“İran’ı kimin yönettiği sorunsalı” sadece 28 Şubat’ta Amerika ve İsrail’in Tahran’a karşı suikastlarla başlattıkları savaşın ilk andaki ağır bilançosundan ortaya çıkan bir mesele değil. Ya da İran Milli Güvenlik Konseyi’nin başında bulunan Laricani’nin öldürülmesiyle gündeme gelen bir sorun değil. Aksine, Laricani’nin Haziran 2025’te İran’a yönelik saldırıların ardından fiilen ülkeyi yönetmeye başlaması sonrası zirveye oturan ya da ismi konulan bir kriz aslında. Zira “İran’ı kimin yönettiği sorununun” tarihi, eğer istenirse farklı argümanlarla, 2005’lere kadar götürülebilir. Kaldı ki mezkûr meselenin varlığı, devrim sonrası “nihai irade” anlamında sorunlar yumağı içerisinde işleyen yönetim sisteminde tespit edilebilir. Ancak yaşanan sıcak krizin tarihi içerisinde kalarak analiz yaptığımızda, en genel anlamıyla, ülkeyi “kimin yönettiği sorunu” Reisi sonrasından başlayarak iki yıla yakındır zirve noktasına çıkan bir meseledir.
2025 Haziran
saldırılarının ardından bu sorunu acı bir şekilde var eden İran sistemi, çözümü
de gücü ahalinin sağlayacağı meşruiyetten alacak yaklaşımları aklına bile
getirmemekte aramış; yine bir paradevlet refleksi gösterip, Laricani’yi “de
facto lider” olarak konumlamıştı. Bu gelişmenin ardında, yalnızca Pezeşkiyan’ın
kişisel olarak sönük, karizması ve irade sahibi olmayan bir isim olması da
yatmıyordu. Zira Pezeşkiyan, gece geç saatlere kadar açık tutularak katılımın
artırılmaya çalışıldığı ama seçmenin yarısının bile gitmediği sandıklardan
çıkmıştı. Toplam seçmen üzerinden ilk turda yüzde 17’yi ancak bulan oy alan
Pezeşkiyan, arkasında asgari düzeyde kabul edilebilir bir toplumsal meşruiyet
olmadan, matematiksel bir netice ile (son 20 yılda ilk kez ikinci tura kalarak)
Cumhurbaşkanı seçildi. Eğer seçimde Pezeşkiyan’ın rakibi ve Veli-yi Fakih’in
İran Milli Güvenlik Konseyi’ndeki temsilcisi olan Said Celili Laricani’nin
yerine atanırsa yönetim karmaşası yeni vechesiyle sürecek. Celili, Laricani
sonrası oluşan boşluğu doldurabilecek bir isim değil. Zira sadece bir kampın
ismi olarak yıllardır öne çıkıyor. Laricani, tam güvensizlik içerisinde çalışan
farklı vesayet odaklarının arasındaki “dengeyi” belli ölçüde sağlayan bir
isimdi. Şimdi muhtemelen Celili veya başka bir isimle böyle bir fonksiyonu da
kaybetmiş İran sistemini izleyeceğiz.
Bu aslında İran’da
iktidarı elinde tutanların da İran’ı kimin yönettiği sorununu çözemediklerini
göstermektedir. Zira eğer Veli-yi Fakih sistemin başındaysa, niçin ancak bir
örgütte görülebilecek fiili yöneticiye ihtiyaç duyulmaktadır? Eğer
Cumhurbaşkanının seçimlerle elde ettiği bir meşruiyeti varsa, niçin bu
harcanabilir bir siyasi sermaye bulunmamaktadır? Gelinen noktada, askeri
vesayet düzeninin herhangi bir vasi üzerinden ülkeyi yönetme imkânı da çok
daralmıştır. Zira sistemi oluşturan karmaşık katmanların, paralel yapıların,
vekil güçlerin, vasilerin sıcak savaş ve varoluşsal bir kriz karşısında
zannedildiği gibi şümullü bir savunma mekanizması üretemediği görülmektedir.
Evet doğrudur; yatay ve salkım tipi örgütlenme ve güç dağılımı aynı anda hem
dış saldırılar karşısında ciddi bir savunma imkânı ortaya çıkarmakta hem de
kaosun kaynağı haline gelmektedir. İran’ın gelinen noktada tek savaşı
ABD-İsrail saldırganlığıyla askeri olarak baş etmesi değildir. Tahran’ın asıl
savaşı, 90 milyonluk İran’ın bütün alanlarıyla yönetilmesidir.
