AKP’li Metin Külünk: AK Parti içinde Londra-Tel Aviv hattından beslenen bir grup Erdoğan yenilgisinin zeminini hazırlıyor; aynı akıl CHP'yi Özel'e teslim etmek için devrede
Metin Külünk, Millî Görüş geleneği
içindeki en sert damarlardan biri olan Akıcılar Derneği içinde yetişmiş bir
siyasetçi. Kuruluşundan itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi’nde İstanbul İl
Teşkilatı Başkanlığı dahil önemli görevler yaptı. 2011-2018 yılları arasında üç
dönem milletvekili seçildi. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine karşı sokağın
örgütlenmesinde rol oynadığı konuşuldu. En son AKP’nin 2021’deki MKYK’sında
görev aldı. Suç örgütü lideri Sedat Peker’in 2021 yılındaki ifşa videolarında
ismi geçen siyasetçilerden biri olduğu için o gün bugündür Peker’le ilişkisi
tartışılıyor. Hatta o sürecin ardından ‘tasfiye’ edildiği de söylendi. Kendisi
tasfiye iddiasını kabul etmese de artık aktif görevde değil. Partisine yönelik
eleştirilerini sosyal medya aracılığıyla paylaşıyor, YouTube’da dikkat çeken
yayınlar yapıyor. Ancak yine de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a toz kondurmuyor. O
açıdan hâlâ “reisçi” olduğunu varsayabiliriz.
Kendisiyle Türkiye siyasal tarihinin bu
anında söyleşmek istememin temel sebebi aktif görevde olan Adalet ve Kalkınma
Partililerin bu tür derinlikli konuşmalardan itinayla kaçıyor olmasıydı.
Nitekim telefon ettiğimde esprili bir biçimde “Ben arkadaşların eksiğini
kapatmaya çalışırım” dedi. Bu arada söyleşi için sözleştiğimiz gün Instagram
hesabından yaptığı fotoğraf paylaşımı dikkatimi çekti. 1994 seçimleri sırasında
üstü açık bir arabanın üzerinden halkı selamlayan Refah Partisi Genel Başkanı
Necmettin Erbakan ve yanında Tayyip Erdoğan, arabanın kaputunda ise Metin
Külünk oturuyor.
Bu söyleşinin pek çok manşeti olmakla
beraber bana kalırsa en kıymetli tarafı hükümetin 2013’ten bugüne en kritik
siyasal anlarda sarıldığı “üst akıl” ya da “dış üst akıl” ya da “dış mihrak”
söyleminin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha göstermiş olmasıdır. Zira
Metin Külünk’e göre Ekrem İmamoğlu’nu Tel Aviv-Londra hattındaki bir akıl, bir
“proje” tasarımı olarak Türkiye’nin gündemine sokmuş. Külünk bu iddiada
bulunurken nedense ABD’nin ismini geçirmiyor. Sonra dönüp dolaşıyor ve ABD’nin
Türkiye Büyükelçisi Thomas Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” konusundaki
çıkışlarını yeni bir Siyonist bölge tasarısı olarak eleştiriyor. Hatta
hükümetin Barrack’a bir yanıt vermiyor olmasına kızıyor. Sonra Türkiye’de bir
sonraki seçimleri kimin kazanacağını düşündüğünü sorduğumda “Ben bu sürecin
Sayın Cumhurbaşkanımızla geçirileceğini görüyorum” diyor. “Bu süreç” dediği de
dünya sisteminin yeniden tanımlanması! Yani Külünk’ün atıfta bulunduğu “üst
akıl” İmamoğlu projesini devreye sokmuş ve başarılı olmasını istemiş ama ne
hikmetse yeni dünya düzenini Erdoğan’sız kuramazmış.
