İnsanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde, öncelikle sözü kurtarmalıdır” demişti Jacques Ellul. Çünkü “sözün düşüşü”nün yaşandığı trajik bir çağın insanlarıyız. Tam da bu yüzden sanıyorum, hümanist bir söylenceyle kulaklarımız sağır olmuşken gözlerimiz öldürülen, aşağılanan, değersizleştirilen milyarlarca insana tanıklık ediyor. Manzara o kadar utanılası bir görünümde ki; insan ancak derin bir suskunlukla karşılık verirse insanlığını muhafaza edebilir. Bu şekilde davranırsa şayet durumun nezaketini, sözün kıymetini muhafaza etmiş olabilir. Takatimiz kesiliyor, kesif bir umutsuzluğun girdabında savruluyoruz.
Yoruma, şerhe muhtaç
olmayana ilişkin yalansız, hakikatsiz ne söylenebilir ki? Görmek, yüzleşmek ve
şüphesiz gereğini yapmak için apaçık orta yerde durana dair yapacağımız her
konuşma lüzumsuz bir eklenti olmayacak mı? Apaçık olan şeyi açıklama gereği duyma
üzerinde titizlikle durmak gerekiyor. Karanlık, karmaşık, izaha muhtaç bir
durumu açıklamaya çalışmak, insanları böyle bir durumun varlığına ikna etmeye
çabalamak çok önemli, çok değerli çok da gerekli. Ancak tersi de o oranda
alçaltıcı ve kahredici. Çünkü apaçık olanın apaçıklığını birilerine izah etmeye
çabalamak bir mevzunun ne olduğuna ilişkin kavrayış eksikliğine veya kavranması
güç bir şeyin varlığına göndermede bulunmaz. Aksine anlaşılır olan bir şeyin
anlaşılır olmaktan çıkararak herhangi bir sorumluluğa mahal bırakmamasını ve
işleyişin bu şekilde süreklileştirilmesini sağlamaktadır.
Burası gerçekliğin
yitirildiği, konuşmanın bir hakikat arayışı olmaktan çıktığı ve belirli bir
amaca matuf şekilde operasyonel olarak kullanıldığı sahte bir konuşmadır. Mevzu
artık ne hakikat arayışı ne hakikat duyarlılığı ne de var olan sorunun uygun bir
çözüme kavuşturulmasıdır. Söz düşmüştür ve dünyayı kurtarma isteği, iddiası
büyük oranda bir konfor arayışı ve örtüsüdür. Zira ne hakikatin bir değeri
kalmıştır ne de bunun en somut yansıması sayılabilecek gerçeğe hürmet söz
konusudur. Dil ile dünyanın perdesini aralama çabasında olan insan, adeta
kendisine tuzak kurar şekilde dille, bile bile gerçeği çarpıtma yolunu
seçmiştir. Elbette çarpıtma dilin parçasıdır hem de önemli bir parçasıdır.
Ancak kamusal görünümde bunun resmi anlatının ve işleyişin temel unsuruna
dönüşmüş olması hazindir, hazinden de ötedir.
Türkiye’de ekonomideki
görünüm bunun en somut örneği olarak karşımızdadır. Açıklanan asgari ücret
rakamı, daha açıklandığı gün açlık sınırının altındaydı. Milyonlarca emeklinin
aldığı maaş, şu an bile asgari ücretin ve doğal olarak açlık sınırının altında.
Açlık sınırının üzerinde bir ücret alan çalışanların neredeyse tamamı yoksulluk
sınırının altında yaşıyor. Yoksulluk sınırının üstündeki bir avuç insanın
varlığı zaten kendi başına ne tür bir Serengeti düzlüğünde yaşam sürdüğümüze
delalet etmeye yetiyor. Paylaşımda adalet yok, bölüşümde hakkaniyet yok!
Görünüm böyle iken büyümeden, dünyayı dönüştürmekten, medeniyet vurgularından
bahsediliyorsa, “çalışanlarımızı, emeklilerimizi enflasyona ezdirmedik,
ezdirmeyeceğiz” ifadeleri özgüvenle dile geliyorsa o zaman hakikatin
boğazlandığını, sözün ayağa düştüğünü söylemek zaruridir. Sözün düşüşünden,
hakikatin katlinden, gerçeğin karartılmasından geçilmeyen bir yerde esenlikten,
yarınlara dair umuttan, güzel günler göreceğimizden nasıl bahsedebiliriz?
Rahmetli Sezai Karakoç bir şiirinde yaşadığımız bu çağ çarpıklığını şöyle dile
getiriyordu:
…Hükümdarın hükümdarlığı
için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz
zulümler işlediği vakitlere erdim…
Sadece ekonomik vaziyette
yaşadıklarımızın ibretlik hâli ortada. Mevcut bakan göreve başladığı gün
“Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönmekten başka çaresi kalmamıştır” demişti.
Görevi devreden bakan devir teslimin finalinde gayri ihtiyari olarak bu kafkaesk
anlatıda görünür figüran olmaktan çıkmış olmanın getirdiği rahatlamayla “oh!”
deyivermişti. Ne, niçin irrasyonellik girdabında savrulduğumuza ilişkin bir
muhasebe yürütebildik ne de şu an bile ne kadar rasyonel işlediğimizi muhakeme
edebiliyoruz. Yüzyıllık hedeflerden, kronik sorunların çözümünden bahsedilen
yerde bunların taşıyıcı kolonlarından birisi olan ekonomi alanında görünümümüz
bu yönde.
