30 Eylül 2026 Çarşamba

‘Hipokrasi’de iman aşaması Tarık Çelenk+29/09/2026

Fon vurgunu yolsuzluğu vesilesiyle ülkedeki yeni elit çürümüşlüğün boyutları ritmik olarak daha sık gözler önüne serildi. En azından bu sefer de olsa iktidarca durumun üstünün kapatılmaması, özellikle mahalleli cephesinde geçici bir iyimserliğe neden oldu. Muhtemelen bu son skandalın üstüne gidilmese mahalleli de konuya mutsuz ve tedirgin bir suskunluk gösterebilirdi.

İddialara muhatap siyasetçi hanım, camiada çevresiyle birlikte en çok takva ve ibadet ehli kişiler arasında bilinmekte. Hacda mütevazı kıyafetle ailesi ve başörtülü arkadaşlarıyla görüntüleri, “İşte bu, bunlar!” aksülameliyle sosyal medyada öfkenin muhatabı olarak kasıtlı da kullanılmakta; kolektif bilinçte dindar bir dönemin fotoğrafı olarak da yerini almakta.

Ülke siyasetinde sanırım toplum, 50 ve 60’lardan bu yana din, vatan veya millet aşkına elinde Kur’an sallayan siyasetçilere oldukça alışıktır. Geçmişte özel hayatında dine saygısından ve eşinin ehl-i tarik oluşundan söz edilen İsmet İnönü’ye bile, çevresinin anlatımlarına göre, siyasetin hatırı için en azından Allah’tan bahsetmesi yönünde baskı yapıldığı bilinmekte.

Bir halk filozofu dostumun 50’lerden bu yana popüler Türk Sağı için kullandığı “nitelikli örgütlenmiş riyakârlık” ifadesi hâlâ kalıcılığını korumakta. Korkarım ki bu hipokrasi durumu kendine iman aşamasına geçmekte. Zaten artık bütün mahalleler siyaset adına din, vatan ve bayrak lafızlarının kullanılmasını siyaset literatürümüzün normali olarak da karşılamakta. Bu durum bazen Terörsüz Türkiye gibi girişimler için devlet ve sorumlu siyasetin ayak bağı da olmakta. Sorumsuzlara da popülist bir alanı açmakta.

Dindar veya milliyetçi bir insan, siyasette ya da özel hayatında hata yapabilir, hatta ciddi günahlar işleyebilir. Sonuçta bunlar nefsin veya ihtirasın sınırlarının aşılması olarak değerlendirilebilir. Kişi yaptıklarını gizleyebilir, inkâr edebilir, hatta bunları hem “dava” adına hem de kendi adına meşrulaştırabilir. Buraya kadar durum, insan zaafları ve bildiğimiz savunma mekanizmaları çerçevesinde bir şekilde anlaşılabilir.

Ancak son yıllarda bunları aşan daha ilginç bir durumla karşı karşıyayız. İçten görünen duygusal söylemler ve gözyaşları, meselenin yalnızca kitle psikolojisi veya hipokrasi sınırlarında açıklanamayacağını düşündürüyor.

İnsanlar politik pragmatizm veya oportünizm nedeniyle kendi vicdanlarıyla çelişen söylem ve davranışlarını, giderek bir iman vecdi içinde, kendilerini de ikna edecek ölçüde aynı potada eritebiliyorlar. Üstelik bu ruh hali bireyle sınırlı kalmıyor; mahalleye de yayılıyor ve karşılıklı olarak birbirini besliyor.

İronik bir tabirle buna “kendi kendine büyü hali” diyebiliriz.

Peki bu büyü nasıl çalışıyor? Leon Festinger’in bilişsel çelişki teorisi iyi bir başlangıç olabilir. İnsan, “Ben ahlaklı ve inançlı biriyim” düşüncesiyle bu inançla uyuşmayan davranışlarını uzun süre yan yana taşımakta zorlanır. Ortaya çıkan huzursuzluğu gidermek için ya davranışını ya da davranışına verdiği anlamı değiştirmesi gerekir. Çoğu zaman ikincisi daha kolaydır. Davranış aynı kalırken ona verilen isim ve anlam değişebilir; bir süre sonra vicdanın hükmü de bu yeni anlama uyum sağlayabilir.

Burada güçlü kelimelerden biri “dava”dır. İnsan kendi çıkarı söz konusu olduğunda rahatsızlık duyacağı bir davranışı, daha büyük bir amaç, hizmet veya aidiyet adına yaptığında farklı değerlendirebilir. Nefis de zaten her zaman “Ben bunu istiyorum” diyecek kadar açık sözlü değildir. Bazen insanın değerlerinin dilini kullanarak konuşur. Böylece kişi yalnız çevresini değil, zamanla kendisini de ikna edebilir.

Jung’un “gölge” kavramı meselenin diğer tarafını açıklıyor. İnsan kendisinde görmek istemediği kibir, ihtiras, açgözlülük veya güç arzusunu bilinç dünyasının dışına itebilir. Bunlarla yüzleşmek yerine aynı özellikleri başkalarında daha kolay görmeye başlar. Hele kendisini baştan “iyi insanların mahallesi” içinde konumlandırmışsa, gölgeyi dışarıya yansıtmak daha da kolaylaşır. Jungiyen anlamda insan bir süre sonra kendi gölgesini karşı mahallenin duvarında seyretmeye başlar.

Benim “açık ve gizli köylülük” derken anlatmaya çalıştığım zihniyet de burada devreye giriyor. Taşralılık artık coğrafi bir durum değildir. İnsan metropolde yaşayabilir, iyi eğitim alabilir, son teknolojiyi kullanabilir; fakat kamusal olanla “bizim olan” arasındaki mesafeyi hâlâ kuramamış olabilir. Modern şehir kurum, hukuk, liyakat ve kamusal sorumluluk üzerinden işlerken gizli köylülük ilişkiyi, yakınlığı ve “bizim insanımız” duygusunu öne çıkarır.

Biçimler de zamanla modernleşir. Kervanın yerini makam arabası, aşiretin yerini network alabilir. Eski dayanışma ve paylaşım anlayışları şirket, vakıf, bürokrasi veya modern organizasyonların içinde yeni biçimlerde yaşamaya devam edebilir. Mesele modern araçları kullanmak değil, onları hangi zihniyet dünyası içinde kullandığımızdır. Belki buna “gizli köylülüğün kurumsallaşması” demek daha doğru olur.

“Kendi kendine büyü”nün asıl gücü ise bireysel olmaktan çıkıp kolektif hale geldiğinde ortaya çıkar. Aynı mahalle içindeki insanlar birbirlerinin niyetlerini, samimiyetlerini ve ahlaki hikâyelerini görsel algoritmanın eşliğinde sürekli doğruladıklarında ortak bir vicdan alanı oluşabilir. Bireyin kendisine anlattığı hikâye, çevresinden de onay gördükçe daha güçlü bir hakikate dönüşür.

İşte burada klasik anlamdaki riyakârlığın ötesine geçiyoruz. İnsan gerçekten inanabilir, gerçekten dua edebilir, gerçekten duygulanıp ağlayabilir; fakat bütün bunları yaşarken inancıyla davranışları arasındaki mesafeyi de göremeyebilir. Bu nedenle asıl mesele “Samimi mi, değil mi?” sorusundan daha derinde duruyor:

İnsan samimiyetinden hiç şüphe etmeden kendisini nasıl aldatabilir?

Belki tasavvufun nefis muhasebesiyle Jung’un gölge kavramının kesiştiği yer de burasıdır. Her ikisi de insanı sürekli dışarıya ve karşı mahalleye bakmak yerine kendi içine bakmaya çağırır.

Büyüyü bozabilecek soru da aslında oldukça basittir:

“Onlar ne yaptı?” değil, “Ben ne yaptım?”

*Tarık Çelenk, araştırmacı yazar

Artık bağcının kim olduğu önemli değil Turgut Bayramoğlu+28/09/2026

Yeni bir finansal olayla karşı karşıyayız: Fon krizi. Daha düz bir ifadeyle söylersek yeni bir dolandırıcılık vakası ile tanıştık. 131 fon kuruluşu yapılan bir açıklamayla tasfiye sürecine alındı. Toplam büyüklüğün yaklaşık 900 milyar TL olduğu tahmin edilen bu fonlar şimdiye kadar bilerek ve kasten fon sahipleri tarafından yanlış yönetilerek fona para yatıranlar zarara uğratılmıştır. Eğer bu zararlar kamu tarafından karşılanacaksa elbette kamu da zarara uğratılacaktır. Yaşanmakta olan fon krizinin ayrıntıları ve tarafları çok fazladır. Fon sahipleri veya fonu yönetenler başta olmak üzere fona para yatıranlar, bu işleri denetlemekle sorumlu olan bir dizi kamu kurumu, dolaylı olarak işin tarafı olan kamu kurumları ve krizden etkilenmesi kaçınılmaz olan diğer fonlar, borsa, evim sistemleri bu konunun taraflarıdır. Olayın ayrıntıları netleşmemekle birlikte konu ekonomik, sosyal, kurumsal ve psikolojik olmak üzere oldukça kapsamlı bir değerlendirme yapmayı gerektirmektedir. Bu kriz nihayetinde ekonomik yapının daha da kırılgan olmasına, yurt içi ve yurt dışı piyasalarda Türkiye finans piyasasına olan güven kaybına, kim olduğu fark etmeksizin milyonlarca insanın mağduriyetine sebep olmuştur. Bu olayda bana göre kazanan yoktur ancak metalaşan dünyada kazanmış gibi görünenler vardır: Milyonlarca insanın parasını hileli işlemler ve yollarla zimmetine geçiren şaibeli fon yöneticileri.

KARINCALAR VE AĞAÇ BİTLERİ

Fon krizini ilk duyduğumda tabiatta yaşanan bir olay aklıma geldi. Karıncalar başka bir canlı olan ağaç biti larvalarını sonbaharda kış soğuklarından korumak için önce yuvalarına taşırlar sonra erken bahar geldiğinde bu larvaları alıp fidanların en üstte bulunan körpe yapraklarına taşırlar ve burada kendilerine bildiğiniz bir çiftlik kurarlar. Ağaç bitleri ağacın yeni çıkan yapraklarıyla beslenirken başına geleceklerden habersizdir. Ağaç biti ilginç bir hayvandır ve her oluşan larva karnında kendi yavrusu ile dünyaya gelir. Ağaç bitleri kısa sürede büyük bir koloniye ulaşır. Tabii koloninin büyüklüğü nispetinde üzerinde yaşadığı ağaca zarara verir, büyümesini engeller ve müdahale edilmezse ağacı öldürebilir. Karıncalar için artık beslenme zamanı gelmiştir. Ağaç bitlerinin salgıladığı şekerli sıvı karıncaların ve daha birçok böceğin besin kaynağıdır. Bu örnekte karıncalar işini bilen fon yöneticileri, ağaç bitlerini de küçük tasarruf sahiplerine benzetebiliriz (Tasarruf sahipleri bu örnek için beni affetsin). Elbette çiftçiler ise kamu otoritesi oluyor. Karıncalar ağaç bitlerini ürün verme aşamasına kadar koruyup kollamışlardır lakin bunu babalarının hayrına yapmamışlardır, ağaç bitlerinin etinden ve sütünden faydalanmak için yapmışlardır. Sürecin kriz aşamasına gelmemesi için yapılacaklar ise aslında bellidir. En başından olaya müdahale etmek. Ağacı kurtarmanın tek yolu hiçbir zaman böyle bir ortamın oluşmasına müsaade etmemektir. Bu müdahale hiç yapılmaz ya da müdahalede geç kalınırsa ağaç ölebilir.

