sırf ondan çıktığı için “kanun” denemezdi.

Ve bir an geldi ki bu tercüme kazanmış gibi göründü. 1876'da ilk Osmanlı anayasası Kanun-ı Esasî ilan edildi. Padişahın geniş yetkilerini koruyan bu anayasal düzen uzun ömürlü olmadı; ancak meşrutiyet fikri ortadan kalkmadı. 1908'de II. Meşrutiyet'le sokaklar bir bayram yerine döndü, “istibdat bitti” dendi ve bu sevince İslamî bir dil eşlik etti. Dönemin birçok âlimi meşrutiyeti reddetmek yerine ona şer'î bir anlam verdi; “meşrutiyet-i meşrûa” kavramıyla iktidarın sınırlandırılmasını İslam'ın adalet ve meşveret ilkeleriyle temellendirdi. Kısa bir an için iki yüzyıllık sancının bir cevaba ulaştığı sanıldı; iktidarı sınırlamak hem bize güç verecek hem de dinimize aykırı olmayacaktı.

Yeniden direnç ve yaranın seçtiği hafıza

Fakat umut, peş peşe gelen felaketler karşısında fazla dayanamadı. 1912 Balkan Harbi her şeyi sarstı. İmparatorluğun beş yüzyıllık Avrupa yurdu Rumeli’nin büyük bölümü kısa sürede kaybedildi; ilk payitahtlarından Edirne de bir süreliğine elden çıktı. Bu, yalnız askerî bir bozgun değildi; yas, aşağılanma, yok olma korkusuydu. Birkaç yıl önce meşrutiyetin ilanını sevinçle karşılayan toplum şimdi matem tutuyordu. Bulgar topları Çatalca’ya kadar gelmiş, İstanbul’un kapısına dayanmıştı. Yüzyıllar boyunca Avrupa içlerine ilerleyen bir imparatorluk, şimdi kendi başkentini savunmaya çalışıyordu.

Ömer Seyfettin bozgunu cephede tuttuğu günlüğe bütün çıplaklığıyla yazdı. Açlığı, soğuğu, bitkinliği, dağılan birlikleri, birbirini anlamakta güçlük çeken askerleri anlattı. Birliklerin çözülüşü kadar, insanın kendi ülkesinin geleceğine duyduğu güvenin yıkılışı da satırlarına sinmişti. Aynı yıkımı Balkanlar’dan İstanbul’a ve Anadolu’ya yönelen muhacir kafileleri tamamlıyordu. Dönemin konsolos ve yardım raporlarına göre kimi yollar günlerce gömülmemiş cesetlerle örtülü kalmış, kolera ve tifüs kafileleri kırıp geçirmişti; geride kalanların büyük bölümü kadın ve çocuktu. Bazı kafilelerde mültecilerin yüzde altmış-yetmişi dul kadınlardı. Böylece askerî yenilgi, büyük bir toplumsal felakete dönüşüyordu.

Bu sarsıntı dile ve şiire sığındı. “Vatan” kelimesi, Namık Kemal’in daha önceki kuşaklara bıraktığı anlamıyla, artık kaybedilen toprakların acısını da taşıyordu: herkesin öz anası, her karış toprağı atalarının kanıyla yoğrulmuş bir vatan. Mehmed Âkif Balkan felaketini yalnız toprak kaybı olarak değil, bir medeniyetin ve toplumun uğradığı yıkım olarak anlattı. 1918'de Mondros Mütarekesi’nin ardından İtilaf donanmaları İstanbul önlerine demir attığında yenilgi başkentin göbeğine kadar ulaşmıştı. Fransız generali Franchet d’Espèrey’nin beyaz bir at üstünde şehre girdiği günlerde Süleyman Nazif “Kara Bir Gün”ü yazdı; bu cür’eti yüzünden Malta’ya sürülecekti. İtirazı, yenilginin bütün ağırlığı altında bile haysiyetini korumaya çalışan bir toplumun sesiydi.

