26 Haziran 2026 Cuma

Gündüz Vassaf ve yeni kitabı 'Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü' Elif Soyseven/26 Haziran 2026

Gündüz Vassaf'ı ilk okuduğumda siyaset bilimi birinci sınıf öğrencisiydim, çok sarsılmıştım. Cehenneme Övgü, yerleşik kabulleri tersyüz eden dili ve insan doğasına başka bir yerden bakma cesareti gösteren bir kitaptı ve okuyan üzerinde derin izler bırakıyordu.

Yıllar sonra onu tanıma şansı bulduğumda, kitaplardaki o sesin gerçek hayatta da aynı olduğunu gördüm. Vassaf, meraklı, kışkırtıcı, sıcak ve hep biraz beklenmedik. Sizi zorlar, güldürür, ardından düşündürür. Bazen aynı anda üçünü birden yapar. Hayata hep başka bir pencere açar, gidilmedik bir yolu işaret eder.

Gündüz Vassaf ile İngiltere’den döner dönmez Boğaz'a bakan evinde buluştuk. Beklenenin aksine sohbete aşkla başladık. Konuşma ilerledikçe babalığa, gençlere, korku toplumlarına, yapay zekâya, ölüm fikrine ve insanın neyi koruyarak insan kalabileceğine uzandı.

Yeni yayımlanan kitabı Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü'de okuru yavaşlamaya, hayatın içindeki küçük mutlulukları fark etmeye davet eden Vassaf, yine bize çivisi çıkmış dünyada ezber bozan yollar tarif ediyor. Ona göre dünyanın büyük sistemleri değişiyor olabilir ama sevgiyi, güveni ve sorgulama cesaretini korumadan geleceğe dair bir hikâye kurmak mümkün değil.

Gündüz Vassaf ile aşkı, neşeyi, gençliği, yapay zekâyı ve insan kalmanın imkânlarını konuştuk.

- Sizinle hep totalitarizmi, siyaseti konuşuyorlar. Ben bu güzel Haziran gününde bu sefer keyifli şeylerle başlayalım istiyorum. Size aşkı sormak istiyorum. Sizin için aşk nedir?

Babamın bir anısı var aşkla ilgili bunu anlatmaktan hoşlanıyorum. Evimizin çatı katında, yıllar önce günlük hayatımızdan kaldırılmış ama önemli görülmüş ki saklanmış gazete kupürleri vardı. O kupürlerin bir tanesinde, 50'li yıllardan, babam psikiyatrist fotoğrafı birinci sayfada. Gazeteci soruyor: 'Doktor Bey, bu aşk hastalığı ne menem şeydir?' Cevap: 'Âşık olmamak hastalıktır.' Ben size bu sözü söylerken, beş dakika içinde âşık olabilirim. Bir sofra hazırlayarak, sevişerek, sokakta da o heyecanı yaşarım. O heyecan beni mutlu kılar. Ama üstüne de gitmem. Sık sık âşık olduğum oluyor, ama ilk bakışta değil, hep sohbetlerde.

- Nasıl bir aşıksınız? Bazıları yerlere yapışır, aşkından ölür...

Âşık olduğumda perişan olduğum oldu tabii ki. Yerlere yapıştım. Şöyle bir örnek vereyim, âşık oldum birisine, nerede onun saçına, kolyesine benzer bir şey görsem aklıma o geliyor. Algıda seçicilik nereye baksam o. Lakin doğacak oğlumuzun annesi hamileyken de bu sefer gözüm hep hamile kadınların bedenindeydi. Başka bir heyecan türü. Ama beni çarpan bir güzellik tanımı olmadı hiç. Hep sohbetlerle gelişti.

- Bir konuşmanızda 'Babamın sevgisinden kaçtım' diyorsunuz. Siz nasıl bir babasınız?

Babam öldüğünde hastanenin yakınında bir dere vardı. O derenin başına gittim. Ve birden kendimi Asya steplerinde koşan özgür bir tay gibi hissettim. Onun sevgisi karışan bir sevgi değildi. Kazağımı giymem için uyaran ihtimam sevgisi değildi ama sevgiydi. Sesinde, çaldığı ıslıkta vardı. O sevgi beni boğmuyordu ama o kadar çokmuş ki, öldüğünde sanki bir yük kalkmış oldu üzerimden. Ama üç ay içinde de saçlarım döküldü. Oğlumla ilişkimde sevgi konusunda... Keşke ona sorsaydım nasıl sevgimi gösterdiğimi. O lisede, Boston’dayız matematiği iyi değildi. Eyalet çapında sınavlar vardı ve o sınavı geçmezse mezun olamayacaktı. Olmasa da olmazdı benim için, dert değildi. Ama kendisi inat etti, daha çok çalıştı. Özel hoca bulundu ve geçti. Bir seferinde dedi ki: 'Daha çok baskı yapsaydınız.' Hiç baskı yapmıyordum çünkü. Fazla soru sormamayı da oğlum öğretti bana. Üç beş yaşındayken 'Rüya gördün mü?' diye sordum. 'Görmedim' dedi. Birkaç gün sonra meraklı baba yine sordum. 'Gördüm' dedi. 'Ne gördün?' 'Kedi.' ‘’Eee,’’ dedim. ‘’Kedi rüyasında beni görüyordu,’’ deyip kesti. Demek istiyordu ki: Artık bana böyle bir soru sorma. Geçen gün annemin günlüğünü buldum, ilk defa okudum. "Gündüz’ü anlayamıyorum ne düşündüğünü bilmiyorum, geçen gün din hakkında ne düşünüyorsun diye sordum, güldü, cevap vermedi, " diye yazmış. Çok üzüldüm anneme cevap vermediğime, nerdeyse ömrü boyunca ona kapalı kutu olduğuma. Ben oğlumun dilinde konuşuyorum, o Tao, Seneca sever, onunla hayattan konuşuruz, kitap, yaşam felsefesini, seyahatleri konuşuruz. Doğan maça gitmekten hoşlanır, ben de onunla maça gitmekten hoşlanıyorum. Tiyatroya gideriz, satranç oynardık eskiden. Bir gün sofrada, "Bugün ne öğrendik?" diye sordu, Beyrut’ta dronların bombaların patlamasıyla yaşayan bir arkadaşım da "Bizi bugün ne mutlu etti? " diye sordu. Şimdi ara sıra sofrada bu soruları sorup tartışıyoruz.

- Sizi ne mutlu eder?

Düşüncelerde birbirini bulabilmek. Sorabilmek, sorgulayabilmek. Yazdıktan sonra kendimi iyi hissetmek. Vaktimi boşa harcamak kendimi çok kötü hissettiriyor. Geçen gün Floransa’da 90 yaşında bir heykeltraş arkadaşımla yemek yedik, yemekten sonra ona lokum ikram ettim. Tozu genzine takıldı, öksürdü, sonra kendine geldiğinde bize baktı, o öksürdüğü 30 saniye için, "Ne büyük zaman kaybıydı"dedi. Dolayısıyla vakti boşa harcamak beni çok kötü hissettiriyor.

- Babanız Demokrat Parti milletvekiliydi ama dayınız Tan Gazetesi’nin sahibi Zekeriya Sertel? Başına gelenlere hiç kızmadınız, öfkelenmediniz mi?

Türkiye’nin özelliği bu bence, çünkü bir aileden birçok farklı görüş çıkabilir. Aynı aileden yalılardan komünistte çıktı, iş adamları, paşalar da çıktı. Ama o yıllarda aileler bölünmüyordu. Ailelerin görüşmemecesine bölünmesi son 20 yılda oldu, ABD’de, Fransa’da, Türkiye’de. Milli Şef İnönü’nün gençleri galeyana getirip komünistlere hücum diye yıktırttığı Tan Gazetesi kapandıktan sonra, dayım reklam ajansı kurdu. Babam Demokrat Parti milletvekili ve doktor, muayenehanesi var, bir kısmı dayımın reklam ajansı oldu. Adnan Bey ile babam çocukluk arkadaşıydı. Dayımlaysa solun Demokrat partiyi desteklemesi için Celal Bayar’la birlikte anlaşmış, ikisi son anda korkmuş, girişimi inkâr etmişti. Ama babam ve dayım bir arada olabiliyorlardı. Ben üniversitedeyim, toplumdaki haksızlığa eşitsizliğe karşıyım, parti üyesi değilim ama solu destekliyorum, Moskova’ya bağlı solun ABD maşası diye baktığı Uluslararası Af Örgütündeyim, babamın Demokrat partili olduğunu saklamıştım sol cenahtan. Babam parlamentodan bir heyetle Washington’a gitmiş anti komünizm konuşması yapmıştı hiç hoşuma gitmemişti. 13 yaşında yatılı okula gittim, babam bana şiir yazardı ancak Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde çalışıyordu, yan yana gelecek tartışacak çok zamanımız olmadı.

- Babanız Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu Mazhar Osman’ın yanında yetişmiş, babanız annenizle evlenmeden önce ona danışmış. Mazhar Osman, eğitimli kadınla evlenilmez demiş?

Mazhar Osman babama ‘’Gelinimiz kim?’’ diye sormuş, babam da ‘’İstanbul Üniversitesi felsefe mezunu,’’ deyince, o da ‘’Okumuş kadınla evlenilmez deyivermiş. Mazhar Osman Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu, ama zamanın kadın telakkisi buydu. Annemle babam 1936’da evlenmişler, annem bir duruş olarak gelinlik bile giymemiş evlenirken, 6 ay sonra da annem Amerika’dan burs kazanıyor ‘’Ben gidiyorum,’’ diyor babama. Babamın parası yok, nasıl gidecek, orada ne yapacak bilmiyor, annem gidiyor. O da bir ilaç edip patentini satıyor, peşinden gidiyor.

- Çocukluğunuzda bir gün ağaca tırmanıyorsunuz, anneniz klasik anneler gibi yapma düşersin yerine oraya çıktın ama başına ne geleceğini düşündün mü diyor, sizin düşünce dünyanızın temel taşlarını anneniz mi oluşturdu?

Galiba yoğun sevgiyi babamdan aldım, zeybek oynuyor, türkü söylüyor, şiir yazıyor, bunları yaparken o yoğun aşkı, heyecanı görüyordum. Sevgiyi babamdan, düşünmeyi annemden aldım sanırım.

- Son kitabınız Şimdiye Övgü’de mutlu bir hayat için diktatörleri görmezden gelin diyorsunuz, nasıl yapacağız bunu?

Bunu Borges’den ilhamla söylüyorum, onları sivrisinekleştirmek, adam televizyona çıkmış, yalan söylüyor yine, ben evde küplere biniyorum, bağırıp çağırıyorum, terliğimi televizyona fırlatıyorum, oysa o beni duymuyor, dinlemiyor ki, ha buluta kızmışım niçin yağmur yağdırıyorsun diye ha ona kızmışım, hiçbir etkim yok, tabii ki onları görüyoruz ama rejimlerin en büyük korkusu ciddiye alınmamaktır. Onları görmezden gelirseniz, eğer onlarla dalga geçebilirseniz çöküşleri başlar, iktidarı kaybetme korkusundan kâğıttan kaplana dönüşürler.

- Gençler artık lidersiz bir toplum istiyor diyorsunuz?

Türkiye’de 68 kuşağının liderleri vardı, kimi postallıydı, silahlı kimi çiçek çocuktu, şarkı söylüyordu. Gezi mesela lidersiz, provoke edilene kadar dünyaya örnek olan bir hareketti. Ama liderleri yoktu, bu yönde beklentileri de yoktu. Düzen içinde topa girmeleri beklendi, aslında uzak durarak, oyuna girmeyerek daha da politikler, düzeni gıdım gıdım gayri meşrulaştırıyorlar. Bir ağaç için toplumu sarstılar. Kolay mı? Başka ülkelere gitmeleri de bunun ifadesi.

- Seçilmiş kralların içinde nasıl yaşayacağız?

Yapay zekâ yavaş yavaş geliyor 4-5 yıl sonra işsizlik konuşacağız, bambaşka siyasi anlayışları, akımları konuşacağız. Tahayyül edilecek gibi değil yapay zekâ türümüzün sonunu da getirebilir. Şimdiki kuşaklar topa girmiyor artık, zaten rejimlerin çivisi çıkmış durumda. Bugün dünyada Fransa’da Amerika’da seçimlere katılım ortalama yüzde 40larda, halkın yüzde 60’ı seçimde oy kullanmıyor. O yüzde 40’ın yüzde 20’si iktidar partisinden, yani dünyada bütün iktidarlar azınlık iktidarı aslında ama algılamamız öyle değil. Bu seçilmişleri hepimizin temsilcisi gibi algılıyoruz. Düzen meşruiyetini yitirdi. Yasama, yürütme ve yargının dengesi bozuldu. Bütün bu ülkelerde yürütmenin yani başkanın gücü son 10-15 yılda arttı, yasama yani meclisler artık kukla haline geldi, yargı yürütmenin kontrolünde. Amerika’da da böyle her yerde durum böyle artık. Artık dünya ekonomisi büyük şirketlerin, dev bankaların kontrolünde, sosyal medyayı, algoritmaları şirketler yönetiyor. Devletler kendilerini çok uluslu şirketlere beğendirmek için uğraşıyor. Şirketler devletlerle pazarlık yapıyor şartları sağlamazsan başka ülkeye giderim diyor. Ulus devletin dil, din, bayrak birliği kalmadı eskisi gibi, bütün Paris, Londra, Madrid, Amsterdam gibi başkentler göçmenler topluluğu oldu ve siyasi davranışları da bambaşka, büyük kozmopolit şehirlerin başkanları artık göçmenlerden, azınlıklardan da çıkıyor. Son örnek New York. İstanbul’un kültürü Londra’nın kültürüne Adıyaman’ın kültüründen çok daha fazla benziyor. Ortak değerler bitti. Şimdi bunun içinde yaşayan gençler farkındalar bayrak, din topuna girmiyorlar. Geleceğin, işsizliğin endişesini yaşıyorlar. Ama bizim gençliğimiz şanslıydı, iş bulur muyuz diye düşünmezdik aklımızdan geçmezdi, şimdi genç Harvard mezunu yüz yere başvuruyor işe alınmayacak mıyım diye korkuyor. Üstelik bir de yapay zekâ baskısı yaşıyorlar.

