Daha verimli olan, bu altı dönemi aynı uzun tarihsel çizgi içinde okumaktır: Abdülhamid dönemi, Vahdettin dönemi, 1923–1945 Mustafa Kemal devlet kuruluş dönemi, 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı dönemi, 2002–2016 Erdoğan I dönemi ve 2016–2026 Erdoğan II dönemi. Bu altı dönem, Türkiye’nin değişen dünya konjonktürleri karşısında verdiği altı büyük cevaptır. Abdülhamid, Avrupa emperyalizminin, Balkan milliyetçiliklerinin, Rus baskısının ve mali bağımlılığın sıkıştırdığı bir imparatorluğu güvenlikçi merkezileşmeyle ayakta tutmaya çalıştı. Vahdettin, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi ve işgal koşullarında hanedan meşruiyeti ile dış destek arasında bir hayatta kalma yolu aradı. Mustafa Kemal, imparatorluk çöküşünden yeni bir devlet çıkardı. 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı, İkinci Dünya Savaşı sonrasının iki kutuplu dünyasında, Soğuk Savaş, NATO, çok partili hayat, kalkınmacı devlet, darbeler, 1980 liberal dönüşümü, 1990’ların koalisyon krizleri ve 2001 ekonomik çöküşü arasında Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini sürdürmeye çalıştı. Erdoğan’ın ilk dönemi, 2001 krizinin ardından küresel likidite, Avrupa Birliği çıpası ve büyüme dalgası içinde yeni bir çoğunluk siyaseti kurdu. Erdoğan’ın ikinci dönemi ise 15 Temmuz darbe girişimi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, ekonomik kırılganlıklar, Rusya-Ukrayna savaşı, ABD-Çin rekabeti, enerji ve tedarik zinciri krizleri içinde daha güvenlikçi, daha merkezî ve daha jeopolitik bir devlet diline yöneldi.
Bu makalenin temel tezi şudur: Türkiye’de
liderleri anlamak için onları yalnız kendi tercihleriyle değil, karşı karşıya
kaldıkları tarihsel zorunluluklarla birlikte değerlendirmek gerekir. Atatürk
dışa kapalı, tarımsal ağırlığı yüksek, sermaye birikimi zayıf, savaşlardan
yorgun düşmüş bir ülkede 1929 Büyük Buhranı’nı ve ardından İkinci Dünya
Savaşı’na giden otoriter Avrupa’yı göğüsledi. Erdoğan ise dışa açık,
sanayileşmiş ama dış finansmana, enerji ithalatına ve küresel sermaye
hareketlerine bağımlı bir ekonomide 2008–2009 Dünya Mali Krizi’ni, ardından
ABD-Çin rekabetiyle şekillenen yeni jeopolitik düzeni yönetti. İki lideri de
olumlamak ya da olumsuzlamak için değil, devlet aklının kriz karşısında nasıl
değiştiğini anlamak için karşılaştırmak gerekir.
Abdülhamid: Güvenlikçi
modernleşmenin kurucu paradoksu
II. Abdülhamid dönemi, Osmanlı’nın son
yüzyılındaki en karmaşık eşiklerden biridir. Bu dönemi yalnız “istibdat” veya
yalnız “modernleştirici padişah” kavramıyla açıklamak yetersizdir. Abdülhamid
hem modernleştirici hem güvenlikçiydi. Hem demiryolları, telgraf, modern
okullar, bürokratik kapasite ve merkezî idareyi güçlendirdi hem de basını,
muhalefeti, öğrenci hareketlerini, subayları ve fikir hayatını sıkı biçimde
denetim altında tuttu. Onun yönetim biçimindeki temel çelişki burada yatıyordu:
Devleti modernleştiriyor, fakat topluma siyasal özne olarak güvenmiyordu.
Bu tercihin arkasında yalnız kişisel
iktidar arzusu yoktu; çok derin bir çözülme korkusu vardı. 93 Harbi’nin
yarattığı travma, Balkanların kaybı, Rus ordusunun Yeşilköy’e kadar gelmesi,
Avrupa devletlerinin Osmanlı iç işlerine müdahalesi, Düyûn-ı Umûmiye ile mali
egemenliğin sınırlanması ve milliyetçilik dalgası, Osmanlı devlet aklını büyük
bir savunma psikolojisine soktu. Abdülhamid’in siyasal refleksi bu ortamda
şekillendi. Ona göre imparatorluk ayakta kalacaksa merkezî otorite güçlenmeli,
taşra denetlenmeli, iletişim ve ulaşım ağları kurulmalı, eğitim yoluyla yeni
bir bürokratik kadro yetiştirilmeli, ama siyasal alan serbest bırakılmamalıydı.
Bu model kısa vadede anlaşılabilir bir
akla dayanıyordu. Çöken bir imparatorlukta merkezîleşme, idare kapasitesi ve
güvenlik refleksi doğal olarak öne çıkar. Fakat uzun vadede bu model kendi
krizini üretti. Çünkü modernleşme ile özgürleşme birbirinden ayrıldığında,
devlet teknik olarak güçlenirken toplum siyasal olarak daralır. Okullar çoğalır
ama fikir hayatı baskılanır. Telgraf ve demiryolu yayılır ama kamusal tartışma
alanı küçülür. Bürokrasi büyür ama meşruiyet daralır. Abdülhamid’in mirası bu
yüzden çift yönlüdür: Cumhuriyet’in kullanacağı pek çok modern araç bu dönemde
güçlenmiş, fakat Cumhuriyet’in aşmaya çalışacağı güvenlikçi siyaset dili de
aynı dönemde derinleşmiştir.
Abdülhamid dönemi, Türkiye siyasal
hafızasına çok güçlü bir kalıp bıraktı: Devlet kendisini tehdit altında
hissettiğinde, siyasal alanı daraltarak kendini korumaya çalışabilir. Bu kalıp
sonraki dönemlerde farklı biçimlerde geri dönecekti. Cumhuriyet’in askerî-bürokratik
reflekslerinde, darbe dönemlerinde, güvenlikçi devlet aklında ve nihayet çağdaş
siyasal krizlerde bu gölgenin izleri görülecekti. Abdülhamid’i bugünün
tartışmaları açısından önemli kılan da budur. O yalnız geçmişte kalmış bir
padişah değil, Türkiye’de devletin kriz anlarında nasıl düşündüğünü gösteren
tarihsel bir laboratuvardır.