Böyle bir enkazın içinde 1908'in umudu ağır yara aldı. Meşrutiyetin ilanı, imparatorluğu dağılmaktan kurtaramamıştı. Bu başarısızlık, kimi çevrelerde Avrupa’dan öğrenmeye duyulan güvensizliği daha da artırdı; kimileri ise felaketin sebebini meşrutiyette değil, onun gereği gibi işletilememesinde ve devletin kurumlarındaki çözülmede aradı. Yenilgi, aynı anda hem taklit korkusunu hem de daha köklü reform taleplerini besledi. Fakat toplumsal hafızanın seçici bir yanı vardı. Anayasa, meşrutiyet ve hukuk devleti arayışları, ortaya çıktıkları çağın ağır yenilgilerinden ve dış müdahalelerinden bağımsız hatırlanamayacaktı. Bir toplumun kendisini kurtarmak için başvurduğu fikirler, onu kurtaramadığında, bazen felaketin sorumluları arasında da sayılabiliyordu.

Nerede yanlış yaptık?

İşte iki yüzyıllık sancının bize bıraktığı asıl mesele budur. İktidarı sınırlayan kurumlarla bir güven anında değil, bir yenilgi ve aşağılanma tecrübesinin içinde karşılaştığımız için, onları çoğu zaman kendi adalet idealimizin kurumsallaşması olarak değil, yabancı bir dünyanın dayatması olarak gördük. Oysa reddettiklerimizin bir kısmı gerçekten emperyal dayatmaların parçasıydı. Fakat bir kısmı da keyfîliği önlemek, vergiyi kanuna bağlamak, can ve malı güvenceye almak, yöneticiyi hukukla bağlamak gibi, kendi geleneğimizin de öteden beri taşıdığı adalet arayışlarıyla doğrudan ilgiliydi.

Ne Batı'yı masum bir öğretmen ne kendimizi tarihsel şartların kurbanı olarak görebiliriz. “Batı” ile “Müslüman dünya”yı karşı karşıya koyan o keskin ikilik bile büyük ölçüde bu yenilgi çağında karşılıklı kurulmuş bir tasavvurdur; “önce ihtişam, sonra aşağılanma” anlatısı gerçek bir tarihsel acıya dayanıyordu; ancak geçmişi bu iki uç arasında okudukça, kendi tarihimizin içindeki farklı sesleri, itirazları ve imkânları da gözden kaçırdık.

Çünkü asıl soru, “Tanzimat’ı neden gâvurlaşma saydık?” sorusunu bugünden bakarak küçümsemek değildir. Yenildiğiniz, topraklarınızı kaybettiğiniz, sizi aşağılayan bir medeniyetten hukuk ve siyaset öğrenmek zorunda kalmanın ne anlama geldiğini anlamaktır. Ve bir fikrin bize dışarıdan gelmiş olması, onun bizim kendi ahlaki iddiamızı gerçekleştirip gerçekleştirmediğini görmemize engel olmuş olabilir mi?

İki yüzyıl boyunca “nerede yanlış yaptık?” diye sorduk; cevabı kimimiz dine dönüşte, kimimiz Batı’nın ilminde, kimimiz meşrutiyette, kimimiz millet olmakta aradı. Oysa bu arayışların her birinde bir hakikat payı bulunsa da hiçbiri tek başına bütün soruya cevap vermiyordu. Belki bugün yapmamız gereken, yaranın bize unutturduğu o basit ayrımı yeniden öğrenmektir: bir fikrin hangi dünyadan geldiği ile hangi hakikati taşıdığını birbirinden ayırmak. Kendi adalet idealimizi, düşmanın aksanıyla konuştuğu için tanıyamadığımız o anları, bu kez doğru hatırlamaktır.