Aslında “muhafazakârlar”
ve “reformcular” şeklinde yapılan klişe ayrımın da özünde, sistem içerisinde
imtiyazlarla oluşmuş alanlarda kendi iktidarlarını yönetmeye çalışanlarla
yönetilmesi gereken İran sorununa çözüm bulmaya uğraşanlar gerilimi bulunmaktadır.
Laricani geçmişteki birçok çıkışı ve tercihiyle yönetilmesi gereken İran
sorunsalının peşindeyken, sistem içerisinde imtiyazlı konumlarını koruyanlar
güvenlik sektörünü, rant ekonomisi ya da yargı erkini yönetme peşindeydiler.
Tam da bu sebepten, “kendi kendilerini yönetmeye” çalışanlarla, “yönetilmeyi
bekleyen halk” arasındaki ilişki seçimlerde aleni bir şekilde yıllar içerisinde
incelerek koptu.
Gölge Liderlik ve
Sistemik Tıkanma
Burada dikkat edilmesi
gereken önemli bir husus, özellikle son yıllarda, sistemik kireçlenmenin
terminal safhasına ulaşmasıyla birlikte, iktidar matrisi içerisindeki bazı
isimlerle yaşanan tıkanmanın aşılmaya çalışılmasıydı. Bu çabanın kendisi, İran
içerisinde acı gerçeğin daha iyi idrak edilmesine rağmen, ağırlıklı olarak
dışarıdan bakanların, biraz da çaresizce, tamamı seçilmemiş olan isimler
üzerinden İran’ın politikalarına anlam yüklemesiydi. Zira İran’ı yöneten aşikâr
irade, makam veya meşru isim(ler) ortada görünmeyince, “Gölge Komutan” gibi
oldukça gizemli sıfatlar eşliğinde (ilk olarak New Yorker’da) kişi kültüne
varacak şekilde “İran’da asıl irade arayışı” devam ediyordu.
Süleymani üzerinden
İran’ın ne kadar ince ve derinden bölgesel bir güç dengesini yönettiği,
Laricani üzerinden ülke içerisinde paralel yapılar arası koordinasyonun
sağlandığı, Hamaney’in nasıl sisteme vaziyet ettiği ya da özel isimlerin
bölgesel ve küresel kritik dosyaların çalıştığı düşünülmekteydi. Oysa bu ve
benzeri isimleri öne çıkaran ana dinamik, sistemde yaşanan tıkanmaydı. Kaldı
ki, ne Riyad-Tahran yakınlaşması ne Çin veya Rusya ilişkileri ne de içinden
çıkamadıkları nükleer dosyada ciddi ve kalıcı bir adım da atamadılar. Benzer
şekilde, vekâlet savaşlarına yapılan yatırımdan elde ettiklerini zannettikleri
şey, bu yatırımların Tahran açısından çıkarına olan kalıcı neticeler olmaktan
ziyade, başka aktörlerin o bölgelerde farklı sebeplerle açtıkları arızi
alanların suistimal edilmesinden ibaretti. O alanlar kapandıkça, imkânlar
riske, kazanımlar da yüke dönüştü. Bu acı gerçekle yüzleşmek yerine, sistemik
çöküşü, mesela Süleymani’nin yokluğuyla açıklamayı tercih ettiler.
28 Şubat: İran
Siyasetinde Tarihsel Kırılma
28 Şubat öncesinde, İran
kendi kusursuz tecrit (uluslararası, bölgesel ve ulusal izolasyon) dünyasında,
bu sorunlarını idare etme imkânına sahipti. Ram olduğu siyasal kısır döngünün
ağır maliyetini otoriter yönetim, bölgesel gerilim ve uluslararası yaptırım
dünyasında yönetecek hibrit mekanizmalar geliştirmişti. İran’ı “kimin
yönetmesi” sorunundan ziyade “kimlerin yönetmemesine” odaklanmış bir şekilde,
bir asırda oluşmuş ağrı eşiğinin yüksekliğine yaslanarak sancılarını
göğüsleyebiliyordu. Ancak 28 Şubat, modern dönem İran siyasi tarihi açısından
yapısal bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu, tesadüfen aynı tarihin Türkiye
için yaşandığında fark edilmeyen ama aslında 20. yüzyılını hitama erdirecek
kapıyı açması gibi, İran da geçen yüzyılını nihayete erdirmenin başlangıcına
ulaşılmış olabilir. Yüzyıllara sâri ikili ilişkiler, konumlanmalar, savaşların
dışında, 20. yüzyılın krizlerini mahiyet açısından çok da farklı yaşamayan,
benzer bir modernleşme trajedisi içerisinde geçen yüzyılını tamamlamaya çalışan
iki ülke olan Türkiye ve İran’ın mukayeseli tarihleri, bizlere tahmin
ettiğimizden çok daha fazla şey söylemektedir.
