Nazım Hikmet’in “Bugün pazar. Yağmur yağıyor” mısralarını okuduğum bir halet-i ruhiye içinde iken telefonum çaldı. Karşıdaki ses beni doğayı temaşa etmeye davet eden nazik bir o kadar da heyecanlı sesiyle ikna etmeye çalışırken, ben çalışma masamın solundaki pencereyi tıkırdayan yağmur sesine kanarak, daveti kabul ettim. Kanarak kabul ettiğim gün pazar, gökyüzü gözkapaklarını ardına kadar açıp gözyaşlarıyla toprağı suya doyurduğunda renk gri, ağaçlar ise salına salına esnediğinde homurdanma hali içindeydiler.
Davetine icabet ettiğim arkadaşın arabası
olmadığından ve temaşa edeceğim doğa mekânlarının uzaklığını da bildiğimden,
arabamı esneyen ağaçların arasından çıkararak yola koyuldum. Havada yağmur
kokusu, gökte boşalan elektrik çakması, çukurların eksilmediği caddelerde
tıngırdayan balatanın gıcırtısı, fonda ise İsmet Özel’in “Mataramda Tuzlu Su”
melodisi….. Gri bulutların altında ilerledim arabamla. Cahit Zarifoğlu demişti
ya “Kapı aralığından baktığımda görebildiğim en güzel şeydir yaşamak“ duygusunu
birazda iliklerimde hissetmek için davete icabet ettim, üstelik bilgisayar
başında uğraştığım röportajı sahipsiz bırakarak.
Kapı aralığından değil de arabamın
camından görebildiğim kareleri yazmaya başlamadan önce; bu kederli yaşam mı
sefil yaşam mı janjanlı yaşam mı sahici yaşam mı kesifli hayat mı yoksa
mavilikleri ruha düşmüş bir hayat mı olacak yazacaklarım diye, düşünüp durdum.
Debelendim.
Debdebenin içindeyken arabamın camına
yansıyanları arabanın yan ve arka koltuğunda oturan iki arkadaşa çaktırmamaya
çalışıyordum. Arabanın camına yansıyan birini dayanamadım arka koltukta
oturanın kucağına fırlatıverdim. İstemsiz bir şekilde. Çünkü onların kısa zaman
dilimine sığdıracakları hem kallavi hem de çokça çevre meseleleri vardı. Bende
ise bilmekle insanı ürküten, “yağmurların açtığı kapanmaz yaralar.” Arabamın
camından içime düşen yaralarıma rağmen, onların konuşmalarına dahloluyor, benim
yaralarımı fark etmesinler diye pür dikkat dinliyor, başımı sallıyor, “evet,
evet, o mesele şöyle değil miydi?” diye aralara girme atraksiyonları
yapıyordum. Bazen yapmacık çoğu zaman ise sahiden.
Arabayla ilerlerken, demiryolu geçidinin
kenarında Peştemaline doldurduğu Tolikları¹ seri hareketlerle temizleyen
kadının yanından arabayla 40’la geçtikten sonra (arka koltuktakine istemsiz
fırlattığım kare buydu); kaldırımda ayak ayaküstüne atmış, elinde cigarası,
başında kasketi, pejmürde pantolonu, yanaklarına ak düşmüş sakallı amcanın
dertli bir şekilde bekleyişi ilişti gözüme. Peştemalli kadından kasketli
amcaya. Ala size janjanlı olmayan iki karenin araba camıma yansıyışı. Feleğin
çemberinden geçmiş kederli iki yaşam. Hızım 40. Bu hızla Peştemalli, esmer
kadının dalgın ve düşünceli yüzünü ancak kestirebiliyorum. Amcanın ise dertli
ancak sükseli cigara içiş hali araba camıma kadar yapıştı ki görmemek elde
değildi.
