4 Mayıs 2026 Pazartesi

Anksiyete yaygınlaştı, stres norm oldu: Ekonomik kriz artık toplumsal bir kırılma Bekir Ağırdır/4 Mayıs 2026

Son yıllarda toplumun neredeyse tamamına yayılan bir duygu hali var; sıkışmışlık. Bu duygu, yalnızca bir geçim sorunu ve ekonomik göstergeler üzerinden açıklanabilecek bir durumdan öte meseleler ima ediyor. Bu durum aynı zamanda bireylerin dünyayı algılama, geleceği tahayyül etme ve gündelik hayatlarını organize etme biçimlerini kökten dönüştüren bir psikolojik iklime de işaret ediyor.

Veri Pusulası’nın 2026 Nisan araştırması “Kontrollü hayat: Bugünü yönetmek, yarını düşünmek” temasına odaklanmıştı. Bu başlık altında bireylerin ekonomik baskı altında gündelik yaşamlarını nasıl sürdürdüğünü incelemeye çalıştık. Araştırma, geçinme koşulları, tasarruf ve harcama davranışları ile tüketim tercihlerine bakarak, bugünü idare etme stratejileri ile geleceğe dair beklenti ve kaygılar arasındaki ilişkiyi birlikte ele alıyordu.

Araştırmanın ikinci odağı ise geleceğe bakış ve güvensizlik kaynaklarını anlamaya çalışmaktı. Bireylerin gelecek kaygısının dozu, nedenleri, bu kaygının yaygınlığı, zaman ufku ve güven duygusunu besleyen unsurları incelemeye çalıştık.

Uzun süreli yalnızlığın tek etkisi maddi değil. Bekarlığın depresyon ve anksiyete semptomlarını belirgin hale getirebileceğini ifade eden klinik psikolog Caroline Weinstein, ''Birey, eğer yalnızlığı kasıtlı olarak seçmediyse psikolojik olarak zorlanabilir'' şeklinde konuştu.

Anksiyete yaygınlaşmış stres norm haline gelmiş

Bulguların gösterdiği toplumsal fotoğrafın iki ana karakteri belirginleşti. Birincisi, toplum gündelik hayatını, hanesinin dirliğini düzenliğini sürdürmekte zorlanıyor. İkincisi; yaşanan yalnızca “zorlanma” değil, giderek kaygı altında yürüyen, hayatta kalmaya odaklanan bir gündelik hayat ritmine “sıkışmışlık”.

Araştırmada bireylerdeki anksiyete seviyesini ölçmek için geliştirilmiş evrensel ve akademik bir ölçek kullanıldı. Bu ölçeğe göre bulgular, toplumun yalnızca yüzde 17’sinin minimal düzeyde, geri kalan büyük çoğunluğun ise hafif, orta ya da şiddetli düzeyde anksiyete yaşadığını gösteriyor.

Bu veri tek başına önemli olmakla birlikte, asıl anlamını dağılımın yapısında buluyor. Her 6 kişiden 5’i hafif, orta ve şiddetli anksiyete grupları içinde yer alırken, grupların büyüklükleri birbirine oldukça yakın. Bu dağılım da kaygının toplumun belirli bir kesimine sıkışmadığını, aksine geniş bir alana yayıldığını anlatıyor.

Kaygı artık marjinal bir durum olmaktan çıkmış, normatif bir duruma dönüşmüş. Çünkü hemen her bir demografik, sınıfsal ve sosyolojik kümede kaygı hali, anksiyete seviyesi farklı seviyelerde olsa da oldukça yaygın ve yüksek seyrediyor.

Bir bakıma kaygı, gündelik hayatın doğal bir parçası haline gelmiş, hatta bir anlamda verili duygu durumu olmuş.

Belirsizlik kalıcılaştıkça gelecek algısı bozuluyor

Araştırmada geleceğe yönelik kaygıyı değerlendirmek amacıyla yine evrensel ve akademik bir ölçek olan Dark Future Scale (DFS) kullanıldı. Bulguları, anksiyetenin yalnızca mevcut koşullara verilen bir tepki olmadığını, aynı zamanda geleceğe dair sistematik bir karamsarlık içerdiğini gösteriyor.

