Son yıllarda toplumun neredeyse tamamına yayılan bir duygu hali var; sıkışmışlık. Bu duygu, yalnızca bir geçim sorunu ve ekonomik göstergeler üzerinden açıklanabilecek bir durumdan öte meseleler ima ediyor. Bu durum aynı zamanda bireylerin dünyayı algılama, geleceği tahayyül etme ve gündelik hayatlarını organize etme biçimlerini kökten dönüştüren bir psikolojik iklime de işaret ediyor.
Veri Pusulası’nın 2026 Nisan araştırması
“Kontrollü hayat: Bugünü yönetmek, yarını düşünmek” temasına odaklanmıştı. Bu
başlık altında bireylerin ekonomik baskı altında gündelik yaşamlarını nasıl
sürdürdüğünü incelemeye çalıştık. Araştırma, geçinme koşulları, tasarruf ve
harcama davranışları ile tüketim tercihlerine bakarak, bugünü idare etme
stratejileri ile geleceğe dair beklenti ve kaygılar arasındaki ilişkiyi
birlikte ele alıyordu.
Araştırmanın ikinci odağı ise geleceğe
bakış ve güvensizlik kaynaklarını anlamaya çalışmaktı. Bireylerin gelecek
kaygısının dozu, nedenleri, bu kaygının yaygınlığı, zaman ufku ve güven
duygusunu besleyen unsurları incelemeye çalıştık.
Uzun süreli yalnızlığın tek etkisi maddi
değil. Bekarlığın depresyon ve anksiyete semptomlarını belirgin hale
getirebileceğini ifade eden klinik psikolog Caroline Weinstein, ''Birey, eğer
yalnızlığı kasıtlı olarak seçmediyse psikolojik olarak zorlanabilir'' şeklinde
konuştu.
Anksiyete yaygınlaşmış stres norm haline
gelmiş
Bulguların gösterdiği toplumsal fotoğrafın
iki ana karakteri belirginleşti. Birincisi, toplum gündelik hayatını, hanesinin
dirliğini düzenliğini sürdürmekte zorlanıyor. İkincisi; yaşanan yalnızca
“zorlanma” değil, giderek kaygı altında yürüyen, hayatta kalmaya odaklanan bir
gündelik hayat ritmine “sıkışmışlık”.
Araştırmada bireylerdeki anksiyete
seviyesini ölçmek için geliştirilmiş evrensel ve akademik bir ölçek kullanıldı.
Bu ölçeğe göre bulgular, toplumun yalnızca yüzde 17’sinin minimal düzeyde, geri
kalan büyük çoğunluğun ise hafif, orta ya da şiddetli düzeyde anksiyete
yaşadığını gösteriyor.
Bu veri tek başına önemli olmakla
birlikte, asıl anlamını dağılımın yapısında buluyor. Her 6 kişiden 5’i hafif,
orta ve şiddetli anksiyete grupları içinde yer alırken, grupların büyüklükleri
birbirine oldukça yakın. Bu dağılım da kaygının toplumun belirli bir kesimine
sıkışmadığını, aksine geniş bir alana yayıldığını anlatıyor.
Kaygı artık marjinal bir durum olmaktan
çıkmış, normatif bir duruma dönüşmüş. Çünkü hemen her bir demografik, sınıfsal
ve sosyolojik kümede kaygı hali, anksiyete seviyesi farklı seviyelerde olsa da
oldukça yaygın ve yüksek seyrediyor.
Bir bakıma kaygı, gündelik hayatın doğal
bir parçası haline gelmiş, hatta bir anlamda verili duygu durumu olmuş.
Belirsizlik kalıcılaştıkça gelecek
algısı bozuluyor
Araştırmada geleceğe yönelik kaygıyı
değerlendirmek amacıyla yine evrensel ve akademik bir ölçek olan Dark Future
Scale (DFS) kullanıldı. Bulguları, anksiyetenin yalnızca mevcut koşullara
verilen bir tepki olmadığını, aynı zamanda geleceğe dair sistematik bir
karamsarlık içerdiğini gösteriyor.
Toplumun yaklaşık yarısı yüksek veya çok
yüksek düzeyde gelecek kaygısı taşıyor. Sorunların süreceğine, gelecekte her
şeyin daha da kötüye gideceğine dair karamsarlık, kaygı ve ürküntü var.
