12 Ekim 2026 Pazartesi

Bizi Yenen Neydi? Mustafa Yeneroğlu+11/10/2026

1699 kışında, Tuna yakınlarında, bugünkü Sırbistan’ın kuzeyindeki Karlofça adlı küçük bir kasabada dört ay süren barış görüşmeleri, bir imparatorluğun kendi büyüklüğüne olan inancını sessizce sarsıyordu. Görüşmelerin yapıldığı görkemli çadır Osmanlı’nındı. Osmanlı baş murahhasının itimatnâmesi, gümüş bir zarf içinde, sırmayla bezenmiş bir kesede, ağır bir bohçaya sarılı tek bir büyük kâğıttı; padişahın altın yaldızlı tuğrasını taşıyordu. Karşı tarafın, Avusturya’nın belgesi ise sıradan mumla mühürlenmiş birkaç özensiz kâğıt parçasıydı. Bütün ihtişam hâlâ Osmanlı tarafındaydı. Ama masadan kalkıldığında Macaristan’ın büyük bölümünü ve Erdel üzerindeki hâkimiyetini kaybeden taraf da Osmanlı’ydı.

Mesele yalnız toprak değildi; o toprağın nasıl kaybedildiğiydi. Osmanlı, uzun süre Avrupa’daki güç ilişkilerini kendi lehine belirlemeye alışmış, karşısındaki hükümdarları kendisiyle eşit görmemiş bir cihan devletiydi. Şimdi ise bu topraklardaki geniş kayıpları, tarafların fiilen ellerinde tuttukları yerleri esas alan müzakereler sonunda kabul etmek zorunda kalmıştı. Sürekli gazâ fikrini kendi varlık sebebinin önemli bir parçası sayan bir devlet için bu, alışılması güç, yabancı bir tecrübeydi. Haritada birkaç eyaletin el değiştirmesinden çok daha derinde bir şey yerinden oynamıştı: bir medeniyetin, hakikatin ve doğru nizamın taşıyıcısı olduğuna dair o kesin inançta ince bir çatlak açılmıştı. İki yüzyıl boyunca büyüyecek ve sonunda bir soruyu kaçınılmaz kılacak bir çatlak; bir türlü susmayan, her yenilgiyle biraz daha ağırlaşan o soru: Biz nerede yanlış yaptık?

Tek bir büyük yenilgi bir kaza sayılabilirdi. Ama yenilgiler üst üste gelmeye başlayınca, insan onların bir düzene işaret etmesinden korkar. Karlofça’dan sonra kayıplar devam etti. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Kırım Hanlığı önce bağımsız ilan edildi, dokuz yıl sonra Rusya tarafından ilhak edildi. Osmanlı himayesindeki Müslüman bir hanlığın kaybı, askerî mağlubiyetin ötesinde, dinî ve siyasi bakımdan da sarsıcıydı. 1798'de Napolyon Mısır’a çıktığında Avrupa artık yalnız Osmanlı’nın uç sınırlarında değil, İslam dünyasının kalbinde belirmişti. 1832'de kendi valisi Mehmed Ali Paşa’nın kuvvetleri Konya’da Osmanlı ordusunu bozup sadrazamı esir aldı; devlet, İstanbul’a yürüyen bu âsiyi tek başına durduramayınca baş düşmanı Rusya’nın ordusunu Boğaz’a çağırmak zorunda kaldı. Yedi yıl sonra, 1839'da Nizip’te ikinci kez yenildiğinde ise imparatorluğun dağılmasını önlemek için Avrupalı devletlerin müdahalesine ihtiyaç duyuldu. Artık inkâr edilemeyecek bir gerçek vardı. Osmanlı yalnız savaşları değil, kendi kaderini belirleme gücünü de kaybediyordu.

Oysa biz bunu çoktan biliyorduk

Aslında bir şeylerin bozulduğu duygusu, büyük askerî yenilgileri beklemedi; teşhis, bizzat devletin kendi kalem erbabı eliyle çok daha önce konmuştu. Daha 1596'da Bosna’da kadılık yapan Hasan Kâfî, nizâmın çözülüşünü yazarken net bir ölçü koyar: zulmeden zafer kazanamaz, ordu zulme başladı mı arkası yenilgidir. Bu uyarı, geleneğin kendi ahlakî diliyle yapılıyordu. On yedinci yüzyılda Koçi Bey, Sultan IV. Murad’a sunduğu risalede tımarın çöküşünü, yeniçerinin bozulmasını ve her kademeye sinmiş rüşveti sayıp padişaha âdeta bir ayna tuttu: reâyâ ayaklar altında kalmış, bu zulümler kıyamet günü ondan sorulacaktır. “Halbuki padişahımın haberi yoktur”, “ya bunun tedbirini almak lâzım değil midir?”

1653'te Kâtip Çelebi ise devleti, İbn Haldun gibi, doğup yaşlanan bir bedene benzetir; fakat bozulmanın tedbirle geciktirilebileceğini, devletin ömrünün uzatılabileceğini savunur. Yani “nerede yanlış yaptık?” sorusu dışarıdan gelmedi; bir yakınma olarak değil, bir teşhis ve bir tedbir çağrısı olarak, kendi geleneğimizin diliyle çoktan soruluyordu.

Peki on sekizinci yüzyılda değişen neydi? Nasihat geleneği hep vardı; yeni olan, çözümün kaynağıydı. Bu yüzyılın layihalarında, başarılı Hristiyan ordularını örnek alma düşüncesi giderek belirginleşti. Kırılma, hastalığın ilk kez görülmesi değil; devâ için düşmanın kapısının çalınabileceğinin kabul edilmesiydi. İbrahim Müteferrika’nın 1732'de bastığı risalede yaptığı tam buydu. Zaferin de mağlubiyetin de Allah’tan geldiğini söyledi, ama nizamlı ordunun nizamsız ordu karşısındaki üstünlüğünü vurguladı. Müteferrika, Frenk’e karşı dinî mesafesini korur; ama ona göre, devletin ayakta kalabilmesi için düşmanın askerî düzenini öğrenmekten başka yol yoktur.

III. Selim, 1789’da tahta çıkınca kapsamlı bir yenilenme arayışına girişti. Nizâm-ı Cedîd adı altında Avrupa usulüyle eğitilmiş yeni bir ordu, bunu finanse edecek yeni gelir kaynakları ve yeni kurumlar kurulacaktı. Padişah işe meşveretle başladı. 1792’deki barışın ardından ulema, kalemiye ve askeriyeden devlet adamlarıyla birkaç yabancı uzmandan yirmiyi aşkın layiha istedi. Devlet adamlarının çoğu, imparatorluğun eski ahlakî ve kurumsal gücünü yitirdiğini zaten düşünüyordu.

Şaşkınlık: başka bir dünya

Ama düşmandan öğrenme fikrine varmak kolay olmadı; çünkü önce yüzyılların yerleşik bir küçümsemesini aşmak gerekiyordu. Orta Çağ’ın Müslüman dünyasında Hristiyan Avrupa çoğu zaman geri, düşman ve aşılmış bir dünya olarak görülüyordu: “Bozulmuş ve zamanı geçmiş bir dinin mensuplarından öğrenecekleri ne olabilirdi ki?” Bu bakışın değişmesi, “ancak yüzyıllar süren yenilgi ve geri çekilmelerden sonra mümkün oldu.” Ve değiştiğinde de en çok da gururları incindi: Müslüman öğrenciler, küçümsemeye alıştıkları kâfir eğitmenlere artık saygı göstermek ve o güne dek öğrenme ihtiyacı bile duymadıkları yabancı dillerle ders almak zorundaydılar.

On sekizinci yüzyılda Avrupa’yı gören Osmanlı seçkinlerinin notlarında hayretin yanında merak, dikkat ve mukayese vardır. 1720'lerde Paris’e giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin sefâretnâmesi bunun en güzel örneğidir. Operada, altından yapılmış kocaman bir güneşin sahnenin arkasından doğuşunu izler ve “gözle görülmeyince inanılamayacak kadar tuhaf” diye yazar; rasathanede dev bir dürbünle aya bakıp onu “ortasından kesilmiş bir ekmek somunu gibi” gördüğünde kendini tutamayıp “Allah, Allah!” diye haykırır. O güne dek görmediği aletlerle dolu bu kurum ona, “bunlar sayesinde herhangi birinin kısa sürede bilgin olabileceğini” düşündürür; Mehmet Efendi bu aletlerin “ilmi seven bir kral”ın himayesinde yapıldığını da not eder.

Bir devletin, “ilmi seven bir kral”ın himayesinde gözlem ve araştırmaya dayalı kalıcı bir bilim kurumu oluşturması dikkat çekiciydi. Takıyüddin’in İstanbul rasathanesinin daha 1580'de yıktırıldığı hatırlanırsa, Osmanlı’nın bu tür bilimsel faaliyetlere kurumsal süreklilik kazandırmakta yaşadığı güçlük daha iyi anlaşılır. Su makinesini anlatırken de Çelebi Mehmed, İstanbul’un Kırkçeşme kemerini kendisi hatırlatır, ama yine de benzerini “ne duyduk ne gördük” der; çünkü hayran olduğu süs değil, o suyu tepeye çıkaran devasa düzenektir.

Yüzyılın sonunda Viyana’daki Ebubekir Râtib Efendi bu sezgiyi bir çözümlemeye dönüştürür. Artık tek tek silahları değil, bir ülkeyi güçlü kılan reçeteyi sıralar: iyi kanunlar, disiplinli bir ordu, dürüst ve ehil memurlar, saygın bir dış siyaset, halkın eğitim ve refahını sağlayan bir düzen ve iyi işletilen dolu bir hazine. Viyana’da, devletin bilerek “binâ ve tertîb ettiği” diplomat yetiştiren, “fizik” gösterileri yapan bir akademiyi hayranlıkla kaydeder. Gördüğü şey artık bir alet değil, o aletleri doğuran nizâmdır.

Çünkü giderek anlaşılıyordu ki mesele silahın kendisi değildi. Osmanlı iyi toplar satın alabilirdi; fakat onları geliştiren bilimsel bilgiyi ve o bilgiyi üretecek insanı yetiştiren eğitim düzenini yalnızca satın alarak edinemezdi. Dönemin bir devlet adamı, Canikli Ali Paşa, askerî güç kaybını açık biçimde tasvir eder. Türk askeri hâlâ eskisi kadar cesur, nüfus hâlâ kalabalık, topraklar hâlâ geniş, kaynaklar hâlâ büyüktür. Ama bir zamanlar kâfiri önüne katıp kovalayan ordu, şimdi kâfir tarafından kovalanmaktadır. Demek ki değişen şey sayı, cesaret ya da toprak değil, onları bir arada tutan düzendi. Ve soru tam burada, dışarıdan içeriye doğru dönmeye başladı.

Kendinden şüphe: ya mesele silah değilse?

Hayret, bir süre sonra çok daha rahatsız edici bir şeye dönüştü: insanın kendi dünyasının doğruluğundan şüphe etmesi. Bu şüphenin en dürüst sesini, belki de yenilgiyi en yakından yaşamış olanlardan Ahmed Resmî Efendi’de buluruz. Kalemiyeden yetişmiş, Viyana ve Berlin’e elçi gönderilmiş, sonra felaketle biten 1768-74 Rus savaşına katılmış, Küçük Kaynarca barış görüşmelerinde Osmanlı heyetinde yer almış bir devlet adamı. Savaşı isteyen tarafın böbürlenmesini acı bir dürüstlükle yazar: cahil ve tecrübesizler, sefere çıkmayı “Kızılelma diyarı sanki Boğdan’dan gelen al yanaklı elmalar gibi yenecek bir şeymiş” edasıyla anlatıyordu; otuz yıllık barıştan sonra savaş görmemiş bir nesil “bugün o gündür” diye övünüyordu. Ordunun başındaki sadrazamın bile Tuna’yı geçince ne yöne gidileceğini bilmediğini, “ben bu işlerde cahiller arasında sayılırım” dediğini kaydeder.

Ahmed Resmî’nin vardığı sonuç, çağı için sarsıcıydı. Sürekli fetih ve kâfirle bitmeyen savaş anlayışı terk edilmeli, devlet gücünün sınırlarını tanımalı, barışı mağlubiyetin utancı olarak değil, gerektiğinde başvurulacak akılcı bir siyaset olarak görmeliydi. Rus üstünlüğünü geçici, olağandışı bir kasırga sayar; düşmanın hilelerinin zaten bilindiğini, ama “meziyetin bilmekte değil, yapmakta” olduğunu söyler. Bu cümlelerde artık eski kesinlikler çatırdamaktadır. Ahmed Resmî’nin sorguladığı, öncelikle savaşın ve devlet yönetiminin yerleşik kabulleriydi. Fakat onun açtığı sorgulama sonraki kuşaklarda daha da derinleşecekti. Önce “silahları daha iyi” denildi; sonra “orduları daha düzenli”, ardından “devletleri daha güçlü”. Nihayet dayanılması en güç soru geldi: ya kanunları daha iyiyse? Ya insanlarını daha serbest bıraktıkları, hatta hükümdarlarının yetkisini sınırladıkları için güçlülerse?

II. Mahmud bu gerilimin bütün ağırlığını taşıdı. 1826'da, yüzyıllardır devletin kılıcı sayılan Yeniçeri Ocağı’nı topa tutarak dağıttı. Ama aynı padişah, kıyafetten devlet teşkilatına kadar uzanan yenilikleri, Avrupa usulü resmini devlet dairelerine astırması ve alışılmış hükümdar davranışlarının dışına çıkması nedeniyle toplumun bir kesimince “gâvur padişah” olarak anıldı. Devletin ayakta kalabilmek için yüzyıllardır küçümsediği dünyanın usullerine başvurması, yalnız kurumları değil, devletin ve toplumun kendisine ilişkin yerleşik kabullerini de sarsıyordu.