Külünk’ün “dış üst akıl” teorisine göre
Ekrem İmamoğlu projesi için çalışanlar arasında Adalet ve Kalkınma Partililer
de var. Hatta öyle ki bu kişiler – isim vermiyor- 2024’ten beri sandıkta bir
Erdoğan hezimeti için çalışıyorlar. Havlu atmış da değiller, “mutlak butlan”
kararından sonra Özgür Özel'e CHP'yi teslim etmek için ilgili kurumlara
müdahale ederek ya da iletişim kurarak ilerliyorlar. Sizi söyleşiyle baş başa
bırakmadan önce Ankara’da Külünk gibi düşünen başkaları olduğuna şahit olduğum
bilgisini bir not olarak düşmüş olayım.
Metin Külünk ve Recep Tayyip Erdoğan “Düşünün
ki Türkiye’nin pek çok şeyi başardığı bir ortamda gençler çekip gitmeyi
düşünüyor, gençlerin bu güvensizliğinin kökenini sorgulamak zorundayız”
-19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu ve
arkadaşları tutuklandığından beri toplumun ve gençlerin nabzını ölçen pek çok
kamuoyu araştırması yapıldı. Bulgular az çok benzer. Toplum Türkiye’nin
geleceğinden umutsuz. MAK Araştırma’nın 19 Mayıs 2026 tarihli araştırması da
net olarak ortaya çıkardı bu durumu. Araştırmadan iki gün sonra mahkemeden
CHP’nin seçilmiş yönetimini indirip eski yönetimi yönetime oturtan “mutlak
butlan” kararı çıktı. Dolayısıyla henüz bu siyasi müdahalenin sonuçlarının
sahaya nasıl yansıdığını da bilmiyoruz. Ama MAK Araştırma diyor ki; “Başka ülke
vatandaşlığı verilse Türkiye'yi terk etmeyi düşünecek gençlerin oranı yüzde
64.” Dahası gençlerin yaklaşık yüzde 75’i işe alımlarda liyakatin dikkate
alınmadığını, kayırmacılık olduğunu düşünüyor. Aynı gençlerin siyasete iktidar
eliyle müdahale ediliyor olmasını görmeme ihtimali var mı sizce?
Türkiye'de hiçbir gelişmeyi siyasetten
bağımsız düşünmek mümkün değil bir kere. Biz toplum olarak siyasete doğan bir
milletiz. Severiz, ilgimiz yüksektir. Dolayısıyla hiçbir gelişmeyi siyasetsiz
okumak mümkün değil. Yani toplumun bu gelişmeleri birbirinden bağlantısız
düşünmemesi gayet normal. Kritik soru şu ise şu; siyaset toplumu anlıyor mu?
Ben özellikle son üç yıldır bütün partilerin toplumla bağının zayıfladığını
görüyorum. Ve karşılıklı olarak zihin dünyamızın kapıların birbirine
kapatıldığını görüyorum. Bu çok tehlikeli. Çünkü biz aynı vatanda yaşıyoruz,
siyaseten farklı düşünebileceğimiz ama birbirimize bağlıyız. Siyasetin kuantum
kavramını keşfetmesi lazım. Birbirimize bağlılık noktalarımızı çoğaltmamız
lazım. Siyaset yukarıda bunu yapmadığı zaman sizin ifade ettiğiniz rakamları
görürüz. Hadi bunların bir kısmını abartı diyelim. Diyelim ki gençlerin yüzde
50’si söylediğiniz şekilde düşünüyor. Bu siyasetin gereken dili üretemediğinin
yeterli göstergesidir. Ben sokaktayım ve gençlerle iç içeyim, bu durumu sokakta
da görüyorum. Gençlerin özellikle sosyal medya üzerinden karşı karşıya
kaldıkları psikolojik operasyonlar da Türkiye'nin kendi iç dinamiklerinden
kaynaklanan istikrarsızlıklar da onları çok etkiliyor.
-Etkilemenin ötesinde bir şey söylüyor
bahsettiğim araştırma verisi; Türkiye’deki genç nüfusun yüzde 64’ü derhal
ülkeyi terk etmeye hazır!
Bu rakam o araştırmanın söylediği gibi
değil de velev ki yüzde 20 olsun o dahi düşündürücü olurdu. Düşünün ki
Türkiye'nin birçok şeyin başardığı bir dönemde gençlerimiz bunu düşünüyor. İşte
Türkiye'nin savunma sanayindeki başarılar ortada. Türkiye kendi çipini
geliştirme sürecinde. Keza uzayla ilgili çalışmalar Türkiye'nin gündeminin
merkezine konulmuş.
