14 Temmuz 2026 Salı

‘Yerleşik haydutlar’ devletçi romantizm ve kamu tercihi Mustafa Erdoğan+13/07/2026

Amerikalı iktisatçı ve siyaset bilimci Mancur Olson’a (1932-1998) göre, insanoğlunun anarşiden medenî hayata geçişinin hikâyesi, “başıboş haydutlar”dan “yerleşik haydutlar”a geçişin hikâyesi olarak özetlenebilir. Buna göre, devletin henüz ortaya çıkmadığı çağlarda toplumlar yağmalama ve yakıp-yıkma saikiyle hareket eden serseri haydutların tasallutu altındaydılar. “Medeniyet”le birlikte bunun yerini, iyilikseverliklerinden değil de sömürebilecekleri zenginliğin üretimini artırmak saikiyle toplumu başıboş haydutlardan korumaya çalışan “yerleşik haydutlar”ın düzeni, yani devlet almıştır.

Mancur Olson’ın bu tezini sosyal ve siyasal felsefede devletçi romantizme karşı çıkan görüşler için bir hareket noktası olarak alabiliriz. “Devletçi romantizm” terimiyle, hem devletin kökeninin rızaya dayandığı, yani insanlar tarafından gerçek veya hipotetik bir sözleşmeyle kurulmuş olduğu görüşünü, hem de devletin topluma hizmet için var olduğuna ilişkin yaygın “hüsnükuruntu”yu kastediyorum. “Romantizm”, çünkü bu devletçi varsayımların her ikisi de akla ve tecrübeye olmaktan çok duygulara ve temennilere dayanmaktadır. Oysa tarihsel olarak devletler, romantiklerin sandığı gibi insanlar arasında yapılmış olan sözleşmelerden değil, gerçekte zapt ve müsadereden doğmuştur. Ünlü İskoç filozofu David Hume’un (1711-1776) yazdığı gibi, “(h)alihazırda mevcut olan veya tarihte kaydı olan hemen hemen bütün devletler başlangıçta halkın rızası veya gönüllü tabiiyeti olmaksızın ya gasp ya fetih ya da her ikisiyle kurulmuşlardır.’’

Devlete ilişkin liberteryen felsefenin temelinde de aynı romantizm karşıtı düşünce yatmaktadır. Nitekim, 20. yüzyılın önde gelen bireyci-anarşist düşünürü Murray Rothbard (1926-1995) devletin “asla bir toplum sözleşmesiyle yaratılmış” olmadığını, aksine onun “her zaman fetih ve sömürüden doğmuş” olduğunu savunmuştur. Başka bir liberteryen düşünür Chandran Kukathas (d. 1957) da devletin kökeninin adalet veya özgürlük, hatta düzen arayışı değil, şiddet aracılığıyla güç ve zenginlik arayışı olduğuna dikkat çekmiştir.

Devletin zapt ve müsadereden doğduğu tezinin güçlü bir anlatımını Alman sosyolog Franz Oppenheimer’da (1864-1943) buluyoruz. Ona göre de devletin kökeni sosyal sözleşme değil, yağmadır: “İnsanların geçimlerini sağlamak için ihtiyaç duydukları araçları elde etmek için başvurdukları birbirine tamamen karşıt olan iki yöntem vardır. Bunlar çalışma ve yağmadır; ilkinde kişi geçimini kendi emeğiyle sağlar (ekonomik yöntem), ikincisinde ise başkalarının emeğinin ürününe el koyar (siyasî yöntem). Bu bağlamda devlet tipik olarak siyasî yöntemin, yani yağmanın örgütlenmesidir. Devlet başlangıçta, bir grubun yendiği topluluk üzerinde hakimiyetini kurarak iç isyana ve dış saldırılara karşı kendisini güvence altına aldığı bir kurum olarak doğmuştur.

Devletin bir yağma aracı olduğu görüşü daha önce Fransız düşünür Frederic Bastiat (1801-1850) tarafından savunulmuştur. Ünlü ‘’Hukuk’’ (1850) adlı denemesinde Bastiat da insanların hayat ve mutluluk için zorunlu olan malları elde etmelerinin iki yolunu tespit etmişti: çalışmak, yani kendi yeteneklerini doğal kaynakların geliştirilmesi için kullanmak veya başkalarının emeğinin ürünlerine el koymak. Yağmayı önleyecek bir hukukun olmadığı yerde devlet tipik olarak bir yağma aracı veya mekanizması olarak işler.

Devletçi romantizmin ikinci yönünü oluşturan devletin topluma hizmet için var olduğu görüşü de birçok düşünür tarafından dayanaksız bulunmaktadır: Devlet aslında topluma hizmet eden değil, toplum karşıtı bir kurumdur. Amerikalı liberteryen düşünür Albert Jay Nock’ın (1870-1945) anlatımıyla: ‘’Devlet toplum karşıtı olarak yönetilen bir kurum değil, bizatihi anti-sosyal bir kurumdur. Devletin herhangi bir sosyal amaca hizmet etmek için doğduğu fikri tarihsel temelden tamamen yoksundur.’’

Chandran Kukathas da devletin anti-sosyal karakterini şu şekilde ifade etmektedir: ‘’Devlet, kendi otoritesi altındaki grup ve bireylerin çıkarları arasında uyum sağlayan değil, kendi ayrı çıkarları olan bir kurumdur. Devlet, hiç değilse bir dereceye kadar, [insana] yabancı bir güçtür; o insan yapımı olsa da [bir kere ortaya çıktıktan sonra] artık insanın kontrolünde değildir.’’ Kukathas başka bir yerde aynı görüşü şöyle dile getiriyor: ‘’Devlet ortak iyiliğe değil fakat belirli çıkarlara, özellikle de iktidardakilerin çıkarlarına hizmet eden bir aktördür. Onun esas derdi kendini idame ettirmek, temel araçları da eğitim, yeniden-dağıtım vaadi ve şiddettir (…). Devletin güvenlik endişesi de öncelikle toplumun güvenliği için değil fakat kendi güvenliği içindir.’’

Ancak, liberteryen düşünürlerin devletçi romantizme karşı çıkmaları öylesine bir siyasî tercih meselesinden ibaret te değildir; bunun tarihsel-sosyolojik dayanakları da vardır. Nitekim, eserleri modern devletin ortaya çıkışı ve doğası üzerinde odaklanmış olan sosyal tarihçi Charles Tilly’nin (1929-2008) gösterdiği gibi, devlet gerçekte topluma hizmet etmek için var olan değil, aksine toplumun sırtından geçinen parazitik bir kurumdur.

Devletin kökeni ve işleyişi bakımından dayanaksız olan romantik görüşün özellikle ikinci unsuruna akademyadan yöneltilmiş olan en büyük ve sistematik itiraz Kamu Tercihi Okulu’ndan gelmiştir. ‘’Romantizmden arınmış siyaset’’i (politics without romance) savunan Kamu Tercihi Okulu iktisatçı James Buchanan (1919-2013) ve Gordon Tullock (1922-2014) tarafından 60’lı yıllardan itibaren geliştirilmiştir. Buchanan, kendi ifadesiyle, ‘’anarşiye düşme tehlikesini önleyecek kadar güçlü olan, ama [aynı zamanda] Leviathan gibi davranmasını önleyecek, işler bir anayasal ‘denetler ve dengeler’ mekanizmasıyla sınırlanmış yönetim’’ peşinde olan, 20. yüzyılın önde gelen klasik liberal düşünürlerinden biridir. Kamu Tercihi bağlamında ‘’romantik’’ nitelemesi devlet başta olmak üzere siyasî kurumlara ilişkin idealize edilmiş, akla ve olgulara direnen bir dürtü ve duyguya işaret etmektedir.

Gerçekten de 1950’ler ve1960’larda Avrupa ve Kuzey Amerika’da bilim dünyası, siyasetçiler, kamu politikası uzmanları ve bürokratlar arasında politikaya ilişkin olarak romantik bir görüş hâkimdi; devletin sosyal problemleri diğerkâmcı bir şekilde çözen bir kolektif karar alma mekanizması olduğuna inanılıyordu. Seçilmiş -dolayısıyla ‘’halkı temsil eden’’- siyasetçiler ile kamu politikalarını uygulayan bürokratlar kişisel çıkar gütmeyen ve sadece ‘’kamu yararı’’na hizmet eden seçkin insanlarmış gibi tasarlanıyordu. Buna karşılık, özel alanlarında ve piyasada iş ve işlem yapan bireyleri motive edenin kişisel çıkar güdüsünden başka bir şey olmadığı düşünülüyordu. Kişisel çıkar ise zaten ‘’kötü’’ bir şeydi.

Oysa, Kamu Tercihi Okulu iktisatçılarına göre, siyasetçiler ile bürokratların sırf kamu görevinde oldukları için her zaman kamu yararını artıracakları kuşkuludur; çünkü anlar da faaliyetlerini özel sektördeki insanları motive eden aynı kişisel çıkarın yönlendirdiği bireylerden oluşmaktadır. Buchanan ve Tullock ile onları izleyen diğerleri yarım asırdan fazla bir süredir kamu görevlilerini de önemli ölçüde piyasada işlem yapan özel kişiler gibi kişisel çıkar güdüsünün yönettiğini gösteren zengin bir akademik literatür ortaya koydular. Böylece, ‘’devlet başarısızlığı’’nın (government failure) bir nedeni seçilmişlerin genellikle bir sonraki seçimi düşünerek kendi popülaritelerini artıracak şekilde hareket etmeleridir. Bunun gibi, bürokratlar da çoğu zaman maaşları ve diğer avantajları ile kurumlarının bütçelerini artırma saikiyle karar alırlar.

Öte yandan, Buchanan ve takipçileri piyasanın başarısızlığının kendiliğinden devlet faaliyetinin başarılı olacağı anlamına gelmeyebileceğine dikkat çektiler. Piyasanın genel yarara değil de sadece özel çıkara hizmet ettiği görüşüne karşı çıktıkları gibi, devletin kamusal mal ve hizmetlerin üretiminde de her zaman başarılı olmadığını savundular. Onun için, ‘’kamu tercihi’’ perspektifi açısından, kaynakların üretken tahsisi söz konusu olduğunda, kusurlu reel piyasayı ideal devletle değil de ancak kısmen başarılı olan gerçek devletle karşılaştırmak gerekir.

Sonuç olarak, hem daha müreffeh bir hayat için hem de siyasî olarak hayal kırıklığına uğramamak için, en başta devletin hayırhah bir kurum olduğunu vazeden romantizmden kurtulmamız ve ona gerçekçi olarak bakmamız gerekiyor.

*Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, hukukçu ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Aslî Üyesi.

Türkiye neden bugün NATO için her zamankinden daha önemli? Sylvia Tiryaki+12/07/2026

 Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı iki NATO Zirvesi arasında yirmi iki yıl bulunuyor. Bu yalnızca diplomatik takvimdeki bir rastlantı değil; uluslararası güvenlik mimarisinde yaşanan köklü dönüşümün de sembolü. Aslında bu iki zirve, iki farklı stratejik dönemi birbirinden ayıran tarihsel bir eşiği temsil ediyor.

NATO, 2004 yılında İstanbul’da toplandığında hâlâ Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin iyimserliğini tasiyordu. Ittifak 2026 yılında Ankara’da yeniden bir araya geldiğinde ise artık iyimserlikle değil, kalıcı stratejik rekabetle tanımlanan bir dünyayla karşı karşıya. Geçen yirmi iki yıl içinde NATO derin bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşüm Türkiye’nin İttifak içindeki konumunu da doğal olarak yeniden tanımladı.

2004 yılında Türk Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nda (TESEV) görev yaparken İstanbul Zirvesi’nin sivil toplum ayağını organize eden ekibin bir parçasıydım. Yirmi iki yıl sonra ise Ankara’daki NATO Zirvesi Diyalogları’na davetli katılımcı olarak katıldım. Bu sayede ile her iki döneme de içeriden tanıklık etme ayrıcalığına sahip oldum.

İstanbul’daki NATO, güvenliğin büyük ölçüde kendi sınırlarının ötesine taşınabileceğine inanıyordu. Genişleme, ortaklıklar, sınır ötesi operasyonlar ve kriz yönetimi, İttifakın stratejik sözlüğünü oluşturuyordu. Asil mesele, eksikliklerine rağmen yönetilebilir görünen uluslararası düzene istikrar ihraç etmenin yollarını bulmaktı.

Bugün ise o güven büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda.

Ankara’daki tartışmalar, artık askerî güvenliği teknolojik yenilikten, sanayi kapasitesinden, siber dayanıklılıktan, enerji güvenliğinden ve kritik altyapının korunmasından ayrı düşünmeyen bir NATO’yu ortaya koydu. Bu alanlar arasındaki eski sınırlar giderek siliniyor.

Güvenlik artık; askerî güç, sanayi üretimi, teknolojik liderlik, dayanıklı toplumlar ve siyasi uyumun birbirini beslediği stratejik bir ekosistem olarak ele aliniyor. Ankara Zirvesi Bildirgesi’nde kolektif savunmaya, dayanıklılığa ve güvenliğe yönelik 360 derecelik yaklaşıma yapılan vurgu da tam olarak bu dönüşümü yansıtıyor.

Türkiye’nin bugün NATO açısından daha stratejik bir konuma gelmesinin nedeni Türkiye’nin değişmesi değil; NATO’nun dünyayı okuma biçiminin değişmesi.

Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin stratejik değeri, büyük ölçüde coğrafi konumuyla açıklanıyordu. Türkiye, NATO’nun güneydoğu kanadı olarak Türk Boğazlarını kontrol ediyor ve Avrupa ile Orta Doğu arasında bir köprü işlevi görüyordu. Coğrafya hâlâ önemini korumakla birlikte, artık Türkiye’nin buyuyen stratejik değerini açıklamak için tek başına yeterli değil.

Bugünün NATO’su, birbirinde net biçimde ayrılmış bölgelerden ziyade birbiriyle kesişen stratejik alanlarda faaliyet gösteriyor. Nasil Karadeniz’i Doğu Akdeniz’den ayırmak mümkün degil ise, enerji güvenliğini askerî güvenlikten, savunma sanayiini caydırıcılıktan ayrı değerlendirmek mumkun degil. Göç, teknolojik rekabet ve bölgesel çatışmalar giderek birbirini şekillendiriyore, bv bu iç içe geçmiş stratejik tablo içinde Türkiye kadar merkezi bir konuma sahip müttefik sayısı son derece az.

