Öteden beri yüksek yöneticilerin ya da hükümdarların atadıkları ya da yerlerine bıraktıkları kimseler için bazı vasiyet ve talimatlarının olduğu yazılır, çizilir. Şeyh Edebali’nin sözleri belki de kamuoyumuzda en çok bilinenidir. Ben bugün, cezaevi okumalarım içinde Cem Kozlu’dan mülhem, Hazreti Ali’nin Mısır’a vali olarak atadığı Malik Bin El Haris Ed Eşter’e talimat olarak ilettiği yöneticilik nasihatleri üzerinde durmak istiyorum.
Şöyle diyor Hz. Ali,
Mısır valisine:
1. Halkla aranda
karşılıklı güven ve iyi niyet oluştur ve bunu yaygınlaştır. Adaletle hükmet.
İnsanlar arasında iyi niyetin gelişmesini sağla. Halktan uzak ve bihaber kalma.
Anlaşmalara riayet et. Verdiğin sözün muhafazası için icap ederse hayatını bile
feda et. Bir sözleşmeyi bozmak için sakın sözlerin gizli manalarından
yararlanmaya kalkma.
2. Halkla sevgi ve
merhamet besle. Toplumu esas al. Alçak gönüllü ve ölçülü ol. İyi bil ki
toplumda çeşitli kesimler vardır; her birinin senin üzerinde hakkı vardır.
Sakın kendini beğenme. Sakın nefsinin sana hoş gelen cihetlerine güvenme. Sakın
yüzüne karşı övülmeyi isteme. Yaptığın işleri mübalağa ile gösterme.
Bu ilk iki talimatın
içinde onlarca kısa tavsiye ve emir var. Aslında devamındaki maddelere geçmeden
önce, bugüne referans veren ne çok şey olduğunu sizler de düşündünüz mü diye
sormak istedim.
14 yüzyıl boyunca
insanoğlu hâlâ aynı hata ve seçimleri yapıyor ve bu tavsiyelerin çok büyük
kısmı hâlâ güncel diyorsanız, aynı fikirdeyiz demektir. İçinde bulunduğum durum
“adaletle hükmet” sözünü benim için çok önemli ve anlamlı kılıyor olsa da “iyi
bil ki toplumda çeşitli kesimler vardır; her birinin senin üzerinde hakkı
vardır” kısmı da güncele dair çok etkileyici.
Totaliterleşen, popülist
ve otoriter liderler dünyasında “Bunca yıl gittik, aynı yere geri mi geldik?”
dedirtmiyor mu? Dünya, yüzlerce yıllık demokrasi deneyimini yaşayıp
kurumsallaştırdıktan sonra, yine kendinden olmayanın, kendi gibi düşünmeyenin
de hakkının ve hukukunun gündeme getirilmesine ihtiyaç duyuyor. Bu, bugünün
ironik bir ihtiyacı olarak dikkatimi çekiyor.
Hz. Ali’nin Mısır
valisine talimatlarına devam edelim:
3. Kendine müşavir
edineceklerin sana acı gerçekleri herkesten ziyade söylesin ve sana yağcılığa
kalkışıp teşvik etmesin. Eğer bunlar seni alkışlamazlar ve yapmadığın birtakım
işleri sana isnat ile keyfini getirmezler ise bunu anlayışla karşıla. Zira alkışa
ve yersiz övgüye müsamaha etmek insanı büyüklenmeye sevk eder ve kibire
yakınlaştırır.
İşte bugünün en önemli
sorunlarını yaşadığımız insan kusuru bu, dediğinizi duyar gibiyim. Sanırım
yüzyıllardır insanlık, yöneticilerin çevresine yerleşen isimlerin ya da ilk
halkasının yarattığı büyülü hâli aşamıyor. Bir biçimde insanın duymak
istediklerini, beğenilme ve övülme beklentisini suistimal edenler, bunun
üzerinden kendileri için de bir güç ve sorumluluk alanı genişleterek
iktidarlarını üretiyorlar.
Esasında bu iktidarın iç
mücadelelerini eskiden “saray entrikaları” ve benzeri isimlerle romanlarda,
filmlerde epeyce izlemiştik. Hâlen başka biçim ve mücadelelerle bu iktidar
savaşlarının muktedirler dünyasında sürdüğü söylenebilir. Bu hususu “Her iktidar
bozar. Mutlak iktidar mutlaka bozar” sözüyle birlikte ele almalı ve bu
bozulmayı da ilk halka başta olmak üzere iktidar çevreleri yapar diyebilmek
yanlış olmasa gerek.
