4 Mayıs 2026 Pazartesi

Anksiyete yaygınlaştı, stres norm oldu: Ekonomik kriz artık toplumsal bir kırılma Bekir Ağırdır/4 Mayıs 2026

Son yıllarda toplumun neredeyse tamamına yayılan bir duygu hali var; sıkışmışlık. Bu duygu, yalnızca bir geçim sorunu ve ekonomik göstergeler üzerinden açıklanabilecek bir durumdan öte meseleler ima ediyor. Bu durum aynı zamanda bireylerin dünyayı algılama, geleceği tahayyül etme ve gündelik hayatlarını organize etme biçimlerini kökten dönüştüren bir psikolojik iklime de işaret ediyor.

Veri Pusulası’nın 2026 Nisan araştırması “Kontrollü hayat: Bugünü yönetmek, yarını düşünmek” temasına odaklanmıştı. Bu başlık altında bireylerin ekonomik baskı altında gündelik yaşamlarını nasıl sürdürdüğünü incelemeye çalıştık. Araştırma, geçinme koşulları, tasarruf ve harcama davranışları ile tüketim tercihlerine bakarak, bugünü idare etme stratejileri ile geleceğe dair beklenti ve kaygılar arasındaki ilişkiyi birlikte ele alıyordu.

Araştırmanın ikinci odağı ise geleceğe bakış ve güvensizlik kaynaklarını anlamaya çalışmaktı. Bireylerin gelecek kaygısının dozu, nedenleri, bu kaygının yaygınlığı, zaman ufku ve güven duygusunu besleyen unsurları incelemeye çalıştık.

Uzun süreli yalnızlığın tek etkisi maddi değil. Bekarlığın depresyon ve anksiyete semptomlarını belirgin hale getirebileceğini ifade eden klinik psikolog Caroline Weinstein, ''Birey, eğer yalnızlığı kasıtlı olarak seçmediyse psikolojik olarak zorlanabilir'' şeklinde konuştu.

Anksiyete yaygınlaşmış stres norm haline gelmiş

Bulguların gösterdiği toplumsal fotoğrafın iki ana karakteri belirginleşti. Birincisi, toplum gündelik hayatını, hanesinin dirliğini düzenliğini sürdürmekte zorlanıyor. İkincisi; yaşanan yalnızca “zorlanma” değil, giderek kaygı altında yürüyen, hayatta kalmaya odaklanan bir gündelik hayat ritmine “sıkışmışlık”.

Araştırmada bireylerdeki anksiyete seviyesini ölçmek için geliştirilmiş evrensel ve akademik bir ölçek kullanıldı. Bu ölçeğe göre bulgular, toplumun yalnızca yüzde 17’sinin minimal düzeyde, geri kalan büyük çoğunluğun ise hafif, orta ya da şiddetli düzeyde anksiyete yaşadığını gösteriyor.

Bu veri tek başına önemli olmakla birlikte, asıl anlamını dağılımın yapısında buluyor. Her 6 kişiden 5’i hafif, orta ve şiddetli anksiyete grupları içinde yer alırken, grupların büyüklükleri birbirine oldukça yakın. Bu dağılım da kaygının toplumun belirli bir kesimine sıkışmadığını, aksine geniş bir alana yayıldığını anlatıyor.

Kaygı artık marjinal bir durum olmaktan çıkmış, normatif bir duruma dönüşmüş. Çünkü hemen her bir demografik, sınıfsal ve sosyolojik kümede kaygı hali, anksiyete seviyesi farklı seviyelerde olsa da oldukça yaygın ve yüksek seyrediyor.

Bir bakıma kaygı, gündelik hayatın doğal bir parçası haline gelmiş, hatta bir anlamda verili duygu durumu olmuş.

Belirsizlik kalıcılaştıkça gelecek algısı bozuluyor

Araştırmada geleceğe yönelik kaygıyı değerlendirmek amacıyla yine evrensel ve akademik bir ölçek olan Dark Future Scale (DFS) kullanıldı. Bulguları, anksiyetenin yalnızca mevcut koşullara verilen bir tepki olmadığını, aynı zamanda geleceğe dair sistematik bir karamsarlık içerdiğini gösteriyor.

Toplumun yaklaşık yarısı yüksek veya çok yüksek düzeyde gelecek kaygısı taşıyor. Sorunların süreceğine, gelecekte her şeyin daha da kötüye gideceğine dair karamsarlık, kaygı ve ürküntü var. Bulguların tümü bir arada bireylerin kaygı kadar geleceksizliğe sıkıştığına da işaret ediyor.

Bu durum, bireylerin yalnızca bugünü zor yaşamadığını, aynı zamanda geleceği de güvenli bir alan olarak görmediğini ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, gelecek algısının bu şekilde bozulması, bireylerin davranışlarını doğrudan etkiliyor. Nitekim araştırmanın hanenin geçim koşulları, tasarruf tercihleri gibi bulguları şunu gösteriyor. İnsanlar belirsiz ve tehditkâr gördükleri bir geleceğe yatırım yapmıyorlar, uzun vadeli planlar kurmuyorlar, risk almaktan kaçınıyorlar.

Bu nedenle gelecek kaygısı yalnızca psikolojik bir durum değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal davranışları belirleyen temel bir değişken haline dönüşmüş durumda.

Eko-anksiyete

Ekonomik durum ve psikoloji doğrudan bağlantılı

Araştırma, ekonomik durum ile psikolojik durum arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösterdi bir kez daha. Bulgulara göre geçinmekte zorlanan ya da borçlanan bireylerde kaygı düzeyi belirgin biçimde artıyor. Bu bulgu, ekonomik sorunların yalnızca gelir düzeyi ile ilgili olmadığını, aynı zamanda bireylerin ruh hali, stres seviyesi ve yaşam memnuniyeti üzerinde doğrudan etkili olduğunu gösteriyor.

Bu nedenle Türkiye’de ekonomik kriz yalnızca bir “refah kaybı” değil. Aynı zamanda 2017’den beri artarak ve derinleşerek sürüyor oluşu nedeniyle kriz tanımını aşmış ve ekonomik tufana dönüşmüş durumda. Bu denli uzun sürdüğü için de toplum ve bireyler için bir psikolojik dayanıklılık krizi olarak da değerlendirilebilir.

Yaş kırılımlarına bakıldığında, araştırma bulgularında gençlerin daha yüksek kaygı taşıdığı görülüyor. Özellikle 18–29 yaş grubunda yoğun kaygı oranının yüksek olması, geleceğe dair belirsizliğin bu kesimde daha güçlü hissedildiğinin bir işareti.

Bu durum, yalnızca gençlerin bugünkü ruh haline dair bir veri değil kuşkusuz. Çünkü bu gösterge aynı zamanda toplumun geleceğine dair de güçlü bir gösterge. Çünkü gençlerin gelecekten kopması, uzun vadede ekonomik üretkenlik kaybı, girişimcilik azalması, beyin göçü artışı gibi sonuçlar doğuracağını biliyoruz. Daha önemlisi ise gençlerin geleceksizliğe mahkûmiyet duygusu öfkeyi tetikliyor. Öfke ise kendine ve dışarıya karşı şiddet eğilimini artırıyor. Bu öfke ve şiddet meylinin nelere yol açacağına dair belirtileri ise her gün ve hayatın her alanında gözlüyoruz.

Hemen tüm bulgular bir arada değerlendirildiğinde, her 5 kişinin 4’ünün negatif bir duygu halinde olduğu görüyoruz. Bu oran, yalnızca bireysel memnuniyetsizliği değil, aynı zamanda kolektif bir ruh halini ifade ediyor.

Bu tür bir negatif duygu yoğunluğu, toplumun karar alma süreçlerinden siyasal davranışlarına kadar geniş bir alanda etkili olabilir. Gördüğümüz bireylerin yalnızca ekonomik olarak zorlanmadıklarıdır. Bu zorlanma, yaygın ve sürekli bir kaygı durumuna dönüşmüş, bu durum da bireylerin davranışlarını, kararlarını ve gelecek algısını şekillendiren bir psikolojik bir toplumsal iklim üretmiş durumdadır.

toplum

Bireysel kaygılardan kırılgan topluma

Araştırma, yaşadığımız durumun yalnızca ekonomik bir kriz olarak tanımlanamayacağını gösteriyor. Mesele 8 yıl önce kur sıçraması diye başladı. Sonrasında bilim dışı tercih ve kararlarla derinleşti. Şimdi hayat pahalılığı üzerinden haneleri, sanayisizleşme üzerinden ülkenin geleceğini rehin alan bir ekonomik tufanın içindeyiz..

Karşımızda çok katmanlı bir toplumsal kırılganlık yapısı var. Gündelik hayatta üç katmanda bu kırılganlığın derinleştiği süreçleri yaşıyoruz, gözlüyoruz.

İlki, kaygının yaygınlaşması, bireylerin bilişsel kapasitesini etkiliyor. Sürekli stres altında olan bireyler daha kısa vadeli düşünüyor, riskten kaçınıyor, karmaşık kararlar almakta zorlanıyor. Bu durum da toplumun genelinde reaktif davranışların artmasına neden oluyor. Toplumsal yaşam “tepki veren sistem” haline geldikçe de sosyal uyum zayıflıyor. Nitekim kutuplaşmanın giderek bir siyasal veya kültürel pozisyondan duygusal pozisyona dönüşmesinin sebebi de bu süreç.

İkincisi, ekonomik durum ile psikolojik durum arasındaki güçlü bağ, krizlerin etkisini katlıyor. Ekonomik bir şok, yalnızca gelir kaybı yaratmıyor. Aynı zamanda tüm kurumlara, kurallara ve daha önemlisi geleceğe güven kaybını tetikliyor. Stres artıyor, beklentiler kötüleşiyor, davranışlar daralmaya başlıyor. Giderek krizin etkisinin doğrusal değil, çarpan etkili olmasına neden oluyor.

Üçüncüsü, geleceğe dair belirsizlik arttıkça, bireylerin zaman ufku daralıyor. Bu durum tasarruf ve yatırım motivasyonunu azaltıyor, eğitim ve kariyer planlarını zayıflatıyor, uzun vadeli projelerin, hedeflerin ertelenmesine neden oluyor.

Sonuç olarak toplum, kısa vadeli çözümlerle ayakta kalmaya çalışan bir yapıya dönüşmüş durumda. Artık Türkiye’de risk, yalnızca ekonomik kırılganlık değil yüksek kaygı altında yürüyen bir toplumsal ve gündelik yaşam pratiğine sıkışmış olmamız.

Bu süreçlerin sonunda örneğin göç, evlenme, çocuk sahibi olma, boşanma, eğitim gibi doğal demografik değişim süreçlerinde değişim hızının çok daha hızlı olmasına neden oluyor. Nitekim demografik istatistikler de demografik değişimlerdeki olağanüstü hızı gösteriyor.

toplumsal güven

Kaygıyı yönetmek güveni inşa etmek

Bu tablo ve risk karşısında olmamız nedeniyle siyasetin temel görevi, yalnızca ekonomik sorunları çözmek değil artık. Aynı zamanda siyasetin görevi toplumun yaşadığı kaygıyı ve toplumsal psikolojiyi yönetilebilir hale getirmek.

Bugün Türkiye’nin temel sorunu yalnızca ekonomik değil kuralsızlık ve öngörülemezlik de. Bu nedenle siyasal strateji önceliği ya da kısa vadeli ilk hedefi ekonominin yapısal sorunlarını çözmekten, refah artışından da önce güven üretmeye odaklanmak olmalıdır.