Vahdettin: Meşruiyetin çöktüğü
yerde dış destek arayışı
Vahdettin dönemi Abdülhamid döneminden
farklı bir kriz modelidir. Abdülhamid çözülmeyi güvenlikçi merkezileşmeyle
yavaşlatmaya çalışmıştı; Vahdettin ise artık yenilmiş, işgal edilmiş, karar
alma kapasitesi çökmüş bir imparatorluğun son hükümdarıydı. 1918 sonrası
İstanbul yalnız askerî bir yenilginin değil, siyasal meşruiyet kaybının da
merkezine dönüştü. Mondros Mütarekesi, İstanbul’un fiilî işgali, Sevr ihtimali,
ordunun dağılması ve bürokrasinin moral çöküşü, saray çevresini “en az kayıpla
hayatta kalma” stratejisine itti.
Bu stratejinin merkezinde İngiltere ile
uzlaşma arayışı vardı. Vahdettin ve çevresindeki birçok aktör, İngiltere ile
kurulacak bir ilişkinin hanedanı, hilafeti ve belki de devletin sınırlı bir
devamlılığını koruyabileceğini düşündü. Bunu yalnız kişisel zaaf olarak görmek
kolaydır; fakat tarihsel olarak bakıldığında, yenilmiş devletlerin elitleri
çoğu zaman benzer refleksler gösterir. İçeride meşruiyet zayıfladığında dış
destek bir güvenlik alanı gibi görünür. Ancak bu modelin kırılganlığı da tam
burada ortaya çıkar: Dış destek, içeride üretilen siyasal meşruiyetin yerini
tutamaz.
Ankara hareketi bu noktada farklılaştı.
İstanbul, hanedan ve hilafet meşruiyetini korumaya çalışırken; Ankara, millet
egemenliği, toplumsal seferberlik ve yeni siyasal merkez fikri üzerinden
meşruiyet üretmeye başladı. Bu nedenle 1919–1923 arasındaki mücadele yalnız bir
askerî mücadele değildi. Aynı zamanda iki meşruiyet anlayışının çatışmasıydı.
Bir tarafta işgal koşullarında dış güçlerle uzlaşarak varlık alanı korumaya
çalışan eski merkez; diğer tarafta egemenliğin kaynağını yeniden tanımlayan
yeni merkez vardı.
Vahdettin’in sürgün hikâyesi bu açıdan çok
öğreticidir. İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan ayrılması ilk bakışta güvenlik
arayışı gibi göründü. Fakat Malta, Hicaz, Cidde, Mekke, Taif, İskenderiye,
Cenova ve San Remo hattı, aslında Osmanlı sonrası dünyanın eski padişaha artık
kalıcı bir siyasal alan tanımadığını gösterdi. Büyük güçler onu koruyabilir,
taşıyabilir, sınırlayabilir; fakat ona yeni bir meşruiyet veremezdi. Arap
coğrafyasında yeni hanedanlıklar, İngiliz nüfuzu, İbn Suud’un yükselişi ve
milliyetçilikler, eski Osmanlı merkezinin geri çağrılacağı bir dünya
bırakmamıştı.
Vahdettin döneminin bugüne bıraktığı ders
şudur: Bir iktidar içeride toplumsal meşruiyet üretme kapasitesini
kaybettiğinde, dış destek arayışı geçici güvenlik sağlayabilir; fakat kalıcı
siyasal çözüm üretemez. Devletlerin kaderini yalnız dış baskılar değil, kriz
anlarında içeride hangi meşruiyet anlayışını tercih ettikleri belirler. Bu
ders, yalnız Osmanlı’nın son yılları için değil, modern Türkiye’nin bütün kriz
dönemleri için geçerlidir.
Mustafa Kemal: Çöküşten kuruluşa
geçen devlet aklı
Mustafa Kemal’in tarihsel farkı,
imparatorluğun çöküşünden yeni bir devlet mantığı çıkarabilmesidir. O,
Abdülhamid döneminin modern askerî okullarında yetişti; İttihatçı dünyanın
içinden geçti; Balkan bozgununu, Trablusgarp’ı, Çanakkale’yi, Birinci Dünya
Savaşı’nı, Mondros’u ve işgali gördü. Fakat aynı kuşağın birçok isminden farklı
olarak, devlet kurtarma fikrini yalnız askerî aktivizm veya jeopolitik macera
olarak görmedi. Onun asıl başarısı, kurtuluşu kuruluşa dönüştürmesiydi.
1923–1945 dönemini bu nedenle “Mustafa
Kemal devlet kuruluş dönemi” olarak adlandırmak anlamlıdır. Çünkü bu dönemde
mesele yalnız saltanatın kaldırılması veya Cumhuriyet’in ilanı değildi.
Devletin bütün temel unsurları yeniden tanımlanıyordu. Egemenliğin kaynağı
hanedandan millete geçti. Başkent İstanbul’dan Ankara’ya taşındı. Hilafet
merkezli siyasal tahayyülün yerine laik ulusal egemenlik kondu. Ümmet ve tebaa
kimliğinin yerine yurttaşlık fikri yerleştirildi. Hukuk düzeni laikleştirildi.
Eğitim birliği sağlandı. Kapitülasyonların tasfiyesi, Lozan, Merkez Bankası,
sanayi planları, demiryolları, Sümerbank, Etibank ve kamu yatırımları aynı
kurucu mantığın parçaları oldu.
Bu kurucu mantığın temelinde üç büyük ders
vardı. Abdülhamid’in deneyimi, devlet kapasitesinin gerekli ama tek başına
yeterli olmadığını göstermişti. Vahdettin’in deneyimi, dış himayenin kalıcı
güvenlik üretmeyeceğini göstermişti. İttihatçı deneyim ise romantik askerî
aktivizmin ve büyük jeopolitik maceraların devleti felakete sürükleyebileceğini
göstermişti. Mustafa Kemal bu üç dersten farklı bir sentez çıkardı: sınırları
belirli, başkenti Anadolu’da olan, ekonomik bağımsızlığı hedefleyen, laik
yurttaşlık temelinde kurulan ve dış politikada dengeyi esas alan bir
ulus-devlet.