Bu olayda şimdiye kadar yapılan açıklamalardan Tera, Pusula, Hedef ve Atlas başta olmak üzere 131 fonun kötü niyetli olduğu muhtemelen süreç sonunda suçlu olacağı, milyonlarca yatırımcının mağdur olduğu ve denetleyici kuruluşların ise kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Fon sahipleri hileli işlemler yaptıklarından, fonların birikimleri ile yan kuruluşlar (Katılımevim, Birevim) kurdukları için, fonların SPK’nın onayıyla halka arz edildikten sonra değerlemeler zirvedeyken fondan çıkıp geriye kalanları kaderleriyle baş başa bıraktığı anlaşılmaktadır. Yine anlaşıldığı kadarıyla kamu otoritesi en başından bu tip olayların olmaması için fon piyasasını düzenlemediği için bir boşluk oluşmuş ve bu boşluktan faydalanan kötü niyetli kişiler kamuyu zarara uğratmışlardır. Ayrıca yine ilgili kuruluşların olayı fark ettikten sonra acil ve gerekli müdahaleyi yapması beklenir. Bu krizde maalesef bu işle doğrudan bağlantılı olan SPK, BDDK, Borsa İstanbul (BİST) ve MASAK gibi kuruluşlar problemli fonlar can çekişene kadar müdahale etmemiş fakat ölmek üzereyken müdahale etmiştir. Bitki yoğun bakımdadır ve bitkiden geriye ne kalacağı ise şimdilik belirsizdir. Fon piyasasında böylesi bir yıkım sürecine ulaşmamız fon piyasalarının bankacılık piyasası gibi yeterince düzenlemeye tabi tutulmamasının etkisi büyüktür. Halk arasında buna “Köpeksiz köy bulup değneksiz (çomaksız) gezmek” denir. Düzenlemelerin yeterince olmaması demek fon sahipleri ve yöneticilerin işgüzarca ve kötü niyetli olarak topladıkları fonları değerinin çok üzerinde değerlenmiş gibi göstererek daha fazla fon sahibini tuzağa çekmek olmuştur. Konunun ekonomi yönetimi açısından daha vahim tarafı ise ancak uluslararası bir uyarıyla olaya müdahale etmiş olmalarıdır.

Fon krizinin daha önce yaşadığımız finansal krizlerden (Charles Ponzi, Bernard Madoff ve Banker Kastelli gibi) farklı tarafları elbette vardır fakat sonuç değişmemekte, birkaç kişinin bazı patronaj ilişkilerini kullanarak büyük bir çoğunluğun (yaklaşık 455 bin) parasını iç etmeleri söz konusudur. Üstelik bazı fon sahipleri ekonomik olarak döviz sıkıntısı çektiğimiz bu günlerde bu paraların birazını daha kimse olaya uyanmadan veya görmezlikten gelindiği için yurt dışına aktarabilmişlerdir.

Bu aşamada ekonomi için kurumsal yapıların önemine bir kez daha vurgu yapalım. Daron Acemoğlu buna kapsayıcı kurumlar demişti. Finans piyasasında da yatırımcıları kötü niyetli kişilerden koruyacak sağlam düzenleyici kurumlara ihtiyaç vardır. Bu aşamadan sonra muhtemelen 2001 krizinden sonra bankacılık piyasası için yapılan düzenlemelere benzer düzenlemeler fon piyasaları için de yapılacaktır. Fakat şimdilik atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Geride 900 milyar liralık bir yolsuzluk ve dolandırıcılık hikâyesi kalmıştır. Bu fon sahipleri iktisat tarihine yeni bir dolandırıcılık türü ve hikâyesi armağan etmişlerdir!

Konunun bizim açımızdan bir de psikolojik tarafı vardır. Immanuel Wallerstein (1930-2019) Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık adlı kitabında daha fazla sermaye üretmek için sürekli sermaye üretmekten bahsederken, her şeyin metalaştığından yakınır. Düşünür kitabın bir yerinde, “Bizim kapitalist adını verdiğimiz şey, sermayeyi elinde tutanın dur durak bilmeyen ve ilginç bir biçimde kendine dönük olan bu gitgide daha çok sermaye biriktirme hedefi ve sermayeyi elinde tutanın bu nedenle, hedefine ulaşmak için başka kişilerle kurmak zorunda olduğu ilişkilerdir” demektedir. Yazar kapitalist sistemde sermaye biriktirenlerin bir de başkalarıyla ilişki kurarken kötü niyetli olduğunu kabul etseydi acaba ne derdi? Zaten bazı dini ve geleneksel gerekçelerle tasarruflarını yastık altında tutma eğiliminde olan insanlar için piyasaya girmek oldukça zorken bir de böylesi yolsuzlukların duyulması ile konu ne hale gelir bir düşünelim.

Ekonomik yapı tasarrufların ekonomiye dâhil olması için bir sürü finansal araç geliştiriyor. İslami bankacılık diyerek bankacılığın algısını değiştiriyor, evim sistemleri gibi kuruluşlarla faiz endişesi yüzünden sistemin dışında kalanları sisteme dâhil etmek istiyor, mortgage sistemi ile en azından inşaat sektörünü canlandırmaya çalışıyor. Cinsi ne olursa olsun yastık altında tutulan paranın ekonomiye bir faydasının olmadığını nerede ise herkes bilir. Ülke vatandaşlarının tasarruflarının bir şekilde sisteme dâhil olmasının yatırımları artıracağı; tasarruflar azaldığında kredi verilebilir para azalacağı için faizlerin artacağını; iç tasarruflarla karşılanamayan sermaye ihtiyacının ise yurt dışı finansal kuruluşlara başvurularak karşılanacağını bilmek gerekir. Kısaca bir şekilde sisteme dâhil edilmeye çalışılan faize hassas olan bireyler bu tip yolsuzluk olaylarında geri adım atacaklardır. Kaldı ki bu olayda faiz hassasiyeti olmayanlar da bir süre en azından olay sönümleninceye kadar piyasalarda uzak durmaya çalışacaktır.

FIRSATI KAÇIRMAYALIM

Kötü niyetli fon yöneticilerini bir kenara bırakırsak fonlara yatırdıkları paraların 500-600 kat değerlenmesinden şüphelenmeyen yatırımcılara ne demeli. Böylesi bir artışın normal olmadığını, herhangi piyasada herhangi bir finansal aracın böylesi bir artışa neden olmayacağını neden düşünmezler. Belli ki bu sadece fon piyasaları hakkında sade vatandaşın ve küçük yatırımcıların asimetrik bilgisi ile açıklanamaz. Konunun ekonomik ortamla, kısa zamanda köşeyi dönme hisleri ile bağlantıları var. Her şeyin metalaştığı dünyada toplum büyük oranda az olsun benim olsun, kazancım helal olsun, alın terimle kazandığımı yiyeyim hislerinden uzaklaşmış; nereden gelirse gelsin ve kimin kazancı olursa olsun çok para kazanma hislerine yaklaşmış görünüyor. Uzun zamandır artık bağcının kim olduğunu soran yok. Önemli olan üzümler. Bu fonlara girenler acaba halka arz edildikten sonra sadece birkaç yılda kurulmuş olan bir firmanın nasıl olup da yüz kat veya beş yüz kat artığını sorgulamaz. Buradaki hissi galiba hepimiz biliyoruz.

Şunu unutmamak gerekir yaptığı işleri hukuk dairesinde yapan hiçbir kurum zan altında tutulamaz. Layıkıyla çalışan bankalar, fonlar, evim sistemleri zan altında tutulmamalıdır. Bu kuruluşlar finans piyasalarının çeşitliliğini sağlayıp iş dünyasının ve bireysel yatırımcıların sermaye ihtiyacını karşılamaktadır. Ekonomik döngü bunu gerektirir. Bireysel yatırımcıların ise reel ekonomik faaliyetleri takip edip ya da başka bir ifadeyle finansal okur-yazar olup bir tasarrufu varsa bile katma değeri olan finansal kuruluşlara yönelmelidir. Hem hukuki hem de ahlaki olan ise üzümü yerken bağcının kim olduğunu merak etmeleridir.

Prof. Dr. Turgut Bayramoğlu, Bayburt Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim görevlisi.

Müslüman hafızasında adalet ve itiraz Mustafa Yeneroğlu27/09/2026

Sophokles’in Antigone’si kendi şehrine karşı savaşırken ölen kardeşinin gömülmesini yasaklayan kralın buyruğunu çiğner, onu gömer ve bunun bedelini hayatıyla öder. Thoreau, köleliği ve haksız bir savaşı finanse eden devlete vergi vermeyi reddeder ve hapse girmeyi göze alır. Rosa Parks, otobüste yerini bir beyaz için boşaltmayı reddederek ırk ayrımcılığına boyun eğmez. Martin Luther King ise Birmingham Hapishanesinden, insanın adil yasaya uymak kadar adaletsiz yasaya uymamak konusunda da ahlaki bir sorumluluğu bulunduğunu yazar.

Bu isimler aynı düşünce geleneğine mensup değildir; aralarında yüzyıllar var. Ancak modern Batı hafızası onları ortak bir sorunun etrafında buluşturur: Otorite ile adalet karşı karşıya geldiğinde insan ne yapmalıdır?

Bu, Batı’nın adalete sadık kaldığı anlamına gelmez. Kölelikten sömürgeciliğe, ırkçılıktan totalitarizme uzanan tarihi ortadadır. Muhaliflerini de oldukları gibi hatırlamadı; onları seçti, sadeleştirdi, yeniden kurdu. Ama kurucu hikayesinin kahramanları arasına yalnız iyi yöneticileri ve büyük hukukçuları değil, kendi toplumunun ve iktidarının haksızlığına karşı çıkanları da yerleştirdi; devletine “hayır” diyebilmeyi meşru bir ahlaki tavır, hatta iyi vatandaşlığın bir ölçüsü olarak anlattı ve öğretti.

Peki bizim hafızamız?

