Türk siyaseti uzun süredir kendi alanını, kimi zaman kendi eliyle kimi zaman da başka faktörlerin etkisiyle daralttıkça, bu daralmanın sebep-sonuç ilişkilerini sorgulamak yerine bundan bir hikmet çıkarmaya çalışıyor ve olan biteni “devlet aklı”na yoruyor. Sebepleri tam olarak anlaşılamasa da ortaya çıkan acı sonuçlar karşısında, “Devlet aklı bunu bizim hayrımız ve bekamız için istemiştir” şeklinde bir çıkarım yapılıyor.
Öyle ki artık seçmenden, kitlelerden ve
hukuktan umudunu kesen bazı siyasi aktörler, adaylar ve iş çevreleri,
sorunlarını kısa yoldan çözebilmek için adeta bir define avcısı gibi derin
devletin en hakiki temsilcilerine ulaşma gayreti içine giriyorlar. Bu durum
biraz da sorunları tanımlama konusundaki tembelliğimizi ve yetersizliğimizi
gösteriyor. Sanki aklımız, karmaşık gerçeklikleri anlamaya çalışmak yerine, her
şeyi açıklayabilecek hikmetli bir komplo teorisi arayışına yöneliyor.
Kurumların aklı olur mu? Elbette olur.
Ancak bunun için o yapıların gerçek anlamda kurum niteliği taşıması, gelenek
oluşturabilmesi ve kurumsal hafıza üretebilmesi gerekir. Bizde ise “devlet
aklı” olarak varsayılan yapı, çoğu zaman kurumsallaşmış bir mekanizmadan
ziyade; gayri nizami yöntemlerle çalışan, içeriden ve dışarıdan etkilenebilen,
farklı otonom unsurların oluşturduğu bir bileşke ya da bu unsurlar arasındaki
baskın irade görünümündedir.
Kimin tarafından denetlendiği ve hangi
meşruiyet sınırları içinde hareket ettiği belirsizliğini koruyan bu yapıların
sahip olduğu gayri nizami özgürlük alanı, çete ile kurum arasındaki çizgiyi de
giderek muğlaklaştırmaktadır. Böylece devlet aklı adı altında tarif edilen
alan, kurumsal akıldan çok denetimi ve sorumluluğu belirsiz güç odaklarının
faaliyet alanı hâline gelebilmektedir.
Cardinal Richelieu (1585–1642), modern
devlet aklı denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biridir. Hatta bugün
kullandığımız “raison d’état” yani devletin çıkarı veya devlet aklı kavramının
tarihsel mimarı sayılır. İlginç olan şuydu: Richelieu bir kardinaldi, yani bir
kilise adamıydı. Ancak Avrupa tarihinde dinî sadakati değil, devletin çıkarını
merkeze koyan ilk büyük siyasetçilerden biri olarak tanındı.
Richelieu’ya göre devletin çıkarı, zaman
zaman hükümdarın kişisel ahlakından veya mezhepsel sadakatinden daha önemliydi.
Onun devlet aklı anlayışı bugünkü bazı komplo teorilerinde anlaşıldığı gibi
gizli kişiler veya görünmez odaklar değildi. Kurumlar üzerinden işleyen bir
akıldı. Amacı “derin devlet” değil, güçlü devlet yaratmaktı. Bu nedenle
Machiavelli’nin fikirlerini devlet pratiğine dönüştüren kişi olarak görülür.
Richelieu’nun devlet aklı daha merkeziyetçi ve yukarıdan aşağıydı. İngiliz
devlet aklı ise daha kurumsal ve teamül temelliydi.
Bu açıdan bakıldığında İngiliz devlet
geleneği de Fransız devlet geleneği de farklı yollar izlemiş olsalar bile aynı
noktada buluşurlar. Her ikisinde de devlet aklı belirli kişilere değil
kurumlara dayanır.
Merhum Mahir Kaynak bana sık sık “Biz
henüz tam devlet olamadık. ABD de tam devlet değildir; devlet İngiltere, İran
veya Çin’dir” derdi. Sanırım Mahir Bey’in kastettiği şey, geleneğin tutarlılık
ve süreklilik içinde kendisini yenileyebilmesi, köklü kurumların varlığını
sürdürebilmesiydi.
Bugünlerde Cansu Çamlıbel’in söyleşisiyle
birlikte yeniden Neo-İttihatçılık ve devlet aklı tartışmaları gündeme geldi.
Yıllardır ülkemizde devlet aklı denildiğinde İttihatçı kadrolarla bir bağ
kurulmaktadır. Pek dikkat çeker mi bilinmez ama yaklaşık on yıldır bu konularda
en çok yazı yazan ve program yapan isimlerden biri olduğumu söyleyebilirim.
Eğer devlet aklı kurumların aklı ise,
modernleşme tarihimizin son yüz elli yılında bu kurumlar üzerinde İttihatçı
etkiden söz etmek mümkündür. Ancak Jön Türklerin ve İttihatçıların özellikle
1918’e kadar kritik kararlarda kurumlara ne kadar bağlı kaldıkları her zaman
tartışmalı olmuştur. Talat ve Enver Bey örneklerinde olduğu gibi, kurumsal
süreçler çoğu zaman kişisel irade ve siyasal hedeflerin gölgesinde kalmıştır.
Balkan Harbi ve Sarıkamış ise bu anlamda kurumsal zaafların en ağır
sonuçlarından bazılarıdır.