Dolayısıyla, 28 Şubat
İran için, geçen yüzyıl boyunca, Meşrutiyet Devrimi’nden Meclisinin
bombalanmasına, petrolünü millileştiren Musaddık’ı bir Amerikan-İngiliz
darbesine kurban vermesinden İran Devrimi’ne, Irak Savaşı’ndan 11 Eylül
sonrasına kadar olan dönemde şekillenen ve bir türlü tamamlanamayan 20.
yüzyılını tamamlatacak oldukça ağır maliyetli bir kırılma olabilir. Bunun
anlamı; İran’da değişimin kaçınılmaz olduğudur. Bu değişimin de İran müesses
nizamının, Batı’nın veya bölgesel aktörlerin düşündüğü “rejim değişikliğiyle”
bir alakası yoktur.
Ne Amerika ve Avrupa ne
de Tahran’la varoluşsal kriz yaşayan İsrail-Körfez ekseninin İran’da nasıl bir
yönetim olduğu veya halkıyla bu yönetiminin ilişkilerine yönelik özel bir
ilgileri bulunmamaktadır. Onların ilgilendiği tek başlık, İran’ın kendileriyle
kurduğu ilişkidir. Bu kördüğüm noktası İran’ın çözümünün de merkezidir. Batı,
İsrail ve Körfez, İran’da “rejim değişikliğini” telaffuz ettiklerinde,
“kendileriyle olan ilişkiler” rejimindeki değişimi kastediyorlar. İran’ın
önünde duran tercih de tam olarak burada başlıyor. Tahran’ın birkaç haftalık
savaşın ardından hem kendi imkânları hem de bölgesel ve küresel zemininin
sınırlarının fazlasıyla farkında olması kaçınılmazdır. Bu sınırlı imkânlar ve
zeminde İran’ın fazlaca bir manevra alanı bulunmuyor. Bu kadar sıkışmış bir
haldeyken, ülkeyi yöneten aşikâr bir resmi ve sahici anlamda meşruiyete sahip
iradenin olmaması bütün bu zorluklardan daha büyük bir krize denk geliyor.
Ayrıca, 28 Şubat’tan beri
devam eden savaşta, İran’ın savunması da başka izaha gerek kalmadan yönetim
krizini görmek için yeterlidir. Örgüt mantığıyla desantralize bir şekilde
konumlandırılan ve yetkilendirilen silahlı güçlerin, Amerika’nın hedefsiz ve stratejisiz
saldırganlığına, şümullü ve aşamalı bir cevap veremediği görülüyor. Amerika’nın
NATO bahanesi aradığı bir dönemde İncirlik’e yönelen füzeler, Amerikan
üslerinin olduğu Körfez’e karşı stratejisi olmayan bir şekilde başlatılan
saldırılar sadece Tahran’a karşı yürütülen azgın savaşa verilen çaresiz ve
çatışma mantığı içerisinde kaçınılmaz cevaplar olarak görülemez. Aksine,
merkezi bir siyasal iradenin yoksunluğunda, bütünlüğü ve rafine karar
mekanizması olmayan salt askeri taktiksel yaklaşımın, Tahran’ın savaşı
sürdürürken geliştireceği siyasal hedefleri ve aşamaları da ciddi anlamda
çıkmaza sokan bir yönetim krizi olarak okunmalıdır. Haziran sonrası gerilla
tarzı bir şekilde orduyu ve savunma imkanlarını ülkenin farklı yerlerine
dağıtan, liderliğini kaybetme senaryolarına karşı yedek isimleri tayin eden ama
bu taktiksel hamleyi aşan bir stratejinin olmadığı bir yönetim krizi: ilk
suikastın ardından bile merkezi liderliğini koruyamayan bir açmaz.