Bu noktada Atatürk’ü bugünün demokrasi
ölçüleriyle kolayca mahkûm etmek de, onu kusursuzlaştırmak da analitik olarak
zayıftır. 1923–1945 dönemi tam anlamıyla çoğulcu bir demokrasi değildi. Tek
parti yönetimi, sert modernleşme uygulamaları, muhalefetin sınırlı alanı ve
merkezî devlet anlayışı dönemin gerçekleridir. Fakat tarihsel değerlendirme, o
dönemde eldeki seçenekleri dikkate almalıdır. 1918–1923 koşullarında hanedan
meşruiyeti tükenmiş, hilafet siyaseti taşıyıcı olmaktan çıkmış, dış himaye
güvenlik üretmemiş, imparatorluk coğrafyasını koruma imkânı kalmamış, ekonomi
yıkılmış ve toplum savaşlardan yorgun düşmüştü. Bu koşullar altında Cumhuriyet,
yalnız ideolojik bir tercih değil, tarihsel olarak en rasyonel devlet
tasarımıydı.
Mustafa Kemal’in karşı karşıya kaldığı
dünya da bugünün dünyasından bütünüyle farklıydı. 1929 Büyük Buhranı, liberal
dünya ekonomisinin çöküşünü temsil ediyordu. Avrupa’da faşizm, Nazizm, otoriter
milliyetçilikler ve savaş ekonomileri yükseliyordu. Türkiye ise dışa kapalı,
tarımsal ağırlığı yüksek, sermaye birikimi zayıf, sanayi kapasitesi sınırlı bir
ülkeydi. Bu koşullarda devletçilik, yalnız ideolojik bir tercih değil, iktisadi
zorunluluktu. Piyasanın olmadığı, özel sermayenin zayıf kaldığı, dış finansmanın
sınırlı ve riskli olduğu bir ülkede devletin ekonomiye öncülük etmesi,
bağımsızlığın ekonomik temelini kurma çabasıydı.
Bu nedenle Atatürk döneminin ekonomi
politiği şöyle özetlenebilir: Kalkınma yalnız refah artışı değil, egemenlik
kapasitesidir. Demiryolu yalnız ulaşım yatırımı değil, ülkenin ekonomik
coğrafyasını birleştirme aracıdır. Sanayi tesisi yalnız üretim birimi değil,
bağımsız devletin maddi temelidir. Merkez Bankası yalnız para kurumu değil,
egemenliğin finansal ifadesidir. Bu akıl, 1929 Buhranı’nı dışa kapalı bir tarım
ekonomisinin kırılganlığı içinde göğüslemeye çalıştı; fakat aynı zamanda
Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından uzak tutacak temkinli bir dış
politika çizgisiyle tamamlandı.
1945–2002: Atatürk devlet yönetim
anlayışının sınanması
1945–2002 dönemi artık doğrudan Mustafa
Kemal’in liderlik dönemi değildir; fakat Atatürk devlet yönetim anlayışının
sınandığı uzun bir dönemdir. Bu dönem, İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok
partili hayata geçişle başlar; Soğuk Savaş, NATO üyeliği, kalkınma planları,
ithal ikameci sanayileşme, köyden kente göç, darbeler, anayasal değişimler,
1980 liberal dönüşümü, Kürt meselesi, İslamcı siyasetin yükselişi, 1990’ların
koalisyon krizleri ve nihayet 2001 ekonomik çöküşü üzerinden 2002’de AK Parti
iktidarıyla kapanır.
Bu uzun dönemin ana sorusu şuydu:
Cumhuriyet’in laiklik, ulusal egemenlik, eşit yurttaşlık, kalkınma ve
modernleşme hedefleri, demokratik çoğulculukla nasıl bağdaştırılacaktı?
1945–2002 hattı, bu sorunun farklı cevaplarla denendiği; Demokrat Parti deneyiminden
1960 müdahalesine, 1961 Anayasası’ndan 12 Mart’a, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, 1980
sonrası piyasa dönüşümünden 2001 krizine kadar uzanan uzun bir sınanma
dönemidir. Çok partili hayat, Cumhuriyet’in meşruiyet zeminini genişletti.
Artık halkın siyasal tercihleri doğrudan iktidar değişimini mümkün kılıyordu.
Fakat aynı dönemde darbeler, muhtıralar ve vesayetçi müdahaleler bu meşruiyeti
kesintiye uğrattı. Devlet, kendisini Cumhuriyet’in kurucu ilkelerinin
koruyucusu olarak gördükçe, zaman zaman toplumun siyasal tercihlerinin üstünde
bir hakem konumuna yerleşti.
Bu durum, Abdülhamid mirasının Cumhuriyet
içindeki dönüşmüş biçimlerinden birini gösterir. Elbette Cumhuriyet ile
Abdülhamid rejimi aynı şey değildir. Fakat devletin bekasını toplumun siyasal
tercihinden üstün gören refleks, farklı biçimlerde yaşamaya devam etti. 1960,
1971, 1980 ve 28 Şubat müdahaleleri, Cumhuriyet’in demokrasiyle kurduğu
ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Devlet kapasitesi güçlüydü;
fakat bu kapasitenin demokratik meşruiyetle yenilenmesi her zaman mümkün
olmadı.
Ekonomik alanda da benzer bir sınanma
yaşandı. 1960’lar ve 1970’lerde planlı kalkınma ve ithal ikameci sanayileşme
Türkiye’ye sanayi kapasitesi kazandırdı. Devlet Planlama Teşkilatı, kamu
iktisadi teşebbüsleri, altyapı yatırımları ve korumacı politikalar,
Cumhuriyet’in kalkınmacı devlet geleneğini sürdürdü. Fakat bu model zamanla
döviz darboğazı, verimlilik sorunları, dışa kapalılık ve siyasal istikrarsızlık
içinde tıkandı. 1980 sonrasında dışa açılma, ihracat yönelimi, finansal
serbestleşme ve piyasa reformları yeni bir ekonomik dönem başlattı. Ancak bu
kez de Türkiye, küresel finansal dalgalanmalara, kısa vadeli sermaye
hareketlerine ve dış kırılganlıklara daha açık hale geldi. 1994, 1999 ve
özellikle 2001 krizleri, bu yeni modelin kurumsal zayıflıklar, bankacılık
kırılganlıkları, kamu maliyesi sorunları ve siyasal istikrarsızlıkla
birleştiğinde ne kadar ağır sonuçlar üretebileceğini gösterdi. 2002 bu nedenle
yalnız bir seçim yılı değil; 1945 sonrası devlet yönetim anlayışının birikmiş
krizlerinin yeni bir siyasal aktöre alan açtığı tarihsel eşiktir.
