Müslüman coğrafyaya uzaktan baktığımızda gördüğümüz manzaradan çıkardığımız anlam; çoğu zaman baktığımız yerden ziyade, durduğumuz yere bağlıdır. Bir toplumun bir başka toplumu nasıl değerlendirdiği, yalnızca müşahede edilen gerçeklikle değil, bakanın zihniyet dünyasıyla doğrudan ilintilidir. Bu durum sadece bireysel bir tercih meselesi değildir; sosyolojinin temel figürlerinden Pierre Bourdieu’nün ifade ettiği üzere bireyin eğitim düzeyi, sınıfsal konumu, kültürel sermayesi ve içinde bulunduğu toplumsal çevre (habitus), onun dünyayı algılama biçimini belirleyen temel çerçeveyi oluşturur. Özetle insanlar yalnızca bakmazlar; aynı zamanda ait oldukları yerden bakarlar.
Bu nedenle bir sûfînin,
bir selefînin, bir kelâmcının veya bir fıkıhçının; hatta bir Sünnî ile bir
Şiî’nin aynı topluma bakarak özdeş sonuçlar çıkarmasını beklemek sosyolojik
olarak imkân dışıdır. Zira her biri, toplumu farklı bir normatif merkezden okumaktadır.
Biri dindarlığın biçimsel tezahürlerine, diğeri eylemin “bid‘at mı yoksa şirk
mi” olduğuna, bir başkası ise salt mezhebî sadakate odaklanır. Bu
değerlendirmeler kendi iç tutarlılığına sahip olsa da evrensel bir ölçüt
üretmeleri oldukça güçtür.
Problem tam da bu noktada
tebarüz etmektedir.
Toplumu yalnızca ibadet
pratikleri üzerinden okumaya çalışmak, dini, toplumsal hayatın yegâne
açıklayıcısı hâline getirme hatasına düşmektir. Oysa Émile Durkheim’ın işaret
ettiği gibi; din toplumu inşa etmez, aksine toplum dini kurumsallaştırır. Bu
tespit, toplumsal gerçekliği yalnızca inanç ritüelleri üzerinden anlamaya
çalışmanın, çoğu zaman gerçeği tersinden okumak anlamına geldiğini bizlere
ihtar eder.
Bir toplumun hal-i
pürmelalini anlamak istiyorsak, öncelikle şu temel sorularla yüzleşmemiz
gerekir: Çocuklar yeterli beslenebiliyor mu? Temiz suya erişim mümkün mü?
Hastalandıklarında nitelikli tedavi görebiliyorlar mı? Kadınlar kendilerini
güvende hissediyor mu? Gençler gelecek kurabileceklerine dair bir inanç taşıyor
mu? Bu sorular yalnızca sosyal refahın değil, aynı zamanda o toplumun ahlaki
ufkunun da sarsılmaz göstergeleridir.
Çocuğu aç ve hasta olan
bir insana sabrı ve teslimiyeti öğütlemek kolaydır; asıl zor ve elzem olan, o
çocuğun aç kalmadığı bir düzen tesis etmektir. Bir toplumun din anlayışı tam da
burada berraklaşır. Çünkü inanç yalnızca sözle değil, hayatın örgütleniş
biçimiyle de konuşur.
Bir toplumu
değerlendirirken hukukun üstünlüğüne, ifade özgürlüğüne, kadın ve çocuk
haklarının korunmasına, eğitim ve sağlık imkânlarının adaletine, barınma
şartlarına ve toplumsal güven duygusuna bakmak icap eder. Bunlar yalnızca
modern devletin teknik göstergeleri değil, aynı zamanda bir medeniyetin vicdan
haritasıdır. Nitekim Norbert Elias’ın “medeniyet süreci” üzerine yaptığı
analizler de toplumların gelişmişlik düzeyinin, en çok gündelik hayatın
düzenlenme biçiminde tecelli ettiğini gösterir.
Bu yüzden Müslüman
toplumların ahvaline bakarken yalnızca camilerin çokluğunu değil hastanelerin
erişilebilirliğini, hutbelerin sıklığını değil okulların niteliğini, mezhebî
bağlılığı değil çocukların yaşam standartlarını görmek gerekir. İnsan onurunu
koruyamayan bir toplumun dindarlığı, ne kadar görünür olursa olsun eksik
kalmaya mahkûmdur. Zira semboller ile gerçeklik aynı şey değildir.