Bulguların tümü bir arada bireylerin kaygı kadar geleceksizliğe sıkıştığına da
işaret ediyor.
Bu durum, bireylerin yalnızca bugünü zor
yaşamadığını, aynı zamanda geleceği de güvenli bir alan olarak görmediğini
ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, gelecek algısının bu şekilde bozulması,
bireylerin davranışlarını doğrudan etkiliyor. Nitekim araştırmanın hanenin
geçim koşulları, tasarruf tercihleri gibi bulguları şunu gösteriyor. İnsanlar
belirsiz ve tehditkâr gördükleri bir geleceğe yatırım yapmıyorlar, uzun vadeli
planlar kurmuyorlar, risk almaktan kaçınıyorlar.
Bu nedenle gelecek kaygısı yalnızca
psikolojik bir durum değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal davranışları
belirleyen temel bir değişken haline dönüşmüş durumda.
Eko-anksiyete
Ekonomik durum ve psikoloji
doğrudan bağlantılı
Araştırma, ekonomik durum ile psikolojik
durum arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösterdi bir kez daha. Bulgulara göre
geçinmekte zorlanan ya da borçlanan bireylerde kaygı düzeyi belirgin biçimde
artıyor. Bu bulgu, ekonomik sorunların yalnızca gelir düzeyi ile ilgili
olmadığını, aynı zamanda bireylerin ruh hali, stres seviyesi ve yaşam
memnuniyeti üzerinde doğrudan etkili olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle Türkiye’de ekonomik kriz
yalnızca bir “refah kaybı” değil. Aynı zamanda 2017’den beri artarak ve
derinleşerek sürüyor oluşu nedeniyle kriz tanımını aşmış ve ekonomik tufana
dönüşmüş durumda. Bu denli uzun sürdüğü için de toplum ve bireyler için bir
psikolojik dayanıklılık krizi olarak da değerlendirilebilir.
Yaş kırılımlarına bakıldığında, araştırma
bulgularında gençlerin daha yüksek kaygı taşıdığı görülüyor. Özellikle 18–29
yaş grubunda yoğun kaygı oranının yüksek olması, geleceğe dair belirsizliğin bu
kesimde daha güçlü hissedildiğinin bir işareti.
Bu durum, yalnızca gençlerin bugünkü ruh
haline dair bir veri değil kuşkusuz. Çünkü bu gösterge aynı zamanda toplumun
geleceğine dair de güçlü bir gösterge. Çünkü gençlerin gelecekten kopması, uzun
vadede ekonomik üretkenlik kaybı, girişimcilik azalması, beyin göçü artışı gibi
sonuçlar doğuracağını biliyoruz. Daha önemlisi ise gençlerin geleceksizliğe
mahkûmiyet duygusu öfkeyi tetikliyor. Öfke ise kendine ve dışarıya karşı şiddet
eğilimini artırıyor. Bu öfke ve şiddet meylinin nelere yol açacağına dair belirtileri
ise her gün ve hayatın her alanında gözlüyoruz.
Hemen tüm bulgular bir arada
değerlendirildiğinde, her 5 kişinin 4’ünün negatif bir duygu halinde olduğu
görüyoruz. Bu oran, yalnızca bireysel memnuniyetsizliği değil, aynı zamanda
kolektif bir ruh halini ifade ediyor.
Bu tür bir negatif duygu yoğunluğu,
toplumun karar alma süreçlerinden siyasal davranışlarına kadar geniş bir alanda
etkili olabilir. Gördüğümüz bireylerin yalnızca ekonomik olarak
zorlanmadıklarıdır. Bu zorlanma, yaygın ve sürekli bir kaygı durumuna dönüşmüş,
bu durum da bireylerin davranışlarını, kararlarını ve gelecek algısını
şekillendiren bir psikolojik bir toplumsal iklim üretmiş durumdadır.
toplum
Bireysel kaygılardan kırılgan
topluma
Araştırma, yaşadığımız durumun yalnızca
ekonomik bir kriz olarak tanımlanamayacağını gösteriyor. Mesele 8 yıl önce kur
sıçraması diye başladı. Sonrasında bilim dışı tercih ve kararlarla derinleşti.
Şimdi hayat pahalılığı üzerinden haneleri, sanayisizleşme üzerinden ülkenin
geleceğini rehin alan bir ekonomik tufanın içindeyiz..
