1995 yılında, Kurtuba sarayında alışılmışın dışında bir toplantı yapıldı. Halife Yakub el-Mansur şehrin ileri gelenlerini çağırtmıştı. Aralarında kadılar, fakihler, tüccarlar ve bilginler vardı.
Az sonra kapıdan giren
yüzü hepsi tanıyordu: Ebu’l-Velid Muhammed ibn Ahmed ibn Rüşd. Kurtuba’da
başkadılığa kadar yükselmiş, halifenin saray hekimliğini yapmış, İslam hukuku
geleneğini baştan sona taramış, Aristoteles’in eserlerinin büyük bölümünü şerh etmiş
bir âlim. Hayatı boyunca okumayı yalnızca iki kez bıraktığı rivayet edilir:
babasının öldüğü gece, bir de evlendiği gece.
Halife elinde bir kâğıt
tutuyordu, büyük ihtimalle onun eserlerinden alındığı iddia edilen bir pasaj.
Yıllarca fırsatını kollayan rakipleri bu sayfayı saraya taşımıştı. “Bu yazı
sana mı ait?” diye sordu.
İbn Rüşd için bu soru bir
tuzaktı. Cevabın doğrusu da yanlışı da aynı kapıya çıkıyordu. “Hayır” dedi. “Bu
yazı bana ait değil.”
Halife topluluğa dönerek
“Bu yazının sahibine Allah lanet etsin.” dedi. Odadaki herkesten de lanete
katılmasını istedi. Katıldılar.
Karar o gece verildi. İbn
Rüşd, “Yahudilerin şehri” diye anılan Lüsena’ya sürgün edildi. Tıp, matematik
ve astronomi dışındaki metafizik ve felsefî eserleri ateşe atıldı. Kurtuba
meydanında yükselen alevler, yalnızca bir alimin elli yıllık emeğini değil, bir
medeniyetin kendi aklıyla kurduğu köprüyü de yutuyordu.
Batı İbn Rüşd’ü başka bir
isimle bilecekti: Averroes.
Avrupa’da henüz bu adı
bilen çok kişi yoktu. Ama yalnızca yarım yüzyıl sonra ona Batı’da
el-Şârihu’l-Ekber (Büyük Yorumcu) diyeceklerdi. Ve Avrupa üniversitelerinde
felsefe ile tabiat ilimleri önemli ölçüde İbn Rüşd’ün Arapça şerhlerinden
Latinceye çevrilen metinler üzerinden okunacaktı.
Peki, nasıl oldu da İbn
Rüşd kendi dünyasında kuşkuyla karşılanırken başka bir medeniyetin düşünce
tarihine kurucu bir otorite olarak yerleşti? Bu sorunun yanıtı yalnızca İbn
Rüşd’ün hayatında değil; akıl, vahiy, hukuk ve iktidar arasındaki ilişkinin nasıl
kurulduğunda saklıdır, ki bu soru bugün de İslam dünyasının yaşadığı krizin
merkezinde durmaktadır.
BİR ÂLİMLER HANEDANININ
SON DEHASI
İbn Rüşd 1126’da
Kurtuba’da doğdu. Dedesi Endülüs Mâlikî fıkhının büyük isimlerinden biriydi;
dedesi de babası da Kurtuba’da başkadılık yapmıştı. O, yargıçlar ve fakihler
geleneğinin içine doğdu.
Kurtuba bu dönemde
dünyanın sayılı şehirlerinden biriydi. II. Hakem döneminde kurulan kütüphanesi
yüz binlerce cildi barındırıyordu. Doğu’nun başkenti Bağdat’la boy ölçüşecek
düzeydeydi. İbn Rüşd şehriyle gurur duyardı. Halifenin huzurunda İşbiliyeli hekim
İbn Zühr şehrini övünce, İbn Rüşd Kurtuba adına şu karşılığı verdi:
“İşbiliye’de bir âlim öldüğünde kitapları Kurtuba’ya getirilir; çünkü
İşbiliyeliler kitabın değerini bilmez. Kurtuba’da bir şarkıcı öldüğünde ise
sazı İşbiliye’ye götürülür.”