- Biz matbaayı 200 yıl sonra kullanmaya başladık şu anda yapay zekâ trenini de kaçırıyoruz?

Dünyada birçok genç yazılım okudu, Türkiye'de gelecek yazılım dediler. Bitti yazılım. Yapay zekaya yapıyor artık yazılımı. 4 yıllık eğitim boşa gitti. Biz burada matbaayı 200 yıl geriden aldık hayatımıza. Yapay zekayı da kaçırdık. O treni de kaçırdık, yakalamamız zaten mümkün değildi. Matbaa önemliydi o dönemde. Türkiye, bırakın treni, kay kayda, tramvayda bile değil.

- Bir diktatöre kızmak yerine onu yok saymak gerekir dediniz. Ama bu bir lüks değil mi?

Şuurunu kaybetmiş düzenin temsilcileriyle karşılaştığımızda gülemediğimiz her an zulmün gücüne katkıda bulunuyoruz. Gülmek bir direniş biçimidir. Ama haklısınız, ekmek parası için o düzene muhtaç olan biri için bu kolay değil. Yine de içsel özgürlük alanlarını korumak mümkün. O alanlar hiç tamamen kapanmıyor. En totaliter rejim bile total değildir.

- Bunun çıkışı yok mu?

Çıkış aşk gibi, sevgi gibi, birbirimize güven gibi bildiğimiz değerler koruyabilmek. Çünkü sosyal medyada dostlaştıkça kimle konuştuğunu bilmiyorsun. İnsanlar diz dize göz göze konuşmaya devam etmeli. Güvensiz korkak bir toplum olmaya başladık. Hele burjuva çocuklarını, site çocuklarını, dizi kanadığında acil yardıma götürüyorlar. Bu kadar korkak kuşaklar hayatı tanımaz, tavşanı okşamaktan korkar, yeni diktatörleri sorgulamaz. Gene de müzikle, şarkıyla özgür bir alanı koruyorlar.

Gündüz Vassaf

- Uyum sağlamanın zehrinden bahsediyorsunuz!

Evet Almanlar faşizme uyum sağladı, Sovyetler diktatörlere Hitler kadar olmasa da uyum sağladılar. Ama şimdi mesela bakıyoruz, Harvard da uyum sağladı Trump'a. Akademi’nin bir sesi vardı. Kimseden ses çıkmıyor. Üniversiteler korku toplumları. Ağızlarını açmaktan korkuyor hocalar, öğrenciler. ABD, yerleşkelerinde Yahudi düşmanı diye damgalanmaktan korkuyorlar. Dünya Amerika’ya, Amerika Amerikalılara bırakılmayacak kadar önemli. Türkiye’de, ABD’de kimi tanıyorsa hangi meslek örgütlerin ABD’yle teması varsa, tanıdıklarını ABD’nin gidişatı hakkında uyarmalı. ABD yerine Türkiye’nin yeri Çin ve Rusya diyenlerin seslerinin yükseldiğini duyuyorum. Mesele totaliter düzenlerden yana mı olmak yoksa kendine özgü bir totalitarizmin eşiğinde olan ABD’yi dizginlemek mi? Moskova ve Bejing’e, ‘’Aman halkına bu kadar insafsız davranma,’’ diyecek olsak güler geçerler. ABD’de sesimizi dinleyecekler var.

- Türkiye Sen Kimsin? adlı kitabınızda Mark Zuckerberg'e teşekkür vardı. Niye?

Dünya çok değişti. Facebook'ta hepimiz arkadaş olacağız, küresel buluşmalarla dünya vatandaşı olabileceğimizi sandık. Ben de uçtum o sırada. Birbirimizi tanıyacağız. Aracıya ihtiyaç kalmadı sandık. Olmadı. Sonraki edisyonlarda bu teşekkürü geri aldım tabii. Zuckerberg İngiltere'de Facebook verilerini sattı. Seçimlere dahil oldu. Göçmenler geliyor, Türkler geliyor diye, halkı korkuttu. Brexit geçti. Zuckerberg kandırdı, bir tür tekno-faşizmin öncüsü. Facebook kullanan bizler de besledik sistemi.

- Gençliği nasıl görüyorsunuz?

Yaşlı genç makası, gelir dengesi müthiş açılıyor. Yani bir yanda evde oturan emekliler, öbür tarafta bu kadar oku oku denmiş gençlik. Zorla liseyi bitirmiş belki. Büyük fedakarlıkla üniversiteyi bitirmiş. Ve şimdi işsizlikle karşı karşıya. Ne yapacağını bilemiyor. Gelir, adaletsizliğini görüyor. Ama bir İngiliz yaşlı grubu turist olarak ülkene geliyor bastonlu hatta tekerlekli sandalyede. Otobüsten iniyorlar. Para harcıyorlar onu buna. Ben bir simidin parasını hakikaten hesaplıyorum. Otobüse binmeyeyim iki durak yürüyeyim diyorum. Ve bu adaletsizlik artıyor. Korkum, yaşlılara karşı saldırıların geleceği, yaşlıların sokağa çıkmaktan korkacağı.

- İnsanlar daha neşeliydi, daha barış istiyorlardı, yan yanaydılar. Hani şimdi sene 2026 tekrardan başa mı dönüyoruz?

Bu 68 kuşağından çok daha olgun bir kuşak. Bu kuşak topa girmiyor ve topa girmenin maliyetinin farkında. Biz şımarık kuşaktık. Türkiye'deki değil ama dünyadaki 68 kuşağı sadece savaş karşıtıydı. Buradaki kuşak canını feda ederek bir devrim yapmak istedi. Rusların, Amerikalıların, Çinlilerin, hatta Arnavutluk’un bile oyununa kurban gittiler maalesef. Uğur mumcu yazmıştı. Sağ, sol, bütün silahlar Bulgaristan’da Kintex adlı bir şirketten geliyordu. Yani bu kuşak topa girmemek tamam fakat temel değerleri korumak lazım değil mi? Çok basit şeyler ama o sevgiyi, güveni, ihtimamı onu korumak lazım. Tarih değişiyor ama değişirken, yapay zekayla, bizi göz göze, ten tene gelmekten uzaklaştıran sosyal medya yabancılaşmasıyla bu değerleri kaybedersek, bu çatıyı kuramayacağız. Yani şöyle bir tezim var, yapay zekanın topladığı veriler, dünya nüfusunun belki yüzde üçünün dördünün yazdığı ve çoğu egemen kültürlerin, egemen sınıfların yazdıklarından, yayın organlarından falan toplanan bilgiler. Bayağı da dışlayıcı ve ona dur demek mümkün değil. Yani bir sonraki kuşak oradan beslenecek artık. Ve faşistsin diyemeyecekler. Çünkü sizin koruduğunuz değerleri bilmeyecekler. Onun için herkesin günlük tutması lazım. Yüzyılların, bin yılların kültürünün son temsilcileri bu kuşaklar ama yapay zekâ geldikten sonra başka bir masal kuracak. Yapay zekâ ile yeni büyük masalcı, büyücü geldi. O günlüğü tutalım ki, o aşklardan bahsedelim ki, sevgiden, yalan söylemekten, utanmaktan, yüzlerin kızarmasından bahsedelim. Böyle bir insanlık olduğu kâğıda geçsin, kayda geçsin ki bir sonraki kuşaklar bunu görebilsin, bunu aktarabilelim. Tek yapabileceğimiz bu. Yürüyüşler gösteriler bitti artık. Teknolojinin gönüllü kulları olduk. Sanata, edebiyata çok iş düşüyor.

- Şimdi bir genci nasıl motive edeceğiz?

ABD'de üniversiteler krizde, sadece devletin baskısından ve fonları kesmesinden değil orta halli beyazlar artık eskisi gibi başvurmuyor, sayıları düşüyor. Artan Hispanikler, Meksika asıllar. Çünkü onlar için hala üniversiteyi bitirmiş olmak, analarının babalarının gözünde çocukları için bir ideal, bir rüya. Türkiye’de hala böyle, her yerde para basan gecekondu üniversiteleri. ABD’de üniversiteye gitmeyi reddeden beyaz çocuk işsiz kalacağını biliyor. Üniversitede dört yıl okuyacak sonra işe girmeye çalışacak liseyi bitiren kıdem kazanmış olacak. Bitti. Yani üniversite cevap veremiyor. Üniversitenin amacı araştırma yapmak, bilgi öğretmek, soru sormak, yeni yaratmak, ama iş bulma konumuna dönüştü zaten. Korkak hocaların bile soru soramadığı, irdeleyemediği şeyler karşısında gençler ne yapacak?

- Gençlere ne söylersiniz? Dünyayı nasıl okumalılar?

'Nereden biliyorsun?' diye sormayı öğrensinler. Bu en temel soru. Annem öğretmendi, 'Her şeyi bilemeyiz ki' dediği için okuldan kovulmuştu. 'Nereden biliyorsun?' diye sorabilmek şart.

- Mutluluğun yolu yavaşlanmaktan geçiyor diyorsunuz. Ve yavaşlarsak belki yeni üretim biçimleri buluruz. Yeni yollar açarız. Yapabilir miyiz? Ne dersiniz? Bilmem. Yavaşlayabilir miyiz? İstanbul'da yaşıyoruz.

Ne istediğimize bağlı. Neyi daha az, neyi daha çok yapacağımıza bağlı. Birçok kişide yetişememe derdi. Sinemaya gitmek istiyorsa konsere yetişememe, maçı kaçırma. Anne babanın çocuğunun mezuniyetini bile görmeye vakti olamıyor. Hep bir yetişememe hali var. Bazen fişi çekmek gerekiyor. Ayıp olur diye cenazeye gidiyoruz. Yani gitmesem ayıp olur diye. O zaman vakit ayırma. Öncelikler koy. Hepsine gidemezsin. Hepsini yapamazsın. Her yerde görülmeye çalışma. Ayıp olmasın diye bir yere gitmek bizatihi ayıbın ta kendisi. Kendine hakaret.

- Yazmanın dışında ne yaparsınız?

Düşünüyorum. Okumak, yürümek, tiyatroya gitmek. Tiyatro az. Bazen film seyrediyorum.

- Siz hep seçilmemiş yollardan gitmeyi seçiyorsunuz.

Tesadüfleri takip ediyorum. Tesadüf de seçilmemiş bir şey zaten. Hiç bilmediğiniz bir ülkeye gidin, hiç dilini bilmeseniz de oturun birkaç gün orada yaşayın. Bilmediğiniz bir sokağa gidin. O bilmedik şeyin içinde kalın bu insana yeni yollar açar.

- Siz iyi edebiyat terapidir diyorsunuz.

En iyisidir edebiyat. Edebiyatla katil oluyorum, âşık oluyorum, hırsız oluyorum, depresyona gidiyorum. Eğer o edebiyat güçlüyse, ana karakteri veya karakterlerin hepsini bana hissettirebiliyorsa, ne büyük bir lükstür. Kaç hayat yaşatıyor bana. Lakin günümüz edebiyat kahramanları toplumdan kopuk, dünyada yaşadıkları toplumlarda ne oluyor bilmiyorlar, zelzele olsa farkında değiller. Yazarlamız, ben politikayla ilgilenmem vurdumduymazlığında sahte dünyalar yaratıyor.

- Herkes terapiye gitmeli mi?

Kendini tanımak istiyorsan. Önce başkalarını tanı, başka canlıları da tanı. Yani sincapları tanı, balinaları tanı, yengeçleri tanı. Onlardan da öğreneceğimiz çok şey var. Çünkü şöyle bir ukalalığımız var, kültürden kültüre, yüzyıldan yüzyıla, yüzyıllardan yüzyıla tekrarlıyoruz. İnsan doğası şöyledir diye. Ve hemen kafa sallarız ama öyle değil. İnsan doğasında, genlerimizde bin bir muhtemeliyat var. Ama hangisi ortaya çıkacak? Bunda çevrenin, iklimin, siyasetin rolü var, ekonominin çok önemli faktör. Özellikle iklim ve teknolojinin de. İnsan doğası diye mutlak bir şey yok. Değişkeniz. Yoksa evrimleşemezdik, kaybolup giderdik, yok olurduk. İnsanda saldırganlık da var, özveri de var, yalan söylemek de barıştan yana olmak haksızlığa karşı çıkmakta. Ama savaşlar çıktığında insan doğasıdır, kaçınılmazdır diyorsak insanı tanımıyoruz. Çünkü dünyada savaşsız toplumlar olmuş. 400-500 yıl sürmüş, Japonya'da, İspanya'da, Güney Amerika'da olabiliyor. Çatalhöyük'te eşit toplumu buldular, liderleri bile yok.