Yakın zamanda yayımladığım bir araştırmada bu durumu stratejik vazgeçilmezlik kavramıyla tanımlamistim. Bu kavram, Türkiye’nin her konuda müttefikleriyle tam uyum içinde olduğu ya da görüş ayrılıklarının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, parçalanmış uluslararası düzende bazı devletlerle iş birliğinin, onları dışlamaktan yapısal olarak daha değerli hâle geldiğini ifade ediyor. Çünkü bu devletler aynı anda birçok stratejik alanı etkileyebiliyor. Dolayısıyla stratejik vazgeçilmezlik, siyasi uyumdan çok stratejik zorunluluğu anlatıyor. Ankara Zirvesi de iste bu dönüşümün somut bir göstergesi oldu.

Ankara’nın odağında artık vaatler değil, uygulama vardı. Önceki zirveler çoğu zaman siyasi deklarasyonlar ve mali taahhütler etrafında şekillenirdi, halbuki Ankara çok daha zor sorulara odaklandı: Savunmaya ayrılan kaynaklar nasıl gerçek askerî kabiliyetlere dönüştürülebilir? Sanayi kapasitesi nasıl caydırıcılık yaratabilir? Siyasi hedefler nasıl operasyonel hazırlığa çevrilebilir? Bu duruma bagli olarak, NATO’nun kullandığı dil bile değişmiş durumda. İttifak artık taahhütlere kaynak ayırmaktan, kabiliyetlere yatırım yapma anlayışına geçiyor.

İlk bakışta küçük görünen bu değişim aslında çok daha büyük bir dönüşümü işaret ediyor. Sanayi üretimi, savunma inovasyonu, güvenli tedarik zincirleri ve teknolojik rekabet gücü artık güvenlik politikasını destekleyen unsurlar olmaktan çıkip bizzat caydırıcılığın ayrılmaz parçaları hâline gelmis durumda. Üretim, yenileme ve yenilik geliştirme kapasitesi, bugün stratejik güvenilirlik acisinda asker ya da tank sayısı kadar belirleyici onemde.

Bu durum Türkiye’ye bakışı kaçınılmaz olarak değiştiriyor. Türkiye’nin hızla gelişen savunma sanayii, operasyonel tecrübesi, Montrö Sözleşmesi çerçevesinde Türk Boğazları üzerindeki yetkisi, Karadeniz’deki konumu ve farklı bölgelerde diyalog kurabilme kapasitesi artık yalnızca ulusal özellikler değil; NATO açısından stratejik değer taşıyan varlıklar olarak görülüyor. Onu farkli kilan, tek tek bu unsurlarda değil; hepsinin bir araya gelerek oluşturduğu stratejik bütünlükte yatmakta.

Aynı mantık, Avrupa’nın NATO içindeki giderek güçlenen rolü için de geçerli. Avrupa ayağının güçlendirilmesi zaman zaman Amerika Birleşik Devletleri’nden uzaklaşma olarak yorumlanıyor. Oysa Ankara’daki tartışmalar tam tersini ortaya koydu. Daha güçlü bir Avrupa, İttifakın yerine geçmek için değil, onu güçlendirmek için gerekli.

Ancak su bir gercek ki, daha guclu bir Avrupa, artik Birlik üyesi olmayan fakat Avrupa güvenliği açısından vazgeçilmez olan müttefikleri göz ardı ederek inşa edilemez. Bu açıdan bakıldığında NATO’nun Avrupa boyutunun güçlenmesi, Türkiye’nin stratejik önemini azaltmıyor; tam tersine artırıyor.

Tabii ki, bütün bu gelismeler siyasi görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmıyor. İttifaklar hiçbir zaman tam bir fikir birliği üzerine kurulmaz. Onemli olan, iş birliğinin ortak çıkarlara basit rekabetten daha iyi hizmet ettiğinin kabul edilmesidir. Jeopolitik rekabetin, kırılgan tedarik zincirlerinin, teknolojik yarışın ve kalıcı istikrarsızlığın belirlediği bir çağda bu gerçek her zamankinden daha fazla önem kazanıyor.

Yirmi iki yıl geriye dönüp baktığımızda süreklilik, zirvelerin düzenlendiği şehirlerde değil; NATO’nun kendi geleceğine ilişkin sormaya devam ettiği sorularda yatıyor. Ancak bu sorulara verilen cevaplar köklü biçimde değişmiş durumda.

İstanbul’da toplanan NATO, istikrarı kendi sınırlarının ötesine taşımaya çalışıyordu. Ankara’da bir araya gelen NATO ise artık, askerî gücün, sanayi kapasitesinin, teknolojinin, dayanıklı toplumların ve güvene dayalı ortaklıkların birbirinden ayrılmaz hâle geldiği bütüncül bir stratejik alanda istikrarın önce içeride inşa edilmesi gerektiğini öğreniyor.

Ozetlemek gerekirse, Türkiye’nin stratejik ağırlığını artıran şey kendi coğrafyasının değişmesi değil; jeopolitiğin yeniden çizilen haritasıdır.

*Slovak-Türk akademisyen, aktivist ve avukat.

Duyulmayan çığlık yaşama fırsat bulamamak ve biten eğitim-öğretim yılı Abdulbaki Değer+14/07/2026

Aziz Nesin, dostlarının kendisine yaşlanmadığını söylediklerini belirttikten sonra buna gerekçe olarak çalışmaktan yaşamaya fırsat bulamamayı gösterir. Günümüz dünyasında, çalışmaktan yaşamaya fırsat bulamayan insanlardan geçilmiyor. Ülkemizde de durumun aynı olduğunu söylemeye gerek yok. Dünyamızın yaşamaya nasıl fırsat vermediğinin en önemli göstergesi sanırım eğitim-öğretim alanıdır denilse yeridir. Yaklaşık yirmi milyon öğrencinin yaz tatiline girdiği şu günlerde mevzuya ilişkin bazı hususlara değinmekte yarar görüyorum. Çünkü yaşamaya fırsat vermeyen bu faaliyetin sahici bir muhasebesi yapılmadan sağlıklı bir adım atmaktan bahsedilemez. Yaşamaya nasıl fırsat tanımadığımızın çarpıcı bir örneği olan aşağıdaki mektupla başlayalım.

Değerli dostum Ahmet Hamdi Ayan’ın ilkokul 4. Sınıfa geçen torunu Defne Ayan’ın mektubu bu. Defne, özel bir ilkokula devam ediyor ancak mektup Defne’nin olsa bile bireysel bir kontekstte tüketemeyeceğimiz şekilde eğitim hayatımıza, eğitim hayatımızın işleyişine ilişkin işaretler barındırıyor. Mektubun altındaki resim için seçilen ve belli ki kendisini nitetlemek için kullanılan ifade bile teyakkuza geçmemiz için yeterli. Öğrenciler eğitim-öğretimi bitirip yaz tatiline gittiler. Yorucu bir maratonun ardından tatile giden öğrencilerimizin duygu-düşünce dünyasına ayna tutan sevgili Defne’nin yardım çığlığı bu açıdan çok kıymetli. Bu ay içinde yapılan merkezi sınavlar (LGS, YKS) ve yılsonu için verdiğimiz karneler, Defne’nin çığlığı gibi bizden yapılıp edilene ilişkin eleştirel bir değerlendirme talebinde bulunuyor. Eleştirel değerlendirme fantastik bir gayret ve girişim olarak değil, doğal bir şekilde yapageldiğimiz şeylerle aramıza anlamlı bir mesafe koyma olarak görülmelidir. Bu yapılabildiği taktirde herhangi bir alanda iyileşmeden, çözüm üretmeden bahsedilebilir. Aksi durumda doğallaştırılmış iş ve işlemlerde yapısal bir değişikliğe gitmenin imkânından bahsedilemez.

Türkiye’de eğitim alanı da dâhil olmak üzere hayatın tüm alanlarında karşımıza çıkan en temel problemi bu noktada değerlendirmek mümkün. Şikâyetçisi olduğumuz, problem yaşadığımız neredeyse tüm alanlarda anlamlı bir mesafe alamayışımızın temel nedeni de bu. Çünkü araya mesafe koyamadığınız zaman, çözüm adına sergilediğiniz tüm performans meselelerin teknik kısımlarında tükeniyor. Tarzı, paradigmayı, felsefeyi, ana yaklaşımı sorgulamadığımız için bir tür kapana kısılmış gibi çözüm üretmesi mümkün olmayan, sorunun doğal parçası sayılan alanda patinaja mahkûm ediliyoruz.

Özellikle eğitim-öğretim alanında gördüğümüz üzere her yeni yılımız bir önceki yılımız gibi başlıyor ve bitiyor. Birbirinin yerine rahatlıkla ikame edilebilen bu yıllar, birer kopya hüviyetinde. Bu, eğitim-öğretim alanında bir şey yapmadığımız, herhangi bir değişikliğe gitmediğimiz anlamına kesinlikle gelmez, gelmemeli. Tersine alanda bitmeyen bir arayış, değişiklik içindeyiz. Büyük bir anlatı eşliğinde emek, zaman, para harcıyoruz. Eğitim alanında yaşadığımız ideolojik-politik gerilimin düzeyi neredeyse hiç düşmüyor. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, Öğretmen Akademisi gibi ismi büyük işlemlerimiz hayata geçiyor vs. Ancak bütün bu hercümerç, değiştirilmesi gereken temel hususların değiştirilmemesi için çevrilen bir operasyonun parçası olduğunu düşündürtüyor bana. Meseleyi gizemlileştirmek, komplocu bir retoriğin girdabında savurmak amacıyla söylemiyorum bunu. Alan kavrayışınız, alanı ilişkin oluşturduğunuz söylemin mimarisi, söylem ve uygulama size görüntünün altında yatan gerçeği çıplak bir şekilde sunmaya yetiyor. Zaten sistemin işleyişindeki politik vurguları, ideolojik çarpıtmaları bir kenara bıraktığınızda tarz, mantık, işleyiş ve paradigmatik anlamdaki sürekliliği görmemeniz mümkün değil. O zaman alandaki çözüm arayışlarının da şikâyet edilen konuların da ve şikâyet edilme biçimlerinin de nasıl aynı döngüde dönüp durduğunu çok rahat görebiliyoruz Eğitimdeki açmazın ve yaşam karşıtı vaziyetin binlerce benzer semptomundan birisi olan Defne’nin yardım çığlığı maalesef mevcut yapıda ve işleyişte görülmez, duyulmaz hale geliyor.

Eğitim faaliyetimizin bir kandırmaca, mevcudu sürdürmenin bir aparatı olmaktan öte anlamının olmadığını dile getirmeye kalktığımızda Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, Öğretmen Akademisi vs. gibi başlıklarla ve bu başlıkların dolgusuna dönüştürülmüş ve toplumun belirli kesimlerinin duygu dünyasını kışkırtan yerli, milli, manevi, medeniyet vs. gibi özenle seçilmiş kavramlarla örülmüş bir algı mühendisliğine çarpıyoruz. Oysa defaatle tekrar ettiğimiz gibi Türkiye’de ve dünyada pek çok şeyin krizi yaşandığı gibi kitlesel eğitim-öğretim krizi de yaşanmaktadır ve gittikçe de derinleşmektedir. Bu krizin enkazı altında Defne’nin çığlığı gibi milyonlarca gencimizin acı çığlığı bulunmaktadır. Yerleşik düzen ve işleyiş, öne çıkan bir kaç figürün sıradışı başarısının fetişleştirilmesi üzerinden seyrettiği için başarı tepesinin zirvesindeki bir kaç kişinin hikâyesinde odağımız çarpıtılıyor. Altta yığılan, can çekişen milyonların sevimsiz hikâyesi ne görünüyor ne de görülmek isteniyor. Yerli, milli, medeniyet gibi tılsımlı kelimeler üzerinden bir şeyler yapılıyor intibaı uyandırılıyor, sorunlarımız yarın çözülecek umudu aşılanıyor. Oysa mevcut düzen ve işleyiş sorunumuzu çözemediği gibi sorunumuzun en önemli bileşeni. Bizatihi varlığı ve işleyişi soruna dönüşen bir yapıdan çözüm üretmesini beklemek gibi bir garabetle karşı karşıyayız. Bu yapıdan çözüm çıkmaz çünkü bu yapı sorun olduğunu düşündüğümüz şeyin en önemli parçası.

Başarısızlık, memnuniyetsizlik yapısal ve sistem kaynaklı. Mevcut eğitim kavrayışına ve yapılanmasına dönük bu eleştiri bir eğitimsizlik propagandası olarak görülmemeli. Elbette eğitim çok önemli ve gerekli. Bu önem ve gereklilik; nasıl bir eğitim ve yapılanma ile doğrudan ilintilidir.

Bugünkü düzen ve işleyiş; okula gidip gelmekten yaşamaya fırsat bırakmayan bir hüviyette. Tam da esas krizin görünüm kazandığı yer burası. Yaşama hazırlaması gereken bir yapı bizatihi yaşama kasteden bir nitelik kazanmış durumda. Amacını yitirmiş, başkalaşımış, yabanclaşmış bir mevcudiyetle karşı karşıyayız. İkincisi ve çok önemlisi bağlantılı şekilde, bulunduğu döneme, çağa, zamanın ruhuna yabancılaşmış bir hayalet görünümü kazanmış bir yapının hayatımıza musallat olmuş olmasıdır. Varoluş koşullarını yitilmiş bir yapıdan bahsediyoruz. Ekonomik, felsefi, siyasal ve teknolojik gelişmelerin kombinasyonunda hayat bulan bir yapı, kendisini mümkün kılan dinamiklerin tümünde yaşanan köklü başkalaşım nedeniyle bağlamını yitirmiş durumdadır. Hayatın seyri büsbütün değişmiş durumda ancak eldeki düzenek sanki büyük işler başarmış şekilde aynı formuyla, formatıyla yaşama kasteder şekilde varlığını sürdürüyor. “Matbaanın, hatta baskı makinalarının olduğu bir çağda İlyada mümkün müdür?” diye soran Marx’ın dediği kritik şeyi anladığımız hiç belli olmuyor. “Şuursuz bir büyücü Gütenberg! Işığı paçavraya hapsetmiş. Yüzyılları kutulara doldurmuş Gütenberg’in çocukları, peygamberleri işportaya dökmüş; tuğla kadar değeri kalmamış dehanın. Eflatun, bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koşuyor. Don Kişot futbol maçı biletinden ucuz” diye yakınan Cemil Meriç de aynı şekilde farklılaşan gerçekliğe vurgu yapıyor. Teknolojik alandaki gelişmelerin bile mevcut yapıyı çözdüğü bir noktadayız. Değişen ekonomik, siyasal ve felsefi anlayışın kurumsal yapıyı ve işlevleri karikatürleştirdiği bir dünyadayız.