-Metin Bey, Kuzey Kore de nükleer silah
üretebiliyor. Bu tür ülkeleri referans alacaksak tamam.
Bütün bunları başaran bir Türkiye'de bu
gençlerin neden yüzde 64'ü “Türkiye'nin dışında bir fırsat olursa ben çeker
giderim” cümlesini söylüyor? Bu sorunun yanıtını ve bu düşüncenin köklerini
bulmak zorundayız. “Bu gençler bu başarıyı anlamıyor” demek çözüm değil.
Gençler neden güven duymuyor? Neden iktidar ile gençler arasındaki mesafe
açılıyor? Tabii ki hepsi için değil bu. Mutlaka Cumhur İttifakı’na yönelen
önemli bir blok var gençlerin içinde. Ama onlar dışındakilerin öfkesini,
eleştirisini, kızgınlığını, ümitsizliğini sorgulamamız gerekiyor.
“Tsunamiye dönüşecek şekilde alttan gelen
dip dalgayı gücü elinde bulunduran bir tane arkadaşımız görüyor mu?”
-Bu sorgulamayı yapmamız gerekiyor derken
“siz” kimsiniz?
Biz, Cumhur İttifakı. Bizim bir sosyal
araştırmalar ve değerlendirmeler merkezimiz olmalı. Ve şu soruları sormalı;
“Neden gençlerin bir kısmı neden bu kadar öfkeli? Neden bir kısmı bu kadar
ümitsiz? Neden bir kısım bu kadar nefret ediyor?” Benim gözlemime göre bugün
gençleri umutsuzluğa sürükleyen temel problemlerden birisi liyakat ve ehliyet
eksikliği. Devlet, liyakat ve ehliyete dayalı, hak ve adalete dayalı, ahlaka
dayalı dayalı bir paradigmayla buluşmak zorunda. Ben sokakta yaşayan bir
insanım, ofisimde haftada en az 200 misafir ağırlıyorum. Bana gelen aileler
çoğunlukla iş bulmada yardım istiyor. İyi eğitim alan, sınavlarda iyi puan alan
çocuklar mülakatlarda eleniyor. Bunu yaşayan ailedeki yıkımı, o çocuktaki
hayallerini kaybetmenin verdiği negatif psikolojiyi bizim tedavi etmemiz çok
kolay değil. Toplumdaki bu dip dalganın aslında bir tsunamiye dönüşebilecek
şekilde alttan yukarı doğru gelmekte olduğunu gücü elinde bulunduran bir tane
arkadaşımız görmüyor mu?
“Saraçhane’deki gösterilerde muhafazakâr
ailelerin çocukları vardı, Ak Partililerin çocukları vardı”
-Bu dikkat çektiğiniz liyakat sorunsalına
bir de diploma krizini ekleyebilirsiniz belki. Zira 19 Mart 2025’ten itibaren
üniversite gençliğini protestoya iten şeylerden başında Ekrem İmamoğlu’nun
üniversite diplomasının iptali vardı. Konuştuğum pek çok üniversiteli “Devlet
bir gün kafasına göre üniversite diplomamı iptal edebiliyorsa, ben neden
okuyorum?” türünde bir öfke içindeydi. Saraçhane’ye gençleri götüren şeylerin
başında bu vardı.
Ben
size bu konuya ilgili bir şey daha söyleyeceğim; Saraçhane’deki gösterilerde
muhafazakâr ailelerin çocukları da vardı. Hatta babaları AK Partili olanların
çocukları da vardı. Babaları Refah Partili olanların da çocukları vardı, Saadet
Partili olanların da çocukları vardı.