Aynadaki çarpık akis: Montesquieu

Tam biz kendimizden şüphe ederken, Avrupa da kendi özgürlük anlayışını kısmen bizim üzerimizden tanımlıyordu. Montesquieu, Kanunların Ruhu'nda despotizmi “tek bir kişinin, kanunsuz ve kuralsız, her şeyi kendi keyfiyle sürüklemesi” diye tarif ederken başvurduğu örneklerden biri Osmanlı'ydı: “Türklerde bu üç kuvvet sultanın şahsında birleştiği için korkunç bir despotizm hüküm sürer.”

Böylece Osmanlı, Avrupa siyasal düşüncesinde hürriyetin karşısına yerleştirilen “şark despotizmi”nin başlıca örneklerinden biri hâline geliyordu. Oysa bu tasvir, Osmanlı siyasal düzeninin karmaşıklığını büyük ölçüde göz ardı ediyordu. Montesquieu Doğu dillerini bilmiyor, Osmanlı'yı çoğunlukla başkalarının aktardıkları üzerinden değerlendiriyordu. Nitekim bu tasvir, Avrupa’nın kendi içinde de eleştirildi. Voltaire ve Anquetil-Duperron gibi Aydınlanma yazarları Montesquieu’nün “şark despotizmi” kavramına itiraz etti; özellikle Anquetil-Duperron, Doğu devletlerinde hükümdarların hiçbir hukukî sınır tanımadığı düşüncesine açıkça karşı çıktı. Gerçek Osmanlı düzeni, şeriatıyla, kanunuyla, ulemasıyla “tek adamın kaprisi”nden çok daha kurallıydı. Ancak bu kuralların varlığı, iktidarın keyfî kullanımının bütünüyle önlendiği anlamına da gelmiyordu.

Montesquieu'nün Doğu hakkındaki tasvirine Avrupa'nın kendi içinden itirazlar yükselirken Osmanlı düşünce dünyasında bu çarpık aynaya en dikkat çekici cevaplardan biri çok sonra Namık Kemal'den gelecekti. Üstelik onun cevabı, aynı anda hem almayı hem reddetmeyi gerektiren, güç bir düşünsel tutum içeriyordu. Namık Kemal, Montesquieu'nün hükümet biçimlerine ilişkin ayrımlarından ve kuvvetler ayrılığı düşüncesinden Osmanlı'daki istibdada karşı yararlanırken, onun “şark despotizmi” yaftasını açıkça reddedecekti. Avrupa'nın Osmanlı hakkındaki hükmünü kabul etmiyor, fakat Avrupa'da geliştirilen iktidarı sınırlandırma düşüncesini kendi ülkesinin geleceği için gerekli görüyordu.

Öğrenme: seni yenenden ders almak

Şüpheden sonra karar geldi: öğreneceğiz. On dokuzuncu yüzyıl bu kararın yüzyılıdır. Tanzimat bunun en açık ifadesidir. 1839 Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nun yeniliği, can, mal ve ırz güvenliği gibi korumaları icat etmek değildi; şer’î hukuk, sıradan tebaa için bu güvenceleri ve yargılanmadan cezalandırılmama ilkesini zaten tanıyordu. Yeni olan, bu güvencelerin hükümdarın açık taahhüdüyle, bütün tebaaya yönelik yazılı ve genel ilkeler olarak ilan edilmesi; devletin keyfî tasarruflarının sınırlandırılacağının bizzat padişah tarafından kabul edilmesiydi. Padişahın şer’î bir hüküm olmaksızın devlet adamlarını idam ettirebilmesine imkân veren siyaseten katl anlayışına ve ölen ya da azledilen memurun malına el koyma uygulamasına karşı güvenceler güçlendiriliyordu. Böylece geleneğin tebaayı koruyan adalet ilkeleri, hükümdarın da uymayı taahhüt ettiği genel bir hukuk düzeninin temeli olarak ilan ediliyordu.

Üstelik bu ferman, kimi zaman sanıldığı gibi salt Batı’dan devşirilmiş bir metin değildi. Hiç değilse 1839'un Gülhane’si köklerini İslam’ın kendi içinde de buluyordu. Belgenin dili adalet kavramına dayanıyordu; düşünsel arka planında, devletin bekasını hükümdarın sınırsız kudretinde değil, adaletin sağlanmasında gören köklü bir siyaset geleneği vardı. İktidarı adaletle bağlamak, bize dışarıdan dayatılan bir fikir değil, kendi geleneğimizin diliyle de konuşan bir fikirdi. Aynı arayış Mısır’da da yankılanıyordu: Ezher’de yetişmiş, Mehmed Ali’nin Paris’e gönderdiği ilk büyük öğrenci heyetine imamlık etmiş genç âlim Rifâa et-Tahtâvî, orada artık yalnız topu tüfeği değil, bir hukuk ve yönetim düzenini fark etmişti. Fransız Anayasa Şartı’nı Arapçaya çevirdi; adaleti memleketlerin bayındırlığının temeli saydı ve Fransa’da insanların hukukî güvencelerine dikkat çekti.

Fakat öğrenmenin bir bedeli vardı ve bu bedel öğrenmeyi zehirledi. Ders aldığınız medeniyet, aynı zamanda sizi yenen ve aşağılayan medeniyetti. Gülhane’nin ilanında bile Avrupa’nın desteğini sağlama hesabı vardı; böylece iktidarı sınırlandırma arayışı ile dış güçlere bağımlılığın artması aynı tarihsel dönemde yaşandı. 1853-56 Kırım Savaşı’nda Osmanlı kazanan taraftaydı, ama Avrupa’nın askerî ve mali desteğine giderek daha fazla bağımlı hâle gelmişti. Savaş sırasında ilk dış borçlar alındı; bu borçlanma sonraki yıllarda ağırlaşan bir mali bağımlılığın başlangıcı oldu. 1875'te devlet borç ödemelerini sürdüremez hâle geldi; 1881'de ise tuz, tütün, damga, içki, balıkçılık ve ipekten sağlanan bazı gelirler, yabancı alacaklıların ağırlıkta olduğu Düyûn-ı Umûmiye idaresinin denetimine bırakıldı. Bir imparatorluğun gelirlerini, kendi toprağında, dışarıdaki alacaklılara karşı sorumlu bir kurumun toplaması; egemenlik kaybının bundan daha somut bir resmi olamazdı. Öğrenmek, böyle bir atmosferde, ihanet gibi görünmeye başlıyordu.

Taklit korkusu: “bizi gâvur edecekler”

Ama öğrenmenin yanı başında en başından beri bir korku da yürüyordu: taklit korkusu. Değişimin en masum görünen kısmı bile bir kimlik tehdidi olarak okunabiliyordu. Yeni askere giydirilen Frenk üniforması, İslam askerini gâvurlaştırmanın bir aracı olarak görülüyordu. 1807'de III. Selim, Nizâm-ı Cedîd'e karşı gelişen isyanla tahttan indirildi; ertesi yıl, kendisini yeniden tahta çıkarmak isteyenlerin İstanbul'a ilerlediği sırada sarayda öldürüldü. Yıllar geçtikçe benzer korkular askerî yeniliklerin ötesine, eğitim ve düşünce hayatına da uzanacaktı. Hukuku da, mektebi de, yeni orduyu da aynı torbaya koyan bu korku güçlüydü.

İşin tuhafı, bu korku yalnız muhafazakârlarda değil, yeniliği savunanların kendi içinde de yaşıyordu. Batılılaşmayı hararetle savunan bir eğitimci-gazeteci olan Ahmet Mithat Efendi bile, 1875 tarihli Felâtun Bey ile Râkım Efendi’sinde her şeyiyle Avrupa’yı taklit eden savruk, gülünç alafranga Felâtun’u, köklerini yitirmeden hem kendi irfanına hem Batı’nın ilmine sahip Râkım’ın karşısına koyar; eleştirisinin hedefi öğrenmek değil, taklitle kendini kaybetmekti. Ve korkunun tamamı yersiz değildi. Said Halim Paşa’nın uyarısı yabana atılamaz: bir kurumun adını ve biçimini ithal etmek, onu doğuran hukukî ve toplumsal şartları da beraberinde getirmek değildir; bir ülkede işleyen kurum, başka bir toplumda aynı sonucu vermeyebilir. Taklit eleştirisinin haklı bir çekirdeği vardı. Ama o çekirdek, zamanla her yeniliği reddeden bir reflekse de dönüşebiliyordu.

Kimliğini savunmak: “dininiz sizi geri bıraktı” ithamı

Derken yara derinleşti; çünkü artık mesele yalnız askerî üstünlük değildi. Avrupa’dan Müslümana yönelen itham, dininin ilerlemeye engel olduğuydu. 1883'te Ernest Renan, İslam’ın bilimle ve ilerlemeyle bağdaşmadığını ileri sürdüğünde, Müslüman münevver iki baskıyı birden hissetti; hem kendini yenileme ihtiyacı hem de medeniyetinin haysiyetini savunma zorunluluğu. Cemâleddin Afgânî Renan’a cevap verdi; din ile bilim arasındaki tarihsel gerilimi inkâr etmeden İslam dünyasının ilerleme imkânını savundu. Namık Kemal ise aynı yıl kaleme aldığı Renan Müdafaanâmesi’nde İslam’ın maarife engel değil, bilakis onu besleyen bir kaynak olduğunu ispata girişti. Özeleştiri ile savunma aynı anda, aynı zihinde yaşıyordu; modern Müslüman düşüncenin ruh hâli buydu.

Kimlik kaygısı en derin yaralarından birini 1856 Islahat Fermanı’yla almıştı. Ferman, Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki hukukî ayrımları azaltmayı, dinî eşitliği güçlendirmeyi ve gayrimüslimlere yeni güvenceler tanımayı amaçlıyordu. Kâğıt üzerinde bu, hukuk önünde eşitliğe doğru bir adımdı; ama yüzyılların “millet-i hâkime” duygusuyla yaşamış bir toplum için aynı zamanda bir statü kaybıydı. Dönemin içinden konuşan Ahmed Cevdet Paşa, Müslümanların tepkisini çarpıcı biçimde aktarır: pek çok Müslüman, atalarının kanıyla kazanılmış “mukaddes millî haklarını” yitirdiklerini, “millet-i hâkime iken” bu haktan mahrum kaldıklarını, bunun “ağlanacak ve matem edilecek bir gün” olduğunu söylüyordu. Halk diline ise “artık gâvura gâvur denilmeyecek” sözü yerleşmişti. Eşitlik, adaletin gereğiydi; onu bir kayıp gibi gösteren, hakkın kendisi değil, üstün statünün aşındığı bir zamanda gelmesiydi.

Ama giderek başka bir sorgulama da güçleniyordu. Avrupa karşısındaki geriliğin sebebini yalnız dışarıda aramak yeterli miydi? Yeni Osmanlılar’dan Jön Türkler’e, Namık Kemal’den Abdullah Cevdet’e uzanan farklı düşünce çevrelerinde aynı kavram giderek öne çıktı: istibdat. Bu sorgulama Arap dünyasında da yankılanıyordu. Halepli Abdurrahman el-Kevâkibî, Tabâiü’l-İstibdâd adlı eserinde istibdadın yalnız siyaseti değil, toplumun düşünme ve yaşama biçimini de nasıl bozduğunu ele alıyordu. Farklı düşünsel kaynaklardan beslenen bu isimler, giderek aynı temel meseleyle yüzleşiyordu. Belki bizi çürüten şey yalnız dış düşman değil, kendi istibdadımızdı. Düşmanın topunu suçlamaktan kendi yönetim biçimini sorgulamaya geçiş, o güne dek yapılmış en ağır özeleştirilerden biriydi.

Tercüme: meşrutiyet bizim miydi?

Kimliğini korumak ile yenilenmek arasındaki bu sıkışmadan bir çıkış yolu doğdu: tercüme. Avrupa'dan gelen fikri kendi dilimize, kendi geleneğimize çevirebilir miydik? Reddetmeden, ama teslim de olmadan? Tunuslu Hayreddin Paşa bu yolu savunan en önemli isimlerden biriydi. Avrupa'dan kurum almak mutlaka körü körüne taklit etmek değildi; adalet, istişare ve iktidarın hukukla sınırlandırılması gibi ilkelerin İslam siyaset düşüncesinde de karşılıkları vardı. Bunları Avrupa'dan öğrenmek, kendi geleneğine yabancılaşmak anlamına gelmeyebilirdi. “Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır” anlayışı bu yaklaşımın özünü anlatıyordu. Tunus'ta Ahmed İbn Ebî Diyâf, “onlara danış” emrinden hareketle hükümdarın yetkilerini sınırlayan bir yönetim düşüncesi geliştirdi; halkı gözetmek için başa geçen hükümdar, onu kendi keyfine göre yönetme hakkına sahip değildi. Namık Kemal ise meseleyi doğrudan İslam hukukunun içine taşıdı. Şeriat kamu işlerinin yönetiminde meşvereti emrediyor, keyfî tasarrufu reddediyordu; biat, hükümdarın sınırsız bir iktidara sahip olması değil, topluma karşı sorumluluk üstlenmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla hükümdarın her iradesine sırf ondan çıktığı için “kanun” denemezdi.