İTİRAZIN MİRASI

İslam’ın ilk dönemlerine baktığımızda, bugün Müslümanların pratik aklından neredeyse silinmiş zengin bir itiraz mirasıyla karşılaşırız. Daha nübüvvetten önce Mekke’de, haksızlığa uğrayanın hakkını korumak üzere kurulan Hilfü’l-fudûl bir itiraz ahdidir. Hz. Ömer’e dair bir rivayette Halife, döneminin darlığı yüzünden kadınlara verilecek mehire bir üst sınır koymak istediğini Cuma hutbesinde söyler. Cemaatin arasından bir kadın ayağa kalkar ve ona karşı çıkar: Kur’an kadınlara “yığınla altın” verilebileceğini söylerken, Allah’ın koymadığı bir sınırı halife nasıl koyabilir? Ömer itirazı kabul eder ve rivayetin ifadesiyle “kadın haklı, Ömer yanıldı” der. Bu hikâyenin Müslüman hafızasında yüzyıllarca dilden dile dolaşması anlamlıdır. Çünkü hikâyenin ahlaki kahramanı yalnız adil halife değil, yanlış yaptığında ona karşı çıkabileceğini söyleyen sıradan Müslümandır.

Sonra Haccâc’ın zulmü karşısında susmayan kurrâ ve âlimler; Haccâc’ın öldürttüğü Saîd b. Cübeyr; kadılık teklifini reddederek bedelini hapiste ve işkenceyle ödeyen Ebû Hanîfe; zulmün Allah’a nispet edilemeyeceğini savunan Mu’tezile; Mihnede devletin bir itikadı zorla dayatmasına boyun eğmeyen Ahmed b. Hanbel gelir.

Kötülüğe karşı çıkmak, Kur’an ahlakında temel bir yükümlülüktür: emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker. İslam düşüncesi bu sorumluluğu ayrıntılı ve sistematik biçimde işlemiştir. Gazzâlî bu sorumluluğu genişleyen halkalar hâlinde tarif eder: İnsan önce kendini, sonra ailesini, komşusunu, mahallesini, şehrini ve nihayet yeryüzünün en uzak ucunu düzeltmekle mükelleftir. Meşhur hadis üç kademeyi verir: Kötülüğü gören elle düzeltsin, gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu sonuncusu “imanın en zayıf hâlidir.” Kalbe çekilmek, bir vecibenin yerine getirilmesi değil, onun en aşağı eşiğidir.

Bu geleneğin en keskin dalı doğrudan iktidara bakar. “Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın karşısında hakkı söylemektir” hadisi, itirazı bir kahramanlık anına değil, imanın kendisine bağlar. Ne var ki aynı gelenek, bunun sınırlarını da tartışmıştır: kişinin gücü ve ehliyeti, müdahalenin sonuç verip vermeyeceği ve daha büyük bir zarara yol açıp açmayacağı. Mâlik, “yönetici söz dinleyecekse söyle” der. Dinlemeyecekse ne yapılacağı sorulduğunda “bilmiyorum” demekle yetinir.

Bu tereddüdün arkasında yalnız korku değil, sonucun hesabı vardı. Abdullah b. Mübârek gerçek emr-i bi’l-ma‘rûf sahibini hükümdardan uzak durabilen kişi olarak görür. Süfyân es-Sevrî, “Deniz taştığında onu kim durdurabilir?” diye sorar, Fudayl b. İyâz ise insanın yalnız kendisini değil ailesini ve çevresini de tehlikeye atabileceğini hatırlatır. Daha ince bir kaygı da vardır: Hükümdarı uyarmak için sarayın kapısından giren âlimin, sonunda iktidarın bir parçasına dönüşmesi.

Süfyân bu kaymayı tek cümlede toplar: Eskiden iktidarın karşısına en hayırlılar dikilir, evinde oturan hiçe sayılırmış; artık kapıya gidenler en kötüler, evinde oturanlar ise en hayırlılarmış.

Aynı gelenek hem şehidin sözünü hem fakihin tereddüdünü üretmiştir. Bu mirasın tamamı elimizde duruyor. Asıl soru, onu ne olarak hatırladığımızdır.

İTIRAZ İLE FİTNE ARASINDA

İslam’ın ilk asırları yalnız zulme karşı cesaretin değil, iç savaşların da tarihidir. Hz. Osman’ın katli, Cemel, Sıffîn, Hâricîlik, Kerbelâ, Emevî ve Abbâsî isyanları… Müslümanın Müslümanı öldürdüğü bu büyük travmalar yalnız siyaseti değil dinî düşünceyi de biçimlendirdi. Bu tecrübelerin ardından âlimlerin “fitne”den çekinmesini bugünden korkaklık ya da teslimiyet diye okumak, önlerindeki ahlaki açmazı hafife almak olur. Bir zalime karşı ayaklanmak binlerce insanın ölümüne ve toplumun parçalanmasına yol açacaksa, hangi kötülük daha ağırdır? “Fitneden kaçınma”, “toplumun birliğini koruma”, “sabır” ve özellikle silahlı isyan karşısındaki ihtiyat böyle bir tarihsel tecrübenin içinden doğdu.

Kaldı ki bir hükümdarın zulmünü yüzüne söylemek, verdiği görevi reddetmek veya haksız kararına ortak olmamak başka, onu silahla devirmeye kalkmak bambaşka bir şeydi.

Peki zulme karşı çıkmanın doğurabileceği kötülükler üzerinde bu kadar incelikle duran bir siyasal düşünce, zulme uzun süre boyun eğmenin doğurabileceği kötülükleri aynı hassasiyetle tarttı mı?

Fitnenin bedeli görünürdür: İnsanlar ölür, toplum parçalanır, devlet tahrip olur. İtaatin bedeli ise sessizce birikir. Adaletsizlik normalleşir, korku yerleşir, insanlar itiraz etme kabiliyetini yitirir. Âlim, iktidarın karşısında hakikati söyleyen kişi olmaktan çıkıp onun icraatına dinî gerekçe üreten kişiye dönüşebilir. Dün istisna olan keyfîlik bugün usul, yarın devlet düzeni hâline gelebilir. Bir toplum yalnız isyan ederek değil, itaat ederek de kendine büyük zarar verebilir.

Ebû Hanîfe bu sorunun tam ortasında durur. Bugün onu İmâm-ı Âzam, büyük fakih ve Hanefî mezhebinin imamı olarak hatırlıyoruz. Oysa bu büyük Sünnî otorite, uzun bir dönem yoğun bir dışlamanın, hatta tekfirin konusuydu. Bu husumetin başlıca sebeplerinden biri de siyasi tavrıydı.

Ebû Hanîfe, Emevîlerin sonunu ve Abbâsî iktidarının kuruluşunu görmüş, devletle ilişkisini ciddi bir ahlaki mesele hâline getirmiş bir âlimdir. Her iki iktidara karşı çıkan bazı hareketleri maddeten desteklediği ve katılmayı teşvik eden fetvalar verdiği aktarılır. Oluşmakta olan gelenekçi-itaatçi ana damar için, Müslüman bir yöneticiye karşı “kılıcı meşru gören” bir âlim şüpheliydi.

Onun sonraki yüzyıllarda Sünnîliğin en büyük otoritelerinden birine dönüşmesi aynı zamanda bir hafıza işiydi. Tekfire varan husumet zamanla buharlaştı ve yerini menâkıba bıraktı. Ortodoksi verili değil, inşa edilmiş bir şeydir. Bu inşanın bir parçası da Ebû Hanîfe’yi iktidarla kurduğu mesafeden çok fıkhî otoritesiyle hatırlamak oldu.

Onu önemli kılan da kimin karşısında durduğudur. Çünkü Ebû Hanîfe’nin karşısında Firavun, Nemrut, Roma imparatoru ya da yabancı bir işgalci değil, Müslüman iktidarlar vardı. Halife de kadılar da Müslümandı; iktidar meşruiyetini İslam’ın diliyle kuruyordu. İtirazın asıl zorluğu da burada başlar: Başkasının zalimine karşı adalet istemek kolaydır; “bizden” olan iktidarın zulmüne de zulüm diyebilmek zordur.

ÖTEKİNİN ZULMÜ, BİZİMKİNİN ZULMÜ

Müslümanların dinî hafızasında “öteki” zalime karşı itiraz güçlüdür. Musa’nın karşısında Firavun, İbrahim’in karşısında Nemrut vardır. Mekke yılları müşriklerin zulmü karşısında direnişin büyük hikâyesidir. Sonraki hafızada da Haçlılara, sömürgeciliğe ve işgale karşı mücadele güçlü bir ahlaki dile sahiptir.

Fakat zalim Müslüman olduğunda, hele Müslümanların yöneticisiyse, ahlaki muhakemeye başka kavramlar girer: Fitne çıkmasın, birlik bozulmasın, düşmana fırsat verilmesin; sabretmek, nasihat etmek, daha büyük fesada yol açmamak gerekir. Bunların hiçbiri kendi başına yanlış değildir; kimi şartlarda son derece hikmetlidir. Asıl soru şudur: Bu kavramları adaleti korumak için mi kullanıyoruz, yoksa “bizim” iktidarımızı adaletin hükmünden istisna saymak için mi?

İnsanın adalet duygusu, düşmanına nasıl davrandığında değil, dostu zulmettiğinde ne yaptığında sınanır. Başka bir devlet hukuku çiğnediğinde hukuk devletini hatırlayıp kendi devletimiz çiğnediğinde “devletin bekası” diyorsak, mesele yalnız hukuki değildir. Başkaları muhaliflerini susturduğunda otoriterlikten söz edip bizim desteklediklerimiz aynısını yaptığında maslahat arıyorsak, mesele yalnız siyasi değildir. Adaletin en kolay biçimi düşmanımızın zulmüne karşı çıkmaktır; asıl imtihan haksızlık kendi safımızdan geldiğinde başlar. Kur’an’ın adalet öğretisinin insanı en çok zorladığı yer de burasıdır: Adalet, bizden olanın lehine işleyen bir dayanışma değil, gerektiğinde insanın kendisine ve en yakınlarına karşı bile ayakta tutması gereken temel ölçüdür.

“Adalet” bizde en çok kullanılan kavramlardandır: adil halife, adil sultan, adalet dairesi… Büyük hükümdarların adalet hikâyeleri siyasetnâmelerin en sevilen anlatıları oldu. Fakat bu anlatıda özne çoğu zaman yine hükümdardır. Adalet, iktidarın üstünde onu sınırlayan bir ölçü olmaktan çıkıp iyi hükümdarın meziyetine dönüşebilir. Peki hükümdar adil değilse? Haksız emrine kim “hayır” diyecek? Âlimin görevi iktidarın dinî meşruiyetini tahkim etmek mi, yoksa onu kendisinden üstün bir adalet ölçüsüne tâbi tutmak mı?

