2 Mart 2026 Pazartesi

Komisyon Raporu ve Öcalan’ın çağrısını nasıl okumalı? Prof. Dr. Ahmet Özer/2 Mart 2026

Giriş

Türkiye bir seneyi aşkın bir süredir bölgesel gelişmelerin ülkede tetikleyeceği yeni gelişmeleri önlemek için başlattığı bir süreci konuşuyor.  Zira bu yeni adımın başarısı sadece Türkiye’de iç barışı sağlamayacak aynı zamanda bölge barışına da büyük katkılar sağlayacaktır.

Bu minvalde Bahçelinin çağrısı, Öcalan’ın buna yanıtı ve örgütün Öcalan’ın çağrısını dinlemesi, süreci bir noktaya taşıdı ve o süreç geçtiğimiz Ağustos’ta Mecliste kurulan bir komisyonla resmiyet kazandı.

Komisyon altı ay boyunca çalıştı, toplantılar gerçekleştirdi, her kesimden konuyla ilgili kurumları ve aktörleri dinledi ve beklenen ortak rapor yazıldı. Rapor; komisyonda 47 evet, iki ret, bir çekimser oyla kabul edildi.

Kapsam

Bir kere bu rapor bir tavsiye metnidir. Gereğinden fazla abartmamalı, üstlendiği rolü ve fonksiyonu da küçümsememeli. Doğrusu, objektif bir gözle bakıp, meseleyi yerli yerine oturtmak ve ona göre değerlendirmektir.

İkincisi raporun önerdiği husus yasallaşıp yasallaşmaması, yasallaşırsa nasıl bir yasa/yasalar haline geleceği meselesidir ki bu tamamen meclisin uhdesindedir. Sözgelimi raporda olmayan bazı hususlar çıkacak yasada yer alabileceği gibi, raporda önerilen kimi hususlar yer almayabilir de. Bu tamamen iktidar blokuna ve özellikle de iktidar partisinin niyetine ve yanı sıra diğer siyasi partilerin bu süreçte göstereceği siyasi performansa bağlıdır.

Dolayısıyla, rapor önemlidir ama nasıl ve ne zaman yasallaşacağı daha önemlidir. İktidar bugüne değin bu konuda hiçbir somut adım atmadı, gelinen noktada raporun hayata geçirilmesi konusunda patinaj yapmamalı. Zira şimdiye kadar toplumun bekleme konusunda gerekçesi vardı, şimdi o da ortadan kalktı, sıra artık seri ve hızlı bir biçimde icraata geldi.

Diğer gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da bu raporun bir son değil bir başlangıç olmasıdır. Her şey bundan sonra verilecek mücadeleye ve gösterilecek performansa bağlı olarak gelişecektir.

Üçüncü nokta şudur ki, Kürt sorununun raporda yer almaması bizi umutsuzluğa sevk etmemeli. Zaten daha baştan itibaren komisyon böyle bir görevinin olmadığını deklere etmişti. Kaldı ki Kürt sorunun çözümü daha kapsayıcı ve daha uzun erimli bir çalışmayı gerektirir. Rapor ve bundan sonraki çalışmalar bu sorunun çözümünün yolunu açmada katkı sağlayabilir. Rapor bir çeşit başlangıç çizgisi işaretledi, bundan sonrası bizim performansımıza bağlı.

Çokça eleştiri derz edilebilir. Nasıl baktığınıza bağlı. Bardağın dolu tarafından bakacak olursak burada CHP ile AKP’nin; MHP ile DEM’ in aynı rapora imza atmış olmasının önemi ortaya çıkar. Eksikler pekâlâ vardır. Şunlar şunlar da olabilirdi, denebilir. Ancak böyle işlerde azami müştereklerde değil asgari müştereklerde buluşma daha gerçekçi ve sonuç alıcıdır. Üstelik bu bile her ne kadar reel politiğin bir sonucu olsa da her zaman kolay ve olası değildir.