- Boğaziçi Üniversitesi'nden 12 Eylül sonrası istifa ettiniz. O günden bu yana Türkiye'de neler değişti?

Üniversitede özgürlük alanı kalmaması üzerine ayrıldım. Baskı altında düşünce üretilemez. Öğrencilerini aldatmış olursun. Bugün bu mesele çok daha derinleşmiş durumda. Ama şunu da söyleyeyim, her dönemde, baskı altında bile insanlar düşünmeyi, üretmeyi, sevmeyi sürdürdü. Toplama kamplarında bile küçük demlerde sevgiyi yaşattılar.

- Ölümden hiç korktunuz mu?

Bilmiyorum. Ben onu tanımadım. Yaklaşınca anlayacağım. Yaklaştığını hissetmiyorum ama yaklaşmakta olduğunu biliyorum. Lisede ölümden korkma diye bir şey okumuşum, sınıf gülmüştü. Yetişkin yaşlarda da anketlerde 'Uykumda ölmek isterim, hissetmeden' diyenleri biliyorum. Ama şimdi düşünüyorum: Bunu da bir yaşayayım, göreyim bakalım ne imiş. Hayatın tadına varmak gerekiyor hazır hayattayken. Ama boş laflar bunlar. Büyük konuşmamalı.

- Ne olacak dünyanın hali?

Devletler, uluslararası sistemler çöküyor. Kapitalizm çöküyor. Bayraklar çöküyor. Ama içimizdeki güzelliği korumalıyız, sorgulamalıyız. Türümüzün masallarından kurtulmanın zamanı çoktan geçti. İnsan şöyledir böyledir diye atıp tutuyoruz, insanın doğası kaçınılmazdır diyoruz. Mesela eşitsizlik. Marx'ın rüyası dışında tarih boyu ezen ezilen olmuştur diyoruz. Burnumuzun dibinde Çatalhöyük'te arkeolojik kazılar yerleşim mekanlarında eşitliği, herkesin aynı büyüklükte mekanlarda oturduğunu gösterdiği gibi saldırganlığın izleri de yok. Büyük masalları varsayan sosyal bilimcilerin bütün ölçüde görmezden geldiği David Graeber ve David Wengrow’un Her Şeyin Şafağı kitabı tarihimizde nice uzun nefesli eşitlikçi, lidersiz toplumların olduğuna işaret ediyor. Gezi, belki böyle bir toplumun böyle bir özleyişin ifadesiydi. Yaşa bakmadan herkesin canı gönülden katıldığı, hiçbir ideolojinin olmadığı, lidersiz bir toplum arayışıydı.

- 90'lı yıllarda da İran-Irak savaşı vardı, Çekoslovakya parçalanmıştı, yine savaşlar vardı. Ama sosyal medya olmadığı için her an yıkıcı haberlere maruz kalmıyorduk. Şimdi her dakika kötü bir haber geliyor. Kaybettik neşemizi, ne diyorsunuz?

Benim aşkla değil, savaşla ilk tanışmam. 1956 yılı. Annemle Ankara'da radyo başındayız. Budapeşte Radyosu. Sovyetlerin Macaristan'daki baskısına karşı ayaklanma. On binlerce, yüz binlerce Sovyet tankı giriyor. Radyodan bir ses haykırıyor: 'Kurtarın bizi, kurtarın bizi.' İlk defa orada bir devlet saldırısından korktum. Sonra Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın asılmasına, 6-7 Eylül’e, olaylardan çok toplumun çanak tutmasına, ama o zamanlar savaşın acısı yaşatılırdı. Allende'nin CIA darbesiyle gitmesi dünyada büyük yankı uyandırdı. Şarkıcılar, gruplar çıkıp dünyayı dolaştılar. Filistinli folklor grupları Gazze’den çıkıp dünyayı turlarlardı. Şimdi gazete manşeti yok. Sosyal medyada her haber aynı büyüklükte, aynı puntolarda. O önem algısı azalmış oluyor. Bir de benim gündelik ihtiyaçlarımla, kişisel doyumsuzluğumla o savaş haberi birbirine karışıyor. Uzaktaki savaş değil artık. Onun için ilgisizlik bence. Tüketim patolojisine maruz türümüz tarihinin en bencil, en şımarık dönemini yaşıyor. Kapımızda iklim krizi, nükleer savaş tehlikesi, yapay zekânın olası Frankenştaylaşması yokmuş gibi yaşıyoruz. Hepimizi birleştirecek, dünyaca söylenecek bir şarkı sözü arıyorum.

*Gündüz Vassaf, Şimdiye Övgü, Günlük Yaşam Felsefesi, Tuhaf Yayınları, 2026.

Ekonomik kriz, savruk dil ve yoksullaşan hayat Abdulbaki Değer+26/06/2026

Türkiye’de bir ekonomik kriz var. Üstelik bu kriz yapısal nitelikte ve süreğen bir şekilde devam ediyor. Veriler bunu açıkça teyit ediyor. Yaşanan krizin gerçekten bir kriz olduğunu ispatlamaya çalışmak gibi absürt bir uğraşa enerji harcamak yerine, onun doğrudan ve dolaylı maliyetleri üzerinde durmakta fayda var. Çünkü krizin varlığını manipüle eden dil, aynı zamanda yaşanan krizin etkilerini hafifleten, anlamsızlaştıran ve doğallaştıran bir işlev görüyor; meseleyi çarpıtıp işin içinden sıyrılıveriyor.

Küçük bir parantez açarsak; Türkiye’de asgari ücretle çalışmak artık açlık sınırının altında bir yaşama mahkûmiyet demek. Çalışan nüfusun neredeyse yarısının (%43-47) bu ücret düzeyinde olduğu ve ezici bir çoğunluğun (%90) yoksulluk sınırının altında kaldığı düşünülürse, ülkemizde artık sadece işsizler değil, düzenli çalışanlar da sistemik bir yoksulluğun öznesidir.

Enflasyon verileri, ekonomi yönetiminin performansı, hükümetin süreç yönetimi ve kullandığı dil (“Vatandaşımızı ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz!” gibi) bir araya getirildiğinde, esasında üzerinde konuşacak bir şey kalmıyor. Çünkü bu türden bir politik hamaset ve onu takip eden teknik açıklamalar, apaçık olanı tevil etmeye çalışarak meselenin ağırlığını aşındırıyor. Enflasyon rakamları açıklanıyor, hedefler yeniden revize ediliyor, büyüme oranları tartışılıyor, yoksulluk ve açlık sınırları güncelleniyor. Kriz hakkında sürekli konuşuyoruz fakat tam da bu konuşma biçimi bizi krizin kendisine yabancılaştırıyor.

Önemli bir husus da ekonomik krizin, hayatımızı kuşatan bir gerçeklik olmasına rağmen teknik bir meseleye dönüştürülmesidir. Ekonomiyi teknik bir dil üzerinden konuştukça mesele gizemlileşiyor ve hayatla olan bağlarını kaybediyor. İstatistikler, endeksler, grafikler ve oranlar üzerinden konuşulan bir alanda insan ve hayat görünmezleşiyor. Ekonomi, bir toplumun kaynaklarını nasıl ürettiği kadar nasıl paylaştığıyla; hangi hayatları mümkün, hangi hayatları imkânsız kıldığıyla da ilgilidir. Ekonomi-politik yalnızca üretimle değil, bölüşüm ve paylaşım süreçleriyle de ilgilidir. Bunun nasıl yapıldığı, hangi hassasiyetlerin gözetildiği ve kimden yana tavır alındığıyla bağlantılıdır.

İnsanlar derin bir krizin cenderesinde hayata tutunmaya çalışırken üzerinde durmamız gereken önemli hususlardan biri de şudur: Yaşadığımız kriz bir yol kazası, bir doğa kanunu ya da mahkûmu olduğumuz bir kader değildir. Yürürlükteki ekonomi-politiğin doğal sonucudur. Bu durum, hükümetin tercih ve iradesinin bir sonucudur; sistemin bu şekilde işlemesi de bununla bağlantılıdır. Çoğunlukla ekonomi-politik tercihler teknik zorunluluklar gibi sunuluyor. Böylece belirli tercihlerin sonucu olan eşitsizlikler, kaçınılmaz gerçeklikler gibi görünmeye başlıyor. Bölüşüm mekanizmaları tartışma konusu olmaktan çıkıyor; geriye yalnızca bu mekanizmaların ürettiği sonuçlara uyum sağlama çabası kalıyor.

Asıl kıyametin koptuğu yer ise yoksulluğun çoğu zaman gelir eksikliği olarak ele alınıp tanımlanıyor olmasıdır. Oysa gelir eksikliği, çok daha derin bir yoksunluğun yalnızca görünen yüzüdür. Mesele yalnızca satın alınabilecek ürünlerin azalması değildir. İnsan; hayal kuran, anlam üreten, ilişki kuran ve geleceğini tasarlayan bir varlıktır. Bu nedenle yoksulluk yalnızca cebimizdeki paranın azalması değil, hayat üzerinde etkide bulunabilme kapasitemizin aşınması anlamına gelir.

Önemli olan insanların neye sahip olduğu değil, ne yapabildiği ve ne olabildiğidir. Bugün durum, Amartya Sen’in belirttiği kapasite yoksunluğunun da ötesine geçmiş görünmektedir. Uzun süreli yoksullaşma yalnızca insanların imkânlarını değil, kendileriyle kurdukları ilişkiyi de dönüştürmektedir. Sürekli daralan imkânlar dünyasında insan olmak giderek zorlaşmaktadır. Bu süreç, insanın kendisine olan inancını da aşındırmaktadır. Bu yüzden yaşanan, aynı zamanda varoluşsal bir yoksullaşmadır.

Kriz, yoksulluk, yoksunluk sarmalında büyüyen belirsizlik, güvensizlik; insanın gelecek duygusunu, özsaygısını ve kendisine olan inancını da aşındırıyor. Karakter aşınması çözümlemelerinin zemin bulduğu yer tam da bu gerçekliktir. İnsanlar yoksullaştıkça yalnızca daha az tüketmeye başlamıyor; aynı zamanda daha az hayal kuruyor, daha az talep ediyor ve daha az itiraz ediyorlar. Bu nedenle yoksulluk, maddi olduğu kadar ahlaki ve siyasi sonuçları da ağır olan bir olgudur.

Siyaset temelde insanların hayatları üzerinde söz sahibi olabilmeleriyle ilgilidir. Bunun için gerekli imkânlara ve seçeneklere gerçekten sahip olabilmeleri gerekir. Süreklileşen yoksullaşma, insana bir tür “insan olamama” hâli dayatır. Bu açıdan yoksulluk, insanın insan olmasının engellendiği büyük bir kriz durumudur.

Bir de yoksulluğun dayattığı bağımlılaştırmaya değinmemiz gerekiyor. Çeşitli yardım ve destek mekanizmaları üzerinden işletilen bağımlılaştırma politikası, yalnızca statükoyu sürdürmekle kalmıyor, aynı zamanda yaşanan insani krizi de derinleştiriyor. Bağımlılaştırma yaygınlaştıkça özerk yurttaşlık darbe alıyor. Çünkü yurttaşlık, hak sahibi olma bilinci üzerine kurulur. Bağımlılık ilişkileri yaygınlaştığında hak talebi güçleşiyor; yerini kişiliği ezen, karakterleri aşındıran bir minnet duygusu alıyor. Kamusal katılımın yerini ise hayatta kalma telaşı dolduruyor.

Ekonomik krizin ele alınış biçiminin yapısal nedenleri görünmez hâle getirerek sorumluluğu bireyin omuzlarına yüklemesi de son derece önemlidir. Başarısızlık kişisel bir kusura dönüştürülüyor, yoksulluk toplumsal bir sorun olmaktan çıkarılıp bireysel bir zaaf gibi sunuluyor. Bauman’ın “yoksulluğun mücrimleştirilmesi”, Beck’in ise “yapısal sorunların biyografikleştirilmesi” dediği süreç tam olarak budur.

Bu yaklaşımın yaptığı en büyük kötülüklerden biri de ekonomik krizin hayatın diğer alanları üzerindeki derin tahribatı görünmez hâle getirmesidir. Yoksulluk; eğitimi, kültürü, sanatı, sağlığı, aile ilişkilerini, siyaseti ve geleceği, kısacası hayatın bütününü etkiliyor. Eğitimde sürekli konuşulan başarısızlık meselesinin temelinde de çoğu zaman sosyo-ekonomik düzey bulunmaktadır. Bu gerçeklik karartıldığı için başarısızlık, okul denilen sınırlı alanın dört duvarı arasındaki bir sorun gibi ele alınmakta ve kronikleşmektedir. Benzer şekilde kültürel hayattaki çoraklaşma, sosyo-kültürel çözülme ve kamusal alandaki zayıflama da ekonomik gerçeklikten bağımsız değildir. Biz sonuçları konuşuyor, sebepleri ise teknik tartışmaların sisleri arasında kaybediyoruz.