Kaygılı toplumlarda sert ve nara atmaya dayalı dil tek başına güven üretmiyor. Aksine ürküntü ve geri çekilme yaratma potansiyeli de yüksek. Bir bakıma toplumsal çığ tehlikesi olan ortamda nara atmak çözümü değil çığ tehlikesini artırıyor da olabilir. Bu nedenle siyasetin tonu panik değil, güven vermelidir.

Bugünün Türkiye’sinde siyaset yalnızca seçim kazanmak meselesi değil. Aynı zamanda toplumun içinde bulunduğu kaygı halini de yönetme meselesidir.

Belki de muhalif siyasetin temel cümlesi çok basit olmalı. “Bu ülkede kimse hayatını tek başına ve yalnızca hayatta kalabilmek boğuşmasıyla sürdürmek zorunda kalmayacak.” Bu sade iddia belki de yeni bir sosyal mutabakatın, ortak gelecek hikayesinin de başlangıç cümlesi olabilir.

Bu toplumun ihtiyacı daha fazla korku değil, geleceğe, ortak kadere güven duygusu. Siyasetin görevi de bu duyguyu güçlendirmek. Siyasetin görevi, bu geleceğin mümkün olduğuna toplumu yeniden inandırmaktır da.

Okul cinayetleri politiktir çözümü de Yavuz Saltık+04/05/2026

Türkiye 14-15 Nisan tarihlerinde arka arkaya iki okul faciasıyla sarsıldı. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir lisenin eski öğrencisi okula pompalı tüfekle girdi, 16 kişiyi yaraladı, ardından hayatına son verdi. Henüz o acı dinmemişken, Kahramanmaraş’ta 14 yaşındaki bir çocuk sırt çantasına koyduğu beş silahla okuluna gitti ve iki sınıfı taradı. Sekizi öğrenci, biri öğretmen 10 kişi hayatını kaybetti.

Toplum şoke oldu. Haklı olarak. Ama şok politikaya dönüşmezse geçer gider. Taziyeler biter, soruşturmalar sürüncemede kalır ve bir sonraki saldırıda yeniden başlarız. Bu döngünün kırılması gerekiyor.

“MÜNFERIT” ARTIK YETMİYOR

Her seferinde aynı kelimeyi duyuyoruz: Münferit. Bireysel vaka. Terörle bağlantısı yok. Soruşturma başlatıldı.

Peki birbirini günler içinde izleyen, farklı illerde, farklı faillerce gerçekleşen saldırılar hâlâ münferit midir; yoksa bu olaylar bir sistemin ürettiği semptomlar mıdır? Bu ayrımı yapmadan konuyu münferitliğe bağlamak, yangını söndürmek yerine dumanı dağıtmaya çalışmaktır.

BU ÇOCUKLAR NEDEN BU KADAR ÖFKELI?

Bu soruyu failleri aklamak için değil, gerçek çözüme giden yolun kapısını aralamak için soruyorum.

Şiddet olaylarına bakıldığında karşımıza çıkan ilk gerçek şudur: Bu olayların büyük çoğunluğu ergenlik çağında yaşanıyor. Bu tesadüf değil; ancak ergenliği tek başına bir risk faktörü olarak görmek yanıltıcı olur. Nörobilim alanında ergenlik araştırmalarının önde gelen isimlerinden Temple Üniversitesi’nden psikolog Laurence Steinberg ve Cornell Üniversitesi’nden nörobilimci B.J. Casey’nin çalışmaları, bu dönemin beyin gelişimindeki yapısal bir dengesizlikle şekillendiğini ortaya koyuyor: Duygu ve ödül işlemeyle ilgili beyin bölgeleri hız kazanırken, dürtü denetiminden ve mantıksal kararlardan sorumlu prefrontal korteks henüz olgunlaşmamıştır. Steinberg bu durumu, güçlü bir motoru fren sistemi yerli yerine oturmadan çalıştırmaya benzetir.

Ancak bu biyolojik gerçeklik tek başına şiddeti açıklamaz. Aynı araştırmalar şunu da vurguluyor: söz konusu nörogelişimsel özellik, yoksulluk, dışlanma ve şiddete maruz kalma gibi toplumsal risk faktörleriyle bir araya geldiğinde çok daha yıkıcı bir potansiyele dönüşüyor. Ergenlik bir kader değil; onu patlayıcı hâle getiren zemin, toplumsal ihmaldir.

Sosyal dışlanmanın şiddetle ilişkisini inceleyen çok sayıda çalışma, kronik reddedilmenin-akran zorbalığı, sosyal izolasyon, karşılıksız sevgi-okul saldırılarını gerçekleştiren ergenlerde ortak bir zemin oluşturduğunu gösteriyor. ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’nin (NIH) geniş ölçekli gençlik şiddeti raporları ise düşük sosyoekonomik düzey ve yoksulluğun ergenlik çağında şiddet için orta düzeyde ama tutarlı risk faktörleri olduğunu belgeliyor.

Cinsiyet meselesine de burada değinmek gerekiyor. Erkek çocuğa iletilen ‘sert ol, ağlama, güçlü dur’ mesajı, duygularını sağlıklı biçimde ifade edecek araçları elinden alır. Duygularını ifade etmeyi öğrenememiş bir çocuk, o birikimi eninde sonunda başka bir yolla dışarı çıkarır. Çoğu zaman öfkeyle, bazen şiddetle.

Peki bu enerji neden sağlıklı kanallara akamıyor? Çünkü o kanallar tıkalı. Gençler etrafa bakıyor ve şunu görüyor: Torpil kazanıyor, liyakat kaybediyor. Sahte diplomalarla elde edilmiş unvanlar, siyasi kayırmacılık. Çalışmak artık geleceği garanti etmiyor. Bu tablo bir gencin sisteme olan inancını kemiriyor.

İnancını yitiren gencin kurallara bağlılığı da zayıflıyor.

KANTİNDEKİ YARIM TOST

Okulun kantininde, margarinle yağlanmış bayat ekmeğe basılmış yarım tostu veresiye yazdıran çocuğu düşünün. O çocuk her sabah okula geliyor, aç geliyor ve utanarak defteri uzatıyor. O defterde biriken sadece borç değil; damgalanma hissi, aşağılanma korkusu, ‘ben burada istenmiyor muyum?’ duygusu.

O çocuğa sesleniyorum: Senden özür dilerim. Bu senin suçun değil. Bu, seni bu hâlde okula göndermek zorunda kalan sistemin suçudur.

Aç bir çocuk öğrenemez. Öğrenemeyen çocuk sisteme dahil olamaz. Dahil olamayan çocuk yabancılaşır. Ve yabancılaşan çocuk; öfkesini, umutsuzluğunu eninde sonunda bir yere boşaltır.

Bu süreç çoğu zaman zincirleme ilerler: ekonomik yoksulluk, psikolojik stres, aile içi çatışma, çocuk ve ergenlerde davranış sorunları ve ardından okul ortamında şiddet. Bu nedenle şiddeti yalnızca okul içinde görülen bir problem olarak değerlendirmek yeterli değildir.

EKRANLAR VE OYUNLAR DA BİR ŞEYLER ÖĞRETİYOR

Suç, mafya ve silah odaklı diziler bir örümcek ağı gibi neredeyse tüm televizyon kanallarını sarmış, her akşam prime time’da yayınlanıyor. Bu yapımlar şiddeti çözüm yöntemi olarak adeta açıkça dayatıyor.

Kanlı intikam sahneleri, güç göstergesi olarak sunulan silah, romantize edilen mafya kültürü; bunlar milyonlarca çocuğun zihnine yıllarca, her gece işleniyor.

Buna bir de şiddet içerikli bilgisayar oyunlarını ekleyin. Saatlerce süren bu deneyimler; çocuğun dış dünyayla kurduğu bağı zayıflatıyor, empatiyi köreltiyor, şiddeti olağanlaştırıyor. Akran zorbalığı ve fiziksel şiddet de artık sosyal medya aracılığıyla normalleşiyor. Dövüş videoları paylaşılıyor, izleniyor, alkışlanıyor. ABD’de yaşanan okul saldırılarını uzaktan izlerken ‘bu bizde olmaz’ diyorduk. Olmazdı, ama oldu.

O ÇIĞLIĞI KİM DUYACAK?

Siverek’teki saldırgan, saldırıdan günler önce okulun sosyal medya hesabına ‘Hazır olun, bu okulda birkaç gün sonra saldırı olacak’ yazmıştı. Bu bir çığlıktı. Kimse duymadı.

Oysa o çığlığı duyacak insanlar var: psikolojik danışmanlar, PDR uzmanları... Bu meslek grubu tam da bunun için yetiştirilmişti. Bir çocuğun içe kapanışını, öfkesini, yalnızlığını, kırılganlığını fark etmek için.

Silah çocuğun eline geçmeden önce o sinyali okumak için.

Ama bugün atama bekleyen yüzlerce PDR uzmanı evde oturuyor. Okullarda ise o kadrolar boş. Bir uzman beş yüz öğrenciye bakıyor ve zamanının büyük bölümünü idari işlerle geçiriyor. Bu, bürokratik bir zafiyet değil; doğrudan bir güvenlik açığıdır.

Aynı şekilde, okul sosyal hizmeti büyük bir önem taşımaktadır. Okullar sadece eğitim verilen yerler değil, aynı zamanda çocukların risklerinin erken fark edilebildiği, koruyucu ve önleyici müdahalelerin yapılabildiği kritik alanlardır. Bu süreçte sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, psikolojik danışmanlar, çocuk gelişimciler, psikiyatristler ve yerel yönetim birimleri birlikte çalışmak zorundadır.

GÜVENLİK KAMERASI ÖFKEYİ DURDURAMAZ

Saldırıların ardından gelen ilk öneri her zaman aynıdır: daha fazla kamera, daha sıkı kapı denetimi, okullara güvenlik personeli. Bu önlemlerin sınırlı bir değeri vardır; ama bunları çözümün merkezine koymak büyük bir yanılgıdır.

ABD, okul güvenliğine dünyanın en fazla kaynağını ayıran ülkelerden biridir. Metal dedektörler, silahlı güvenlik görevlileri, aktif atıcı tatbikatları; sonuç ortada: saldırılar azalmadı. Dahası araştırmalar, güvenlik odaklı bu dönüşümün okul iklimini olumsuz etkilediğini, öğrencilerde kronik stres ve yabancılaşma yarattığını ortaya koyuyor.

Okullar; denetim ve kontrol alanına değil, güven ve aidiyete dayalı bir ortama ihtiyaç duyuyor. Gerçek güvenlik; bir çocuğun okulda tanındığını, dinlendiğini ve değer gördüğünü hissetmesidir. Özetle: Merkezinde güvenlik olan değil, içinde güvenlik de olan bir çözüm modeline geçilmelidir.

DÜNYA BİLİYOR, BİZ NEDEN BİLMİYORUZ?

Finlandiya, Japonya, Kanada, Almanya, İsveç, Singapur. Bu ülkelerin eğitim sistemleri tesadüfen başarılı değil. Hepsinin ortak paydası şu: öğrenciyi bir sınav nesnesi değil, gelişen bir birey olarak gören anlayış. Öğretmene toplumsal itibar veren yapı. Psikolojik desteği sistemin zorunlu bir parçası olarak sunan örgütlenme. Müfredatı siyasete değil bilime dayandıran anlayış.

Türkiye’nin bu modelleri birebir kopyalaması gerekmez. Ama özgür düşünmeyi, eleştirel aklı, özgüveni ve vicdanı merkeze almayı kendi kültürel ve sosyal gerçeklikleriyle harmanlayan özgün bir model kurmak hem mümkün hem de zorunludur.