İmamoğlu Tutuklu İBB Başkanı ve CHP'nin
cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu
“Ekrem İmamoğlu hakkında soruşturmalardan
haberdar edildi, içeriden bilgi verildi”
-Bugünden geriye dönerek baktığımızda,
geçen 14 aya rağmen Türkiye toplumunun hala yarısından fazlası Ekrem
İmamoğlu’nun siyasi nedenlerle yani Tayyip Erdoğan’ın en güçlü rakiplerinden
biri olduğu için tutuklandığını düşünüyorsa, diploma iptali bu algının temel
sebeplerinden biri olabilir mi size göre?
Şimdi bu siz bir pencere açtınız, oradan
devam edeyim. Ekrem İmamoğlu tutuklanmadan önce hakkındaki soruşturmalardan
haberdar oldu. Haber verildi.
-Kim uçurdu haberi size göre? Böyle bir
iddiada bulunduğunuza göre adresi de biliyor olmalısınız.
Kim verdi bilmiyorum. İçeriden verildi. Bu
bilgi gelince de etrafındaki akıl bu süreci psikolojik olarak tersine
çevirebilmek için “Sen kendini cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edersen yarın
adalet önünde hesap vermeye vardığında, cumhurbaşkanı adayı olduğun bunun
başına geldiği propagandası yaparsın” diye hazırladı onu. Hazırladılar yani
onu.
-Kim bu insanlar, yani “etrafındaki
akıl”?
Ekrem İmamoğlu'nu üzerinden bir plan
yapan, bir tasarım yapan akıl.
“Tel Aviv-Londra hattı İmamoğlu üzerinden
bir tasarım yaptı”
-“Devlet aklı”ndan sonra bir de “İmamoğlu
tasarımını yapan akıl” konusunu deşmemiz gerekecek demek ki. İktidar cenahının
bu konudaki takıntısını nasıl izah ediyorsunuz? Ne zaman ki bir rakip pasifize
edilmeye çalışılacak hemen olsa “dış bir akıl” ya da işte yine aynı derecede
müphem “üst akıl” argümanları devreye sokuluveriyor.
Türkiye'deki hiçbir gelişmeyi dış
dinamiklerden bağımsız düşünemeyiz. Sizin de katıldığınız bir basın toplantısı
olmuştu sonbahar aylarında. Eski MI6 Başkanı Türkiye'ye gelmişti, İngiltere
Konsolosluğu’ndaki o toplantıda hatırlarsanız Rusya’dan istihbarat elemanı
devşirmek için bir program açıkladı. Kamuoyuna açık yaptılar bunu. Londra
savaştan ve krizden beslenir, ada devleti olmak böyle bir şey. Dikkat edin II.
Dünya Savaşı’ndan beri İngiltere hep siyaseten savaşların dışında kalmış
gibidir. İngilizleri hiçbir yerde göremezsiniz ama her şeyin içindedirler.
Suriye'de olduğu gibi. İran sürecinde olduğu gibi, Gazze’deki soykırım
sürecinde olduğu gibi. Mesela Ukrayna-Rusya savaşı sürecinde bizi nereye itmek
istediler? Ukrayna'nın yanına itmek istediler, Rusya'nın karşısında. Tel
Aviv-Londra hattının stratejik hedefi Rusya.
-İmamoğlu’nun “dışardan yönlendirilmesi”
meselesine nasıl bağlayacaksınız konuyu merak ediyorum.
Bu
akıl, Sayın Erdoğan'ın Türkiye'yi savaşların dışında bırakan ve Türkiye
merkezli bir dış politika eksenini inşa etmesinden rahatsız. NATO'nun zayıflama
sürecinde, Avrupa'yı Rusya'ya karşı konumlandıracak bir askeri güç doktrininde
bizi Rusya'ya karşı konumlandırmak istiyorlar. Bunu nereden görüyoruz? Bu
mimarinin hazırlıkları bazı toplantılarda dillendiriliyor. Bakın Nisan ayında
eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Atina’da bir toplantıya katıldı.
-Yunanistan’da her sene düzenlenen Delfi
Ekonomi Forumu'nun bu seneki toplantısından bahsediyorsunuz. Gizli bir şey
değil.
Oraya Abdullah Gül gitti bunu söyledi.