İbn Rüşd bu şehirde
yetişti. Fıkıh ve İslam hukukunu önce babasından, ardından devrin seçkin
âlimlerinden öğrendi. Erken yaşta İmam Malik’in Muvatta’sı başta olmak üzere
hadis, usûl, kelâm, dil ve edebiyat tahsil etti. Tıp alanında derinleşti ve
dönemin önde gelen hekimleri arasında yer aldı. Felsefede ise sistem kurucu bir
düşünür haline geldi.
Bir yanda hukuk öte yanda
felsefe. Bir yanda nakil öte yanda akıl. Bu iki dünya arasındaki gerilim onun
bütün entelektüel hayatının merkezinde duracaktı. Tıp da bu bütünün ayrılmaz
bir parçasıydı: Külliyyât adlı ansiklopedik tıp eseri yüzyıllarca İslam dünyasında
ve Avrupa’da ders kitabı olarak okundu.
HALİFENİN SORUSU
Bazen tarihin akışı tek
bir davetle ya da tek bir soruyla değişir. İbn Rüşd için o an 1169 yılında
yaşandı.
Saray hekimi ve filozof
İbn Tufeyl (Hayy ibn Yakzân’ın yazarı) onu Muvahhidî Halifesi I. Ebû Ya’kūb
Yûsuf’un huzuruna çıkardı. İbn Tufeyl, onu “zekâsı, sağlam kavrayışı ve
felsefeye bağlılığıyla” takdim etmişti.
Halife bir soru sordu:
Filozoflara göre gökler yaratılmış mıydı, yoksa kadîm miydi? O dönemde bu soru
masum değildi. İbn Rüşd önce geri durdu, hatta felsefeyle uğraşmadığını
söyleyerek ihtiyat gösterdi. Ne var ki halife onu köşeye sıkıştırmak yerine,
Platon’un, Aristoteles’in ve öteki filozofların bu meseledeki görüşlerini
bizzat anlattı. Müslüman âlimlerin itirazlarını da sıraladı. İbn Rüşd sonradan
bir öğrencisine, halifenin bu meselelerdeki vukufiyetine hayran kaldığını
söyleyecekti.
Halife, Aristoteles’in
metinlerinin kapalılığından ve mevcut tercüme ve şerhlerin yetersizliğinden
yakınıyor, bu eserlerin açıklanmasını istiyordu. İbn Tufeyl, yaşını ve
görevlerini ileri sürerek geri çekildi. Bu işi İbn Rüşd’e önerdi, o da kabul
etti. Aynı yıl ilk Aristoteles şerhleri kaleme alınmaya başlandı. O,
Aristoteles’i üç ayrı düzeyde şerh ederek rasyonel düşüncenin alfabesini
yeniden kurdu. İbn Rüşd’ün daha sonra Batı’da “Büyük Yorumcu” diye anılmasına
giden yol, işte burada açıldı.
AKIL VAHİY İLE ÇATIŞIR
MI?
İbn Rüşd’ün düşünsel
mirasının özünde cesur bir tez yatar: Felsefî araştırma, ehil olanlar için bir
tercih değil, dinî bir gerekliliktir. Evreni ve içindeki nizamı akılla
kavramaya çalışmak Kur’an’ın bizzat teşvik ettiği bir faaliyettir. Ona göre
felsefe, mevcut varlıkları incelemek ve onların Yaratıcı’ya nasıl delâlet
ettiğini anlamaktan ibarettir. Bu yüzden aklı işletmek, aynı zamanda dinî bir
sorumluluktur.
Bu tezi 1179 civarında
kaleme aldığı Faslü’l-Makâl’de (Sözün Ayrımı) sistemli bir şekilde inşa etti.