Jeopolitik olarak 1945–2002 dönemi,
Türkiye’nin Batı ittifakı içinde konumlandığı dönemdir. NATO üyeliği, Sovyet
tehdidine karşı güvenlik şemsiyesi sağladı. Fakat aynı zamanda Türkiye’nin dış
politika özerkliği ile ittifak yükümlülükleri arasında sürekli bir denge
ihtiyacı doğurdu. Kıbrıs meselesi, ABD ambargosu, Yunanistan gerilimi, Ortadoğu
krizleri ve Soğuk Savaş sonrasındaki belirsizlikler, Atatürk’ün “denge içinde
bağımsızlık” çizgisinin yeni koşullarda ne kadar zor sürdürüldüğünü gösterdi.
Bu dönemin büyük dersi şudur:
Cumhuriyet’in kurucu aklı yalnız güçlü devlet kapasitesiyle sürdürülemez. Bu
kapasitenin demokratik meşruiyet, hukuk devleti, çoğulculuk ve ekonomik
verimlilikle sürekli yenilenmesi gerekir. Aksi halde devletin koruyucu refleksi
toplumla gerilim üretir; kalkınmacı kapasite verimsizleşir; dış politika
dengesi iç siyasal kutuplaşmanın parçası haline gelir.
Bu nedenle 1945–2002 dönemi, Cumhuriyet’in
kurucu devlet aklının çok partili siyaset, Soğuk Savaş güvenlik mimarisi,
kalkınmacı ekonomi, askerî müdahaleler, toplumsal çoğullaşma, piyasa dönüşümü
ve küresel finansal kırılganlıklar içinde sınandığı uzun bir ara dönemdir. 2001
krizi bu dönemin son büyük kırılması oldu. Ekonomi çöktü, merkez sağ dağıldı,
koalisyon siyaseti meşruiyet kaybetti, askerî-bürokratik vesayet tartışmaları
toplumsal yorgunluk üretti. 2002 seçimleri bu birikimin sonucunda yalnız bir iktidar
değişimi değil, Cumhuriyet’in siyasal merkezinin yeniden kurulacağı yeni bir
dönemin başlangıcı oldu.
Erdoğan I, 2002–2016: Reform,
büyüme ve Avrupa çıpası
Erdoğan’ın 2002–2016 arasındaki ilk
dönemi, bugünkü lider merkezli ve güvenlikçi görüntüyle açıklanamaz. 2002
iktidarı, 1945–2002 arasındaki uzun Cumhuriyet yönetim modelinin biriktirdiği
krizlerin içinden doğdu. 2001 ekonomik çöküşü, 1990’ların koalisyon yorgunluğu,
merkez sağın dağılması, askerî vesayetin yarattığı gerilimler ve geniş toplum
kesimlerinde biriken temsil talebi, AK Parti’nin iktidara gelişini mümkün
kıldı. AK Parti kendisini muhafazakâr-demokrat, reformcu, Avrupa Birliği
perspektifine açık ve ekonomik istikrarı önceleyen bir parti olarak sundu.
Bu dönemde Erdoğan, Cumhuriyet’in
çevresinde kaldığını düşünen toplumsal kesimlerin merkeze yürüyüşünü temsil
etti. Dindar muhafazakârlar, Anadolu sermayesi, yeni orta sınıflar, eski
vesayet düzeninden rahatsız liberal çevreler ve ekonomik istikrar isteyen geniş
seçmen grupları, farklı nedenlerle bu siyasete destek verdi. 2001 sonrası
bankacılık reformları, mali disiplin, IMF programının mirası, küresel likidite
bolluğu ve Avrupa Birliği reform süreci, Erdoğan’a güçlü bir ekonomik ve dış
meşruiyet zemini sağladı.
Bu dönem ile Mustafa Kemal dönemi arasında
beklenmedik bir benzerlik vardır. Her iki lider de eski düzenin tıkandığı bir
anda yükseldi. Mustafa Kemal, imparatorluk düzeninin, hanedan meşruiyetinin ve
dış himaye beklentisinin tükendiği bir eşikte yeni bir devlet kurdu. Erdoğan
ise vesayetçi Cumhuriyet düzeninin, merkez sağın, koalisyon siyasetinin ve
1990’ların ekonomik-siyasal yapısının tıkandığı bir eşikte yeni bir çoğunluk
siyaseti kurdu. Her ikisi de yalnız iktidarı devralmadı; siyasal merkezin tanımını
değiştirdi.
Fakat ayrım da burada başlar. Mustafa
Kemal krizden kurumsal Cumhuriyet çıkardı. Erdoğan ise ilk dönemde reform ve
demokrasi diliyle genişlettiği meşruiyetini zamanla lider merkezli bir yürütme
düzenine taşıdı. İlk dönemde Avrupa Birliği çıpası, hukuk reformları,
sivilleşme söylemi ve ekonomik büyüme Erdoğan siyasetinin ana taşıyıcılarıydı.
2005’te AB tam üyelik müzakerelerinin başlaması, bu çizginin sembolik
zirvesiydi. Türkiye’nin modernleşme tarihinde Avrupa çıpası yeniden güçlenmiş
görünüyordu.
2008–2009 Dünya Mali Krizi bu dönemin ilk
büyük dış ekonomik uyarısı oldu. Türkiye krize, 2001 sonrası reformlarla görece
sağlamlaşmış bankacılık sistemi ve disiplinli kamu maliyesiyle yakalandı. Bu
nedenle krizi birçok ülkeye göre daha yönetilebilir biçimde atlattı. Fakat kriz
aynı zamanda Türkiye’nin büyüme modelinin dış finansman, sermaye girişleri,
Avrupa talebi ve küresel likidite koşullarına ne kadar bağımlı olduğunu da
gösterdi. Erdoğan’ın 2000’lerdeki büyüme başarısı yalnız iç siyasi istikrarın değil,
aynı zamanda dünyadaki bol para döneminin de ürünüydü.