30 Eylül 2026 Çarşamba

‘Hipokrasi’de iman aşaması Tarık Çelenk+29/09/2026

Fon vurgunu yolsuzluğu vesilesiyle ülkedeki yeni elit çürümüşlüğün boyutları ritmik olarak daha sık gözler önüne serildi. En azından bu sefer de olsa iktidarca durumun üstünün kapatılmaması, özellikle mahalleli cephesinde geçici bir iyimserliğe neden oldu. Muhtemelen bu son skandalın üstüne gidilmese mahalleli de konuya mutsuz ve tedirgin bir suskunluk gösterebilirdi.

İddialara muhatap siyasetçi hanım, camiada çevresiyle birlikte en çok takva ve ibadet ehli kişiler arasında bilinmekte. Hacda mütevazı kıyafetle ailesi ve başörtülü arkadaşlarıyla görüntüleri, “İşte bu, bunlar!” aksülameliyle sosyal medyada öfkenin muhatabı olarak kasıtlı da kullanılmakta; kolektif bilinçte dindar bir dönemin fotoğrafı olarak da yerini almakta.

Ülke siyasetinde sanırım toplum, 50 ve 60’lardan bu yana din, vatan veya millet aşkına elinde Kur’an sallayan siyasetçilere oldukça alışıktır. Geçmişte özel hayatında dine saygısından ve eşinin ehl-i tarik oluşundan söz edilen İsmet İnönü’ye bile, çevresinin anlatımlarına göre, siyasetin hatırı için en azından Allah’tan bahsetmesi yönünde baskı yapıldığı bilinmekte.

Bir halk filozofu dostumun 50’lerden bu yana popüler Türk Sağı için kullandığı “nitelikli örgütlenmiş riyakârlık” ifadesi hâlâ kalıcılığını korumakta. Korkarım ki bu hipokrasi durumu kendine iman aşamasına geçmekte. Zaten artık bütün mahalleler siyaset adına din, vatan ve bayrak lafızlarının kullanılmasını siyaset literatürümüzün normali olarak da karşılamakta. Bu durum bazen Terörsüz Türkiye gibi girişimler için devlet ve sorumlu siyasetin ayak bağı da olmakta. Sorumsuzlara da popülist bir alanı açmakta.

Dindar veya milliyetçi bir insan, siyasette ya da özel hayatında hata yapabilir, hatta ciddi günahlar işleyebilir. Sonuçta bunlar nefsin veya ihtirasın sınırlarının aşılması olarak değerlendirilebilir. Kişi yaptıklarını gizleyebilir, inkâr edebilir, hatta bunları hem “dava” adına hem de kendi adına meşrulaştırabilir. Buraya kadar durum, insan zaafları ve bildiğimiz savunma mekanizmaları çerçevesinde bir şekilde anlaşılabilir.

Ancak son yıllarda bunları aşan daha ilginç bir durumla karşı karşıyayız. İçten görünen duygusal söylemler ve gözyaşları, meselenin yalnızca kitle psikolojisi veya hipokrasi sınırlarında açıklanamayacağını düşündürüyor.

İnsanlar politik pragmatizm veya oportünizm nedeniyle kendi vicdanlarıyla çelişen söylem ve davranışlarını, giderek bir iman vecdi içinde, kendilerini de ikna edecek ölçüde aynı potada eritebiliyorlar. Üstelik bu ruh hali bireyle sınırlı kalmıyor; mahalleye de yayılıyor ve karşılıklı olarak birbirini besliyor.

İronik bir tabirle buna “kendi kendine büyü hali” diyebiliriz.

Peki bu büyü nasıl çalışıyor? Leon Festinger’in bilişsel çelişki teorisi iyi bir başlangıç olabilir. İnsan, “Ben ahlaklı ve inançlı biriyim” düşüncesiyle bu inançla uyuşmayan davranışlarını uzun süre yan yana taşımakta zorlanır. Ortaya çıkan huzursuzluğu gidermek için ya davranışını ya da davranışına verdiği anlamı değiştirmesi gerekir. Çoğu zaman ikincisi daha kolaydır. Davranış aynı kalırken ona verilen isim ve anlam değişebilir; bir süre sonra vicdanın hükmü de bu yeni anlama uyum sağlayabilir.