Eser, İslam hukuku çerçevesinde felsefeyi savunan sıra dışı bir metin. İbn
Rüşd’e göre Kur’an’ın pek çok ayeti insanı akıl yürütmeye ve yaratılış üzerinde
tefekküre çağırmaktadır. Dolayısıyla felsefe yapmak ilahî emrin gereğini yerine
getirmektir.
Peki akıl ile vahiy
çatışırsa ne yapılmalıdır? İbn Rüşd’e göre burada çatışma hakikatte değil
görünüştedir. Eğer burhanla (kesin kanıt) ulaşılan bir sonuç nasla çelişiyor
gibi görünüyorsa ya aklî çıkarım hatalıdır ya da nas yanlış yorumlanmıştır. Bu
durumda metni, dilin ve bağlamın imkânları içinde te’vil etmek gerekir; zira
hakikat, hakikate aykırı düşmez.
İbn Rüşd, insanların
hakikate ulaşma kapasitelerindeki farklılığı da bir yöntem olarak kabul eder.
İkna olmanın üç yolu vardır: halk için hitabet, kelâm ehli için cedel,
filozoflar için ise burhan. Kutsal metin her üç zümreye de hitap eder, ancak
farklı derinliklerde.
Bu savunuyu, 1180’de,
Farabi’yi ve felsefeyi hedef alan Gazzâlî’ye karşı yazdığı Tehâfütü’t-Tehâfüt
(Tutarsızlığın Tutarsızlığı) ile bir üst aşamaya taşıdı. Gazzâlî’nin felsefeye
yönelik itirazlarını tek tek ele alırken düşünmenin yöntemini ve nedensellik
ilkesini de savunuyordu. Ona göre nedenselliği reddetmek, bilginin imkânını ve
dolayısıyla aklı reddetmek anlamına geliyordu.
Bu tartışmanın ardında
derin bir soru yatmaktadır. İslam medeniyeti aklı dışlayan bir geleneğe mi
yaslanacaktır, yoksa vahyi aklın ciddiyetiyle birlikte mi okuyacaktır? İbn
Rüşd’ün ısrarı şudur: Evreni anlamaya çalışmak, hakikatin emanetini ciddiye
almaktır.
DÜŞÜŞ, SÜRGÜN VE AKLA
KESİLEN FATURA
1195 yılına gelindiğinde
Muvahhidî devleti çift taraflı bir baskı altındaydı. Kuzeyde Kastilya Krallığı
ilerliyor ve Halife Yakub el-Mansur VIII. Alfonso’ya karşı savaşa
hazırlanıyordu. İçeride ise Mâlikî fakihlerin toplumsal nüfuzu giderek
artıyordu. Savaş için geniş halk desteğine ihtiyaç duyan halifenin önünde ulema
ile ittifak gibi riskli bir seçenek mevcuttu. Bunun bedeli ise, adı yıllardır
“tehlikeli” diye fısıldanan filozofun gözden çıkartılmasıydı.
İbn Rüşd için sürgün
kararı verildi. Ama asıl karanlık, kararın ardından çöktü; yüz çeviren dostlar,
meydanlarda yakılan eserler, saygının yerini alan kuşku. Lüsena’da yaklaşık iki
yıl kaldı. Aşağılayıcı tecride rağmen çalışmayı sürdürdü; İşbiliye’nin (Sevilla)
önde gelen isimleri de onu savunmaya devam etti.
Sonunda halife geri adım
attı. İbn Rüşd Marakeş’e çağrıldı. Ama artık eski düzen geride kalmıştı. 11
Aralık 1198’de, yetmiş iki yaşında Marakeş’te vefat etti.
Orada toprağa verildi.
Aylar sonra naaşı Kurtuba’ya taşındı ve aile mezarlığına defnedildi. Törene,
genç yaşında onu tanımış olan Endülüslü mutasavvıf İbn Arabî de katılmıştı.