Bu noktada Atatürk-Erdoğan karşılaştırması
önemli hale gelir. Atatürk 1929 Büyük Buhranı’nı dışa kapalı, tarımsal
ağırlıklı, sermaye birikimi zayıf bir ekonomide karşıladı. Erdoğan ise 2008
krizini dışa açık, sanayileşmiş, finansal olarak küresel sisteme entegre olmuş,
ama dış kaynak ihtiyacı yüksek bir ekonomide karşıladı. Birincisinde temel
mesele iç üretim kapasitesi kurmaktı; ikincisinde temel mesele dış finansmana
bağımlı büyüme modelinin kırılganlığını yönetmekti. Bu iki kriz, iki liderin
ekonomi politiğini belirleyen dünya koşullarının ne kadar farklı olduğunu
gösterir.
Gezi ve 15 Temmuz: Erdoğan I’den
Erdoğan II’ye geçiş
Erdoğan döneminin iç siyasal
psikolojisindeki en önemli kırılma Gezi ile başladı. Gezi, başlangıçta kentsel
mekân, çevre, yaşam tarzı ve kamusal alanla ilgili bir itirazdı. Fakat iktidar
bu hareketi kısa sürede dış bağlantılar, faiz lobisi, darbe arayışı, iç
kalkışma ve düzen bozucu unsurlar diliyle okumaya başladı. Böylece toplumsal
itiraz, demokratik müzakere alanından güvenlik alanına taşındı.
Burada Abdülhamid paralelliği
belirginleşir. Abdülhamid döneminde muhalefet çoğu zaman yalnız fikir ayrılığı
olarak değil, imparatorluğun çözülmesini hızlandıracak bir tehdit olarak
görülüyordu. Erdoğan döneminde de Gezi sonrasında protesto, itiraz, sivil
toplum ve gençlik hareketleri giderek daha fazla güvenlik diliyle kodlandı.
Burada mesele Gezi’nin tek başına iktidarı dönüştürmesi değildir. Asıl mesele,
iktidarın Gezi’yi nasıl okuduğudur. Bir siyasal iktidar toplumsal itirazı
dinleyebilir, müzakere edebilir, kurumsal kanallar açabilir; ya da onu güvenlik
tehdidi olarak kodlayıp siyasal alanı daraltabilir. Erdoğan dönemi ikinci yola
yöneldi.
15 Temmuz 2016 darbe girişimi ise çok daha
ağır bir kırılmaydı. Fethullahçı yapılanmanın devlet içindeki örgütlenmesi ve
askerî darbe girişimi, gerçek ve ölümcül bir güvenlik tehdidiydi. Bu yönüyle 15
Temmuz, Erdoğan’ın güvenlik söylemini yalnız kurgusal bir zemine değil, somut
bir travmaya bağladı. Devletin kendisini yeniden koruma refleksi anlaşılabilir
hale geldi. Ancak asıl mesele, bu gerçek tehdidin nasıl yönetildiğiydi.
Darbe girişimi sonrasında olağanüstü hâl,
KHK’lar, tasfiyeler, yargı süreçleri, medya üzerindeki baskılar ve devletin
yeniden yapılandırılması, güvenlik tehdidiyle mücadele sınırlarını aşarak
siyasal sistemin tamamını dönüştüren bir sürece dönüştü. İktidar, 15 Temmuz’u
yalnız darbecilerle mücadele için değil, devletin yeni bir sadakat mimarisi
içinde yeniden kurulması için de kullandı. Bu noktada Erdoğan I’den Erdoğan
II’ye geçiş tamamlandı. 2002–2016 dönemi reform, büyüme, AB çıpası, çoğunluk
siyaseti ve giderek sertleşen güvenlik diliyle tanımlanırken; 2016 sonrası
dönem güvenlik, sadakat, lider merkezileşmesi ve jeopolitik meydan okuma
diliyle şekillendi.
Erdoğan II: Lider merkezli devlet
ve yeni dünya rekabeti
2016–2026 dönemini Erdoğan II olarak
ayırmak bu nedenle analitik olarak güçlüdür. Çünkü bu dönem yalnız Erdoğan’ın
devamı değildir; devlet mimarisinin değiştiği, siyasal dilin güvenlik eksenine
oturduğu, ekonomi yönetiminin kurumsal öngörülebilirlik sorunu yaşadığı ve dış
politikanın çok cepheli bir jeopolitik alana dönüştüğü yeni bir evredir.
2018 Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bu
dönemin kurumsal dönüm noktasıdır. Başbakanlık kaldırıldı, yürütme yetkisi
Cumhurbaşkanı’nda yoğunlaştı, karar alma süreçleri daraldı. Bu model kriz
anlarında hızlı karar alma imkânı sağlayabilir. Fakat aynı zamanda hata
maliyetini artırır. Çünkü karar süreçleri daraldıkça, farklı görüşlerin, teknik
itirazların, bağımsız kurumların ve denge-denetim mekanizmalarının ağırlığı
azalır. Liderin siyasal sezgisi, kurumsal aklın önüne geçebilir.
Ekonomi yönetimi bu kırılganlığın en
görünür alanlarından biri oldu. 2018 sonrasında kur şokları, yüksek enflasyon,
Merkez Bankası bağımsızlığı tartışmaları, rezerv politikası, faiz yaklaşımı,
piyasa güveni ve kur korumalı mevduat gibi araçlar, Türkiye ekonomisinin dış
finansman ihtiyacı ile iç siyasal tercihleri arasındaki gerilimi büyüttü.
Erdoğan’ın ekonomi politiği burada Atatürk’ünkinden tamamen farklı bir dünya
içinde şekillendi. Atatürk, sermaye birikimi zayıf ve dışa kapalı bir ekonomide
devlet öncülüğünde üretim kapasitesi kurmaya çalışıyordu. Erdoğan ise dışa
açık, sanayi kapasitesi oluşmuş ama ithal ara malı, enerji, dış borç, sıcak
para ve küresel risk iştahına bağımlı bir ekonomide büyümeyi sürdürmeye
çalıştı.