Bunun için önce dürüst bir itiraf gerekiyor: Son çeyrek yüzyılda Türkiye’de uygulanan eğitim politikaları bu ilkelerden giderek uzaklaştı. ‘Maarif modeli’ adı altında sunulan düzenlemeler, bilimden değil ideolojiden beslendi. Ortaya çıkan şey bir eğitim çarpıklığından başka bir şey olamadı.

YAPILABİLİR OLAN VAR VE KANITI DA VAR

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hayata geçirdiği Yuvamız İstanbul, Halk Süt ve okul yemeği projeleri, doğru sosyal politikanın gerçek sonuçlar ürettiğini gözler önüne seriyor. Bu programlar sadece sosyal yardım değil; bir çocuğa ‘sen burada görülüyorsun, değer taşıyorsun’ mesajı veren politika araçlarıdır.

Uluslararası araştırmalar açıkça ortaya koyuyor: Erken yaşta sunulan nitelikli destek, yetişkinlikte şiddet ve suç eğilimini anlamlı ölçüde düşürüyor. İstanbul’da işe yarayan Siverek’te de işe yarar. Kahramanmaraş’ta da. Türkiye’nin her köşesinde de. Bu uygulamaların ulusal ölçeğe taşınması için gereken ne vizyon eksikliği ne teknik kapasite. Gereken siyasi iradedir.

HÜKÜMETE SOMUT ÖNERİLER

Yapılması gerekenler bellidir:

Her çocuk devlet okulunda ücretsiz, sıcak ve doyurucu en az bir öğün yemek yiyebilmelidir. Kantinde veresiye defteri tutan çocuk kalmamalıdır.

Her okulda yeterli sayıda PDR uzmanı aktif olarak görev yapmalıdır. Evde atama bekleyen uzmanlar derhal okullara kazandırılmalı; bu uzmanlar idari işlerden değil çocuklardan sorumlu olmalıdır.

Okullarda güvenlik ihtiyacı gerçektir; ancak bu ihtiyaç, okulları katı bir denetim alanına dönüştürerek karşılanamaz. Görevlendirilecek personelin çocuk gelişimi ve pedagoji konusunda yeterli bir formasyon almış olması zorunludur.

Eğitim sistemi, siyasi müdahaleden bağımsız ve bilim temelli olarak yeniden kurulmalıdır. Öğretmenin mesleki saygınlığı yeniden inşa edilmeli, öğrenci eleştirel düşünen bir birey olarak yetiştirilmelidir.

Ruhsatlı silahların hane içinde güvenli muhafazasına ilişkin standartlar güçlendirilmelidir. Bir babanın kasasındaki silah 14 yaşındaki çocuğun eline geçiyorsa denetim mekanizmaları çökmüş demektir.

Şiddet içerikli yayın ve oyunlara yönelik denetim standartları güçlendirilmeli, medya okuryazarlığı gerçek anlamda okul müfredatına taşınmalıdır.

Furkan. Belinay. Zeynep. Şuranur. Kerem. Adnan. Yusuf. Bayram Nabi.

Kahramanmaraş’ta o öğle saatinde sınıflarında hayatını kaybeden çocukların isimleri bunlar.

SON SÖZ

Toplumsal dayanışma yalnızca mum yakmak değildir. Asıl dayanışma; o mumu yakmadan önce, o çocukların büyüdüğü mahallelere eşit kaynak aktarmak, okullarına nitelikli öğretmen göndermek, karınlarını doyurmak ve onları gerçekten dinlemektir.

Bu isimlerin her yıl büyüyen bir listeye dönüşmemesi için gereken tek şey siyasi iradedir. Araçlar elimizde. Bilgi elimizde. Model elimizde. Eğitime yatırım politik bir tercihtir. Ve bu tercihi doğru yapmak, bir lütuf değil; devletin çocuklarına olan borcudur.

 

Şiddeti nerede aramalı? Hakan Temiztürk+01/05/2026

Şanlıurfa’daki okul saldırısının büyük bir endişeye sebep olduğu bir ortamda Kahramanmaraş’taki katliam endişenin ötesine geçti ve yaygın bir korkuya sebep oldu. Çocuk yaştaki bir öğrencinin hem arkadaşlarını hem de öğretmenini öldürmesi, akıl alır gibi değildi. Kimilerine göre bu toprakların görmediği dehşetengiz bir olaydı. Kimilerine göre ise şimdiye kadar görülmemiş olsa da işaretlerine, izlerine, belirtilerine rastlanan mukadder bir durumdu. Bir grup medya gözlemcisi açısından ise sürpriz değildi, ilk vaka da sayılmamalıydı.

Televizyon haber bültenlerinin, sosyal medyanın, farklı internet ortamlarının sürekli yay/ınla/dığı şiddet vakalarının benzerinden başka bir şey değildi aslında Kahramanmaraş vakası… Her gün rastlananın daha fazla ölümlüsü idi; ‘katil’ de bir çocuktu. Fark bu kadardı. Fark az sayılmazdı ama bu tür olayların benzerlerini sürekli ‘izleyenler’ için son vakalar bir bakıma beklenendi. Karısını, çocuklarını, komşusunu, işçisini, patronunu, annesini babasını kardeşini vahşice katledenlerin bulunduğunu, üstelik bunların sayısının giderek arttığını kimse reddedemez. Dolayısıyla “Bunlar bizde olmaz/dı!” demek, kendini avutmak olur. Türkiye’de de oluyor ve giderek artarak/yayılarak oluyor!

TRT BUNU YAPARSA…

Haber bültenlerindeki kan dondurucu haberlerden yeterince etkilenmemiş görünen ilgili, yetkili, sorumlu, uzman, yönetici, medya mensubu, yapımcısı, yönetmeni ve oyuncusuyla dizi ekibi pozisyonundakilerin son olaylardan sonra nedamet belirtisi göstermesi iyi… Ama anlamlı değil! Çünkü yıllardır kör göze parmak misali ortada olan bir durumu görmezden gelmesi, dahası yanlışta ısrar etmesi timsah gözyaşından başka bir anlam taşımaz. Ekilen tohumlar ‘meyve’sini veriyor, yanlışlar semeresini gösteriyor. Üstelik son ana kadar da ‘rating belası’na kurban edildi bütün doğrular, bütün uyarılar… Türkiye’nin ‘birinci kanalı’ TRT’de bile her bölümünde mutlaka onlarca silahlı mahallelinin karşı mahallenin silahlı ‘filinta’larına kurşun yağdıracakmış gibi gösterilmesi, silahlıların kahraman olarak takdim edilmesi, dizinin başından beri ‘ar, namus, haya’ya zıt konular etrafında gerilimin sürdürülmesi başlı başına bir rezalet iken ve bundan utanç duymak gerekirken TRT’nin genel müdüründen yönetim kuruluna, yöneticisinden dizinin ‘mutlaka’ çok ‘hassas’ ekibine kadar herkes ratinglerin gölgesinde keyif çattı.

Önce dizilerde başlayıp sonradan internet ortamlarına ve ardından sosyal medyaya sirayet eden şiddet, hiç şüphesiz ki bu örnekte olduğu gibi göz göre göre tehlikeye dönüştü. 1990’lı yıllarda haber bültenlerinde ve ‘sıcağı sıcağına’ tarzı programlarda ilk örnekleri aktarılan taciz, tecavüz, saldırı, şiddet içerikleri kısa süre içerisinde suç ve suçluyu adeta normalleştirmeye, bir süre sonra onlardan kahraman çıkarmaya kadar gitti. Bu, hâlâ bir sorun olarak ortada duruyor: Televizyonlar taciz, saldırı, yaralama, öldürme vakalarını caydırıcı, kınayıcı, nefret uyandırıcı şekilde vermek yerine canlandırma, detaylı anlatma, cezasız kaldığı algısını yayma gibi ‘teknik’ler kullanarak vermeyi sürdürüyor… (Kahramanmaraş katliamını Türkiye’nin en saygın gazetelerinden biri “Kalemini kırdı silaha sarıldı” diye verdi; ‘kalemi kırma’nın nerede hangi anlamda kullanıldığını ihmal ederek!)

ÖNCE HABERLER, SONRA DİZİLER

Haberlerdeki sıkıntılar artarak kanaldan kanala yayılırken şiddet bayrağını diziler devraldı! 2000’lerin başlarında en vahşisinden şiddet, en acımasızından mafya saldırıları, en iğrencinden çarpık, sapkın, sapık ilişkiler diziler yoluyla topluma boca edildi. İzleyenlerin yaşı, aidiyeti, demografik nitelikleri dikkate alınmadan; tedbirsizce, sansürsüzce! ‘Sakıncalı’ haber, konuşma ve mesajlara karşı gösterilen hassasiyet, dizilerle yayılan tehlikeden esirgendi. Sigara ve alkol görüntüleri buzlanırken silahlar cezbedici ve hak edeni cezalandırıcı çok faydalı/gerekli şeyler olarak sunuldu.

Büyük ilgi gören, yüksek rating alan, dünyanın dört bir yanına pazarlanan Türk dizileri, kısa sürede birer eğlence aracı olmaktan çıka/rıla/rak; toplumsal rollerin, kimliklerin ve tarih algısının yeniden üretildiği güçlü/etkili propaganda malzemelerine dönüştüler. Özellikle başlarda Kurtlar Vadisi, Diriliş Ertuğrul gibi yapımlar, sonra bunların devamı şeklinde çekilenler ve bunlara ek olarak sapık/sapkın ilişkileri içeren teknik açıdan çok kaliteli yapımlar, taciz, şiddet, cinsellik ve çarpık ilişki sahnelerinin yoğun kullanımıyla dikkat çektiler. Bu dizilerdeki şiddetin sunumu, yalnızca dramatik gerilimi artırmakla kalmadı; aynı zamanda özellikle genç ve çocuk izleyicinin şiddeti algılama ve anlamlandırma biçimini de etkiledi. Şiddetin çoğu zaman ‘meşrulaştırılmış’ bir araç olarak sunulması, Kurtlar Vadisi’nde devlet, millet ya da ‘yüksek çıkarlar’ adına şiddet uygulanması, kahramanlıkla iç içe geçirilir oldu. Ana karakterlerin gerçekleştirdiği infazlar, işkenceler ya da yasa dışı eylemler, çoğu zaman etik bir sorgulamadan geçirilmeden ‘gereklilik’ olarak sunuldu. Bu durum, izleyicide şiddetin belirli koşullar altında kabul edilebilir olduğu yönünde bir algı oluşturdu.

Benzer şekilde, Diriliş Ertuğrul ve diğer tarih temalı dizilerde şiddet, çoğunlukla ‘kutsal bir mücadele’ çerçevesinde ele alındı. Savaş sahneleri, düşmanın acımasızlığına karşı haklı bir direniş olarak kurgulandı. Ancak bu anlatı, çoğu zaman tek boyutlu bir iyi-kötü ayrımına dayanmış olduğu için izleyicide daha keskin ve kutuplaştırıcı bir dünya görüşü oluşturdu.

Şiddetin estetikleştirilmesi de gözlerden kaçırılan ayrı bir sorun oldu bu dizilerde. Kullanılan sinematografi, müzik ve kurgu teknikleri, şiddet sahnelerini etkileyici ve hatta zaman zaman ‘çekici’ hale getirdi. Özellikle yavaş çekim sahneler, dramatik müzikler ve kahramanlık vurgusu, şiddeti bir gösteri unsuruna dönüştürdü. Bu durum, şiddetin gerçek hayattaki yıkıcı ve travmatik etkilerini arka plana iterken kahramanlıkları öne çıkardı.