Bir yandan arka koltuktaki arkadaşım
iştahlı ve iştiyaklı bir şekilde şehrin meselelerini anlatırken; kulağım onda,
gözüm yolda, ruhum insan manzaralarına mıhlanırken hava tam da Attila İlhan’ın
“Kaldırımlarda yağmur kokusu” dediği bir kıvamda. Yoldaki çukurlara dalmamak
için gıdım gıdım ilerlerken arabayla, trafiksiz tali bir yolda üç dört çocuğun
bisiklet turlayışındaki çakırkeyif hallerini gördüm. Arabasız yolun, trafiksiz
şeridin içinde bisikletinin ön tekerleğini havaya sevinçle kaldırıp yere düşmeden
indirmenin getirdiği gururla koltukları kabaran tıpki bir şövalyenin
dizginleriyle atını göğe yükseltişi edasındaki o çocuktan sonra, tedirgin
olduğunu farkettiğim nispeten öncekinden daha küçük bir çocuğun bisiklet
sürüşleri arasından arabayla ilerledik. Bitmek bilmeyen çukurlar da peşimizde.
Mavilikleri ruha düşürmüş yaşamdı adeta sergiledikleri bisiklet sürüşleri.
Arabayla; tek katlı, bahçeli, dar yollu,
beton ve kerpiçli evlerin yoğun olduğu yoksul bir mahalleden geçerken, eğri
büğrü yazıldığı besbelli bir kartonla bakkalın camına asılmış “kredi kartı
geçerlidir” yazısı gözüme ilişti. Demek fakir fukara mahallesindeki bakkal
defteri Osmanlı dönemindeki ismiyle Zimem Defteri kalkmış, postlu manyetikli
kartlar kerpiçli, betonlu, tek katlı, yolları çukurlu, dış sıvaları boyasız
mahalleye uğrayıvermişti. Arabadaki iki arkadaş ilerlediğimiz sokakta yardım
ettikleri fakir ve gariban ailelerin evlerini işaret edip, hallerini ve
isimlerini arabanın içinde kayda geçirirken, benim ise kapanmaz yarama Şair
Cahit Sıtkı Tarancı gelip ayağıyla bastı o an:
“Memleket isterim,
Ne zengin fakir,
Ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.”
Cahit Sıtkı Tarancı kış günü deyip
duruversin, tamam, bir kış gününde değildik ancak havanın kışı andırdığı
yağmurlu, kesif bulutlu bir günde, üstelik eve doğru giderken de şimşeğin
çaktığı bu hava, bizleri erkenden yuvalarımıza gitmeye çağırırken, doğa aşkı
kabarık olan arkadaş, TOKİ evlerinin olduğu bölgeye gitmemiz için bir
atraksiyon çekti ikimize. Atraksiyonu diğer bir arkadaşın yanılmıyorsam kızı
olduğunu tahmin ettiğim telefondaki ses, gelip kendisini almasını istemiş
olmalı ki tercihini eve gitme şeklinde beden diliyle gösterdi. Ben ise dilimde
bir yandan “farketmez benim için” umursamazlığı peydah olurken diğer yandan da
arabanın camına yansıyacakları görmenin ürküttüğü kapanmaz yaraların
peşindeyim.
TOKİ evlerinin arasında arabamız salına
salına yol alırken, iki kadının baharın bahşettiği otlar arasında Tolikler,
Kerengler,Tûzikler, Bexdenûsler, Pûjanlar, Şiwîtler² ararken gözüme iliştiler
koca koca gösterişli binaların arasında. Kimbilir belki akşam yemeğine, belki
de öğle salatasına ya da sabah kahvaltısı niyetine. Tabiatın bahşettiği bu
nimetleri ayakları ve elleriyle kurcalayıp arayan kadınların olduğu binaların
az uzağında ise lüks villalar gözümüze ilişti. Bir değil birden fazla
müteahhidin yaptığı besbelli olan villalar geçidiydi adeta burası. Ah bu sefil
hayat! Ah bu janjanlı hayat! İkisini de arabamın camına yansıtan çelişkiler
yumağı. Neden pılı pırtını çekip atmıyorsun ki bu kamburu insanların
hayatından.
Oysa pılı pırtını hazırlayıp eve gitmeye
hiçte istekli olmayan arkadaşın çevre sorunlarıyla örülü hararetli konuşmasının
arasında TOKİ evlerinden geçerken, lağım sularının aktığı bir vadiye indik.
Etrafımızda in cin top oynamakta. Vadinin doğusunda ise yeşile boyanmış
çayırların yüzümüze serin meltemini vurduğu Sason havasında bir iklim var.