Yıllar sonra o günü şöyle anlatacaktı: Bineğin bir yanına tabut, öbür yanına İbn
Rüşd’ün kitapları yüklenmişti. Bir yanda beden, öbür yanda eserler. Sanki bir
ömrün ağırlığı ile düşüncesi birlikte Kurtuba’ya dönüyordu.
DOĞU’NUN REDDETTİĞİ,
BATI’NIN KUCAKLADIĞI
İbn Rüşd öldüğünde, büyük
ölçüde kendi dünyasının kaybedenleri arasında anılıyordu. Sürgün edilmiş,
eserleri yakılmış, kuşku uyandıran bir simgeye dönüşmüştü. İslam dünyasında
onun açtığı çizgi güçlü bir gelenek hâline gelemedi. Gerçek anlamda yeniden keşfi
ancak modern dönemde mümkün olabildi.
Buna karşılık 12. ve 13.
yüzyıllarda Arapçadan Latinceye yapılan büyük çeviri hareketi, özellikle Toledo
ve benzeri merkezlerde yoğunlaşıyordu. Hristiyan, Yahudi ve Müslüman
çevirmenler Arapça felsefe ve bilim mirasını Latinceye aktarıyor, Avrupa’nın
yeni filizlenen üniversiteleri bu metinleri hızla müfredatına katıyordu. İbn
Rüşd’ün Aristoteles şerhleri de bu tercüme dalgasıyla Latin dünyasına girdi ve
çok geçmeden Avrupa skolastiği (Üniversite merkezli Ortaçağ Hristiyan
düşüncesi) için vazgeçilmez metinler arasına yerleşti.
Latin Avrupa ona o kadar
değer verdi ki çoğu zaman yalnızca “Commentator” (Yorumcu) diye andı. Bu,
Aristoteles’i anlamanın başlıca yollarından birinin İbn Rüşd’den geçtiğini
gösteriyordu. Onun metinleri Paris’ten Bologna’ya uzanan entelektüel çevrelerde
büyük yankı uyandırdı. Latin Averroizmi denen akım da bu tesirin etkisiyle
doğdu. Ne var ki Batı’nın tanıdığı “Averroes”, her zaman Kurtuba’nın İbn Rüşd’ü
değildi. Latin dünya onu fakih ve din-felsefe düşünürü kimliğinden çok,
Aristoteles’in teknik yorumcusu ve tartışmalı bazı tezlerin yorumcusu olarak
okudu.
Hristiyan Avrupa’da daha
çok Aristoteles şerhleri dolaşıma girerken, Yahudi dünyasında İbn Rüşd’ün din
ile felsefe ilişkisini tartıştığı metinler de okundu. Faslü’l-Makâl ve benzeri
eserlerin İbraniceye çevrilmesi, onu akıl ile vahiy ilişkisini yeniden düşünen
başlıca isimlerden biri hâline getirdi. Bu yüzden İbn Meymûn (Maimonides)
sonrası Yahudi filozoflar için o, yalnızca Aristoteles’e giden yol değil, vahiy
ile aklın nasıl bağdaştırılacağı sorusunda da belirleyici bir isimdi.
İslam dünyasında ise
etkisi bütünüyle silinmedi ama Latin ve Yahudi dünyasında kazandığı sürekliliği
burada bulamadı. Bazı Arapça metinleri kayboldu, bazı eserleri ise uzun süre
İbranice ve Latince tercümeleri üzerinden tanındı.
İbn Rüşd’ün hikâyesi bir
medeniyetin akılla kurduğu ilişkinin ve yabancılaşmanın da hikâyesidir.