“Bildiğimiz dünyanın sonu”nda olduğumuz yerde eski dünyanın kalıntılarıyla yaşam sürmek işlevsiz dünü yepyeni şeylerin söylenmesi gereken yeni güne giydirmeye çabalamaktır. Yaşama fırsat vermeyen bir yapıdan yaşam kurmasını bekliyoruz. Bırakın yaşam kurmasını her gün, her yıl tecrübe ettiğimiz yaşam kuramama hatta yaşama kast etme vasfını inkâr edercesine ona iyi ve güzel şeyler şeyler atfederek yaşamaya devam ediyoruz. Resmi anlatının merceğinde görünümü başkalaştırılan bu yapının bozuk genetiğini deşifre etmeden gideceğimiz yer, dün bıraktığımız yer olacaktır.

*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı.

10 Temmuz 2026 Cuma

''Biz" kimiz?: Fenomenolojik-ahlaki bir çözümleme Prof. Dr. İlhami Güler+10/07/2026

İki türlü “Biz” vardır: 1- Tabî/Verili (fıtri) olan; 2- Oluşturulan/edinilen. Bunlara “Kimlik” de diyebiliriz. Birinciye örnek: Aile, kabile/klan, ırk/etnisite, dil, şehir, ülke/coğrafyadan doğar. İkinciye örnek: Din, mezhep, tarikat, cemaat, dernek, vakıf, parti, şirket, çete, mafya, şirket… Verili veya oluşturulan “Biz”lerin nihaî ölçü/mizan/kriteri, onların ahlaki niteliğini belirler. Sorun, “Biz” ve “Ötekiler” veya “Dost” ve “Düşman” olmanın kriteri nedir? sorusudur.

1-“BİZ”İ OLUŞTURAN KRİTERLER

Verili “Biz”ler, maslahata/menfaate, güvenliğe dayanır. Oluşturulan “Biz”ler ise, çıkara veya ahlaka dayanır. Verili Biz’in en yaygın olanı kabile/ırk/dil, Tanrı’nın bir lütfudur: “Birbirinizi tanıyasınız diye sizi kabileler/diller/ırklar olarak yarattık.” (49/13). “Dillerinizin ve renklerinizin farklılığı, Allah’ın ayetlerindendir.” (30/22). İstiğna ile ırkçılık yapılmadığı sürece, bu kriter masum ve masundur. Bir “yerli” olmak (köy, kasaba, şehir, ülke) da aynı hükümdedir.

Oluşturulan “Biz”e gelince, bunun da iki saiki/kriteri olabilir: 1- Çıkar. 2- Ahlak. Çıkar üzerinden kurulan “Biz”, ya hakkaniyete/adalete, eşitliğe dayanır; şirket, böyle bir ortaklıktır. Ya da zulüm, gasp, hırsızlık, sömürü üzerine kurulur: Çete, mafya gibi. Yasal/hukuki olarak kurulup, fiiliyatta çete-mafya gibi davranan “Biz”ler de olabilir. Adalet/Hukuk, “Devlet” ile “Mafya-Çete”yi birbirinden ayıran racondur. Siyaset, ikisini birleştirebilir. “Devlet”in dini adalettir” denmiştir ve doğrudur.

Kur’an, “Biz” ve “Öteki”ni veya “Dost” ve “Düşman”lığı, İman-küfür ve adalet-zulüm üzerinden kurar. Gayri Müslimlerin Allah ile olan ilişkilerinin mahiyetini Allah bilir. Ancak, Müslümanların “düşmanı” olmak zorunda değildirler. Allah’ın ve Müslümanların kesin düşmanları, zalimlerdir: “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (2/193). “Allah, dine/İslam’a aidiyetinizden dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yerinizden/yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi yasaklamaz. Allah, adil olanları sever. Allah, ancak, sizin ile dini aidiyetinizden dolayı sizinle savaşan ve sizi zorla yurdunuzdan çıkaranlar veya onlara yardım edenlerle dost olmanızı yasaklar. Kim onları dost edinirse; zalimlerden olurlar.” (60/8-9). Dikkat edilirse, burada gayri müslimler ile adalet/ahlak üzerinden bir “Biz” oluşmaktadır. Kur’an din, millet ve ümmet kavramları ile inanç-iman ve ahlak (salih amel) birlikteliği üzerinden bir “Biz” oluşturur. Ancak, iman-inanç tahrif edildiğinde ve adalet zulme dönüştüğünde bu “Biz” parçalanır. “Kitap Ehli”nin durumu böyledir. İnanç ayrılığına rağmen, ahlak üzerinden Hristiyanları, mü’min “Biz”e yakın olarak görürken; mü’minlere zulmeden Yahudileri, düşman-öteki olarak görür (5/82). Bu durum, o günkü Hristiyanların durumunu yansıtır. Son yüzyıllarda Hristiyanların, Müslümanlara ve diğerlerine yaptıkları zulümler, az değildir.

Kur’an, şöyle buyurur: “Birilerine olan kininiz/düşmanlığınız, sizi onlara adaletsizlik yapmaya sürüklemesin; İyilikte ve ahlaki duyarlılıkta/titizlikte/teyakkuzda (takva) iş birliği yapın/yardımlaşın; düşmanlıkta ve kötülükte değil.” (5/2). Kur’an, kin tutmaya ve intikam gütmeye dayanan “sürekli düşmanlık” saplantısını reddeder: “Belki de Allah, sizinle düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi/yakınlık koyar.” (60/7). Aliya İzzet Begoviç de şöyle demişti: “Savaşta öldüğünüzde değil; düşmanlarınıza benzediğinizde kaybedersiniz.” Bu söz de yukardaki ayetleri yankılar.

Zalimler, eğer müminlerden ise; onlara karşı düşmanlık ve savaş önerilir (49/19). Zulme maruz kalmışlar ise; Manastır, Havra ve Kilise ve Mescid’lere devam eden insanlar uğruna mü’miler savaşa çağrılır.” (22/39-40). Dikkat edilirse, Kur’an, derin “Biz”i inanç birlikteliği üzerinden değil; adalet-zulüm üzerinden kurmaktadır. Kur’an, İsrail tanklarının altında ezilerek ölen aktivist Rachel Corrie’nin dediği: “Zulüm, eğer bizden ise; ben, “Biz”den değilim” cümlesini yankılamaktadır. Kur’an, bugün nazil oluyor olsaydı; bu cümleyi, o kızın ağzından alıp “Ayet” yapardı. İslam Teolojisinde Mürcie, salt İnanç/tasdik birlikteliği üzerinden bir “Biz” kimliği kurarken; Haricilik ve Mu‘tezile, İman ve ahlak birlikteliği üzerinden bir “Biz” kimliği kurmuştur. Haricilere göre ameli/ahlakı/adaleti olmayanlar “öteki/kafir/düşman” olarak nitelenirken; Mu‘tezile, ahlakı/ameli/adaleti olmayanları “el-menziletü-beynel menzileteyn=Ne mümin; ne de kafir” olarak niteledi. Kur’an, inanç/tasdik/teslimiyet ile “İman” arasında bir ayrım yapıp; gerçek “Biz”i iman ve salih amel üzerinden kurmuştur. (49/14).

Ünlü Psikanalist Erich Fromm, kabilevi, ulusal veya dinsel “Biz”lerin içerden ahlaki çürümelerini şöyle analiz eder: “İster ilkel kabilevi ister ulusal, isterse dinsel yapıda olsunlar, kümelerin (“Biz”lerin-İG) çoğu, kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin gücünü sürdürmek isterler. Üyelerini/müntesiplerini, kendileri dışında yer alan ve kendileri ile çatışan başkalarına karşı ayağa kaldırmak/tahrik etmek için, üyelerinin yapısında var olan ahlak duygusunu sömürürler. Ama bir yandan da üyelerinin ahlak duygusunu ve ahlaki yargılama yeteneğini boğmak için, kişiyi kendi grubunun ahlaksal tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece, kişiler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnendiğinde şiddetle karşı çıkarken; aynı ilkelerin kendi gruplarınca çiğnenmesine ses çıkarmaz hale gelirler. Bütün büyük dinler, bir din bürokrasisince yönetilen kitlesel kurumlar haline gelir gelmez, özgürlük ilkelerini çiğnemeleri ve saptırmaları, bu dinlerin bir trajedisidir. Dinsel örgütlenme ve bu örgütlenmeyi temsil eden insanlar, bir ölçüde, ailenin, kabilenin, dinin ve devletin yerini alırlar. İnsanı özgür bırakma yerine; tutsak ederler. Artık Tanrı’ya değil; onun adına konuştuğunu iddia eden topluluğa tapınırlar…” (Erich Fromm, Psikanaliz ve Din. Çev: Şükrü Alpagut. İst. 1990. s. 82)

Kur’an’ın dinsel fanatizmi/mezhepçiliği (23/53-54) ve dinsel husumeti kınamasının (23/106, 110) sebebi de budur. Ayrıca dinsel “temsil” iddiasında bulunarak insanları sömüren “din-adamları (Ahbar-Ruhban-Papaz-Haham)”nı yerden yere vurmasının nedeni de budur. (9/34). Müslüman olup, “Temsil” iddiasında bulunan “din adamları”nın bunların yaptıklarından geri kalır yanı olmadığı aleykelbeyandır.

2- PARTİ VE “BİZ”

Demokrasilerde “Parti” ülkeyi yönetmek için bir program çevresine toplanmış örgütlenmedir (Biz). Politik-ideolojik bir yapıdır. Meşru-çıkar ve ahlak/adalet motivasyonu birliktedir. Partililerin ahlaki karakterine göre seküler/vicdani/ahlaki saikle veya dinsel “Halka hizmet, Hakka hizmettir” sloganı ile salt ahlaki bir yapı olabileceği gibi; salt çıkar maksimizasyonuna dayanan bir “şirket”e veya çürümenin derecesine göre kamu kaynaklarını, üyelerine (Biz) peşkeş çeken bir örgütlenmeye de dönüşebilir. Bu durumda parti rozeti veya parti sloganları, bu grupsal çıkar örgütlenmesinin maskelerine veya parolalarına dönüşebilir. Bu hal, iktidar ve muhalefeti birlikte içerir. O zaman da “Partizan”, kendini toplumuna adamış bir “militan” değil; bir “şirket” ortağına veya “mafya” elemanına dönüşür. Tarikat, Cemaat, Dernek, Vakıf ve Sivil Toplum örgütleri de, aynı kurala tabidir. Niyeti ve amacı hayırhahlık/kamu yararı/ahlaki ise, meşru ve muhteremdir; bu maskelerle grup çıkarı temin etmek ise, melundur.

7 Temmuz 2026 Salı

“Dünyayı Bölen Devrim” bize ne anlatıyor? Abbas Bilgili+07/07/2026

İnsanlık tarihinin kırılma noktalarından birinin de devrimler olduğunda kuşku yok. Ani ve şiddetli bir toplumsal değişimi barındıran devrim olgusunun, sonrasını nasıl etkilediği ve biçimlendirdiği konusu tarihçiler, sosyologlar, siyaset bilimciler ve hukukçular açısından ilgi çekici bir konu. İnsanlığa bedeli ağır olmakla birlikte, bulunmaz bir tecrübe, araştırmacılara zengin bir malzeme sunduğunu da kuşku yok.

Devrim olarak adlandırılan toplumsal hareketler içinde 1789 Fransız Devrimi ile 1917 Rus Devrimi’nin etki ve büyüklükleri tartışmasız kabul edilir. Toplumsal değişmenin evrim yoluyla olmasını isteyenler, barındırdığı şiddet (terör) ve yıkıcılık nedeniyle devrime ciddi eleştiriler getirmiştir. Edmund Burke’ün (Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler, Kadim Yayınları, 2023) ve Alexis de Tocqueville’in (Eski Rejim ve Devrim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2025) bu bağlamda birer çalışmalardır. Taha Akyol’un yeni çalışması “Dünyayı Bölen Devrim / Sovyet Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü”nü de (Doğan Kitap, 2026) bir devrim eleştirisi ve Rus Devrimi’nin anatomisi olarak kabul etmek gerekir. Çalışmayı, Burke ve özellikle de Tocqueville’in eleştirisine benzetebiliriz. Burke, henüz Fransız devrimin birinci yılında yapmıştı eleştirisini, ama Tocqueville devrimden 67 yıl sonrası gibi daha görülebilir bir mesafeden bakmıştı. Taha Akyol ise Rus Devrimi’nin 74 yıllık bir pratik ve çöküş sonrası gibi daha zengin bir veri birikimiyle yapıyor analizini.

YERLİ ARAŞTIRMACILAR SOVYET DEVRİMİNİ YETERİNCE İNCELEMEDİ

Türkiye’yi yakından ilgilendiren Sovyetler ve Sovyet devrimi üzerine yerli araştırmacıların yeteri kadar çalışma yapmadığını biliyoruz. Son zamanlarda yayınlanan Onur İşçi ve Samuel J. Hirst’in Kızıl Yıldız / Sovyetler Birliği Tarihi (Kronik, 2025) ve Gün Zileli’nin 1917-1918 Rusya’da Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne (Bilim ve Sanat, 2019) ve yine Zileli’nin Sovyetler Birliği’nde Devlet Terörü ve Gulaglar (Kaos, 2021) isimli çalışmalarını anmak gerekir. Taha Akyol’un da konuya yabancı olmadığını önceki yayınlarından biliyoruz. “Sovyet Rus Stratejisi ve Türkiye”(2 Cilt, Ötüken, 1976, 1979), “Politikada Şiddet” (Töre-Devlet, 1980) ve “Leninsiz Komünizm” (Hasret, 1979) adı altındaki çalışmaları ile konuya hakimiyet ve yetkinliğini göstermiştir. Bu bağlamda Ekim devrimi ve Sovyetlerin çöküşü üzerine yaptığı analizi ve ulaştığı sonuçları önemsemek gerekir.

Önemli tespitlerden birisi; Marksizmin batıda demokrasi ile birlikte sosyal demokrasiye evrilirken, Rusya’daki anti demokratik bir süreçte Leninizm ve Stalinizm adı altında demir bir yumruğa evrildiği görüşüdür.