Bu dönemin jeopolitiği de 1920’ler veya
Soğuk Savaş dünyasına benzemez. Erdoğan II dönemi, ABD-Çin rekabetinin
sertleştiği, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle Avrupa güvenlik mimarisinin
sarsıldığı, enerji yollarının ve tedarik zincirlerinin stratejik hale geldiği,
savunma sanayinin dış politika aracı olarak öne çıktığı, Orta Doğu’da
ittifakların esnekleştiği ve Batı dışı güçlerle ilişkilerin önem kazandığı bir
dünyada şekillendi. Türkiye bu dönemde Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Karabağ,
Katar, Körfez, Rusya-Ukrayna savaşı, NATO gerilimleri, AB ile donmuş üyelik
süreci, Çin ve Rusya ile ekonomik bağlar ve savunma sanayi hamleleri üzerinden
çok yönlü bir dış politika izledi.
Bu dış politika çizgisinin
küçümsenemeyecek unsurları vardır. Savunma sanayi kapasitesi, insansız hava
araçları, bölgesel arabuluculuk girişimleri, tahıl koridoru diplomasisi, Afrika
ve Orta Asya açılımları, Türkiye’nin bazı alanlarda manevra kabiliyetini
artırdı. Fakat aynı çizgi aynı zamanda yüksek risk, sert söylem, kurumsal
öngörülebilirlik eksikliği ve ekonomik bağımlılıklarla sınırlı bir hareket
alanı içinde yürüdü. Türkiye bir yandan stratejik özerklik aradı; diğer yandan
finansman, enerji, teknoloji, pazar ve güvenlik bağımlılıkları nedeniyle bu
özerkliği sürdürülebilir kurumsal kapasiteye dönüştürmekte zorlandı.
Burada Atatürk ile Erdoğan arasındaki
jeopolitik ayrım netleşir. Atatürk jeopolitiği, sınırları belirli bir
ulus-devleti içeride kurumsallaştırmaya öncelik verdi. Dış politika, yeni
devletin içeride güçlenmesini mümkün kılacak bir denge aracıydı. Erdoğan
jeopolitiği ise çoğu zaman içerideki siyasal mobilizasyonla dış politika
krizlerini birlikte yürüttü. Atatürk için “Yurtta sulh, cihanda sulh” yeni
kurulmuş bir devletin kendisini maceraya atmama iradesiydi. Erdoğan için dış
politika, zaman zaman içeride siyasal meşruiyeti tahkim eden bir güç gösterisi
alanına da dönüştü.
Benzer unsurlar: Kriz, merkezileşme
ve meşruiyet arayışı
Altı dönem arasında güçlü benzerlikler
vardır. Birincisi, bütün dönemler büyük krizlerin içinden doğmuştur. Abdülhamid
93 Harbi, Balkan çözülmesi ve mali bağımlılık ortamında; Vahdettin Birinci
Dünya Savaşı yenilgisi ve işgal koşullarında; Mustafa Kemal imparatorluk çöküşü
ve Millî Mücadele içinde; 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı, çok
partili hayata geçiş, Soğuk Savaş, NATO üyeliği, kalkınmacı devlet, darbeler,
piyasa dönüşümü, 1990’ların siyasal parçalanması ve 2001 ekonomik çöküşü
içinde; Erdoğan I 2001 ekonomik krizi ve vesayet yorgunluğu içinde; Erdoğan II
ise Gezi, 15 Temmuz, küresel finansal kırılganlıklar, bölgesel savaşlar ve
büyük güç rekabeti içinde şekillenmiştir.
İkincisi, her dönemde devlet kendisini
yeniden tanımlamak zorunda kalmıştır. Abdülhamid devleti saray merkezli
güvenlik organizması olarak yeniden kurdu. Vahdettin devleti hanedan ve dış
destek üzerinden korumaya çalıştı. Mustafa Kemal devleti millet egemenliği,
laik yurttaşlık ve ekonomik bağımsızlık üzerine yeniden kurdu. 1945 sonrası
dönem devleti çok partili hayat ve Batı ittifakı içinde yeniden yönetti.
Erdoğan I devleti çevreden merkeze gelen yeni çoğunluğun talepleriyle
dönüştürdü. Erdoğan II devleti lider merkezli yürütme ve güvenlik eksenli
siyaset etrafında yeniden örgütledi.
Üçüncüsü, bütün dönemlerde dünya
konjonktürü iç tercihleri belirledi. Abdülhamid’in panislamizm ve denge
siyaseti, Avrupa emperyalizmi ve Rus baskısı olmadan anlaşılamaz. Vahdettin’in
İngiliz desteği arayışı, işgal ve savaş sonrası güç dengeleri olmadan açıklanamaz.
Mustafa Kemal’in devletçiliği, 1929 Buhranı ve zayıf ulusal sermaye koşulları
olmadan doğru okunamaz. 1945 sonrası NATO yönelimi, Sovyet tehdidi ve Soğuk
Savaş olmadan anlaşılamaz. Erdoğan I’in reformcu ve büyümeci çizgisi, AB çıpası
ve küresel likidite bolluğu olmadan eksik kalır. Erdoğan II’nin güvenlikçi ve
çok yönlü jeopolitiği ise ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı, enerji krizi,
göç baskısı ve tedarik zinciri kırılmaları olmadan açıklanamaz.
Dördüncüsü, her dönemde meşruiyet sorusu
merkezîdir. Abdülhamid meşruiyeti hilafet, padişahlık, güvenlik ve modernleşme
üzerinden kurmaya çalıştı. Vahdettin hanedan ve dış güç dengeleriyle meşruiyet
korumaya çalıştı. Mustafa Kemal meşruiyeti millet egemenliğine taşıdı. 1945
sonrası dönem meşruiyeti seçimlerle genişletti ama darbelerle yaraladı. Erdoğan
I sandık, büyüme, reform ve temsil siyasetiyle güçlü bir meşruiyet üretti.
Erdoğan II ise sandık meşruiyetini güvenlik dili, liderlik ve devlet sadakatiyle
birleştirdi.
Ayrışan unsurlar: Kurum mu, lider
mi; denge mi sadakat mi?
Benzerlikler kadar ayrımlar da önemlidir.