Karşımızda çok katmanlı bir toplumsal
kırılganlık yapısı var. Gündelik hayatta üç katmanda bu kırılganlığın
derinleştiği süreçleri yaşıyoruz, gözlüyoruz.
İlki, kaygının
yaygınlaşması, bireylerin bilişsel kapasitesini etkiliyor. Sürekli stres
altında olan bireyler daha kısa vadeli düşünüyor, riskten kaçınıyor, karmaşık
kararlar almakta zorlanıyor. Bu durum da toplumun genelinde reaktif
davranışların artmasına neden oluyor. Toplumsal yaşam “tepki veren sistem”
haline geldikçe de sosyal uyum zayıflıyor. Nitekim kutuplaşmanın giderek bir
siyasal veya kültürel pozisyondan duygusal pozisyona dönüşmesinin sebebi de bu
süreç.
İkincisi, ekonomik durum
ile psikolojik durum arasındaki güçlü bağ, krizlerin etkisini katlıyor.
Ekonomik bir şok, yalnızca gelir kaybı yaratmıyor. Aynı zamanda tüm kurumlara,
kurallara ve daha önemlisi geleceğe güven kaybını tetikliyor. Stres artıyor,
beklentiler kötüleşiyor, davranışlar daralmaya başlıyor. Giderek krizin
etkisinin doğrusal değil, çarpan etkili olmasına neden oluyor.
Üçüncüsü, geleceğe dair
belirsizlik arttıkça, bireylerin zaman ufku daralıyor. Bu durum tasarruf ve
yatırım motivasyonunu azaltıyor, eğitim ve kariyer planlarını zayıflatıyor,
uzun vadeli projelerin, hedeflerin ertelenmesine neden oluyor.
Sonuç olarak toplum,
kısa vadeli çözümlerle ayakta kalmaya çalışan bir yapıya dönüşmüş durumda.
Artık Türkiye’de risk, yalnızca ekonomik kırılganlık değil yüksek kaygı altında
yürüyen bir toplumsal ve gündelik yaşam pratiğine sıkışmış olmamız.
Bu süreçlerin sonunda örneğin göç,
evlenme, çocuk sahibi olma, boşanma, eğitim gibi doğal demografik değişim
süreçlerinde değişim hızının çok daha hızlı olmasına neden oluyor. Nitekim
demografik istatistikler de demografik değişimlerdeki olağanüstü hızı gösteriyor.
toplumsal güven
Kaygıyı yönetmek güveni inşa etmek
Bu tablo ve risk karşısında olmamız
nedeniyle siyasetin temel görevi, yalnızca ekonomik sorunları çözmek değil
artık. Aynı zamanda siyasetin görevi toplumun yaşadığı kaygıyı ve toplumsal
psikolojiyi yönetilebilir hale getirmek.
Bugün Türkiye’nin temel sorunu yalnızca
ekonomik değil kuralsızlık ve öngörülemezlik de. Bu nedenle siyasal strateji
önceliği ya da kısa vadeli ilk hedefi ekonominin yapısal sorunlarını çözmekten,
refah artışından da önce güven üretmeye odaklanmak olmalıdır.
Kaygılı toplumlarda sert ve nara atmaya
dayalı dil tek başına güven üretmiyor. Aksine ürküntü ve geri çekilme yaratma
potansiyeli de yüksek. Bir bakıma toplumsal çığ tehlikesi olan ortamda nara
atmak çözümü değil çığ tehlikesini artırıyor da olabilir. Bu nedenle siyasetin
tonu panik değil, güven vermelidir.
Bugünün Türkiye’sinde siyaset yalnızca
seçim kazanmak meselesi değil. Aynı zamanda toplumun içinde bulunduğu kaygı
halini de yönetme meselesidir.
Belki de muhalif siyasetin temel cümlesi
çok basit olmalı. “Bu ülkede kimse hayatını tek başına ve yalnızca hayatta
kalabilmek boğuşmasıyla sürdürmek zorunda kalmayacak.” Bu sade iddia belki de
yeni bir sosyal mutabakatın, ortak gelecek hikayesinin de başlangıç cümlesi
olabilir.
Bu toplumun ihtiyacı daha fazla korku
değil, geleceğe, ortak kadere güven duygusu. Siyasetin görevi de bu duyguyu
güçlendirmek. Siyasetin görevi, bu geleceğin mümkün olduğuna toplumu yeniden
inandırmaktır da.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.