Türkiye 14-15 Nisan tarihlerinde arka arkaya iki okul faciasıyla sarsıldı. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir lisenin eski öğrencisi okula pompalı tüfekle girdi, 16 kişiyi yaraladı, ardından hayatına son verdi. Henüz o acı dinmemişken, Kahramanmaraş’ta 14 yaşındaki bir çocuk sırt çantasına koyduğu beş silahla okuluna gitti ve iki sınıfı taradı. Sekizi öğrenci, biri öğretmen 10 kişi hayatını kaybetti.
Toplum şoke oldu. Haklı olarak. Ama şok
politikaya dönüşmezse geçer gider. Taziyeler biter, soruşturmalar sürüncemede
kalır ve bir sonraki saldırıda yeniden başlarız. Bu döngünün kırılması
gerekiyor.
“MÜNFERIT” ARTIK YETMİYOR
Her seferinde aynı kelimeyi duyuyoruz:
Münferit. Bireysel vaka. Terörle bağlantısı yok. Soruşturma başlatıldı.
Peki birbirini günler içinde izleyen,
farklı illerde, farklı faillerce gerçekleşen saldırılar hâlâ münferit midir;
yoksa bu olaylar bir sistemin ürettiği semptomlar mıdır? Bu ayrımı yapmadan
konuyu münferitliğe bağlamak, yangını söndürmek yerine dumanı dağıtmaya
çalışmaktır.
BU ÇOCUKLAR NEDEN BU KADAR ÖFKELI?
Bu soruyu failleri aklamak için değil,
gerçek çözüme giden yolun kapısını aralamak için soruyorum.
Şiddet olaylarına bakıldığında karşımıza
çıkan ilk gerçek şudur: Bu olayların büyük çoğunluğu ergenlik çağında
yaşanıyor. Bu tesadüf değil; ancak ergenliği tek başına bir risk faktörü olarak
görmek yanıltıcı olur. Nörobilim alanında ergenlik araştırmalarının önde gelen
isimlerinden Temple Üniversitesi’nden psikolog Laurence Steinberg ve Cornell
Üniversitesi’nden nörobilimci B.J. Casey’nin çalışmaları, bu dönemin beyin
gelişimindeki yapısal bir dengesizlikle şekillendiğini ortaya koyuyor: Duygu ve
ödül işlemeyle ilgili beyin bölgeleri hız kazanırken, dürtü denetiminden ve
mantıksal kararlardan sorumlu prefrontal korteks henüz olgunlaşmamıştır.
Steinberg bu durumu, güçlü bir motoru fren sistemi yerli yerine oturmadan
çalıştırmaya benzetir.
Ancak bu biyolojik gerçeklik tek başına
şiddeti açıklamaz. Aynı araştırmalar şunu da vurguluyor: söz konusu
nörogelişimsel özellik, yoksulluk, dışlanma ve şiddete maruz kalma gibi
toplumsal risk faktörleriyle bir araya geldiğinde çok daha yıkıcı bir potansiyele
dönüşüyor. Ergenlik bir kader değil; onu patlayıcı hâle getiren zemin,
toplumsal ihmaldir.
Sosyal dışlanmanın şiddetle ilişkisini
inceleyen çok sayıda çalışma, kronik reddedilmenin-akran zorbalığı, sosyal
izolasyon, karşılıksız sevgi-okul saldırılarını gerçekleştiren ergenlerde ortak
bir zemin oluşturduğunu gösteriyor. ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’nin (NIH)
geniş ölçekli gençlik şiddeti raporları ise düşük sosyoekonomik düzey ve
yoksulluğun ergenlik çağında şiddet için orta düzeyde ama tutarlı risk
faktörleri olduğunu belgeliyor.
Cinsiyet meselesine de burada değinmek
gerekiyor. Erkek çocuğa iletilen ‘sert ol, ağlama, güçlü dur’ mesajı,
duygularını sağlıklı biçimde ifade edecek araçları elinden alır. Duygularını
ifade etmeyi öğrenememiş bir çocuk, o birikimi eninde sonunda başka bir yolla
dışarı çıkarır. Çoğu zaman öfkeyle, bazen şiddetle.
Peki bu enerji neden sağlıklı kanallara
akamıyor? Çünkü o kanallar tıkalı. Gençler etrafa bakıyor ve şunu görüyor:
Torpil kazanıyor, liyakat kaybediyor. Sahte diplomalarla elde edilmiş unvanlar,
siyasi kayırmacılık. Çalışmak artık geleceği garanti etmiyor. Bu tablo bir
gencin sisteme olan inancını kemiriyor.
İnancını yitiren gencin kurallara
bağlılığı da zayıflıyor.
KANTİNDEKİ YARIM TOST
Okulun kantininde, margarinle yağlanmış
bayat ekmeğe basılmış yarım tostu veresiye yazdıran çocuğu düşünün. O çocuk her
sabah okula geliyor, aç geliyor ve utanarak defteri uzatıyor. O defterde
biriken sadece borç değil; damgalanma hissi, aşağılanma korkusu, ‘ben burada
istenmiyor muyum?’ duygusu.
