Giriş
Türkiye bir seneyi aşkın
bir süredir bölgesel gelişmelerin ülkede tetikleyeceği yeni gelişmeleri önlemek
için başlattığı bir süreci konuşuyor.
Zira bu yeni adımın başarısı sadece Türkiye’de iç barışı sağlamayacak aynı
zamanda bölge barışına da büyük katkılar sağlayacaktır.
Bu minvalde Bahçelinin
çağrısı, Öcalan’ın buna yanıtı ve örgütün Öcalan’ın çağrısını dinlemesi, süreci
bir noktaya taşıdı ve o süreç geçtiğimiz Ağustos’ta Mecliste kurulan bir
komisyonla resmiyet kazandı.
Komisyon altı ay boyunca
çalıştı, toplantılar gerçekleştirdi, her kesimden konuyla ilgili kurumları ve
aktörleri dinledi ve beklenen ortak rapor yazıldı. Rapor; komisyonda 47 evet,
iki ret, bir çekimser oyla kabul edildi.
Kapsam
Bir kere bu rapor bir
tavsiye metnidir. Gereğinden fazla abartmamalı, üstlendiği rolü ve fonksiyonu
da küçümsememeli. Doğrusu, objektif bir gözle bakıp, meseleyi yerli yerine
oturtmak ve ona göre değerlendirmektir.
İkincisi raporun önerdiği
husus yasallaşıp yasallaşmaması, yasallaşırsa nasıl bir yasa/yasalar haline
geleceği meselesidir ki bu tamamen meclisin uhdesindedir. Sözgelimi raporda
olmayan bazı hususlar çıkacak yasada yer alabileceği gibi, raporda önerilen kimi
hususlar yer almayabilir de. Bu tamamen iktidar blokuna ve özellikle de iktidar
partisinin niyetine ve yanı sıra diğer siyasi partilerin bu süreçte göstereceği
siyasi performansa bağlıdır.
Dolayısıyla, rapor
önemlidir ama nasıl ve ne zaman yasallaşacağı daha önemlidir. İktidar bugüne
değin bu konuda hiçbir somut adım atmadı, gelinen noktada raporun hayata
geçirilmesi konusunda patinaj yapmamalı. Zira şimdiye kadar toplumun bekleme
konusunda gerekçesi vardı, şimdi o da ortadan kalktı, sıra artık seri ve hızlı
bir biçimde icraata geldi.
Diğer
gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da bu raporun bir son değil bir
başlangıç olmasıdır. Her şey bundan sonra verilecek mücadeleye ve gösterilecek
performansa bağlı olarak gelişecektir.
Üçüncü nokta şudur ki,
Kürt sorununun raporda yer almaması bizi umutsuzluğa sevk etmemeli. Zaten daha
baştan itibaren komisyon böyle bir görevinin olmadığını deklere etmişti. Kaldı
ki Kürt sorunun çözümü daha kapsayıcı ve daha uzun erimli bir çalışmayı gerektirir.
Rapor ve bundan sonraki çalışmalar bu sorunun çözümünün yolunu açmada katkı
sağlayabilir. Rapor bir çeşit başlangıç çizgisi işaretledi, bundan sonrası
bizim performansımıza bağlı.
Çokça eleştiri derz
edilebilir. Nasıl baktığınıza bağlı. Bardağın dolu tarafından bakacak olursak
burada CHP ile AKP’nin; MHP ile DEM’ in aynı rapora imza atmış olmasının önemi
ortaya çıkar. Eksikler pekâlâ vardır. Şunlar şunlar da olabilirdi, denebilir.
Ancak böyle işlerde azami müştereklerde değil asgari müştereklerde buluşma daha
gerçekçi ve sonuç alıcıdır. Üstelik bu bile her ne kadar reel politiğin bir
sonucu olsa da her zaman kolay ve olası değildir.
Eleştiriler ve öneriler
Rapora imza atan 5’i
Mecliste grubu olan 10 partinin temsilcileri parlamento temsilinin yaklaşık %
90’ına tekabül ediyor. Bu yüksek bir temsildir. Dolayısıyla ilk defa böyle
netameli bir konuda bu denli yüksek bir temsilin bir metinde buluşmalarının
sağlanmasını önemsemek gerekir.