KEFERENİN KAFASINI UÇURMAK İYİ DE…

Bu tür yapımların çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu geniş izleyici kitlelerine ulaşması, bugün sonuçlarını görmeye başladığımız tablonun oluşumuna zemin hazırladı. ‘Çakır’ tipinin birçok genç için idol olması, ‘Ertuğrul’un ‘kâfir’in kafasını bir vuruşta uçurması, yalınkılıç bir ‘akıncı’nın her bir bölümde onlarca düşmanın hakkından tek başına gelmesi, elinde oyuncak kılıçlarıyla ve sırtında Osmanlı kıyafetiyle ekran başındaki çocukların ve gençlerin gururunu okşadı; anne babalar onlara ‘kahraman ecdadın’ fetihlerini izlettiği için mutlu oldular. Tabii bu gurur duyulası sahnelerin çıktısının kısa vadede ‘mutluluk’ ama uzun vadede ‘şiddet’ olacağı, böyle bir ortamda akla gelmemeliydi!

Kanal sahipleri, yöneticileri, yapımcılar ve onların destekçisi siyasetçiler, mutluluktan ve gururdan pay çıkardılar kendilerine; Türk dizi sektörünün geldiği aşamayı her fırsatta dile getirdiler! Ama o gurur tablosunun ‘şiddetin kültürel yeniden üretimi’ni beraberinde getirdiğini görmezden geldiler. Cephelerde, otağlarda, saraylarda, haremlerde olan bitenin çocuklar ve gençler için ‘zihin şekillendiriciler’ olacağını hesaba katmadılar. O hesap yapılmadığı (dahası gereksiz görüldüğü) için bugünün kamu-özel kanallarında en acımasız şiddet, en çarpık ilişkiler, en rezil kuşak programları ‘kötülük’ üretmeye devam ediyor.

Hesap ratingler için, dizilerin pazarlanmasıyla gelecek milyon dolarlar için yapıldı hep… Hele kanal kendilerininse ya da kendilerinin müdahalesine açıksa veya bu yapımlarla rakip kanalları ezip geçmek imkânı varsa başka bir şeyi hesaba katmaya gerek yoktu/r! Yıllardır dizilerin çok izlendiğiyle övünen bir kanalın o dizilerinin neyi yaydığını, hangi konulara yer verdiğini, kimi nasıl yücelttiğini görenler, şimdi yakınılan tehlikeyi de görenlerdi/r.

Kahramanmaraş vakası için gözyaşı dökelim, gençliğin sosyal medya bağımlısı ve şiddete meyyal olduğundan yakınalım ama o ortamı oluşturan, o ortama hizmet eden ve bununla gururlanan kişi, kanal, yapım şirketi, kamu-özel kurumları da hesaba çekelim! Herkes ne yaptığına, neyi yapmadığına, hangi kötülüğü yücelttiğine baksın.

Kim yaparsa yapsın, kim destek olursa olsun, kim önünü açarsa açsın şiddetin kendisinin bizatihi kötü olduğunu, kötü sonuçlar doğurduğunu/doğuracağını, kötü sonuçların herkes için ihtimal dahilinde olduğunu kabul etmek lazım.

*Prof. Dr. Hakan Temiztürk, Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi.

30 Nisan 2026 Perşembe

Silah bırakma ve fesih süreçlerinin görünmeyen boyutları Adnan Boynukara+30/04/2026

PKK gibi uzun süreli, ideolojik karakter taşıyan silahlı yapıların silah bırakması ya da kendini feshetmesi, çoğu zaman teknik bir “karar” meselesi olarak ele alınır. Oysa bu tür süreçler, örgütsel bir dönüşüm olduğu kadar derin psikolojik ve zihinsel kırılmaları içeren, dil ve üsluba da yansıyan çok katmanlı bir değişim anlamına gelir.

Sürecin önündeki zorlukları anlamak için yüzeydeki siyasi tartışmaların ötesine geçmek gerekir. Bu çerçevede iki temel eksen öne çıkar, kullanılan dil ve örgütçü düşünme biçimi.

PKK örneği, dünya deneyimleriyle benzerlik taşımakla birlikte, bulunduğu coğrafya, kültürel kodlar, toplumsal yapı, izlediği strateji, örgütün tahmin edilemeyen katı hali vb. özelliklerinden kaynaklanan karakteri nedeniyle büyük farklılıklar da taşır. Silah bırakma veya fesih kararları çoğunlukla siyasi irade, güvenlik dengeleri ya da müzakere başlıkları üzerinden tartışılır. Ancak bu kararların mümkün hale gelmesini sağlayan asıl zemin, bahsettiğimiz karakteristik özellikler nedeniyle, daha derinde işleyen iki alanda; örgütün kullandığı dil ve örgütçü düşünme biçiminde şekillenir.

Kullanılan dil, aktörlerin hareket alanını çizerken, örgütçü zihniyet bu alanın nasıl algılanacağını ve sınırlarının nasıl yorumlanacağını belirler. Bu iki eksen birlikte işlediğinde süreç ya ilerler ya da görünürde ilerliyor gibi görünse de fiilen tıkanır. Bu tür süreçleri yalnızca güvenlik, siyaset ya da müzakere teknikleri üzerinden okumak, meselenin en zor kısmını görünmez kılar. Çünkü asıl kırılma, kararın kendisinde değil, o kararı mümkün kılan zihinsel ve söylemsel zeminde yaşanır.

DİLİN KURUCU GÜCÜ, SINIRLARI VE YÜKÜ

Dil meselesi çoğu zaman tali bir unsur gibi görülse de bu tür süreçlerin en belirleyici alanlarından biridir. Örgütsel faaliyetler ortamında üretilen dil, olayları tarif ettiği gibi tarafları tanımlar, kişilere rol dağıtır, pozisyonları sabitler ve hareket alanını sınırlar. Bu tür durumlarda, “direniş”, “ihanet”, “işbirlikçilik”, “kontra”, “imha”, “teslimiyet” ya da “zafer” gibi kavramlar basit tanımlamalar değildir. Her biri güçlü normatif yükler taşır ve bu yükler, aktörlerin neyi yapıp neyi yapamayacağını, şahısların nasıl tanımlanacağını belirler. Oldukça sert bir özelliği olan bu dil içinde silah bırakma, bir dönüşüm olarak değil, “geri çekilme” ya da “kaybetme” olarak kodlanır.

Dil sadece gerçeği ifade etmez, hangi gerçeğin kabul edilebilir olduğunu da tayin eder. Bu nedenle çözüm süreçlerinde asıl ihtiyaç, yeni bir söz dağarcığı üretmekten ziyade, mevcut kavramların taşıdığı anlam yükünü dönüştürebilmektir. Aksi halde en doğru adımlar bile yanlış bir dilin içinde anlamını yitirir ya da tersine çevrilir. Bu dönüşüm, örneğin silah bırakmayı “yenilgi” değil “yeni bir siyasal evreye geçiş”, “tasfiye” değil “dönüşüm”, “teslimiyet” değil “sivil alana geçiş” olarak çerçeveleyebilen bir dil kurmayı gerektirir. Aksi halde kullanılan her kelime, atılan adımı zayıflatan bir karşı anlam üretir. Dolayısıyla dil ve üslup, bu tür süreçlerde sadece bir anlatım aracı değil, doğrudan sürecin kaderini belirleyen en kritik faktör haline gelir.

DİLİN MEŞRUİYET ARACINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ

Bir sürece karar verilmişse, o sürecin selameti için dilin de dönüşmesi beklenir. Eğer verilen karar içselleştirilmemişse bu, dile yansır. Yani kullanılan dil ile çözümü içselleştirme veya içselleştirmeme doğru orantılıdır. Mesela çözüm, silah bırakma, fesih gibi kararlar içselleştirilmemişse dil sertleşir. Bu da, alınan kararın neden olduğu boşluğu doldurmak için yapılır. Çünkü örgütçü düşünme biçimi kullanılan dili, meşruiyet mücadelesi alanına dönüştürür. Aslında geçmiş çözüm süreci ve o dönem yapılan açıklamalardaki dil hatırlanırsa bu konu net bir biçimde görülür. Dil, maksimalist talepler ile sert tanımlamalar arasında gidip gelmişti.

Aslında buradaki sorun yalnızca kullanılan kelimelerin farklılığı değil, bu kelimelerin ima ettiği hiyerarşi ve güç ilişkileridir. Dil, taraflar arasındaki ilişkinin biçimini kurar. Üstten konuşan, hüküm veren ya da sonuç ilan eden bir dil, karşı tarafı edilgen bir konuma itmeyi amaçlar. Bu da süreci teknik olarak ilerlese bile psikolojik olarak kilitler. Bu nedenle kalıcı bir çözüm, yalnızca içerikte değil, dilin tonunda da karşılıklılık üretebilmeyi gerektirir.

Söylemsel çerçevenin etkileri sadece politik düzeyde kalmaz, bireysel psikolojiyi de derinden etkiler. Uzun süre örgüt içinde yer almış bireyler için silah bırakma, aynı zamanda bir “kimlik çözülmesi” olarak okunur. Yıllar boyunca yapılan propagandanın oluşturduğu etkiyi yönetmek için örgütün yeni bir dil geliştirmesi gerekir. Olan bitenin “yenilgi” veya “kaybetme” olmadığı, “siyasal mücadeleye geçiş” olduğu, bu süreçte ancak kullanılan dile bağlı olarak içselleştirilir. Aksi durumda, süreci sabote etme eğilimi güçlenebilir. Bu da kolektif bir psikolojiye dönüşebilir. Doğru olan, 90’larda kullanılan örgüt dilinin içine “barış” kavramını ekleyerek bunu tekrarlamak değil, geleceğe ve siyasal mücadeleye atıf yapan yeni bir dil geliştirmektir.

ÖRGÜTÇÜ ZİHNİYETİN DOĞASI

Elbette bu tür süreçlerde ortaya çıkan sorunlarla ilgili olarak dil, tek başına açıklayıcı olmaz. İkinci ve daha derin eksen, örgütçü düşünme biçimidir. Örgütçülük, bir organizasyon modeli olduğu kadar, kapalı ve kendini yeniden üreten bir zihniyet kalıbıdır. Bu zihniyet, dünyayı keskin karşıtlıklar üzerinden okur. “Biz ve onlar”, “sadakat ve ihanet”, “itaat ve çözülme” gibi kavramlar belirleyicidir. Bu çerçevede birey, kendi başına bir özne olmaktan çıkar, işlevsel bir birime, yani “kadroya” indirgenir. Değer, düşünce üretmekten değil, verilen çizgiye uyum göstermekten türetilir. Bu durum zamanla eleştirel düşünceyi zayıflatır, farklı ihtimalleri değerlendirme kapasitesini yok eder ve gri alanları ortadan kaldırır.

Daha önemlisi, bu zihniyet kendi varlığını sürekli bir tehdit algısı üzerinden sürdürür. Esneklikten değil, katılıktan, sertlikten beslenir. Bu nedenle değişim, içeriden bir yenilenme olarak değil, dışarıdan bir çözülme ve zayıflama olarak okunur. Bu da dönüşüm ve çözüm süreçlerine yapısal bir direnç üretir. Bu direncin en kritik özelliği, çoğu zaman bilinçli bir tercih olmamasıdır. Bahsettiğimiz zihniyet, bireylerin kararlarından bağımsız işleyen bir refleksler bütünü haline gelir. Bu nedenle örgüt ortadan kalksa bile onu mümkün kılan düşünme biçimi kendiliğinden dağılmaz, yeni koşullara uyum sağlayarak varlığını sürdürür.