O çocuğa sesleniyorum: Senden özür
dilerim. Bu senin suçun değil. Bu, seni bu hâlde okula göndermek zorunda kalan
sistemin suçudur.
Aç bir çocuk öğrenemez. Öğrenemeyen çocuk
sisteme dahil olamaz. Dahil olamayan çocuk yabancılaşır. Ve yabancılaşan çocuk;
öfkesini, umutsuzluğunu eninde sonunda bir yere boşaltır.
Bu süreç çoğu zaman zincirleme ilerler:
ekonomik yoksulluk, psikolojik stres, aile içi çatışma, çocuk ve ergenlerde
davranış sorunları ve ardından okul ortamında şiddet. Bu nedenle şiddeti
yalnızca okul içinde görülen bir problem olarak değerlendirmek yeterli
değildir.
EKRANLAR VE OYUNLAR DA BİR ŞEYLER
ÖĞRETİYOR
Suç, mafya ve silah odaklı diziler bir
örümcek ağı gibi neredeyse tüm televizyon kanallarını sarmış, her akşam prime
time’da yayınlanıyor. Bu yapımlar şiddeti çözüm yöntemi olarak adeta açıkça
dayatıyor.
Kanlı intikam sahneleri, güç göstergesi
olarak sunulan silah, romantize edilen mafya kültürü; bunlar milyonlarca
çocuğun zihnine yıllarca, her gece işleniyor.
Buna bir de şiddet içerikli bilgisayar
oyunlarını ekleyin. Saatlerce süren bu deneyimler; çocuğun dış dünyayla kurduğu
bağı zayıflatıyor, empatiyi köreltiyor, şiddeti olağanlaştırıyor. Akran
zorbalığı ve fiziksel şiddet de artık sosyal medya aracılığıyla normalleşiyor.
Dövüş videoları paylaşılıyor, izleniyor, alkışlanıyor. ABD’de yaşanan okul
saldırılarını uzaktan izlerken ‘bu bizde olmaz’ diyorduk. Olmazdı, ama oldu.
O ÇIĞLIĞI KİM DUYACAK?
Siverek’teki saldırgan, saldırıdan günler
önce okulun sosyal medya hesabına ‘Hazır olun, bu okulda birkaç gün sonra
saldırı olacak’ yazmıştı. Bu bir çığlıktı. Kimse duymadı.
Oysa o çığlığı duyacak insanlar var:
psikolojik danışmanlar, PDR uzmanları... Bu meslek grubu tam da bunun için
yetiştirilmişti. Bir çocuğun içe kapanışını, öfkesini, yalnızlığını,
kırılganlığını fark etmek için.
Silah çocuğun eline geçmeden önce o
sinyali okumak için.
Ama bugün atama bekleyen yüzlerce PDR
uzmanı evde oturuyor. Okullarda ise o kadrolar boş. Bir uzman beş yüz öğrenciye
bakıyor ve zamanının büyük bölümünü idari işlerle geçiriyor. Bu, bürokratik bir
zafiyet değil; doğrudan bir güvenlik açığıdır.
Aynı şekilde, okul sosyal hizmeti büyük
bir önem taşımaktadır. Okullar sadece eğitim verilen yerler değil, aynı zamanda
çocukların risklerinin erken fark edilebildiği, koruyucu ve önleyici
müdahalelerin yapılabildiği kritik alanlardır. Bu süreçte sosyal hizmet
uzmanları, psikologlar, psikolojik danışmanlar, çocuk gelişimciler,
psikiyatristler ve yerel yönetim birimleri birlikte çalışmak zorundadır.
GÜVENLİK KAMERASI ÖFKEYİ DURDURAMAZ
Saldırıların ardından gelen ilk öneri her
zaman aynıdır: daha fazla kamera, daha sıkı kapı denetimi, okullara güvenlik
personeli. Bu önlemlerin sınırlı bir değeri vardır; ama bunları çözümün
merkezine koymak büyük bir yanılgıdır.
ABD, okul güvenliğine dünyanın en fazla
kaynağını ayıran ülkelerden biridir. Metal dedektörler, silahlı güvenlik
görevlileri, aktif atıcı tatbikatları; sonuç ortada: saldırılar azalmadı.
Dahası araştırmalar, güvenlik odaklı bu dönüşümün okul iklimini olumsuz
etkilediğini, öğrencilerde kronik stres ve yabancılaşma yarattığını ortaya
koyuyor.
Okullar; denetim ve kontrol alanına değil,
güven ve aidiyete dayalı bir ortama ihtiyaç duyuyor. Gerçek güvenlik; bir
çocuğun okulda tanındığını, dinlendiğini ve değer gördüğünü hissetmesidir.