Bu yüzden ekonomik krizi yerli yerine oturtacak bir kavrayışa ihtiyacımız var. Ne yazık ki en temel yoksunluklarımızdan biri de budur. Süreğen hâle gelen ekonomik kriz ve derinleşen yoksulluk karşısında yaşadığımız asıl kayıp, insanların sahip oldukları imkânların, yeteneklerin ve potansiyellerin körelmesidir. Bunlar aynı zamanda toplumun kaybettiği imkânlardır. Bu nedenle bugün ekonomik göstergelerin ne söylediğinin yanında şu soruyu da sormamız gerekiyor: Bir toplum, insanlarının yapabilecekleri şeylerden, olabilecekleri kişilerden ve yaşayabilecekleri hayatlardan mahrum bırakılmasını ne kadar süre normal karşılayabilir?

Yoksulluğun en yıkıcı tarafı aç bıraktığı insanlar değil, eksilttiği insanlık ihtimalleridir. Bir toplumun gerçek yoksullaşması da tam burada başlıyor.

*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı.

Dünyaya bir kez çocukken bakarız Menekşe Tokyay+25/06/2026

Son günlerde eğitim bahsi açıldığında kâh anaokulu öğrencilerine yakılan “mezuniyet kınası”na, kâh üzerine “LGS annesi” yazılı kuşak takarak sınava giren çocuklarıyla fotoğraf paylaşanlara, kâh “4 yıllık birliktelik sona erdi” diyerek ortaokula geçen öğrencileri için kurdele kesip ağlayan Tik Tok öğretmenlerinin “performans sanatına” dönüyor konu derhal…

Oysa, asıl konuşmamız gereken şey, dijital dünyanın narsist ihtiyaçlarını doyurmaya muhtaç bireylerin -veya büyüyememiş yetişkinlerin- zaten türlü yoksunluklar içerisinde bocalayan çocuklardan rol çalıp, türlü etik ve hukuki ihlaller eşliğinde çocukların kurgulanmış görüntülerini ve duygularını dijital beğeniye sunarak alkış toplama çabaları veya eğlence performansları değil…

Asıl kriz, asıl eşitsizlik, asıl yara çok farklı bir yerde…

Geçtiğimiz günlerde “anı tümseği” (reminiscence bump) denen bir olguyla tanıştım. Kişi, 15-30 yaş aralığındaki olayları çok daha net ve ayrıntılı anımsarmış. Bu da söz konusu dönemde zihinsel kapasitenin çok güçlü olmasıyla, kişiliğin oluşmasıyla ve bireyin mezuniyet, evlilik, çalışma hayatına giriş gibi “ilkleri” yaşamasıyla ilintili olarak yorumlanıyor.

Louise Glück’ün Yuvaya Dönüş şiirindeki o çarpıcı dizeyi doğrularcasına… “Dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır.”

Belki de bu yüzden çocukluk ve ilk gençlik yıllarında yaşananlar, yalnızca bireysel belleğimizin değil, bugünümüzün ve geleceğimizin de temelini oluşturuyor. O yıllarda karşılaştığımız fırsatlar kadar mahrumiyetler, gördüğümüz destek kadar yaşadığımız eşitsizlikler de hayat boyu bizimle, net bir şekilde kalıyor.

Çocukluğun, yetişkin yaşamının yönünü belirleyen kritik bir eşik olduğunu hatırlatan çarpıcı bir çalışma da kısa süre önce yayımlandı.

UNICEF RAPORU

UNICEF Innocenti’nin devletlerin çocuk hakları karnesini yıllık olarak ortaya koyan “Eşitsiz Fırsatlar: Çocuklar ve Ekonomik Eşitsizlik (Unequal Chances: Children and Economic Inequality)” başlıklı raporu, bu yıl gelir eşitsizliklerinin çocukların iyi olma halini nasıl şekillendirdiğini masaya yatırıyor.

Raporda bunun için dört temel soru soruluyor:

*Dünyanın en zengin ülkelerinde bile neden bazı çocuklar diğerlerinden daha geride kalıyor?

*Ekonomik eşitsizlik, çocukların iyi olma halini nasıl şekillendiriyor?

*Çocuklar, yaşadıkları eşitsizlikleri ne şekilde algılıyor?

*Her çocuğun eşit fırsatlara erişebilmesi için neler yapılabilir?

OECD ve/veya Avrupa Birliği’ne üye 44 ülkenin incelendiği raporda Türkiye açısından çarpıcı ve düşündürücü bulgular var:

Türkiye, incelenen ülkeler arasında çocukların fiziksel sağlık (çocuk ölümleri ve obezite), ruhsal iyi oluş hali (yaşam memnuniyeti, ergen intiharları) ve becerilerden (akademik yetkinlikler, sosyal beceriler) oluşan genel çocuk refahı sıralamasında 36’ncı sırada yer alıyor. Türkiye üç temel alanda sıralamanın en alt grubunda. Bu açıdan, Uruguay, Kolombiya ve Şili ile “aynı ligde” yer alıyoruz.

15 yaşındaki çocukların yaşam memnuniyeti açısından da Türkiye son sırada. Çocukların yalnızca %43’ü, yani yarıdan azı, yaşamlarından memnun olduğunu belirtiyor. Aynı oran Hollanda’da ise %87, yani neredeyse çocukların tümü yaşamından memnun.

Rapor, Türkiye’nin gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkeler arasında yer aldığını anımsatıyor ve gelir dağılımının en üst % 20’lik diliminde yer alanların gelirinin, en alt % 20’lik dilimde bulunanların gelirinin en az sekiz katına ulaştığını belirtiyor. Gelir eşitsizliği açısından da Kosta Rika, Şili ve ABD ile “aynı ligde” yer alıyoruz.

Rapora göre, çocuk yoksulluğunda Türkiye (%31,6), Uruguay (%32), Kolombiya (%37,5) ve Kosta Rika (%37,6) neredeyse birinciliği paylaşıyorlar.

Bu Rapor çok önemli çünkü ekonomik eşitsizliklerin çocukların sağlıklarını, ruhsal iyi oluş hallerini, eğitim başarılarını, sosyal ilişkilerini ve gelecekteki fırsatlarını doğrudan etkilediğini bir kez daha karar alıcılara anımsatıyor ve kamu politikalarının bu açıdan yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

Gelir eşitsizliği ve çocuk yoksulluğu birçok ülkede hâlâ yüksek seviyelerde. Dolayısıyla, ekonomik olarak daha zengin olsalar bile gelir dağılımının daha adaletsiz olduğu ülkelerde büyüyen çocuklar hem sağlık hem de eğitim açısından daha olumsuz sonuçlarla karşılaşıyor.

UNICEF Innocenti Merkezi Direktörü Bo Viktor Nylund, “Eşitsizlik, çocukların nasıl öğrendiğini, ne yediğini ve yaşam hakkında nasıl hissettiğini derinden etkiliyor” diyor.

SAĞLIKTA DA EŞİTSİZLİK

Eğitim alanındaki tablo da benzer şekilde çarpıcı. Üstelik, rapor verilerine göre, aynı ülke içinde bile ciddi uçurumlar bulunuyor. Bir ülkede en varlıklı ailelerden gelen 15 yaşındaki çocukların % 83’ü temel matematik ve okuma becerilerine sahipken, en yoksul ailelerden gelen çocuklarda bu oran yalnızca % 42’de takılı kalıyor.

Rapora göre eşitsizlik yalnızca eğitimde değil, sağlık alanında da belirgin sonuçlar doğuruyor. Gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkelerde yaşayan çocukların fazla kilolu veya obez olma olasılığı, daha eşit toplumlarda yaşayan çocuklara kıyasla daha fazla. Bu durum, sağlıksız beslenme ve öğün atlama gibi sorunlarla ilişkilendiriliyor. Örneğin ücretsiz okul yemeği ve çocukların beslenmesi konusunda dünyada öncü ülkelerden olan Japonya’da 5-19 yaş aralığındaki çocukların sadece % 16’sı fazla kilolu iken, bu alana halen bütçesinden bir pay ayırmamış olan Türkiye’de bu oran % 33.

Çocuklar mutlak ve gizli açlıklarını sağlıksız ve anlık tokluk hissi doğuran besinlerle gidermek zorunda kaldıkça bu oran gıda enflasyonuyla doğru orantılı şekilde artacak.

Çocukların yaşama şansı bile yaşadıkları toplumun ne kadar eşit olduğuna bağlı. Ekonomik eşitsizliğin yüksek olduğu ülkelerde yaşayan 5-14 yaş arasındaki çocukların hem çocukluk döneminde yaşamını yitirme riski hem de fazla kilolu olma olasılığı daha yüksek. Çocuk ölümleri genel olarak azalmış olsa da bazı ülkelerde yeniden yükseliş sinyalleri veriyor.

Dahası, eşitsizliğin en yüksek olduğu ve Türkiye’nin de içlerinde yer aldığı beş ülkedeki çocuk ölüm oranları, en eşitlikçi beş ülkenin ortalamasının 2,4 katına çıkıyor.

UNICEF, bu tablo karşısında hükümetlere ve paydaşlara sosyal koruma sistemlerini güçlendirme, dezavantajlı bölgelere yatırım yapma, okulların imkânlarını iyileştirme ve tüm çocuklara besleyici okul yemekleri sunma çağrısında bulunuyor.

Zira ücretsiz okul yemeklerinin, sosyoekonomik eşitsizlikleri okul ortamında yönetmenin en etkili sosyal politika araçlarından biri olduğu artık tüm dünyanın kabul ettiği bir gerçeklik…

Tıpkı bizim yıllardır Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu bünyesinde karar alıcılara ve yerel yönetimlere yaptığımız çağrı gibi…

Tıpkı geçtiğimiz gün Eğitim-Sen Genel Başkanı Kemal Irmak’ın anımsattığı Fakir Baykurt’un o müthiş sözü gibi: “Ağa çocuğunun hep ağa olmadığı, yoksul çocuğunun da hep yoksul kalmadığı bir dünya için mücadelemiz”.

Çocukların açlıkla, yoklukla, eşitsizlikle sınanmadığı, eşit fırsatlar karşısında becerileriyle, zekalarıyla, ilgi alanlarıyla kendilerini gerçekleştirdiği bir eğitim ortamı için mücadelemiz…

Geçen gün sosyal medyada bir öğretmenin paylaşımını görmüşsünüzdür: “Öğrencim öğle yemeği için sadece salatalık getirmiş. Evet, salatalık. Arkadaşlarıyla yemeklerini paylaşma etkinliği yapıp salatalığı da ortada bir tabağa doğradım. Hepsi mutlu oldular. Apolitikseniz bir daha düşünün derim. Dolu gelmeyen beslenme çantasının bir hikayesi var.” İşte, bir ülkede nitelikli kamusal eğitimin temel hedefi, bu eşitsizlik tablosunu yok etmektir.

BİR TÜRKİYE PORTRESİ

UNICEF raporunda yeniden gözümüze çarpan bu eşitsizlik tablosu, aslında ülkemizde de uzun süredir bildiğimiz, takip ettiğimiz ve her karşılaştığımızda içimizi burkan gerçekleri yeniden hatırlatıyor.

Avrupa Birliği’nin yoksunluk tanımına göre 2017 yılında Türkiye’de yaklaşık her üç çocuktan biri, yani 7 milyon kadar çocuk, şiddetli maddi yoksunluk çeken hanelerde yaşıyor. Aradan dokuz yıl geçtikten sonra bu rakamların ne yönde değiştiğini tahmin etmek zor değil.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Türkiye Çocuk Araştırması 2022 verilerine göre gün aşırı et, tavuk veya balık tüketebilen çocukların oranı ise %12.

Türkiye’de çocukluk çağı obezitesi hızla artan ciddi bir halk sağlığı sorunu. Türkiye’de her 5 çocuktan biri kilo problemi yaşıyor.

Eğitimdeki fırsat eşitsizliği kalıcı hale gelmiş durumda. Eğitim Reformu Girişimi verilerine göre eğitim dışındaki çocuk sayısı 600 bin civarında. Eşitsiz bir toplumda çocukluk da eşitsiz oluyor. Derinleşen ekonomik kriz çocukları eğitimden koparıp işçiliğe yöneltiyor.

Eşitlik önemli çünkü daha eşitsiz toplumlarda çocukların akademik becerileri daha düşük oluyor; çocuk yoksulluğu daha yüksek seyrediyor ve refah göstergeleri çok daha olumsuz etkileniyor. Ve fırsat eşitliği yaratmadaki en önemli sosyal politika araçlarından biri olan okulun dönüştürücü gücü zayıflıyor.

Çocuk yoksulluğu ve ekonomik eşitsizlik aynı anda eğitimden sağlığa, gelişimden katılım haklarının kullanılmasına dek çocuk haklarının birçok kritik alanını doğrudan ilgilendiren bir yoksunluk hali. Ve bu alanda sadece kriz anlarında ve uluslararası istatistiklerde kötü bir ligde yer aldığımızda gelen kamuoyu itirazları üzerine harekete geçen değil, risk faktörlerini çok önceden fark edip somut eyleme geçen bir zihniyet gerekiyor.

Eşitsizlik, çocuklukta başlayan ve yetişkinliğe kadar uzanan bir dezavantajlar zinciri… Yoksulluk içinde büyüyen çocuklar okulda daha fazla zorlanıyor, sağlık sorunlarıyla daha sık karşılaşıyor ve yükseköğretime erişim ile eğitimlerini tamamlama konusunda daha büyük engellerle mücadele etmek zorunda kalıyor.