Hz. Ali, talimatlarına
danışarak, müşavere ederek iş yapmanın önemine değinerek devam ediyor:
4. Daima danışarak iş
yap. Memleketin yararına olan tedbirleri tespit etmek ve senden evvel insanlara
huzur, güven, doğruluk ve iyilik sağlamış şeyleri devam ettirmek için âlimler
ve ariflerle sürekli olarak görüş ve danış.
Yüzlerce yıllık bilimsel
gelişim ve aydınlanma süreci yaşamış insanlık için belki de en az tartışmalı
konu budur: Akıl ve bilimin yolundan yürümek. Bu yönde, yöneticinin tek başına
her şeyi bilemeyeceği gerçeğinden hareketle uzmanlardan, bilim insanlarından ve
teknolojik olanaklardan etkin ve yeterli biçimde istifade etmek gerekir. Yeni
nesil uygulama alanlarında yapay zekânın nasıl ve ne ölçüde yer alabileceğini
ise ayrıca tartışmalıyız elbet.
5. Önemli görevlere
atayacakların katiyetle davranır; övülme ile şımarmaz, heyecanla eğilip
bükülmez olsun. Sakın şahsi yakınlık ve tesir altında kalarak hiçbir kimseye
vazife tevdi etme. Bunların icraatını takip et; arkalarından vefa sahibi ve
doğruluktan ayrılmayan gözcüler gönder. Denetime önem ver.
Hâlâ her alanda kollamacı
ilişkileri, yakın atamaları, liyakatsiz seçimleri, etki altında yapılmış
tercihleri, menfaate özgü görevlendirmeleri, çıkar gruplarının etkisiyle öne
çıkarılmış isimleri ve en önemlisi denge-denetleme mekanizmalarının etkin biçimde
işletilmesi ihtiyacını konuşuyor olmamız ne acayip değil mi?
Neredeyse 1400 yıldır
insanoğlu bu yönde ne kadar mesafe almış diye düşününce, teknoloji ve bilim
alanındaki ilerlemesine ve zaman-mekân sıkışması diye adlandırılan son 50
yıllık serüvene rağmen, bu “insan kusuru” ve tercihlerinden fazla ileriye
gidemiyor sanırım. En çok da içinde bulunduğumuz coğrafyada bu böyle sanki.
Hz. Ali son olarak,
bizzat kişilik özelliği ve öfke yönetimi üzerinden sesleniyor Mısır valisine;
milattan sonra 623 yılında:
6. Aşırı bir tamahkârlık
ve çirkin bir hırs halk için zarardır, valiler için ise ayıptır. Bundan dolayı
ihtikara mâni ol. Kendi hiddetine, öfkene, eline ve diline hâkim ol.
Bu son madde, insanın
yüzyıllar sonra kendini aşamadığı kusurlarının tümünü içinde barındıran
ihtarlar ve nasihatler içeriyor. “İyi insan var mıdır” ya da “insanın iyi”
olduğu kabulü üzerine normlar ve kabuller geliştirmek doğru mudur sorularını da
gündeme getiriyor olabilir. İnsanın doğası ve koşulları gereği yapacağı
seçimler ve cezbedenleri, çevresi üzerinden tamah edebilecekleri, yüzyıllardır
entrikaların da çıkış noktası olmuyor mu? Bu sorular elbet çoğaltılabilir.
Bence hepimiz, yaklaşık
1400 yıl sonra benzer şeyleri yaşıyor, hissediyor; hatta tekrar edenler
üzerinden bu olanlardan muzdarip hissediyorsak, esas soru şudur: İnsan; varlık
olarak bilimsel, teknik, teknolojik ve benzeri alanlarda katettiği mesafeyi, insan
kusurlarının en fazla ortaya çıkabileceği yöneticilik alanlarında, demokrasi,
katılım ve birlikte yönetim üzerinden neden beceremiyor?
Yüzyıllardır kendini
aşmaya çalıştığı etik değerler ve normlar dizisini, son 20-30 yıldır hızla terk
ederek neden tekrar yüzyıllar öncesinin tek ve güçlü adamlarının varlığına ve
dolayısıyla insanın güçlü olmaktan kaynaklı seçim ve hırslarına, tamahkârlığına
daha fazla yaklaşıyor?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.