Orada Türkiye'nin de içinde olduğu yeni bir hattan bahsedildi. Avrupa Birliği,
Yunanistan ve Türkiye’nin Rusya’ya karşı konumlandırılmasından.
abdullah gül 11. Cumhurbaşkanı Abdullah
Gül, eşi Hayrünnisa Gül ile birlikte, Oxford İslam Araştırmaları Merkezi’nin
40. kuruluş yıldönümü kutlamalarına katıldı. Etkinlikte Britanya Kralı III.
Charles da yer aldı / 2025
“Abdullah Gül’ün konuştuğu her yerde
kraliyetin izlerini arayacaksın”
-Bu da yeni bir şey değil ama bu konuda
münazara yerine Abdullah Gül vurgunuzu anlamak istiyorum. Siz Abdullah Gül’ün
“bir şeyi” temsil ettiğini düşündüğünüz için ısrarla ona atıfta bulunuyorsunuz
diye anlıyorum.
Abdullah
Gül Londra'yı temsil ediyor.
-Yani
size göre eski bir Cumhurbaşkanı bu tür bir konferansa davet edilemez, illa ki
kendi ülkesi dışında bir yeri temsil etmek zorunda, öyle mi?
Abdullah Gül'ün konuştuğu her yerde
kraliyetin izlerini arayacaksın.
-Abdullah Gül Şu anda siyasette etkin ya
da aktif bir aktör de değil.
Ama eski cumhurbaşkanı. Onları kim adına
söylüyor? Ben rahat söylüyorum. Bunu daha 2014’te “Kraliçenin Gülleri” diye
tarif etmiştim. Bakın, İngiliz Kraliyet Ailesi’nin her ülkede bir mutemedi
vardır, Abdullah Gül odur. Bunları söyletiyorlar çünkü Sayın Erdoğan'ın
Türkiye'nin kendi çıkarları doğrultusunda ve kendi ekseninde ilerlemesini
önceleyen duruşu rahatsız etti. Türkiye'yi Ukrayna'da savaşa zorladılar.
İran'da savaşa zorladılar? Türkiye'yi Amerika'nın, İsrail'in yanında durmaya
zorladılar.
“Türkiye, Gazze konusunu maksimum
diplomatik kabiliyetle yönetiyor”
-Ankara, Ukrayna ve İran konusunda
nispeten bir dengeyi yakalayabildi ama nihayetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Gazze
konusunda ABD Başkanı Donald Trump’ın yanında durmuş olmadı mı? Trump’ın Barış
Kurulu’nu dünyadan pek çok ülke protesto etti ama Türkiye Dışişleri Bakanı
Hakan Fidan ile orada işte.
Hayır, Sayın Erdoğan yanında durmadı.
Gazze konusunda Türkiye kendi güç sistematiği içerisinde süreci diplomatik
anlamda Gazzelilerin lehine yönetebilmek için maksimum kabiliyetimi ortaya
koydu. Karşımızdaki küresel ölçekteki bir hegemonik aklın kutsalsız ve kuralsız
güç yapılanması var.
-İmamoğlu’nun bir “İngiliz projesi” olduğu
iddianızdan buraya nasıl geldik? Henüz onu izah edemediğiniz için geri dönmek
istiyorum.
İmamoğlu'nun durduğu yere bakacaksınız.
Gidip konuştuğu yerlere bakacaksınız.
“Chatham House’da adamı boşuna
konuşturmazlar”
-Neyi ima ettiğinize dair bir bilgim ve
fikrim yok. Ancak demin Chatham House’dan bahsettiniz ve Türkiye’nin 11.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bütün dünya liderlerinin gidip panellere
katıldığı bir düşünce kuruluşunda konuşmasını sanki karanlık bir faaliyet gibi
anlattınız.
Chatham House’da boşuna konuşturmazlar
adamı.
“Siz bu proje bir tek İmamoğlu üzerinden
mi yürüyor sanıyorsunuz? Projenin Cumhurbaşkanımızın çevresinde karşılıkları
var”
-Velev ki sizin dediğiniz gibi Chatham
House birtakım “üst akıl” projelerinin kotarıldığı yer, Dışişleri Bakanı Hakan
Fidan daha işte bir buçuk ay önce aynı yerde “Türkiye’nin Dış Politika Vizyonu”
isimli bir konuşma yaptı.