İktisatçı Dani Rodrik, Eşitsizlikle Mücadele adlı kitabında şu tespitini paylaşıyor:

“Bütün çocukların ihtiyaçlarını karşılayamayan bir toplum kendi uzun dönemli refahını feda ediyor demektir. Böyle bir toplum adil de değildir. Varlıklı aileler çocuklarına yoksul ailelerden daha fazla yatırım yapabiliyor ve nesiller arasındaki eşitsizliğin önde gelen nedenlerinden biri bu.”

Hangi ülkeye, hangi topluma, hangi coğrafyaya bakarsanız bakın, eğitim, sağlık ve sosyal koruma alanlarında güçlü yatırımlar yapılmadığında, ekonomik uçurumlar derinleşiyor ve ilk bakışta çocukluğu kapsayan bu eşitsizlik hali kuşaktan kuşağa aktarılan kalıcı eşitsizliklere dönüşüyor.

Anı tümsekleri de bu eşitsizliklerin bıraktığı izlerle doluyor. Ne de olsa, “Dünyaya bir kez çocukken bakarız. Gerisi hatıradır.” Çocukluk, huş ağacı gibi uzun ve ince bir zaman dilimi; rüzgârdan ilk etkilenen ama göğe doğru ilk uzanan da o… Yıllar sonra belleğimizde yükselen anı tümsekleri ise, o ağacın hangi toprakta büyüdüğünün en açık kanıtı oluyor.

MENEKŞE TOKYAY, Marmara Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü’nden doktora derecesini aldı. Avrupa Birliği alanında danışmanlık firmalarında uzman olarak görev aldı. Mülteci hakları, çocuk hakları, sosyal politikalar, kadının insan hakları, Avrupa Birliği ve Orta Doğu’daki gelişmeler, başlıca ilgi alanları arasında yer almaktadır.

22 Haziran 2026 Pazartesi

Türk tipi otokrasiyi besleyip semirten iki kavram: Dışarıda ‘stabilitokrasi’, içeride ‘devlet aklı’ Cansu Çamlıbel/22 Haziran 2026

Geçen haftaya damgasını vuran konulardan biri hiç şüphesiz Avrupa Parlamentosu’nun (AP) bu seneki Türkiye raporu oldu. Türkiye gelmekte olanı, raporun AP Genel Kurulu’nda oylanmasından beş gün önce bu köşede yayımladığımız Slovenyalı Parlamenter Vladimir Prebilic’in açıklamalarıyla öğrendi. Avrupa Parlamentosu’nun Adalet Bakanı Akın Gürlek’e Avrupa Birliği’nin “Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi” kapsamında yaptırım uygulanması çağrısı doğrudan sonuç doğuracak bir şey olmamakla birlikte Birlik içinde sessiz ve derinden yürüyen bir tartışmaya seviye atlatma potansiyeli taşıyor. Hükümet cenahı sürpriz olmayan biçimde Prebilic’i şahıs olarak itibarsızlaştırma ve Gazze soykırımı konusunda kifayetsiz kalan AB’nin ahlaki pozisyonunu sorgulama yoluna giderek asıl tartışmayı perdeleme çabasına girişti.

Oysa Prebilic Avrupa’nın daha ziyade seçilmişleri arasında uzundur kapalı kapılar ardında süren “Türkiye tartışmasının” ülkemiz içindeki otoriter rejimin el arttırmasıyla birlikte artık gizlenemez biçimde ortalığa dökülmekte olduğunun haberini veriyordu. Brüksel, Türkiye ile AB arasında 2016’ta imzalanan “18 Mart Mutabakatı”nı Suriye’deki iç savaş nedeniyle doğudan AB içine yönelen göç ve terör dalgalarıyla baş etmenin hızlı yöntemlerinden biri olarak gördü. Bu açıdan bakıldığında bizim kamuoyundaki adıyla “Mülteci Anlaşması” Avrupa Birliği’nin sınır kontrol sorumluluklarının dışsallaştırdı.

Vladimir Prebilic ile

Türkiye’nin Doğu’dan AB içine gelen sığınmacıların döndürüldüğü bir çeşit “taşeron ülke” olarak kullanılabiliyor olması Avrupa göç politikası açısından bir dönüm noktasıydı. Böylesi bir “kıyak” karşılığında Erdoğan’ın kendi ülkesi içinde yöneldiği antidemokratik rotaya karşı sessiz kalmayı çok da büyük bir bedel olarak görmediler. Üyelik görüşmelerinin zaten bir yere gittiği yoktu, iki taraf da bunun bilinciyle sadece kağıt üzerinde devam eden müzakere sürecini başka türlü pazarlıkların paravanı olarak kullanma konusunda sessizce uzlaştı. Avrupa Birliği’nin kuruluş felsefesiyle çelişen bu “al-ver”in karar alıcılar tarafından içeride nasıl meşrulaştırılıp aklandığını Prebilic şöyle anlatıyor:

“Avrupa Birliği belli bir noktaya kadar bu oyunu Erdoğan’la siyasi oportünizm nedeniyle oynadı. Çünkü Türkiye’ye ihtiyaç vardı. Bir mülteci akını vardı, Suriye’de istikrarsızlık vardı, IŞİD ile mücadele vardı. Avrupa Birliği açısından Erdoğan ve Türkiye Ortadoğu’da bir çeşit ‘istikrar’ unsuru olarak görüldü. ‘Demokrasinin bazı unsurları zedeleniyor olsa da istikrar önemli’ diye bakıldı. Bana kalırsa kesinlikle yanlış bir yaklaşımdı. İkincisi, Trump öncesinde Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği'nin benzersiz bir ilişki vardı. Biz Avrupa tarafı olarak güvenlik konusunda biraz bedavacıydık. Amerikalılar güvenliği sağlardı, biz de onların güvenlik şemsiyesi altında olacağımızı bilirdik. Türkiye de NATO üyesi olarak bu şemsiyenin önemli bir üyesiydi. Bu yüzden de ‘demokratik sorunlara rağmen Türkiye’nin içerde olması gerekiyor’ diye bakıldı. ‘Hoş olmayan dosyaları açmayalım’ denildi.”

Vladimir Prebilic’in sözünü ettiği Avrupa oportünizminin Türkiye’de ve Batı Balkanlar’daki Sırbistan gibi bazı diğer AB üyeliğine aday ülkelere bakışı özetleyen bir kavram buldu bazı Avrupalı akademisyenler; “stabilitokrasi.”

“İstikrar” ve “otokrasi” kelimelerinin bir araya gelmesiyle türetilen bu kavram, siyasi istikrar vaat ederek dış meşruiyet elde eden rekabetçi otoriter rejimler için kullanılıyor.

Avrupa Birliği’nin kendi stratejik çıkarları için mevzu bahis aday ülkedeki otokratlaşma eğilimlerini kabul etmeye başlamasıyla birlikte bu ülkelerle ilişki dinamiği “stabilitokrasi” kavramı üzerinden şekilleniyor. Avrupa Birliği’nin öz anlayışında ve kimliğinde radikal bir değişim anlamına gelen bu durum Suriye iç savaşı, Ukrayna-Rusya savaşı, Gazze soykırımı, İsrail-İran savaşları nedeniyle neredeyse kalıcı hale gelmiş durumda. Bu politikanın yüzlerinden biri kuşkusuz 2019’dan beri (iki dönemdir) AB Komisyonu Başkanı olarak görev yapan Ursula von der Leyen.

Prebilic’e göre ‘siyasi istikrar vaat ederek dış meşruiyet elde eden otoriter rejimler’ arasında Türkiye işi en ileri götüren olduğu için 2016’da Avrupa liderliğinden sığınmacılar karşılığında satın aldığı sessizliği kaybetmek üzere. 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla başlayan ve 21 Mayıs 2026’da CHP’ye mahkeme tarafından el konulmasıyla tahkim edilen yargı darbesinin Türkiye’de artık seçim yoluyla iktidar değiştirme ihtimalini ortadan kaldırmak üzere olduğunun en azından Avrupa Parlamentosu içinde net biçimde görülmekte olduğunu savunuyor.

Durumun onun anlattığı kadar sarih olduğunu hiç düşünmüyorum. Velev ki öyle… Yine de çok geç ve pek manasız!

Birincisi, Avrupa Parlamentosu AB içindeki karar alma mekanizmaları arasında hala en zayıf olanı ve AB Komisyonu hala biraz önce izah etmeye çalıştığım jeopolitikçi kafayla yönetiliyor. İkincisi, kendi çıkarları için dış meşruiyet hediye ettikleri Erdoğan nezdinde pek bir hükümleri kalmadı. Çünkü artık şantaj yaptığında sonuç alabildiğini, kapalı kapılar ardında el sıkışabildiğini biliyor. Üçüncüsü de AB kurucu değerlerinden kalan kırıntıları da Gazze’de harcayarak “insan hakları” konusundaki ahlaki otoritesini kaybetti.

Türk tipi otokrasiyi besleyip semirten batının “stabilitokrasi” perspektifinin tek suçlusu Avrupa Birliği değil muhakkak ki. Brexit’le 2020’de Avrupa Birliği’nden resmen ayrılan Britanya, yüzyıllardır çok mahir olduğu otokratlarla iş tutma geleneğini coşkuyla devam ettiriyor. Ha bir de tabii “stabilitokrasi” gibi bir kavramsallaştırmaya dahi ihtiyaç duymadan doğrudan tek adamlara hayranlığı ve her koşulda parayı önceleyebildiği için Erdoğan’ın tercih ettiği ilişki şeklini hiç ikiletmeden ilk günden tesis eden Donald Trump var. Ne demişti Trump’ın Ortadoğu’ya temsilci olarak atadığı dört trilyoner kankasından biri olan Büyükelçi Thomas Barrack eylül 2025’te Erdoğan’ın Oval Ofis randevusunun arifesinde?

“Başkan Trump ilişkilerdeki tartışmalı başlıklardan bıktığını, cüretkar bir adım atmamız ve ona ihtiyacı olanı vermemiz gerektiğini söyledi. Erdoğan’ın neye ihtiyacı olduğunu sorduğumda ise Başkanımız bana ‘meşruiyet’ dedi. Yani mesele sınırlar, S-400’ler ya da F-16’lar değil, meşruiyet!”

Türk tipi otokrasiye dışardan sağlanan meşruiyeti bir kenara not ettikten sonra dönüp bir de içerdeki taşıyıcı kolonlara bakalım. Milat yine 2015-2016 dönemi. 2015 Haziran’ındaki ilk ve hala tek genel seçim yenilgisinden sonra Erdoğan’ın imdadına yetişen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, başkanlık sisteminin getirilmesi ve yerleştirilmesi için “beka” söylemini içi boşalıncaya kadar ziyadesiyle kullandı. Memleket yedi düvele karşı bir varoluş savaşı veriyordu ve varoluşumuz ancak tek bir kişi etrafında kenetlenilirse korunabilirdi. 2024’e geldiğimizde Devlet Bahçeli, varoluş krizimizi boyutlandırırsak “iç barış ülküsü”nü de bohçaya ekledi. Türkiye’nin varoluşu için Erdoğan gibi Abdullah Öcalan da kilit bir aktör olarak tarif edilmeye başlandı Bahçeli tarafından. Kimsenin kaygılanmasına lüzum yoktu çünkü “devlet aklı” konuşuyordu. Başta bu anlatının alıcısı çok oldu belki ama geldiğimiz noktada projenin bu kısmının yalpalamakta olduğu aşikar.

“Devlet aklı biziz” diyerek kendilerine sahip olduklarından hayli fazla bir ehemmiyet yükleyen Bahçeli ve kurmayları, yanıtı bugünkü “devlet”in asıl ve mutlak sahibinden türlü biçimlerde aldılar ve almaya devam ediyorlar.

Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Behlül Özkan

Bir de kendini “devlet aklı”nın sahibi görmese de “devlet aklı”na güvenerek 78 yaşında siyasete dönen, CHP’nin AKP yargısı tarafından atanmış Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun durumu var. Kılıçdaroğlu ekibinin büyük çoğunluğunun kendilerine “devlet” tarafından tevdi edilen bu görevi, bir intikam, bir güç devşirme ve hatta ilerde belki iktidara ortak olma aracı olarak gördüğünü esefle izliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun durumu ise biraz başka, bir tür paralel evrende yaşıyor sanki. 19 Haziran akşamı Sözcü TV yayınında Kemal Bey’i izlerken, Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Behlül Özkan’ın 2024 tarihli “Erdoğan ile rekabet etmek, devletle işbirliği yapmak: Kılıçdaroğlu Türkiye’de ana muhalefet lideri olarak neden başarısız oldu?” makalesindeki tespitleri hatırladım.

Behlül Özkan’ın Kılıçdaroğlu ile de mülakat yaparak hazırladığı İngilizce makaledeki temel argümanı şu; “Kılıçdaroğlu aslında hiçbir zaman otoriterliğin bir kurbanı değil, olmadı. Tersine otoriter rejim içinde stratejik fırsatlar arayan bir siyasi aktör olageldi.”

Yani aslında Kemal Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın kurduğu otoriter rejimle hakiki bir mücadeleye girmek yerine yeri geldiğinde uzlaştı ve siyasi varlığını bu dinamik üzerinden tahkim etti. Rejimin karşılaştığı her krizde, düzeni ve istikrarı koruma adına en az yüzde 50’lik muhalif bloğu dizginlemeyi üzerine aldı. Sivil toplumun muhalefet enerjisini harekete geçirerek siyasi alana taşımak yerine sönümlendirip ehlileştirdi.