Ve bir an geldi ki bu tercüme kazanmış gibi göründü. 1876'da ilk Osmanlı anayasası Kanun-ı Esasî ilan edildi. Padişahın geniş yetkilerini koruyan bu anayasal düzen uzun ömürlü olmadı; ancak meşrutiyet fikri ortadan kalkmadı. 1908'de II. Meşrutiyet'le sokaklar bir bayram yerine döndü, “istibdat bitti” dendi ve bu sevince İslamî bir dil eşlik etti. Dönemin birçok âlimi meşrutiyeti reddetmek yerine ona şer'î bir anlam verdi; “meşrutiyet-i meşrûa” kavramıyla iktidarın sınırlandırılmasını İslam'ın adalet ve meşveret ilkeleriyle temellendirdi. Kısa bir an için iki yüzyıllık sancının bir cevaba ulaştığı sanıldı; iktidarı sınırlamak hem bize güç verecek hem de dinimize aykırı olmayacaktı.

Yeniden direnç ve yaranın seçtiği hafıza

Fakat umut, peş peşe gelen felaketler karşısında fazla dayanamadı. 1912 Balkan Harbi her şeyi sarstı. İmparatorluğun beş yüzyıllık Avrupa yurdu Rumeli’nin büyük bölümü kısa sürede kaybedildi; ilk payitahtlarından Edirne de bir süreliğine elden çıktı. Bu, yalnız askerî bir bozgun değildi; yas, aşağılanma, yok olma korkusuydu. Birkaç yıl önce meşrutiyetin ilanını sevinçle karşılayan toplum şimdi matem tutuyordu. Bulgar topları Çatalca’ya kadar gelmiş, İstanbul’un kapısına dayanmıştı. Yüzyıllar boyunca Avrupa içlerine ilerleyen bir imparatorluk, şimdi kendi başkentini savunmaya çalışıyordu.

Ömer Seyfettin bozgunu cephede tuttuğu günlüğe bütün çıplaklığıyla yazdı. Açlığı, soğuğu, bitkinliği, dağılan birlikleri, birbirini anlamakta güçlük çeken askerleri anlattı. Birliklerin çözülüşü kadar, insanın kendi ülkesinin geleceğine duyduğu güvenin yıkılışı da satırlarına sinmişti. Aynı yıkımı Balkanlar’dan İstanbul’a ve Anadolu’ya yönelen muhacir kafileleri tamamlıyordu. Dönemin konsolos ve yardım raporlarına göre kimi yollar günlerce gömülmemiş cesetlerle örtülü kalmış, kolera ve tifüs kafileleri kırıp geçirmişti; geride kalanların büyük bölümü kadın ve çocuktu. Bazı kafilelerde mültecilerin yüzde altmış-yetmişi dul kadınlardı. Böylece askerî yenilgi, büyük bir toplumsal felakete dönüşüyordu.

Bu sarsıntı dile ve şiire sığındı. “Vatan” kelimesi, Namık Kemal’in daha önceki kuşaklara bıraktığı anlamıyla, artık kaybedilen toprakların acısını da taşıyordu: herkesin öz anası, her karış toprağı atalarının kanıyla yoğrulmuş bir vatan. Mehmed Âkif Balkan felaketini yalnız toprak kaybı olarak değil, bir medeniyetin ve toplumun uğradığı yıkım olarak anlattı. 1918'de Mondros Mütarekesi’nin ardından İtilaf donanmaları İstanbul önlerine demir attığında yenilgi başkentin göbeğine kadar ulaşmıştı. Fransız generali Franchet d’Espèrey’nin beyaz bir at üstünde şehre girdiği günlerde Süleyman Nazif “Kara Bir Gün”ü yazdı; bu cür’eti yüzünden Malta’ya sürülecekti. İtirazı, yenilginin bütün ağırlığı altında bile haysiyetini korumaya çalışan bir toplumun sesiydi.

Böyle bir enkazın içinde 1908'in umudu ağır yara aldı. Meşrutiyetin ilanı, imparatorluğu dağılmaktan kurtaramamıştı. Bu başarısızlık, kimi çevrelerde Avrupa’dan öğrenmeye duyulan güvensizliği daha da artırdı; kimileri ise felaketin sebebini meşrutiyette değil, onun gereği gibi işletilememesinde ve devletin kurumlarındaki çözülmede aradı. Yenilgi, aynı anda hem taklit korkusunu hem de daha köklü reform taleplerini besledi. Fakat toplumsal hafızanın seçici bir yanı vardı. Anayasa, meşrutiyet ve hukuk devleti arayışları, ortaya çıktıkları çağın ağır yenilgilerinden ve dış müdahalelerinden bağımsız hatırlanamayacaktı. Bir toplumun kendisini kurtarmak için başvurduğu fikirler, onu kurtaramadığında, bazen felaketin sorumluları arasında da sayılabiliyordu.

Nerede yanlış yaptık?

İşte iki yüzyıllık sancının bize bıraktığı asıl mesele budur. İktidarı sınırlayan kurumlarla bir güven anında değil, bir yenilgi ve aşağılanma tecrübesinin içinde karşılaştığımız için, onları çoğu zaman kendi adalet idealimizin kurumsallaşması olarak değil, yabancı bir dünyanın dayatması olarak gördük. Oysa reddettiklerimizin bir kısmı gerçekten emperyal dayatmaların parçasıydı. Fakat bir kısmı da keyfîliği önlemek, vergiyi kanuna bağlamak, can ve malı güvenceye almak, yöneticiyi hukukla bağlamak gibi, kendi geleneğimizin de öteden beri taşıdığı adalet arayışlarıyla doğrudan ilgiliydi.

Ne Batı'yı masum bir öğretmen ne kendimizi tarihsel şartların kurbanı olarak görebiliriz. “Batı” ile “Müslüman dünya”yı karşı karşıya koyan o keskin ikilik bile büyük ölçüde bu yenilgi çağında karşılıklı kurulmuş bir tasavvurdur; “önce ihtişam, sonra aşağılanma” anlatısı gerçek bir tarihsel acıya dayanıyordu; ancak geçmişi bu iki uç arasında okudukça, kendi tarihimizin içindeki farklı sesleri, itirazları ve imkânları da gözden kaçırdık.

Çünkü asıl soru, “Tanzimat’ı neden gâvurlaşma saydık?” sorusunu bugünden bakarak küçümsemek değildir. Yenildiğiniz, topraklarınızı kaybettiğiniz, sizi aşağılayan bir medeniyetten hukuk ve siyaset öğrenmek zorunda kalmanın ne anlama geldiğini anlamaktır. Ve bir fikrin bize dışarıdan gelmiş olması, onun bizim kendi ahlaki iddiamızı gerçekleştirip gerçekleştirmediğini görmemize engel olmuş olabilir mi?

İki yüzyıl boyunca “nerede yanlış yaptık?” diye sorduk; cevabı kimimiz dine dönüşte, kimimiz Batı’nın ilminde, kimimiz meşrutiyette, kimimiz millet olmakta aradı. Oysa bu arayışların her birinde bir hakikat payı bulunsa da hiçbiri tek başına bütün soruya cevap vermiyordu. Belki bugün yapmamız gereken, yaranın bize unutturduğu o basit ayrımı yeniden öğrenmektir: bir fikrin hangi dünyadan geldiği ile hangi hakikati taşıdığını birbirinden ayırmak. Kendi adalet idealimizi, düşmanın aksanıyla konuştuğu için tanıyamadığımız o anları, bu kez doğru hatırlamaktır.

30 Eylül 2026 Çarşamba

‘Hipokrasi’de iman aşaması Tarık Çelenk+29/09/2026

Fon vurgunu yolsuzluğu vesilesiyle ülkedeki yeni elit çürümüşlüğün boyutları ritmik olarak daha sık gözler önüne serildi. En azından bu sefer de olsa iktidarca durumun üstünün kapatılmaması, özellikle mahalleli cephesinde geçici bir iyimserliğe neden oldu. Muhtemelen bu son skandalın üstüne gidilmese mahalleli de konuya mutsuz ve tedirgin bir suskunluk gösterebilirdi.

İddialara muhatap siyasetçi hanım, camiada çevresiyle birlikte en çok takva ve ibadet ehli kişiler arasında bilinmekte. Hacda mütevazı kıyafetle ailesi ve başörtülü arkadaşlarıyla görüntüleri, “İşte bu, bunlar!” aksülameliyle sosyal medyada öfkenin muhatabı olarak kasıtlı da kullanılmakta; kolektif bilinçte dindar bir dönemin fotoğrafı olarak da yerini almakta.

Ülke siyasetinde sanırım toplum, 50 ve 60’lardan bu yana din, vatan veya millet aşkına elinde Kur’an sallayan siyasetçilere oldukça alışıktır. Geçmişte özel hayatında dine saygısından ve eşinin ehl-i tarik oluşundan söz edilen İsmet İnönü’ye bile, çevresinin anlatımlarına göre, siyasetin hatırı için en azından Allah’tan bahsetmesi yönünde baskı yapıldığı bilinmekte.

Bir halk filozofu dostumun 50’lerden bu yana popüler Türk Sağı için kullandığı “nitelikli örgütlenmiş riyakârlık” ifadesi hâlâ kalıcılığını korumakta. Korkarım ki bu hipokrasi durumu kendine iman aşamasına geçmekte. Zaten artık bütün mahalleler siyaset adına din, vatan ve bayrak lafızlarının kullanılmasını siyaset literatürümüzün normali olarak da karşılamakta. Bu durum bazen Terörsüz Türkiye gibi girişimler için devlet ve sorumlu siyasetin ayak bağı da olmakta. Sorumsuzlara da popülist bir alanı açmakta.

Dindar veya milliyetçi bir insan, siyasette ya da özel hayatında hata yapabilir, hatta ciddi günahlar işleyebilir. Sonuçta bunlar nefsin veya ihtirasın sınırlarının aşılması olarak değerlendirilebilir. Kişi yaptıklarını gizleyebilir, inkâr edebilir, hatta bunları hem “dava” adına hem de kendi adına meşrulaştırabilir. Buraya kadar durum, insan zaafları ve bildiğimiz savunma mekanizmaları çerçevesinde bir şekilde anlaşılabilir.

Ancak son yıllarda bunları aşan daha ilginç bir durumla karşı karşıyayız. İçten görünen duygusal söylemler ve gözyaşları, meselenin yalnızca kitle psikolojisi veya hipokrasi sınırlarında açıklanamayacağını düşündürüyor.

İnsanlar politik pragmatizm veya oportünizm nedeniyle kendi vicdanlarıyla çelişen söylem ve davranışlarını, giderek bir iman vecdi içinde, kendilerini de ikna edecek ölçüde aynı potada eritebiliyorlar. Üstelik bu ruh hali bireyle sınırlı kalmıyor; mahalleye de yayılıyor ve karşılıklı olarak birbirini besliyor.

İronik bir tabirle buna “kendi kendine büyü hali” diyebiliriz.

Peki bu büyü nasıl çalışıyor? Leon Festinger’in bilişsel çelişki teorisi iyi bir başlangıç olabilir. İnsan, “Ben ahlaklı ve inançlı biriyim” düşüncesiyle bu inançla uyuşmayan davranışlarını uzun süre yan yana taşımakta zorlanır. Ortaya çıkan huzursuzluğu gidermek için ya davranışını ya da davranışına verdiği anlamı değiştirmesi gerekir. Çoğu zaman ikincisi daha kolaydır. Davranış aynı kalırken ona verilen isim ve anlam değişebilir; bir süre sonra vicdanın hükmü de bu yeni anlama uyum sağlayabilir.

Burada güçlü kelimelerden biri “dava”dır. İnsan kendi çıkarı söz konusu olduğunda rahatsızlık duyacağı bir davranışı, daha büyük bir amaç, hizmet veya aidiyet adına yaptığında farklı değerlendirebilir. Nefis de zaten her zaman “Ben bunu istiyorum” diyecek kadar açık sözlü değildir. Bazen insanın değerlerinin dilini kullanarak konuşur. Böylece kişi yalnız çevresini değil, zamanla kendisini de ikna edebilir.

Jung’un “gölge” kavramı meselenin diğer tarafını açıklıyor. İnsan kendisinde görmek istemediği kibir, ihtiras, açgözlülük veya güç arzusunu bilinç dünyasının dışına itebilir. Bunlarla yüzleşmek yerine aynı özellikleri başkalarında daha kolay görmeye başlar. Hele kendisini baştan “iyi insanların mahallesi” içinde konumlandırmışsa, gölgeyi dışarıya yansıtmak daha da kolaylaşır. Jungiyen anlamda insan bir süre sonra kendi gölgesini karşı mahallenin duvarında seyretmeye başlar.

Benim “açık ve gizli köylülük” derken anlatmaya çalıştığım zihniyet de burada devreye giriyor. Taşralılık artık coğrafi bir durum değildir. İnsan metropolde yaşayabilir, iyi eğitim alabilir, son teknolojiyi kullanabilir; fakat kamusal olanla “bizim olan” arasındaki mesafeyi hâlâ kuramamış olabilir. Modern şehir kurum, hukuk, liyakat ve kamusal sorumluluk üzerinden işlerken gizli köylülük ilişkiyi, yakınlığı ve “bizim insanımız” duygusunu öne çıkarır.

Biçimler de zamanla modernleşir. Kervanın yerini makam arabası, aşiretin yerini network alabilir. Eski dayanışma ve paylaşım anlayışları şirket, vakıf, bürokrasi veya modern organizasyonların içinde yeni biçimlerde yaşamaya devam edebilir. Mesele modern araçları kullanmak değil, onları hangi zihniyet dünyası içinde kullandığımızdır. Belki buna “gizli köylülüğün kurumsallaşması” demek daha doğru olur.

“Kendi kendine büyü”nün asıl gücü ise bireysel olmaktan çıkıp kolektif hale geldiğinde ortaya çıkar. Aynı mahalle içindeki insanlar birbirlerinin niyetlerini, samimiyetlerini ve ahlaki hikâyelerini görsel algoritmanın eşliğinde sürekli doğruladıklarında ortak bir vicdan alanı oluşabilir. Bireyin kendisine anlattığı hikâye, çevresinden de onay gördükçe daha güçlü bir hakikate dönüşür.