Bilindiği gibi Erik Jan Zürcher’in Türk
modernleşmesi ve Cumhuriyet’in kuruluşuna ilişkin en etkili tezlerinden biri
“İttihatçı süreklilik tezi”dir. Ülkemizdeki yaygın yaklaşım da büyük ölçüde bu
tezden etkilenmiştir. Zürcher’e göre Cumhuriyet’in kuruluşunda ve İstiklal
Harbi’nde İttihat ve Terakki’nin ikinci kuşak kadroları, Karakol Cemiyeti ve
Teşkilat-ı Mahsusa gibi yapılar aracılığıyla Anadolu’daki örgütlenmenin
altyapısını oluşturmuştur. Bir bakıma Cumhuriyet bürokrasisinin 1960’lara kadar
yolu bir şekilde İttihat ve Terakki’ye düşmüş kadrolardan oluştuğunu söylemek
mümkündür.
İttihatçılık hakkındaki tartışmalar hiç
bitmeyecektir. Onları Rus modernleşmesinin başarısız Dekabristlerine
benzetenler vardır. Ancak tarihe baktığımızda, “İttihatçılar Osmanlı’nın
başarılı Dekabristleriydi” tanımı belki daha açıklayıcıdır.
Peki İttihatçılar devleti kurtarmaya mı,
yoksa anayasal özgürlükleri geliştirmeye mi çalışıyorlardı? Tartışmasız biçimde
öncelikleri devletti. Hatta onların hedefi yalnızca devleti kurtarmak da
değildi; Osmanlı’yı ve Türklüğü yeniden eski ihtişamlı günlerine döndürmek gibi
büyük bir tarihsel iddiaları vardı. Birinci Dünya Savaşı ve Sarıkamış macerası
bu ruh hâlinin örnekleri olarak gösterilebilir. Ne var ki 1918’e giden süreçte
devleti ayakta tutmaya çalışanlar aynı zamanda onun dağılmasına yol açan kararların
da sahibi oldular.
Ütopyalarını gerçekleştirebilecek emperyal
vizyonu destekleyecek ekonomik ve toplumsal altyapıya sahip değillerdi. Osmanlı
modernleşmesinin ürettiği refahın önemli bölümü gayrimüslim unsurların
elindeydi. İttihatçılar ise bu unsurları sistem içinde tutmayı başaramadılar.
Mustafa Kemal ve ekibine bu anlamda
doğrudan İttihatçı demek ise oldukça zorlama olacaktır. Atatürk, İttihatçı
ütopyayı büyük ölçüde reddetti. İzmir Suikasti ve benzeri süreçlerde eski
İttihatçı çevreleri tasfiye etti. Turancılara, Türkçülere, İslamcılara ve hatta
liberallere geniş bir hareket alanı tanımadı. TSK ve Dışişleri gibi kurumlar
daha çok Kemalist rasyonalizm temelinde yeniden örgütlendi.
Türk sağı ise milliyetçiliği, Turancılığı
ve İslamcılığıyla her zaman belirli ölçüde İttihatçı damarı taşıdı. Kemalist
devlet aklı ise 20. yüzyıl boyunca bu eğilimlerin devlet politikası hâline
gelmesine izin vermedi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dengeler değişti.
1950’de NATO ile başlayan süreç, 1980 sonrasında Yeşil Kuşak stratejisiyle yeni
bir yön kazandı. Kurumların zihinsel çerçevesi bulanıklaştı. Kemalist doktrin
güncellenemediği gibi, bugün sıkça sahiplenilen İttihatçı tezler de güncellenemedi.
Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik yaklaşımı bu tartışmaların günümüzdeki
örneklerinden biri olarak görülebilir.
2017’de başlayan yeni sistem ülkede
beklenen konsolidasyonu sağlayamadı. Refah, aidiyet ve siyasal gerilimlere
ilişkin sorunlar arttı. Böyle bir ortamda bölgesel iddialar taşıdığı söylenen
Neo-İttihatçı devlet aklı da giderek İttihatçıların 1908 sonrasındaki
çelişkilerini ve tutarsızlıklarını hatırlatmaya başladı.
Kurumları değil örgütlenmeyi ve
kadrolaşmayı önceleyen, akıldan önce duyguyu, aidiyeti ve kör güveni örgütleyen
bu yeni İttihatçı eğilimin bir devlet aklı üretmekten çok bir duygu ve bağlılık
iklimi oluşturduğu görülüyor. Bu nedenle buna “Yeni İttihatçı devlet aklı”ndan
çok “Yeni İttihatçı popüler ruh” demek daha doğru olacaktır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir
ideolojik romantizm değil, yeni bir kurumsal sentezdir. Devlet aklı geçmişe
öykünerek değil, geçmişten ders çıkararak inşa edilir. İttihatçıların
enerjisini, Cumhuriyet’in kurumsallığını, Osmanlı’nın tecrübesini ve demokratik
dünyanın hesap verebilirlik ilkelerini aynı potada buluşturamayan hiçbir
yaklaşım kalıcı bir devlet aklı üretemez. Gerçek devlet aklı, belirli
kadroların veya aidiyetlerin değil; toplumun tamamının güven duyacağı
kurumların aklıdır.
*Tarık Çelenk, Ekonomi ve Sosyal
Araştırmalar Derneği (EKOPOLİTİK) kurucusu ve araştırmacı yazar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.