HANGİ YÜZÜ HATIRLADIK

Hüseyin’i, Saîd b. Cübeyr’i, Ebû Hanîfe’yi hiç unutmadık. Olan daha incelikli bir şeydir: İnsanları hatırladık, fakat onların itirazını aynı kuvvetle hatırlamadık.

Hüseyin’in şahadetini çok güçlü biçimde hatırlayabiliriz; fakat Kerbelâ yalnız matem, fedakârlık ve mazlumiyet üzerinden anlatıldığında önümüzde bıraktığı siyasal soru geri plana düşebilir: Müslüman bir yönetici hangi noktada itaati hak etmez? Hüseyin’in yükselttiği itiraz, zamanla bir ağıta dönüşebilir. Nitekim en yaygın matem metinleri, onun mirasına sahip çıkıp zalime karşı çıkmayı değil, sabrı ve çözümü mehdîye havale etmeyi öğütlemiştir. Aynı hafızanın modern çağda yeniden siyasallaşabilmesi ise bu seçiciliğin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor.

Saîd b. Cübeyr’i Haccâc’ın öldürttüğü büyük müfessir olarak hatırlarız. Oysa Emevîlere karşı ayaklanmaya fiilen katılmıştı. Kayıt âsîyi tuttu; hafıza şehidi seçti.

Ahmed b. Hanbel’i büyük hadis imamı ve zâhid olarak hatırlarız. Oysa devletin bir itikadı kırbaçla dayatmasına karşı durarak iktidarın vicdan üzerindeki zorlayıcı yetkisine sınır çizmişti. Onu en çok seven bile çoğu zaman çizdiği sınırı değil, sabrını hatırladı.

Mazlum olmak başka, itiraz eden olmak başkadır. Mazlumiyet insanın başına geleni anlatır; itiraz onun ne yaptığını. Birincisi merhamet uyandırır, ikincisi sorumluluk yükler. Belki bu yüzden adil hükümdarların hikâyeleri, zalime itiraz eden âlimlerin hikâyelerinden daha rahat anlatılır. Ömer b. Abdülazîz’i anlatmak umut verir: İyi bir hükümdar gelirse adalet mümkündür. Ebû Hanîfe’yi siyasal hayatıyla anlatmak ise huzur kaçırır, çünkü başka bir soru sorar: İyi hükümdar gelmezse sen ne yapacaksın?

Müslümanların popüler siyasal hafızası büyük ölçüde bir şan hafızasıdır: fetihler, zaferler, büyük sultanlar ve kumandanlar etrafında, güçlü şahsiyete hayranlıkla örülmüş bir hafıza. Böyle bir çerçevede iktidarın karşısına dikilen insanı yerleştirmek zordur. O ne fatihtir ne hükümdar; büyüklüğü zaferde değil, haksızlığın karşısında durmasındadır. Bu yüzden çoğu zaman velî, şehit ya da büyük fakih olarak hatırlanır; itiraz eden yüzü geride kalır.

Batı’da itiraz figürleri ders kitabında, romanda, filmde ve meydandaki heykelde yaşarken, bizdeki isimler çoğu zaman itirazlarıyla değil; vaazda takvaları, ders kitabında fıkıhları, menkıbede kerâmetleriyle yaşar.

İktidara “hayır” demenin sadakatle bağdaşabildiği bir kültürde itiraz edeni hafızanın merkezinde tutmak zor değildir. İtirazın hâlâ fitne, bölücülük ya da nankörlük sayıldığı yerde ise onu çoğu zaman ancak itirazından arındırarak benimseriz: Velîyi severiz, muhalifi değil.

HAFIZANIN SEÇİMİ

Siyasal ihtiyat geleneği yalnız hükümdarların âlimleri susturmasıyla açıklanamaz; baskı kadar yakınlıkla da kuruldu. Erken Abbâsî döneminde devlet ile oluşmakta olan Sünnî ulema arasındaki ilişki basit bir bağımsız âlim–baskıcı devlet karşıtlığı değildi. Atama, himaye ve ortak menfaatler iki tarafı birbirine yaklaştırdı. Devlet âlimi yalnız susturmadı, ona mevki ve itibar da sağladı. “İtaat”, başından beri İslam’ın verili siyasal cevabı değildi; tarihsel bir süreç içinde damıtıldı ve seçildi.

Bütün bunlardan beslenen ihtiyat zamanla doğduğu şartların ötesine geçti. İç savaş korkusuyla gelişen bu tutum, yüzyıllar sonra otoriterliği mazur gösteren bir itaat ahlakına dönüşebilir. Fitneyi önlemek için geliştirilmiş bir ilke, zulmü önlemeyi imkânsız kılabilir. Toplumu korumak için söylenen söz, devletin dokunulmazlığına, hatta kutsallığına dönüşebilir.

Bu seçim geçmişte kalmadı, son iki yüzyılda yalnızca kılık değiştirdi. Müslümanlar iktidarı sınırlayan ölçüyü yeniden kurmayı denediklerinde bunu yeni bir dille yaptılar: anayasa, meclis, sorumluluk, meşveret. İstibdadı bütün hastalıkların anası sayan Kevâkibî’den, meşrutiyet ve meşvereti minberden “şer’in emri” diye savunan Musa Kâzım ve Manastırlı İsmail Hakkı gibi âlimlere uzanan çizgi, iktidarı adaletin hükmüne bağlama çabasının bir damar olduğunu gösterir. Fakat hafıza bunu çoğu zaman kendi geleneğimizin zulme koyduğu sınırın yeniden ifadesi olarak değil, dışarıdan gelen bir Batılılaşma hevesi olarak kaydetti. İtiraz yeniden isimlendirildi: Bir zamanlar fitne sayılan şey şimdi taklit sayıldı.

Hafıza süregiden bir seçimdir. Bir toplum dün gölgede bıraktığı yüzü yarın öne çıkarabilir. Mesele yeni kahramanlar icat etmek değil, zaten bildiğimiz isimlerin iktidar karşısındaki adalet ve itiraz yüzlerini yeniden görünür kılmaktır.

Ne var ki yalnız hatırlamak yetmez. Çünkü bir toplumun adaletle ilişkisi, Firavun’a karşı Musa’yı sevmesinden anlaşılmaz. Firavun zaten “öteki”dir. Belirleyici olan, kendi iktidarının haksızlığı karşısında ne yaptığıdır. Kendi mahallesinden biri zulmettiğinde adalet duygusu hâlâ çalışıyor mu? Kendi desteklediği iktidara “yanlış yapıyorsun” diyebiliyor mu? Âlim, iktidarın hoşuna gitmeyen hakikati hâlâ söyleyebiliyor mu?

Fakat adaleti insanların cesaretine bırakmak da yetmez. Bir adalet düzeninin gerçek başarısı, yalnız haksızlığın karşısına dikilecek yürekli insanlar yetiştirmek değil, iktidarın haksızlık yapmasını zorlaştıracak sınırlar koyabilmektir. Geçmişin itiraz edenlerini hatırlamanın asıl anlamı da budur: hakikati söylemenin artık kahramanlık sayılmadığı bir düzen kurabilmek.

*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul Milletvekili.

22 Eylül 2026 Salı

Aktif kurumsal yurttaşlık: Benim elimden ne gelir? Bekir Ağırdır/22 Eylül 2026

Naomi Klein ve Astra Taylor, Financial Times’ta yayımlanan “Rerun or sequel?” başlıklı yazılarında çağımızın siyasal ruh halini çarpıcı bir kavramla tarif ediyorlar: “End Times Fascism”/“kıyamet zamanı faşizmi”.

Klein ve Taylor’ın dikkat çektiği şey, yalnızca aşırı sağın tüm ülkelerde yükselişi değil. Daha derinde bir zihniyet değişimi olduğunu söylüyorlar. Milliyetçilerden köktendincilere, teknoloji dünyasının kimi milyarderlerinden yeni tür otoriter hareketlere kadar birbirinden çok farklı aktörleri birbirine yaklaştıran ortak bir duygu görüyorlar. Herkes için daha iyi bir gelecek kurabileceğimize dair inancın kaybı.

Yazarlara göre, dünya iklim kriziyle, savaşlarla, teknolojik altüst oluşlarla, eşitsizlikle, göçlerle, demokratik kurumların aşınmasıyla karşı karşıyaysa ve bunları artık gerçekten çözemeyeceğimizi düşünüyorsak, geriye başka bir soru kalıyor: Kim kurtulacak?

“Bunker” metaforu tam burada devreye giriyor ama önce tanımlamamız lazım. “Bunker siyaseti” ya da sığınak siyaseti, en yalın haliyle, toplumu sürekli bir dış tehdit, işgal ya da felaket ihtimali altında olduğuna inandırarak korku ve kuşatılmışlık duygusu etrafında konsolide etme siyaseti. Kavramın simgesel kökeni, Soğuk Savaş yıllarında ülkesini dış dünyadan yalıtan Enver Hoca’nın Arnavutluk’un dört bir yanına yüz binlerce beton sığınak yaptırmasına dayanır. Bunker zamanla yalnızca fiziksel bir sığınağı değil, dünyayı “biz ve onlar” diye bölen, dışarıyı sürekli tehdit olarak gösteren, güvenlik ve beka kaygısını canlı tutarak toplumu içe kapatan bir siyasal zihniyeti anlatan metafora dönüştü.

Klein ve Taylor ise Financial Times’ta yayımlanan son yazılarında sığınak metaforunu farklı ve belki daha ürkütücü bir yere taşıyor. Onların sözünü ettiği sığınağı devlet toplum için inşa etmiyor; giderek insanlar, şirketler ve özellikle güçlü elitler kendileri için inşa ediyor.

Birkaç ay önce Oksijen’de de yer alan bir habere göre Meta CEO’su Mark Zuckerberg, Hawaii’de 100 milyon dolar değerindeki devasa bir malikane ve yer altı sığınağı inşa ettiriyor. LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman, daha önce buna “kıyamet sigortası” adını vererek, “süper zenginlerin yaklaşık yarısının” böyle planları olduğunu, özellikle Yeni Zelanda’nın bu tür yatırımlar için popüler hale geldiğini söylemiş.

Bu durum akıllara şu soruyu getiriyor: Teknoloji milyarderleri gerçekten savaş, iklim felaketi ya da daha büyük bir küresel yıkıma mı hazırlanıyor?

Tehdit algısı da bütünüyle hayali değil. İklim krizi, savaşlar, teknolojik altüst oluş, eşitsizlik, göç ve demokratik kurumların aşınması gibi gerçek risklerle karşı karşıyayız. Fakat Klein ve Taylor’a göre kritik kırılma, bu sorunların varlığı değil, bunların herkes için çözülebileceğine dair inancın kaybolması.