İşte burada klasik anlamdaki riyakârlığın ötesine geçiyoruz. İnsan gerçekten inanabilir, gerçekten dua edebilir, gerçekten duygulanıp ağlayabilir; fakat bütün bunları yaşarken inancıyla davranışları arasındaki mesafeyi de göremeyebilir. Bu nedenle asıl mesele “Samimi mi, değil mi?” sorusundan daha derinde duruyor:

İnsan samimiyetinden hiç şüphe etmeden kendisini nasıl aldatabilir?

Belki tasavvufun nefis muhasebesiyle Jung’un gölge kavramının kesiştiği yer de burasıdır. Her ikisi de insanı sürekli dışarıya ve karşı mahalleye bakmak yerine kendi içine bakmaya çağırır.

Büyüyü bozabilecek soru da aslında oldukça basittir:

“Onlar ne yaptı?” değil, “Ben ne yaptım?”

*Tarık Çelenk, araştırmacı yazar

Artık bağcının kim olduğu önemli değil Turgut Bayramoğlu+28/09/2026

Yeni bir finansal olayla karşı karşıyayız: Fon krizi. Daha düz bir ifadeyle söylersek yeni bir dolandırıcılık vakası ile tanıştık. 131 fon kuruluşu yapılan bir açıklamayla tasfiye sürecine alındı. Toplam büyüklüğün yaklaşık 900 milyar TL olduğu tahmin edilen bu fonlar şimdiye kadar bilerek ve kasten fon sahipleri tarafından yanlış yönetilerek fona para yatıranlar zarara uğratılmıştır. Eğer bu zararlar kamu tarafından karşılanacaksa elbette kamu da zarara uğratılacaktır. Yaşanmakta olan fon krizinin ayrıntıları ve tarafları çok fazladır. Fon sahipleri veya fonu yönetenler başta olmak üzere fona para yatıranlar, bu işleri denetlemekle sorumlu olan bir dizi kamu kurumu, dolaylı olarak işin tarafı olan kamu kurumları ve krizden etkilenmesi kaçınılmaz olan diğer fonlar, borsa, evim sistemleri bu konunun taraflarıdır. Olayın ayrıntıları netleşmemekle birlikte konu ekonomik, sosyal, kurumsal ve psikolojik olmak üzere oldukça kapsamlı bir değerlendirme yapmayı gerektirmektedir. Bu kriz nihayetinde ekonomik yapının daha da kırılgan olmasına, yurt içi ve yurt dışı piyasalarda Türkiye finans piyasasına olan güven kaybına, kim olduğu fark etmeksizin milyonlarca insanın mağduriyetine sebep olmuştur. Bu olayda bana göre kazanan yoktur ancak metalaşan dünyada kazanmış gibi görünenler vardır: Milyonlarca insanın parasını hileli işlemler ve yollarla zimmetine geçiren şaibeli fon yöneticileri.

KARINCALAR VE AĞAÇ BİTLERİ

Fon krizini ilk duyduğumda tabiatta yaşanan bir olay aklıma geldi. Karıncalar başka bir canlı olan ağaç biti larvalarını sonbaharda kış soğuklarından korumak için önce yuvalarına taşırlar sonra erken bahar geldiğinde bu larvaları alıp fidanların en üstte bulunan körpe yapraklarına taşırlar ve burada kendilerine bildiğiniz bir çiftlik kurarlar. Ağaç bitleri ağacın yeni çıkan yapraklarıyla beslenirken başına geleceklerden habersizdir. Ağaç biti ilginç bir hayvandır ve her oluşan larva karnında kendi yavrusu ile dünyaya gelir. Ağaç bitleri kısa sürede büyük bir koloniye ulaşır. Tabii koloninin büyüklüğü nispetinde üzerinde yaşadığı ağaca zarara verir, büyümesini engeller ve müdahale edilmezse ağacı öldürebilir. Karıncalar için artık beslenme zamanı gelmiştir. Ağaç bitlerinin salgıladığı şekerli sıvı karıncaların ve daha birçok böceğin besin kaynağıdır. Bu örnekte karıncalar işini bilen fon yöneticileri, ağaç bitlerini de küçük tasarruf sahiplerine benzetebiliriz (Tasarruf sahipleri bu örnek için beni affetsin). Elbette çiftçiler ise kamu otoritesi oluyor. Karıncalar ağaç bitlerini ürün verme aşamasına kadar koruyup kollamışlardır lakin bunu babalarının hayrına yapmamışlardır, ağaç bitlerinin etinden ve sütünden faydalanmak için yapmışlardır. Sürecin kriz aşamasına gelmemesi için yapılacaklar ise aslında bellidir. En başından olaya müdahale etmek. Ağacı kurtarmanın tek yolu hiçbir zaman böyle bir ortamın oluşmasına müsaade etmemektir. Bu müdahale hiç yapılmaz ya da müdahalede geç kalınırsa ağaç ölebilir.

Bu olayda şimdiye kadar yapılan açıklamalardan Tera, Pusula, Hedef ve Atlas başta olmak üzere 131 fonun kötü niyetli olduğu muhtemelen süreç sonunda suçlu olacağı, milyonlarca yatırımcının mağdur olduğu ve denetleyici kuruluşların ise kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Fon sahipleri hileli işlemler yaptıklarından, fonların birikimleri ile yan kuruluşlar (Katılımevim, Birevim) kurdukları için, fonların SPK’nın onayıyla halka arz edildikten sonra değerlemeler zirvedeyken fondan çıkıp geriye kalanları kaderleriyle baş başa bıraktığı anlaşılmaktadır. Yine anlaşıldığı kadarıyla kamu otoritesi en başından bu tip olayların olmaması için fon piyasasını düzenlemediği için bir boşluk oluşmuş ve bu boşluktan faydalanan kötü niyetli kişiler kamuyu zarara uğratmışlardır. Ayrıca yine ilgili kuruluşların olayı fark ettikten sonra acil ve gerekli müdahaleyi yapması beklenir. Bu krizde maalesef bu işle doğrudan bağlantılı olan SPK, BDDK, Borsa İstanbul (BİST) ve MASAK gibi kuruluşlar problemli fonlar can çekişene kadar müdahale etmemiş fakat ölmek üzereyken müdahale etmiştir. Bitki yoğun bakımdadır ve bitkiden geriye ne kalacağı ise şimdilik belirsizdir. Fon piyasasında böylesi bir yıkım sürecine ulaşmamız fon piyasalarının bankacılık piyasası gibi yeterince düzenlemeye tabi tutulmamasının etkisi büyüktür. Halk arasında buna “Köpeksiz köy bulup değneksiz (çomaksız) gezmek” denir. Düzenlemelerin yeterince olmaması demek fon sahipleri ve yöneticilerin işgüzarca ve kötü niyetli olarak topladıkları fonları değerinin çok üzerinde değerlenmiş gibi göstererek daha fazla fon sahibini tuzağa çekmek olmuştur. Konunun ekonomi yönetimi açısından daha vahim tarafı ise ancak uluslararası bir uyarıyla olaya müdahale etmiş olmalarıdır.

Fon krizinin daha önce yaşadığımız finansal krizlerden (Charles Ponzi, Bernard Madoff ve Banker Kastelli gibi) farklı tarafları elbette vardır fakat sonuç değişmemekte, birkaç kişinin bazı patronaj ilişkilerini kullanarak büyük bir çoğunluğun (yaklaşık 455 bin) parasını iç etmeleri söz konusudur. Üstelik bazı fon sahipleri ekonomik olarak döviz sıkıntısı çektiğimiz bu günlerde bu paraların birazını daha kimse olaya uyanmadan veya görmezlikten gelindiği için yurt dışına aktarabilmişlerdir.

Bu aşamada ekonomi için kurumsal yapıların önemine bir kez daha vurgu yapalım. Daron Acemoğlu buna kapsayıcı kurumlar demişti. Finans piyasasında da yatırımcıları kötü niyetli kişilerden koruyacak sağlam düzenleyici kurumlara ihtiyaç vardır. Bu aşamadan sonra muhtemelen 2001 krizinden sonra bankacılık piyasası için yapılan düzenlemelere benzer düzenlemeler fon piyasaları için de yapılacaktır. Fakat şimdilik atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Geride 900 milyar liralık bir yolsuzluk ve dolandırıcılık hikâyesi kalmıştır. Bu fon sahipleri iktisat tarihine yeni bir dolandırıcılık türü ve hikâyesi armağan etmişlerdir!

Konunun bizim açımızdan bir de psikolojik tarafı vardır. Immanuel Wallerstein (1930-2019) Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık adlı kitabında daha fazla sermaye üretmek için sürekli sermaye üretmekten bahsederken, her şeyin metalaştığından yakınır. Düşünür kitabın bir yerinde, “Bizim kapitalist adını verdiğimiz şey, sermayeyi elinde tutanın dur durak bilmeyen ve ilginç bir biçimde kendine dönük olan bu gitgide daha çok sermaye biriktirme hedefi ve sermayeyi elinde tutanın bu nedenle, hedefine ulaşmak için başka kişilerle kurmak zorunda olduğu ilişkilerdir” demektedir. Yazar kapitalist sistemde sermaye biriktirenlerin bir de başkalarıyla ilişki kurarken kötü niyetli olduğunu kabul etseydi acaba ne derdi? Zaten bazı dini ve geleneksel gerekçelerle tasarruflarını yastık altında tutma eğiliminde olan insanlar için piyasaya girmek oldukça zorken bir de böylesi yolsuzlukların duyulması ile konu ne hale gelir bir düşünelim.

Ekonomik yapı tasarrufların ekonomiye dâhil olması için bir sürü finansal araç geliştiriyor. İslami bankacılık diyerek bankacılığın algısını değiştiriyor, evim sistemleri gibi kuruluşlarla faiz endişesi yüzünden sistemin dışında kalanları sisteme dâhil etmek istiyor, mortgage sistemi ile en azından inşaat sektörünü canlandırmaya çalışıyor. Cinsi ne olursa olsun yastık altında tutulan paranın ekonomiye bir faydasının olmadığını nerede ise herkes bilir. Ülke vatandaşlarının tasarruflarının bir şekilde sisteme dâhil olmasının yatırımları artıracağı; tasarruflar azaldığında kredi verilebilir para azalacağı için faizlerin artacağını; iç tasarruflarla karşılanamayan sermaye ihtiyacının ise yurt dışı finansal kuruluşlara başvurularak karşılanacağını bilmek gerekir. Kısaca bir şekilde sisteme dâhil edilmeye çalışılan faize hassas olan bireyler bu tip yolsuzluk olaylarında geri adım atacaklardır. Kaldı ki bu olayda faiz hassasiyeti olmayanlar da bir süre en azından olay sönümleninceye kadar piyasalarda uzak durmaya çalışacaktır.

FIRSATI KAÇIRMAYALIM

Kötü niyetli fon yöneticilerini bir kenara bırakırsak fonlara yatırdıkları paraların 500-600 kat değerlenmesinden şüphelenmeyen yatırımcılara ne demeli. Böylesi bir artışın normal olmadığını, herhangi piyasada herhangi bir finansal aracın böylesi bir artışa neden olmayacağını neden düşünmezler. Belli ki bu sadece fon piyasaları hakkında sade vatandaşın ve küçük yatırımcıların asimetrik bilgisi ile açıklanamaz. Konunun ekonomik ortamla, kısa zamanda köşeyi dönme hisleri ile bağlantıları var. Her şeyin metalaştığı dünyada toplum büyük oranda az olsun benim olsun, kazancım helal olsun, alın terimle kazandığımı yiyeyim hislerinden uzaklaşmış; nereden gelirse gelsin ve kimin kazancı olursa olsun çok para kazanma hislerine yaklaşmış görünüyor. Uzun zamandır artık bağcının kim olduğunu soran yok. Önemli olan üzümler. Bu fonlara girenler acaba halka arz edildikten sonra sadece birkaç yılda kurulmuş olan bir firmanın nasıl olup da yüz kat veya beş yüz kat artığını sorgulamaz. Buradaki hissi galiba hepimiz biliyoruz.

Şunu unutmamak gerekir yaptığı işleri hukuk dairesinde yapan hiçbir kurum zan altında tutulamaz. Layıkıyla çalışan bankalar, fonlar, evim sistemleri zan altında tutulmamalıdır. Bu kuruluşlar finans piyasalarının çeşitliliğini sağlayıp iş dünyasının ve bireysel yatırımcıların sermaye ihtiyacını karşılamaktadır. Ekonomik döngü bunu gerektirir. Bireysel yatırımcıların ise reel ekonomik faaliyetleri takip edip ya da başka bir ifadeyle finansal okur-yazar olup bir tasarrufu varsa bile katma değeri olan finansal kuruluşlara yönelmelidir. Hem hukuki hem de ahlaki olan ise üzümü yerken bağcının kim olduğunu merak etmeleridir.

Prof. Dr. Turgut Bayramoğlu, Bayburt Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim görevlisi.

Müslüman hafızasında adalet ve itiraz Mustafa Yeneroğlu27/09/2026

Sophokles’in Antigone’si kendi şehrine karşı savaşırken ölen kardeşinin gömülmesini yasaklayan kralın buyruğunu çiğner, onu gömer ve bunun bedelini hayatıyla öder. Thoreau, köleliği ve haksız bir savaşı finanse eden devlete vergi vermeyi reddeder ve hapse girmeyi göze alır. Rosa Parks, otobüste yerini bir beyaz için boşaltmayı reddederek ırk ayrımcılığına boyun eğmez. Martin Luther King ise Birmingham Hapishanesinden, insanın adil yasaya uymak kadar adaletsiz yasaya uymamak konusunda da ahlaki bir sorumluluğu bulunduğunu yazar.