Marks’ın diyalektik materyalizm teorisine göre, devrimin ileri kapitalist ülkelerde gerçekleşmesi gerekirken, Rusya gibi köylü ağırlıklı bir toplumda gerçekleşmiş olmasının üzerinde durmak gerekiyor. İşçi sınıfının “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeylerinin kalmadığı” anda patlamanın olacağını öngören Marks’ın bu görüşü bugüne kadar gerçekleşmiş değil. Bunun nedeni batıda işçilerin devrim yapmasını gerektirecek bir kopuş noktasının çok uzağında olmalarıdır. On dokuzuncu yüzyıl vahşi kapitalizminin, özgür düşünce / demokrasi ortam ve sürecinde (işçilerin hukuksal kazanımları ile) “ehlileşmesi” işçi sınıfını devrim noktasından uzaklaştırmıştır. Nitekim Akyol’un kitabında bu durum “sosyal demokrasiye evrilme” olarak belirtilmiştir. Esasen bugün “İş Hukuku” olarak bilinen ve işçilerin haklarını garanti almaya çalışan hukuk dalının “işçinin hukuku” olduğunu ve “vahşi” denilen kapitalizmin ehlileşmesi işlevini gördüğünü söylemek isabetli olacaktır. Bu “ehlileşeme” olgusunun “sosyal demokrasiye evrilme” anlamına geldiğini ve Marksistlerce de de “sapma” olarak değerlendirildiğini hatırlatalım.

Rusya’da ise süreç farklı işlemiştir. Marksist anlamda devrim yapacak proletarya mevcut değildi. Sıkı örgütlenmiş bir grubun öncülüğü gerekiyordu. Bolşevik devrim fikri ile otokratik Rus tarihi arasındaki ilişkiye dikkat çekilerek, Çarlıktan devralınmış bir despotizmin devrime şekil veren unsurlardan biri olduğu belirtiliyor. Rus insanının ruhsal yapısına eklemlenmiş Ortodoks sofuluğun da devrime “mistik bir din” hüviyeti kazandırdığı görüşü de ilgi çekici. Bu unsurlara Rusya’nın uçsuz bucaksız bozkır ortamının getirdiği ruhsal durum da üçüncü unsur olarak ekleniyor. Rusya bozkırlarının insan ruhu üzerindeki etkisini görmek için Çehov’un Bozkır isimli novellasına bakmak gerek. Bu unsurların yoğurarak biçim verdiği insan ve toplumda ılımlılık ve denge değil, aşırılık kendini gösteriyor. Toplum bir uçtan bir uca savrulabiliyor. Albert Camus’nün deyimi ile “öğreti bir din, bir bağnazlık haline gelmişti. Havariliği seçtiler, sosyalist oldular.” Çarlık ve kiliseye kölece ve inançla bağlılıktan teorilere, ideolojilere ölümüne bir inançla bağlılık.

HUKUKUN VE PİYASANIN OLMAYIŞI

Kanaatimizce kitabın en önemli ve ilgi çekici kısmı Sovyetlerin yıkılma sebebine dair tespitlerdir. Yazar, bunu iki faktöre bağlıyor; hukukun ve piyasanın olmayışı. Her ne kadar bu iki faktöre son bölümde değinmekte ise de, esasen kitabın ana gövdesinde bunların ayrıntıları mevcut ve yaygın örnekleri de verilmiş. Hukukla sınırlı olmayan, özgürlüklere yer vermeyen totaliter bir sistemin sürdürülebilir olmadığını görüyor ve anlıyoruz. Aynı şekilde, ekonominin piyasaya göre değil de kumanda ile işletilmeye çalışılması sonu getiren çok önemli bir sebep olarak anlatılıyor. Nitekim komünist parti ile yönetilen Çin’in bu gerçeği görerek piyasa unsuruna yer verdiği de hatırlatılıyor.

STALİN TERÖRÜ

Stalin dendiğinde, estirdiği devlet terörü, sürgünler, gulag denilen toplama kampları, sadece karşıt görüştekileri değil, yoldaşlarını da “itirafa zorlayarak” infaz etmeler akla geliyor. Ancak bu Stalin zorbalığında Lenin’den devralınan mirasın da payının olduğu hatırlatılıyor. Devrimi yapanların özgür bir ülke hayal ettiklerini ama demir bir yumrukla karşılaştıklarını görüyoruz. Örneğin devrimin öncülerinden Konştad deniz üssündekiler 1921’de sosyalizmle birlikte demokrasinin geleceğini beklerken, hür seçimlerin ve gizli oyun karşısında olan Lenin’in “demir disiplini” ile karşılaşıyorlar ve kan ve gözyaşıyla hüsrana uğruyorlar. Komünist Parti her şeye egemen olduğu için bir “Parti Devleti” doğuyor. Elbette parti devletinde de muhalif görüşler parti için tehlikedir. İşçi devletinde (!) işçilere ve sendikalara özgürlük vermeye karşı olan Lenin’in görüş ve konuşmaları, davranışlarında Stalin terörünün ip uçları rahatlıkla görülüyor. Yazarın da vurguladığı üzere, Stalinizmin temelleri Lenin zamanında atılıyor. Daha Lenin ölmeden dizginler yavaş yavaş Stalin’in eline geçiyor. Lenin’in hastalanması, kısmi felçli duruma düşmesi Stalin’in işini kolaylaştırıyor. Polit Büro’daki 7 üyeden bir olan Troçki önceleri Stalin’i “olağanüstü sıradan” biri olarak görürken, durumu fark ettiğinde artık çok geç olduğunu anlıyor. Lenin’in hastalığı, son günleri ve ölüm sürecinin Stalin tarafından kendi lehine kullanılmasındaki düşündürücü gelişmeler hakikaten oldukça ibretlik.

Lenin 21 Ocak 1924’te ölüyor ve Stalin diktatörlüğü bütün ağırlığı ve yoğunluğuyla özgürlüklerin, insan haklarının, hukukun üzerinden silindir gibi geçiyor. Ta ki 5 Ocak 1953’te diktatörün ölümüne kadar devam ediyor. Bir zamanlar (1936’da) Stalin Anayasası’nı öven Nazım Hikmet, hatır için yazıldığı söylenen bir şiirde ölümü üzerine 1953’te övgüler dizerken, 1962’de yazdığı bir şiirde “bıyıkları çorbamızın içindeki” Stalin’in ölümü ile göğsündeki tonlarca ağırlığın kalktığını söylüyor.

Stalin terörü üzerine çok şey söylendi ve yazıldı. Bu konuda ciddi bir literatür de oluşmuş durumda. Akyol’un kitabında bunlar önemli kaynaklardan alıntı ile anlatılmış durumda. En yakınındaki parti üst düzey yöneticilerini dahi büyük baskılarla “itirafçı” yapıp, “halk düşmanı” haline getirerek infaz etmesine dair çok sayıda örneği insan düşünerek ve üzülerek okuyor. Troçki, Zinoyev, Kirov, Buharin, Radek gibi önemli isimlerin sonu korkunç birer ölüm olmuştur. Stalin’in pratiğinde kurşuna düzmek sıradan bir olaydır.

Esasen “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin Marks ve Lenin tarafından burjuva ekonomisinin üst yapısı olarak kabul edilerek reddedilmesinin proletarya diktatörlüğünün gereği olduğu düşünüldüğünde, teorik temellerin de hukukla bağlantısının olmadığı sonucunu doğurmaktadır. Bu da uygulamayı “hukukla sınırlanamamış iktidar” durumuna getirmiştir. Hukukla sınırlama olmayınca Stalin gibi bir zorbanın elinde tam bir cinayet makinasına dönüşmesi kaçınılmaz oluyor.

Bütün bu hukuksuzlukların bir de hukukî kılıfı var; göstermelik mahkemelerde sahibinin sesi konumundaki yargıç ve savcılar bugünler için var! Doğrudan kurşuna dizdirmek yerine duruma göre “itiraf” ile elde edilen kanıtlar (!) sonucunda hain, casus ve sabotajcılar “yargı kılıfı” ile cezalandırılma yoluna gidiliyor. Esasen olağanüstü dönemlerin başka yerlerindeki uygulamalarında da bu tür yargıç ve savcılar hep var olmuştur. Fransız Devrim Mahkemesi savcısı Fouquier-Tinville, Yassıada savcısı Altay Ömer Egesel gibi Stalin yargılamalarında da benzer bir tip olan savcı Andrey Vişinski iş başındaydı!

EKONOMİ VE PİYASA

Sovyetlerin yıkılışındaki diğer önemli sebep de ekonominin emir komuta ile yürütülmesi, yani piyasanın olmayışı olarak ifade ediliyor. Kitapta emir komuta baskısı sadece ekonomi için değil, genel anlamda uzunca anlatılmakla birlikte, ekonomi ile ilgili ayrıntılı bilgi ve analiz son kısımlarda yapılmıştır. Stalin’in farklı düşünen iktisatçıları kurşuna dizdirdiğini düşününce ekonominin nasıl bir hal aldığını tahmin etmek güç değil. Ölümünden sonra da Stalin’in ekonomi anlayışı emir komuta olarak Sovyetlerde devam etmiş ve verimsiz (üretken olmayan) ekonomi çöküşü hızlanırmıştır. İktisatçı Korkut Boratav’dan yapılan alıntılar da Sovyet ekonomisindeki durumun Türk okuruna daha önceden sunulduğunu göstermektedir. Durumu iyi göstermek için istatistiklerle oynamak ve propaganda ile övünmek de aslında bizlere yabancısı olmadığımız önemli mesajlar veriyor. Piyasa yani ekonomik özgürlük olmayınca hantal yapı rekabet edemeyerek çöküşe hizmet ediyor. “Toprak verimli olmasından çok sakinlerinin özgürlüğü nispetinde mahsul verir” diyen Tocqueville bunu Fransa tarihi bağlamında söylese de, evrensel bir ilkeye değiniyordu.

BİZE VERİLEN MESAJ

Şüphesiz 1917 Rus Devrimi ve 74 yıllık Sovyet pratiği insanlık için ve ülkemiz için çok büyük bir laboratuvar tecrübesidir. Sovyetlerin yıkılışında hukukun ve piyasanın olmayışının oynadığı rolü görünce insan özellikle emir komuta ile hareket eden iktisatçılar ve hukukçuların dünyadaki ve bizdeki halini hatırlıyor. Emir komuta ile Merkez Bankası’nı hizaya getirip, faizleri emirle belirlemenin sonucunu bu ülke yaşadı ve yaşamaktadır. Hukukun durumu ise her gün yaşadığımız akıl almaz uygulamalarla gündemimizden düşmüyor. Oysa Akyol’un kitabı olaylar ve yorumlarıyla Sovyet pratiğinden önemli dersler çıkarmamız için ciddi örnekler sunuyor.

*Abbas Bilgili, hukukçu.

6 Temmuz 2026 Pazartesi

Mutarrif'in Sorusu: İktidarı güç mü meşru kılar, rızâ mı? Mustafa Yeneroğlu+05/07/2026

Hicrî 75 (694) yılında Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervân'ın Irak umumî valisi Haccâc b. Yûsuf, Medâin valisi Mutarrif b. el-Mugîre'ye görünüşte basit, gerçekte ise son derece ağır bir soru yöneltti. "Sizin peygamberiniz mi daha şereflidir, yoksa halifeniz mi?" Bir başka rivayette soruyla yetinmedi, cevabı da kendisi verdi. "Abdülmelik Allah'ın halifesidir ve Allah katında elçilerinden daha değerlidir." Emevî döneminin önde gelen tarihçilerinden Belâzürî'nin aktardığına göre Mutarrif'in dili bir an tutuldu. Ardından şu hükmü verdi: "Vallahi o kâfirdir."

Bu kısa karşılaşma, hicrî birinci yüzyılın sonunda İslâm dünyasını kasıp kavuran temel soruyu bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu. İktidar, peygamberin bile üstüne çıkarılan, eleştirilemez ve kutsal bir mevkiye mi yükselecek, yoksa hukukun ve ümmetin önünde hesap veren bir emanet olarak mı kalacaktı? Bu soruya cevap veren bir teorisyen değil, yönetimin içinde olan tecrübeli bir valiydi. Mutarrif, hicrî 77 (696) yılında Abdülmelik ve Haccâc'a biatını geri çekerek bu itirazı bir siyasal programa dönüştürdü. Ortaya koyduğu şey, yalnızca bir siyasî tavır değil, bir meşruiyet ölçüsüydü.

EMEVÎ DÜZENİNİN MEŞRUİYETİ

İslâm'ın ilk asrı, dönemin dilinde fitne denen iki büyük iç savaşla sarsıldı. İlki, Hz. Osman'ın katlinin ardından Hz. Ali ile Muâviye arasında başladı ve hilafetin Emevî saltanatına dönüşmesiyle sonuçlandı. İkincisi ise Yezîd'in veraset yoluyla halife tayin edilmesi ve Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da şehid edilmesinin ardından baş gösterdi. Abdullah b. Zübeyr, Emevî saltanatına karşı Mekke'de hilafetini ilan etmiş ve geniş kabul görmüştü. Ancak Haccâc'ın Mekke'yi kuşatıp mancınıklarla dövdüğü, Kâbe'nin zarar gördüğü ve İbnü'z-Zübeyr'in katledildiği Hicrî 73 (692) yılıyla birlikte ikinci fitne sona erdi; meşruiyet sorusu da fiilen tegallüb lehine karara bağlandı.

Fakat yaşanan yalnızca bir iktidarın tahkimi değildi; daha derinde bir medeniyet kırılmasıydı. Tegallüb (fiilî hâkimiyeti zorla ele geçirenin meşru sayılması), cebr doktriniyle meşrulaştırıldı, verasetle hanedanlık düzenine dönüştü, halifetullah iddiasıyla kutsallaştırıldı. Böylece şûrâ, rızâ, biat ve emanet gibi kurucu ilkelerin yerini yeni bir siyasal paradigma aldı. Kevâkibî bunu istibdadın kökeni olarak çözümledi; Malik bin Nebi ise bir medeniyetin kendi kurucu fikirlerinden kopuşu olarak yorumladı.

ŞÛRÂYA DÖNÜŞ ÇAĞRISI

Mutarrif'in teklifi, rızâ ve şûrâya bir dönüş çağrısıydı. Bu fikir boşlukta doğmadı; arkasında tarihî öncüller vardı. İlki, dört halife dönemi (Râşidûn) tecrübesiydi. Mutarrif teklifini doğrudan Hz. Ömer'in mirasına bağlar; hilafet, Ömer'in bıraktığı gibi Müslümanların şûrâsıyla ve razı oldukları kişinin seçimiyle belirlenmeliydi. Hz. Ömer'in halefini tayin etmeyip seçimi bir şûrâ heyetine bırakması, Mutarrif için hilafetin aslî biçiminin en güçlü deliliydi.

