Küresel düzlemde bugün insanlığın tarihsel süreç içinde biriktirmiş/geliştirmiş olduğu Din, Bilim, Hukuk ve Demokrasi değerlerinin içi boşaltılmış, çürütülmüş ve dillere pelinsek edilerek “sözde” kalmıştır. Küresel düzlemdeki tezahürlerine, daha önce yazmış olduğum “Çağdaş Kötülüğün Metafizik Çanağı” adlı makalemde değinmiştim. Bu yazıda Türkiye’deki tezahürlerine odaklanacağım.
Türkiye’nin yaşamış olduğu iki politik
“Olay”, bu durumu gözler önüne sermektedir. Her iki olayda/olguda taraflar
(iktidar-muhalefet), masum değildir. Birinci olayda Din-Demokrasi ve Hukukun
çürütülmüş olduğuna; İkinci olayda da Hukuk ve Demokrasinin çürütülmüş olduğuna
şahit olmaktayız. Birinci olayın taraflarını (Muhafazakârlar), “Kendileri tam
alırken; başkaları için ölçüp biçerken/tartarken, hak edilenin daha azını
vererek aldatanların vay haline; onlar, diriltileceklerini düşünmüyorlar mı?”
(83/1-4) uyarısının muhatabı olurlar. Hukuk, İktisat ve Siyasetteki terazileri
(vicdan ayarları) bozukluğu barizdir. Bu olayda muhalefeti (FETÖ), cehaletle
birleşmiş dini samimiyet (Ökültizm), kurnazlık (Takiyye), hukuksuzluk,
zorbalık/şiddet (Darbe teşebbüsü) istiğna, dogmatizm…suçlarını/günahlarını
işlemiştir. İktidar tarafı ise, bu “Paralel Yapı” ile iktidar tutkusu ve çıkar
maksimizasyonu saikleri ile son ana kadar işbirliği yapmıştır. Beslediği karga,
sonunda gözünü oymaya kalkışmıştır.
İkinci “Mutlak Butlan “ olayında
Muhalefet, iktidar tutkusu ve çıkar maksimizasyonu saikleri ile kendi içinde
seküler ahlakı, hukuku, demokrasiyi tağşiş ederek karpuz gibi ikiye
bölünmüştür. Ana Muhalefetin durumu, akıl ve ahlaken (inanç olarak değil): “…Aralarında
çetin bir savaş vardır; sen birlik sanırsın; oysa kalpleri param parçadır;
onlar, akıldan yoksun bir topluluktur.” (59/14) yorumunu hak etmektedir. Bu
olayda iktidar kanadı, olayın içinde olmadığını söylese de; bu yönde
ispatlanmış bir kanıt olmasa da; hukuku kullanarak, muhalefeti/demokrasiyi
diskalifiye etme yönünde dahli olduğuna dair güçlü bir kamuoyu kanaati
mevcuttur. “Bizim bir dahlimiz yok” demekle birlikte; süreç hakkında her gün
konuşmak, medya aracılığı ile tahrik etmek, bu kanıyı güçlendirmektedir.
-Politik ahlaki karakteri, dogmatik ve
kibir küpü/hınç estetiği hakkındaki eleştirilerimizi saklı tutarak-, N.Fazıl
Kısakürek’in 1960 larda yazmış olduğu “Destan” adlı şiiri, yazıldığı
tarihlerden daha çok, bugünkü siyasal ve sosyal çürümemizi veciz bir şekilde
dile getirmektedir. Giriş mısraları, son yüz yılda etkilendiğimiz “Çağın
Ruhu”nu da yankılamaktadır.
“ Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,
Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!
Durum diye bir laf var, buyurunuz size
durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!
Bir şey koptu benden, her şeyi tutan bir
şey(Ruh-İman-İG)
Benim adım bay Necip, babamın ki Fazıl
bey;
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği kefen bezine(şimdilerde
o da yok. İG) mahrem.
Ey tepeteklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!
Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!
Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!
Öttür yem borusunu, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!
Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul!
Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa,
Yaşasın kefenimin kefili karaborsa.
Kubur faresi hayat, meselesiz, gayesiz,
Heykel destek üstünde, benim ruhum
desteksiz.
Siyaset kavas(yasakçı), ilim köle, sanat
ihtilaç(çırpınma);
Serbest verem ve sıtma; mahpus, gümrükte
ilaç(şimdilerde serbest; fakat hastalıklar çoğaldı. İG)
Bülbüllere emir var: Lisan öğren
vakvaktan!
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan.