Bu isimler aynı düşünce geleneğine mensup değildir; aralarında yüzyıllar var. Ancak modern Batı hafızası onları ortak bir sorunun etrafında buluşturur: Otorite ile adalet karşı karşıya geldiğinde insan ne yapmalıdır?

Bu, Batı’nın adalete sadık kaldığı anlamına gelmez. Kölelikten sömürgeciliğe, ırkçılıktan totalitarizme uzanan tarihi ortadadır. Muhaliflerini de oldukları gibi hatırlamadı; onları seçti, sadeleştirdi, yeniden kurdu. Ama kurucu hikayesinin kahramanları arasına yalnız iyi yöneticileri ve büyük hukukçuları değil, kendi toplumunun ve iktidarının haksızlığına karşı çıkanları da yerleştirdi; devletine “hayır” diyebilmeyi meşru bir ahlaki tavır, hatta iyi vatandaşlığın bir ölçüsü olarak anlattı ve öğretti.

Peki bizim hafızamız?

İTİRAZIN MİRASI

İslam’ın ilk dönemlerine baktığımızda, bugün Müslümanların pratik aklından neredeyse silinmiş zengin bir itiraz mirasıyla karşılaşırız. Daha nübüvvetten önce Mekke’de, haksızlığa uğrayanın hakkını korumak üzere kurulan Hilfü’l-fudûl bir itiraz ahdidir. Hz. Ömer’e dair bir rivayette Halife, döneminin darlığı yüzünden kadınlara verilecek mehire bir üst sınır koymak istediğini Cuma hutbesinde söyler. Cemaatin arasından bir kadın ayağa kalkar ve ona karşı çıkar: Kur’an kadınlara “yığınla altın” verilebileceğini söylerken, Allah’ın koymadığı bir sınırı halife nasıl koyabilir? Ömer itirazı kabul eder ve rivayetin ifadesiyle “kadın haklı, Ömer yanıldı” der. Bu hikâyenin Müslüman hafızasında yüzyıllarca dilden dile dolaşması anlamlıdır. Çünkü hikâyenin ahlaki kahramanı yalnız adil halife değil, yanlış yaptığında ona karşı çıkabileceğini söyleyen sıradan Müslümandır.

Sonra Haccâc’ın zulmü karşısında susmayan kurrâ ve âlimler; Haccâc’ın öldürttüğü Saîd b. Cübeyr; kadılık teklifini reddederek bedelini hapiste ve işkenceyle ödeyen Ebû Hanîfe; zulmün Allah’a nispet edilemeyeceğini savunan Mu’tezile; Mihnede devletin bir itikadı zorla dayatmasına boyun eğmeyen Ahmed b. Hanbel gelir.

Kötülüğe karşı çıkmak, Kur’an ahlakında temel bir yükümlülüktür: emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker. İslam düşüncesi bu sorumluluğu ayrıntılı ve sistematik biçimde işlemiştir. Gazzâlî bu sorumluluğu genişleyen halkalar hâlinde tarif eder: İnsan önce kendini, sonra ailesini, komşusunu, mahallesini, şehrini ve nihayet yeryüzünün en uzak ucunu düzeltmekle mükelleftir. Meşhur hadis üç kademeyi verir: Kötülüğü gören elle düzeltsin, gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu sonuncusu “imanın en zayıf hâlidir.” Kalbe çekilmek, bir vecibenin yerine getirilmesi değil, onun en aşağı eşiğidir.

Bu geleneğin en keskin dalı doğrudan iktidara bakar. “Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın karşısında hakkı söylemektir” hadisi, itirazı bir kahramanlık anına değil, imanın kendisine bağlar. Ne var ki aynı gelenek, bunun sınırlarını da tartışmıştır: kişinin gücü ve ehliyeti, müdahalenin sonuç verip vermeyeceği ve daha büyük bir zarara yol açıp açmayacağı. Mâlik, “yönetici söz dinleyecekse söyle” der. Dinlemeyecekse ne yapılacağı sorulduğunda “bilmiyorum” demekle yetinir.

Bu tereddüdün arkasında yalnız korku değil, sonucun hesabı vardı. Abdullah b. Mübârek gerçek emr-i bi’l-ma‘rûf sahibini hükümdardan uzak durabilen kişi olarak görür. Süfyân es-Sevrî, “Deniz taştığında onu kim durdurabilir?” diye sorar, Fudayl b. İyâz ise insanın yalnız kendisini değil ailesini ve çevresini de tehlikeye atabileceğini hatırlatır. Daha ince bir kaygı da vardır: Hükümdarı uyarmak için sarayın kapısından giren âlimin, sonunda iktidarın bir parçasına dönüşmesi.

Süfyân bu kaymayı tek cümlede toplar: Eskiden iktidarın karşısına en hayırlılar dikilir, evinde oturan hiçe sayılırmış; artık kapıya gidenler en kötüler, evinde oturanlar ise en hayırlılarmış.

Aynı gelenek hem şehidin sözünü hem fakihin tereddüdünü üretmiştir. Bu mirasın tamamı elimizde duruyor. Asıl soru, onu ne olarak hatırladığımızdır.

İTIRAZ İLE FİTNE ARASINDA

İslam’ın ilk asırları yalnız zulme karşı cesaretin değil, iç savaşların da tarihidir. Hz. Osman’ın katli, Cemel, Sıffîn, Hâricîlik, Kerbelâ, Emevî ve Abbâsî isyanları… Müslümanın Müslümanı öldürdüğü bu büyük travmalar yalnız siyaseti değil dinî düşünceyi de biçimlendirdi. Bu tecrübelerin ardından âlimlerin “fitne”den çekinmesini bugünden korkaklık ya da teslimiyet diye okumak, önlerindeki ahlaki açmazı hafife almak olur. Bir zalime karşı ayaklanmak binlerce insanın ölümüne ve toplumun parçalanmasına yol açacaksa, hangi kötülük daha ağırdır? “Fitneden kaçınma”, “toplumun birliğini koruma”, “sabır” ve özellikle silahlı isyan karşısındaki ihtiyat böyle bir tarihsel tecrübenin içinden doğdu.

Kaldı ki bir hükümdarın zulmünü yüzüne söylemek, verdiği görevi reddetmek veya haksız kararına ortak olmamak başka, onu silahla devirmeye kalkmak bambaşka bir şeydi.

Peki zulme karşı çıkmanın doğurabileceği kötülükler üzerinde bu kadar incelikle duran bir siyasal düşünce, zulme uzun süre boyun eğmenin doğurabileceği kötülükleri aynı hassasiyetle tarttı mı?

Fitnenin bedeli görünürdür: İnsanlar ölür, toplum parçalanır, devlet tahrip olur. İtaatin bedeli ise sessizce birikir. Adaletsizlik normalleşir, korku yerleşir, insanlar itiraz etme kabiliyetini yitirir. Âlim, iktidarın karşısında hakikati söyleyen kişi olmaktan çıkıp onun icraatına dinî gerekçe üreten kişiye dönüşebilir. Dün istisna olan keyfîlik bugün usul, yarın devlet düzeni hâline gelebilir. Bir toplum yalnız isyan ederek değil, itaat ederek de kendine büyük zarar verebilir.

Ebû Hanîfe bu sorunun tam ortasında durur. Bugün onu İmâm-ı Âzam, büyük fakih ve Hanefî mezhebinin imamı olarak hatırlıyoruz. Oysa bu büyük Sünnî otorite, uzun bir dönem yoğun bir dışlamanın, hatta tekfirin konusuydu. Bu husumetin başlıca sebeplerinden biri de siyasi tavrıydı.

Ebû Hanîfe, Emevîlerin sonunu ve Abbâsî iktidarının kuruluşunu görmüş, devletle ilişkisini ciddi bir ahlaki mesele hâline getirmiş bir âlimdir. Her iki iktidara karşı çıkan bazı hareketleri maddeten desteklediği ve katılmayı teşvik eden fetvalar verdiği aktarılır. Oluşmakta olan gelenekçi-itaatçi ana damar için, Müslüman bir yöneticiye karşı “kılıcı meşru gören” bir âlim şüpheliydi.

Onun sonraki yüzyıllarda Sünnîliğin en büyük otoritelerinden birine dönüşmesi aynı zamanda bir hafıza işiydi. Tekfire varan husumet zamanla buharlaştı ve yerini menâkıba bıraktı. Ortodoksi verili değil, inşa edilmiş bir şeydir. Bu inşanın bir parçası da Ebû Hanîfe’yi iktidarla kurduğu mesafeden çok fıkhî otoritesiyle hatırlamak oldu.

Onu önemli kılan da kimin karşısında durduğudur. Çünkü Ebû Hanîfe’nin karşısında Firavun, Nemrut, Roma imparatoru ya da yabancı bir işgalci değil, Müslüman iktidarlar vardı. Halife de kadılar da Müslümandı; iktidar meşruiyetini İslam’ın diliyle kuruyordu. İtirazın asıl zorluğu da burada başlar: Başkasının zalimine karşı adalet istemek kolaydır; “bizden” olan iktidarın zulmüne de zulüm diyebilmek zordur.

ÖTEKİNİN ZULMÜ, BİZİMKİNİN ZULMÜ

Müslümanların dinî hafızasında “öteki” zalime karşı itiraz güçlüdür. Musa’nın karşısında Firavun, İbrahim’in karşısında Nemrut vardır. Mekke yılları müşriklerin zulmü karşısında direnişin büyük hikâyesidir. Sonraki hafızada da Haçlılara, sömürgeciliğe ve işgale karşı mücadele güçlü bir ahlaki dile sahiptir.

Fakat zalim Müslüman olduğunda, hele Müslümanların yöneticisiyse, ahlaki muhakemeye başka kavramlar girer: Fitne çıkmasın, birlik bozulmasın, düşmana fırsat verilmesin; sabretmek, nasihat etmek, daha büyük fesada yol açmamak gerekir. Bunların hiçbiri kendi başına yanlış değildir; kimi şartlarda son derece hikmetlidir. Asıl soru şudur: Bu kavramları adaleti korumak için mi kullanıyoruz, yoksa “bizim” iktidarımızı adaletin hükmünden istisna saymak için mi?

İnsanın adalet duygusu, düşmanına nasıl davrandığında değil, dostu zulmettiğinde ne yaptığında sınanır. Başka bir devlet hukuku çiğnediğinde hukuk devletini hatırlayıp kendi devletimiz çiğnediğinde “devletin bekası” diyorsak, mesele yalnız hukuki değildir. Başkaları muhaliflerini susturduğunda otoriterlikten söz edip bizim desteklediklerimiz aynısını yaptığında maslahat arıyorsak, mesele yalnız siyasi değildir. Adaletin en kolay biçimi düşmanımızın zulmüne karşı çıkmaktır; asıl imtihan haksızlık kendi safımızdan geldiğinde başlar. Kur’an’ın adalet öğretisinin insanı en çok zorladığı yer de burasıdır: Adalet, bizden olanın lehine işleyen bir dayanışma değil, gerektiğinde insanın kendisine ve en yakınlarına karşı bile ayakta tutması gereken temel ölçüdür.

“Adalet” bizde en çok kullanılan kavramlardandır: adil halife, adil sultan, adalet dairesi… Büyük hükümdarların adalet hikâyeleri siyasetnâmelerin en sevilen anlatıları oldu. Fakat bu anlatıda özne çoğu zaman yine hükümdardır. Adalet, iktidarın üstünde onu sınırlayan bir ölçü olmaktan çıkıp iyi hükümdarın meziyetine dönüşebilir. Peki hükümdar adil değilse? Haksız emrine kim “hayır” diyecek? Âlimin görevi iktidarın dinî meşruiyetini tahkim etmek mi, yoksa onu kendisinden üstün bir adalet ölçüsüne tâbi tutmak mı?

HANGİ YÜZÜ HATIRLADIK

Hüseyin’i, Saîd b. Cübeyr’i, Ebû Hanîfe’yi hiç unutmadık. Olan daha incelikli bir şeydir: İnsanları hatırladık, fakat onların itirazını aynı kuvvetle hatırlamadık.

Hüseyin’in şahadetini çok güçlü biçimde hatırlayabiliriz; fakat Kerbelâ yalnız matem, fedakârlık ve mazlumiyet üzerinden anlatıldığında önümüzde bıraktığı siyasal soru geri plana düşebilir: Müslüman bir yönetici hangi noktada itaati hak etmez? Hüseyin’in yükselttiği itiraz, zamanla bir ağıta dönüşebilir. Nitekim en yaygın matem metinleri, onun mirasına sahip çıkıp zalime karşı çıkmayı değil, sabrı ve çözümü mehdîye havale etmeyi öğütlemiştir. Aynı hafızanın modern çağda yeniden siyasallaşabilmesi ise bu seçiciliğin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor.

Saîd b. Cübeyr’i Haccâc’ın öldürttüğü büyük müfessir olarak hatırlarız. Oysa Emevîlere karşı ayaklanmaya fiilen katılmıştı. Kayıt âsîyi tuttu; hafıza şehidi seçti.

Ahmed b. Hanbel’i büyük hadis imamı ve zâhid olarak hatırlarız. Oysa devletin bir itikadı kırbaçla dayatmasına karşı durarak iktidarın vicdan üzerindeki zorlayıcı yetkisine sınır çizmişti. Onu en çok seven bile çoğu zaman çizdiği sınırı değil, sabrını hatırladı.