Meseleyi çalışanların
vaziyetinin içler acısı bir durumda olmasıyla sınırlı tutmamak lazım. Nitekim
bizim meselemizin asıl ölümcül boyutu da burası değil. Şartlar ağırlaşabilir,
kötüleşebilir, dar boğazlarla, büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliriz.
Bunların pençesinde çarpıcı yoksulluklar, yoksunluklar yaşayabiliriz. Hatta
insanların, ailelerin, toplumların tarihlerinde bu tip durumlar az da değil.
Konuştuğumuz dil
yaşadığımız dünyanın betimlemesini iyi yapmalı, başımıza gelenin ne olduğunu
olguyu çarpıtmayacak şekilde vermeli. İnsan pek çok zorluğa göğüs gerebilir,
başına gelen felakete karşı dayanıklılık gösterebilir. Ancak felaketleri
kadere, işkenceye, kasten yaşanan bir sistematik yağmaya dönüştürüldüğünde
insan, büyük bir haksızlık duygusu içinde alt üst olmakla kalmıyor aynı zamanda
kendisiyle ve ait olduğu dünyayla olan bağlarında derin bir kopuş yaşıyor.
Aralık ayı enflasyon rakamının % 1’in altına çıktığı yerde aynı düzen işlemeye
devam edip Ocak ayında rakam bunun 4-5 katı çıkıyorsa gerçekliğin iktidarın
elinde balmumuna dönüştüğünü görmemek ancak sözü paçavraya çevirmekle mümkün.
Aynı tabloya ilişkin TÜİK ve ENAG verilerini yan yana getirmek yetiyor.
Hayatla bağı kopan
ekonomi-politik maalesef iktidarın kullanışlı bir aygıtına indirgenmiştir. Ne
dil, ne veriler herhangi bir rasyonaliteye göndermede bulunmaz. Toplumsal
afaziye yol açan “yenikonuş”un hükümranlığı altındayız. Gerçeklik yerine
statükonun devamlılığını sağlayacak ikame gerçeklik için rakamların,
göstergelerin işleme alındığı bir düzlemdeyiz. Böyle bir ekonomi-politikte
artık medeniyetten, insandan, değerden, adaletten bahsetmek ancak gerçeğe
hürmetsizlikle mümkündür. Oysa bizi gerçek özgür kılabilir. Gerçekçi
olabilirsek ancak imkânsızı isteyebiliriz. Gerçekçi olmayanların imkânsız
etrafında ördükleri anlatı bir postmodern kandırmaca olarak tarihe not
düşülmelidir.
Açlık sınırı, asgari
ücret temelinde bir ücretin temel geçim ücretine dönüştüğü ülkemizde her tür
iddianın turnusol kâğıdı ekonomik alandır. Bu alandaki sarsıcı görünümdür.
Paylaşımdan, bölüşümden, insanca yaşamın gereklerinden yana tavır almayan her
siyaset bir kara siyasa örneği olarak çerçevelenmelidir. Bölüşüm, paylaşım
üzerinden hayat tanzimi yapılmaktadır. Kuşaklar arası seyreden yaşam formları
dağıtılmaktadır. Adil ve ahlaki olmayan dağılımda milyonlarca insan
insandışılaşmaya mahkûm edilmektedir. Bu politikalar basit birer istatistikî
veri olarak geçiştirilemezler. Devlet kendi vatandaşlarını kendi eliyle kurban
etmektedir. Açlığa, yoksulluğa, sefalete sistematik şekilde sürüklemektedir.
Bundan çıkış elbette mümkündür ve elbette kararlılıkla savunulmalıdır.
Transferler pekâlâ başka türlü yapılabilir, pekâlâ başka türlü bir bölüşüm,
paylaşım mümkündür. Bunları gölgelemek için yapılan manipülatif müdahalelere,
söylemlere itibar etmemek olmazsa olmazdır. Bu uğurda samimi bir mücadele bize
farkında olmadığımız kapılar açacaktı. Ancak ısrarla belirttiğim gibi en büyük
talihsizliğimiz, sadece bugün maruz kaldığımız bu hoyratlığın takatimizi aşan
niteliği değil. Bu hoyratlık üzerinden tıpkı ölümü görüp sıtmaya razı gelmek
zorunda kalınması gibi mevcut küresel ekonomi-politiğin rasyonel işleyişini
normatif olarak benimsemek ve arzulamak gibi bir talihsizliğe bizi sürüklemiş
olmasıdır. Mevcut adaletsiz norma razı eden işleyişin nasıl büyük bir ölümcül
darbe olduğu dikkate alınırsa bu şartlarda yaşadığımız savrulmanın ölçü
tanımayan boyutları çok daha iyi fark edilecektir. Bu işleyişi mümkün kılan
yerde sözün ne kadar sahici olduğu, ne kadar anlamlı ve dikkate değer olduğu
üzerinde düşünülmelidir. Toplumsal adalet, hakkaniyetli bir bölüşüm ve paylaşım
mücadelesinden, ufkundan ve ilkesinden yoksun kalan siyaset, doğası gereği
sözün düştüğü yerde mümkündür.
*Abdulbaki Değer, Özgür
Eğitim-Sen Genel Başkanı’dır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.