Bu noktadan sonra daha
önemlisi parlamentoda oluşan bu siyasal mutabakatı toplumsal mutabakata
dönüştürmektir. Zira bugüne kadar yürütülen çözüm süreçlerinin başarısız
olmasının en önemli nedenlerinden biri çözümün topluma mal edilmemesi,
toplumsallaşmaması idi. Bu kez geçmişin tecrübelerinin ışığında bu eksik
giderilmeli, onurlu ve kalıcı barışa mutlaka ulaşılmalıdır. Toplumun kahir
ekseriyetinin beklentisi budur. Diğer bir değişle meseleye ve bu konuda yapıp
ettiklerimize toplumsal rıza üretmemizdir. Çünkü toplumsal rıza hala istenen
düzeyde değil, bu da sürecin en kırılgan yönünü teşkil etmektedir. O halde sürece destek verenlerin bunu
üretecek hale getirmesi en önemli görevlerdendir.
Toplum barışı istiyor
ancak bu konuda iktidar partisine güvenmiyor. Amiyane deyimi ile bu işin
arakasında başka bir “bit yeniği” olabileceğini düşünüyor. İktidarın bu güveni
sağlaması sürecin başarısı için elzem görünüyor. Ben, cezaevinden çıktıktan
sonra Şanlıurfa, Mersin, Adana ve Ankara’da toplantılara katıldım, süreçle
ilgili konferanslar verdim. En çok bu süreçte yasal değişiklik gerektirmeyen
“AYM ve AHİM kararları neden uygulanmıyor, Kayyum garabetine neden son
verilmiyor?” gibi sorulara muhatap oldum. Bunlar her gün her yerde en çok
muhatap olduğumuz sorulardır. Madem barış yapıyoruz hasta tutuklu ve
hükümlülerin serbest bırakılması bu kadar zor mu, belediye başkanlarının
tutuksuz yargılanması ha keza.. Raporda belirtildiği üzere tutukluluğun istisna
olduğu tespitinin gereğinin yapılması sürece inancı yükseltecek, bu da sürecin
baş tutmasına büyük katkı sağlayacaktır.
Öte tarafta karşılıklı
oluşmuş önyargıların empati işletilerek ortadan kaldırılması son derece
önemlidir. Öcalan’ın çağrısındaki “dönemin dili buyurgan ve otoriter bir dil
olamaz” yaklaşımı taraflar ve aktörler başata olmak üzere toplum tarafından
içselleştirilmeli ve gereği yapılmalıdır.
Zira 40 yıllık çatışma ortamında kimi yalanlarla ve resmi ideolojinin
pompalanmasıyla oluşmuş ön yargıları kırk günde yok edemezsiniz, bu hiç de
kolay değildir. Öte taraftan yaratılan önyargılar neticesinde toplumun önemli
bir kesimi bütün olumlu tutum ve katkılarına rağmen Öcalan’ın bu denli muhatap
alınmasına itiraz ediyor, bunun da bir hal çaresine bakılmalıdır. Çözümün başa gitmesi için bu önyargıların
giderilmesi diğer bir deyişle meselenin toplumsallaşması büyük önem arz ediyor.
Elbette toplumun kahir
ekseriyeti barışın gelmesini istiyor. Kim durumunun değişmesini ve daha iyiye
gitmesini istemez? İster ama bu nasıl olacak, bu noktada kimi belirsizlikler
kuşkuları artırıyor. Değişim için ne yapmalı? Bu belirsizlik can yakıyor. Zira
herkes değişim olsun istiyor, bu olumlu. Ama öte tarafta kendi dışındaki herkes
değişsin ama kendisi aynı kalsın istiyorsa orada değişim meydana gelmez.
Değişim biraz feragat ister, empati ister ve iyi niyet ister. Bu durum toplum
için geçerli olduğu gibi siyasi partiler için de geçerlidir. Onun için
birbirini hırpalamak, bir bilek güreşine girişmek, öfkeli ve kibirli bir dil
kullanmak yerine daha mutedil davranılmalı, barışın dili kullanılmalıdır.