Fark etmiyor ki…Siz bu proje bir tek
İmamoğlu üzerinden mi yürüyor sanıyorsunuz?
-Hakan Fidan üzerinden de mi yürüyor o
zaman sizin mantığınızla?
İmamoğlu projesinin AK Parti içindeki,
Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresindeki karşılıkları kim?
Külünk'ün paylaştığı fotoğrafta, Necmettin
Erbakan ve Recep Tayyip Erdoğan
“AK Parti içerisinde Londra-Tel Aviv
hattından beslenen bir akıl Erdoğan sonrasının, hatta sandıkta bir Erdoğan
yenilgisinin zeminini hazırlıyor”
-Ben bu iddianızın kaynağını da sebebini
de bilemiyorum tabii. Madem bir iddianız var temellendirmeniz gerekmez mi?
Ben söylüyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızın
çevresinde, AK Parti'nin içerisinde bu Londra-Tel Aviv hattından beslenen bir
akıl, Sayın Erdoğan sonrasını, hatta sandıkta bir Erdoğan yenilgisinin
üretilmesinin zeminini hazırlıyor. İmamoğlu projesinin asıl sahiplenicilerinden
önemli bir hat AK Parti’de var.
“Aynı akıl ‘mutlak butlan’dan sonra CHP’yi
Özgür Özel’e teslim etmek için devrede”
-Ama isim verin lütfen… Böyle afaki
iddialarla ilerlemeyelim.
İsim vermem. Onlar vakti… Şimdi isim
vermem. Ve şu anda aynı akıl, “mutlak butlan” kararından sonra Özgür Özel'e
CHP'yi teslim etmek için ilgili kurumlara müdahale ederek ya da iletişim
kurarak ilerliyor.
-Burada bir duralım lütfen. İddianız çok
büyük ve çok boyutlu olduğu için şu ana kadar söylediklerinizi özetlemek
istiyorum. Size göre bir dış üst akıl var ve bunlar hem İmamoğlu cephesiyle hem
de AKP içindeki bir klikle beraber çalışıyor. Doğru mu anladım?
Evet, Londra- Tel Aviv hattı. Bu hattın
stratejik hedefi Büyük İsrail Projesi, yapay zekâ odaklı bir Pax-Judaica
döneminin kapılarını açmak istiyorlar. Bu stratejik hedef, Sykes-Picot ötesi
bir coğrafya oluşturmak. Mezhepçilik ve etnik kimlikler üzerinden devletçikler
üretilmesi yönünde çalışan bir akıl var. Bu aklın inşa merkezi Anglosaksonlar.
Ve bu Anglosaksonlar mesajlarını Chatham House üzerinden verirler.
-Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çevresinde
Anglosaksonların bu projesine destek veren birileri var. Bunu da doğru mu
anladım?
Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresinde AK
Parti'nin içinde bir hat var ki bu projeye “evet” diyor. Ve bu projeye “evet”
dedikleri için Sayın Cumhurbaşkanımızın, bana göre bilgisinin dışında,
özellikle 2024 seçimlerinden sonra Ekrem İmamoğlu projesinin gerçekleşebilmesinin
önünü açacak ciddi hazırlıklar yaptılar. İş dünyası da bunun içinde.
“CHP’nin çivisini çıkartan bir akla bir el
‘dur’ dedi”
-Erdoğan da bu projenin önünü kesmek için
mahkemenin CHP’ye el koyup eski genel başkanına teslim edilmesinin önünü açtı.
Öyle mi?
CHP’nin çivisini çıkartan akla bir el
“dur” dedi.
-Yani “bir elin” iktidar olma potansiyeli
taşıyan bir siyasi partinin dizaynına doğrudan müdahale ettiğini teyit etmiş
oluyorsunuz. Şimdi siz Millî Görüş geleneğinden gelen bir siyasetçisiniz. Asker
vesayetindeki devlet sırf sizler siyaset yapamayın, iktidara gelemeyin diye kaç
tane partinizi kapattı.
