Giovanni Papini’nin“Kaçan Ayna” öyküsü bizi çarpıcı bir tartışmaya çekiyor. İnsanın yarın için bugünden hazırlanmasını öven bir adama (İnsan Bey) karşı, “şimdinin gelecek uğruna feda edildiğini, o geleceğin de şimdiki zamana dönüşeceğini, bir başka geleceğe feda edileceğini…” öne sürerek şimdinin savunuculuğunu üstlenen Beyefendi’nin tartışmasını içeriyor öykü. Hayat, zaman, şimdi, gelecek, ilerleme hakkında yapılan sorgulama iki kahraman üzerinden yapılıyor. Şimdinin sürekli şekilde geleceğe adanmasından yakınan Beyefendi’nin çözümlemesi, üzerinde durmayı hak ediyor: “Şimdiki zamanda olan her şey bize zor, zavallı, yetersiz, düşük kalitede görünür ve biz bu şimdinin sadece bir önsöz, gelecekteki bir romanın uzun ve sıkıcı bir önsözü olduğunu düşünerek kendimizi sadece avuturuz. (…) Şimdiki gerçeklik gelecek aynası olmadan rezil, pis, anlamsız olur, (…) yarın olmasaydı, insanlar daha fazla yaşamaya razı olmazlardı.”
Evet, yarın, yarına ilişkin umudumuz
olmasaydı şüphesiz ki standartları son derece düşük bugüne razı gelmemiz hayli
güçleşirdi. Papini meseleyle yüzleşmek zorunda bırakıyor bizi. Önümüze
getirilen de spekülatif bir şey değil, bizim gerçekliğimiz. Elbette yarında,
yarının öneminde, yarına ilişkin vaat, beklentide ve umutta dile gelenlerde bir
hakikat payı var. Zaten bu hakikat payı için başımıza gelmeyen kalmıyor.
Hakikatin payı hatırına uğradığımız felaketlerin haddi hesabı olmuyor.
Hakikatin payı için, meşrulaştırımı yapılan ölümcül bir girdapta hayatımızı
tüketerek ödediğimizden daha büyük bir bedel olabilir mi? Bedeli, hayat olan
bir ödeme!
Enflasyon rakamları üzerinden
yaşadıklarımız tam da Papini’nin anlatısının somut örnekleri hüviyetinde. Yarım
asra yaklaşan hayatım, çok kısa bir ara haricinde, bu girdaptan çıkacağımızın
müjdesine muhatap olmakla geçti maalesef. Şu anda da aynı şekilde güzel
yarınlara uyanacağımızı muştulayan bir dile muhatap şekilde umudumuzu korumamız
isteniyor. Başka çaremizin olup olmadığı mevzusu da ayrı bir bahis. Trajik olan
ise nihayetinde bütün bu döngü içinde hayatın yitip gidiyor olmasıdır. Umutları
yağmalanmış şekilde, Papini’nin ifadesiyle zor, zavallı, düşük kalitede olan
anların istilasında saçmalaşmış bir hayat sürmüş olmanın acı tadı kalıyor.
Rakamlar açıklandı yine rezil, pis bir
tabloyla karşı karşıyayız. İnsan Beyler tarafından yarınlarımızın güzel olacağı
söyleniyor eşzamanlı olarak yine. Peki, bu gözyaşı vadisini geride bırakmak, bu
kahredici döngüden çıkmak için ödememiz gereken bedel, katlanmamız gereken
işkence daha ne kadar sürecek? Hayat dediğimiz şey zaten sınırlı anların
birleşiminden mürekkep iken bunu da bir türlü gelmeyen gelecek uğruna talan
edilmesi doğrudan istismar edilmek değil midir?
İstismara uğradığımız çok açık.
Uygulamanın doğasından, ilişkinin niteliğinden kaynaklanan bir aşağılanma ile
karşı karşıyayız. Nietzsche bir yerde “umut işkenceyi arttırır” demişti. Umut,
fakirin ekmeği. İçinde bulunduğumuz netameli koşullara katlanabilmemiz için
anlaşılabilir bir dayanak umut, bir tür savunma mekanizması. Diğer taraftan da
sadece bir kandırmaca, kendi dayanılmaz koşullarını katlanılabilir kılmaya
dönük tatlı bir yalan değil. Umut, aynı zamanda geleceğin farklı şekilde
olabileceğine, bugünkünden çok daha insani, vicdani, ahlaki, adil olacağına ve
bu yönde bir çaba ve kararlılık içinde olduğumuza, bu yüzden de kabulü mümkün
olmayan koşullara katlandığımıza ilişkin iradi bir yön de taşır içinde. Zaten
değeri, anlamı bu olan umudun sistemli ihmalidir, istismarıdır ve organize bir
tahakküm döngüsü üzerinde seyreden bir ilişkiler şebekesinin sürekliliğine
payanda yapılmasıdır kahredici olan.
