Şanlıurfa’daki okul saldırısının büyük bir endişeye sebep olduğu bir ortamda Kahramanmaraş’taki katliam endişenin ötesine geçti ve yaygın bir korkuya sebep oldu. Çocuk yaştaki bir öğrencinin hem arkadaşlarını hem de öğretmenini öldürmesi, akıl alır gibi değildi. Kimilerine göre bu toprakların görmediği dehşetengiz bir olaydı. Kimilerine göre ise şimdiye kadar görülmemiş olsa da işaretlerine, izlerine, belirtilerine rastlanan mukadder bir durumdu. Bir grup medya gözlemcisi açısından ise sürpriz değildi, ilk vaka da sayılmamalıydı.
Televizyon haber bültenlerinin, sosyal
medyanın, farklı internet ortamlarının sürekli yay/ınla/dığı şiddet vakalarının
benzerinden başka bir şey değildi aslında Kahramanmaraş vakası… Her gün
rastlananın daha fazla ölümlüsü idi; ‘katil’ de bir çocuktu. Fark bu kadardı.
Fark az sayılmazdı ama bu tür olayların benzerlerini sürekli ‘izleyenler’ için
son vakalar bir bakıma beklenendi. Karısını, çocuklarını, komşusunu, işçisini,
patronunu, annesini babasını kardeşini vahşice katledenlerin bulunduğunu,
üstelik bunların sayısının giderek arttığını kimse reddedemez. Dolayısıyla
“Bunlar bizde olmaz/dı!” demek, kendini avutmak olur. Türkiye’de de oluyor ve
giderek artarak/yayılarak oluyor!
TRT BUNU YAPARSA…
Haber bültenlerindeki kan dondurucu
haberlerden yeterince etkilenmemiş görünen ilgili, yetkili, sorumlu, uzman,
yönetici, medya mensubu, yapımcısı, yönetmeni ve oyuncusuyla dizi ekibi
pozisyonundakilerin son olaylardan sonra nedamet belirtisi göstermesi iyi… Ama
anlamlı değil! Çünkü yıllardır kör göze parmak misali ortada olan bir durumu
görmezden gelmesi, dahası yanlışta ısrar etmesi timsah gözyaşından başka bir
anlam taşımaz. Ekilen tohumlar ‘meyve’sini veriyor, yanlışlar semeresini
gösteriyor. Üstelik son ana kadar da ‘rating belası’na kurban edildi bütün
doğrular, bütün uyarılar… Türkiye’nin ‘birinci kanalı’ TRT’de bile her
bölümünde mutlaka onlarca silahlı mahallelinin karşı mahallenin silahlı
‘filinta’larına kurşun yağdıracakmış gibi gösterilmesi, silahlıların kahraman
olarak takdim edilmesi, dizinin başından beri ‘ar, namus, haya’ya zıt konular
etrafında gerilimin sürdürülmesi başlı başına bir rezalet iken ve bundan utanç
duymak gerekirken TRT’nin genel müdüründen yönetim kuruluna, yöneticisinden dizinin
‘mutlaka’ çok ‘hassas’ ekibine kadar herkes ratinglerin gölgesinde keyif çattı.
Önce dizilerde başlayıp sonradan internet
ortamlarına ve ardından sosyal medyaya sirayet eden şiddet, hiç şüphesiz ki bu
örnekte olduğu gibi göz göre göre tehlikeye dönüştü. 1990’lı yıllarda haber
bültenlerinde ve ‘sıcağı sıcağına’ tarzı programlarda ilk örnekleri aktarılan
taciz, tecavüz, saldırı, şiddet içerikleri kısa süre içerisinde suç ve suçluyu
adeta normalleştirmeye, bir süre sonra onlardan kahraman çıkarmaya kadar gitti.
Bu, hâlâ bir sorun olarak ortada duruyor: Televizyonlar taciz, saldırı, yaralama,
öldürme vakalarını caydırıcı, kınayıcı, nefret uyandırıcı şekilde vermek yerine
canlandırma, detaylı anlatma, cezasız kaldığı algısını yayma gibi ‘teknik’ler
kullanarak vermeyi sürdürüyor… (Kahramanmaraş katliamını Türkiye’nin en saygın
gazetelerinden biri “Kalemini kırdı silaha sarıldı” diye verdi; ‘kalemi
kırma’nın nerede hangi anlamda kullanıldığını ihmal ederek!)
ÖNCE HABERLER, SONRA DİZİLER
Haberlerdeki sıkıntılar artarak kanaldan
kanala yayılırken şiddet bayrağını diziler devraldı! 2000’lerin başlarında en
vahşisinden şiddet, en acımasızından mafya saldırıları, en iğrencinden çarpık,
sapkın, sapık ilişkiler diziler yoluyla topluma boca edildi. İzleyenlerin yaşı,
aidiyeti, demografik nitelikleri dikkate alınmadan; tedbirsizce, sansürsüzce!
‘Sakıncalı’ haber, konuşma ve mesajlara karşı gösterilen hassasiyet, dizilerle
yayılan tehlikeden esirgendi. Sigara ve alkol görüntüleri buzlanırken silahlar
cezbedici ve hak edeni cezalandırıcı çok faydalı/gerekli şeyler olarak sunuldu.
Büyük ilgi gören, yüksek rating alan,
dünyanın dört bir yanına pazarlanan Türk dizileri, kısa sürede birer eğlence
aracı olmaktan çıka/rıla/rak; toplumsal rollerin, kimliklerin ve tarih
algısının yeniden üretildiği güçlü/etkili propaganda malzemelerine dönüştüler.