Bugün bölgemizi ateşe
veren, ABD–İsrail iş birliğiyle tırmandırılan İran savaşı/saldırıları da bu
açıdan trajik bir göstergedir. Bu haksız saldırganlığa karşı Müslüman
dünyasındaki bazı liderlerin ve “kanaat önderi” sıfatlı çevrelerin tepkileri,
büyük ölçüde mezhep ve çıkar eksenli görünmektedir. İran ağır bir saldırıya
maruz kalırken, on iki Müslüman ülkenin dışişleri bakanları tarafından
yayımlanan bildiride saldırgan ittifaka yönelik açık bir telinin yer almaması;
buna mukabil İran’ın meşru müdafaa hakkına itiraz edilmesi ve bölgedeki ABD
varlıklarına yönelik eylemlerin durdurulmasının talep edilmesi ciddi bir
tutarsızlık arz etmektedir.
Bu çelişki daha da
derinleşmektedir: Aynı devletler kendi kara, hava ve deniz sahalarının İran’a
karşı kullanılmasına sessiz kalırken, İran’ın misillemelerine karşı şiddetli
tepki göstermektedirler. Komşusunun evine saldırılması için kendi kapısını
açanların, o komşunun kendini koruma çabasına itiraz etmelerini hangi dünyevi
ya da dinsel referansla meşrulaştırabildikleri ise cevabı verilmesi gereken bir
sorudur.
Bu tablo bize şunu ihtar
etmektedir: Mezhep merkezli değerlendirme biçimi yalnızca teorik bir perspektif
farkı değildir; doğrudan doğruya siyasal refleksler üreten bir aygıttır.
Tarih boyunca toplumları
yalnızca inanç üzerinden değerlendiren yaklaşımlar kadar, yalnızca ekonomi
üzerinden okuyan yaklaşımlar da nakıs kalmıştır. Çünkü insan ne sadece ruhtan
ne de sadece bedenden ibarettir. Toplumu tek bir epistemolojik merkezden okumaya
çalışmak; Fernand Braudel’in “uzun dönem” (longue durée) tarih yaklaşımında
vurguladığı üzere, zihniyet yapıları ile maddi hayatın diyalektik bir bütünlük
içinde şekillendiği gerçeğini göz ardı etmektir.
Bir Müslüman olarak ben
bir toplumu değerlendirirken; inanış biçimlerinden önce Ali b. Ebî Tâlib’in
vurguladığı “yaradılışta kardeşlik” ilkesinden hareket ederim. Bir toplumda
insanların insan onuruna yakışır bir hayat sürüp sürmediği sorusu, benim için mezhep
tartışmalarından çok daha belirleyicidir. Çünkü insan onuru muhafaza edilmeden
kurulan hiçbir dinî, ahlakî veya siyasî düzen sürdürülebilir değildir.
İnsanların temel haklara
sahip olup olmadığı, yeterli gıdaya ulaşıp ulaşamadıkları, hastalandıklarında
tedavi görebilmeleri, iş bulabilmeleri ve insan haysiyetine uygun şartlarda
çalışabilmeleri; bir toplumun gerçek dindarlığının en somut ve sahih göstergeleridir.
Modern sosyolojinin
kurucu isimlerinden Max Weber, din ile toplumsal düzen arasındaki ilişkiyi
tetkik ederken inancın yalnızca ritüellerden değil, “davranış üretme
kapasitesinden” anlaşılması gerektiğini vurgular. Eğer bir inanç toplumsal bir
sorumluluk doğurmuyorsa, yalnızca bir “kimlik” üretir; kimlik ise tek başına
bir toplum inşa etmeye yetmez.
Bugün Müslüman
toplumların en kronik problemlerinden biri de tam olarak budur: İnancı ahlakî
bir davranışa değil, dışlayıcı bir kimliğe dönüştürmüş olmaları.
Nitekim Türkiye’deki İran
tartışmaları da çoğu zaman mezhep taassubu parantezine hapsedilmektedir. Bazı
çevreler için tabanda yaşanabilecek bir “teşeyyü” (Şiîleşme) temayülü, ABD ve
İsrail eliyle gerçekleştirilen trajedi ve katliamlardan daha büyük bir tehditmiş
gibi sunulmaktadır. Stratejik tehdit algısının, mezhep korkusunun gölgesinde
kalması, olayların hangi kriterlerle tartıldığını açıkça ortaya koymaktadır.
Müslümanların içinde
bulunduğu durumu sağlıklı bir biçimde analiz edebilmek için, öncelikle hangi
kriterlere göre hüküm verdiğimizi belirlememiz gerekir. Ölçüt yalnızca ibadet
biçimleri olursa görülen manzara başka; ölçüt insan onuru olursa ortaya çıkan tablo
bambaşka olacaktır.
Sorun çoğu zaman
gerçekliğin kendisinde değil, o gerçekliği ölçtüğümüz cetveldedir.
*Muharrem Öksüz,
araştırmacı yazar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.