Abdülhamid, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Erdoğan aynı tarihsel kategoriye
konamaz. Abdülhamid bir imparatorluk padişahıdır. Vahdettin yenilmiş ve işgal
altındaki bir imparatorluğun son hükümdarıdır. Mustafa Kemal yeni bir devletin
kurucu lideridir. 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı, kurucu ilkelerin
çok partili hayat, Soğuk Savaş, NATO düzeni, kalkınmacı devlet, darbeler,
piyasa dönüşümü ve 2001 krizi içinde sürdürülme biçimidir. Erdoğan ise çok
partili Cumhuriyet içinde seçimle iktidara gelmiş, geniş toplumsal destek
üretmiş, fakat zamanla yürütme gücünü kendi şahsında yoğunlaştırmış bir sivil
siyasal liderdir.
En temel ayrım, krizin kuruma mı
yoksa lidere mi dönüştürüldüğüdür. Abdülhamid krizi saray merkezli güvenlik
düzenine dönüştürdü. Vahdettin krizi hanedanı koruma ve dış destek arayışına
bağladı. Mustafa Kemal krizi kurumsal Cumhuriyet tasarımına dönüştürdü. 1945
sonrası dönem bu kurumsal tasarımı demokratik çoğulculukla bağdaştırmakta
zorlandı. Erdoğan I krizi seçimli meşruiyet, büyüme ve reformla yönetti.
Erdoğan II ise krizi lider merkezli yürütme, güvenlik dili ve sadakat mimarisi
içinde yönetti.
İkinci ayrım, ekonomi
politikte görülür. Abdülhamid modernleşmeyi çoğu zaman dış borç, imtiyazlar ve
emperyal dengeler içinde yürüttü. Vahdettin döneminde ekonomik kapasite zaten
savaş ve işgal koşullarında çökmüştü. Mustafa Kemal ekonomik bağımsızlığı
siyasal bağımsızlığın şartı saydı. 1945 sonrası Atatürk devlet anlayışı önce
kalkınmacı-planlamacı, sonra dışa açılan karma bir modele evrildi. Erdoğan I
küresel likidite, AB çıpası, bankacılık reformları ve iç talep büyümesiyle
ekonomik başarı üretti. Erdoğan II ise dış finansmana bağımlı, enflasyonist,
kur kırılganlığı yüksek ve güven sorunu yaşayan bir ekonomiyle karşı karşıya
kaldı.
Üçüncü ayrım, dış politika
anlayışındadır. Abdülhamid büyük güçler arasında zaman kazanmaya çalıştı.
Vahdettin dış destekle hayatta kalma alanı aradı. Mustafa Kemal bağımsızlık
temelinde denge kurdu. 1945 sonrası Türkiye Batı ittifakı içinde güvenlik
aradı. Erdoğan I AB çıpası ve Batı ile uyum üzerinden dış meşruiyet kazandı.
Erdoğan II ise Batı ile gerilimli, Rusya ve Çin’le ilişkileri artıran, bölgesel
askerî kapasiteye dayanan, çok yönlü ama kırılgan bir stratejik özerklik
arayışına yöneldi.
Dördüncü ayrım, toplumla ilişki
biçimidir. Abdülhamid toplumu denetlenmesi gereken bir alan olarak gördü.
Vahdettin toplumdan çok hanedan ve dış güç dengelerine yaslandı. Mustafa Kemal
toplumu yurttaşlık temelinde yeniden kurmaya çalıştı, fakat bunu merkezî ve
yukarıdan bir modernleşme diliyle yaptı. 1945 sonrası dönem toplumun siyasal
katılımını seçimlerle genişletti, ama güvenlikçi devlet refleksleriyle
sınırladı. Erdoğan I çevre toplum kesimlerini merkeze taşıdı. Erdoğan II ise
toplumun muhalif enerjisini giderek daha fazla güvenlik ve sadakat diliyle
okumaya başladı.
Türkiye’nin 2026 sonrası yönü
2026’dan sonra Türkiye’nin önündeki soru,
bu uzun tarihsel çizgiden ne öğrenileceğidir. Türkiye artık ne Abdülhamid’in
imparatorluk dünyasında ne Vahdettin’in işgal koşullarında, ne Mustafa Kemal’in
yıkılmış tarım ülkesinde, ne Soğuk Savaş’ın iki kutuplu güvenlik mimarisinde,
ne de Erdoğan I döneminin küreselleşme iyimserliği içinde yaşıyor. Yeni dünya
daha sert, daha teknolojik, daha parçalı ve daha jeopolitik. ABD-Çin rekabeti,
yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji dönüşümü, savunma sanayi, gıda güvenliği, göç,
iklim krizi ve finansal kırılganlıklar devletlerin yönetim kapasitesini yeniden
belirliyor.
Bu dünyada Türkiye’nin yalnız güçlü lidere
değil, güçlü kurumlara ihtiyacı var. Çünkü yeni dönemin krizleri tek merkezden
sezgiyle yönetilemeyecek kadar karmaşık. Para politikası teknik güven ister.
Sanayi politikası uzun vadeli planlama ister. Eğitim reformu toplumsal
mutabakat ister. Dış politika kurumsal hafıza ister. Hukuk devleti
öngörülebilirlik ister. Savunma sanayi yalnız teknoloji değil, stratejik akıl
ister. Avrupa Birliği ile ilişki yalnız diplomasi değil, demokratik standart
ister. Çin, Rusya ve Körfez ile ilişkiler yalnız taktik denge değil, bağımlılık
risklerini yönetecek ekonomik akıl ister.
Türkiye’nin önünde iki yol var. Birinci
yol, krizleri yine lider, sadakat, güvenlik ve dış tehdit diliyle yönetmeye
devam etmektir. Bu yol kısa vadede mobilizasyon sağlayabilir; fakat orta vadede
kurumları zayıflatır, ekonomide güven sorununu büyütür, toplumun enerjisini
siyasetin dışına iter ve dış politikada manevra alanını daraltır. İkinci yol
ise Cumhuriyet’in kurucu ilkeleriyle demokratik çoğulculuğu yeniden
birleştirmektir. Laiklik, eşit yurttaşlık ve kamu yararı Cumhuriyet’in
omurgasını oluşturur. Hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, çoğulculuk ve özgür
seçimler demokrasinin omurgasını oluşturur. Türkiye’nin ihtiyacı bu iki
omurgayı birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak yeniden
kurmaktır.