Bak, aslan hakikate, ispinız kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve
inkılap”
20. yüzyılın başlarında yazmış olduğu
“Batnın Çöküşü” adlı kitabında Oswald Spengler, Tanrı vergisi tartışılmaz
niteliklere sahip olduklarına inanan Aristokrasi ve Rahipler yönetiminden sonra
yükselen Burjuva Demokrasisinin zaman içinde kültürel motivasyonlarını
yitirerek “Sezarizme” nasıl kayacağnı, adeta bugünleri görerek büyük bir
uz-görü ile tasvir etmişti. Söyledikleri, Küresel yozlaşma olarak, başta
Amerika ve Avrupa olmak üzere, bizim demokrasimizi de tasvir ediyor; özellikle
başlıktaki “Olay”lar açısından kulak verelim: “Şehrin yükselişiyle zekâ, para
ve burjuvazi, önderlik rolünü devir alılar. Toplumsal zümrelerin yerine “parti”
boy gösterir. Başlıca parti de, para ve zihin partisidir; liberal megalopolis
partisi. Ömrünü tamamlamış (Batı) kültüründe Aristokrasi ile Demokrasi budala,
kozmopolit uygarlıkta Sezarizmle batıncaya kadar birbirlerine karşıt dururlar.
Yönetici azınlığın içine girdiği biçimler, sosyal zümre aşamasından, -parti
üzerinden- diktatör bireyin izleyiciliğine doğru düzenli olarak gelişir. Sosyal
zümrenin güdüleri, partinin programı, fakat kitlenin efendisi vardır….
Yozlaşan demokraside “doğru” nedir?
Basının/Medyanın irade ettiği şeydir. Medyanın buyrukları, istediği doğruları,
gerçekleri ortaya koyar, dönüştürür ve değiştirir. Üç haftalık bir basın
çalışması(medya kampanyası) yapılmaya görsün; herkes, “gerçeği” kabul eder.
Kütle eğitimi, kitleleri medyanın kontrolüne alma eğilimindedir. Tabiatıyla
demokrasi de fikir özgürlüğü vardır; fakat medya da, vatandaşın
söylediklerinden hangisini dikkate alıp almayacağında özgürdür….Diri diri
yakmanın yerini, şimdi büyük sessizlik almıştır….Para, zekâyı yıktıktan sonra,
yine para yoluyla demokrasi kendi kendinin yıkıcısı olur. Demokrasinin
başlangıcındaki soylu fikir ve ahlak önderlerinin yerini, şimdi gözünü budaktan
esirgemeyen ve aydın olmayan politikacılar alır(Türkiye’de genellikle Mühendis
ve Müteahhitler-İG). Bir patronu, bir başkası devirir. Kavgalar, huzursuzluklar
ve güvensizlik müzminleşir. Sonuç olarak insanlar, para değerlerinden, bütün bu
çekişmelerden usanır ve iğrenirler; eski değerlerin canlanmasından, fedakârlıktan,
şereften, soyluluktan, yeni bir “Kurtarıcı” dan medet ummaya başlarlar. Böylece
“Sezarizm”, soysuzlaşan demokrasi toprağında büyür ve er-geç onu yener. Para
ekonomisini ve salt bir siyasal düzen iradesini yerleştirir. Bu suretle
Sezarizm toplumsal, ekonomik ve siyasal örgütlenme alanında Uygarlığın son
perdesi olmaktadır. Yavaş yavaş barbarlaşma iner ve Kültürün toplumsal biçimi,
artık hiç durmamacasına çözülür. Bu sürecin sonu “ikinci
dincilik(Ökultizm-Spirtualizm)” ile kilisenin, Kültürün yaşam döngüsünün
kalıntıları üstüne zorladığı biçimlerdir.” ( Aktaran: Sorokin, P.A. Bir Bunalım
Çağında Toplum Felsefeleri.Çev: M.Tunçay. İst. 1972. S 101-102.)
Sezarizm’e çoktan yuvarlanmış ABD’nin
Sezar’ının(Trump) Ortadoğu temsilcisi Tom Barrack, Türkiye için, Demokrasi
yerine, Muhafazakâr-Müşfik(İslamcı) Monarşi(Hanedanlık-Sultanlık) önermesi,
bizim çoktan geçtiğimiz “Başkanlık Sistemi” ile paraleldir. Hem Trump, hem de
Tanrı ile(“YA Allah-Bismillah”) arası iyi(dost) bir yönetimle gidiyoruz.
“Devlet Aklı” diye bize lansa edilen bu sürecin, ABD ve Batı ile işbirliği
içinde yürüdüğü, gözlerden kaçmamaktadır. Allah, sonumuzu hayreylesin.
*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim görevlisi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.