Eleştiriler ve öneriler

Rapora imza atan 5’i Mecliste grubu olan 10 partinin temsilcileri parlamento temsilinin yaklaşık % 90’ına tekabül ediyor. Bu yüksek bir temsildir. Dolayısıyla ilk defa böyle netameli bir konuda bu denli yüksek bir temsilin bir metinde buluşmalarının sağlanmasını önemsemek gerekir.

Bu noktadan sonra daha önemlisi parlamentoda oluşan bu siyasal mutabakatı toplumsal mutabakata dönüştürmektir. Zira bugüne kadar yürütülen çözüm süreçlerinin başarısız olmasının en önemli nedenlerinden biri çözümün topluma mal edilmemesi, toplumsallaşmaması idi. Bu kez geçmişin tecrübelerinin ışığında bu eksik giderilmeli, onurlu ve kalıcı barışa mutlaka ulaşılmalıdır. Toplumun kahir ekseriyetinin beklentisi budur. Diğer bir değişle meseleye ve bu konuda yapıp ettiklerimize toplumsal rıza üretmemizdir. Çünkü toplumsal rıza hala istenen düzeyde değil, bu da sürecin en kırılgan yönünü teşkil etmektedir.  O halde sürece destek verenlerin bunu üretecek hale getirmesi en önemli görevlerdendir.

Toplum barışı istiyor ancak bu konuda iktidar partisine güvenmiyor. Amiyane deyimi ile bu işin arakasında başka bir “bit yeniği” olabileceğini düşünüyor. İktidarın bu güveni sağlaması sürecin başarısı için elzem görünüyor. Ben, cezaevinden çıktıktan sonra Şanlıurfa, Mersin, Adana ve Ankara’da toplantılara katıldım, süreçle ilgili konferanslar verdim. En çok bu süreçte yasal değişiklik gerektirmeyen “AYM ve AHİM kararları neden uygulanmıyor, Kayyum garabetine neden son verilmiyor?” gibi sorulara muhatap oldum. Bunlar her gün her yerde en çok muhatap olduğumuz sorulardır. Madem barış yapıyoruz hasta tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılması bu kadar zor mu, belediye başkanlarının tutuksuz yargılanması ha keza.. Raporda belirtildiği üzere tutukluluğun istisna olduğu tespitinin gereğinin yapılması sürece inancı yükseltecek, bu da sürecin baş tutmasına büyük katkı sağlayacaktır.

Öte tarafta karşılıklı oluşmuş önyargıların empati işletilerek ortadan kaldırılması son derece önemlidir. Öcalan’ın çağrısındaki “dönemin dili buyurgan ve otoriter bir dil olamaz” yaklaşımı taraflar ve aktörler başata olmak üzere toplum tarafından içselleştirilmeli ve gereği yapılmalıdır.  Zira 40 yıllık çatışma ortamında kimi yalanlarla ve resmi ideolojinin pompalanmasıyla oluşmuş ön yargıları kırk günde yok edemezsiniz, bu hiç de kolay değildir. Öte taraftan yaratılan önyargılar neticesinde toplumun önemli bir kesimi bütün olumlu tutum ve katkılarına rağmen Öcalan’ın bu denli muhatap alınmasına itiraz ediyor, bunun da bir hal çaresine bakılmalıdır.  Çözümün başa gitmesi için bu önyargıların giderilmesi diğer bir deyişle meselenin toplumsallaşması büyük önem arz ediyor.

Elbette toplumun kahir ekseriyeti barışın gelmesini istiyor. Kim durumunun değişmesini ve daha iyiye gitmesini istemez? İster ama bu nasıl olacak, bu noktada kimi belirsizlikler kuşkuları artırıyor. Değişim için ne yapmalı? Bu belirsizlik can yakıyor. Zira herkes değişim olsun istiyor, bu olumlu. Ama öte tarafta kendi dışındaki herkes değişsin ama kendisi aynı kalsın istiyorsa orada değişim meydana gelmez. Değişim biraz feragat ister, empati ister ve iyi niyet ister. Bu durum toplum için geçerli olduğu gibi siyasi partiler için de geçerlidir. Onun için birbirini hırpalamak, bir bilek güreşine girişmek, öfkeli ve kibirli bir dil kullanmak yerine daha mutedil davranılmalı, barışın dili kullanılmalıdır. Diğeri kimseye bir şey kazandırmaz.