FESİH SÜRECİNDE ZİHİNSEL TIKANMA

Silah bırakma ve fesih süreçlerindeki en kritik tıkanma noktası, sürecin hâlâ bahsettiğimiz örgüt mantığıyla okunmasıdır. Tartışmalar çoğu zaman “Kim kazandı?”, “Kim kaybetti?” ya da “Hangi pozisyon korunacak?” sorularına sıkışır. Oysa fesih, doğası gereği bu soruların anlamsızlaştığı bir eşiktir. Çünkü fesih, pozisyonların korunmasını değil, ortadan kalkmasını ve yeni pozisyona uygun davranmayı gerektirir. Bu noktada ortaya çıkan direnç çoğu zaman ideolojik değildir, kimliğin dayandığı zeminin sarsılmasından kaynaklanır. Açıkça dile getirilmese de sürecin arka planında şu soru güçlü biçimde hissedilir: “Bu yapı yoksa biz neyiz?” Bu soru, yalnızca politik bir belirsizliği değil, kimliğin dayandığı zeminin çözülmesini ifade eder.

ETA’nın 2011’deki silah bırakma kararı sonrasında örgüt mensuplarıyla yapılan görüşmeler, tam olarak bu varoluşsal boşluğu anlatıyordu. Onlarca yıl kimliğini “mücadele” üzerinden tanımlamış kişilerin önemli kısmı, örgütün varlığına değil, kendi kimliklerinin dayandığı zeminin ortadan kalkmasına direndi. Yani, alınan fesih kararına rağmen zihinsel dönüşüm gerçekleşmemişti. Bu nedenle böylesi süreçlerde direnç, bir stratejik tercih değil, bir varlık refleksi haline geliyor. Bu durum, süreçlerin neden uzadığını ya da tıkandığını da açıklar.

Örgütçü zihniyetin en kritik özelliği, örgüt ortadan kalksa bile etkisini sürdürmesidir. Resmî yapının sona ermesi, bu zihinsel kalıpların otomatik olarak dağıldığı anlamına gelmez. Hiyerarşik refleksler, mutlak bağlılık beklentisi ve gayri resmî disiplin mekanizmaları sivil alana taşınabilir. Bu durum, görünürde şiddetin sona erdiği ama davranış kalıplarının değişmediği bir ara alan üretir. Sivil alanın gerektirdiği çoğulculuk, belirsizlikle başa çıkabilme ve farklılıklarla birlikte yaşama kapasitesi, örgütçü zihniyetle doğrudan çatışır. Dolayısıyla şiddetin sona ermesi tek başına yeterli değildir. Mesela, sağlıklı bir zihniyet değişimi olmadığı zaman, sembolik olarak silah yakarsın ama dağı ‘eşelemeye’ devam edersin. Kısacası, sivil alanın gerçekten sivilleşmesi, yani hiyerarşik gölgelerden arınması gerekir.

GERÇEK DÖNÜŞÜMÜN ŞARTLARI

Burada iki tehlikeye ayrıca dikkat çekmek gerekir. Örgüt dilinin ve kavram setinin olduğu gibi sivil alana taşınması, o alanı baskılar ve militarize eder. Öte yandan fesih sonrasında aynı organizasyonel hiyerarşi ve disiplinin sivil-siyasal alana taşınması, siyasal ve toplumsal faaliyetleri domine eder. Bu ikisi birlikte işlediğinde, elinde silah olmayan ama militarist paradigmayla düşünen bir yapı üretilir. Bu, büyük bir imkânın heba edilmesine neden olur.

Tüm bu nedenlerle bu süreçler, göründüğünden çok daha karmaşık dinamikler içerir. Bu süreçler yalnızca güvenlik ya da siyaset meselesi değildir. Başarı, büyük ölçüde dilin yeniden kurulmasına ve örgütçü düşünme biçiminin aşılmasına bağlıdır. Eğer bu iki alanda dönüşüm sağlanamazsa, örgüt ortadan kalksa bile onu var eden zihniyet ve söylem, farklı biçimlerde varlığını sürdürmeye devam eder. Bu da çatışmanın sona ermesi ile gerçek anlamda dönüşümün hayata geçmesi arasındaki farkı belirler. Kalıcı bir çözüm için, sadece silahların susması değil, aynı zamanda zihinlerin ve dilin de değişmesi gerekir.

Bu nedenle dil ve örgütçü zihniyet dönüşmedikçe, sorun da dönüşmez. Türkiye’nin şu an yaşadığı mesele tam da budur.

ADNAN BOYNUKARA

2009-2015 yılları arasında Adalet Bakanlığı’nda Yüksek Müşavir olarak görev yaptı. 25 ve 26. dönemlerde Adıyaman milletvekili olarak TBMM’de bulundu. Boynukara, Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olarak görev yapmaktadır.

27 Nisan 2026 Pazartesi

Mâverdî’nin unutulan Anayasası: Akid ve sınırlı iktidar Mustafa Yeneroğlu+26/04/2026

Bağdat’ta, 1058 yılının baharında, yaşlı bir âlim öleceğini hissederek oğlunu yanına çağırdı. Adı Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Mâverdî’ydi, akdâ’l-kudât, yani kadılar kadısı. Ömrü boyunca yazdığı eserleri; bir mezhebin en kapsamlı fıkıh eseri el-Hâvi’l-kebîr’i, siyaset düşüncesinin omurgasını kuracak el-Ahkâmü’s-sultâniyye’yi, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn’i, vezirlik kitabını ve yöneticilere nasihat kitabını kilitli bir sandıkta saklamıştı. Hiçbirini yayımlamamıştı.

Aktarıldığına göre oğluna: “Ben öldüğümde elimi tut. Avucum senin avucunda sıkıca kapanırsa, bu kitapların Allah indinde kabulü yoktur. Hepsini Dicle’ye at. Ellerim gevşek kalırsa bir kısmının olsun hayrı vardır. O zaman gün yüzüne çıkar.” diye vasiyet eder. Rivayete göre eller gevşek kalır ve sandık açılır.

Bu sahne, ömrünün sonunda kendi kalemini bile terazide tartan bir alimin siyasete bıraktığı derstir. İnsan ancak bir akdin içinde anlamlıdır ve akid bozulduğunda geride yalnızca gürültü kalır.

Mâverdî bu sözü kurulu ve işleyen bir düzende söylemiyordu. Bağdat fiilen çökmüştü. Yüz yılı aşkın süredir Abbâsî halifelerini gölgede tutan Büveyhî emîrleri son yıllarını yaşıyor, halife kendi sarayında serbest hareket edemiyordu.

Mâverdî ölmeden üç yıl önce, 1055’te Tuğrul Bey Selçuklu süvarileriyle Bağdat’a girmişti. Cuma hutbesi yeniden bir Sünnî iktidarın adıyla birleşti, halifenin adının yanına sultanın adı eklendi. Artık “halife” ile “sultan” aynı minberde anılıyor, ama iki ayrı iradeyi temsil ediyordu. Makam ile güç birbirinden ayrılmıştı. Mâverdî, bu ayrılığın ne anlama geldiğini tarif eden önemli isimlerden biridir.

974’te Basra’da doğmuş, taşrada kadılık yapmış, ardından Bağdat’ta dönemin Şâfiî fakihlerinin halkasında yetişmişti. Onu saraya taşıyan yalnızca ilmî saygınlığı değildi. Halife Kadir-Billâh 1017’de Kādirî Akidesi’ni ilan ederek Sünnî kimliği anayasalaştırmaya çalışmış, oğlu da babasının yolunu takip etmişti. Mâverdî her iki halifenin de elçiliğini yaptı. Kadılar kadısı unvanını ise ömrünün son demlerinde, uzun süre resmî görevlerden uzak durduktan sonra kabul etti. Bu yüzden onu, kendi çağının yangınının içinden yazan bir hukukçu olarak okumak gerekir.

TOPLUMSAL SÖZLEŞMENİN DOĞUŞU

Mâverdî’nin siyaset düşüncesindeki en büyük katkısı hilafetin kaynağını yeniden tanımlamasıdır. Onun zihninde halife ne Allah’ın yeryüzündeki gölgesi şeklinde kutsal bir figür ne de Peygamber’in nesebi üzerinden kendiliğinden meşrulaşan bir otoriteydi. Halife, ancak ehlü’l-hal ve’l-akd denilen seçkinlerin (ulemânın, önde gelen fakihlerin, askerî ve sivil temsil kapasitesi taşıyan kişilerin) yaptığı bir akid ile belirlenmiş bir yöneticiydi. Bu sözleşme akd-i imâmet, yani toplumla yöneticisi arasında karşılıklı yükümlülükler içeren, iki tarafa da söz hakkı veren şartlı bir akitti.

Thomas Hobbes Leviathan’ı 1651’de, John Locke Hükümet Üzerine İkinci İnceleme’yi 1689’da, Rousseau Toplum Sözleşmesi’ni 1762’de yazacaktı. Mâverdî, bu isimlerin en eskisi Hobbes’tan yaklaşık altı yüz yıl önce, farklı bir amaçla fakat aynı kavramsal titizlikle; yönetici yetkisinin kaynağının toplumun rızasına dayalı bir akid olduğunu, akdin şartları ihlal edildiğinde yöneticinin unvanını da kaybedeceğini yazmıştı.

Mâverdî imamda bulunması gereken şartları yedi başlıkta sıralar: kuşatıcı adalet, içtihada ehil bilgi, duyuların sağlamlığı, organların sağlamlığı, siyasî basîret, cesaret ve Kureyşîlik. Bunların biri bile kusurluysa akid de kusurlu doğar. İmamın sonradan bu şartlardan birini kaybetmesi durumunda; aklını ya da duyularını yitirdiğinde, fıskla alenen anıldığında, hukuku kendi eliyle çiğnediğinde azl de mümkündür. Bu, Sünnî siyasî aklın en derli toplu anayasal gelişmelerindedir. Yönetici; kutsal bir kaideden indirilip, sınırlı ve denetlenebilir bir makama oturtulmaktadır.

Ancak günümüzden bakınca asıl trajedi, bu fikrin kurumsallaştırılamamış olmasıdır. Mâverdî’den sonra Cüveynî’de, Gazzâlî’de, İbn Cemâa’da akdî cesaret zayıfladı. Mâverdî’nin çağdaşı Hanbelî fakîh Ebû Ya’lâ el-Ferrâ, benzer bir listeyi sıraladıktan sonra “kim kılıçla üstün gelirse halife olur” diyerek akdî şartları fiilî güç karşısında büyük ölçüde geriletti; yalnızca soy şartını bıraktı. Böylece akid yerini güce bıraktı. Yani Mâverdî’nin bıraktığı miras daha kendi kuşağında erozyona uğradı.

EMÎR DE HUKUKA TABİDİR

Mâverdî’nin düşüncesi somut olaylar karşısında da sınandı. 1037-38’de Büveyhî emîri Celâlüddevle, halife Kâim’den kendisine “melikü’l-mülûk” (şehinşah) lakabının verilmesini talep etti. Sarayda toplanan âlimlerin çoğunluğu mesele büyümesin diye lakabın verilebileceği kanaatindeydi. Mâverdî tek başına itiraz etti. Delili açıktı. “Mâlikü’l-mülk” Allah’ın sıfatıdır. Ne bir Müslüman yöneticiye verilebilir ne de Arap dili buna izin verir.

Emîr küstü, Mâverdî ise evine çekildi. Rivayete göre bir süre sonra Celâlüddevle âlimin evine bizzat geldi ve şu mealde bir cümle söyledi: “Herkes lakabı onayladı, yalnızca sen reddettin. Ama bende en ağırlıklı söz senin sözündür. Çünkü diğerleri benim makamımı büyütmek istedi, sen ise hukukumu korudun.” Bu bir yöneticinin, karşısındaki ilmin ve hukukun kendi gücünden daha sağlam bir zemine dayandığını geç de olsa kabul etmesidir. Emir de hukuka tabidir ve hukuk, yöneticiyi tanımadan önce yöneticinin kendi sınırını tanımasını bekler.