Diğeri kimseye bir şey kazandırmaz.
Gelelim eleştirilere. Bir
kere siyasi partiler ayrı dünya görüşü, program ve ilkelere sahip oldukları
için doğal olarak ayrı ayrı siyasi partiler halinde örgütlenmişlerdir. O yüzden
birbirlerini eleştirmeleri doğaldır. Raporu da hem halkın hem siyasi partilerin
eleştirmesini tahammül ile karşılamak lazım. Zira tahammül ve eleştiri kültürü
demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Fakat burada niyet de önemli. Niyetiniz bu
konuda nedir. Üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi?
Olumlu tarafından
bakarsanız eksikleri söyler ama aynı zamanda bu fırsatı heba etmemek için
ileriye bakarsınız. Niyetiniz bağcıyı dövmekse yerden yere vurursunuz, çözümden
çözümsüzlük üretmeye çalışırsınız. O nedenle bakın etrafınıza niyetlerine göre
kimi raporu gereğinden fazla idealize ederken kimi karikatürize ediyor. Oysa
bana göre (bir çok farklı partinin bir araya gelerek ortak bir metin oluşturup
altına imza atmaları nedeniyle) raporun
kendisi içeriğinden daha önemli. Bize eksik ve yanlışları ile bir niyet beyan
ediyor ve bundan sonrası bizim vereceğimiz demokrasi mücadelesine kalıyor.
Burada pratiği temsil
eden Erdoğan’ı adım atmaya zorlamak siyaset kurumu ve halkın göstereceği tutuma
bağlı olarak gelişecektir.
İçerik
Gelelim raporun
içeriğine. Daha önce partilerin hazırladığı raporlara baktığımızda DEM Kürt
Meselesini, CHP demokratikleşmeyi, MHP silahların bırakılmasını, AKP ise silah
bırakmanın koşullarını (tespit ve teyidi) önceleyen raporlar sunmuşlardı. Bütün
bunlar hatızatında Kürt sorunun birer çıktısı..
Bizce bu sorunun
çözümünün iç içe geçmiş üç aşaması söz konusu: silahların bırakılması,
demokratikleşme ve Kürt sorununun çözüme kavuşturulması.
Silahlar bugüne değin
siyasette otoriterleşmenin, ekonomide eşitsiz gelişmenin gerekçesi yapılmıştı.
Şimdi ortadan kalkacak olması Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve
zenginleşmesinin ve bölgeler arası dengesizliklerin giderilmesinin önünü açması
gerekir. Bu açıdan bu adım önemlidir ve tarihidir.
Bahçeli’nin çağrısı (12
Ekim) ve Öcalan’ın ona cevabı (27 Şubat) ve nihayet örgütün 5 Mayıs’ta kendini
feshederek silah bırakma kararı Türkiye’nin önüne tarihi bir fırsat sunuyor, bu
tarihi fırsat hiçbir nedenle heba edilmemelidir. Bu noktada Öcalan’ın çağrısına
değinmekte yarar var.
Öcalan'ın çağrısı
Öcalan öncelikle devlete
ve iktidara, ikincil olarak da topluma ve siyasi partilere çağrıda bulunarak
temelde iki şey söylüyor: 1) Silahlı mücadele fiilen ve zihnen bitmiştir. 2)
Demokratik mücadele bir süredir zihnen vardı bizim açımızdan şimdi fiilen başlayacaktır,
diyor.
Öcalan 1993 yılından
itibaren silahlı mücadeleyi sonlandırmak istiyordu, bunun için birtakım adımlar
da atıldı. Özal ölmeseydi muhtemelen silahlara veda süreci o zaman
başlayacaktı. Sonrasında da birçok girişim oldu. 2009 Oslo süreci, 2013 Habur
süreci en bilindik olanları. Ancak bunlarda silah bırakılmadan müzakereler
başlamıştı. Şimdi ise silah bırakma iradesi ortaya konulduktan ve üstelik örgüt
kendini feshettikten sonra barış, çözüm ve demokratikleşme süreci başlatıldı.