Toplumun yaklaşık yarısı yüksek veya çok yüksek düzeyde gelecek kaygısı taşıyor. Sorunların süreceğine, gelecekte her şeyin daha da kötüye gideceğine dair karamsarlık, kaygı ve ürküntü var. Bulguların tümü bir arada bireylerin kaygı kadar geleceksizliğe sıkıştığına da işaret ediyor.

Bu durum, bireylerin yalnızca bugünü zor yaşamadığını, aynı zamanda geleceği de güvenli bir alan olarak görmediğini ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, gelecek algısının bu şekilde bozulması, bireylerin davranışlarını doğrudan etkiliyor. Nitekim araştırmanın hanenin geçim koşulları, tasarruf tercihleri gibi bulguları şunu gösteriyor. İnsanlar belirsiz ve tehditkâr gördükleri bir geleceğe yatırım yapmıyorlar, uzun vadeli planlar kurmuyorlar, risk almaktan kaçınıyorlar.

Bu nedenle gelecek kaygısı yalnızca psikolojik bir durum değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal davranışları belirleyen temel bir değişken haline dönüşmüş durumda.

Eko-anksiyete

Ekonomik durum ve psikoloji doğrudan bağlantılı

Araştırma, ekonomik durum ile psikolojik durum arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösterdi bir kez daha. Bulgulara göre geçinmekte zorlanan ya da borçlanan bireylerde kaygı düzeyi belirgin biçimde artıyor. Bu bulgu, ekonomik sorunların yalnızca gelir düzeyi ile ilgili olmadığını, aynı zamanda bireylerin ruh hali, stres seviyesi ve yaşam memnuniyeti üzerinde doğrudan etkili olduğunu gösteriyor.

Bu nedenle Türkiye’de ekonomik kriz yalnızca bir “refah kaybı” değil. Aynı zamanda 2017’den beri artarak ve derinleşerek sürüyor oluşu nedeniyle kriz tanımını aşmış ve ekonomik tufana dönüşmüş durumda. Bu denli uzun sürdüğü için de toplum ve bireyler için bir psikolojik dayanıklılık krizi olarak da değerlendirilebilir.

Yaş kırılımlarına bakıldığında, araştırma bulgularında gençlerin daha yüksek kaygı taşıdığı görülüyor. Özellikle 18–29 yaş grubunda yoğun kaygı oranının yüksek olması, geleceğe dair belirsizliğin bu kesimde daha güçlü hissedildiğinin bir işareti.

Bu durum, yalnızca gençlerin bugünkü ruh haline dair bir veri değil kuşkusuz. Çünkü bu gösterge aynı zamanda toplumun geleceğine dair de güçlü bir gösterge. Çünkü gençlerin gelecekten kopması, uzun vadede ekonomik üretkenlik kaybı, girişimcilik azalması, beyin göçü artışı gibi sonuçlar doğuracağını biliyoruz. Daha önemlisi ise gençlerin geleceksizliğe mahkûmiyet duygusu öfkeyi tetikliyor. Öfke ise kendine ve dışarıya karşı şiddet eğilimini artırıyor. Bu öfke ve şiddet meylinin nelere yol açacağına dair belirtileri ise her gün ve hayatın her alanında gözlüyoruz.

Hemen tüm bulgular bir arada değerlendirildiğinde, her 5 kişinin 4’ünün negatif bir duygu halinde olduğu görüyoruz. Bu oran, yalnızca bireysel memnuniyetsizliği değil, aynı zamanda kolektif bir ruh halini ifade ediyor.

Bu tür bir negatif duygu yoğunluğu, toplumun karar alma süreçlerinden siyasal davranışlarına kadar geniş bir alanda etkili olabilir. Gördüğümüz bireylerin yalnızca ekonomik olarak zorlanmadıklarıdır. Bu zorlanma, yaygın ve sürekli bir kaygı durumuna dönüşmüş, bu durum da bireylerin davranışlarını, kararlarını ve gelecek algısını şekillendiren bir psikolojik bir toplumsal iklim üretmiş durumdadır.

toplum

Bireysel kaygılardan kırılgan topluma

Araştırma, yaşadığımız durumun yalnızca ekonomik bir kriz olarak tanımlanamayacağını gösteriyor. Mesele 8 yıl önce kur sıçraması diye başladı. Sonrasında bilim dışı tercih ve kararlarla derinleşti. Şimdi hayat pahalılığı üzerinden haneleri, sanayisizleşme üzerinden ülkenin geleceğini rehin alan bir ekonomik tufanın içindeyiz..