Özellikle başlarda Kurtlar Vadisi, Diriliş Ertuğrul gibi yapımlar, sonra
bunların devamı şeklinde çekilenler ve bunlara ek olarak sapık/sapkın
ilişkileri içeren teknik açıdan çok kaliteli yapımlar, taciz, şiddet, cinsellik
ve çarpık ilişki sahnelerinin yoğun kullanımıyla dikkat çektiler. Bu
dizilerdeki şiddetin sunumu, yalnızca dramatik gerilimi artırmakla kalmadı;
aynı zamanda özellikle genç ve çocuk izleyicinin şiddeti algılama ve
anlamlandırma biçimini de etkiledi. Şiddetin çoğu zaman ‘meşrulaştırılmış’ bir
araç olarak sunulması, Kurtlar Vadisi’nde devlet, millet ya da ‘yüksek
çıkarlar’ adına şiddet uygulanması, kahramanlıkla iç içe geçirilir oldu. Ana
karakterlerin gerçekleştirdiği infazlar, işkenceler ya da yasa dışı eylemler,
çoğu zaman etik bir sorgulamadan geçirilmeden ‘gereklilik’ olarak sunuldu. Bu
durum, izleyicide şiddetin belirli koşullar altında kabul edilebilir olduğu
yönünde bir algı oluşturdu.
Benzer şekilde, Diriliş Ertuğrul ve diğer
tarih temalı dizilerde şiddet, çoğunlukla ‘kutsal bir mücadele’ çerçevesinde
ele alındı. Savaş sahneleri, düşmanın acımasızlığına karşı haklı bir direniş
olarak kurgulandı. Ancak bu anlatı, çoğu zaman tek boyutlu bir iyi-kötü
ayrımına dayanmış olduğu için izleyicide daha keskin ve kutuplaştırıcı bir
dünya görüşü oluşturdu.
Şiddetin estetikleştirilmesi de gözlerden
kaçırılan ayrı bir sorun oldu bu dizilerde. Kullanılan sinematografi, müzik ve
kurgu teknikleri, şiddet sahnelerini etkileyici ve hatta zaman zaman ‘çekici’
hale getirdi. Özellikle yavaş çekim sahneler, dramatik müzikler ve kahramanlık
vurgusu, şiddeti bir gösteri unsuruna dönüştürdü. Bu durum, şiddetin gerçek
hayattaki yıkıcı ve travmatik etkilerini arka plana iterken kahramanlıkları öne
çıkardı.
KEFERENİN KAFASINI UÇURMAK İYİ DE…
Bu tür yapımların çoğunluğunu gençlerin
oluşturduğu geniş izleyici kitlelerine ulaşması, bugün sonuçlarını görmeye
başladığımız tablonun oluşumuna zemin hazırladı. ‘Çakır’ tipinin birçok genç
için idol olması, ‘Ertuğrul’un ‘kâfir’in kafasını bir vuruşta uçurması,
yalınkılıç bir ‘akıncı’nın her bir bölümde onlarca düşmanın hakkından tek
başına gelmesi, elinde oyuncak kılıçlarıyla ve sırtında Osmanlı kıyafetiyle
ekran başındaki çocukların ve gençlerin gururunu okşadı; anne babalar onlara
‘kahraman ecdadın’ fetihlerini izlettiği için mutlu oldular. Tabii bu gurur
duyulası sahnelerin çıktısının kısa vadede ‘mutluluk’ ama uzun vadede ‘şiddet’
olacağı, böyle bir ortamda akla gelmemeliydi!
Kanal sahipleri, yöneticileri, yapımcılar
ve onların destekçisi siyasetçiler, mutluluktan ve gururdan pay çıkardılar
kendilerine; Türk dizi sektörünün geldiği aşamayı her fırsatta dile getirdiler!
Ama o gurur tablosunun ‘şiddetin kültürel yeniden üretimi’ni beraberinde
getirdiğini görmezden geldiler. Cephelerde, otağlarda, saraylarda, haremlerde
olan bitenin çocuklar ve gençler için ‘zihin şekillendiriciler’ olacağını
hesaba katmadılar. O hesap yapılmadığı (dahası gereksiz görüldüğü) için bugünün
kamu-özel kanallarında en acımasız şiddet, en çarpık ilişkiler, en rezil kuşak
programları ‘kötülük’ üretmeye devam ediyor.
Hesap ratingler için, dizilerin
pazarlanmasıyla gelecek milyon dolarlar için yapıldı hep… Hele kanal
kendilerininse ya da kendilerinin müdahalesine açıksa veya bu yapımlarla rakip
kanalları ezip geçmek imkânı varsa başka bir şeyi hesaba katmaya gerek yoktu/r!
Yıllardır dizilerin çok izlendiğiyle övünen bir kanalın o dizilerinin neyi
yaydığını, hangi konulara yer verdiğini, kimi nasıl yücelttiğini görenler,
şimdi yakınılan tehlikeyi de görenlerdi/r.
Kahramanmaraş vakası için gözyaşı dökelim,
gençliğin sosyal medya bağımlısı ve şiddete meyyal olduğundan yakınalım ama o
ortamı oluşturan, o ortama hizmet eden ve bununla gururlanan kişi, kanal, yapım
şirketi, kamu-özel kurumları da hesaba çekelim! Herkes ne yaptığına, neyi
yapmadığına, hangi kötülüğü yücelttiğine baksın.
Kim yaparsa yapsın, kim destek olursa
olsun, kim önünü açarsa açsın şiddetin kendisinin bizatihi kötü olduğunu, kötü
sonuçlar doğurduğunu/doğuracağını, kötü sonuçların herkes için ihtimal
dahilinde olduğunu kabul etmek lazım.
*Prof. Dr. Hakan Temiztürk, Atatürk
Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.