İkinci öncül, birkaç yıl önce yenilgiye uğrayan İbnü'z-Zübeyr hareketiydi. İbnü'z-Zübeyr de hilafeti Emevî verasetine karşı Kureyş'in rızâ ve biatına dayandırmıştı. Mutarrif, yenilmiş bu çizgiyi farklı şartlarda yeniden dile getiriyordu. Aynı dönemde Hâricîler de verasete ve zorla ele geçirilen iktidara karşı çıkıyor, meşruiyeti cemaatin seçimine bağlıyor; ancak soy ayrımını bütünüyle reddediyordu.

Son olarak, iktidarın zulmünü ilâhî kaderin kaçınılmaz sonucu sayan cebr anlayışına yönelen itiraz da aynı fikrî iklimin bir parçasıydı. O yıllarda Hasan-ı Basrî ve Kaderiyye çizgisi, insanın fiillerinde irade sahibi olduğunu ve zulmün ilâhî takdire havale edilemeyeceğini savunuyordu. Hâricîlerin yönetimin zorbalığa dayandığı eleştirisi de farklı bir yerden aynı sonuca ulaşıyordu. Mutarrif'i bu damara bağlayan ortak ilke şuydu: Zulüm, galip gelmekle meşru olmaz.

Emevîlerin hilafeti kendi hanedanlarına hasretmesine üç farklı itiraz yükseldi. Biri, hakkı Kureyş'in tamamına açan İbnü'z-Zübeyr çizgisiydi. İkincisi, hilafeti Peygamber'in soyundan gelen Hâşimoğullarına bağlayan Şiî çizgiydi. Üçüncüsü ise soy şartını bütünüyle reddeden Hâricî çizgiydi. Mutarrif ilkine yakındı; verasete karşı çıkıyor, fakat Kureyş çerçevesini koruyor ve onun içinde şûrâ ile seçimi savunuyordu. Onun özgünlüğü, bu çerçeveyi bir hânedan imtiyazı olarak değil, rızâ ve istişâre usulü içinde yeniden yorumlamasında yatıyordu.

ADALET VE HUKUKLA SINIRLI İKTİDAR

Mutarrif'in meşruiyet anlayışı yalnızca yöneticinin nasıl seçildiğiyle değil, nasıl yönettiğiyle de ilgiliydi. Bunu en açık biçimde Medâin valiliğine başlarken verdiği hutbede dile getirdi. Taberî ve Belâzürî'nin aktardığına göre yöneticiyi hak ve adaletle kayıtlı, hesap verebilir ve istişâreye açık bir emanetçi olarak tanımladı. Halkı sabah akşam dinleyeceğini, yanlış gördüklerinde kendisini uyarmalarını istediğini, emredilen adaleti yerine getirmezse kendi helâkini hazırlamış olacağını söyledi. Bu, yetkisini hukuk ve adaletle sınırlı gören, toplumun denetimini meşru kabul eden bir yönetici tasavvuruydu.

Aynı ilke, o dönemde Irak'ta ciddi bir askerî tehdit oluşturan Hâricî lider Şebîb b. Yezîd'in taraftarlarının dile getirdiği şikâyetlerde de görünür. Ganimetin hukuka aykırı biçimde gasbedilmesi, had cezalarının keyfî biçimde uygulanması ya da uygulanmaması ve yönetimin kaba kuvvete dayanması… Bu itirazların ortak paydası, hukukun yöneticiyi de bağlaması talebiydi. Mutarrif bu talebi reddetmedi; aksine meşruiyet anlayışının bir parçası hâline getirdi. Ona göre yönetici yalnız ümmetin rızâsıyla iş başına gelmemeli, aynı zamanda hukukun sınırları içinde kalmalıydı.

RIZÂ ÖLÇÜTÜ VE KUREYŞ SINIRI

Mutarrif'in tekrar tekrar kullandığı kavram er-rızâdır; razı olunan, üzerinde uzlaşılan kişi. Bu, dönemin temel siyasî kavramlarından biriydi. Hânedan dışı muhalefet hareketleri bir aday çağırırken genellikle bu ifadeyi kullanıyor, toplumun rızâsı ve biatıyla iş başına gelen meşru imamı kastediyordu. Bunun karşıtı ise dayatılan yöneticiydi. Bu kavram, daha sonra ehl-i hall ve'l-akd, biat ve icmâ ekseninde gelişecek imamet teorisinin henüz kurumsallaşmamış ilk ifadesiydi. Mutarrif de meşruiyetin temel ölçüsünü burada görüyordu; ancak bu ilkeye önemli bir sınır ekliyordu. Rızâ gösterilen kişi, Kureyş'ten olmalıydı.

Bu sınır onu Hâricîlerden ayırıyordu. Hâricîlerin eşitlikçi anlayışına göre liyakat sahibi her Müslüman, Arap olsun olmasın, Kureyşli olsun olmasın yönetebilirdi. Mutarrif ise Kureyş çerçevesini koruyor, fakat veraset yerine şûrâ ve rızâyı esas alıyordu. Bu tercih ona daha geniş bir toplumsal meşruiyet zemini sağlayabilirdi. Öte yandan teklifini siyaseten uygulanması güç bir konuma da sürüklüyordu. Çünkü etrafında üzerinde uzlaşılabilecek somut bir Kureyşî aday yoktu; kendisi de Kureyşli değil, Sakîfliydi.

MUTLAK OTORİTENİN REDDİ

Müzakere sonuçsuz kalınca Mutarrif en yakın adamlarını toplayıp niyetini açıkladı. "Oldum olası bu zalim adamların işlerini tasvip etmem ve içten içe reddederim" dedi; Hâricîler şûrâ teklifini kabul etseydi onlarla birlikte Abdülmelik ve Haccâc'ı azledeceğini söyledi. Ardından biatını alenen geri çekti. "Sizi şahit tutuyorum ki ben Abdülmelik b. Mervân'ı ve Haccâc b. Yûsuf'u hal' ettim." Arkasından yalnızca zulme karşı cihad niyeti taşıyanların gelmesini istedi.

Son çarpışmada Mutarrif'in adamları karşı saftaki Müslümanları şahitliğe çağırdı. Abdülmelik ve Haccâc'ın "hevâlarına tâbi olan, haktan ayrılan, zanla hareket eden ve öfkeyle kan döken" zorbalar olduğunu kabul etmelerini istediler. Karşı taraf ise "Yalan söyledin ey Allah'ın düşmanı!" diye bağırdı. Bu kısa karşılaşma, Mutarrif'in bütün davasını özetler. O, iktidarı hakikat ve adalet ölçüsü önünde hesaba çağırıyordu; karşısındakiler ise bu çağrının kendisini düşmanlık sayıyordu.

Aynı çarpışmada Mutarrif'in son ana kadar dilinden düşürmediği âyet, Âl-i İmrân sûresinin 64. âyetiydi: "Gelin, aramızda eşit olan bir söze gelelim; yalnız Allah'a kulluk edelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp birbirimizi rabler edinmeyelim." Bu âyetin seçimi tesadüf değildi. "Birbirimizi rabler edinmeyelim" çağrısı, halifeyi peygamberlerin üstünde gören söyleme doğrudan bir cevaptı. Yönetici bir rab değildi; ona kulluk derecesinde itaat, şirke yaklaşırdı. Mutarrif'in ölüm anında dilinden düşmeyen bu âyet, hutbesindeki adalet anlayışı ve şûrâ çağrısıyla aynı istikameti gösteriyordu. Hepsi tek bir ilkeye çıkıyordu: Mutlaklaştırılmış otoritenin reddi.

SİYASET DÜŞÜNCESİNDEKİ YERİ

Bu itirazın kimden geldiği de anlamlıdır. Mutarrif, rejimin kendi atadığı, Sakîf eşrâfından bir valiydi. Babası Mugîre b. Şu'be, erken İslâm'ın en pragmatik siyasetçilerinden biri olarak iktidarla uzlaşmayı neredeyse bir sanata dönüştürmüştü. Kardeşleri Urve ve Hamza da Haccâc'ın valileri olarak görev yaptı. Urve'nin âkıbeti, içinde yaşadıkları siyasî zeminin ne kadar sert olduğunu gösterir. Abdülmelik'e yazdığı bir mektupta Haccâc'ı zorbalık ve çabucak kan dökmekle suçlamış, Haccâc da bunu öğrenince onu ölünceye kadar dövdürmüştü. Hafif bir eleştiri bile ölümle karşılanırken Mutarrif, meşruiyetin kökünü tartışmaya açıyordu. Onu babasından ve kardeşlerinden ayıran da buydu. Onlar maslahatçı bir uyum siyasetini sürdürürken Mutarrif meşruiyet sorusunu merkeze aldı.

Mutarrif'in kim olduğu kaynaklarda bile tam yerine oturmaz. Taberî, onun isyanını Hâricî lider Şebîb'in anlatısı içinde aktarır; bu tercih onu okuyucunun gözünde Hâricî hareketin bir parçası gibi gösterir. Oysa metnin içeriği bu yerleştirmeyi doğrulamaz. Belâzürî bunu açıkça düzeltir: "Bazıları Mutarrif'in Hâricîlerin görüşünü benimsediğini söyledi, ama bu doğru değildir; o, İbnü'l-Eş'as ile birlikte ayaklanan kurrânın görüşünü benimsiyordu." Bu düzeltme önemlidir. Mutarrif, birkaç yıl sonra Kûfe'nin önde gelen âlim ve kurrâlarının Haccâc'a karşı topluca ayağa kalktığı İbnü'l-Eş'as isyanının erken habercisidir. Ne saraya itaat eden bir memurdur ne de herkesi tekfir eden bir Hâricî; zulme itiraz eden, fakat tekfir ve keyfî şiddetten kaçınan, meşruiyeti rızâ ve adalette arayan bir çizgiyi temsil eder.

Bu çizginin neden güçlenemediği de öğreticidir. Mutarrif iki güçlü kutup arasında sıkışmıştı; bir yanda cezalandıran saray, öte yanda katılım dayatan Hâricî kılıcı. İkisinden de uzak duran bu çizgi, ikisinin de gücünden mahrum kaldı. Rızâ ve şûrâ ilkesini yeniden hayata geçirecek zemin yoktu. Mutarrif bir siyasal program ortaya koydu; fakat onu taşıyacak güç yoktu. Tarihsel olarak galip gelen, tegallüb ve veraset modeli oldu.

Fakat bu çizgi Mutarrif'le sona ermedi. Onun ölümünden yalnızca birkaç yıl sonra dünyaya gelen Ebû Hanîfe (ö. 150/767), aynı meşruiyet ölçüsünü hem sözüyle hem de bedel ödeyerek savundu. Hem Emevî valisi İbn Hübeyre'nin hem Abbasî halifesi Mansûr'un kadılık teklifini reddetti; dövüldü, hapsedildi ve hapiste öldürüldü. Dört Sünnî mezhep imamı arasında tegallübe en açık itirazı yükselten oydu. Çünkü meseleyi maslahat veya sabır çerçevesinde değil, doğrudan meşruiyet ilkesi üzerinden ele alıyordu.

Bu tarihsel kırılmayı çağdaş dönemde en derin biçimde çözümleyen isimlerden biri Muhammed Âbid el-Câbirî'dir. Ona göre fitne sonrasında akîde, iktidarı sınırlayan bir ilke olmaktan çıkıp onu meşrulaştıran bir araca dönüşmüş; böylece özellikle Arap siyasî aklında zorba iktidar kalıcı hâle gelmiştir. Muhammed İkbal ise aynı kırılmayı farklı bir açıdan okur. İslâm'ın siyasî idealini "ruhanî demokrasi" olarak tanımlar; bu idealin özünü eşitlik, dayanışma ve özgürlük oluşturur. Ona göre Emevî ve Abbasî halifeleri, ictihadı bireysel müctehidlerin uhdesinde tutup kalıcı bir yasama geleneğinin doğmasına bilinçli olarak izin vermediler. Böylece şûrâ ve rızâ, siyasî hayatı düzenleyen fiilî ilkeler olmaktan çıkıp daha çok normatif teorinin ve muhalefetin dili hâline geldi.

Bu tartışma yalnız İslâm siyaset düşüncesine ait değildir. Mutarrif'in yedinci yüzyılın sonunda sorduğu soru (iktidarın meşruiyetini güç mü sağlar, yoksa yönetilenlerin rızâsı mı?) siyaset felsefesinin en eski ve en evrensel sorularından biridir. Antik Yunan'dan beri güç ile hak arasındaki gerilim siyaset düşüncesinin merkezinde yer alır. Thukydides'in Melos Diyaloğu'nda Atinalıların dile getirdiği "güçlü olan yapar, zayıf olan katlanır" anlayışı ile Emevî sarayının tegallüb anlayışı, aynı siyasî mantığın iki farklı tarihî tezahürüdür. Buna karşılık iktidarın hukukla sınırlandırılması ve meşruiyetinin yönetilenlerin rızâsına dayanması fikri, hem İslâm hem Batı düşüncesinde uzun ve çetin bir tarihsel mücadelenin ürünü oldu. Batı'da Aquinas adaletsiz yasanın bağlayıcı olmadığını savundu; on altıncı yüzyılda Kalvinist direniş doktrini zalim hükümdara karşı direnme hakkını temellendirdi; Locke (1689) yönetimin meşruiyetini yönetilenlerin rızâsına bağladı, Montesquieu ise iktidarın ancak kuvvetler ayrılığıyla sınırlandırılabileceğini gösterdi. Bu ilkeler ancak on sekizinci yüzyılın sonunda anayasal bir zemine kavuştu. Amerikan Anayasası (1787) ile Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi (1789), yönetilenlerin rızâsına dayalı meşruiyet anlayışını modern anayasal düzenin temel ilkelerinden biri hâline getirdi.

Bu tarihsel karşılaştırmanın gösterdiği şey açıktır. İktidarın sınırlandırılması ve meşruiyetinin rızâya bağlanması belirli bir medeniyete değil, insanlığın ortak siyasî tecrübesine ait evrensel bir ilkedir. İslâm düşünce geleneği bu ilkeyi şûrâ, biat, rızâ, adalet ve emanet kavramlarıyla ifade etti. Mutarrif ise onu yalnızca savunmakla kalmadı; biatını geri çekerek siyasî bir tavra dönüştürdü. Bu bakımdan onun tutumu, modern anayasacılıkta yönetilenlerin rızâsının geri çekilebileceği fikriyle dikkat çekici bir paralellik taşır.