Karşımızda çok katmanlı bir toplumsal kırılganlık yapısı var. Gündelik hayatta üç katmanda bu kırılganlığın derinleştiği süreçleri yaşıyoruz, gözlüyoruz.

İlki, kaygının yaygınlaşması, bireylerin bilişsel kapasitesini etkiliyor. Sürekli stres altında olan bireyler daha kısa vadeli düşünüyor, riskten kaçınıyor, karmaşık kararlar almakta zorlanıyor. Bu durum da toplumun genelinde reaktif davranışların artmasına neden oluyor. Toplumsal yaşam “tepki veren sistem” haline geldikçe de sosyal uyum zayıflıyor. Nitekim kutuplaşmanın giderek bir siyasal veya kültürel pozisyondan duygusal pozisyona dönüşmesinin sebebi de bu süreç.

İkincisi, ekonomik durum ile psikolojik durum arasındaki güçlü bağ, krizlerin etkisini katlıyor. Ekonomik bir şok, yalnızca gelir kaybı yaratmıyor. Aynı zamanda tüm kurumlara, kurallara ve daha önemlisi geleceğe güven kaybını tetikliyor. Stres artıyor, beklentiler kötüleşiyor, davranışlar daralmaya başlıyor. Giderek krizin etkisinin doğrusal değil, çarpan etkili olmasına neden oluyor.

Üçüncüsü, geleceğe dair belirsizlik arttıkça, bireylerin zaman ufku daralıyor. Bu durum tasarruf ve yatırım motivasyonunu azaltıyor, eğitim ve kariyer planlarını zayıflatıyor, uzun vadeli projelerin, hedeflerin ertelenmesine neden oluyor.

Sonuç olarak toplum, kısa vadeli çözümlerle ayakta kalmaya çalışan bir yapıya dönüşmüş durumda. Artık Türkiye’de risk, yalnızca ekonomik kırılganlık değil yüksek kaygı altında yürüyen bir toplumsal ve gündelik yaşam pratiğine sıkışmış olmamız.

Bu süreçlerin sonunda örneğin göç, evlenme, çocuk sahibi olma, boşanma, eğitim gibi doğal demografik değişim süreçlerinde değişim hızının çok daha hızlı olmasına neden oluyor. Nitekim demografik istatistikler de demografik değişimlerdeki olağanüstü hızı gösteriyor.

toplumsal güven

Kaygıyı yönetmek güveni inşa etmek

Bu tablo ve risk karşısında olmamız nedeniyle siyasetin temel görevi, yalnızca ekonomik sorunları çözmek değil artık. Aynı zamanda siyasetin görevi toplumun yaşadığı kaygıyı ve toplumsal psikolojiyi yönetilebilir hale getirmek.

Bugün Türkiye’nin temel sorunu yalnızca ekonomik değil kuralsızlık ve öngörülemezlik de. Bu nedenle siyasal strateji önceliği ya da kısa vadeli ilk hedefi ekonominin yapısal sorunlarını çözmekten, refah artışından da önce güven üretmeye odaklanmak olmalıdır.

Kaygılı toplumlarda sert ve nara atmaya dayalı dil tek başına güven üretmiyor. Aksine ürküntü ve geri çekilme yaratma potansiyeli de yüksek. Bir bakıma toplumsal çığ tehlikesi olan ortamda nara atmak çözümü değil çığ tehlikesini artırıyor da olabilir. Bu nedenle siyasetin tonu panik değil, güven vermelidir.

Bugünün Türkiye’sinde siyaset yalnızca seçim kazanmak meselesi değil. Aynı zamanda toplumun içinde bulunduğu kaygı halini de yönetme meselesidir.

Belki de muhalif siyasetin temel cümlesi çok basit olmalı. “Bu ülkede kimse hayatını tek başına ve yalnızca hayatta kalabilmek boğuşmasıyla sürdürmek zorunda kalmayacak.” Bu sade iddia belki de yeni bir sosyal mutabakatın, ortak gelecek hikayesinin de başlangıç cümlesi olabilir.

Bu toplumun ihtiyacı daha fazla korku değil, geleceğe, ortak kadere güven duygusu. Siyasetin görevi de bu duyguyu güçlendirmek. Siyasetin görevi, bu geleceğin mümkün olduğuna toplumu yeniden inandırmaktır da.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.