İran’ın bu noktada
paradevlete dönüşümle verdiği reflekslerle yönetim sorununu çözmesi de mümkün
görünmüyor. Ardı ardına liderliğinin suikastlarla infaz edilmesi ve “yerine
geçecek isimler hazır” yaklaşımıyla verilen cevap stratejik değil, örgütsel bir
taktik cevaptır. Gelinen noktada İran’ın liderliğini bu denli haysiyet kırıcı
bir şekilde kaybetmeye devam etmesi ne örgütsel bir şekilde yönetebilir ne de
ülke ‘Gaib İmam’a dönüşen bir liderle bu krizi idare edebilir. Kaldı ki artık
İran’da, güç elinde tüketilmekten yorulmuş tarih, mitoloji ve mezhebin bu sefer
çatıştığı güç kendisinden çok farklı bir tabiatta da değildir. Amerika’da
Evanjelikleri, İsrail’de Siyonistleri düşününce bu savaşın bir yerlerinde, en
azından niçin başladığını açıklayacak bir gerekçe bulunamamasında, “üç
mesiyanizmin çatışması” olmadığını da söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla
Tahran, bugün karşı karşıya olduğu düşmanların, 11 Eylül sonrası bölgede
kendisinin düşmanlık yaptığı aktörler gibi stratejik sabır ve rasyonellik
göstermeyeceğini görmelidir.
İran’ın İki Çıkışı
Bugünlerde hemen herkes
İran’a dair tek bir çıkıştan bahsediyor. Hatta sadece İran için değil ABD,
İsrail ve Körfez için de tek çıkışın savaşın bitirilmesi olduğu tekrarlanıyor.
Savaşın herkese bir zafer verecek tabiatta geliştiği düşünülüyor. Amerika ve
İsrail’in savaşı nasıl bitireceklerine dair hiçbir tutarlı analiz zemini
elimizde bulunmuyor. Zira savaşı planlı bir şekilde bitirmek isteyen, hatta bir
noktada tabiî bir süreçle bitmesini bekleyecek olan aktör, İsrail’in suikast
dünyasına teslim olmaz. Ergen ve arsız sinema replikleriyle bir halkın
kaderini, bütün bölgeyi ve küresel dengeleri doğrudan belirleyecek savaşı
sürdürmez. Dolayısıyla İran’ın ilk çıkışı olan Washington kapısının ne zaman
nasıl açılacağını tahmin etmek artık imkânsız bir çaba. Çıkan yangını
söndürmesi beklenen enerji arzı ve fiyatlarındaki istikrarsızlık da 19 Mart
saldırılarının ardından kırmızı çizgilerin geçildiği olarak da okunabilir.
Ancak buna rağmen Trump’ın tutarsız dünyası içerisinde savaş günler içerisinde
de bitebilir.
Bu projeksiyonları bir an
için kenarda tutarsak, İran’ın kendisine ait bir çıkışı da bulunuyor. Bu çıkış
aynı zamanda İran’ı kim yönetiyor sorusuna da cevap verebilir. İran’da ülke
yönetimindeki sandalyelerde bir boşluk bulunmuyor. Velâyet-Fakih makamı dolu,
bir Veli-yi Fakih var. Cumhurbaşkanlığı makamı da öyle. Vesayet düzenini
işleten konseyler de yerli yerinde duruyor. Seçilmiş Meclis ve başkanı da var.
Suikastlara rağmen, ölen her ismin yerine yeni atamalar da yapıldı. Ancak bütün
bu pozisyonlar dolu olmasına rağmen İran adeta boşlukta gibi. Ne kendi halkına
ne de dünyaya ülkeyi yöneten irade budur duygusunu veremiyor.
İran’ın, hem savaşı
nispeten yönetilebilir bir maliyetle ve jeopolitik açıdan avantajlı bir konumda
bitirebilmesi, hem de ardından neredeyse enkaza dönmüş ekonomisini, devletini,
savunmasını ve her şeyden önemlisi toplumsal yapısını yeniden inşa edecek bir
irade ortaya koyabilmesinin tek yolu var. Bu yol, İran’ı nihayet yöneten bir
irade ortaya çıkarılmasından geçiyor. Tahran’da cari kadroların böyle bir irade
gösteremeyecekleri anlaşılmış durumda. Bunun İran’da oluşturduğu siyasal ve
toplumsal bunalımı mezkûr liderliğin yönetmesi de söz konusu değil. Laricani
tam da bu noktada bunalımı yönetecek tecrübeli bir isim olarak ortaya
çıkabilirdi. Üstelik bu fonksiyonu ifa etmesi için 2025 yazından itibaren
bizzat Hamaney tarafından de facto lider gücü de transfer edilmişti. Ancak,
seçilmemiş bir isimle en fazla örgüt yönetilebileceği ya da atama yoluyla en
fazla bürokratik fonksiyon hayata geçebileceği bir kez daha görüldü.