Mutarrif b. el-Mugîre'nin önemi, kurduğu bir sistemde ya da kazandığı bir zaferde değil, sorduğu sorunun isabetinde ve onu sorduğu tarihî anda yatar. O yeni bir şey icat etmiyordu. Savunduğu ölçü, vahyin adalet ve şûrâ emrinde, Peygamber'in istişâreye dayanan yönetiminde ve ilk halifelerin seçimle iş başına gelmesinde zaten vardı. Onun yaptığı, tegallübün, zorla alınan biatın ve kutsallaştırılmış iktidarın hâkim olduğu bir düzende bu ölçüyü yeniden ve yüksek sesle dile getirmekti. Yenilgisi, savunduğu ilkenin yanlışlığını değil, tegallübün artık siyasî düzeni belirleyen meşruiyet ölçüsü hâline gelmiş olduğunu gösteriyordu. Rızâya dayanan ve hukukla sınırlandırılmış iktidar anlayışı, Mutarrif'te erken, açık ve bedeli ödenmiş bir ifadeye kavuşmuştur. Tegallübün hâlâ meşruiyet iddiasında bulunduğu bir dünyada, onun itirazı güncelliğini korumaktadır.

Türkiye’nin NATO ile imtihanı Hakan Temiztürk+03/07/2026

NATO’nun Ankara Zirvesi, ABD Başkanı Donald Trump’un son aylardaki konuşmalarından ve ittifaka yönelik eleştirilerinden sonra rutin bir liderler toplantısı olmanın ötesine geçecek gibi görünüyor. İran’la savaş sürecinde ABD Başkanı sık sık NATO’ya sitem eden, hatta ittifakı suçlayan açıklamalar yaptı. NATO’dan ve istediği desteği temin edemediği İngiltere başta olmak üzere üye ülkelere ağır eleştirilerde bulunmuştu. ABD’nin İngiliz üslerini kullanmasına ilk aşamada izin vermemesini, İngiltere Başbakanı Starmer’ın geçmişteki kadar kararlı olmadığını, ABD-İngiltere ilişkilerinin geçmişteki kadar güçlü olmadığını, Londra’nın İran konusunda diğer müttefikler kadar istekli davranmadığını dile getiren Trump diğer ülke liderlerine de açık açık tehditler savurmuştu kendine has üslupsuzluğuyla…

MÜJDE DEDİĞİ SATIŞ!

Tehditleri, tepkileri, şovları ve diğer tuhaflıklarıyla ekranlarda kendinden bahsettirmeyi başaran ABD Başkanı, bu süreçte Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında genellikle güzel sözler söylemeye itina gösterdi. Erdoğan’ın harika liderliğinden, aralarındaki dostluktan, ordusunun büyük ve güçlü olduğundan bahsetti. Geçen hafta kurduğu “müjde”li cümlelerle bu övgüsünü en ileri seviyeye taşıdı…

Böyle bir ortamda Türkiye’nin ev sahipliğinde toplanacak olan NATO Zirvesinin Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik konumunu yeniden öne çıkaracak olması, Rusya-Ukrayna Savaşı devam ederken Avrupa güvenliğinin yeniden şekillenmesi, savunma harcamaları ve yük paylaşımı (ABD’nin Avrupalı müttefiklerinden daha fazla katkı beklentisi bu bağlamda önem arz ediyor) bakımından ‘tarihî’ olduğu değerlendiriliyor.

Türkiye’nin bu zirveden beklentileri ise üç başlık altında toplanıyor: Savunma sanayii alanındaki kısıtlamaların kaldırılması, Türkiye’nin Avrupa güvenliğindeki rolünün daha fazla tanınması, terörle mücadelede müttefiklerden daha güçlü destek beklentisi bulunuyor. Bunlar Erdoğan’ın hem hafta başında hem de çeşitli ortamlarda dile getirdiği hususlar aynı zamanda…

Böylesine önem atfedilen zirve, doğal olarak medya ve siyaset çevrelerinde yoğun bir şekilde tartışılıyor.

Tartışmaların ilginç birkaç boyutu bulunuyor:

NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında öneminin azaldığı, yeni konseptte ‘düşman’ın İslam/İslam dünyası olduğu tezini özellikle 1990’lı yıllarda sık sık gündeme taşıyan İslamcı çevreler, zirvenin Ankara’da yapılacak olmasından ve Trump’ın Türkiye ve Erdoğan övgülerinden dolayı eski konumlarından uzakta durmayı, büyük bir strateji olarak pazarlıyorlar… İslamcı, İslamcı olduğundan daha çok rijit tavrıyla bilinen bir gazete, NATO’yu reddettiklerini ama müttefik olmaktan dolayı yapacak bir şeyin olmadığını belirtiyor, NATO’ya ve zirveye, daha fazla olarak da zirve dolayısıyla alınan önlemlere tepki gösteren sosyalistlere ve ulusalcılara tepki gösteriyor! Bu mantık, kendileri dışında başkalarının NATO’yu dışlamasını, NATO’yu reddetmesini, NATO’ya ve yaptıklarına karşı çıkmasını kabul etmiyor! NATO’yu, Trump’ı ve zulüm ve katliam destekçisi diğer liderleri değil onlara tepki gösterenleri suçluyor…

GEÇMİŞİN NATO KARŞITLARI

Bu çizginin AK Parti ve Erdoğan öncesindeki dönemde kendi içinde daha tutarlı, daha hakkaniyetli, daha insancıl olan tutumu, AK Partili yıllarda epeyce değişim geçirdi ve bazılarında NATO’cu olmaya kadar vardı! Bunda -yukarıda işaret edildiği gibi- Trump’ın Türkiye ve Erdoğan hakkındaki sözleri çok etkili oldu şüphesiz. ABD Başkanının çoğu birbiriyle çelişik, tutarsız ve geçersiz sözleri uğruna hem “ABD emperyalizmi” söyleminden hem de bizatihi kötülüğü temsil eden Trump’ın özelde Müslümanlar genelde tüm mazlumlar için tehdit ve tehlike olduğu gerçeğini ifade etmekten uzak duruyor.

(Türkiye’deki İslamcı çevrelerde Trump’a yönelik yaklaşım, evet, tamamen destekleyici değildir şüphesiz. Ama iktidarı körü körüne desteklemeyi strateji diye pazarlayanların yaklaşımı tamamen reddedici de değildir. İktidar destekçisi İslamcı medya daha çok jeopolitik ve devlet çıkarları açısından değerlendirdiği görüntüsü vermeye çalışırken, ikinci grupta yer alan ve geçmişteki NATO/ABD/Batı karşıtlığının öncülüğünü yapan ideolojik İslamcı gruplar/yayınlar Filistin, İsrail ve ABD’nin Orta Doğu politikalarını daha belirleyici ölçüt olarak öne çıkarmaya ve buralarda olan bitenlerden dolayı Trump’ın yönlendirdiği ABD/Batı politikalarını bütünüyle reddediyor.)

Zirve dolayısıyla alınan -en hafif deyimiyle- abartılı önlemlerin devlet kanallarında (TRT, AA, DMM) ve iktidar yanlısı medyada normalleştirildiği de dikkatlerden kaçmıyor. Bu kanallara göre Ankara cadde ve sokaklarının brandalarla, panolarla, tabela ve görsellerle kapatılması güvenlik tedbirinden ibaret ve bu da sadece iki günlük bir tedbir! Kendilerini muhalif mecralarda yapılan haber ve yorumları yalanlamakla görevli sayıyor bu kanallar… Oysa gösteri ve yürüyüş yasağı zirveden 15 gün önce başladı. Yollarda kontroller de yerine ve semtine göre günlerdir sıkı bir biçimde sürüyor. Ayrıca “branda ile güvenlik” de oldukça sıkıntılı bir durum değil mi? Maksat bir şeyleri gözlerden saklamak değil de gerçekten iddia edildiği gibi güvenlik ise bu nasıl olacaktır? Brandalar fakirliği, düzensizliği, çirkinliği sakladığı gibi kötü niyetlileri de saklamaz mı mesela?

Yolları, bulvarları, caddeleri, sokakları bütünüyle brandalarla kaplamak, gereksizdir, abartıdır, israftır. Yazıktır, günahtır. Bunu çok mahir ve çok hızlı bir şekilde başarmış olan Ankara Büyükşehir Belediyesi, bu başarısıyla kimsenin gözüne de girecek değildir ayrıca…

TUTUKLAMA VE AKREDİTASYON

Yüzlerce insanın gözaltına alınması, 200’e yakınının tutuklanması da iktidar sözcülüğüne hevesli medya mensuplarına normal geliyor! Zirve’yi takip edecek gazetecilerin akreditasyonu da gözlerden kaçırılıyor; kimin haberci olduğuna NATO’nun mu İletişim Başkanlığının mı karar verdiği anlaşılamıyor. Mesela dış politika ve NATO, Avrupa, ABD konularına en fazla yer veren Cumhuriyet gazetesine Zirve’yi takip etme izni verilmiyor ve bunda bir beis görülmüyor!

(Geçmişin İslamcıları, bugünün iktidar destekçileri, ilginçtir, Trump gibi gerçekten, bizatihi zalimler için bu ve benzeri sıfatları kullanmaktan da imtina ediyor. ABD/Batı emperyalizmi üzerine bir literatür oluşturmuş olan bu çizginin, baba ve oğul Bush’un Irak’ta, Clinton ve Obama’nın hem Ortadoğu’da hem de başka coğrafyalarda milyonlarca masumun kanına girmiş olmalarına isyanı takdirle hatırlanırken onlardan hiçbir farkı bulunmayan Trump’a laf etmemeleri çok tuhaf… Oysa zalim zalimdir, kötü kötüdür, katil katildir! Birkaç gönül alıcı söz, bu gerçeği değiştiremez, değiştirmemelidir! Hak edenlere karşı hak ettikleri durumda bu sıfatları hatırlatmak, masum ve mazlum insanların sesi olması gereken medyanın görevidir.)

İktidarın ve muhalif-muvafık politikacıların ‘siyaseten’ durumu idare edecek eylem ve söylem geliştirmeleri -hoş görülebilir değil ama- anlaşılabilirdir belki ama İslamcı medyanın, aydınların, düşünürlerin ‘siyasî’ davranma hakkı ve sorumluluğu yoktur! Kendisini politikanın, siyasetin, günlük politik didişmelerin parçası sayıp onlara takılıp gidenlerin yaptığı gazetecilik değil maskaralıktır, dalkavukluktur. Böyleleri zaman zaman peşine takıldıklarının farklı bir manevrasıyla boşa düşmektedir.

(Bu arada, NATO’nun öneminin, büyüklüğünün, gerekliliğinin bolca ve her yönüyle tartışıldığı bir ortamda bir ilkesi, hassasiyeti, tutarlılığı kalmamış bir kanalda Batı/Avrupa karşıtı yayınlara rastlamak da oldukça ironik geldi! Her konuda konuşabilme kabiliyetine sahip 5-10 kişiden Coşkun Başbuğ, İsmail Dükel, Fulya Öztürk ve son zamanların yükselen yıldızı Oytun Erbaş, Batı hayranlığının gereksizliğini, Rusya’nın büyüklüğünü, Avrupa’nın ne kadar kötü ve tabii Türkiye’nin ne kadar iyi olduğunu, Batı’ya gidenlerin pişmanlığını filan tartışıyorlar kendilerinden emin bir şekilde!)

MEDYAYA DÜŞEN…

NATO, Türkiye’nin güç bela dahil olduğu, bunun için dünyanın öbür ucundaki Kore’de 721 şehit verdiği, dahil olduktan bir süre sonra ikinci büyük ordusu olduğu bir savunma paktı… Kimi, kimden savunduğu, olası bir savaşta Türkiye’yi savunup savunmayacağı, karşısındaki Varşova Paktı çöktükten sonra yeni ‘düşman’ının kim olduğu çokça tartışıldı; bundan sonra da tartışılmaya devam edecek tabii ki… Ankara Zirvesi, Avrupa’da ve Ortadoğu’da savaşların yaşandığı bir döneme denk geldiği için önemli bir zirve olacak şüphesiz… Bütün bunlara tamam! Ama abartılı yorumlar, bağlamından koparılan sözler, geçmişte dile getirilen hususlar unutulmadan…

Masumların mazlumların mağdurların sesi olma sorumluluğu taşıması gereken medyaya düşen, özellikle İslamcı medyaya düşen Zirve’yi de NATO’yu da Trump’ı da diğer ülkeleri ve liderleri de gerektiği gibi takip etmek, sorgulamak ve haberleştirmektir.

*Prof. Dr. Hakan Temiztürk, Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi.

26 Haziran 2026 Cuma

Gündüz Vassaf ve yeni kitabı 'Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü' Elif Soyseven/26 Haziran 2026

Gündüz Vassaf'ı ilk okuduğumda siyaset bilimi birinci sınıf öğrencisiydim, çok sarsılmıştım. Cehenneme Övgü, yerleşik kabulleri tersyüz eden dili ve insan doğasına başka bir yerden bakma cesareti gösteren bir kitaptı ve okuyan üzerinde derin izler bırakıyordu.

Yıllar sonra onu tanıma şansı bulduğumda, kitaplardaki o sesin gerçek hayatta da aynı olduğunu gördüm. Vassaf, meraklı, kışkırtıcı, sıcak ve hep biraz beklenmedik. Sizi zorlar, güldürür, ardından düşündürür. Bazen aynı anda üçünü birden yapar. Hayata hep başka bir pencere açar, gidilmedik bir yolu işaret eder.

Gündüz Vassaf ile İngiltere’den döner dönmez Boğaz'a bakan evinde buluştuk. Beklenenin aksine sohbete aşkla başladık. Konuşma ilerledikçe babalığa, gençlere, korku toplumlarına, yapay zekâya, ölüm fikrine ve insanın neyi koruyarak insan kalabileceğine uzandı.

Yeni yayımlanan kitabı Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü'de okuru yavaşlamaya, hayatın içindeki küçük mutlulukları fark etmeye davet eden Vassaf, yine bize çivisi çıkmış dünyada ezber bozan yollar tarif ediyor. Ona göre dünyanın büyük sistemleri değişiyor olabilir ama sevgiyi, güveni ve sorgulama cesaretini korumadan geleceğe dair bir hikâye kurmak mümkün değil.

Gündüz Vassaf ile aşkı, neşeyi, gençliği, yapay zekâyı ve insan kalmanın imkânlarını konuştuk.

- Sizinle hep totalitarizmi, siyaseti konuşuyorlar. Ben bu güzel Haziran gününde bu sefer keyifli şeylerle başlayalım istiyorum. Size aşkı sormak istiyorum. Sizin için aşk nedir?