Beyaz renkli lüks bir arabanın içinde bir kadınla bir erkeğin haz denizinin
içinde yüzmekte olduğunu farkettim. Yanımdaki arkadaşın fena fi’ç-çevre!
halinden olsa gerek haz denizinin içinde yüzenleri farketmemiş olmalı ki
kendisi lağım sularının içinde yüzen atıkları seyreyleye dalmıştı. Lağım
sularının nereye döküldüğü tartışması içindeki iki arkadaşla arabada ilerlerken
karanlık bastırmış, çocuklar parklardan evlerin yolunu tutuyordu. Bir de başını
akıllı telefona gömmüş genç ile baş üstünde tuttuğu Kur’an’la beyaz boyalı eve
giren iki çocuk karanlık yamacında beliriyordu. Onlar lağım sularının döküldüğü
meşhur dereyi bulmakla meşgul iken ben, hala parkta evinin yolunu tutmamış iki
kız çocuğu ile dolgun ve sakallı babalarının yanına gidip, karşı taraftaki
resmi binanın ne olduğunu sordum. Çocukların şen şakrak kahkahaları ve sevinç
yumağı içindeki çocuksu ve bir o kadar da sahici mutlulukları gecenin
karanlığına karışırken, ben geri dönüp lağım sularının döküldüğü yer
tartışmasını sürdüren iki arkadaşıma usulca yanaştım. İçinden isabetli
yorumları bir hayli fazla olan, daha deneyimli ve rasyonel açıklamalar yapan
arkadaştan yana tercihimi kullanıp, “o haklıdır, olaya hâkim olmasam da onun
yorumlarını doğru buluyorum” çıkışında bulundum. Doğa aşkı kabarık arkadaş,
süregiden tartışmada tahmini tutmamış olacak ki sütre gerisine çekildi, teslim
bayrağını açtı. Ben dinen tantananın içinde 40 hızımla bir yandan karanlığa
karışmış çocuk sesleri, bir yandan da kötü kokan kesifli derenin yanından,
arkadaşın yönlendirmesiyle TPAO sahasına yöneldim.
Çocuklar dede oldu, dede olan çocuklar
torun sahibi oldu ancak bu kesif kötü kokulu derenin yanı başındaki evlerde
yaşayanlar nedense azalmadı. Fakirlik işte, villalar geçidine taşıyamadı elalem
onları, ne yapsınlar ki! “Korsan gibiyiz” diyenlerin şimdilik hükümferma olduğu
bu fani dünyada. Korkmayın uzatmayacağım lafı. Bu korsan devletin Hürmüz
Boğazına demirleme meselesine ise hiç girmeyeceğim….Hikmet-i hükümetimiz ise,
bu sefil ve kesif havanın olduğu yaşam havzasını bir türlü pir-i paka
dönüştüremedi. Lağım suları ve petrol atıklarının boca edildiği derenin yan
tarafında yarım daire çemberli ışıltılı ve janjanlı lambalarla kirliliğin
üstüne maske geçiriverdi. Ne adına mı? Hem perdelemek hem de Guy Debord’un
meşhur Gösteri Toplumu’nda olduğumuzu kanıtlarcasına; gösterişe ve sahteliğe
kendini vurarak. Lağımlı derenin varlığı da bir yüzkarası olarak gelip geçen
mülki amirlerin defterlerinde yazıladursun.
Sefil ve kesifli hava demişken, çevre
sorunlarının harareti, arabadaki uçuşan bilgi baloncuklarını azaltmadı bir de
fondaki İsmet Özel’in mısralarını:
“Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor,
Böylesine hazırlıklı değilim daha.
Bilmek. Bu da ürkütüyor.
Gene de biliyorum:
Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar…”
Peki, sizi ürküten ve düşündüren metindeki
arabanın camına yansıyan hangi yaşam karesi? Kederli yaşam, sefil yaşam,
janjanlı yaşam, sahici yaşam, kesifli yaşam, mavilikli yaşam. Cevabı sizde
kalsın!
*Naman Bakaç, Gazi Üniversitesi
Muhasebe-Finansman Eğitimi ile Siirt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Eğitim Bilimleri yüksek lisans mezunudur.