Bu nedenle 2026 sonrası Türkiye için en
doğru yön, ne geçmişe nostaljik dönüş ne de bugünkü merkezileşmenin
sürdürülmesidir. Gereken şey, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni bir kurumsal
olgunluk üretmektir. Atatürk’ün mirası, yalnız heykellerde veya törenlerde
değil, devlet aklını kurumsallaştırma kapasitesinde yaşar. Erdoğan döneminin
tarihsel dersi ise seçimli meşruiyetin tek başına kurumsal demokrasi anlamına
gelmediğini göstermesidir. Türkiye bu iki dersi birlikte okuyabilirse,
Cumhuriyet ile demokrasiyi nihayet aynı cümlenin içine yerleştirebilir.
Sonuç: Altı dönemin büyük dersi
Abdülhamid’den Vahdettin’e, Mustafa
Kemal’den Atatürk devlet yönetim anlayışına, Erdoğan I’den Erdoğan II’ye uzanan
çizgi, Türkiye’nin yalnız liderler tarihi değildir. Bu çizgi, kriz karşısında
devletin nasıl düşündüğünün tarihidir. Abdülhamid bize güvenlikçi
modernleşmenin sınırlarını gösterdi. Vahdettin içeride meşruiyet zayıfladığında
dış desteğin kalıcı çözüm üretemeyeceğini gösterdi. Mustafa Kemal, çöküşten
kurumsal Cumhuriyet çıkarılabileceğini gösterdi. 1945–2002 dönemi, kurucu
ilkelerin demokratik meşruiyetle, ekonomik verimlilikle ve kurumsal
yenilenmeyle sürekli beslenmediğinde vesayet, siyasal parçalanma ve ekonomik
kriz üretebileceğini gösterdi. Erdoğan I, temsil, büyüme ve reform dilinin ne
kadar güçlü bir toplumsal enerji yaratabileceğini gösterdi. Erdoğan II ise
gerçek güvenlik tehditlerinin, kurumsal hukukla sınırlanmadığında kalıcı
merkezileşmeye dönüşebileceğini gösterdi.
Bu yüzden mesele Atatürk’ü olumlamak,
Erdoğan’ı olumsuzlamak ya da tersini yapmak değildir. Daha doğru soru şudur:
Hangi dünya konjonktüründe, hangi devlet kapasitesiyle, hangi toplumsal
meşruiyet zemini üzerinde, hangi kurumsal tercihler yapılmıştır? Atatürk’ün
tercihlerinin arkasında imparatorluk çöküşü, Büyük Buhran, otoriter Avrupa ve
yaklaşan dünya savaşı vardı. Erdoğan’ın tercihlerinin arkasında 2001 krizi,
küresel likidite, 2008 mali krizi, Gezi, 15 Temmuz, ABD-Çin rekabeti,
Rusya-Ukrayna savaşı ve yeni jeopolitik parçalanma vardı. Liderleri anlamak
için bu bağlamı görmek gerekir.
Ama bağlam, her şeyi mazur göstermez.
Tarihsel koşullar tercihleri açıklar; fakat tercihlerin sonuçlarını ortadan
kaldırmaz. Devlet kriz karşısında merkezîleşebilir; fakat kalıcı başarı,
merkezîleşmeyi kurumlara dönüştürebildiği ölçüde gelir. Ekonomi dış şoklarla
sarsılabilir; fakat güven, liyakat ve öngörülebilirlik olmadan sürdürülebilir
büyüme kurulamaz. Dış politika çok yönlü olabilir; fakat kurumsal denge ve iç
meşruiyet olmadan stratejik özerklik kırılgan kalır. Demokrasi seçimle başlar;
fakat hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı olmadan tamamlanmaz.
Türkiye’nin uzun tarihsel tecrübesi bize
aynı dersi tekrar tekrar söylüyor: Devletler yalnız güçlü liderlerle değil,
güçlü kurumlarla ayakta kalır. Krizler yalnız güvenlik diliyle değil,
meşruiyet, hukuk, ekonomi ve toplumsal güvenle yönetilir. Cumhuriyet’in ikinci
yüzyılında Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kurtarıcı değil; Abdülhamid’in
güvenlikçi modernleşmesinden, Vahdettin’in meşruiyet krizinden, Mustafa
Kemal’in kurucu ufkundan, 1945–2002 Cumhuriyet yönetim anlayışının
demokratikleşme sancılarından, Erdoğan I döneminin reform, temsil ve büyüme
enerjisinden, Erdoğan II döneminin güvenlikçi merkezileşme ve jeopolitik
aktivizm tecrübesinden ders çıkarabilen yeni bir kurumsal yenilenme
kapasitesidir.
Kaynakça ve okuma notları:
Bu makale için kaynakça, önceki 3 makale
ile birlikte ortak bir omurga üzerine kurulabilir. Geç Osmanlı hattında Turan
Akıncı’nın II. Abdülhamid ve Vahdettin kitapları; Şerif Mardin, Erik Jan
Zürcher, Bernard Lewis, Stanford Shaw, Donald Quataert ve Roderic Davison gibi
modernleşme ve geç Osmanlı literatürü; Mustafa Kemal ve Cumhuriyet için Andrew
Mango, Lord Kinross, Sina Akşin, Feroz Ahmad, Zafer Toprak, Erik Jan Zürcher ve
Nutuk; 1945 sonrası Türkiye için Mete Tunçay, Feroz Ahmad, Erik Jan Zürcher, Kemal
Karpat, Çağlar Keyder, Korkut Boratav ve İlhan Tekeli; Erdoğan dönemi için M.
Hakan Yavuz, Jenny White, Soner Çağatay, Ziya Öniş, Ersin Kalaycıoğlu, Berk
Esen, Şebnem Gümüşçü, E. Fuat Keyman ve güncel Türkiye siyaseti literatürü
birlikte kullanılabilir.
Makalenin ekonomi ve dünya konjonktürü
ayağı için 1929 Büyük Buhranı, devletçilik, İkinci Dünya Savaşı ekonomisi, 2001
Türkiye krizi, 2008–2009 küresel mali krizi, küresel likidite döngüsü, enerji
bağımlılığı, tedarik zinciri kırılmaları ve ABD-Çin rekabeti üzerine IMF, World
Bank, OECD, BIS, WTO, IEA ve güvenilir uluslararası ekonomi-politik kaynaklara
başvurulabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.