Ortak bir geleceği kurtarmaktan umut kesildiğinde soru değişiyor. “Bu sorunları nasıl çözeriz?” yerine “Ben bu sorunlardan nasıl kurtulurum?” sorusu geliyor. “Sığınak” böylece korkuyla toplumu içeride tutmanın değil, ortak kaderden çıkabileceğine inanmanın metaforuna dönüşüyor.

Çok zenginler için bu bazen gerçek bir sığınak olabilir; uzak bir ada, korunaklı bir arazi, özel güvenlik, hatta Mars’a gitme hayali... Ülkeler için sığınak, sınırların tahkim edilmesi ve dışarıdakilerin içeri alınmaması olabilir. Birey içinse güvenli bir site, iyi bir özel okul, özel sağlık sigortası, başka bir ülkenin pasaportu olabilir.

Bunların hepsinin altında aynı düşünce yatıyor. Dünyayı kurtaramıyorsak bari kendimizi kurtaralım. Yazıdaki tez Batı’nın elitleri için öne sürülüyor olsa da Türkiye için de geçerli görünüyor. Henüz sığınak inşasıyla karşılaşmamış olsak da Batı’dan gayrimenkul almak, sermayeyi ve çocukları Batı’ya göndermek de bir tür sığınak siyaseti. Ülkeyi kurtaramıyorsak bari kendimizi kurtaralım arayışı.

Klein ve Taylor makalelerinde buna faşizm diyorlar. Ben meselenin daha geniş olduğunu düşünüyorum.

Çünkü yaşadığımız dönüşüm için toplumların faşist bir ideolojiye ikna olması gerekmiyor. Çok daha sıradan, sessiz ve bu nedenle belki de daha güçlü bireylerin kendi içinden gelişen bir tür ikna mekanizması işliyor olabilir: “Benim elimden ne gelir?”

Seyirci yurttaştan aktif yurttaşa

Bugünün sıradan insanını düşünelim. İklim değişikliğini görüyor. Savaşları görüyor. Ekonomik eşitsizliği görüyor. Yapay zekânın çalışma hayatını nasıl değiştireceğini bilmiyor. Demokrasinin sorunlarını, dezenformasyonu, göçü, çevre felaketlerini izliyor.

Sonra kendi bireysel dünyasına dönüyor, yaşlılığında ya da emekliliğinde nasıl yaşayacağını öngöremiyor. Çocuklarının kendisinden daha iyi bir hayat yaşayıp yaşamayacağından emin değil. Torununun, çocuğunun sokakta güvende olup olamayacağından kuşkulu.

Haberlerde suç örgütlerinin çoğalmasını ve güçlenmesini, çocuk kiralık katilleri, sokaklardaki şiddeti dinliyor, yaygınlaşan uyuşturucu haberlerini izliyor. Giderek bütün bunların ölçeği karşısında kendisini son derece küçük hissediyor.

İklimi ben mi düzelteceğim? Ukrayna’daki savaşı ben mi durduracağım? Yapay zekâyı ben mi düzenleyeceğim? Ekonomik sistemi ben mi değiştireceğim? Sokaklardaki suç çeteleriyle ben mi mücadele edeceğim?

Karmaşıklık ve belirsizliğin hakim olduğu bir hayatın ürettiği küresel ve yerel sorunlara karşı, “benim elimden ne gelir?”

Sonunda makul görünen bir iş bölümüne razı oluyor bireyler. Ben kendi hayatımı idare edeyim, büyük meseleleri devletler, hükümetler, şirketler, uzmanlar, üniversiteler, uluslararası kuruluşlar çözsün.

Bu bir hayatta kalma stratejisi haline geliyor. İnsanlar giderek yurttaş olmaktan çıkıp seyirciye dönüşüyor.

Oyunu kullanıyor, vergisini veriyor, becerebildiğince yasalara uyuyor. Sonra tribüne çekilip sahadaki oyuncuların dünyayı nasıl yöneteceğini izliyor.

İşler iyi giderse ne âlâ. Kötü giderse de kızıyor, söyleniyor, sosyal medyada itiraz ediyor, seçimde bazen iktidarı değiştiriyor. Fakat kendisini müşterek geleceğin üreticilerinden biri olarak görmüyor.

Benim bir süredir “aktif yurttaşlık” derken itiraz ettiğim şey tam da bu. Demokrasi, dört ya da beş yılda bir oy kullanan milyonlarca seyirciden ibaret olamaz. Yurttaşlık yalnızca hak sahibi olmak değil, birlikte yaşadığımız dünyanın oluşumuna dahil ve müdahil olmak demek.

Fakat şimdi görüyoruz ki meseleyi yalnızca yurttaştan başlayarak kurmak da yeterli değil. Çünkü herkesin elindeki güç aynı değil.

Elinden daha çok gelenin sorumluluğu da daha çoktur

Sıradan bir vatandaşın “Ben iklim krizini nasıl çözeceğim?” demesiyle, milyarlarca liralık bir şirketi yöneten kişinin aynı şeyi söylemesi arasında fark var.

Çünkü 21. yüzyıl toplumlarında güç yalnızca devlette değil. Bilgi, sermaye, teknoloji, insan kaynağı ve örgütlenme kapasitesi toplumun farklı kurumlarına dağılmış durumda. Bir banka milyarlarca liralık kredinin hangi sektörlere akacağını belirliyor. Teknoloji şirketleri milyonlarca insanın nasıl haber aldığını, ne gördüğünü etkiliyor. Üniversiteler toplumun gençlerini eğitiyor, bilimsel kapasitesini taşıyor.

Öyleyse basit bir ilke önerebiliriz. Elinizdeki güç ve kapasite arttıkça, ortak geleceğe karşı sorumluluğunuz da artar. Sıradan insanın “Benim elimden ne gelir?” sorusunun cevabı da burada gizli aslında. Herkesten aynı şey beklenemez elbette ama elinden daha çok gelebilme potansiyeli ve kapasitesi olanın sorumluluğu da daha çoktur.

Ben buna “aktif kurumsal yurttaşlık” diyorum.

Şirketlerin toplumdaki rolüne ilişkin beklenti zaten uzun zamandır değişiyor. Bir zamanlar “iyi şirket” yasaya uyan, vergisini ödeyen, yatırım ve istihdam yaratan şirketti. Önce “hayırseverlik”, daha sonra “kurumsal sosyal sorumluluk” geldi. Bugünün krizler yumağının içine takılı kalmış dünyanın ve ülkenin riskleri ise bir adım daha ileri gitmeyi gerektiriyor. Şirketler de sermayeleri, teknolojileri, insan kaynakları, bilgileri ve örgütlenme kapasiteleriyle toplumun sorun çözme kapasitesinin bir parçası.

Aktif kurumsal yurttaşlık, hayırseverliğin ya da kurumsal sosyal sorumluluğun yeni adı değil. Toplumu şirketin dışında, yardım edilecek bir alan olarak değil, geleceğini birlikte kurduğu bir müşterek olarak görmek demek. “Yükümlülüklerimi yerine getirdim mi?” sorusuyla yetinmeyip “Sahip olduğum kapasiteyle ortak sorunların çözümüne nasıl katılabilirim?” diye sormak demek.

Bu nedenle bir banka için mesele yalnızca sosyal projelere kaynak ayırmak değil, kredilerinin nasıl bir ekonomi yarattığını düşünmek. Bir teknoloji şirketi için yalnızca çalışanlarının gönüllülük faaliyetleri değil, ürettiği teknolojinin toplumsal sonuçlarını da kendi meselesi saymak. Üniversite içinse yalnızca diploma dağıtmak değil, toplumun sorun çözme kapasitesini yükseltmek.

Bunker metaforuyla bağlantı da tam burada. Bunker zihniyeti güçlü kuruma, “Riskler büyüyor; kendi şirketini, sermayeni ve geleceğini koru” diyor. Aktif kurumsal yurttaşlık ise tersini söylüyor. Riskler büyüdükçe toplumdan geri çekilme, sahip olduğun kapasiteyle daha fazla toplumsallaş.

Çünkü şirketin geleceğiyle toplumun geleceğini uzun vadede birbirinden ayırmak mümkün değil. Eğitim sistemi çökerken insan kaynağınızı, toplumsal güven aşınırken piyasanızı, hukuk zayıflarken yatırım ortamınızı, iklim krizi derinleşirken tedarik zincirinizi sonsuza kadar özel bir sığınak içinde koruyamazsınız.

Mesele şirketlerin daha yardımsever olması değil, güç ve kapasitenin müşterek geleceğe karşı sorumluluk da doğurduğunu kabul etmek.

Aktif yurttaşlık bireye “seyirci değilsin” diyorsa, aktif kurumsal yurttaşlık da kurumlara aynı şeyi söylüyor: Siz de seyirci değilsiniz.

Belki de asıl hastalık bencillik değil

Yine de meseleyi yalnızca elitler ya da şirketler bencilleşti diye anlatmak istemiyorum. Burada “elit” derken yalnızca zenginleri kastetmiyorum. İş dünyasının, üniversitelerin, medyanın, teknolojinin, kültür dünyasının, bürokrasinin, meslek örgütlerinin, sendikaların, sivil toplumun yönetici ve karar verici kadrolarının tümünden söz ediyorum. Çünkü daha derinde ve daha sıradan bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Herkes kendi açısından son derece makul davranıyor. Ama bir soru ortada kalıyor: Bütünün yani hepimizin ortak geleceğinden kim sorumlu?

Belki çağımızın da ülkemizin de en büyük sorunlarından biri bu, sorumluluğun parçalanması. Herkes bir şeyden sorumlu ama kimse bütünden sorumlu değil.

İşte böyle bir ortamda toplumların mutlaka faşistleşmesi gerekmiyor. Sanki daha kolay bir şey oluyor, bireyler ve toplumlar edilgenleşebiliyor. Toplum “Birileri halleder” diye bekliyor, bu beklenti de devleti güçlendiriyor. Krizler büyüdükçe de “Birileri bizi korusun” talebi güçleniyor, bu talep popülist ve şoven siyasetlere enerji veriyor.

Böylece aktif yurttaşın yerini seyirci vatandaş, siyasetin yerini risk ve güvenlik yönetimi almaya başlıyor. Ve toplum farkında olmadan özgürlüğünün bir bölümünden “güvenlik ve istikrar” için vazgeçmeye razı oluyor.

Karmaşıklık ve belirsizlik büyüdükçe insanlar çözümün parçası olmaktan çok korunmayı talep etmeye başlıyor. Güvenlikçi ve otoriter siyasetin toplumsal zemini de burada oluşuyor. Otoriterliğin toplumsal rızası bazen büyük ideolojilerden değil, sorumluluklarımızdan vazgeçmekten doğabiliyor.