Bugün ise İslâm dünyasında yöneticilerin kendi lakaplarını şişirecek kültürel çevreyi üretmekte hiçbir eksiği yoktur. Tanrı adına hükmetmekten söz eden krallar, milletin iradesini tek kişide toplayan devlet başkanları, millî iradenin yegâne temsilcisi olarak konuşan liderler fazlasıyla mevcut. Eksik olan, bu dilin karşısında duracak Mâverdî gibi Ebu Hanife gibi fakihlerdir. Bu bir ilim eksikliği değil, daha ziyade bir nizam ve duruş eksikliğidir.

CEBRİN MEŞRULAŞTIRILMASI VE ÜMMETİN HAKKI

Mâverdî ideal olanı tarif eden bir kuramcı değildir yalnızca. Meşruiyeti tartışmalı bir iktidarı hukukun içine çekmenin yollarını da aramıştır. Bu bağlamda geliştirdiği kavram, “zorla elde edilen emirlik”tir.

Mâverdî böyle bir iktidarın hukukla sınırlandırılmasını önerir. Şartları ise: şer’î hükümleri uygulamak, şeriatın yürüyüşünü bozmamak, adaleti gözetmek, halife ile meşruiyetini paylaşmayı reddetmemek. Bunlar fiilî durumun meşrulaştırılması değil, cebri hukukun içinde tutma çabasıdır. Çünkü hukukun içinde tanımlanan iktidarın hatalarını yine hukuk terbiye edebilir; hukukun dışına düşen iktidar her zaman daha tehlikelidir.

Bu yüzden Mâverdî’yi “gaspı meşrulaştıran” bir düşünür olarak okumak eksik kalır. Az bilinen Teshîlü’n-nazar’da radikal bir cümlesi dikkati çeker: “Eğer yönetici bozulur, fakat toplum ahlâkını korursa ya o yönetici kendini düzeltecek ve tebaasının ahlâkî üstünlüğüne uyacak, ya da tebaası ondan yüz çevirip bir başkasına yönelerek onu reis tayin edecek ve onun destekçisi olacaktır. Böylece eski yönetici, yanlışıyla kendi iktidarını kendi eliyle yıkmış olur.” Bu, klasik Sünnî siyasal düşüncenin en cesur cümlelerinden biridir: bir ümmetin kendi yöneticisini barışçıl biçimde geri çekme ve yerine bir başkasını geçirme hakkını ima eder. Çağdaş dildeki karşılığı pasif direniş, ahlâkî mesafe, sivil itaatsizlik ve meşru muhalefettir.

Mâverdî’nin bu terazisi bugünün İslâm dünyasında işleyecek kültürel zemini henüz bulmuş değil. Yöneticinin meşruiyeti çoğu zaman kaba ölçülerle tartılır: ya koruduğu bir güç ya da en iyi ihtimalle sandıktan çıkardığı bir çoğunluk. O çoğunluğun hangi şartlarda elde edildiği, sandığın öncesinde ve sonrasında hukukun sınırlarında kalınıp kalınmadığı, meşruiyetin bir defa alınan onayla değil sürekli bir denetimle ayakta durduğu fikri bu kültüre neredeyse hiç yanaşmaz. Yöneticiye ahlâkî mesafe koymak ihanet sayılır, meşru muhalefet ötekileştirilir. Oysa bir toplumun yöneticisinden ahlâken üstün durabilmesi ve bu üstünlüğü siyasete çevirebilmesi onun en temel hakkıdır. Bu imkân yok edildiğinde kaybedilen yalnız muhalefet değil, akdin kendisidir.

ALTI ESAS VE SİYASETİN EDEBİ

Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn’de Mâverdî, bir toplumun ayakta durabilmesi için tabi olunan bir din (bir toplumun sadece sahiplendiği değil, gerçekten rehber edindiği ahlâkî-normatif çerçeve), etkili bir otorite, kapsayıcı adalet, umumî güvenlik, meşru geçim ve geniş bir gelecek tasavvuru şeklinde altı esası sıralar. Bu altı ilkenin birinin dahi eksilmesi hâlinde toplumsal çimentonun çatlamaya başlayacağını söyler.

Bugün İslâm dünyasının siyasî haritasına bu esaslarla bakıldığında manzara ağırdır. Din var fakat ahlâk zayıf, sultan var fakat adalet sözde kalmıştır. Beka sorununa eklemlenmiş güvenlik söylemi alabildiğince genişletilmiş, bireyin emniyet alanı ise alabildiğince daraltılmıştır. Refah söylemi yüksek fakat ailenin sofrası fakir, umut sloganı aşırı fakat genç bir kuşağın kendi geleceğini tasavvur kabiliyeti kırıktır.

Mâverdî’de edeb bir iç mesele değildir, bilakis toplumun kurumsal çimentosudur. Sözleşmeler edeple korunur, adalet edeple dağıtılır.

KUVVETLERİN ERKEN AYRIMI

Mâverdî, Kavânînü’l-vizâre’de vezirliği ikiye ayırır: vezâret-i tefvîz ve vezâret-i tenfîz. İlki, halifenin geniş yetkili temsilcisidir; atama yapabilir, ferman çıkarabilir, özerk karar alabilir. Fakat bu yetki bedelsiz değildir. Tefvîz veziri şer’î hükümleri bilmek, içtihada ehil olmak, kararlarını şeffaf biçimde almak zorundadır. İkinci vezir, tenfîz veziri ise halifenin kararlarını uygulayıcı ve ilan edicidir. Yetki kendine değil emri verene aittir.

Bu ayrımın altında çağdaş anayasa hukukunun en temel meselesi yatar. Aynı elde toplanmış yetki hukukun düşmanıdır. Elbette bu Mâverdî’ye günümüz anlamında bir kuvvetler ayrılığı tanımı atfetmek değildir, ancak çağdaş bir siyasî teorinin temel ayrımını karşılayacak kadar sağlam kurulduğunu not düşmemiz gerekir.

Onun teorisine göre, yönetim sadece vezirlerle yürümüyordu. Kadı yöneticinin uzantısı değil, onun karşısında durabilen bağımsız bir hukukî mekanizmadır. Davalı Emîr olsa bile kadının hükmü geçerlidir. Mazâlim divanı, devlet görevlilerinin halka yaptığı haksızlıkların yargılandığı ve bugünün idare mahkemelerinin uzak bir atası sayılabilecek niteliktedir. Muhtesib piyasa, tartı, çarşı ahlâkı ve umumî edebin denetçisidir. Mâverdî bu dört kurumu birbirinden ayırır. Her biri kendi alanında sorumlu, kendi alanında sınırlı ve kendi alanında denetlenebilir.

Montesquieu 1748’de Kanunların Ruhu’nu yazdığında, iktidarın üç kuvveti birbirinden ayırt edilmediği sürece despotizm üreteceğini ilan etmişti. Mâverdî sekiz asır önce Bağdat’ta bu ayrımın farklı bir versiyonunu kurmaya çalışmıştı.

KURUMSALLAŞAMAYAN SİYASAL AKIL

Mâverdî’yi okurken akılda beliren asıl çetin soru şudur: Bir medeniyet, Hobbes’tan altı asır önce akid teorisini, Montesquieu’den sekiz asır önce kuvvetler ayrımı modelini, İbn Haldûn’dan üç asır önce döngüsel bir devlet sosyolojisini (ki bu da Tesĥîl’de vardır) üretebilmişken, bu aklı neden kurumsal bir geleneğe dönüştüremedi?

Bu soruya farklı zaviyelerden gelen dört cevap öne çıkar. Faslı düşünür Muhammed Âbid el-Câbirî’ye göre Mâverdî’nin siyasî aklı, Eş’arî kelâmcıların Şiî imâmet iddialarına karşı verdikleri reddiyelerin fıkıh diline aktarılmış hâlidir; aktarım titizdi, fakat akdin her şartının esnekliği fiilî siyasetin iştahına bırakıldı. Ebû Ya’lâ’nın “kılıçla üstün gelen halife olur” formülü bu zaafın en açık tezahürü oldu.

Siyaset bilimci Ahmet T. Kuru buna paralel bir analiz yapar. 1017 Kādirî Akidesi’nin ilanı, Nizâmiye medreselerinin ulemâyı devletin bürokratik koluna dönüştürmesi ve Mâverdî’nin el-Ahkâm’ının bir dönem başvuru metni hâline gelmesiyle birlikte bir “ulemâ-devlet ittifakı” kurdu; bu ittifak filozofları ve tüccarları sahnenin dışına iterek uzun vadeli bir durgunluğa yol açtı, oysa Mâverdî’nin eleştirel-reformist Tesĥîl kanadı kütüphanede tozlu kaldı.

Cezâyirli düşünür Malik bin Nebi meseleyi içeriden alır. Bir medeniyet kurucu şartlarını yitirdiğinde onu ayakta tutan fikir aşınır; aşındıkça sömürülmeye müsait hâle gelir. İslâm medeniyetinin kurucu şartı, vahyin her kuşakta canlı bir rehber olarak kalabilmesiydi. Bu canlılık gevşediğinde vahyin yerini kutsallaştırılmış gelenek almaya başladı; miras kendi kaynağını aştı, vahiy ilham olmaktan çıktı.

 

Moritanyalı hukukçu Şankîtî bu kaymayı anayasal eksende tamamlar: klasik fıkhın bazı unsurları vahye değil çağın imparatorluk mantığına dayandığı hâlde nesiller boyunca “şeriat” olarak aktarıldı; modern İslâm dünyasındaki çoğu anayasal kriz vahiyden değil bu tortudan beslenmektedir.

Bu dört ismi birlikte düşündüğümüzde ortaya çıkan tablo şudur. Mâverdî, Sünnî siyasal aklın kurduğu akidlerden birini yazdı; fakat hiçbir akid tek tarafın gayretiyle ayakta kalmaz. Onu çiğneyen karşısında ayağa kalkacak ulemânın iradesi, onu her kuşağa yeniden yazdıracak bir itiraz kültürü gerekir. O irade kurumsallaşamadı. Kişiye sadakati ilkeye sadakatin üstünde tutan, akde sadakat yerine lakabı taçlandıran, kurumu kişinin karizmasıyla ayakta tutmaya çalışan siyasî kültür, bugün de aynı mirasın yeniden doğmasına direnmektedir.

REŞİT BİR NİZAMIN ÇAĞRISI

Bugün Mâverdî’yi okumak, Sünnî siyasal düşüncenin anayasal mirasını hatırlama çağrısıdır. Sözleşmeyle bağlı yönetim, şartlı halifelik, fiilî cebrin hukukla sınırlanması, kuvvetler ayrılığı, yöneticinin iç muhasebesi. Bunların hepsi 11. yüzyılın ortalarında Bağdat’ta bir hukukçunun masasında vardı.

Bin yıl sonra hâlâ bunları kurumsal bir gerçekliğe dönüştüremediysek, kusur kaynaklarda değil, siyasî cesaret geliştiremeyen bir kültürdedir.

Mâverdî bize tek bir cümle bırakmış olsaydı, belki de şöyle derdi: Sultan değişir, akid değişmez. Akdi yitirirseniz hiçbir şey sağ kalmaz.