Mazlum olmak başka, itiraz eden olmak başkadır. Mazlumiyet insanın başına geleni anlatır; itiraz onun ne yaptığını. Birincisi merhamet uyandırır, ikincisi sorumluluk yükler. Belki bu yüzden adil hükümdarların hikâyeleri, zalime itiraz eden âlimlerin hikâyelerinden daha rahat anlatılır. Ömer b. Abdülazîz’i anlatmak umut verir: İyi bir hükümdar gelirse adalet mümkündür. Ebû Hanîfe’yi siyasal hayatıyla anlatmak ise huzur kaçırır, çünkü başka bir soru sorar: İyi hükümdar gelmezse sen ne yapacaksın?

Müslümanların popüler siyasal hafızası büyük ölçüde bir şan hafızasıdır: fetihler, zaferler, büyük sultanlar ve kumandanlar etrafında, güçlü şahsiyete hayranlıkla örülmüş bir hafıza. Böyle bir çerçevede iktidarın karşısına dikilen insanı yerleştirmek zordur. O ne fatihtir ne hükümdar; büyüklüğü zaferde değil, haksızlığın karşısında durmasındadır. Bu yüzden çoğu zaman velî, şehit ya da büyük fakih olarak hatırlanır; itiraz eden yüzü geride kalır.

Batı’da itiraz figürleri ders kitabında, romanda, filmde ve meydandaki heykelde yaşarken, bizdeki isimler çoğu zaman itirazlarıyla değil; vaazda takvaları, ders kitabında fıkıhları, menkıbede kerâmetleriyle yaşar.

İktidara “hayır” demenin sadakatle bağdaşabildiği bir kültürde itiraz edeni hafızanın merkezinde tutmak zor değildir. İtirazın hâlâ fitne, bölücülük ya da nankörlük sayıldığı yerde ise onu çoğu zaman ancak itirazından arındırarak benimseriz: Velîyi severiz, muhalifi değil.

HAFIZANIN SEÇİMİ

Siyasal ihtiyat geleneği yalnız hükümdarların âlimleri susturmasıyla açıklanamaz; baskı kadar yakınlıkla da kuruldu. Erken Abbâsî döneminde devlet ile oluşmakta olan Sünnî ulema arasındaki ilişki basit bir bağımsız âlim–baskıcı devlet karşıtlığı değildi. Atama, himaye ve ortak menfaatler iki tarafı birbirine yaklaştırdı. Devlet âlimi yalnız susturmadı, ona mevki ve itibar da sağladı. “İtaat”, başından beri İslam’ın verili siyasal cevabı değildi; tarihsel bir süreç içinde damıtıldı ve seçildi.

Bütün bunlardan beslenen ihtiyat zamanla doğduğu şartların ötesine geçti. İç savaş korkusuyla gelişen bu tutum, yüzyıllar sonra otoriterliği mazur gösteren bir itaat ahlakına dönüşebilir. Fitneyi önlemek için geliştirilmiş bir ilke, zulmü önlemeyi imkânsız kılabilir. Toplumu korumak için söylenen söz, devletin dokunulmazlığına, hatta kutsallığına dönüşebilir.

Bu seçim geçmişte kalmadı, son iki yüzyılda yalnızca kılık değiştirdi. Müslümanlar iktidarı sınırlayan ölçüyü yeniden kurmayı denediklerinde bunu yeni bir dille yaptılar: anayasa, meclis, sorumluluk, meşveret. İstibdadı bütün hastalıkların anası sayan Kevâkibî’den, meşrutiyet ve meşvereti minberden “şer’in emri” diye savunan Musa Kâzım ve Manastırlı İsmail Hakkı gibi âlimlere uzanan çizgi, iktidarı adaletin hükmüne bağlama çabasının bir damar olduğunu gösterir. Fakat hafıza bunu çoğu zaman kendi geleneğimizin zulme koyduğu sınırın yeniden ifadesi olarak değil, dışarıdan gelen bir Batılılaşma hevesi olarak kaydetti. İtiraz yeniden isimlendirildi: Bir zamanlar fitne sayılan şey şimdi taklit sayıldı.

Hafıza süregiden bir seçimdir. Bir toplum dün gölgede bıraktığı yüzü yarın öne çıkarabilir. Mesele yeni kahramanlar icat etmek değil, zaten bildiğimiz isimlerin iktidar karşısındaki adalet ve itiraz yüzlerini yeniden görünür kılmaktır.

Ne var ki yalnız hatırlamak yetmez. Çünkü bir toplumun adaletle ilişkisi, Firavun’a karşı Musa’yı sevmesinden anlaşılmaz. Firavun zaten “öteki”dir. Belirleyici olan, kendi iktidarının haksızlığı karşısında ne yaptığıdır. Kendi mahallesinden biri zulmettiğinde adalet duygusu hâlâ çalışıyor mu? Kendi desteklediği iktidara “yanlış yapıyorsun” diyebiliyor mu? Âlim, iktidarın hoşuna gitmeyen hakikati hâlâ söyleyebiliyor mu?

Fakat adaleti insanların cesaretine bırakmak da yetmez. Bir adalet düzeninin gerçek başarısı, yalnız haksızlığın karşısına dikilecek yürekli insanlar yetiştirmek değil, iktidarın haksızlık yapmasını zorlaştıracak sınırlar koyabilmektir. Geçmişin itiraz edenlerini hatırlamanın asıl anlamı da budur: hakikati söylemenin artık kahramanlık sayılmadığı bir düzen kurabilmek.

*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul Milletvekili.

22 Eylül 2026 Salı

Aktif kurumsal yurttaşlık: Benim elimden ne gelir? Bekir Ağırdır/22 Eylül 2026

Naomi Klein ve Astra Taylor, Financial Times’ta yayımlanan “Rerun or sequel?” başlıklı yazılarında çağımızın siyasal ruh halini çarpıcı bir kavramla tarif ediyorlar: “End Times Fascism”/“kıyamet zamanı faşizmi”.

Klein ve Taylor’ın dikkat çektiği şey, yalnızca aşırı sağın tüm ülkelerde yükselişi değil. Daha derinde bir zihniyet değişimi olduğunu söylüyorlar. Milliyetçilerden köktendincilere, teknoloji dünyasının kimi milyarderlerinden yeni tür otoriter hareketlere kadar birbirinden çok farklı aktörleri birbirine yaklaştıran ortak bir duygu görüyorlar. Herkes için daha iyi bir gelecek kurabileceğimize dair inancın kaybı.

Yazarlara göre, dünya iklim kriziyle, savaşlarla, teknolojik altüst oluşlarla, eşitsizlikle, göçlerle, demokratik kurumların aşınmasıyla karşı karşıyaysa ve bunları artık gerçekten çözemeyeceğimizi düşünüyorsak, geriye başka bir soru kalıyor: Kim kurtulacak?

“Bunker” metaforu tam burada devreye giriyor ama önce tanımlamamız lazım. “Bunker siyaseti” ya da sığınak siyaseti, en yalın haliyle, toplumu sürekli bir dış tehdit, işgal ya da felaket ihtimali altında olduğuna inandırarak korku ve kuşatılmışlık duygusu etrafında konsolide etme siyaseti. Kavramın simgesel kökeni, Soğuk Savaş yıllarında ülkesini dış dünyadan yalıtan Enver Hoca’nın Arnavutluk’un dört bir yanına yüz binlerce beton sığınak yaptırmasına dayanır. Bunker zamanla yalnızca fiziksel bir sığınağı değil, dünyayı “biz ve onlar” diye bölen, dışarıyı sürekli tehdit olarak gösteren, güvenlik ve beka kaygısını canlı tutarak toplumu içe kapatan bir siyasal zihniyeti anlatan metafora dönüştü.

Klein ve Taylor ise Financial Times’ta yayımlanan son yazılarında sığınak metaforunu farklı ve belki daha ürkütücü bir yere taşıyor. Onların sözünü ettiği sığınağı devlet toplum için inşa etmiyor; giderek insanlar, şirketler ve özellikle güçlü elitler kendileri için inşa ediyor.

Birkaç ay önce Oksijen’de de yer alan bir habere göre Meta CEO’su Mark Zuckerberg, Hawaii’de 100 milyon dolar değerindeki devasa bir malikane ve yer altı sığınağı inşa ettiriyor. LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman, daha önce buna “kıyamet sigortası” adını vererek, “süper zenginlerin yaklaşık yarısının” böyle planları olduğunu, özellikle Yeni Zelanda’nın bu tür yatırımlar için popüler hale geldiğini söylemiş.

Bu durum akıllara şu soruyu getiriyor: Teknoloji milyarderleri gerçekten savaş, iklim felaketi ya da daha büyük bir küresel yıkıma mı hazırlanıyor?

Tehdit algısı da bütünüyle hayali değil. İklim krizi, savaşlar, teknolojik altüst oluş, eşitsizlik, göç ve demokratik kurumların aşınması gibi gerçek risklerle karşı karşıyayız. Fakat Klein ve Taylor’a göre kritik kırılma, bu sorunların varlığı değil, bunların herkes için çözülebileceğine dair inancın kaybolması.

Ortak bir geleceği kurtarmaktan umut kesildiğinde soru değişiyor. “Bu sorunları nasıl çözeriz?” yerine “Ben bu sorunlardan nasıl kurtulurum?” sorusu geliyor. “Sığınak” böylece korkuyla toplumu içeride tutmanın değil, ortak kaderden çıkabileceğine inanmanın metaforuna dönüşüyor.

Çok zenginler için bu bazen gerçek bir sığınak olabilir; uzak bir ada, korunaklı bir arazi, özel güvenlik, hatta Mars’a gitme hayali... Ülkeler için sığınak, sınırların tahkim edilmesi ve dışarıdakilerin içeri alınmaması olabilir. Birey içinse güvenli bir site, iyi bir özel okul, özel sağlık sigortası, başka bir ülkenin pasaportu olabilir.

Bunların hepsinin altında aynı düşünce yatıyor. Dünyayı kurtaramıyorsak bari kendimizi kurtaralım. Yazıdaki tez Batı’nın elitleri için öne sürülüyor olsa da Türkiye için de geçerli görünüyor. Henüz sığınak inşasıyla karşılaşmamış olsak da Batı’dan gayrimenkul almak, sermayeyi ve çocukları Batı’ya göndermek de bir tür sığınak siyaseti. Ülkeyi kurtaramıyorsak bari kendimizi kurtaralım arayışı.

Klein ve Taylor makalelerinde buna faşizm diyorlar. Ben meselenin daha geniş olduğunu düşünüyorum.

Çünkü yaşadığımız dönüşüm için toplumların faşist bir ideolojiye ikna olması gerekmiyor. Çok daha sıradan, sessiz ve bu nedenle belki de daha güçlü bireylerin kendi içinden gelişen bir tür ikna mekanizması işliyor olabilir: “Benim elimden ne gelir?”

Seyirci yurttaştan aktif yurttaşa

Bugünün sıradan insanını düşünelim. İklim değişikliğini görüyor. Savaşları görüyor. Ekonomik eşitsizliği görüyor. Yapay zekânın çalışma hayatını nasıl değiştireceğini bilmiyor. Demokrasinin sorunlarını, dezenformasyonu, göçü, çevre felaketlerini izliyor.

Sonra kendi bireysel dünyasına dönüyor, yaşlılığında ya da emekliliğinde nasıl yaşayacağını öngöremiyor. Çocuklarının kendisinden daha iyi bir hayat yaşayıp yaşamayacağından emin değil. Torununun, çocuğunun sokakta güvende olup olamayacağından kuşkulu.

Haberlerde suç örgütlerinin çoğalmasını ve güçlenmesini, çocuk kiralık katilleri, sokaklardaki şiddeti dinliyor, yaygınlaşan uyuşturucu haberlerini izliyor. Giderek bütün bunların ölçeği karşısında kendisini son derece küçük hissediyor.

İklimi ben mi düzelteceğim? Ukrayna’daki savaşı ben mi durduracağım? Yapay zekâyı ben mi düzenleyeceğim? Ekonomik sistemi ben mi değiştireceğim? Sokaklardaki suç çeteleriyle ben mi mücadele edeceğim?

Karmaşıklık ve belirsizliğin hakim olduğu bir hayatın ürettiği küresel ve yerel sorunlara karşı, “benim elimden ne gelir?”

Sonunda makul görünen bir iş bölümüne razı oluyor bireyler. Ben kendi hayatımı idare edeyim, büyük meseleleri devletler, hükümetler, şirketler, uzmanlar, üniversiteler, uluslararası kuruluşlar çözsün.

Bu bir hayatta kalma stratejisi haline geliyor. İnsanlar giderek yurttaş olmaktan çıkıp seyirciye dönüşüyor.

Oyunu kullanıyor, vergisini veriyor, becerebildiğince yasalara uyuyor. Sonra tribüne çekilip sahadaki oyuncuların dünyayı nasıl yöneteceğini izliyor.

İşler iyi giderse ne âlâ. Kötü giderse de kızıyor, söyleniyor, sosyal medyada itiraz ediyor, seçimde bazen iktidarı değiştiriyor. Fakat kendisini müşterek geleceğin üreticilerinden biri olarak görmüyor.

Benim bir süredir “aktif yurttaşlık” derken itiraz ettiğim şey tam da bu. Demokrasi, dört ya da beş yılda bir oy kullanan milyonlarca seyirciden ibaret olamaz. Yurttaşlık yalnızca hak sahibi olmak değil, birlikte yaşadığımız dünyanın oluşumuna dahil ve müdahil olmak demek.

Fakat şimdi görüyoruz ki meseleyi yalnızca yurttaştan başlayarak kurmak da yeterli değil. Çünkü herkesin elindeki güç aynı değil.

Elinden daha çok gelenin sorumluluğu da daha çoktur

Sıradan bir vatandaşın “Ben iklim krizini nasıl çözeceğim?” demesiyle, milyarlarca liralık bir şirketi yöneten kişinin aynı şeyi söylemesi arasında fark var.