İyimserlik değil seyircilikten çıkıp müdahil olmak

Klein ve Taylor’ın çizdiği dünya karanlık. İklim krizi, savaşlar, teknolojik altüst oluş, eşitsizlik ve demokrasinin aşınması karşısında iyimser olmak için de çok fazla nedenimiz olmayabilir. Ama ihtiyacımız olan şey zaten iyimserlik değil, seyircilikten çıkmak, sorumluluk almak, eylemlilik.

İyimserlik, geleceğin iyi olacağına inanmak. Müdahil olmak ise geleceğin henüz belirlenmediğini ve onun nasıl oluşacağında bizim de payımızın bulunduğunu kabul etmek.

“Her şey iyi olacak” demek değil, “Her şeyin nasıl olacağında benim de sorumluluğum var” diyebilmek. Vatandaş için aktif yurttaşlık budur. Kurum için aktif kurumsal yurttaşlık budur. Karar verici pozisyonda olanlar için sahip olduğu güç ve kapasite ölçüsünde müşterek geleceğin sorumluluğunu üstlenmek budur.

Devletin rolü ise bütün bu gayreti bastırmak ya da ikame etmek değil, örgütlemek ve mümkün kılmak olmalı.

Belki Klein ve Taylor’ın “end times fascism” dediği zihniyetin karşısına başka bir büyük ideoloji koymamıza da gerek yok. Daha basit görünen ama gerçekleştirilmesi çok daha zor bir şey gerekiyor. Sığınaklarımızdan çıkmak. Ve ortak geleceğin seyircisi değil, sorumlusu da olduğumuzu hatırlamak.

Çünkü sonunda hepimizin öğrenmek zorunda kalacağı hakikat aynı. Hiçbirimizin sığınağı yeterince derin değil.

Halk değişti, siyaset hâlâ eski defteri okuyor Bayram Ali Akyüz+21/09/2026

Türkiye’nin son otuz beş yılına yalnızca seçim sonuçlarından, parti kongrelerinden ve liderlerin konuşmalarından bakarsak asıl değişimi göremeyiz. Siyasi değişim, insanların devletle günlük temasında oluşur. Hastanede alınamayan randevu, mülakatta açıklanmayan eleme, ay sonunda ödenemeyen kira ve mahkemede uzayan dosya zamanla siyasi bir kanaate dönüşür. İnsanlar rahatsızlıklarını her gün yüksek sesle anlatmaz. Siyaset de konuşulmayanı onay zanneder. Sandık kurulduğunda, uzun süredir fark edilmeyen bu kanaat sayıya dönüşür.

Toplumsal değişimin ilk işaretleri çoğu zaman resmî göstergelerde yer almaz. İş bulamayan mezunun başka bir ülkeye gitmeyi düşünmesinde, torpille elenen adayın kamu kurumlarından uzaklaşmasında, emeklinin temel harcamalarını kısmaya başlamasında ve yıllardır aynı partiye oy veren kişinin artık tercihini çevresine açıklamak istememesinde görülür. Siyaset bunları izleyemezse meydan kalabalıklarını toplumun tamamı, kendi teşkilatından gelen bilgileri de ülkenin gerçeği sanır.

Oysa sandığın altında her zaman bir toplum vardır. O toplumun adalet duygusu, geçim derdi, devletle kurduğu bağ ve geleceğe dair umudu vardır. İnsanlar yalnızca kimlikleriyle oy vermez; yaşadıkları hayatla, gördükleri muameleyle ve çocuklarının nasıl bir ülkede büyüyeceğine dair korkularıyla da karar verir.

Türkiye’de bugün yaşanan asıl mesele bir partinin yükselmesi ya da başka bir partinin gerilemesinden daha büyüktür. Devletle vatandaş arasındaki sözleşme aşınmaktadır. Vatandaş vergi veriyor ama karşılığında adalet, güven, eğitim, sağlık ve eşit fırsat bekliyor. Bunları bulamadığında yalnızca hükümete değil, kurumlara ve düzene olan güvenini de kaybediyor.

1990’LAR: HALK DÜZEN DEĞİL, BELİRSİZLİK GÖRDÜ

Bugünü anlamak için 1990’lara bakmak gerekir. O yıllar koalisyonların, erken seçimlerin, yüksek enflasyonun, siyasi kavgaların ve güvenlik krizlerinin gölgesinde geçti. Maaş daha cebe girmeden eriyor, faiz yükseliyor, esnaf yarın hangi fiyatla mal alacağını bilmiyor, vatandaş önünü göremiyordu. Devlet halka güven vermek yerine çoğu zaman uzak, sert ve içine kapalı bir yapı olarak görünüyordu.

Bir tarafta Kürt meselesi ve ağır güvenlik sorunları, diğer tarafta laiklik ile muhafazakârlık üzerinden büyütülen gerilim toplumu yoruyordu. Siyaset ortak çözüm üretmek yerine korkuları yönetiyordu. Kimlikler sertleştikçe halkın ekmek, iş, eğitim ve adalet talepleri geri plana itiliyordu.

Kamu düzeninde liyakat değil nüfuz, hakkaniyet değil bağlantı konuşuluyordu. Devletin imkânlarına yakın olan daha kolay yol alıyor, sıradan vatandaş kapı kapı dolaşıyordu. Biriken ekonomik ve siyasi güvensizlik 2001 kriziyle patladı. Bankalar çöktü, iş yerleri kapandı, milyonlar bir gecede yoksullaştı. Fakat çöken yalnızca ekonomi değildi; mevcut siyaset sınıfına duyulan inanç da çöktü.

2002 seçimleri bu nedenle sıradan bir iktidar değişikliği değildi. Halk eski siyasi kadrolara “Artık sizi taşımıyorum” dedi. Toplum, ideolojik tartışmalardan önce düzen, hizmet ve istikrar istiyordu. Yeni bir siyasi aktörün önünü açan şey yalnızca başarılı propaganda değil, yıllardır aşağıda biriken büyük toplumsal öfkeydi.

2000’LER: DEVLET VATANDAŞIN GÜNLÜK HAYATINA DOKUNDU

2000’li yılların ilk döneminde Türkiye hem ekonomik hem toplumsal bakımdan hızlı bir değişim yaşadı. 2001 krizinin ardından uygulanan mali düzenlemeler, Avrupa Birliği sürecinin oluşturduğu reform havası ve dünyadaki para bolluğu büyümeyi hızlandırdı. Sağlık hizmetlerine erişim kolaylaştı, yollar yapıldı, toplu konutlar yükseldi, ulaşım imkânları genişledi. Bunlar yalnızca istatistik değildi; vatandaşın günlük hayatında karşılığı olan işlerdi.

Halk kendisine dokunan hizmeti gördü ve karşılığını sandıkta verdi. Çünkü seçmen nankör değildi; hayatını kolaylaştıranı destekledi. Devletin hastane kapısında, yolda, okulda ve belediye hizmetinde görünür olması geniş kesimlerde güçlü bir güven yarattı.

Aynı dönemde Anadolu’da yeni bir sermaye sınıfı yükseldi. Taşrada üretim yapan, ihracata açılan, muhafazakâr kimliğe sahip girişimciler ekonomik ve siyasi alanda güç kazandı. Daha önce merkezin dışında tutulan toplumsal kesimler devlet yönetiminde, ticarette ve şehir hayatında daha görünür hâle geldi. Muhafazakârlık yalnızca kırsalın veya kent çeperlerinin kimliği olmaktan çıktı; şehirli, eğitimli ve ekonomik gücü artan yeni bir orta sınıf üretti.

Fakat büyümenin içinde geleceğin sorunları da birikiyordu. Kentler genişledi, eğitim seviyesi yükseldi, internet yaygınlaştı ve insanların beklentileri değişti. Anne babası “Bir işin olsun yeter” diyen genç, artık yaptığı işte hakkının verilmesini, özgür yaşamasını ve dünyadaki yaşıtlarıyla aynı imkânlara sahip olmayı istiyordu. Ekonomi zenginlik üretiyordu ama bu zenginlik eşit dağılmıyordu. Lüks sitelerin yanında yoksul mahalleler büyüyor, yeni zenginlik ile eski yoksulluk aynı şehirde karşı karşıya geliyordu.

Toplum artık yalnızca hayatta kalmak istemiyordu. Refahın adil paylaşılmasını, kamu görevine girerken torpil değil emek konuşulmasını ve devlet kapısında eşit muamele görmeyi talep ediyordu.

HİZMET SİYASETİNDEN KİMLİK SİYASETİNE

2010’lu yıllarda siyasetin dili değişmeye başladı. Reform, kalkınma ve hizmet söyleminin yerini giderek daha sert, güvenlikçi ve kutuplaştırıcı bir dil aldı. Siyasi rekabet, “Kim daha iyi yönetecek?” sorusundan uzaklaşıp “Kim bizden, kim karşı taraftan?” kavgasına dönüştü.

Toplum iki siyasi kimliğe sıkıştırıldı: Biz ve onlar.

Siyasi partiler kendi tabanını bir arada tutmak için rakibini yalnızca yanlış düşünen bir siyasi güç olarak değil, yaşam biçimine ve ülkenin geleceğine tehdit gibi göstermeye başladı. Böylece siyaset sorun çözme alanı olmaktan çıkıp kimlik savunma savaşına döndü. Ekonomi, eğitim, adalet ve liyakat konuşulacağı yerde kimin daha yerli, daha dindar, daha çağdaş veya daha makbul olduğu tartışıldı.

Kutuplaşma siyasetçi için kullanışlıdır. Çünkü başarınızı anlatmak zorunda kalmadan seçmeni korkuyla yanınızda tutabilirsiniz. “Bize oy vermezseniz karşı taraf gelir” cümlesi, yapılmayan işlerin hesabını ertelemenin en kolay yoludur. Fakat bu dilin topluma ağır bir faturası vardır. Komşular birbirinden şüphe eder, aileler siyasi tartışmalarla bölünür, insanlar aynı ülkenin yurttaşları yerine birbirinin düşmanı gibi yaşamaya başlar.

Bu süreç kamu düzenine de yayıldı. Bir göreve kimin daha ehil olduğu yerine hangi çevreden geldiği konuşuldu. Liyakat yerini sadakate bıraktı. Devlete bağlılık ile iktidara bağlılık birbirine karıştırıldı. Kurumlar toplumun tamamına hizmet eden ortak yapılar olmaktan çıkıp siyasi mücadelenin araçları gibi görülmeye başladı.

Sadakat, liyakatin önüne geçtiğinde yalnızca haksızlık yapılmaz; devletin iş yapma gücü de çöker.

GÜÇ MERKEZİLEŞTİKÇE SORUMLULUK KAYBOLDU

2017’de kabul edilen ve 2018’de uygulanmaya başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, Türkiye’nin yönetim yapısında büyük bir değişiklik yarattı. Sistemi savunanlar hızlı karar alınacağını, bürokratik engellerin kalkacağını ve istikrarın kalıcı hâle geleceğini söyledi. Fakat karar süresinin kısalması, hazırlık kalitesinin ve denetimin arttığı anlamına gelmez. Karara itiraz edecek kurumlar zayıfladığında yanlışın erken fark edilme ihtimali de azalır.