Babamın bir anısı var aşkla ilgili bunu anlatmaktan hoşlanıyorum. Evimizin çatı katında, yıllar önce günlük hayatımızdan kaldırılmış ama önemli görülmüş ki saklanmış gazete kupürleri vardı. O kupürlerin bir tanesinde, 50'li yıllardan, babam psikiyatrist fotoğrafı birinci sayfada. Gazeteci soruyor: 'Doktor Bey, bu aşk hastalığı ne menem şeydir?' Cevap: 'Âşık olmamak hastalıktır.' Ben size bu sözü söylerken, beş dakika içinde âşık olabilirim. Bir sofra hazırlayarak, sevişerek, sokakta da o heyecanı yaşarım. O heyecan beni mutlu kılar. Ama üstüne de gitmem. Sık sık âşık olduğum oluyor, ama ilk bakışta değil, hep sohbetlerde.

- Nasıl bir aşıksınız? Bazıları yerlere yapışır, aşkından ölür...

Âşık olduğumda perişan olduğum oldu tabii ki. Yerlere yapıştım. Şöyle bir örnek vereyim, âşık oldum birisine, nerede onun saçına, kolyesine benzer bir şey görsem aklıma o geliyor. Algıda seçicilik nereye baksam o. Lakin doğacak oğlumuzun annesi hamileyken de bu sefer gözüm hep hamile kadınların bedenindeydi. Başka bir heyecan türü. Ama beni çarpan bir güzellik tanımı olmadı hiç. Hep sohbetlerle gelişti.

- Bir konuşmanızda 'Babamın sevgisinden kaçtım' diyorsunuz. Siz nasıl bir babasınız?

Babam öldüğünde hastanenin yakınında bir dere vardı. O derenin başına gittim. Ve birden kendimi Asya steplerinde koşan özgür bir tay gibi hissettim. Onun sevgisi karışan bir sevgi değildi. Kazağımı giymem için uyaran ihtimam sevgisi değildi ama sevgiydi. Sesinde, çaldığı ıslıkta vardı. O sevgi beni boğmuyordu ama o kadar çokmuş ki, öldüğünde sanki bir yük kalkmış oldu üzerimden. Ama üç ay içinde de saçlarım döküldü. Oğlumla ilişkimde sevgi konusunda... Keşke ona sorsaydım nasıl sevgimi gösterdiğimi. O lisede, Boston’dayız matematiği iyi değildi. Eyalet çapında sınavlar vardı ve o sınavı geçmezse mezun olamayacaktı. Olmasa da olmazdı benim için, dert değildi. Ama kendisi inat etti, daha çok çalıştı. Özel hoca bulundu ve geçti. Bir seferinde dedi ki: 'Daha çok baskı yapsaydınız.' Hiç baskı yapmıyordum çünkü. Fazla soru sormamayı da oğlum öğretti bana. Üç beş yaşındayken 'Rüya gördün mü?' diye sordum. 'Görmedim' dedi. Birkaç gün sonra meraklı baba yine sordum. 'Gördüm' dedi. 'Ne gördün?' 'Kedi.' ‘’Eee,’’ dedim. ‘’Kedi rüyasında beni görüyordu,’’ deyip kesti. Demek istiyordu ki: Artık bana böyle bir soru sorma. Geçen gün annemin günlüğünü buldum, ilk defa okudum. "Gündüz’ü anlayamıyorum ne düşündüğünü bilmiyorum, geçen gün din hakkında ne düşünüyorsun diye sordum, güldü, cevap vermedi, " diye yazmış. Çok üzüldüm anneme cevap vermediğime, nerdeyse ömrü boyunca ona kapalı kutu olduğuma. Ben oğlumun dilinde konuşuyorum, o Tao, Seneca sever, onunla hayattan konuşuruz, kitap, yaşam felsefesini, seyahatleri konuşuruz. Doğan maça gitmekten hoşlanır, ben de onunla maça gitmekten hoşlanıyorum. Tiyatroya gideriz, satranç oynardık eskiden. Bir gün sofrada, "Bugün ne öğrendik?" diye sordu, Beyrut’ta dronların bombaların patlamasıyla yaşayan bir arkadaşım da "Bizi bugün ne mutlu etti? " diye sordu. Şimdi ara sıra sofrada bu soruları sorup tartışıyoruz.

- Sizi ne mutlu eder?

Düşüncelerde birbirini bulabilmek. Sorabilmek, sorgulayabilmek. Yazdıktan sonra kendimi iyi hissetmek. Vaktimi boşa harcamak kendimi çok kötü hissettiriyor. Geçen gün Floransa’da 90 yaşında bir heykeltraş arkadaşımla yemek yedik, yemekten sonra ona lokum ikram ettim. Tozu genzine takıldı, öksürdü, sonra kendine geldiğinde bize baktı, o öksürdüğü 30 saniye için, "Ne büyük zaman kaybıydı"dedi. Dolayısıyla vakti boşa harcamak beni çok kötü hissettiriyor.

- Babanız Demokrat Parti milletvekiliydi ama dayınız Tan Gazetesi’nin sahibi Zekeriya Sertel? Başına gelenlere hiç kızmadınız, öfkelenmediniz mi?

Türkiye’nin özelliği bu bence, çünkü bir aileden birçok farklı görüş çıkabilir. Aynı aileden yalılardan komünistte çıktı, iş adamları, paşalar da çıktı. Ama o yıllarda aileler bölünmüyordu. Ailelerin görüşmemecesine bölünmesi son 20 yılda oldu, ABD’de, Fransa’da, Türkiye’de. Milli Şef İnönü’nün gençleri galeyana getirip komünistlere hücum diye yıktırttığı Tan Gazetesi kapandıktan sonra, dayım reklam ajansı kurdu. Babam Demokrat Parti milletvekili ve doktor, muayenehanesi var, bir kısmı dayımın reklam ajansı oldu. Adnan Bey ile babam çocukluk arkadaşıydı. Dayımlaysa solun Demokrat partiyi desteklemesi için Celal Bayar’la birlikte anlaşmış, ikisi son anda korkmuş, girişimi inkâr etmişti. Ama babam ve dayım bir arada olabiliyorlardı. Ben üniversitedeyim, toplumdaki haksızlığa eşitsizliğe karşıyım, parti üyesi değilim ama solu destekliyorum, Moskova’ya bağlı solun ABD maşası diye baktığı Uluslararası Af Örgütündeyim, babamın Demokrat partili olduğunu saklamıştım sol cenahtan. Babam parlamentodan bir heyetle Washington’a gitmiş anti komünizm konuşması yapmıştı hiç hoşuma gitmemişti. 13 yaşında yatılı okula gittim, babam bana şiir yazardı ancak Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde çalışıyordu, yan yana gelecek tartışacak çok zamanımız olmadı.

- Babanız Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu Mazhar Osman’ın yanında yetişmiş, babanız annenizle evlenmeden önce ona danışmış. Mazhar Osman, eğitimli kadınla evlenilmez demiş?

Mazhar Osman babama ‘’Gelinimiz kim?’’ diye sormuş, babam da ‘’İstanbul Üniversitesi felsefe mezunu,’’ deyince, o da ‘’Okumuş kadınla evlenilmez deyivermiş. Mazhar Osman Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu, ama zamanın kadın telakkisi buydu. Annemle babam 1936’da evlenmişler, annem bir duruş olarak gelinlik bile giymemiş evlenirken, 6 ay sonra da annem Amerika’dan burs kazanıyor ‘’Ben gidiyorum,’’ diyor babama. Babamın parası yok, nasıl gidecek, orada ne yapacak bilmiyor, annem gidiyor. O da bir ilaç edip patentini satıyor, peşinden gidiyor.

- Çocukluğunuzda bir gün ağaca tırmanıyorsunuz, anneniz klasik anneler gibi yapma düşersin yerine oraya çıktın ama başına ne geleceğini düşündün mü diyor, sizin düşünce dünyanızın temel taşlarını anneniz mi oluşturdu?

Galiba yoğun sevgiyi babamdan aldım, zeybek oynuyor, türkü söylüyor, şiir yazıyor, bunları yaparken o yoğun aşkı, heyecanı görüyordum. Sevgiyi babamdan, düşünmeyi annemden aldım sanırım.

- Son kitabınız Şimdiye Övgü’de mutlu bir hayat için diktatörleri görmezden gelin diyorsunuz, nasıl yapacağız bunu?

Bunu Borges’den ilhamla söylüyorum, onları sivrisinekleştirmek, adam televizyona çıkmış, yalan söylüyor yine, ben evde küplere biniyorum, bağırıp çağırıyorum, terliğimi televizyona fırlatıyorum, oysa o beni duymuyor, dinlemiyor ki, ha buluta kızmışım niçin yağmur yağdırıyorsun diye ha ona kızmışım, hiçbir etkim yok, tabii ki onları görüyoruz ama rejimlerin en büyük korkusu ciddiye alınmamaktır. Onları görmezden gelirseniz, eğer onlarla dalga geçebilirseniz çöküşleri başlar, iktidarı kaybetme korkusundan kâğıttan kaplana dönüşürler.

- Gençler artık lidersiz bir toplum istiyor diyorsunuz?

Türkiye’de 68 kuşağının liderleri vardı, kimi postallıydı, silahlı kimi çiçek çocuktu, şarkı söylüyordu. Gezi mesela lidersiz, provoke edilene kadar dünyaya örnek olan bir hareketti. Ama liderleri yoktu, bu yönde beklentileri de yoktu. Düzen içinde topa girmeleri beklendi, aslında uzak durarak, oyuna girmeyerek daha da politikler, düzeni gıdım gıdım gayri meşrulaştırıyorlar. Bir ağaç için toplumu sarstılar. Kolay mı? Başka ülkelere gitmeleri de bunun ifadesi.

- Seçilmiş kralların içinde nasıl yaşayacağız?

Yapay zekâ yavaş yavaş geliyor 4-5 yıl sonra işsizlik konuşacağız, bambaşka siyasi anlayışları, akımları konuşacağız. Tahayyül edilecek gibi değil yapay zekâ türümüzün sonunu da getirebilir. Şimdiki kuşaklar topa girmiyor artık, zaten rejimlerin çivisi çıkmış durumda. Bugün dünyada Fransa’da Amerika’da seçimlere katılım ortalama yüzde 40larda, halkın yüzde 60’ı seçimde oy kullanmıyor. O yüzde 40’ın yüzde 20’si iktidar partisinden, yani dünyada bütün iktidarlar azınlık iktidarı aslında ama algılamamız öyle değil. Bu seçilmişleri hepimizin temsilcisi gibi algılıyoruz. Düzen meşruiyetini yitirdi. Yasama, yürütme ve yargının dengesi bozuldu. Bütün bu ülkelerde yürütmenin yani başkanın gücü son 10-15 yılda arttı, yasama yani meclisler artık kukla haline geldi, yargı yürütmenin kontrolünde. Amerika’da da böyle her yerde durum böyle artık. Artık dünya ekonomisi büyük şirketlerin, dev bankaların kontrolünde, sosyal medyayı, algoritmaları şirketler yönetiyor. Devletler kendilerini çok uluslu şirketlere beğendirmek için uğraşıyor. Şirketler devletlerle pazarlık yapıyor şartları sağlamazsan başka ülkeye giderim diyor. Ulus devletin dil, din, bayrak birliği kalmadı eskisi gibi, bütün Paris, Londra, Madrid, Amsterdam gibi başkentler göçmenler topluluğu oldu ve siyasi davranışları da bambaşka, büyük kozmopolit şehirlerin başkanları artık göçmenlerden, azınlıklardan da çıkıyor. Son örnek New York. İstanbul’un kültürü Londra’nın kültürüne Adıyaman’ın kültüründen çok daha fazla benziyor. Ortak değerler bitti. Şimdi bunun içinde yaşayan gençler farkındalar bayrak, din topuna girmiyorlar. Geleceğin, işsizliğin endişesini yaşıyorlar. Ama bizim gençliğimiz şanslıydı, iş bulur muyuz diye düşünmezdik aklımızdan geçmezdi, şimdi genç Harvard mezunu yüz yere başvuruyor işe alınmayacak mıyım diye korkuyor. Üstelik bir de yapay zekâ baskısı yaşıyorlar.

- Biz matbaayı 200 yıl sonra kullanmaya başladık şu anda yapay zekâ trenini de kaçırıyoruz?

Dünyada birçok genç yazılım okudu, Türkiye'de gelecek yazılım dediler. Bitti yazılım. Yapay zekaya yapıyor artık yazılımı. 4 yıllık eğitim boşa gitti. Biz burada matbaayı 200 yıl geriden aldık hayatımıza. Yapay zekayı da kaçırdık. O treni de kaçırdık, yakalamamız zaten mümkün değildi. Matbaa önemliydi o dönemde. Türkiye, bırakın treni, kay kayda, tramvayda bile değil.

- Bir diktatöre kızmak yerine onu yok saymak gerekir dediniz. Ama bu bir lüks değil mi?

Şuurunu kaybetmiş düzenin temsilcileriyle karşılaştığımızda gülemediğimiz her an zulmün gücüne katkıda bulunuyoruz. Gülmek bir direniş biçimidir. Ama haklısınız, ekmek parası için o düzene muhtaç olan biri için bu kolay değil. Yine de içsel özgürlük alanlarını korumak mümkün. O alanlar hiç tamamen kapanmıyor. En totaliter rejim bile total değildir.

- Bunun çıkışı yok mu?

Çıkış aşk gibi, sevgi gibi, birbirimize güven gibi bildiğimiz değerler koruyabilmek. Çünkü sosyal medyada dostlaştıkça kimle konuştuğunu bilmiyorsun. İnsanlar diz dize göz göze konuşmaya devam etmeli. Güvensiz korkak bir toplum olmaya başladık. Hele burjuva çocuklarını, site çocuklarını, dizi kanadığında acil yardıma götürüyorlar. Bu kadar korkak kuşaklar hayatı tanımaz, tavşanı okşamaktan korkar, yeni diktatörleri sorgulamaz. Gene de müzikle, şarkıyla özgür bir alanı koruyorlar.

Gündüz Vassaf

- Uyum sağlamanın zehrinden bahsediyorsunuz!