Ve bu yabancılık hâli
sona ermiş değildir. Bu yüzden o bugün de çağdaşımızdır. Çünkü onun sorduğu
soru hâlâ canlıdır. Vahiy ile akıl birbirini dışlamak zorunda mıdır, yoksa
hakikat ancak ikisinin ciddiyetini birlikte taşıyabildiğimizde mi görünür? İbn
Rüşd’ün cevabı açıktır. Hakikat hakikate aykırı düşmez.
KURTUBA’DAN BUGÜNE:
KAYBOLAN AKIL
İbn Rüşd’ün reddinin
arkasında, yüzyıllar boyunca biriken derin bir gerilim vardı. Akıl hangi
sınırlar içinde meşru sayılacaktı? Burhan, yani kanıta dayalı düşünme, dinî
hakikati anlamanın bir yolu muydu; yoksa toplumsal düzeni tehdit eden seçkinci
bir uğraş mı? Gazzâlî ile İbn Rüşd arasındaki asıl gerilim burada yatıyordu.
Gazzâlî’nin itirazı yalnızca bazı filozof tezlerine değil, felsefenin toplum
içindeki yerineydi. İbn Rüşd ise aklın medeniyetin merkezinden sürülmesi
hâlinde yalnız felsefenin değil, hukukun, siyasetin ve dinî düşüncenin de
yoksullaşacağını düşünüyordu.
Tarih büyük ölçüde onun
aleyhine işledi. Sonraki yüzyıllarda İslam dünyasında fıkıh ve kelâm ana omurga
olarak kaldı, felsefe ise çok sınırlı bir hat üzerinden yürüdü. Bu yüzden İbn
Rüşd’ün savunduğu burhanî akıl, güçlü ve süreklilik taşıyan bir kurumsal
gelenek hâline gelemedi.
Bugün İslam dünyasının
yaşadığı krizleri yalnız dış müdahalelerle, sömürgecilikle ve emperyalizmle
açıklayamayız. Elbette bunlar var. Ama daha derin bir soru da bütün ağırlığıyla
önümüzde durmakta: Bir medeniyet, kendi aklıyla arasına neden mesafe koyar?
Soru sormayı tehlikeli, yorumu bid’at, eleştiriyi sadakatsizlik sayan bir
zihniyet yerleştiğinde yalnız felsefe değil, hukuk da daralır, siyaset de
keyfileşir, din dili de nefessiz kalır. İbn Rüşd’ün meselesi tam burada yeniden
güncel hâle gelir. Çünkü onun derdi aklı vahyin yerine koymak değil, vahyin
insana verdiği en büyük emanetlerden birinin akıl olduğunu hatırlatmaktı.
Bu yüzden İbn Rüşd’ün
mirası bizden belirli bir ideolojik tutumdan çok, entelektüel cesaret ister;
soru sorma, yorum yapma, gerekçe isteme, yanılmayı göze alma cesareti. Bir
medeniyet ancak bu cesaretle yeniden düşünebilir. İbn Rüşd’ün savunduğu da
buydu. Hakikat tek bir zümrenin tekelinde değildir ama ona gelişigüzel de
ulaşılamaz. Emek, disiplin, mantık ve te’vil gerekir.
Bugün Kurtuba’da onun
adını taşıyan küçük bir meydan var. Taşlar yerinde, portakal ağaçları yerinde,
güneş yine eski duvarların üstüne düşer. Ama İslam dünyası hâlâ onun adına
layık bir meydan kurmayı bekliyor; taştan değil, akıldan yapılmış bir meydan.
Sekiz yüzyıl önce sürgüne
gönderilen adamın sorusu hâlâ önümüzde duruyor. Eğer aklı kullanmak günahsa,
Kur’an neden tekrar tekrar “efelâ ta’qilûn”, “Aklınızı kullanmıyor musunuz?”
diye sorar?
İbn Rüşd’ün verdiği cevap
bugün de bütün ağırlığıyla geçerlidir: Hakikat hakikate aykırı düşmez.
Yeter ki onu arayacak ve
savunacak cesaretimiz olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.