Gelelim eleştirilere. Bir kere siyasi partiler ayrı dünya görüşü, program ve ilkelere sahip oldukları için doğal olarak ayrı ayrı siyasi partiler halinde örgütlenmişlerdir. O yüzden birbirlerini eleştirmeleri doğaldır. Raporu da hem halkın hem siyasi partilerin eleştirmesini tahammül ile karşılamak lazım. Zira tahammül ve eleştiri kültürü demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Fakat burada niyet de önemli. Niyetiniz bu konuda nedir. Üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi?

Olumlu tarafından bakarsanız eksikleri söyler ama aynı zamanda bu fırsatı heba etmemek için ileriye bakarsınız. Niyetiniz bağcıyı dövmekse yerden yere vurursunuz, çözümden çözümsüzlük üretmeye çalışırsınız. O nedenle bakın etrafınıza niyetlerine göre kimi raporu gereğinden fazla idealize ederken kimi karikatürize ediyor. Oysa bana göre (bir çok farklı partinin bir araya gelerek ortak bir metin oluşturup altına imza atmaları nedeniyle)  raporun kendisi içeriğinden daha önemli. Bize eksik ve yanlışları ile bir niyet beyan ediyor ve bundan sonrası bizim vereceğimiz demokrasi mücadelesine kalıyor.

Burada pratiği temsil eden Erdoğan’ı adım atmaya zorlamak siyaset kurumu ve halkın göstereceği tutuma bağlı olarak gelişecektir.

İçerik

Gelelim raporun içeriğine. Daha önce partilerin hazırladığı raporlara baktığımızda DEM Kürt Meselesini, CHP demokratikleşmeyi, MHP silahların bırakılmasını, AKP ise silah bırakmanın koşullarını (tespit ve teyidi) önceleyen raporlar sunmuşlardı. Bütün bunlar hatızatında Kürt sorunun birer çıktısı..

Bizce bu sorunun çözümünün iç içe geçmiş üç aşaması söz konusu: silahların bırakılması, demokratikleşme ve Kürt sorununun çözüme kavuşturulması.

Silahlar bugüne değin siyasette otoriterleşmenin, ekonomide eşitsiz gelişmenin gerekçesi yapılmıştı. Şimdi ortadan kalkacak olması Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve zenginleşmesinin ve bölgeler arası dengesizliklerin giderilmesinin önünü açması gerekir. Bu açıdan bu adım önemlidir ve tarihidir.

Bahçeli’nin çağrısı (12 Ekim) ve Öcalan’ın ona cevabı (27 Şubat) ve nihayet örgütün 5 Mayıs’ta kendini feshederek silah bırakma kararı Türkiye’nin önüne tarihi bir fırsat sunuyor, bu tarihi fırsat hiçbir nedenle heba edilmemelidir. Bu noktada Öcalan’ın çağrısına değinmekte yarar var.

Öcalan'ın çağrısı

Öcalan öncelikle devlete ve iktidara, ikincil olarak da topluma ve siyasi partilere çağrıda bulunarak temelde iki şey söylüyor: 1) Silahlı mücadele fiilen ve zihnen bitmiştir. 2) Demokratik mücadele bir süredir zihnen vardı bizim açımızdan şimdi fiilen başlayacaktır, diyor.

Öcalan 1993 yılından itibaren silahlı mücadeleyi sonlandırmak istiyordu, bunun için birtakım adımlar da atıldı. Özal ölmeseydi muhtemelen silahlara veda süreci o zaman başlayacaktı. Sonrasında da birçok girişim oldu. 2009 Oslo süreci, 2013 Habur süreci en bilindik olanları. Ancak bunlarda silah bırakılmadan müzakereler başlamıştı. Şimdi ise silah bırakma iradesi ortaya konulduktan ve üstelik örgüt kendini feshettikten sonra barış, çözüm ve demokratikleşme süreci başlatıldı. Bu sonuç alıcı olması bakımından en belirgin farktır.