Enflasyon rakamları birer istatistikî veri
olarak paylaşılıyor. Rakamlar; açlık, yoksulluk, yoksunluk ile bağı yokmuş gibi
hayatımızda. Paylaşmak, bölüşmek, insanca yaşamak, namerde muhtaç olmamak, kula
kul olmamak vs. gibi bütün göndermelerinden sıyrılmış şekilde teknik bir veri
aktarılıyor sanki. Oysa kıyametin koptuğu bir alandan, ilişkiden, işleyişten
bahsediyoruz. Zenginlik vaatleri üzerine kurulu bir organizasyonun içinde her
gün yakıcı bir fakirliği yaşıyoruz. Asgari ücretin, açlık sınırında bir hayatın
gittikçe olağanlaştığı bir gerçeklik içindeyiz. Kardeşlik anlatılarımızın,
inanç, değer, ilke vurgularımızın tümünü paçavraya çeviren bir tufana
fırlatılmış gibiyiz.
Zenginliğin, adil paylaşımın, fırsat
eşitliğinin bile insanca yaşamı tesis etmede gittikçe etkisizleştiği bir
tarihsel toplumsal eşikte bunun fersah fersah gerisinde hiper bir alt üst
oluşun dalga dalga büyüttüğü anomi, yabancılaşma, aidiyet krizi içinde
yoksullukla yoksunlaştırılmış bir varoluşun ne anlama geldiğini kestirmekten
bile aciz durumdayız. Zaten yoksulluk girdabında boğazlandığımızı,
insandışılaştırıldığımızı, kısır koşullara mahkûm edildiğimizi, insani
kapasitemizden-potansiyelimizden el etek çektirildiğimizi görmeyen halimiz bize
dünya ile irtibatımızın sahih olmadığını apaçık gösteriyor esasında.
Konuşmanın bir anlam ifade etmediği, sözün
gerçekle bağını yitirdiği post modern koşullarda ekonomi-politik, garip bir dil
üzerinden ilerlemeye devam ediyor. Etkili ve yetkili olanlar ya açıklanan
verilerin manipülasyonuyla ilgili şeyler anlatıyorlar veya durumun kontrolde
olduğuna ve işlerin düzeleceğine ilişkin umut vermeye devam ediyorlar.
Hayatları bir yağma ve talan alanına çevrilenler ise biraz hayret biraz
şaşkınlık biraz hayal kırıklığı içinde niçin hâlâ vaat edilen umuda
erişemediğimizi anlamlandırmaya çabalıyorlar. “İşler niye düzelmiyor?” sorusu
eleştirel/analitik bir pozisyondan neşet etmiyor. Duygusal bir çöküşün
belirlediği hayal kırıklığında dile gelen bir iç çekiş şeklinde karşımıza
çıkıyor. Bu şekilde devam ettiğimiz sürece işler niye/nasıl düzelsin? İşlerimiz
niye düzelsin, işlerimizin düzelmesi için yapılması gerekenlerden neyi
yapıyoruz da bir şeylerin düzelmesini bekliyoruz? Bu tarz soruları sormak gibi
kritik bir düzleme varamıyoruz bir türlü. Zaten bu soruların sorulduğu bir
düzleme erişebilmek bize başka bir standartta hayat sürmenin olanaklılığını da
beraberinde getirecekti.
İşlerin düzelmesi gerektiğini söylemek ile
bunun gereklerini yapmak arasında zorunlu bir bağ varmış gibi bir hayat
yaşıyoruz. Söylemek ve yapmak, birbiriyle kopmaz bir ilişkiyi zorunlu kılıyor.
Türkiye söylemeyi, güzel söylemeyi yapmaktan kaçmanın kamuflajına dönüştüren
kamusal/kurumsal işleyişin hüküm sürdüğü sıra dışı bir ülke malesef. Elbette
mesele ne bu kadar basit ne de bu kadar teknik. Ama yine de nihayetinde
meselenin gelip dayandığı yer de bu anlamsız, kahredici yer.
Enflasyon rakamları açıklandı, tahminler,
beklentiler revize edildi. Umudumuzu korumamız yönünde rasyonel bir analiz de
yapılıydı. Yine Papini’nin ifadesiyle gelecek aynası önümüze konuldu. Elbette
gelecek aynasının varlığı ve anlamı, rezil, pis bugüne bir anlam takviyesi
yapmakla ilintilidir. Ancak diğer taraftan da gelecek aynası bugüne bir anlam
takviyesi yaparken aynı zamanda bugünün anlamsız, rezil ve pis olduğunun altını
çizer, onu teyit eder. Bizim sürekli şekilde gelecek aynasının bugünü görünmez
kılma girişimine karşı bugünü ısrarla görünür kılma ve titizlikle üzerinde
durma yönünde bir çaba içinde olmamız gerekiyor. Çünkü buraya gelmek, burayı
konuşmak sürekli aleyhimize çalışan bir sistematiğin projeksiyonunda
konumlanmaya çekince koymak demektir. Hayatımızı belirli bir standarda
kavuşturmak bugünü gözden çıkarmakla olabilecek bir şey değil. Dolayısıyla
süreklileşen “bugün” yoksulluğu sadece maddi kayıpların oluşturduğu kısır bir
hayatı değil aynı zamanda bize kapatılan, görünmez kılınan hatta düşünülemez ve
talep edilemez kılınan alternatif adil, özgür bir yaşamdan mahrumiyetin
kendisidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.