Yürütme gücü tek merkezde toplandıkça Meclisin denetim imkânı daraldı, kurumların bağımsızlığı tartışılır hâle geldi ve bürokraside sorumluluk alma isteği zayıfladı. Memur, uzman ve yönetici kendi bilgisine güvenerek karar vermek yerine yukarıdan gelecek talimatı beklemeye başladı. Çünkü yanlış kararın bedeli kadar doğru olsa bile istenmeyen kararın bedelinden korkuyordu.

Kurumlar kişilere göre hareket etmeye başladığında devlet hafızası zarar görür. Merkez Bankasının kararına, istatistik kurumunun verisine, mahkemenin hükmüne ve düzenleyici kurumların tarafsızlığına güven azalırsa ekonomik kriz yalnızca cebimizi değil, geleceğe duyduğumuz inancı da vurur.

2018 sonrasında yaşanan yüksek enflasyon, Türk lirasındaki ağır değer kaybı ve alım gücündeki düşüş halkın hayatını doğrudan değiştirdi. Maaş artıyor ama fiyatlar daha hızlı koşuyor. Genç çalışıyor ama ev kuramıyor. Emekli yıllarca prim ödüyor ama pazarda hesabını kuruş kuruş yapmak zorunda kalıyor. Orta sınıf aşağıya doğru erirken yoksulluk yardım paketleriyle yönetilmeye çalışılıyor.

1990’larda kriz geldiğinde hükümetler değişiyordu. Bugün ise kriz derinleşirken sistemi denetleyecek ve yanlış kararı düzeltecek kurumların gücü de tartışılıyor. Sorun yalnızca kötü ekonomi değil; hatayı kabul etmeyen, eleştiriyi düşmanlık sayan ve düzeltme mekanizmalarını zayıflatan yönetim anlayışıdır.

TORPİL YALNIZCA BİR KİŞİNİN HAKKINI YEMEZ

Türkiye’nin en ağır krizi sadece enflasyon değildir. Daha derin olan, adalet duygusunun çökmesidir. İnsanlar çalışarak, okuyarak ve dürüst kalarak bir yere varabileceklerine inanmıyorsa toplumsal sözleşme parçalanmaya başlar.

Torpil yalnızca bir gencin işini elinden almaz. O gencin devlete güvenini, ailesinin adalet duygusunu ve arkadaşlarının çalışma isteğini de yok eder. Sınavda yüksek puan alan genç mülakatta elenirken daha düşük puanlı ama bağlantılı biri göreve getiriliyorsa verilen mesaj açıktır: Ne bildiğin değil, kimi tanıdığın önemlidir.

Bu anlayış yaygınlaştığında eğitim ile çalışma önem kaybeder, bağlantı sahibi olmak başlı başına bir kariyer yöntemine dönüşür.

Yolsuzluk da yalnızca çalınan para değildir. Bir ihale adrese teslim edildiğinde halkın vergisiyle birlikte devletin itibarı da harcanır. Kamu kaynakları belirli şirketlere aktarılır, denetim işlemez ve sorumlular korunursa vatandaş “Neden dürüst olayım?” diye sormaya başlar. Yukarıda kuralsızlık ödüllendirilirken aşağıdaki insandan ahlak beklemek ikiyüzlülüktür.

Bir yurttaş mahkemeye gittiğinde tarafsız karar çıkacağından, sınava girdiğinde hakkının yenmeyeceğinden ve vergi verdiğinde parasının kamu yararına harcanacağından emin değilse orada devletle toplum arasındaki bağ zayıflar. Bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca polis, asker ve bayrak değildir; vatandaşın “Bu devlet bana da adil davranır” inancıdır.

Türkiye’nin temel sorunu kurumlara duyulan güvenin azalmasıdır. Bu güven ancak aynı kuralın herkese uygulanmasıyla yeniden kurulabilir.

GENÇLER ESKİ KORKULARLA YÖNETİLMİYOR

Uzun süre iktidarda kalmak tecrübe sağlar ama aynı zamanda körleşme üretir. İlk yıllarda yapılan yollar, hastaneler, reformlar ve büyük projeler zamanla seçmen için minnet borcu olmaktan çıkar. Çünkü kamu hizmeti siyasetçinin lütfu değil, vatandaşın vergisiyle yapılan devlet görevidir.

Seçmen geçmişte yapılanlar için sonsuza kadar teşekkür etmez; bugün nasıl yaşadığına ve yarın çocuğunun ne yaşayacağına bakar.

Bugün ilk kez oy kullanan veya genç yaşta olan milyonlarca insan 1990’ların koalisyonlarını, eski krizleri ve geçmişin yasaklarını yaşamadı. Bunlar onlar için ailelerinden dinledikleri tarih anlatılarıdır. Gençlerin bildiği gerçek ise içinde büyüdükleri bugündür: yüksek kira, pahalı eğitim, işsizlik, mülakat, ifade özgürlüğü kaygısı ve başka ülkeye gitme düşüncesi.

Genç seçmene sürekli geçmişi anlatarak bugünün hesabından kaçamazsınız. “Eskiden daha kötüydü” sözü, bugünkü haksızlığı haklı çıkarmaz. Bir gencin önüne yirmi yıl önceki Türkiye’yi koyup bugünkü işsizliğine şükretmesini bekleyemezsiniz. O genç dünyayı telefon ekranından görüyor, başka ülkelerdeki yaşıtlarının nasıl yaşadığını biliyor ve kendisine neden aynı fırsatların sunulmadığını soruyor.

İktidarların en büyük yanılgısı kendi seçmeninin hiç değişmediğini sanmaktır. Oysa seçmen yaşlanır, çocukları büyür, hayat şartları değişir. Dün kimlik mücadelesi nedeniyle verilen oy, bugün geçim ve adalet talebiyle yön değiştirebilir. Halkın siyasi hafızası vardır ama sonsuz sabrı yoktur.

MEDYA SUSTUKÇA TOPLUM BAŞKA YOLLAR BULDU

Geleneksel medyanın büyük ölçüde tek sesli hâle gelmesi, gerçeğin ortadan kalkmasını sağlamadı. Bilgi sosyal medyaya, bağımsız dijital yayınlara ve yurttaş gazeteciliğine kaydı. Eskiden birkaç televizyon kanalının görmezden geldiği olay duyulmazdı; bugün bir telefon görüntüsü milyonlara ulaşabiliyor.

Bu değişim iktidarın bilgi üzerindeki kontrolünü zayıflattı ama yeni sorunlar da yarattı. Sosyal medya insanlara konuşma alanı açarken toplumu yankı odalarına böldü. Herkes kendi görüşünü doğrulayan hesabı takip ediyor, karşı tarafı anlamak yerine ona öfke duyuyor. Yalan haber, manipülasyon ve siyasi propaganda birkaç dakika içinde yayılıyor.

Siyaset de bu ortama uyum sağladı. Uzun vadeli programların yerini kısa videolar, sert sloganlar ve gündelik polemikler aldı. Sorun çözmekten çok görünür olmak önem kazandı. Bir siyasetçinin ne yaptığı değil, kaç kez ekrana çıktığı konuşulur oldu. Devlet yönetimi içerikten çok gösteriye, siyaset ise hizmetten çok performansa dönüştü.

Sivil toplum, sendikalar ve meslek örgütleri zayıflatıldığında vatandaşın örgütlü biçimde söz söyleme imkânı daralır. İktidara yakın yapılar desteklenirken eleştirel kuruluşlar baskı görürse sivil toplum devletin süsüne dönüşür. Oysa demokrasi yalnızca sandık değildir. Güçlü sendika, bağımsız basın, meslek odası, dernek ve itiraz edebilen yurttaş olmadan iktidarı denetleyecek toplumsal güç oluşmaz.

YENİ BİR TOPLUMSAL SÖZLEŞME ŞART

Türkiye, 1990’ların istikrarsızlığından 2000’lerin reform ve hizmet dönemine, oradan 2010’ların kutuplaşmasına ve bugünün ekonomik-kurumsal krizine geldi. Bu tarih bize şunu gösteriyor: Halk hiçbir siyasi döneme sonsuza kadar mahkûm değildir. Toplum değişir, ihtiyaçlar değişir ve beklentiler büyür. Siyaset bu değişimi okuyamazsa geride kalır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir slogan veya yeni bir kurtarıcı değildir. Gücün sınırlandığı, kurumların kişilere göre değil kurallara göre çalıştığı yeni bir toplumsal sözleşmedir. Meclisin denetlediği, mahkemelerin talimat değil hukuk dinlediği, kamuya alımda torpilin değil liyakatin geçerli olduğu ve devlet bütçesinin şeffaf biçimde halka hesap verdiği bir düzen kurulmalıdır.

Ekonomi yalnızca büyüme rakamından ibaret görülmemelidir. Üretenin kazandığı, çiftçinin toprağında kaldığı, işçinin insanca ücret aldığı, gencin barınabildiği ve refahın adil paylaşıldığı sosyal bir ekonomi gerekir. Devlet yardım dağıtan değil, insanı yardıma muhtaç olmaktan çıkaran bir düzen kurmalıdır.

Toplumsal barış için de “biz ve onlar” dili terk edilmelidir. Devletin makbul ve sakıncalı vatandaşı olamaz. İnancı, kökeni, yaşam biçimi ve siyasi tercihi ne olursa olsun herkes hukuk önünde eşit olmalıdır. İktidarın görevi kendisine oy verenleri ödüllendirip vermeyenleri cezalandırmak değil, ülkenin tamamına hizmet etmektir.

Türkiye’nin insan gücü, üretim kapasitesi ve tarihsel birikimi bu krizi aşmaya yeter. Eksik olan kaynak değil; ortak akıl, adalet ve hesap verebilirliktir. Siyaset kişilerin beka kavgası olmaktan çıkarılıp halkın huzur ve refah aracı hâline getirilmelidir.

Seçmen geçmişte yapılan işleri bütünüyle reddetmeyebilir; ancak siyasi kararını bugünkü koşullarına ve gelecek beklentisine göre verir. Eski başarılar bugünkü başarısızlığın mazereti olmaz. Kimlik siyaseti seçmeni bir süre aynı yerde tutabilir; fakat düşen alım gücünü, işe alımdaki haksızlığı ve gençlerin ülkeden ayrılma isteğini sürekli olarak ikinci plana itemez.

Halk değişti. Gençler değişti. Şehirler, aileler ve beklentiler değişti.

Şimdi değişmesi gereken siyasettir.

*Bayram Ali Akyüz, Sosyolog, araştırmacı ve iş insanı.