Bugün İran’ı, içine
düştüğü krizden seçilmiş bir iradenin rehberliğinden başka hiçbir gücün
çıkaramayacağı anlaşıyor. Ancak 40 yılı aşkındır kendi ekonomi-politik ve
iktidar dünyasında yaşayan İran güvenlik düzeninin bu durumu görmesi ya da
idrak etse de adım atması hiç kolay olmayacaktır. Bu kriz ortamında, İran’ın en
fazla ihtiyaç duyduğu olgu “meşruiyet” iken, ilk düğmeyi, İran’da en son 85 yıl
önce yaşanan babadan oğula iktidar devrini yeniden hayata geçirerek yanlış
iliklediler. Bu akıl tutulmasına rağmen, jeopolitik acı tablo, İran’ı yönetecek
iradeyi ortaya çıkarmak için baskı yapmaya devam edecektir.
Humeyni’nin ölümünün
ardından İran sistemi ciddi bir pragmatizm gösterebilmişti. 1989’da ortaya
çıkan belirsizlikte, aktörler çıkış yolu aramış; anayasa değiştirilmiş ve yeni
liderlik düzeni bu değişiklikler üzerinden inşa edilmişti. Bu tecrübe, İran siyasal
sisteminin kriz anlarında katı ideolojik kalıpların ötesine geçebildiğini
göstermiştir. Bugün benzer bir arayışın ortaya çıkması, 1989’a göre çok elzem
bir ihtiyaç haline gelmiştir. İran, eğer mümkünse savaşı nihayete erdirecek
dolaylı müzakere kanallarını açmak için daha önce devlet yönetiminde yer almış
ve uluslararası kamuoyunda tanınan bazı isimleri yeniden öne çıkarabilir. Bu
figürlerin diplomatik temaslarda rol üstlenmesi, hem içeride meşruiyet üretme
ve geçiş sürecini inşa etme hem de dışarıda güven tesis etme bakımından İran’ın
elini güçlendirebilecek bir seçenek olarak değerlendirilebilir.
Ne seçim sonuçları ne de
keskin iktidar dengeleri içerisinden bir meşruiyete sahip olmayan cari
cumhurbaşkanı ile İran’ın yaşadığı krizi atlatması mümkün görünmemektedir.
Yarın savaş dursa, İran’ın, ülkenin nasıl ve kim tarafından yönetileceği
sorusuna eldeki aktörlerle cevap vermesi mümkün değildir. İran bugün, geçmişte
cumhurbaşkanlığı yapmış, zamanında halkın teveccühünü de kazanmış isimlerden
birisiyle hızla seçimlere gitme “yasal, siyasal ve psikolojik imkânına”
sahiptir. Savaş ortasında bu adım normal bir ülkede rasyonel olmayabilirdi.
Ancak İran için, durumun vahameti karşısında, bu adımın muhtemel lojistik ve
siyasal sorunlardan çok daha iyi bir tercih olduğu görülmelidir. Böyle bir
hamleyle geçişi sağladıktan sonra, rekabetçi seçimlerin önünü anayasal olarak
da açan bir adımla, İran’da haklı sebeplerle biriken onlarca yıllık negatif
enerjiyi toplumsal rıza üreterek topraklayabilirler.
Bu tür bir pragmatik
açılım, İran’ın iç siyasi kilitlenmesini gevşetebileceği gibi, en azından
bölgesel krizin yönetilebilir bir çerçeveye taşınmasına da katkı sağlayabilir.
Sözün özü; savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın ve seyrederse seyretsin, tek
çıkış yolu İran’ı da savaşı da yönetecek iradenin ortaya çıkarılmasıdır. Bu
sadece Tahran’ın değil, bölgesel ülkelerin, özellikle de Ankara’nın muhtemel
tehditleri yönetebilmesi için de elzemdir.
TAHA ÖZHAN
2014-2016 yılları arasında Başbakan başdanışmanlığı, 25 ve 26. Dönem
milletvekilliği ve TBMM Dış İşleri Komisyon Başkanlığı yaptı. 2005’te kurucu
direktörlerinden olduğu SETA’nın 2009-2014 yılları arasında başkanlığını
yürüttü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.