26 Nisan 2026 Pazar

Müslümanların “altın çağı” din-devlet ayrımı olduğunda yaşandı; Müslüman ülkelerde İslamcılık gerileyecek Prof. Dr. Ahmet T. Kuru:/26 Nisan 2026

 Prof. Dr. Ahmet T. Kuru: Müslümanların “altın çağı” din-devlet ayrımı olduğunda yaşandı; Müslüman ülkelerde İslamcılık gerileyecekNeden Müslüman çoğunluklu ülkeler, dünya ortalamasına kıyasla daha otoriter ve daha az gelişmiş? Bu soru yeni değil. Ama verilen cevaplar hâlâ tartışmalı. Kimine göre sorun İslam’ın kendisi, kimine göre Batı sömürgeciliği. Prof. Dr. Ahmet Kuru’ya göre asıl belirleyici olan, tarih içinde şekillenen güç dengeleri. 8. ile 12. yüzyıllar arasında felsefi üretimin, ticaretin ve çoğulculuğun öne çıktığı bir dönem yaşanırken, sonraki yüzyıllarda ulema–devlet ilişkisi bu yapıyı tersine çeviriyor. Kuru, bu çerçeveyi yalnızca İslam dünyasıyla sınırlamıyor; Donald Trump’tan Benjamin Netanyahu’ya uzanan örneklerle din–siyaset ilişkisini küresel ölçekte tartışıyor.

San Diego Eyalet Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü ve İslam ve Arap Kültürü Çalışmaları Merkezi başkanı olan Kuru, 2019’da Cambridge University Press tarafından yayımlanan kitabında tartışmaya farklı bir açıdan yaklaşıyor. İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma, yalnızca İslam dünyasını değil, din-devlet ilişkisini küresel ölçekte ele alıyor. Kitap kısa sürede ABD, Fransa ve Endonezya’da ödüller aldı, Times Literary Supplement tarafından yılın kitapları arasında gösterildi ve on dört dile çevrildi. Türkçesi

Ayrıntı Yayınları tarafından, Mehmet Akif Koç çevirisiyle yayımlandı.

Zoom üzerinden gerçekleştirdiğimiz sohbetimizde, Kuru ile İslam dünyasının tarihsel dönüşümünü ve bugünün en sıcak başlıklarını konuştuk.

- “Müslüman ülkeler neden daha otoriter ve daha az gelişmiş?” sorusuna verilen iki klasik cevap var: Biri din, diğeri sömürgecilik. Gerçek nedir?

Kitabımın ana sorusu bu. İslamiyet’i sorunun kaynağı olarak görenler, onu diğer dinlerden farklı ve kendine özgü kabul ediyor. Aslında Müslümanların çoğunda da İslam’ı istisnai görme eğilimi var; İslam’ın diğer dinlere benzemediğini ve tamamen ayrı bir yere konması gerektiğini savunuyorlar. Ancak ben bu görüşe katılmıyorum. Benim çalışma alanım yalnızca İslam değil; din ve siyaset ilişkisini küresel ölçekte inceliyorum. Hristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinler de bu çerçevenin içinde yer alıyor. Şu anda üzerinde çalıştığım kitapta Donald Trump, Benjamin Netanyahu, Narendra Modi ve Vladimir Putin gibi farklı dini geleneklere sahip ülkelerin popülist liderlerinin, din ile siyaseti birleştirerek otoriterliği nasıl güçlendirdiğini inceliyorum. Dolayısıyla otoriterliğe destek olma meselesi yalnızca İslam’a özgü değil. Türkiye’de sıkça dile getirilen, İslam’ın “biricik” olduğu yönündeki yaklaşım bu nedenle eksik kalıyor. Tarihsel ve siyasal deneyimler, benzer din-devlet ilişkilerinin farklı dinlerde de ortaya çıktığını gösteriyor. Bir diğer nokta da şu: Dinler insanlar tarafından yorumlanır ve “din adamları” dediğimiz bir sınıf tarafından temsil edilir. Bu nedenle kitabım, İslam’ın teolojisinden ziyade, İslam’ı temsil ettiğini iddia eden ulema sınıfının otoriterlikle ilişkisini inceliyor.

- Aynı tartışmalar Batı tarihinde de yok mu?

Evet. Mesela Edward Gibbon, 18. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü tartışırken şu soruyu sorar: “Roma Hristiyanlık yüzünden mi çöktü, yoksa barbar istilaları yüzünden mi?” İslam dünyası için de benzer sorular soruluyor: “Sorun İslam’ın kendisi mi, yoksa Moğol istilaları ve sonrasında Batı sömürgeciliği mi?”  Bu noktada önce, İslam’ın nasıl yorumlandığına bakmak gerekiyor. Taliban’ın yorumuyla ya da bugünkü İran’daki anlayışla demokrasi üretmek mümkün değil. Kalkınma açısından da ciddi sorunlar olduğu açık. Ama tarihsel olarak baktığımızda farklı bir tablo var. 8. ile 12. yüzyıllar arasında İslam dünyasının hem ekonomik hem de felsefi açıdan ileri bir dönem yaşadığını görüyoruz. Bu dönem, İslam’ın bu gelişmeleri engellemediğini; aksine belirli yorumlar üzerinden buna alan açtığını gösteriyor. Bu yüzden mesele tek başına dinle açıklanamaz. Aynı din içinde farklı sonuçlar üreten farklı yorumlar ve yapılar var.

- Kitabınızda Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd gibi isimler öne çıkıyor. Bu isimleri önemli kılan nedir?

Müslümanların altın çağı olarak adlandırdığım 8. ile 12. yüzyıllar arasındaki düşünürler sadece kendi coğrafyalarını değil, Batı Avrupa’yı da etkilemiştir. Bunu dilde bile görmek mümkün. İngilizcede “al” ile başlayan birçok kelime Arapçadan geliyor. Algorithm (algoritma), algebra (cebir), alcohol (alkol)… Bunların hepsi Arapça kökenli. Çünkü matematik ve simya o dönemde Müslüman toplumlarda çok gelişmiş. Hatta bugün kullandığımız 0’dan 9’a kadar olan rakamlar İngilizce’de “Arap rakamları” olarak adlandırılır. Araplar bunları Hindistan’dan öğrenmiş, geliştirerek Avrupa’ya aktarmıştır. Bu etkinin en çarpıcı örneklerinden biri de Vatikan’daki Atina Okulu tablosu. Rönesans’ın öncü ressamlarından Raphael

bu tabloda antik Yunan filozoflarını resmediyor. Ancak o tabloda bir isim dikkati çeker: İbn Rüşd. Diğerlerinden yaklaşık bin yıl sonra yaşamış olmasına rağmen tabloda yer alır. Çünkü Avrupa, Yunan felsefesine onun çeviri ve yorumları sayesinde yeniden ulaşmıştır.

- Bu durumda Rönesans’ta İslam dünyasının etkisi var diyebilir miyiz?

Evet, tabii ki. Zaten bu yüzden kitabın kapağına Giorgione’nin “Üç Filozof” adlı 16. yüzyıl tablosunu koydum. Tabloda antik Yunan’dan bir filozof, İbn Rüşd gibi bir Müslüman düşünür ve Rönesans’tan bir filozof yer alıyor. Bu üçlü, bilgi akışının medeniyetler arasında nasıl ilerlediğini gösteriyor. Ama sadece “Batı medeniyeti İslam dünyasına borçlu” demek eksik kalır. Çünkü Müslümanlar da antik Yunan’dan, İran’dan, Çin’den ve diğer kültürlerden öğrendi. Medeniyet dediğimiz şey zaten böyle bir aktarım sürecidir.

- Avrupa Müslümanlardan öğrendi, Müslümanlar da başka medeniyetlerden…

İslam tarihinin ilk dönemlerinde Müslümanların çoğunluğu, farklı inançlara sahip olanlarla birlikte üretir ve başka medeniyetlerden öğrenmeyi meziyet sayardı. Bugün ise daha içe kapanık ve dışlayıcı bir anlayış var. Özellikle Arap ülkelerinde Hristiyan azınlıkların azalması bunun göstergelerinden biri. Kısacası Müslümanların altın çağı, günümüz İslamcılarının hayal edemeyeceği ölçüde, çoğulculuğa dayalıydı.

- Kitapta Edward Said’e katılmadığınız noktalar var. Nerede ayrışıyorsunuz?

Edward Said çok önemli bir düşünürdü. Filistinli, Hristiyan ve Amerikalı kimlikleri bir arada taşıyan bir isimdi. Ama bugün onun etkisinin aşırıya gittiğini düşünüyorum. İslamcı çevreler, onun haklı oryantalizm eleştirisini bir yaftalama aracına dönüştürdü. Bu kitabı yazdığımdan beri defalarca “oryantalist” olarak etiketlendim. Bu kelime artık bir tartışma başlatmak için değil, tartışmayı bitirmek için kullanılıyor. Bir kez oryantalist olarak yaftalandığınızda, söyledikleriniz ciddiye alınmıyor. Oysa Müslüman toplumların eleştiriye ihtiyacı var. Eleştiri olmadan ilerleme mümkün değil.

- Ya Batı sömürgeciliği?

Bu soru çok sorulur ve üç nokta ile açıklamaya çalışırım. Birincisi, Hindistan ve Latin Amerika gibi örnekler Batı sömürgeciliğine rağmen demokrasinin mümkün olduğunu gösteriyor. İkincisi, sürekli sömürgeciliğe odaklanmak Müslümanların iç sorunlarını çözmelerine engel oluyor. Üçüncüsü ise kronoloji: Müslüman toplumlarda felsefi ve ekonomik durgunluk sömürgecilikten önce başlıyor. Benim tezime göre 11–12. yüzyıllarda ortaya çıkan ulema-devlet ittifakı, filozofları ve tüccarları dışlayan bir yapı kurdu. Bu nedenle Osmanlılar, Safevîler ve Babürlüler askerî olarak güçlü olsalar da felsefe ve ticaret alanında aynı başarıyı gösteremediler.

- Önceki yüzyıllarda altın çağ yaşanırken, ulema ile devlet arasında bir ayrım mı vardı?

Evet. Bunu sınıfsal bir çerçevede ele alıyorum. Bu, sadece İslam’a özgü bir durum değil. Çin’de de Avrupa’da da benzer biçimde dört ana grup var: din adamları, devlet yöneticileri, entelektüeller ve tüccarlar. Ne zaman ki bu gruplar arasında bir ayrım olmuş ve bir denge kurulmuşsa, bu sınıflar birbirlerini sınırlayabilmişler ve o toplum ilerlemiş. Müslüman toplumlar da ilk yüzyıllarda bu dengeyi kurabildikleri için ilerledi. Din ile devlet arasında mesafe vardı, tüccar sınıfı güçlüydü, düşünürler destekleniyordu. Aynı dönemde Avrupa’da durum farklıydı. Kilise ve krallık baskısı altında ne güçlü bir tüccar sınıfı vardı ne de İbn Sina gibi düşünürler yetişebiliyordu. 8. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar Avrupa bu açıdan oldukça geri kalmıştı.

- Peki Müslüman toplumlarda ne değişti?

Öncelikle ekonomik yapı. Tarımsal verimdeki düşüşle birlikte devletin toprakları veya gelirlerini dağıttığı bir sisteme geçiliyor. Osmanlı’daki tımar sistemine benzer bir yapı ortaya çıkıyor. Bu da ticarete dayalı bir ekonomiden daha feodal diyebileceğimiz bir düzene geçiş anlamına geliyor. Bu ekonomik değişimle neredeyse aynı zaman diliminde mezhep siyaseti de sertleşiyor. 11. yüzyılda, Abbasi Halifesi el-Kadir döneminde, Şiilere karşı Sünni bir siyaset izleniyor. Bu süreçte filozoflara ve Mutezile gibi rasyonalist düşünürlere karşı da bir duruş sergileniyor. Bu süreci “Sünni ortodoksinin doğuşu” olarak adlandıran tarihçiler de var. Bu ekonomik ve dini değişimlere paralel olarak, siyasi alanda Selçukluların kurduğu askeri yapı belirleyici oluyor. Bu yapının kurumsallaşmasında veziri azam Nizamülmülk önemli bir rol oynuyor. Onun kurduğu medrese sistemi, din alanını devlet kontrolüne almayı amaçlıyor. Bu sistemin düşünsel çerçevesini ise Maverdi, Gazali gibi ulemanın önde gelen isimleri geliştiriyor.