Bu sonuç alıcı olması bakımından en belirgin farktır.
Silahların sembolik de
olsa Süleymaniye kırsalında 11 Temmuz’da yakılması silah işinin zihinlerde de
bırakılmasının ilk adımı ve diğerlerinden en farklı tarafıydı. Bu aynı zamanda
bu sürecin her iki taraf açısından da geri dönülmesi mümkün olmayan bir süreç
olduğunun da göstergesidir.
İkinci önemli kısım ise
demokratikleşemeye dair adımalardır ki TBMM Raporunun 6. Bölümünün konusu da
tamamen budur. Öcalan da çağrısında buna
paralel dil ve idare siyasetine ilişkin tespit ve önerilerde bulunuyor ki
bunların bir kısmı yasal bir kısmı anayasal değişiklik gerektiriyor. Bu adımlar
sadece Kürtler için değil Türkiye’nin demokratikleşmesi için de elzem ve
zorunlu olan adımalardır. Bu noktada çağrının muhatabı iktidar kadar DEM ve
muhalefettir.
Raporun altıncı ve
yedinci bölümleri kısman bu konuları işliyor. Altıncı bölümde PKK’ya mahsus
yasal bir çerçeve çiziliyor. Çıkarılacak yasanın müstakil (örgüte mahsus),
kapsayıcı (ilgili ve ilişkili herkesi kapsayan), dönüştürücü (silah
bırakanların toplumsal entegrasyonunu) öneriyor ve ön görüyor. Ek olarak bu
sorunun çözümünde rol ve görev alanların yasal güvenceye alınması gerektiğini
söylüyor. Öcalan da çağrısında bu işin selameti için sürüncemede
bırakılmamasının önemini vurguluyor.
Rapordaki sıkıntılı
yönler
Buraya kadar iyi. Fakat
baştan beri iktidar partisinin bu noktada ileri sürdüğü “tespit ve teyit”
meselesi bir muğlaklığı içeriyor. Kim nasıl tespit edecek, teyide kim karar
verecek. Örneğin bütün örgüt silah bıraktığı halde devletin bir kurumu (MİT)
çıkıp falan mağarada 50 silahlı adam hala silah bırakmadı derse ne olacak?
Kaldı ki örgüt kongresini toplamış, kendini fesih kararı almış, silah
bıraktığını ilan etmiş daha da önemlisi Öcalan silahın artık bir mücadele aracı
olmayacağını en üst perdeden söyleyerek silah bırakmayı güçlü bir biçimde ilan
etmişken hala armudun sapı üzümün çöpünün arkasından koşturmak ne koşana ne
koşturana hiçbir fayda sağlamaz.
Niyet halisane ise
aslolan yasal sürecin derhal başlatılmasıdır. Zira silah bırakanlar yasal
çerçeveyi bilmeden, görmeden bir belirsizliğe gelip teslim olur mu? Bunda ısrar
ipe un sermektir ve sonuç alıcı olmaktan uzaktır. Bu noktada görülen o ki Sayın
Bahçeli netleşmekten yana iken sayın Erdoğan muğlak olana oynamaktadır. Bu da
süreci olan inancı zayıflatmakta ve toplumsallaşmasını engellemektedir.
Dolayısıyla belirsizliğin bir program dahilinde ilan edilerek ortadan kalkması,
sürecin hızlandırılması herkesin hayrına ve yararına olacaktır.
Demokratikleşme
Raporun diğer önemli
kısmı CHP’nin ısrarı sonucu ortaya çıkan demokratikleşme bölümü olan 7.
bölümdür. Demokratikleşme konusunda yapılması gerekenler son derece önemlidir
ve silah bırakma işi ile bir madalyonun iki yüzü gibidir. Biri olamadan diğeri
olmaz. Örneğin nasıl ki silah bırakılmadan demokratikleşme olmaz deniliyorduysa
aynı şekilde demokratik adımlar atılmadan silah bırakma işi baş tutmaz.