Burada güçlü kelimelerden biri “dava”dır. İnsan kendi çıkarı söz konusu olduğunda rahatsızlık duyacağı bir davranışı, daha büyük bir amaç, hizmet veya aidiyet adına yaptığında farklı değerlendirebilir. Nefis de zaten her zaman “Ben bunu istiyorum” diyecek kadar açık sözlü değildir. Bazen insanın değerlerinin dilini kullanarak konuşur. Böylece kişi yalnız çevresini değil, zamanla kendisini de ikna edebilir.

Jung’un “gölge” kavramı meselenin diğer tarafını açıklıyor. İnsan kendisinde görmek istemediği kibir, ihtiras, açgözlülük veya güç arzusunu bilinç dünyasının dışına itebilir. Bunlarla yüzleşmek yerine aynı özellikleri başkalarında daha kolay görmeye başlar. Hele kendisini baştan “iyi insanların mahallesi” içinde konumlandırmışsa, gölgeyi dışarıya yansıtmak daha da kolaylaşır. Jungiyen anlamda insan bir süre sonra kendi gölgesini karşı mahallenin duvarında seyretmeye başlar.

Benim “açık ve gizli köylülük” derken anlatmaya çalıştığım zihniyet de burada devreye giriyor. Taşralılık artık coğrafi bir durum değildir. İnsan metropolde yaşayabilir, iyi eğitim alabilir, son teknolojiyi kullanabilir; fakat kamusal olanla “bizim olan” arasındaki mesafeyi hâlâ kuramamış olabilir. Modern şehir kurum, hukuk, liyakat ve kamusal sorumluluk üzerinden işlerken gizli köylülük ilişkiyi, yakınlığı ve “bizim insanımız” duygusunu öne çıkarır.

Biçimler de zamanla modernleşir. Kervanın yerini makam arabası, aşiretin yerini network alabilir. Eski dayanışma ve paylaşım anlayışları şirket, vakıf, bürokrasi veya modern organizasyonların içinde yeni biçimlerde yaşamaya devam edebilir. Mesele modern araçları kullanmak değil, onları hangi zihniyet dünyası içinde kullandığımızdır. Belki buna “gizli köylülüğün kurumsallaşması” demek daha doğru olur.

“Kendi kendine büyü”nün asıl gücü ise bireysel olmaktan çıkıp kolektif hale geldiğinde ortaya çıkar. Aynı mahalle içindeki insanlar birbirlerinin niyetlerini, samimiyetlerini ve ahlaki hikâyelerini görsel algoritmanın eşliğinde sürekli doğruladıklarında ortak bir vicdan alanı oluşabilir. Bireyin kendisine anlattığı hikâye, çevresinden de onay gördükçe daha güçlü bir hakikate dönüşür.

İşte burada klasik anlamdaki riyakârlığın ötesine geçiyoruz. İnsan gerçekten inanabilir, gerçekten dua edebilir, gerçekten duygulanıp ağlayabilir; fakat bütün bunları yaşarken inancıyla davranışları arasındaki mesafeyi de göremeyebilir. Bu nedenle asıl mesele “Samimi mi, değil mi?” sorusundan daha derinde duruyor:

İnsan samimiyetinden hiç şüphe etmeden kendisini nasıl aldatabilir?

Belki tasavvufun nefis muhasebesiyle Jung’un gölge kavramının kesiştiği yer de burasıdır. Her ikisi de insanı sürekli dışarıya ve karşı mahalleye bakmak yerine kendi içine bakmaya çağırır.

Büyüyü bozabilecek soru da aslında oldukça basittir:

“Onlar ne yaptı?” değil, “Ben ne yaptım?”

*Tarık Çelenk, araştırmacı yazar