Peki Kılıçdaroğlu bunu neden yaptı ve neden yeniden yapabilsin diye kendisine biçilen son rolü kabul etti?

Behlül Özkan

Doç. Dr. Özkan muhalif kesimde popüler olan “truva atı” teorisine prim vermiyor, Kılıçdaroğlu’nun hakikaten de bir gün devletin topu kendisine getireceğine körü körüne inandığını düşünüyor:

“Nasıl ki koşullar uygun hale geldiğinde (Baykal’ın kasedi patladığında) genel başkanlık ona nasip olmuştu, uygun koşullar oluştuğunda devlet içindeki güç merkezleri cumhurbaşkanlığının önünü açardı. 2023’te tam da buna inandı. Kaybedince bu sefer de koşullar uygun olmadığı için kaybettiğine inandı. Bugün ise artık tekrar aday olamayacağını ya da kazanamayacağını biliyor. Ama hükümetin desteğiyle zamana oynayarak CHP Genel Başkanlığında oturabileceğini görüyor. Bu da ona yetiyor çünkü şu düşünceyle yaşıyor: ‘Kriz anında devletin güvenebileceği muhalefet odağı benim. Dolayısıyla top benim.’”

Özkan’a göre Kemal Kılıçdaroğlu-Bülent Kuşoğlu ikilisi bu saplantılı “devlet aklı” okuması üzerinden izledikleri siyaset ile Fransa’nın 1940’ta Alman ordularının işgali sırasında Nazilerle iş birliğine giden Vichy hükümeti gibi bir pozisyona düşürdüler kendilerini. Yani kendi çıkarları için “rejim işbirlikçisi” oldular.

Özkan’ın tarif ettiği yerden bakıldığında, bu yazının başında detaylı biçimde pozisyonuna yer verdiğim Avrupa Birliği de Erdoğan tarafından tesis edilen Türk tipi otokrasinin işbirlikçisi durumundadır. Neyse ki Türkiye toplumunun demokrasi mücadelesinde artık ne Kemal Kılıçdaroğlu’ndan ne de Avrupa Birliği’nden bir beklentisi var. Buna mukabil giderek daha net görünüyor ki dışarda “stabilitokrasi” diyenlerle, içerde “devlet aklı” diye diye kendini sisteme eklemleyenler olmasaydı bugün “Şu koşullar altında yapılacak bir seçim gerçek bir seçim midir?” diye soruyor olmazdık.

İki kere öldürülen adam: Gaylân ed-Dımaşkî ve iktidarın kaderle imtihanı Mustafa Yeneroğlu+21/06/2026

Hicrî 125 (M.S. 743) yılına yaklaşırken Şam’da, Bâb el-Ferâdîs “Cennet Kapısı” denilen kuzey sur kapısının önünde bir kalabalık toplanmıştı. Kapının altında, az sonra idam edilecek, elleri ve ayakları kesilmiş bir adam vardı; bazı rivayetlere göre, son sözünü söyleyemesin diye dili de kesilmişti. Yanında, bir zamanlar adaletiyle ünlü Halife Ömer b. Abdülaziz’in muhafızlığını yapmış olan müridi Sâlih b. Süveyd duruyordu, o da asılacaktı.

İnfazı emreden, dönemin güçlü hükümdarı Hişâm b. Abdülmelik’ti. Asılan adamın adı Gaylân ed-Dımaşkî’ydi. Suçu bir isyan, suikast ya da ihanet değildi. Suçu, tek bir cümleydi: “İnsan, yaptığından kendisi sorumludur.”

Bugün bize sıradan bir hakikat gibi görünen bu cümle, sekizinci yüzyıl Şam’ında bir adamın hayatına mal oldu. Çünkü o cümlenin arkasında, düzeni sarsabilecek bir cümle gizliydi: Eğer insan yaptığından sorumluysa, halife de yaptığından sorumludur ve zulüm “Allah böyle takdir etti” diyerek meşrulaştırılamaz.

ŞAM’IN KÂTİBİ, SARAYIN İÇİNDEKİ YABANCI

Gaylân ed-Dımaşkî’nin hayatına dair elimizdeki bilgiler sınırlı ve yer yer tartışmalıdır. Tam adıyla Ebû Mervân Gaylân b. Müslim, nisbesiyle el-Kıbtî ed-Dımaşkî, muhtemelen Mısırlı bir Kıptî ya da Himyer’in Kıbt koluna mensup bir aileden geliyordu. Her halükârda Arap aristokrasisinin dışında, mevâlî (azatlı) tabakasına mensuptu. Babasının Emevî hanedanına bağlı bir azatlı (yani köleliği sona erdirilmiş kimse) olduğu aktarılır. Kendisi ise Şam’da, imparatorluğun kalbinde, devlet kâtipliği yapıyordu.

Kaynaklar onu, Abdülmelik b. Mervân’ın oğlu Saîd’e öğretmenlik yapacak kadar saraya yakın gösterir. Daha da önemlisi, sonradan “İslâm’ın en âdil halifesi” diye anılacak olan Ömer b. Abdülaziz onu yanına almış, vaazlarını dinlemiş ve bazı reformlarda ona dayanmıştı.

ADALET SÖZ DEĞİL, EYLEMDİR

Ömer b. Abdülaziz halifeliği döneminde saray, Gaylân’a makam ve gelir getirecek mevkiler arasında tercih hakkı tanıdığında, onun seçimi kim olduğunu tek başına anlattı: O, kazanç getiren bir göreve değil, “reddü’l-mezâlim” denilen işe (yani devletin gasp ettiği malların, haksızlıkların, zorla alınmış mülklerin sahiplerine iadesine) talip oldu.

Câbirî’nin naklettiği bir sahne, bu tercihin ne anlama geldiğini gösterir. Gaylân, devlet adamlarından birinin zorla el konmuş mallardan oluşan hazinesini meydana çıkarttırır ve halka şöyle seslenir: “Gelin, hainlerin malına gelin. Gelin, zalimlerin malına gelin. İşte bunlar, onların malları; oysa insanlar açlıktan ölüyor.”

Nitekim sonraki gelenek, Gaylân ve onun gibi düşünenleri “ehl-i adl”, yani “adalet ehli” diye anacaktır. Madem zulüm Allah’ın takdiri değil yöneticinin tercihiyse, halk ona boyun eğmek zorunda değildir.

ZULÜM ALLAH’TAN MI GELİR?

Gaylân’ın bütün dramı, bugün bize teknik bir akaid meselesi gibi görünen tek bir soruda düğümlenir: İnsanın fiillerini yaratan kimdir? Emevî sarayının resmî cevabı nettir. Her şey (iyi ve kötü, adalet ve zulüm) Allah’ın ezelî takdiriyle olur. Bu görüşe “cebr”, yani zorlama akidesi denir. Saray uleması bunu açıkça siyasete şöyle tercüme ediyordu: “Yeryüzü Allah’ındır, onu halifesine emanet etmiştir; Allah’ın takdir ettiğini hiç kimse değiştiremez.”

Mantık basit ve ürkütücüydü. Eğer halifeyi tahta Allah oturttuysa, ona itaatsizlik Allah’a isyandır; eğer zulüm Allah’ın takdiriyse, zalime karşı çıkmak kadere karşı çıkmaktır. Kader inancı, böylece iktidar tarafından siyasal sorumluluğu ortadan kaldıran bir yoruma dönüştürülerek mazlumu susturan, zalimi ise sorumluluktan kurtaran bir itaat ideolojisine dönüşmüştü.

Gaylân’ın ve ondan önce Basra’da bu yolu açan Ma’bed el-Cühenî’nin itiraz ettiği tam da buydu. Ma’bed, Emevî emîrlerinin haksız fiillerinin Allah’ın takdiri olmadığını söyleyen ilk Basralı sesti. Kaynaklarda anlatılan bir sahne, bu itirazın siyasi yükünü gösterir. Ma’bed, bir arkadaşıyla birlikte devrin en saygın âlimi Hasan-ı Basrî’nin meclisine gelir ve sorar: “Bu emîrler kan döküyor, halkın malını gasbediyor, sonra da ‘Bizim fiillerimiz ancak Allah’ın takdiriyledir’ diyorlar; ne dersin?” Hasan’ın cevabı, sonradan Gaylân’ı darağacına götürecek bütün meseleyi tek cümlede toplar: “Allah’ın düşmanları yalan söylüyor.”

Onlara “Kaderiyye” dendi; ama savundukları şey, adın çağrıştırdığının tersine, kaderin değil sorumluluğun ve hürriyetin teolojisiydi. İnsan kendi fiilinin failidir; öyleyse sorumludur; öyleyse hesaba çekilebilir. Ve bu ilke yöneticiyi de kapsar. Gaylân’dan günümüze ulaşan tek metin olan Ömer b. Abdülaziz’e yazdığı mektupta da meseleyi tam bir adalet sorgusu olarak kurar. İbnü’l-Murtedâ’nın aktardığı satırlar şöyledir: “Baktım, gördüm, inceledim ey Ömer! Yaptığını ayıplayan, ayıpladığını yapan bir hakîm hiç gördün mü? Kullarına güçlerinin üstünde yük yükleyen, sonra da itaat ettikleri için onlara azap eden bir merhametli gördün mü? İnsanları zulme ve kötülüğe teşvik eden bir âdil gördün mü?”

Bu satırların inceliği, ilahî adaleti bir mantık zincirine bağlamasındadır: Âdil bir Tanrı, insanı yapmaya mecbur ettiği bir fiilden ötürü cezalandırmaz; öyleyse insan o fiilde özgürdür. Ama aynı mantık, iktidara doğru da uzanır. Çünkü “zulmü kim yaratıyor?” sorusunun cevabı “Allah değil, insan yaratıyor” ise, o zaman sarayın “biz sadece kaderi uyguluyoruz” savunması da çöker.

Modern araştırmacılar burada çarpıcı bir paralelliğe işaret eder: Gaylân’ın çağdaşı, aynı Şam’da, aynı Emevî bürokrasisinin içinde yaşayan Hristiyan ilahiyatçı Şamlı Yuhanna da (sonradan Doğu kilisesinin azizi sayılan adam) tam bu yıllarda irade özgürlüğü üzerine yazıyordu; iki dinin iki düşünürünün insanın sorumluluğunu birbirine yakın kelimelerle savunması, aynı şehrin entelektüel havasından besleniyordu. Ne var ki bu benzerlik, Gaylân’ın kendi devrinde bir suçlamaya dönüştürülmüştü: Emevî tarafının fakihi Evzâî, Kaderîlerin bu fikri Hristiyanlardan devşirdiğini öne sürerek onları itibarsızlaştırmaya çalışıyordu. Tarihin tuhaf bir cilvesiyle, biri aziz oldu; öteki idam edildi.

İKTİDAR MİRAS DEĞİL, EMANETTİR

Gaylân’ın hürriyet anlayışı yalnızca teolojik değildi; modern siyasal kavramlarla ifade edersek, bu düşüncenin anayasal nitelikte bir sonucu vardı. Dönemin yerleşik kabulü, hilafetin Kureyş kabilesinin tekelinde olduğuydu; iktidar, soy yoluyla devralınan bir mirastı. Gaylân bunu reddetti. Ona göre imamet ne Kureyş’in tekelindeydi ne de bir hanedanın mülküydü. Kaynakların aktardığına göre o, “Kitap ve Sünnet’e göre hareket eden herkesin” (Arap olsun olmasın, soylu olsun olmasın) imam olabileceğini ve bu imametin ancak “bütün ümmetin icmâsıyla”, yani toplumun ortak rızasıyla kurulabileceğini savunuyordu. Dahası; Kitap ve Sünnet’e göre yönetmeyen, yani hukuktan sapan yöneticinin azledilebileceğini söylüyordu.

Bu fikirlerin, kendisini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ilan eden bir hanedan için ne anlama geldiğini tahmin etmek zor değildir. Gaylân’ın özgür irade teolojisi ile seçime, rızaya ve azle dayalı iktidar tasavvuru, aynı madalyonun iki yüzüydü. Birini kabul eden, ötekini de kabul etmek zorundaydı. Saray ikisini birden reddetti.

BÂB EL-FERÂDÎS’TE BİR SABAH

Gaylân’ın sonu, göstermelik bir muhakeme ile geldi. Hişâm b. Abdülmelik onu, dönemin en sert kader-karşıtı hukukçusu Evzâî’nin huzurunda sorgulattı. Evzâî, Gaylân’a kendi ilkesiyle çelişmeden cevaplayamayacağı sorular yöneltti. Taberî’nin kaydettiği bir başka rivayette sorgucu Meymûn b. Mihrân’dır ve diyalog şöyledir: Gaylân sorar, “Allah, kendisine isyan edilmesini diledi mi?”; muhatabı karşılık verir, “Peki Allah dilemeden mi O’na isyan edildi?” Gaylân susar. Bu “susturulma” sahnesinin tarihî gerçekliği tartışmalıdır; büyük ihtimalle sonradan, mağlubu küçük düşürmek için biçimlenmiş bir anlatıdır. Kesin olan ise sonucudur.

Hişâm, Gaylân’ın ve müridi Sâlih b. Süveyd’in Bâb el-Ferâdîs’ten asılmasını emretti. İnfazın ardından Gaylân’ın Kaderî takipçilerini topraklarından sürdü; onları Kızıldeniz’in ortasındaki ıssız Dahlak adalarına gönderdi. Yani cezalandırılan yalnızca bir kişi değil, bir fikirdi.