Silahların sembolik de olsa Süleymaniye kırsalında 11 Temmuz’da yakılması silah işinin zihinlerde de bırakılmasının ilk adımı ve diğerlerinden en farklı tarafıydı. Bu aynı zamanda bu sürecin her iki taraf açısından da geri dönülmesi mümkün olmayan bir süreç olduğunun da göstergesidir.  

İkinci önemli kısım ise demokratikleşemeye dair adımalardır ki TBMM Raporunun 6. Bölümünün konusu da tamamen budur.  Öcalan da çağrısında buna paralel dil ve idare siyasetine ilişkin tespit ve önerilerde bulunuyor ki bunların bir kısmı yasal bir kısmı anayasal değişiklik gerektiriyor. Bu adımlar sadece Kürtler için değil Türkiye’nin demokratikleşmesi için de elzem ve zorunlu olan adımalardır. Bu noktada çağrının muhatabı iktidar kadar DEM ve muhalefettir.

Raporun altıncı ve yedinci bölümleri kısman bu konuları işliyor. Altıncı bölümde PKK’ya mahsus yasal bir çerçeve çiziliyor. Çıkarılacak yasanın müstakil (örgüte mahsus), kapsayıcı (ilgili ve ilişkili herkesi kapsayan), dönüştürücü (silah bırakanların toplumsal entegrasyonunu) öneriyor ve ön görüyor. Ek olarak bu sorunun çözümünde rol ve görev alanların yasal güvenceye alınması gerektiğini söylüyor. Öcalan da çağrısında bu işin selameti için sürüncemede bırakılmamasının önemini vurguluyor.

Rapordaki sıkıntılı yönler

Buraya kadar iyi. Fakat baştan beri iktidar partisinin bu noktada ileri sürdüğü “tespit ve teyit” meselesi bir muğlaklığı içeriyor. Kim nasıl tespit edecek, teyide kim karar verecek. Örneğin bütün örgüt silah bıraktığı halde devletin bir kurumu (MİT) çıkıp falan mağarada 50 silahlı adam hala silah bırakmadı derse ne olacak? Kaldı ki örgüt kongresini toplamış, kendini fesih kararı almış, silah bıraktığını ilan etmiş daha da önemlisi Öcalan silahın artık bir mücadele aracı olmayacağını en üst perdeden söyleyerek silah bırakmayı güçlü bir biçimde ilan etmişken hala armudun sapı üzümün çöpünün arkasından koşturmak ne koşana ne koşturana hiçbir fayda sağlamaz.

Niyet halisane ise aslolan yasal sürecin derhal başlatılmasıdır. Zira silah bırakanlar yasal çerçeveyi bilmeden, görmeden bir belirsizliğe gelip teslim olur mu? Bunda ısrar ipe un sermektir ve sonuç alıcı olmaktan uzaktır. Bu noktada görülen o ki Sayın Bahçeli netleşmekten yana iken sayın Erdoğan muğlak olana oynamaktadır. Bu da süreci olan inancı zayıflatmakta ve toplumsallaşmasını engellemektedir. Dolayısıyla belirsizliğin bir program dahilinde ilan edilerek ortadan kalkması, sürecin hızlandırılması herkesin hayrına ve yararına olacaktır.

Demokratikleşme

Raporun diğer önemli kısmı CHP’nin ısrarı sonucu ortaya çıkan demokratikleşme bölümü olan 7. bölümdür. Demokratikleşme konusunda yapılması gerekenler son derece önemlidir ve silah bırakma işi ile bir madalyonun iki yüzü gibidir. Biri olamadan diğeri olmaz. Örneğin nasıl ki silah bırakılmadan demokratikleşme olmaz deniliyorduysa aynı şekilde demokratik adımlar atılmadan silah bırakma işi baş tutmaz.

AYM ve AİHM kararlarının uygulanması, kayyumlara son verilmesi, hasta tutuklu ve mahkumların serbest bırakılması, tutukluluğun istisna olması, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, ifade özgürlüğü, baştan itibaren savunduğumuz -kimi yasal değişiklik bile gerektirmeyen- toplumsal beklentilerdir.