- Tam bu noktada sormak istiyorum. “Din ve devlet ayrılmaz” fikrinin İslam’a ait olmadığını, Sâsânîlere ait bir anlayışa dayandığını belirtiyorsunuz.  Açıklar mısınız?

Bu çok önemli bir nokta. Sâsânî metinlerinde “din ve hükümdar birbirine dayanır” anlayışı açık biçimde var. Bu düşünce zamanla İslam dünyasına da aktarılıyor ve yaygınlaşıyor.

- Bu ilişki tarih boyunca nasıl ilerledi?

Dünya tarihinde tüm kültürlerde din-devlet birlikteliği asıldır; ayrım ise faydalı olsa da istisnai bir durumdur. Müslüman toplumlar 8. ile 12. yüzyıllar arasında bu açıdan farklı ve önemli bir tecrübe yaşadılar; din-devlet ayrımı onların bilimsel ve ekonomik canlılığına temel oluşturdu. Ancak bu durum sonraki asırlarda sürdürülemedi. Batı’da ise son yüzyıllarda kilise-devlet ayrımını kurma çabası ortaya çıktı ve bu, o toplumların gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Aydınlanmanın temeli, dinî otorite ile siyasi otoriteyi eleştirebilen bireylerin ortaya çıkmasıdır.

- İmam Gazali ile ilgili kitapta dikkat çeken bir nokta var. Sanki tek bir Gazali yok, farklı dönemleri var. Bu değişimi nasıl okumamız gerekir?

Çok doğru bir tespit. Aslında üç farklı Gazali’den söz edebiliriz. İlk dönemde, kırklı yaşlarına kadar olan süreçte, siyasetin merkezinde yer alan bir isim. Halife, Selçuklu sultanı ve Nizamülmülk arasında adeta bir “mekik diplomasisi” yürütüyor. Aynı zamanda Bağdat’ta önemli bir medresede hoca. Bu dönemde Şiilere yönelik sert eleştiriler içeren bir kitap yazıyor. Yine filozoflara karşı çok sert bir tutum alıyor. Hatta bazı filozofları kafir olmakla suçlayıp ölümle cezalandırılabileceklerini söyleyen ifadeleri var.

- Orta yaşlarında tasavvufa yöneliyor değil mi?

Evet, kırk yaşından sonra tasavvufa yöneliyor. Bu süreçte devlet adamlarıyla arasına mesafe koyuyor. En bilinen eseri İhya Ulumiddin’i bu dönemde yazıyor. Daha mistik ve şekilci fıkhı eleştiren bir yaklaşım geliştiriyor. Ancak hayatının son yıllarında siyasi tesir altındaki medreselerde ders vermeye tekrar başlıyor ve kamusal hayata dönüyor.

- Peki “Din ve devlet ayrılmaz” anlayışı İslam dünyasında nasıl yaygınlaştı?

11. yüzyıl sonrasında ittifak kuran ulema ve devlet adamları, bu güç ilişkisini meşrulaştıracak fikrî kaynaklar aradılar; ancak bulamadılar. Kur’an’dan ve hadisten delillerle bu yeni sistemi meşrulaştırmak mümkün olmayınca Sasani düşüncesine atıf yaptılar. Hz. Peygamber’den 300 yıl önce yaşamış olan Sasani kralı Erdeşir’in sözlerine atıfla “din ve devlet kardeştir” fikrini yaydılar; hatta bunun bir hadis olduğunu bile iddia ettiler.

- Uzun vadede nasıl bir etkisi oldu?

Çok olumsuz bir etkisi oldu. Din bu şekilde kullanıldığında sadece siyasi bir sonuç doğurmuyor; bilim, felsefe ve ekonomik hayat da bundan etkileniyor. Düşünce alanı daralıyor, üretim zayıflıyor. Bu yüzden meseleyi sadece tarihsel bir tartışma olarak ele almıyorum. Bugüne dair bir sonuç çıkarıyorum. Din ile devletin ayrılması gerekiyor. Aynı zamanda ekonomik girişimcilerin ve düşünce üreten insanların önünün açılması gerekiyor (filozoflar, entelektüeller, gazeteciler.)Böyle bir açık toplum kurulmadan ilerleme mümkün değil. Ancak bu şekilde Müslüman toplumlar için yeni bir canlanma mümkün olabilir.

- Matbaanın geç kabul edilmesi İslam dünyasında gerilemenin ana nedenlerinden biri diyebilir miyiz?

Evet, hem gerilemenin bir sonucu hem de derinleşerek devam etmesinin bir sebebi. Gutenberg’den sonra Osmanlı Müslümanları matbaayı 274 yıl gecikmeyle aldılar. Mısır, İran, Endonezya’da daha da geç aldı. Orta Asya’da, Buhara gibi merkezlerde matbaa 19. asra kadar yoktu.

- Sonucu ne oldu?

750 ile 1250 yılları arasında Müslüman toplumlar, kâğıdı yoğun biçimde kullanarak yüz binleri aşan sayıda kitaba sahip kütüphaneler kurdular. Bu dönemde Avrupa geride kalmıştı; yaklaşık 500 yıl kâğıt üretemedi ve kütüphanelerinde bin adet kitap bile yoktu. Ancak sonrasında tablo tersine döndü. 18. yüzyılda Osmanlı matbaaları yalnızca 50 bin kopya kitap basarken, aynı yüzyılda Avrupa’da basılan kitap sayısı bir milyara ulaştı. 1800 yılında Osmanlı Müslümanlarının tahmini okuryazarlık oranı yüzde 1–2 iken, Avrupa’da bu oran yaklaşık yüzde 31’di.

- Peki matbaa neden bu kadar geç geldi?

İki temel neden var. Birincisi ekonomik. Tüccar sınıfı zayıflamıştı. Matbaayı alıp geliştirecek güçlü bir girişimci sınıf yoktu. Bu yüzden Osmanlı’da ilk matbaayı kuran kişi bir tüccar değil, İbrahim Müteferrika gibi bir bürokrat oldu. İkincisi, ulema ve devletin bilgi üzerindeki kontrolü bırakmak istememesi.

- Dini bir engel var mıydı?

İbrahim Müteferrika, 1727’de padişah ve şeyhülislamdan izin aldığında, şeyhülislam dinî kitapların basılmasına izin vermedi. Dinî eserlerin basılması yasak olarak devam etti. Yalnızca coğrafya, tarih ve sözlük gibi kitapların basılmasına izin verildi.

- Bu durumda halkın dini kaynaklara doğrudan erişimi de engellenmiş olmuyor mu?

Kesinlikle. Halk, dinî metinlere doğrudan ulaşamıyor; ancak ulema üzerinden erişebiliyordu. Tefsir ve hadis gibi dinî eserlerin basılması yasağı 1803’te kalktı. Ancak Kur’an’ın basımı hâlâ yasaktı. Arapça Kur’an’ın matbaadan çıkmasına ancak 1873’te izin verildi. Meal yasağı ise devam etti. Şemsettin Sami’nin hazırladığı meal, dönemin dinî otoriteleri tarafından yok edildi. Türkçe mealin matbaadan çıkması ise ancak 1924’te, Mustafa Kemal Paşa ve diğer kurucuların Cumhuriyet’i kurmasının ardından mümkün oldu.

- Merak ettim bu yasakların argümanı neydi? 

Günümüzde üç argüman öne sürülüyor: hattatların zarar göreceği, Arap harflerinin basıma uygun olmadığı ve el yazmasının daha değerli olduğu. Ancak bu gerekçeler ikna edici değil. Avrupa’da da hattatlar vardı ve matbaa yayıldı. Arap harfleriyle basım teknik olarak mümkündü; nitekim İtalyanlar Arapça kitap basıyordu. Estetik olarak el yazmasını tercih edenler her zaman bunu sürdürebilirdi; bunun için matbaayı engellemek ne kadar mantıklıydı? Bu nedenle bu meselenin açık biçimde tartışılması gerekiyor. Üzerini örtmek yerine, ulema ve devletin burada hata yaptığını kabul etmek gerekir.

- Sıcak savaşın ortasındayız. İran cephesinden soracak olursam, İran bugün din devleti mi, yoksa dini söylemle yönetilen bir güç rejimi mi?

İran, 1979 İhtilali ile yarı seküler bir şah monarşisinden yarı teokratik bir cumhuriyete geçti. Sistemde seçimler var; cumhurbaşkanı ve parlamento seçiliyor. Ancak bu seçimler, Muhafızlar Konseyi adı verilen ve ulemanın etkili olduğu bir kurum tarafından denetleniyor. Örneğin, cumhurbaşkanı adaylarını keyfî biçimde veto edebiliyorlar.

Daha da önemlisi, tüm bürokrasinin en üst düzey atamalarını yapan, savaş kararlarını veren ve sistemin en tepesinde yer alan bir vesayet makamı olarak dinî lider bulunuyor.

- Peki Devrim Muhafızları’nın ekonomi ve siyasette belirleyici hale gelmesi, İran’ı ulema-devlet modelinden askeri bir yapıya mı taşıyor?

ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayan saldırılarının kısa vadede en önemli etkilerinden biri, İran’da askerî yapının güçlenmesi olacaktır. Bu, hem savaşın bir sonucu hem de İslamcı rejimin kaybettiği toplumsal desteğin bir yansımasıdır. Toplumun önemli bir kesiminin rejime tepki olarak İslam’dan uzaklaştığını gösteren anketler de bulunuyor.

Askerî yöneticiler, savaşın yarattığı ortamı ve din karşıtı tepkileri dengelemek için milliyetçi bir söylemle yönetimdeki etkilerini artırabilirler.

- Tüm dünyada İslamcılığın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

İncelediğim 50 Müslüman çoğunluklu ülkeye baktığımızda, 1920’lerden 1980’lere kadar daha laik bir siyasi eğilim görüyoruz. Bu dönem, Mustafa Kemal Atatürk’ten Ruhullah Humeyni’ye uzanan bir çizgi olarak özetlenebilir. Humeyni’den bu yana yaklaşık yarım yüzyıl geçti ve bu İslamcı döngünün sonuna yaklaşıldığını düşünüyorum. Kesin bir tarih vermek zor, ancak önümüzdeki dönemde Müslüman ülkelerde İslamcılığın gerilemesi daha görünür hale gelebilir. Her etki bir tepki doğurur. Dine dayalı siyaset bugün dünya genelinde etkili, ancak buna karşı bir tepki de hem ABD’de hem İslam dünyasında yükseliyor. İslamcı akıma öncülük eden ülkelerdeki değişim dikkat çekici: İran ciddi bir kriz içinde. Suudi Arabistan’da ise Muhammed bin Selman, önceki İslamcı çizgiden uzaklaşan bir yönelim izliyor; Vehhabi ulemanın etkisini kırarken yeni ve daha milliyetçi bir tarih anlatısı inşa ediyor. İslamcılık, iktidara geldiği ülkelerde güçlü bir kalkınma ve refah modeli ortaya koyamadı. Bu nedenle yeni bir seküler dalganın ortaya çıkması şaşırtıcı olmaz.