Özetle: Merkezinde güvenlik olan değil, içinde güvenlik de olan bir çözüm
modeline geçilmelidir.
DÜNYA BİLİYOR, BİZ NEDEN
BİLMİYORUZ?
Finlandiya, Japonya, Kanada, Almanya,
İsveç, Singapur. Bu ülkelerin eğitim sistemleri tesadüfen başarılı değil.
Hepsinin ortak paydası şu: öğrenciyi bir sınav nesnesi değil, gelişen bir birey
olarak gören anlayış. Öğretmene toplumsal itibar veren yapı. Psikolojik desteği
sistemin zorunlu bir parçası olarak sunan örgütlenme. Müfredatı siyasete değil
bilime dayandıran anlayış.
Türkiye’nin bu modelleri birebir
kopyalaması gerekmez. Ama özgür düşünmeyi, eleştirel aklı, özgüveni ve vicdanı
merkeze almayı kendi kültürel ve sosyal gerçeklikleriyle harmanlayan özgün bir
model kurmak hem mümkün hem de zorunludur.
Bunun için önce dürüst bir itiraf
gerekiyor: Son çeyrek yüzyılda Türkiye’de uygulanan eğitim politikaları bu
ilkelerden giderek uzaklaştı. ‘Maarif modeli’ adı altında sunulan düzenlemeler,
bilimden değil ideolojiden beslendi. Ortaya çıkan şey bir eğitim çarpıklığından
başka bir şey olamadı.
YAPILABİLİR OLAN VAR VE KANITI DA
VAR
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hayata
geçirdiği Yuvamız İstanbul, Halk Süt ve okul yemeği projeleri, doğru sosyal
politikanın gerçek sonuçlar ürettiğini gözler önüne seriyor. Bu programlar
sadece sosyal yardım değil; bir çocuğa ‘sen burada görülüyorsun, değer
taşıyorsun’ mesajı veren politika araçlarıdır.
Uluslararası araştırmalar açıkça ortaya
koyuyor: Erken yaşta sunulan nitelikli destek, yetişkinlikte şiddet ve suç
eğilimini anlamlı ölçüde düşürüyor. İstanbul’da işe yarayan Siverek’te de işe
yarar. Kahramanmaraş’ta da. Türkiye’nin her köşesinde de. Bu uygulamaların
ulusal ölçeğe taşınması için gereken ne vizyon eksikliği ne teknik kapasite.
Gereken siyasi iradedir.
HÜKÜMETE SOMUT ÖNERİLER
Yapılması gerekenler bellidir:
Her çocuk devlet okulunda ücretsiz, sıcak
ve doyurucu en az bir öğün yemek yiyebilmelidir. Kantinde veresiye defteri
tutan çocuk kalmamalıdır.
Her okulda yeterli sayıda PDR uzmanı aktif
olarak görev yapmalıdır. Evde atama bekleyen uzmanlar derhal okullara
kazandırılmalı; bu uzmanlar idari işlerden değil çocuklardan sorumlu olmalıdır.
Okullarda güvenlik ihtiyacı gerçektir;
ancak bu ihtiyaç, okulları katı bir denetim alanına dönüştürerek karşılanamaz.
Görevlendirilecek personelin çocuk gelişimi ve pedagoji konusunda yeterli bir
formasyon almış olması zorunludur.
Eğitim sistemi, siyasi müdahaleden
bağımsız ve bilim temelli olarak yeniden kurulmalıdır. Öğretmenin mesleki
saygınlığı yeniden inşa edilmeli, öğrenci eleştirel düşünen bir birey olarak
yetiştirilmelidir.
Ruhsatlı silahların hane içinde güvenli
muhafazasına ilişkin standartlar güçlendirilmelidir. Bir babanın kasasındaki
silah 14 yaşındaki çocuğun eline geçiyorsa denetim mekanizmaları çökmüş
demektir.
Şiddet içerikli yayın ve oyunlara yönelik
denetim standartları güçlendirilmeli, medya okuryazarlığı gerçek anlamda okul
müfredatına taşınmalıdır.
Furkan. Belinay. Zeynep. Şuranur. Kerem.
Adnan. Yusuf. Bayram Nabi.
Kahramanmaraş’ta o öğle saatinde
sınıflarında hayatını kaybeden çocukların isimleri bunlar.
SON SÖZ
Toplumsal dayanışma yalnızca mum yakmak
değildir. Asıl dayanışma; o mumu yakmadan önce, o çocukların büyüdüğü
mahallelere eşit kaynak aktarmak, okullarına nitelikli öğretmen göndermek,
karınlarını doyurmak ve onları gerçekten dinlemektir.
Bu isimlerin her yıl büyüyen bir listeye
dönüşmemesi için gereken tek şey siyasi iradedir. Araçlar elimizde. Bilgi
elimizde. Model elimizde. Eğitime yatırım politik bir tercihtir. Ve bu tercihi
doğru yapmak, bir lütuf değil; devletin çocuklarına olan borcudur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.