Çünkü 21. yüzyıl toplumlarında güç yalnızca devlette değil. Bilgi, sermaye, teknoloji, insan kaynağı ve örgütlenme kapasitesi toplumun farklı kurumlarına dağılmış durumda. Bir banka milyarlarca liralık kredinin hangi sektörlere akacağını belirliyor. Teknoloji şirketleri milyonlarca insanın nasıl haber aldığını, ne gördüğünü etkiliyor. Üniversiteler toplumun gençlerini eğitiyor, bilimsel kapasitesini taşıyor.

Öyleyse basit bir ilke önerebiliriz. Elinizdeki güç ve kapasite arttıkça, ortak geleceğe karşı sorumluluğunuz da artar. Sıradan insanın “Benim elimden ne gelir?” sorusunun cevabı da burada gizli aslında. Herkesten aynı şey beklenemez elbette ama elinden daha çok gelebilme potansiyeli ve kapasitesi olanın sorumluluğu da daha çoktur.

Ben buna “aktif kurumsal yurttaşlık” diyorum.

Şirketlerin toplumdaki rolüne ilişkin beklenti zaten uzun zamandır değişiyor. Bir zamanlar “iyi şirket” yasaya uyan, vergisini ödeyen, yatırım ve istihdam yaratan şirketti. Önce “hayırseverlik”, daha sonra “kurumsal sosyal sorumluluk” geldi. Bugünün krizler yumağının içine takılı kalmış dünyanın ve ülkenin riskleri ise bir adım daha ileri gitmeyi gerektiriyor. Şirketler de sermayeleri, teknolojileri, insan kaynakları, bilgileri ve örgütlenme kapasiteleriyle toplumun sorun çözme kapasitesinin bir parçası.

Aktif kurumsal yurttaşlık, hayırseverliğin ya da kurumsal sosyal sorumluluğun yeni adı değil. Toplumu şirketin dışında, yardım edilecek bir alan olarak değil, geleceğini birlikte kurduğu bir müşterek olarak görmek demek. “Yükümlülüklerimi yerine getirdim mi?” sorusuyla yetinmeyip “Sahip olduğum kapasiteyle ortak sorunların çözümüne nasıl katılabilirim?” diye sormak demek.

Bu nedenle bir banka için mesele yalnızca sosyal projelere kaynak ayırmak değil, kredilerinin nasıl bir ekonomi yarattığını düşünmek. Bir teknoloji şirketi için yalnızca çalışanlarının gönüllülük faaliyetleri değil, ürettiği teknolojinin toplumsal sonuçlarını da kendi meselesi saymak. Üniversite içinse yalnızca diploma dağıtmak değil, toplumun sorun çözme kapasitesini yükseltmek.

Bunker metaforuyla bağlantı da tam burada. Bunker zihniyeti güçlü kuruma, “Riskler büyüyor; kendi şirketini, sermayeni ve geleceğini koru” diyor. Aktif kurumsal yurttaşlık ise tersini söylüyor. Riskler büyüdükçe toplumdan geri çekilme, sahip olduğun kapasiteyle daha fazla toplumsallaş.

Çünkü şirketin geleceğiyle toplumun geleceğini uzun vadede birbirinden ayırmak mümkün değil. Eğitim sistemi çökerken insan kaynağınızı, toplumsal güven aşınırken piyasanızı, hukuk zayıflarken yatırım ortamınızı, iklim krizi derinleşirken tedarik zincirinizi sonsuza kadar özel bir sığınak içinde koruyamazsınız.

Mesele şirketlerin daha yardımsever olması değil, güç ve kapasitenin müşterek geleceğe karşı sorumluluk da doğurduğunu kabul etmek.

Aktif yurttaşlık bireye “seyirci değilsin” diyorsa, aktif kurumsal yurttaşlık da kurumlara aynı şeyi söylüyor: Siz de seyirci değilsiniz.

Belki de asıl hastalık bencillik değil

Yine de meseleyi yalnızca elitler ya da şirketler bencilleşti diye anlatmak istemiyorum. Burada “elit” derken yalnızca zenginleri kastetmiyorum. İş dünyasının, üniversitelerin, medyanın, teknolojinin, kültür dünyasının, bürokrasinin, meslek örgütlerinin, sendikaların, sivil toplumun yönetici ve karar verici kadrolarının tümünden söz ediyorum. Çünkü daha derinde ve daha sıradan bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Herkes kendi açısından son derece makul davranıyor. Ama bir soru ortada kalıyor: Bütünün yani hepimizin ortak geleceğinden kim sorumlu?

Belki çağımızın da ülkemizin de en büyük sorunlarından biri bu, sorumluluğun parçalanması. Herkes bir şeyden sorumlu ama kimse bütünden sorumlu değil.

İşte böyle bir ortamda toplumların mutlaka faşistleşmesi gerekmiyor. Sanki daha kolay bir şey oluyor, bireyler ve toplumlar edilgenleşebiliyor. Toplum “Birileri halleder” diye bekliyor, bu beklenti de devleti güçlendiriyor. Krizler büyüdükçe de “Birileri bizi korusun” talebi güçleniyor, bu talep popülist ve şoven siyasetlere enerji veriyor.

Böylece aktif yurttaşın yerini seyirci vatandaş, siyasetin yerini risk ve güvenlik yönetimi almaya başlıyor. Ve toplum farkında olmadan özgürlüğünün bir bölümünden “güvenlik ve istikrar” için vazgeçmeye razı oluyor.

Karmaşıklık ve belirsizlik büyüdükçe insanlar çözümün parçası olmaktan çok korunmayı talep etmeye başlıyor. Güvenlikçi ve otoriter siyasetin toplumsal zemini de burada oluşuyor. Otoriterliğin toplumsal rızası bazen büyük ideolojilerden değil, sorumluluklarımızdan vazgeçmekten doğabiliyor.

İyimserlik değil seyircilikten çıkıp müdahil olmak

Klein ve Taylor’ın çizdiği dünya karanlık. İklim krizi, savaşlar, teknolojik altüst oluş, eşitsizlik ve demokrasinin aşınması karşısında iyimser olmak için de çok fazla nedenimiz olmayabilir. Ama ihtiyacımız olan şey zaten iyimserlik değil, seyircilikten çıkmak, sorumluluk almak, eylemlilik.

İyimserlik, geleceğin iyi olacağına inanmak. Müdahil olmak ise geleceğin henüz belirlenmediğini ve onun nasıl oluşacağında bizim de payımızın bulunduğunu kabul etmek.

“Her şey iyi olacak” demek değil, “Her şeyin nasıl olacağında benim de sorumluluğum var” diyebilmek. Vatandaş için aktif yurttaşlık budur. Kurum için aktif kurumsal yurttaşlık budur. Karar verici pozisyonda olanlar için sahip olduğu güç ve kapasite ölçüsünde müşterek geleceğin sorumluluğunu üstlenmek budur.

Devletin rolü ise bütün bu gayreti bastırmak ya da ikame etmek değil, örgütlemek ve mümkün kılmak olmalı.

Belki Klein ve Taylor’ın “end times fascism” dediği zihniyetin karşısına başka bir büyük ideoloji koymamıza da gerek yok. Daha basit görünen ama gerçekleştirilmesi çok daha zor bir şey gerekiyor. Sığınaklarımızdan çıkmak. Ve ortak geleceğin seyircisi değil, sorumlusu da olduğumuzu hatırlamak.

Çünkü sonunda hepimizin öğrenmek zorunda kalacağı hakikat aynı. Hiçbirimizin sığınağı yeterince derin değil.

Halk değişti, siyaset hâlâ eski defteri okuyor Bayram Ali Akyüz+21/09/2026

Türkiye’nin son otuz beş yılına yalnızca seçim sonuçlarından, parti kongrelerinden ve liderlerin konuşmalarından bakarsak asıl değişimi göremeyiz. Siyasi değişim, insanların devletle günlük temasında oluşur. Hastanede alınamayan randevu, mülakatta açıklanmayan eleme, ay sonunda ödenemeyen kira ve mahkemede uzayan dosya zamanla siyasi bir kanaate dönüşür. İnsanlar rahatsızlıklarını her gün yüksek sesle anlatmaz. Siyaset de konuşulmayanı onay zanneder. Sandık kurulduğunda, uzun süredir fark edilmeyen bu kanaat sayıya dönüşür.

Toplumsal değişimin ilk işaretleri çoğu zaman resmî göstergelerde yer almaz. İş bulamayan mezunun başka bir ülkeye gitmeyi düşünmesinde, torpille elenen adayın kamu kurumlarından uzaklaşmasında, emeklinin temel harcamalarını kısmaya başlamasında ve yıllardır aynı partiye oy veren kişinin artık tercihini çevresine açıklamak istememesinde görülür. Siyaset bunları izleyemezse meydan kalabalıklarını toplumun tamamı, kendi teşkilatından gelen bilgileri de ülkenin gerçeği sanır.

Oysa sandığın altında her zaman bir toplum vardır. O toplumun adalet duygusu, geçim derdi, devletle kurduğu bağ ve geleceğe dair umudu vardır. İnsanlar yalnızca kimlikleriyle oy vermez; yaşadıkları hayatla, gördükleri muameleyle ve çocuklarının nasıl bir ülkede büyüyeceğine dair korkularıyla da karar verir.

Türkiye’de bugün yaşanan asıl mesele bir partinin yükselmesi ya da başka bir partinin gerilemesinden daha büyüktür. Devletle vatandaş arasındaki sözleşme aşınmaktadır. Vatandaş vergi veriyor ama karşılığında adalet, güven, eğitim, sağlık ve eşit fırsat bekliyor. Bunları bulamadığında yalnızca hükümete değil, kurumlara ve düzene olan güvenini de kaybediyor.

1990’LAR: HALK DÜZEN DEĞİL, BELİRSİZLİK GÖRDÜ

Bugünü anlamak için 1990’lara bakmak gerekir. O yıllar koalisyonların, erken seçimlerin, yüksek enflasyonun, siyasi kavgaların ve güvenlik krizlerinin gölgesinde geçti. Maaş daha cebe girmeden eriyor, faiz yükseliyor, esnaf yarın hangi fiyatla mal alacağını bilmiyor, vatandaş önünü göremiyordu. Devlet halka güven vermek yerine çoğu zaman uzak, sert ve içine kapalı bir yapı olarak görünüyordu.

Bir tarafta Kürt meselesi ve ağır güvenlik sorunları, diğer tarafta laiklik ile muhafazakârlık üzerinden büyütülen gerilim toplumu yoruyordu. Siyaset ortak çözüm üretmek yerine korkuları yönetiyordu. Kimlikler sertleştikçe halkın ekmek, iş, eğitim ve adalet talepleri geri plana itiliyordu.

Kamu düzeninde liyakat değil nüfuz, hakkaniyet değil bağlantı konuşuluyordu. Devletin imkânlarına yakın olan daha kolay yol alıyor, sıradan vatandaş kapı kapı dolaşıyordu. Biriken ekonomik ve siyasi güvensizlik 2001 kriziyle patladı. Bankalar çöktü, iş yerleri kapandı, milyonlar bir gecede yoksullaştı. Fakat çöken yalnızca ekonomi değildi; mevcut siyaset sınıfına duyulan inanç da çöktü.

2002 seçimleri bu nedenle sıradan bir iktidar değişikliği değildi. Halk eski siyasi kadrolara “Artık sizi taşımıyorum” dedi. Toplum, ideolojik tartışmalardan önce düzen, hizmet ve istikrar istiyordu. Yeni bir siyasi aktörün önünü açan şey yalnızca başarılı propaganda değil, yıllardır aşağıda biriken büyük toplumsal öfkeydi.

2000’LER: DEVLET VATANDAŞIN GÜNLÜK HAYATINA DOKUNDU

2000’li yılların ilk döneminde Türkiye hem ekonomik hem toplumsal bakımdan hızlı bir değişim yaşadı. 2001 krizinin ardından uygulanan mali düzenlemeler, Avrupa Birliği sürecinin oluşturduğu reform havası ve dünyadaki para bolluğu büyümeyi hızlandırdı. Sağlık hizmetlerine erişim kolaylaştı, yollar yapıldı, toplu konutlar yükseldi, ulaşım imkânları genişledi. Bunlar yalnızca istatistik değildi; vatandaşın günlük hayatında karşılığı olan işlerdi.

Halk kendisine dokunan hizmeti gördü ve karşılığını sandıkta verdi. Çünkü seçmen nankör değildi; hayatını kolaylaştıranı destekledi. Devletin hastane kapısında, yolda, okulda ve belediye hizmetinde görünür olması geniş kesimlerde güçlü bir güven yarattı.

Aynı dönemde Anadolu’da yeni bir sermaye sınıfı yükseldi. Taşrada üretim yapan, ihracata açılan, muhafazakâr kimliğe sahip girişimciler ekonomik ve siyasi alanda güç kazandı. Daha önce merkezin dışında tutulan toplumsal kesimler devlet yönetiminde, ticarette ve şehir hayatında daha görünür hâle geldi. Muhafazakârlık yalnızca kırsalın veya kent çeperlerinin kimliği olmaktan çıktı; şehirli, eğitimli ve ekonomik gücü artan yeni bir orta sınıf üretti.

Fakat büyümenin içinde geleceğin sorunları da birikiyordu. Kentler genişledi, eğitim seviyesi yükseldi, internet yaygınlaştı ve insanların beklentileri değişti. Anne babası “Bir işin olsun yeter” diyen genç, artık yaptığı işte hakkının verilmesini, özgür yaşamasını ve dünyadaki yaşıtlarıyla aynı imkânlara sahip olmayı istiyordu. Ekonomi zenginlik üretiyordu ama bu zenginlik eşit dağılmıyordu. Lüks sitelerin yanında yoksul mahalleler büyüyor, yeni zenginlik ile eski yoksulluk aynı şehirde karşı karşıya geliyordu.