AYM ve AİHM kararlarının
uygulanması, kayyumlara son verilmesi, hasta tutuklu ve mahkumların serbest
bırakılması, tutukluluğun istisna olması, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi,
ifade özgürlüğü, baştan itibaren savunduğumuz -kimi yasal değişiklik bile gerektirmeyen-
toplumsal beklentilerdir.
Yargılama ve infaza
ilişkin düzenlemeler, siyasi partiler kanunu, seçim yasası, siyasi etik yasası
ise hemen her siyasi partinin muhalefetteyken dillendirdiği, iktidar olduktan
sonra unuttuğu Türkiye siyasi yapısının ve demokrasisinin temel ihtiyaçlarıdır.
Bize düşen bundan sonra bunların bir an önce hayata geçirilmesi için mücadele
etmek ve bunları sağlamaktır.
Bu noktada Demirtaş,
Kavala, Atalay, Kahraman’ın tahliyelerinin, başta Ahmet Türk ve Ahmet Özer
olmak üzere belediye başkanlarının görevlerine dönmelerinin, İmamoğlu ve
belediye başkanlarının tutuksuz yargılanmalarının, hasta tutukluların ve
hükümlülerin serbest bırakılmalarının önünde hiçbir hukuki engel yoktur. Barışa
duyulan niyet halis ise bu adımların birer iyi niyet göstergesi olarak atılması
hem sürece olan inancı arttıracak hem de çözümün toplumsallaşmasına büyük katkı
yapacaktır.
Kürt sorunu meselesi
Gelelim Kürt sorunun
çözümüne. Öncelikle belirtelim ki Kürt sorunun çözümü bu komisyonun görevleri
arasında yer almıyordu. Zaten bu tarihi ve komplike sorun bir komisyon raporu
ile çözülemeyeceği aşikardır. Ancak raporda bir iki cümle ile bu soruna atıfta
bulunabilinirdi, bu eksik bırakıldı. Zira silah bırakmak otomatik olarak
eşittir Kürt sorunun çözümü demek değil.
Silah bırakmanın ve
demokratikleşmenin hiç kuşkusuz Kürt sorununun çözümüne çok büyük katkıları
olacaktır. Zira Türkiye demokratikleştikçe Kürt sorununun çözümü daha
kolaylaşacak, Kürt sorunu çözüldükçe Türkiye daha demokratik daha müreffeh bir
ülke olacaktır. Ancak bu sorun yokmuş gibi davranmak kimseye bir şey
kazandırmaz. Çünkü gündüz gerçeğe gözünü kapatan dünyayı sadece kendine gece
yapar. Bütün bunlara rağmen Raporun
gereklerinin yerine getirilmesi bunun için iyi bir başlangıç olabilir.
Sonuç
Son olarak belirtmek
isterim ki geldiğimiz noktada insanlar söylenenleri, yazılanları objektif bir
gözle doğru değerlendirmek yerine kimi kendi kişisel veya siyasal çıkarları
bağlamında ele almakta ya değer atfetmekte ya da çoğunluk psikolojine uyarak değer
biçmektedir. Şöyle bakılıyor, süreç kendi siyasi çıkarları için iyiyse iyi,
kendi siyasi çıkarları için kötü ise kötü addediliyor. Oysa bu insani ve
vicdani yönü büyük toplumsal bir meseledir. Toplumsal barış birinin siyasi
çıkarlarından ve hatta birilerinin cumhurbaşkanı olmasından daha önemli ve daha
büyük bir şeydir. Barış, çocuklarımızın bundan sonra nasıl bir Türkiye’de
yaşayacaklarının güvencesidir. O nedenle barış siyasi olmanın ötesinde insani
ve vicdani bir meseledir. Oy hesabı yapılarak bakılacak bir şey değil. Hele
hele siyasi çıkarlarla, oy hesaplarıyla gerçekleştirilecek bir durum hiç
değildir.
Sonuç olarak ben bütün
eksik ve aksaklıklara rağmen bu adımı bir başlangıç olması anlamında atılmış
önemli bir adım olarak görüyor, esas işin bundan sonra ne yapılacağı ile ilgili
olduğunu belirtmek istiyorum. Bunun için de hepimize büyük görevler düştüğünü
unutmamak lazım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.