Bu, bir eşikti: Devlet artık yalnızca isyancıyı değil, “yanlış” düşüneni de cezalandırıyordu. Emevîler isyancı ile sapkını ayırıyordu; isyancı doğrudan öldürülürken, sapkına bir tür muhakeme yapılır, fikrini geri alması için fırsat verilir, sonra çarmıha gerilirdi. Gaylân âsi değildi; eli silah tutmamıştı; suçu tamamen fikrîydi.

BİR FİKİR ASILMAZ

Devletin bir adamı asması, bir fikri asmaya yetmedi. Gaylân’ın idamından yalnızca bir yıl sonra, 744’te, Şam’da bir saray darbesi yaşandı ve tahta, tarihe “Yezîd III” diye geçen Yezîd b. Velîd çıktı. Onu iktidara taşıyanlar, kaynaklarda doğrudan “Gaylâniyye”, yani Gaylân’ın yolundan gidenler, diye anılan Şamlı Kaderîlerdi; Gaylân artık bir fikrî mektebin adıydı. Yezîd’in tahta çıkar çıkmaz verdiği söz ise bu yazının başında anlattığımız sahnenin neredeyse aynısıydı: Kitap ve Sünnet’e göre yöneteceğini ve haksız yere alınmış malları sahiplerine iade edeceğini ilan etti. Gaylân’ın bir zamanlar, Şam meydanında açtırdığı “zalimlerin hazinesi”, bir halifenin resmî programına dönüşmüştü.

Bu iktidar kısa ömürlü oldu; Yezîd III birkaç ay sonra öldü, Emevî hanedanı da çok geçmeden tarihten silindi. Ama bir şey değişmişti: Asılan adamın fikri, onu asanların sarayına kadar yürümüştü. Belki de tam bu yüzden, Gaylân’ı bir kez öldürmek yetmeyecekti.

Gaylân’ın hikâyesini benzersiz kılan, yalnızca nasıl öldüğü değil, öldükten sonra başına gelenlerdir. Çünkü Gaylân iki kere öldürüldü. İlkinde bedeni ortadan kaldırıldı, ikincisinde ise hafızası.

Sorun şuydu: Gaylân bir sapkın olarak idam edilmişti. Peki hangi sapkınlıkla? Onu darağacına götüren resmî suçlamanın adı “Kaderîlik”ti; yani iktidarın kendisini dokunulmaz kılmak için dayattığı “her şey Allah’ın takdiridir” akidesini reddetmesiydi.

Nitekim onu sorgulayan fakih Evzâî’nin verdiği idam hükmü de bizzat bu “kaderî sapkınlık” gerekçesine dayanıyordu. Ama işte çelişki tam buradaydı: Bu “sapkın”, dönemin en saygın âlimleriyle, yani Hasan-ı Basrî, Mekhûl eş-Şâmî, Meymûn b. Mihrân, hatta âdil halife Ömer b. Abdülaziz ile aynı meclislerde oturmuştu. Sonraki yüzyılların yazarları için bu, çözülmesi gereken bir utançtı. Eğer Gaylân baş sapkınsa, onunla ilişki kuran bütün o saygın isimler de mi lekeliydi? Çözümleri, Gaylân’ı yavaş yavaş bu çevreden silmek oldu.

Çağdaş tarihçi Steven Judd, bu silme işleminin parmak izlerini ortaya koyar. İbn Sa’d, diğerlerine göre daha eski tarihli olan eserinde Gaylân ile Meymûn b. Mihrân arasında geçen bir yazışma kayıtlıdır. Sonraki yazarlar, İbn Asâkir, Zehebî, Mizzî, İbn Hacer ise İbn Sa’d’ı kaynak göstererek bu pasajı neredeyse kelimesi kelimesine aktarırlar; ama hepsi, tek bir şeyi, Gaylân’ın adını metinden çıkarırlar. Saygın Meymûn, sapkın Gaylân’la temasından böylece “arındırılmış” olur.

Üstelik onu mahkûm eden etiketin kendisi de muğlaktı. Gaylân yalnızca “Kaderî” diye anılmadı; heresiografi (yani mezhepler ve sapkınlıklar literatürü) kaynakları onu aynı zamanda “Mürciî” olarak da damgalar. (Mürcie, büyük günahkârın imanı hakkındaki nihaî hükmü insanlara değil, Allah’a bırakan anlayışın adıdır.) İlk bakışta tuhaf bir terkip gibi görünse de, bu iki etiketi birleştiren ortak bir mantık vardır: ne zalimin zulmü kadere yazılabilir ne de iktidar muhalifini “kâfir” ilan etme yetkisini kendinde görebilir; son söz Allah’ındır. Asıl dikkat çekici olan ise: aynı damga yalnızca Gaylân’a vurulmadı. Sonraki gelenek aynı etiketi Ebû Hanîfe’ye, hatta kimi tasniflerde Mâlik ve Şâfiî’ye, yani Sünnî hukukun kurucu imamlarına da yöneltti. Ortodoksinin sınırı çoğu zaman fikrin içinde değil, o sınırı sonradan çizen kalemdeydi: aynı söz, kimin söylediğine göre “mezhep” ya da “bid’at” olabiliyordu.

Heresiografi bu silme işini yüzyıllar boyunca sürdürdü. Eş’arî’den Bağdâdî’ye, oradan Şehristânî’ye uzanan zincirde Gaylân giderek yalnızlaştırıldı; saygın isimlerin yanından çıkarıldı, giderek daha marjinal isimlerin arasına yerleştirildi ve nihayet tek başına bir “baş bid’atçı”ya dönüştürüldü. İşte, ikinci ölüm budur.

BUGÜNE DÜŞEN GÖLGE

Gaylân ed-Dımaşkî’nin hikâyesi, on üç asır öncesinden bugüne iki soruyu önümüze koyuyor.

Birincisi, sorumluluk sorusudur. Gaylân’ın hasımları “her şey kaderdir” diyordu. Bu cümle, masum bir tevekkül ifadesi değil, zulmü failsiz bırakan bir sigortaydı. Gaylân buna karşı çıktı. İnsanın özgürlüğünü savunmak, onu sorumlu kılmaktı; sorumlu kılmak ise, ona hesap sorma hakkını geri vermekti.

İkinci soru ise hafızaya ilişkindir. Toplumlar, geçmişlerindeki rahatsız edici fikirleri ne yapar? Onları tartışır mı, yoksa unutturur mu? Gaylân’ın “ikinci ölümü” bize gösteriyor ki, en etkili sansür bazen darağacında değil, tarih kitaplarında gerçekleşir.

Bugün İslâm düşünce geleneğine baktığımızda, gördüğümüz tablo çoğu zaman bu redaksiyonun sonucudur; kenara itilmiş, etiketlenmiş, karikatürize edilmiş seslerin boşalttığı bir alan. Gaylân’ı yeniden okumak, yalnızca tarihi bir haksızlığı düzeltmek değildir. Aynı zamanda kendi geleneğimizin içinde, hürriyetin, sorumluluğun ve hesap verebilir iktidar fikrinin sandığımızdan çok daha eski köklere sahip olduğunu yeniden hatırlamaktır.

Gaylân idamının üzerine on üç asır geçti. Bugün isimler değişti, rejimler değişti, kullanılan kavramlar değişti. Ama sınırsız iktidarı, hesap vermekten kaçınmayı ve hatta zulmü kaderle, zorunlulukla ya da devlet aklıyla açıklama çabası değişmedi. Gaylân’ın hikâyesi bu yüzden yalnızca geçmişe ait değildir. O, her çağda iktidara aynı soruyu yöneltir: Eğer insan yaptıklarından sorumlu değilse adalet nasıl mümkündür? Sorumluysa, bir iktidar kendisini bu sorumluluğun dışında nasıl görebilir?

*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul Milletvekili.

19 Haziran 2026 Cuma

Dijital cumhuriyetin eşiğinde Tolga Yıldız+18/06/2026

Temsili demokrasinin tarihsel gerekçesi, uzun süre oldukça ikna ediciydi. Halk dediğimiz büyük kalabalıklar aynı anda konuşamaz, aynı bilgiye eşit biçimde ulaşamaz, devletin gündelik işleyişini izleyemez, bütçenin nereye aktığını göremezdi. Bu yüzden halk adına konuşacak, karar verecek, denetleyecek temsilciler gerekiyordu. Temsil, bir bakıma teknik bir zorunluluktu. Coğrafyanın, iletişim araçlarının, okuryazarlığın, bürokrasinin ve bilgiye erişimin sınırları içinde makul görünen bir çözümdü.

Fakat bugün artık aynı dünyada yaşamıyoruz. İnternet, yapay zekâ, güvenli dijital kimlik, açık veri altyapıları, blokzincir, katılımcı bütçe platformları, harita tabanlı talep sistemleri ve gerçek zamanlı denetim panelleri, siyasal katılımın maddi zeminini değiştirdi. Bu teknolojilerin hiçbiri kendi başına demokrasi üretmez. Hatta kötü ellerde daha karanlık bir gözetim rejiminin aracı olarak da kullanılabilir. Yine de şu soruyu artık erteleyemeyiz: Vatandaşın iradesini dört ya da beş yılda bir sandığa bırakıp sonra sessiz kalmasını beklemek hâlâ demokrasi midir?

TÜRKİYE’NİN GÜÇLÜ DİJİTAL DEVLET ALTYAPISI

Türkiye bu tartışma için sanıldığından daha güçlü ve daha çelişkili bir örnek sunuyor. Çünkü Türkiye’de dijital devlet zayıf bir fikir değildir. Tam tersine, e-Devlet Kapısı, MERNİS, UYAP, e-Nabız, EBA, EKAP, Gelir İdaresi’nin dijital vergi sistemleri, SGK hizmetleri, belediye açık veri portalları ve mobil belediye uygulamalarıyla oldukça geniş bir dijital kamu altyapısı oluşmuş durumda. Bugün e-Devlet Kapısı, SGK dökümünden adli sicile, tapu bilgisinden vergi borcuna, öğrenci belgesinden belediye hizmetlerine kadar pek çok işlemin tek kapıdan yapılabildiği devasa bir kamu arayüzü haline geldi. 2025 istatistiklerine göre 68 milyonu aşan kullanıcı, 9 bini aşan hizmet ve 4 milyarı aşan yıllık giriş, burada artık marjinal bir uygulamadan değil, gündelik hayatın merkezine yerleşmiş bir altyapıdan söz ettiğimizi gösteriyor.

Bu başarıyı küçümsememek gerekir. Devletin birçok hizmetinin tek kapıda toplanması, vatandaşın kurumlar arasında dolaşma yükünü azaltır. Bir belge için saatlerce sıra beklemek yerine birkaç dakikada çıktı almak, emeklilik bilgisini görmek, trafik cezasını ödemek, ikametgâh belgesi almak, dava dosyasına ulaşmak, sağlık geçmişini incelemek gerçek bir kolaylıktır. Türkiye dijital hizmet sunumunda ciddi bir birikim oluşturmuştur. OECD’nin Türkiye için hazırladığı dijital devlet değerlendirmesi de bu hizmet gücünü, kullanıcı odaklılığı ve dijital altyapı başarısını teslim eder.

DİJİTAL DEVLET, DİJİTAL CUMHURİYET DEĞİLDİR

Tam da burada asıl ayrımı yapmak gerekir: Dijital devlet, dijital cumhuriyet demek değildir; devletin hizmetlerini ekrana taşımasıdır. Dijital cumhuriyet ise vatandaşın devlet üzerinde gerçek zamanlı bilgi, katılım, denetim ve itiraz gücü kazanmasıdır. Türkiye’de güçlü olan daha çok birincisidir. İkincisi ise zayıf, dağınık ve çoğu zaman sembolik düzeydedir.

e-Devlet Kapısı çok sayıda hizmete erişim sağlar, fakat vatandaşın kamu kararına gerçekten katıldığı ortak bir siyaset alanı değildir. Vatandaş orada çoğu zaman başvuran, sorgulayan, belge alan, ödeme yapan, sonuç bekleyen kişidir. İşlemler hızlanmıştır, fakat vatandaşın siyasal etkisi aynı ölçüde artmamıştır. Devlet vatandaşa daha hızlı hizmet verir hale gelmiştir ama vatandaşın devleti daha derinden denetleyip yönlendirdiğini söylemek pek mümkün değildir.

SAĞLIK, EĞİTİM VE YARGIDA DİJİTALLEŞMENİN SINIRLARI

e-Nabız bu ikili yapının en iyi örneklerinden biridir. Sağlık Bakanlığı’nın 2015’te hizmete aldığı bu platform, tahlil sonuçlarından reçetelere, radyolojik görüntülerden raporlara kadar sağlık geçmişini vatandaşın erişimine açtı. Kullanıcı sayısının 78,5 milyona ulaşması, e-Nabız’ın neredeyse bütün toplumu kapsayan dijital bir sağlık hafızasına dönüştüğünü gösteriyor. Pandemi döneminde test ve aşı süreçlerinin izlenmesi, 6 Şubat depremlerinden sonra doğal afet bilgilendirme modülüyle yakınların hangi sağlık kuruluşunda olduğunun bulunabilmesi, doğru tasarlanmış dijital kamu altyapısının kriz anlarında ne kadar kritik olabileceğini gösterdi.