Toplum artık yalnızca hayatta kalmak istemiyordu. Refahın adil paylaşılmasını, kamu görevine girerken torpil değil emek konuşulmasını ve devlet kapısında eşit muamele görmeyi talep ediyordu.

HİZMET SİYASETİNDEN KİMLİK SİYASETİNE

2010’lu yıllarda siyasetin dili değişmeye başladı. Reform, kalkınma ve hizmet söyleminin yerini giderek daha sert, güvenlikçi ve kutuplaştırıcı bir dil aldı. Siyasi rekabet, “Kim daha iyi yönetecek?” sorusundan uzaklaşıp “Kim bizden, kim karşı taraftan?” kavgasına dönüştü.

Toplum iki siyasi kimliğe sıkıştırıldı: Biz ve onlar.

Siyasi partiler kendi tabanını bir arada tutmak için rakibini yalnızca yanlış düşünen bir siyasi güç olarak değil, yaşam biçimine ve ülkenin geleceğine tehdit gibi göstermeye başladı. Böylece siyaset sorun çözme alanı olmaktan çıkıp kimlik savunma savaşına döndü. Ekonomi, eğitim, adalet ve liyakat konuşulacağı yerde kimin daha yerli, daha dindar, daha çağdaş veya daha makbul olduğu tartışıldı.

Kutuplaşma siyasetçi için kullanışlıdır. Çünkü başarınızı anlatmak zorunda kalmadan seçmeni korkuyla yanınızda tutabilirsiniz. “Bize oy vermezseniz karşı taraf gelir” cümlesi, yapılmayan işlerin hesabını ertelemenin en kolay yoludur. Fakat bu dilin topluma ağır bir faturası vardır. Komşular birbirinden şüphe eder, aileler siyasi tartışmalarla bölünür, insanlar aynı ülkenin yurttaşları yerine birbirinin düşmanı gibi yaşamaya başlar.

Bu süreç kamu düzenine de yayıldı. Bir göreve kimin daha ehil olduğu yerine hangi çevreden geldiği konuşuldu. Liyakat yerini sadakate bıraktı. Devlete bağlılık ile iktidara bağlılık birbirine karıştırıldı. Kurumlar toplumun tamamına hizmet eden ortak yapılar olmaktan çıkıp siyasi mücadelenin araçları gibi görülmeye başladı.

Sadakat, liyakatin önüne geçtiğinde yalnızca haksızlık yapılmaz; devletin iş yapma gücü de çöker.

GÜÇ MERKEZİLEŞTİKÇE SORUMLULUK KAYBOLDU

2017’de kabul edilen ve 2018’de uygulanmaya başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, Türkiye’nin yönetim yapısında büyük bir değişiklik yarattı. Sistemi savunanlar hızlı karar alınacağını, bürokratik engellerin kalkacağını ve istikrarın kalıcı hâle geleceğini söyledi. Fakat karar süresinin kısalması, hazırlık kalitesinin ve denetimin arttığı anlamına gelmez. Karara itiraz edecek kurumlar zayıfladığında yanlışın erken fark edilme ihtimali de azalır.

Yürütme gücü tek merkezde toplandıkça Meclisin denetim imkânı daraldı, kurumların bağımsızlığı tartışılır hâle geldi ve bürokraside sorumluluk alma isteği zayıfladı. Memur, uzman ve yönetici kendi bilgisine güvenerek karar vermek yerine yukarıdan gelecek talimatı beklemeye başladı. Çünkü yanlış kararın bedeli kadar doğru olsa bile istenmeyen kararın bedelinden korkuyordu.

Kurumlar kişilere göre hareket etmeye başladığında devlet hafızası zarar görür. Merkez Bankasının kararına, istatistik kurumunun verisine, mahkemenin hükmüne ve düzenleyici kurumların tarafsızlığına güven azalırsa ekonomik kriz yalnızca cebimizi değil, geleceğe duyduğumuz inancı da vurur.

2018 sonrasında yaşanan yüksek enflasyon, Türk lirasındaki ağır değer kaybı ve alım gücündeki düşüş halkın hayatını doğrudan değiştirdi. Maaş artıyor ama fiyatlar daha hızlı koşuyor. Genç çalışıyor ama ev kuramıyor. Emekli yıllarca prim ödüyor ama pazarda hesabını kuruş kuruş yapmak zorunda kalıyor. Orta sınıf aşağıya doğru erirken yoksulluk yardım paketleriyle yönetilmeye çalışılıyor.

1990’larda kriz geldiğinde hükümetler değişiyordu. Bugün ise kriz derinleşirken sistemi denetleyecek ve yanlış kararı düzeltecek kurumların gücü de tartışılıyor. Sorun yalnızca kötü ekonomi değil; hatayı kabul etmeyen, eleştiriyi düşmanlık sayan ve düzeltme mekanizmalarını zayıflatan yönetim anlayışıdır.

TORPİL YALNIZCA BİR KİŞİNİN HAKKINI YEMEZ

Türkiye’nin en ağır krizi sadece enflasyon değildir. Daha derin olan, adalet duygusunun çökmesidir. İnsanlar çalışarak, okuyarak ve dürüst kalarak bir yere varabileceklerine inanmıyorsa toplumsal sözleşme parçalanmaya başlar.

Torpil yalnızca bir gencin işini elinden almaz. O gencin devlete güvenini, ailesinin adalet duygusunu ve arkadaşlarının çalışma isteğini de yok eder. Sınavda yüksek puan alan genç mülakatta elenirken daha düşük puanlı ama bağlantılı biri göreve getiriliyorsa verilen mesaj açıktır: Ne bildiğin değil, kimi tanıdığın önemlidir.

Bu anlayış yaygınlaştığında eğitim ile çalışma önem kaybeder, bağlantı sahibi olmak başlı başına bir kariyer yöntemine dönüşür.

Yolsuzluk da yalnızca çalınan para değildir. Bir ihale adrese teslim edildiğinde halkın vergisiyle birlikte devletin itibarı da harcanır. Kamu kaynakları belirli şirketlere aktarılır, denetim işlemez ve sorumlular korunursa vatandaş “Neden dürüst olayım?” diye sormaya başlar. Yukarıda kuralsızlık ödüllendirilirken aşağıdaki insandan ahlak beklemek ikiyüzlülüktür.

Bir yurttaş mahkemeye gittiğinde tarafsız karar çıkacağından, sınava girdiğinde hakkının yenmeyeceğinden ve vergi verdiğinde parasının kamu yararına harcanacağından emin değilse orada devletle toplum arasındaki bağ zayıflar. Bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca polis, asker ve bayrak değildir; vatandaşın “Bu devlet bana da adil davranır” inancıdır.

Türkiye’nin temel sorunu kurumlara duyulan güvenin azalmasıdır. Bu güven ancak aynı kuralın herkese uygulanmasıyla yeniden kurulabilir.

GENÇLER ESKİ KORKULARLA YÖNETİLMİYOR

Uzun süre iktidarda kalmak tecrübe sağlar ama aynı zamanda körleşme üretir. İlk yıllarda yapılan yollar, hastaneler, reformlar ve büyük projeler zamanla seçmen için minnet borcu olmaktan çıkar. Çünkü kamu hizmeti siyasetçinin lütfu değil, vatandaşın vergisiyle yapılan devlet görevidir.

Seçmen geçmişte yapılanlar için sonsuza kadar teşekkür etmez; bugün nasıl yaşadığına ve yarın çocuğunun ne yaşayacağına bakar.

Bugün ilk kez oy kullanan veya genç yaşta olan milyonlarca insan 1990’ların koalisyonlarını, eski krizleri ve geçmişin yasaklarını yaşamadı. Bunlar onlar için ailelerinden dinledikleri tarih anlatılarıdır. Gençlerin bildiği gerçek ise içinde büyüdükleri bugündür: yüksek kira, pahalı eğitim, işsizlik, mülakat, ifade özgürlüğü kaygısı ve başka ülkeye gitme düşüncesi.

Genç seçmene sürekli geçmişi anlatarak bugünün hesabından kaçamazsınız. “Eskiden daha kötüydü” sözü, bugünkü haksızlığı haklı çıkarmaz. Bir gencin önüne yirmi yıl önceki Türkiye’yi koyup bugünkü işsizliğine şükretmesini bekleyemezsiniz. O genç dünyayı telefon ekranından görüyor, başka ülkelerdeki yaşıtlarının nasıl yaşadığını biliyor ve kendisine neden aynı fırsatların sunulmadığını soruyor.

İktidarların en büyük yanılgısı kendi seçmeninin hiç değişmediğini sanmaktır. Oysa seçmen yaşlanır, çocukları büyür, hayat şartları değişir. Dün kimlik mücadelesi nedeniyle verilen oy, bugün geçim ve adalet talebiyle yön değiştirebilir. Halkın siyasi hafızası vardır ama sonsuz sabrı yoktur.

MEDYA SUSTUKÇA TOPLUM BAŞKA YOLLAR BULDU

Geleneksel medyanın büyük ölçüde tek sesli hâle gelmesi, gerçeğin ortadan kalkmasını sağlamadı. Bilgi sosyal medyaya, bağımsız dijital yayınlara ve yurttaş gazeteciliğine kaydı. Eskiden birkaç televizyon kanalının görmezden geldiği olay duyulmazdı; bugün bir telefon görüntüsü milyonlara ulaşabiliyor.

Bu değişim iktidarın bilgi üzerindeki kontrolünü zayıflattı ama yeni sorunlar da yarattı. Sosyal medya insanlara konuşma alanı açarken toplumu yankı odalarına böldü. Herkes kendi görüşünü doğrulayan hesabı takip ediyor, karşı tarafı anlamak yerine ona öfke duyuyor. Yalan haber, manipülasyon ve siyasi propaganda birkaç dakika içinde yayılıyor.

Siyaset de bu ortama uyum sağladı. Uzun vadeli programların yerini kısa videolar, sert sloganlar ve gündelik polemikler aldı. Sorun çözmekten çok görünür olmak önem kazandı. Bir siyasetçinin ne yaptığı değil, kaç kez ekrana çıktığı konuşulur oldu. Devlet yönetimi içerikten çok gösteriye, siyaset ise hizmetten çok performansa dönüştü.

Sivil toplum, sendikalar ve meslek örgütleri zayıflatıldığında vatandaşın örgütlü biçimde söz söyleme imkânı daralır. İktidara yakın yapılar desteklenirken eleştirel kuruluşlar baskı görürse sivil toplum devletin süsüne dönüşür. Oysa demokrasi yalnızca sandık değildir. Güçlü sendika, bağımsız basın, meslek odası, dernek ve itiraz edebilen yurttaş olmadan iktidarı denetleyecek toplumsal güç oluşmaz.

YENİ BİR TOPLUMSAL SÖZLEŞME ŞART

Türkiye, 1990’ların istikrarsızlığından 2000’lerin reform ve hizmet dönemine, oradan 2010’ların kutuplaşmasına ve bugünün ekonomik-kurumsal krizine geldi. Bu tarih bize şunu gösteriyor: Halk hiçbir siyasi döneme sonsuza kadar mahkûm değildir. Toplum değişir, ihtiyaçlar değişir ve beklentiler büyür. Siyaset bu değişimi okuyamazsa geride kalır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir slogan veya yeni bir kurtarıcı değildir. Gücün sınırlandığı, kurumların kişilere göre değil kurallara göre çalıştığı yeni bir toplumsal sözleşmedir. Meclisin denetlediği, mahkemelerin talimat değil hukuk dinlediği, kamuya alımda torpilin değil liyakatin geçerli olduğu ve devlet bütçesinin şeffaf biçimde halka hesap verdiği bir düzen kurulmalıdır.

Ekonomi yalnızca büyüme rakamından ibaret görülmemelidir. Üretenin kazandığı, çiftçinin toprağında kaldığı, işçinin insanca ücret aldığı, gencin barınabildiği ve refahın adil paylaşıldığı sosyal bir ekonomi gerekir. Devlet yardım dağıtan değil, insanı yardıma muhtaç olmaktan çıkaran bir düzen kurmalıdır.

Toplumsal barış için de “biz ve onlar” dili terk edilmelidir. Devletin makbul ve sakıncalı vatandaşı olamaz. İnancı, kökeni, yaşam biçimi ve siyasi tercihi ne olursa olsun herkes hukuk önünde eşit olmalıdır. İktidarın görevi kendisine oy verenleri ödüllendirip vermeyenleri cezalandırmak değil, ülkenin tamamına hizmet etmektir.

Türkiye’nin insan gücü, üretim kapasitesi ve tarihsel birikimi bu krizi aşmaya yeter. Eksik olan kaynak değil; ortak akıl, adalet ve hesap verebilirliktir. Siyaset kişilerin beka kavgası olmaktan çıkarılıp halkın huzur ve refah aracı hâline getirilmelidir.

Seçmen geçmişte yapılan işleri bütünüyle reddetmeyebilir; ancak siyasi kararını bugünkü koşullarına ve gelecek beklentisine göre verir. Eski başarılar bugünkü başarısızlığın mazereti olmaz. Kimlik siyaseti seçmeni bir süre aynı yerde tutabilir; fakat düşen alım gücünü, işe alımdaki haksızlığı ve gençlerin ülkeden ayrılma isteğini sürekli olarak ikinci plana itemez.

Halk değişti. Gençler değişti. Şehirler, aileler ve beklentiler değişti.

Şimdi değişmesi gereken siyasettir.

*Bayram Ali Akyüz, Sosyolog, araştırmacı ve iş insanı.