18 Eylül 2026 Cuma

Adalet, siyaset, cesaret! Ertuğrul Günay+18/09/2026

Adına “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” denilen 7595 sayılı yasa, bir ay önce, öneminin gerektirdiği ölçülerde konuşulup tartışılmadan hızla ve geniş bir kabul oyuyla TBMM’den geçti.

Ağustos 2026’da içeriği açıklanmadan, bir grup AkParti ve MHP milletvekilinin imzaya açtığı öneri, birer günlük Komisyon ve Meclis görüşmeleriyle 10 Ağustos’ta oylandı; İYİ Parti dışında hemen bütün partilerden aldığı gönüllü-gönülsüz destekle ve 467 oyla kabul edildi. Bir hafta sonra da, (18 Ağustos’ta) sayın Cumhurbaşkanının onayıyla Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Yasa önerisinin, 40 yıldan bu yana, silah ve şiddet yöntemleri kullanarak, milletin bütünlüğüne kast etmiş olan PKK/KCK yapılanmasının sonlanmasını sağlamak, böylelikle siyaseti terörün gölgesinden arındırmak iddiasıyla sunulmuş olması, sürecin hızlı işlemesinde ve itirazlara rağmen yüksek oyla kabul edilmesinde kuşkusuz etkili oldu.

Gerçekten, PKK/KCK’nın varlığını sonlandırdığını duyurması ve mensuplarının silahlarını teslim ederek şiddet yöntemlerinden temelli vazgeçmeleri -çok geç de olsa- elbette önemli bir gelişmedir; ülkenin ve tümüyle bölgenin hayrınadır.

Bu açıdan, yasanın hukuk tekniğine uygunluğu ve uygulanmasında doğabilecek zorluklar açısından itiraz ve tereddütler olsa bile, tümüne karşı çıkmak ve toptancı tavırla bu girişimi red ve mahkum etmek, siyaseten kolay ve de aynı ölçüde doğru görünmemektedir.

Ancak, 7995 Sayılı Yasa bu haliyle yürürlüğe girdiğinde hem uygulanmasında çıkacak zorlukları, hem de anayasa ve hukuka aykırılıkları yüzünden yeni tartışmalara ve daha vahimi yeni toplumsal kırgınlık ve bölünmelere yol açabilme ihtimallerini de göz ardı etmemek gerekir.

Öncelikle yasanın, hangi suç ve suçluların faydalanacağına ilişkin 3. Maddesi adalet ilkesi ve TC Anayasasının 10. Maddesi açısından ciddi anlamda sorunludur.

3. Madde, PKK/KCK mensuplarının ‘kasten öldürme’ suçları dışında işledikleri hemen bütün suçları erteleme kapsamına almakta ve şartları tamamlandığında bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırarak, bir anlamda af etmektedir. Yasa, sonuçları itibariyle bir ‘şarta bağlı af ‘düzenlemesidir.

Madde yazılırken Anayasa’nın bazı kesin ve açık hükümleri göz ardı edilmiştir. Örneğin, Anayasa 169/3’e göre “Ormanları yakmak, ormanı yok etmek ve daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.” Oysa maddede kasten öldürme suçları dışında hiçbir istisna getirilmemiştir.

Yasanın 1.Maddesinin 2. Bendinde kapsam, aklı ve adalet duygusunu zorlayacak genişliktedir: “Bu kanun hükümleri, PKK/KCK örgütünün faaliyeti kapsamında işlenen suçları ve bu örgüt lehine işlenen …Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun’da düzenlenen suçları kapsar.”

Bu yazıma göre, PKK/KCK mensuplarının bireylere karşı işlediği işkence, insan kaçırma, bombalama, orman ve köy yakma gibi suçları yanında, terör örgütlerine kaynak sağlamak amacıyla işlenen uyuşturucu ticareti suçlarının failleri de erteleme ve şartlı af düzenlemesinden yararlanacaktır.

Bu geniş kapsamlı infaz erteleme ve şartlı af düzenlemesi, yasa dışı “PKK/KCK örgütünü kurma, yönetme, üye olma, bilerek yardım etme, propogandasını yapma suçlarını ve bu yasa dışı yapının faaliyeti kapsamında işlenen suçları” kapsamaktadır. (Md.1/2)

Yasa, bir suç örgütü mensuplarına has ve onlarla sınırlı olarak, devlete ve hatta şahıslara karşı işledikleri suçları ertelemekte; beş ve on yıllık gözetim sürelerinde yeni bir terör suçu işlememeleri şartına bağlı olarak cezayı tümüyle kaldırmakta, yani af etmektedir. (Md. 5/2)

Yasa bu haliyle anayasanın eşitlik ilkesini düzenleyen 10. Maddesine ve evrensel adalet ve hakkaniyet ölçütlerine açıkça aykırıdır.

Anayasanın 10. Maddesine göre “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

“Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

“Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.”

Yasa koyucu elbette, Anayasal sınırlar içinde genel ve özel af çıkabilir, infaz düzenlemeleri de yapabilir.

Bu onun yetkisi ve takdiridir. Ancak bu düzenlemeler, soyut, genel ve nesnel olmalı, benzer durumdaki tüm bireyler için adalet ilkesini zedelemeyen akla ve hakka uygun sonuçlara yol açmalıdır.

Oysa 7595 Sayılı Yasada, Anayasanın ve hukukun bu temel gerekleri göz ardı edilmiştir. Yasanın bugünkü haline göre -kasten öldürme dışında- çok ağır ve vahim suç işlemiş olanlar PKK/KCK’lı olmak şartıyla serbest kalacak, silahla, şiddetle ilgisi olmayan, siyasi görüş ve duruşları nedeniyle hüküm giymiş yahut tutuklanmış olanlar içerde kalmaya devam edeceklerdir.

Burada PKK/KCK mensuplarına hasredilmiş bir ayrıcalık (imtiyaz) söz konusudur. Böyle bir uygulamanın ‘milli dayanışma ve toplumsal bütünleşmeyi güçlendirme’ imkan ve ihtimali yoktur.

Kişilere karşı suç işlememiş, kimsenin canını yakmamış, silahla ve şiddetle ilgisi olmayan, hatta hüküm konusu eylemleri ceza kanununa göre suç oluşturmayan binlerce insan ceza ve tutukevlerinde kalırken, ağır suçlar işlemiş PKK/KCK mensuplarının salınması, bırakınız dayanışma ve bütünleşmeyi, yeni yarılma, kırılma ve giderek bölünmelere yol açabilecektir.

Yasa, en başta eşitlik ilkesine aykırılığı yönünden, yargısal işlem ve kararların idareye bırakılması, görülmekte olan davalara idarenin müdahalesi ve daha birçok yönden ciddi bir hukuk süzgecinden geçmeye muhtaçtır. Bu açıdan süresi içinde mutlaka Anayasa Mahkemesi önüne götürülmelidir.

Yasayı Anayasa Mahkemesi önüne götürmekten amaç -altını çizerek belirtmekte yarar var- tümüyle iptalini istemek değidir. Kuşkusuz bunu isteyenler de olabilir. Ancak bu tutum, makul gerekçeleri de olsa, ‘terörün sona ermesini, PKK’nın kendini fesih etmesini istemiyor musunuz?’ yolunda demagojik tartışmalara yol açacağı için faydalı da değildir, TBMM’nin bugünkü sayısal yapısı içinde mümkün de değildir.

Bu yasayı Anayasa Mahkemesi önüne götürmekte amaç, kapsamının ve tümüyle içeriğinin adalet ve hakkaniyet ölçütleriyle düzeltilmesini sağlamaktır.

BUNU KİM YAPABİLİR?

Anayasanın 150. Maddesine göre “Kanunların anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesine doğrudan dava açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisinde en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubuna ve üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir.”

Sayın Cumhurbaşkanının ve AK Parti Grubunun -içlerinde bazı sorular taşısalar bile- böyle bir başvuruda bulunması ihtimali olmadığına ve 120 milletvekilinin de imza toplaması pek mümkün görünmediğine göre, bu hukuki ihtiyacın gereğini yerine getirmek görevi Yeni Parti’ye düşmektedir.

Esasen Yeni Parti’nin sayın Genel Başkanı, bir yandan ’kabul’ oyu verirken öte yandan hukuka ve demokrasiye aykırı gördüğü birçok noktayı belirtmiş, itiraz ve tereddütlerini TBMM’de tutanaklara geçirmiştir. Yeni Parti yönetimi yasaya ‘evet’ diyeceğini açıklamışken, bazı üst yöneticiler dahil, milletvekillerinin büyük çoğunluğu ‘hayır’ oyu kullanmıştır.

Bu durumda yapmaları gereken yasayı, anayasa, adalet ve hakkaniyet ölçütlerine uygun olarak düzeltilmesi için Anayasa Mahkemesi önüne götürmektir. Tutarlılığın, kararlılığın, hukuka ve Anayasaya saygının gereği budur.

Anayasa Mahkemesinin vereceği karar, -bazıları tarih önünde mahkum olacak bir gafletle görmezden gelmeye çalışsa da- herkes için bağlayıcıdır. (AY Md. 153/6).

Yüksek Mahkemenin vereceği karar, yasanın kapsamının genişlemesine yol açarsa, bu sonuç ne Mahkemenin, ne de başvuranların sorunudur. Sorumluluk böyle önemli bir yasayı, Anayasanın temel ilkelerini gözeterek, hakkaniyete ve adalete uygun biçimde özenle yazmak yerine, ‘ben yaptım oldu’ kolaycılığına sapanlarındır.

Anayasanın 150. Maddesinin verdiği imkan kullanılmaz, haklı itirazlar söylenmiş ve grup çoğunluğu ‘hayır’ demişken, düzeltilmesi için Yüksek Mahkemeye başvurulmazsa, Anayasaya aykırı olduğunu bile söyleye dokunulmazlıkların kaldırılmasına oy verenlerin, mühürsüz/geçersiz oy pusulalarına itiraz etme cesareti gösteremeyenlerin tutumuna benzer bir görüntü oluşabilir.

Oysa, yeni olmaktan murat, herhalde eski yanlışların tekrarı değildir. Yeni olmak, eskinin yanlışlarına, ezberlerine, edilgen ve etkisiz düşünce kalıplarına karşı çıkmakla, tabuları yıkmakla olur. Bu tutumun elbette bedeli olacaktır, olur.

Fikret’in mısralarıyla “Zafer, biraz da hasar ister…”

Devletin direği adalettir.

Siyasetin görevi de en başta adalet direğini dosdoğru ve dik tutmaktır.

Fırtınalı ortamlarda adalet direğini sağlam tutmak cesaret ister.

Anayasa Mahkemesine başvurma süresi 60 gündür.

*Ertuğrul Günay, hukukçu, eski bakan.