Yargılama ve infaza ilişkin düzenlemeler, siyasi partiler kanunu, seçim yasası, siyasi etik yasası ise hemen her siyasi partinin muhalefetteyken dillendirdiği, iktidar olduktan sonra unuttuğu Türkiye siyasi yapısının ve demokrasisinin temel ihtiyaçlarıdır. Bize düşen bundan sonra bunların bir an önce hayata geçirilmesi için mücadele etmek ve bunları sağlamaktır.

Bu noktada Demirtaş, Kavala, Atalay, Kahraman’ın tahliyelerinin, başta Ahmet Türk ve Ahmet Özer olmak üzere belediye başkanlarının görevlerine dönmelerinin, İmamoğlu ve belediye başkanlarının tutuksuz yargılanmalarının, hasta tutukluların ve hükümlülerin serbest bırakılmalarının önünde hiçbir hukuki engel yoktur. Barışa duyulan niyet halis ise bu adımların birer iyi niyet göstergesi olarak atılması hem sürece olan inancı arttıracak hem de çözümün toplumsallaşmasına büyük katkı yapacaktır.

Kürt sorunu meselesi

Gelelim Kürt sorunun çözümüne. Öncelikle belirtelim ki Kürt sorunun çözümü bu komisyonun görevleri arasında yer almıyordu. Zaten bu tarihi ve komplike sorun bir komisyon raporu ile çözülemeyeceği aşikardır. Ancak raporda bir iki cümle ile bu soruna atıfta bulunabilinirdi, bu eksik bırakıldı. Zira silah bırakmak otomatik olarak eşittir Kürt sorunun çözümü demek değil.

Silah bırakmanın ve demokratikleşmenin hiç kuşkusuz Kürt sorununun çözümüne çok büyük katkıları olacaktır. Zira Türkiye demokratikleştikçe Kürt sorununun çözümü daha kolaylaşacak, Kürt sorunu çözüldükçe Türkiye daha demokratik daha müreffeh bir ülke olacaktır. Ancak bu sorun yokmuş gibi davranmak kimseye bir şey kazandırmaz. Çünkü gündüz gerçeğe gözünü kapatan dünyayı sadece kendine gece yapar.  Bütün bunlara rağmen Raporun gereklerinin yerine getirilmesi bunun için iyi bir başlangıç olabilir.

Sonuç

Son olarak belirtmek isterim ki geldiğimiz noktada insanlar söylenenleri, yazılanları objektif bir gözle doğru değerlendirmek yerine kimi kendi kişisel veya siyasal çıkarları bağlamında ele almakta ya değer atfetmekte ya da çoğunluk psikolojine uyarak değer biçmektedir. Şöyle bakılıyor, süreç kendi siyasi çıkarları için iyiyse iyi, kendi siyasi çıkarları için kötü ise kötü addediliyor. Oysa bu insani ve vicdani yönü büyük toplumsal bir meseledir. Toplumsal barış birinin siyasi çıkarlarından ve hatta birilerinin cumhurbaşkanı olmasından daha önemli ve daha büyük bir şeydir. Barış, çocuklarımızın bundan sonra nasıl bir Türkiye’de yaşayacaklarının güvencesidir. O nedenle barış siyasi olmanın ötesinde insani ve vicdani bir meseledir. Oy hesabı yapılarak bakılacak bir şey değil. Hele hele siyasi çıkarlarla, oy hesaplarıyla gerçekleştirilecek bir durum hiç değildir.

 Bir kesim değer atfederken bir kesim de genelin etkisinde kalarak değer biçiyor. Oysa doğru olan, doğru bilgi ile süreci ve raporu doğru değerlendirmektir. Ne gereğinden fazla değer affetmek ne de hiçleştirmektir. Esas olan objektif ve doğru değerlendirmektir.

Sonuç olarak ben bütün eksik ve aksaklıklara rağmen bu adımı bir başlangıç olması anlamında atılmış önemli bir adım olarak görüyor, esas işin bundan sonra ne yapılacağı ile ilgili olduğunu belirtmek istiyorum. Bunun için de hepimize büyük görevler düştüğünü unutmamak lazım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.