Evet Almanlar faşizme uyum sağladı, Sovyetler diktatörlere Hitler kadar olmasa da uyum sağladılar. Ama şimdi mesela bakıyoruz, Harvard da uyum sağladı Trump'a. Akademi’nin bir sesi vardı. Kimseden ses çıkmıyor. Üniversiteler korku toplumları. Ağızlarını açmaktan korkuyor hocalar, öğrenciler. ABD, yerleşkelerinde Yahudi düşmanı diye damgalanmaktan korkuyorlar. Dünya Amerika’ya, Amerika Amerikalılara bırakılmayacak kadar önemli. Türkiye’de, ABD’de kimi tanıyorsa hangi meslek örgütlerin ABD’yle teması varsa, tanıdıklarını ABD’nin gidişatı hakkında uyarmalı. ABD yerine Türkiye’nin yeri Çin ve Rusya diyenlerin seslerinin yükseldiğini duyuyorum. Mesele totaliter düzenlerden yana mı olmak yoksa kendine özgü bir totalitarizmin eşiğinde olan ABD’yi dizginlemek mi? Moskova ve Bejing’e, ‘’Aman halkına bu kadar insafsız davranma,’’ diyecek olsak güler geçerler. ABD’de sesimizi dinleyecekler var.

- Türkiye Sen Kimsin? adlı kitabınızda Mark Zuckerberg'e teşekkür vardı. Niye?

Dünya çok değişti. Facebook'ta hepimiz arkadaş olacağız, küresel buluşmalarla dünya vatandaşı olabileceğimizi sandık. Ben de uçtum o sırada. Birbirimizi tanıyacağız. Aracıya ihtiyaç kalmadı sandık. Olmadı. Sonraki edisyonlarda bu teşekkürü geri aldım tabii. Zuckerberg İngiltere'de Facebook verilerini sattı. Seçimlere dahil oldu. Göçmenler geliyor, Türkler geliyor diye, halkı korkuttu. Brexit geçti. Zuckerberg kandırdı, bir tür tekno-faşizmin öncüsü. Facebook kullanan bizler de besledik sistemi.

- Gençliği nasıl görüyorsunuz?

Yaşlı genç makası, gelir dengesi müthiş açılıyor. Yani bir yanda evde oturan emekliler, öbür tarafta bu kadar oku oku denmiş gençlik. Zorla liseyi bitirmiş belki. Büyük fedakarlıkla üniversiteyi bitirmiş. Ve şimdi işsizlikle karşı karşıya. Ne yapacağını bilemiyor. Gelir, adaletsizliğini görüyor. Ama bir İngiliz yaşlı grubu turist olarak ülkene geliyor bastonlu hatta tekerlekli sandalyede. Otobüsten iniyorlar. Para harcıyorlar onu buna. Ben bir simidin parasını hakikaten hesaplıyorum. Otobüse binmeyeyim iki durak yürüyeyim diyorum. Ve bu adaletsizlik artıyor. Korkum, yaşlılara karşı saldırıların geleceği, yaşlıların sokağa çıkmaktan korkacağı.

- İnsanlar daha neşeliydi, daha barış istiyorlardı, yan yanaydılar. Hani şimdi sene 2026 tekrardan başa mı dönüyoruz?

Bu 68 kuşağından çok daha olgun bir kuşak. Bu kuşak topa girmiyor ve topa girmenin maliyetinin farkında. Biz şımarık kuşaktık. Türkiye'deki değil ama dünyadaki 68 kuşağı sadece savaş karşıtıydı. Buradaki kuşak canını feda ederek bir devrim yapmak istedi. Rusların, Amerikalıların, Çinlilerin, hatta Arnavutluk’un bile oyununa kurban gittiler maalesef. Uğur mumcu yazmıştı. Sağ, sol, bütün silahlar Bulgaristan’da Kintex adlı bir şirketten geliyordu. Yani bu kuşak topa girmemek tamam fakat temel değerleri korumak lazım değil mi? Çok basit şeyler ama o sevgiyi, güveni, ihtimamı onu korumak lazım. Tarih değişiyor ama değişirken, yapay zekayla, bizi göz göze, ten tene gelmekten uzaklaştıran sosyal medya yabancılaşmasıyla bu değerleri kaybedersek, bu çatıyı kuramayacağız. Yani şöyle bir tezim var, yapay zekanın topladığı veriler, dünya nüfusunun belki yüzde üçünün dördünün yazdığı ve çoğu egemen kültürlerin, egemen sınıfların yazdıklarından, yayın organlarından falan toplanan bilgiler. Bayağı da dışlayıcı ve ona dur demek mümkün değil. Yani bir sonraki kuşak oradan beslenecek artık. Ve faşistsin diyemeyecekler. Çünkü sizin koruduğunuz değerleri bilmeyecekler. Onun için herkesin günlük tutması lazım. Yüzyılların, bin yılların kültürünün son temsilcileri bu kuşaklar ama yapay zekâ geldikten sonra başka bir masal kuracak. Yapay zekâ ile yeni büyük masalcı, büyücü geldi. O günlüğü tutalım ki, o aşklardan bahsedelim ki, sevgiden, yalan söylemekten, utanmaktan, yüzlerin kızarmasından bahsedelim. Böyle bir insanlık olduğu kâğıda geçsin, kayda geçsin ki bir sonraki kuşaklar bunu görebilsin, bunu aktarabilelim. Tek yapabileceğimiz bu. Yürüyüşler gösteriler bitti artık. Teknolojinin gönüllü kulları olduk. Sanata, edebiyata çok iş düşüyor.

- Şimdi bir genci nasıl motive edeceğiz?

ABD'de üniversiteler krizde, sadece devletin baskısından ve fonları kesmesinden değil orta halli beyazlar artık eskisi gibi başvurmuyor, sayıları düşüyor. Artan Hispanikler, Meksika asıllar. Çünkü onlar için hala üniversiteyi bitirmiş olmak, analarının babalarının gözünde çocukları için bir ideal, bir rüya. Türkiye’de hala böyle, her yerde para basan gecekondu üniversiteleri. ABD’de üniversiteye gitmeyi reddeden beyaz çocuk işsiz kalacağını biliyor. Üniversitede dört yıl okuyacak sonra işe girmeye çalışacak liseyi bitiren kıdem kazanmış olacak. Bitti. Yani üniversite cevap veremiyor. Üniversitenin amacı araştırma yapmak, bilgi öğretmek, soru sormak, yeni yaratmak, ama iş bulma konumuna dönüştü zaten. Korkak hocaların bile soru soramadığı, irdeleyemediği şeyler karşısında gençler ne yapacak?

- Gençlere ne söylersiniz? Dünyayı nasıl okumalılar?

'Nereden biliyorsun?' diye sormayı öğrensinler. Bu en temel soru. Annem öğretmendi, 'Her şeyi bilemeyiz ki' dediği için okuldan kovulmuştu. 'Nereden biliyorsun?' diye sorabilmek şart.

- Mutluluğun yolu yavaşlanmaktan geçiyor diyorsunuz. Ve yavaşlarsak belki yeni üretim biçimleri buluruz. Yeni yollar açarız. Yapabilir miyiz? Ne dersiniz? Bilmem. Yavaşlayabilir miyiz? İstanbul'da yaşıyoruz.

Ne istediğimize bağlı. Neyi daha az, neyi daha çok yapacağımıza bağlı. Birçok kişide yetişememe derdi. Sinemaya gitmek istiyorsa konsere yetişememe, maçı kaçırma. Anne babanın çocuğunun mezuniyetini bile görmeye vakti olamıyor. Hep bir yetişememe hali var. Bazen fişi çekmek gerekiyor. Ayıp olur diye cenazeye gidiyoruz. Yani gitmesem ayıp olur diye. O zaman vakit ayırma. Öncelikler koy. Hepsine gidemezsin. Hepsini yapamazsın. Her yerde görülmeye çalışma. Ayıp olmasın diye bir yere gitmek bizatihi ayıbın ta kendisi. Kendine hakaret.

- Yazmanın dışında ne yaparsınız?

Düşünüyorum. Okumak, yürümek, tiyatroya gitmek. Tiyatro az. Bazen film seyrediyorum.

- Siz hep seçilmemiş yollardan gitmeyi seçiyorsunuz.

Tesadüfleri takip ediyorum. Tesadüf de seçilmemiş bir şey zaten. Hiç bilmediğiniz bir ülkeye gidin, hiç dilini bilmeseniz de oturun birkaç gün orada yaşayın. Bilmediğiniz bir sokağa gidin. O bilmedik şeyin içinde kalın bu insana yeni yollar açar.

- Siz iyi edebiyat terapidir diyorsunuz.

En iyisidir edebiyat. Edebiyatla katil oluyorum, âşık oluyorum, hırsız oluyorum, depresyona gidiyorum. Eğer o edebiyat güçlüyse, ana karakteri veya karakterlerin hepsini bana hissettirebiliyorsa, ne büyük bir lükstür. Kaç hayat yaşatıyor bana. Lakin günümüz edebiyat kahramanları toplumdan kopuk, dünyada yaşadıkları toplumlarda ne oluyor bilmiyorlar, zelzele olsa farkında değiller. Yazarlamız, ben politikayla ilgilenmem vurdumduymazlığında sahte dünyalar yaratıyor.

- Herkes terapiye gitmeli mi?

Kendini tanımak istiyorsan. Önce başkalarını tanı, başka canlıları da tanı. Yani sincapları tanı, balinaları tanı, yengeçleri tanı. Onlardan da öğreneceğimiz çok şey var. Çünkü şöyle bir ukalalığımız var, kültürden kültüre, yüzyıldan yüzyıla, yüzyıllardan yüzyıla tekrarlıyoruz. İnsan doğası şöyledir diye. Ve hemen kafa sallarız ama öyle değil. İnsan doğasında, genlerimizde bin bir muhtemeliyat var. Ama hangisi ortaya çıkacak? Bunda çevrenin, iklimin, siyasetin rolü var, ekonominin çok önemli faktör. Özellikle iklim ve teknolojinin de. İnsan doğası diye mutlak bir şey yok. Değişkeniz. Yoksa evrimleşemezdik, kaybolup giderdik, yok olurduk. İnsanda saldırganlık da var, özveri de var, yalan söylemek de barıştan yana olmak haksızlığa karşı çıkmakta. Ama savaşlar çıktığında insan doğasıdır, kaçınılmazdır diyorsak insanı tanımıyoruz. Çünkü dünyada savaşsız toplumlar olmuş. 400-500 yıl sürmüş, Japonya'da, İspanya'da, Güney Amerika'da olabiliyor. Çatalhöyük'te eşit toplumu buldular, liderleri bile yok.

- Boğaziçi Üniversitesi'nden 12 Eylül sonrası istifa ettiniz. O günden bu yana Türkiye'de neler değişti?

Üniversitede özgürlük alanı kalmaması üzerine ayrıldım. Baskı altında düşünce üretilemez. Öğrencilerini aldatmış olursun. Bugün bu mesele çok daha derinleşmiş durumda. Ama şunu da söyleyeyim, her dönemde, baskı altında bile insanlar düşünmeyi, üretmeyi, sevmeyi sürdürdü. Toplama kamplarında bile küçük demlerde sevgiyi yaşattılar.

- Ölümden hiç korktunuz mu?

Bilmiyorum. Ben onu tanımadım. Yaklaşınca anlayacağım. Yaklaştığını hissetmiyorum ama yaklaşmakta olduğunu biliyorum. Lisede ölümden korkma diye bir şey okumuşum, sınıf gülmüştü. Yetişkin yaşlarda da anketlerde 'Uykumda ölmek isterim, hissetmeden' diyenleri biliyorum. Ama şimdi düşünüyorum: Bunu da bir yaşayayım, göreyim bakalım ne imiş. Hayatın tadına varmak gerekiyor hazır hayattayken. Ama boş laflar bunlar. Büyük konuşmamalı.

- Ne olacak dünyanın hali?

Devletler, uluslararası sistemler çöküyor. Kapitalizm çöküyor. Bayraklar çöküyor. Ama içimizdeki güzelliği korumalıyız, sorgulamalıyız. Türümüzün masallarından kurtulmanın zamanı çoktan geçti. İnsan şöyledir böyledir diye atıp tutuyoruz, insanın doğası kaçınılmazdır diyoruz. Mesela eşitsizlik. Marx'ın rüyası dışında tarih boyu ezen ezilen olmuştur diyoruz. Burnumuzun dibinde Çatalhöyük'te arkeolojik kazılar yerleşim mekanlarında eşitliği, herkesin aynı büyüklükte mekanlarda oturduğunu gösterdiği gibi saldırganlığın izleri de yok. Büyük masalları varsayan sosyal bilimcilerin bütün ölçüde görmezden geldiği David Graeber ve David Wengrow’un Her Şeyin Şafağı kitabı tarihimizde nice uzun nefesli eşitlikçi, lidersiz toplumların olduğuna işaret ediyor. Gezi, belki böyle bir toplumun böyle bir özleyişin ifadesiydi. Yaşa bakmadan herkesin canı gönülden katıldığı, hiçbir ideolojinin olmadığı, lidersiz bir toplum arayışıydı.

- 90'lı yıllarda da İran-Irak savaşı vardı, Çekoslovakya parçalanmıştı, yine savaşlar vardı. Ama sosyal medya olmadığı için her an yıkıcı haberlere maruz kalmıyorduk. Şimdi her dakika kötü bir haber geliyor. Kaybettik neşemizi, ne diyorsunuz?

Benim aşkla değil, savaşla ilk tanışmam. 1956 yılı. Annemle Ankara'da radyo başındayız. Budapeşte Radyosu. Sovyetlerin Macaristan'daki baskısına karşı ayaklanma. On binlerce, yüz binlerce Sovyet tankı giriyor. Radyodan bir ses haykırıyor: 'Kurtarın bizi, kurtarın bizi.' İlk defa orada bir devlet saldırısından korktum. Sonra Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın asılmasına, 6-7 Eylül’e, olaylardan çok toplumun çanak tutmasına, ama o zamanlar savaşın acısı yaşatılırdı. Allende'nin CIA darbesiyle gitmesi dünyada büyük yankı uyandırdı. Şarkıcılar, gruplar çıkıp dünyayı dolaştılar. Filistinli folklor grupları Gazze’den çıkıp dünyayı turlarlardı. Şimdi gazete manşeti yok. Sosyal medyada her haber aynı büyüklükte, aynı puntolarda. O önem algısı azalmış oluyor. Bir de benim gündelik ihtiyaçlarımla, kişisel doyumsuzluğumla o savaş haberi birbirine karışıyor. Uzaktaki savaş değil artık. Onun için ilgisizlik bence. Tüketim patolojisine maruz türümüz tarihinin en bencil, en şımarık dönemini yaşıyor. Kapımızda iklim krizi, nükleer savaş tehlikesi, yapay zekânın olası Frankenştaylaşması yokmuş gibi yaşıyoruz. Hepimizi birleştirecek, dünyaca söylenecek bir şarkı sözü arıyorum.

*Gündüz Vassaf, Şimdiye Övgü, Günlük Yaşam Felsefesi, Tuhaf Yayınları, 2026.