EBA deneyimi de benzer bir ders verdi. Pandemi döneminde EBA’nın milyonlarca öğrenci ve öğretmeni taşıyan bir uzaktan eğitim altyapısına dönüşmesi, önceden hazırlanmış dijital platformların kriz anlarında nasıl hayati hale gelebileceğini gösterdi. MEB verilerine göre 2020-2021 döneminde EBA milyarlarca kez ziyaret edildi, milyonlarca öğrenci ve öğretmen sistemi aktif kullandı, on binlerce destek noktası açıldı, yüz binlerce tablet dağıtıldı. Bunlar doğru uygulamalardı. Ama aynı deneyim dijital uçurumu da görünür kıldı. İnterneti olmayan, cihazı olmayan, evde sessiz çalışma alanı bulunmayan, ebeveyn desteği alamayan çocuk için dijital eğitim eşitleyici değil, eşitsizliği büyüten bir mekanizma haline gelebilir. Dijitalleşme ancak sosyal adalet politikasıyla birlikte yürürse demokratikleşme potansiyeli taşır.

UYAP ise yargı alanında dijitalleşmenin en güçlü örneklerinden biridir. Mahkeme dosyalarının elektronikleşmesi, avukat portalı, vatandaş portalı, e-satış, e-tebligat, emsal karar arama gibi araçlar adalet sisteminin işlem hızını artırdı. Kâğıt, posta, fiziksel takip ve bürokratik gecikme azaldı. Fakat dijital adalet yalnızca dosyanın elektronikleşmesi anlamına gelmemeli. Yurttaşın adalete erişiminin kolaylaşması, kararların anlaşılır hale gelmesi, yargısal süreçlerin makul sürede ilerlemesi, verilerin anonimleştirilerek kamusal denetime açılması ve algoritmik ya da idari süreçlerin hesap verebilir olması gerekir. Aksi halde UYAP çok gelişmiş bir işlem sistemi olsa da adaletin demokratikleşmesi kendiliğinden gerçekleşmez.

VERGİNİN İZİNİ SÜRMEK: BÜTÇE, HARCAMA VE HESAP VERME

Vergi ve kamu harcaması ise bu tartışmanın en çıplak yeridir. Bugün vatandaş çoğu zaman vergiyi öder, sonra parasının hangi okula, hastaneye, yola, ihaleye, sosyal yardıma ya da teknoloji altyapısına aktığını göremez. EKAP kamu ihalelerini elektronik ortama taşıyarak önemli bir şeffaflık zemini oluşturmuştur. Gelir İdaresi dijital beyanname, e-fatura, vergi borcu sorgulama ve ödeme gibi işlemleri büyük ölçüde dijitalleştirmiştir. Bunlar doğru adımlardır. Fakat vatandaş açısından en temel soru cevapsız kalır: Benim param nereye gidiyor?

Bütçe dili çoğu zaman uzmanların, bürokratların, şirketlerin ve sınırlı sayıdaki denetçinin okuyabildiği şifreli bir defter gibi işler. Oysa açık veri ve yapay zekâ birlikte kullanıldığında okuryazarlığı sınırlı biri bile “Benim param nereye gidiyor?” diye sorup sade ve doğru bir cevap alabilir. “Bu okul ihalesi neden uzadı?”, “Bu hastane neden bu kadar pahalıya yapıldı?”, “Benzer hizmet başka şehirde kaça mal olmuş?”, “Benim ilçemde eğitime ayrılan pay neden düşmüş?” gibi sorular kamusal hayatın gündelik soruları haline gelebilir. Dijital devlet belge verir. Dijital cumhuriyet gerekçe sunar. Dijital devlet işlem yaptırır. Dijital cumhuriyet hesap sordurur.

YEREL YÖNETİMLER VE AKTİF VATANDAŞLIK AĞLARI

Yerel yönetimlerde bu yönde bazı denemeler var. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerin açık veri portalları ulaşım, çevre, trafik, bütçe, altyapı ve kent hizmetlerine ilişkin bazı verileri erişime açıyor. Fakat bu sistemlerin çoğu hâlâ hizmet bildirimi ve memnuniyet ölçümü düzeyinde kalıyor. Vatandaşın önerisinin hangi teknik değerlendirmeden geçtiği, hangi bütçe kalemine bağlandığı, neden kabul edilip neden reddedildiği, hangi denetim sürecine açıldığı çoğu zaman yeterince görünür olmuyor.Oysa aktif vatandaşlık ağları tam da burada gerekir. İnsanlar mahalle, okul, işyeri, afet, ulaşım, sağlık, çevre, kira, gıda, enerji gibi başlıklarda dinamik dijital ağlara girip çıkabilmeli. Bir sorun gördüğünde talep açabilmeli, öneri verebilmeli, aynı sorunu yaşayanlarla eşleşebilmeli, ilgili kamu kurumunun cevabını görebilmeli. Bir mahallede kreş yoksa, bu bilgi yalnızca birkaç velinin ifade edilmiş talebi olarak kalmamalı. Haritada görünmeli. Kaç kişi etkileniyor, hangi kurum sorumlu, bütçe var mı, benzer talepler nerelerde açılmış, çözüm süresi ne olmuş, herkesçe anlaşılabilmeli.

Bu, yerel hizmet kalitesini artıracak teknik bir yeniliğin dışında, planlama, haber alma, katılım ve denetimin akışkan hale gelmesi demektir. Birey talep açar. Mahalle ağı, bunu büyütür. Uzman ağı, teknik gerekçe üretir. Kamu kurumu cevap verir. Harcama kaydı görünür olur. Bağımsız denetim süreci inceler. Vatandaş sonucu görür. Bu döngü belediyeden bakanlığa, Sayıştay’dan Meclis’e, yerel talepten yüksek devlet kurumlarına kadar uzanabilir.

Türkiye’nin eksiği de burada belirginleşiyor. OECD raporunda Türkiye’de açık veri, katılım ve şeffaflık hedeflerinin stratejik belgelerde yer aldığı, fakat bunun kamu kurumlarının geneline yayılmış bir katılım kültürüne dönüşmediği belirtiliyor. Kamu danışma platformları sınırlı kullanılıyor. Bütün kamu sektörünü bağlayan güçlü bir veri stratejisine, veri yönetişimi kültürüne ve kamusal veri sahipliği mimarisine ihtiyaç sürüyor. Kısacası Türkiye’nin dijital hizmet altyapısı güçlü ama veriyi demokratik katılıma çevirebilme becerisi henüz aynı düzeyde değil.

ORTAK KAYNAKLAR, DİJİTAL CÜZDAN VE KAYIT GÜVENİ

Daha ileri soru ise mülkiyetle ilgilidir. Dijital çağda ortak kaynakların nasıl yönetileceğini de yeniden düşünmek gerekir. Enerji, maden, veri, kamu arazisi, şehir rantı, katma değer, doğa ve aşırı kâr gibi ortak kaynaklardan doğan payların toplum adına kaydedildiği kamusal bir dijital cüzdan düşünülebilir. Bu ortak havuzdan eğitim, sağlık, bakım, barınma, afet, çocuk, yaşlılık, engellilik ve yoksulluk gibi alanlara açık kurallarla kaynak aktarılabilir. Bu herkesin aynı payı alması anlamına gelmez. İhtiyaç, katkı, kırılganlık, bölgesel eşitsizlik ve toplumsal fayda birlikte hesaba katıldığında daha adil bir paylaşım zemini oluşabilir.

Burada blokzincire sihirli bir çözüm gibi bakmamak gerekir. OECD de blokzincirin demokratik katılım alanında henüz büyük ölçekli dönüştürücü etkisini kanıtlamadığını söylüyor. Yine de kamu kayıtlarının değiştirilemez, izlenebilir, denetlenebilir hale gelmesi fikri önemlidir. Bir ihale kaydı, bir bütçe aktarımı, bir ortak kaynak geliri, bir sosyal destek kalemi geriye dönük olarak silinemiyor, değiştirilemiyor ve bağımsız biçimde görülebiliyorsa kamusal güvenin maddi zemini güçlenir. Sorun teknolojinin adı değildir. Sorun kaydın kimin için, kime karşı ve hangi hukukla tutulduğudur.

DİJİTAL CUMHURİYETİN RİSKLERİ: EŞİTSİZLİK, TEKNİK ELİT VE MAHREMİYET

Fakat burada iyimserliğin hemen yanına sert bir uyarı notu koymak gerekir. Dijital katılım kolayca linç kültürüne, anlık öfke siyasetine, çoğunluk baskısına ve manipülasyona açık hale gelebilir. Herkesin internete erişmesi, herkesin eşit yurttaşlık gücüne sahip olduğu anlamına gelmez. Yaşlılar, yoksullar, kırsal bölgelerde yaşayanlar, engelliler, teknik okuryazarlığı düşük olanlar ya da gündelik hayatı zaten ağır yüklerle dolu olanlar sistemin dışında kalabilir. Böyle bir durumda zamanı olan, örgütlü olan, teknik becerisi yüksek olan, daha yüksek ses çıkaran gruplar sistemi ele geçirebilir. Üstelik eski siyasal elitlerin yerine yeni bir teknik elit de geçebilir. Yazılımcılar, veri mühendisleri, platform sahipleri, algoritma tasarımcıları ve siber güvenlik uzmanları görünmez bir yönetici sınıfa dönüşebilir. Algoritmalar tarafsız değildir. Hangi verinin önemli sayıldığı, hangi ihtiyacın önceliklendirildiği, hangi bölgeye kaynak ayrıldığı, hangi itirazın meşru görüldüğü her zaman siyasal ve ahlaki tercihler içerir. Bu yüzden algoritma patron olmamalı. Hele patronun algoritması hiç olmamalı. Kuralı toplum koymalı, hukuk sınır çizmeli, uzman denetlemeli, vatandaş izlemeli, itiraz mekanizması hep açık kalmalı.

Mahremiyet bu işin kırmızı çizgisidir. Türkiye’de MERNİS kimlik verisini, e-Nabız sağlık verisini, SGK çalışma ve sosyal güvenlik verisini, Gelir İdaresi mali veriyi, UYAP adli veriyi, e-Devlet Kapısı ise çok sayıda kamu hizmetini aynı dijital ekosisteme bağlamaktadır. Bu entegrasyon hizmet kolaylığı sağlar ama aynı zamanda büyük bir veri yoğunlaşması yaratır. Devletin görünür olması ile vatandaşın çıplak hale gelmesi aynı kapıya çıkmaz. Kamu harcaması açık olmalı ama vatandaşın sağlık, gelir, borç, sosyal yardım, engellilik, işsizlik ya da siyasal katılım bilgileri ortalığa saçılmamalı. Dijital cumhuriyetin ilkesi basit olmalı: Kamu kaydı görünür olmalı, vatandaş mahrem kalmalıdır.

Bunun teknik karşılıkları da var. Açık kaynak kod, bağımsız denetim, algoritmik karara itiraz hakkı, veri minimizasyonu, farklılaştırılmış mahremiyet, erişim kayıtlarının vatandaş tarafından görülebilmesi, siber güvenlik denetimi, insan gözetimi ve düzenli etki analizi olmadan dijitalleşme demokratikleşme anlamına gelmez. Kanada’nın algoritmik etki değerlendirmesi gibi modeller, otomatik karar sistemlerinin yalnızca verimlilik açısından değil, hak, risk, önyargı, itiraz ve hesap verebilirlik açısından da değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Türkiye’nin dijital devlet gücü de bu tür demokratik güvencelere ihtiyaç duyar.

DİJİTAL DEVLET AKLINDAN DİJİTAL CUMHURİYET AKLINA

Asıl mesele dijital devlet değil, dijital cumhuriyet aklıdır. Dijital devlet, eski bürokrasinin ekranlara aktarılmış hali olarak kalabilir. Vatandaşı daha hızlı izleyen, daha hızlı sınıflandıran, daha hızlı yönlendiren bir makine gibi çalışabilir. Dijital cumhuriyet ise vatandaşın devlete karşı güç kazandığı yeni bir siyasal imkândır. Vatandaş izlenen, ölçülen, yönlendirilen bir veri nesnesi olarak kalmaz. Devleti görebilir, soru sorabilir, bütçe ve ortak kaynaklar üzerinde gerçek bir söz hakkı kazanır.

Teknoloji bizi kendiliğinden özgürleştirmez ama halk iradesini gündelik hayata yayacak, yönetimi daha yatay hale getirecek, kamu kararını vatandaşın gözü önüne taşıyacak, mülkiyeti ve paylaşımı yeniden tartışmaya açacak araçları da ilk kez bu kadar somut hale getiriyor. Türkiye’nin dijital devlet deneyimi bize şunu gösteriyor: Altyapı hazırlanabilir, milyonlarca insan sisteme bağlanabilir, hizmetler tek kapıdan verilebilir, kriz anlarında dijital platformlar hayat kurtarabilir. Fakat bütün bunlar halk iradesinin gündelik hayata gerçekten yansıdığı anlamına gelmez.

Eğer bu olanaklarla bile bu düzen demokratikleşmeyecekse, o zaman dünya çapında şimdiki yönetim biçimlerimizin daha ziyade ve en iyi ihtimalle oligarşik olduğunu kabul edelim.

TOLGA YILDIZ

İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyesidir. Bilimsel makaleleri Evolutionary Anthropology ve Learning, Culture and Social Interaction gibi uluslararası dergilerde yayımlanan Yıldız, Integrative Psychological and Behavioral Science dergisinin yayın kurulunda görevli