Bütün o hüzünleri yaşamış bir adamım.
-Tamam, bunun üzerine sizin başka bir
analizinizi koyarak ilerlemek istiyorum. Yaklaşık bir ay kadar önce
katıldığınız bir YouTube yayınında “Erdoğan sosyolojisi eriyor. Toplum Cumhur
İttifakı’nı dövmek istiyor. Toplumla kavga edilmez” gibi çok tartışılan şeyler
söylediniz. Bugün iktidarın bir mahkeme kararıyla, YSK’yı da bypass ettirerek,
bir partinin “çivisini kendince geri takmaya çalışması” toplumla kavgaya devam
etmek değil midir?
Silivri’deki yargılama süreci hükümetin
iradesiyle mi başladı? Hayır. Cumhurbaşkanımızın iradesiyle mi başladı? Hayır.
Kemal kılıçdaroğlu özgür özel mutlak
butlan Mutlak butlan kararı sonrası CHP Genel Başkanları panosu
“Cumhur İttifakı’nın iletişim
stratejilerinin kökten gözden geçirilmesi lazım”
-Ama toplumun en az yarısı böyle olduğuna
inanıyor.
Orada işte temel bir problem şu; Cumhur
İttifakı'nın iletişim stratejilerinin kökten gözden geçirilmesi lazım. Mesele
aslında şu; milletin emanet ettiği kaynaklarının bir adamın cumhurbaşkanlığı
hedefine yönelik hareket ettirilmek üzere yasa dışı yöntemlerle kullanan bir
çıkar amaçlı bir suç örgütü var.
“İBB soruşturmasının halka anlatılmasında
ciddi boşluk bırakıldı, sokak da bu boşluktan etkileniyor”
-Bu iddia henüz mahkemede kanıtlanabilmiş
değil. Dahası, bu iddialara kaynak olarak gösterilen etkin pişmanların bir
bölümü bugün duruşmalarda, “Savcılık makamı bizi çoluğumuzla çocuğumuzla,
eşimizle tehdit ettiği için o ifadeleri verdik” şeklinde konuşuyor.
Bu, aslında üzerlerindeki şüphenin
katlanarak büyümesine neden olur. Yani ifadelerdeki bu tutarsızlık, dün
söylediğini bugün reddedecek noktaya gelmek şüpheyi büyütür. Üstelik de
bunların içinde kuvvetli delilleri, belgeleri, mahkemenin önüne koyan ve mahkemede
bu konuda ısrarını sürdüren isimler de var. Dolayısıyla orada adalet tecelli
edecek. Göreceğiz, izleyeceğiz, mahkeme karar verecek onu bilmem. Ama şunu
söylüyorum; bu sürecin iletişimi noktasında ciddi boşluk bırakıldı. Sokak da bu
boşluktan etkileniyor.
-Yani toplumun bir bütün olarak iddialara
ikna edilememesinin nedeni sadece yanlış iletişim dili, öyle mi? Bu kadar
basitse, bu kadar kuvvetli bir iktidar bu sorunu neden çözemiyor?
Bu soruların teknik kısmına ben cevap
verecek durumda değilim çünkü ben Ankara'da değilim. Boşluk bırakıldı. Bu
mesele doğru bir iletişim diliyle sokağa, vatandaşlarımıza anlatılmalı. Bu
meselenin Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi içindeki çelişkiler, kendi içinden
gelen belge ve bilgilerin devlete iletilmesi üzerinden yürüdüğü sokağa
anlatılmalı. İletişim kısmı eksik bırakıldı. Biraz önce söyledim, Ekrem
İmamoğlu’nun bu soruşturmalardan haberdar olduktan sonra “Ben cumhurbaşkanı
adayı olduğum için bunlar yapılıyor” taktiğine gitti. Bu da sokağa
anlatılamadı. Bunu sokağa anlatacak iletişim gerek.
“Türkiye’de ilk defa mı bir belediye
başkanı yargılanıyor?”
-Buraya nereden geldiğimizi hatırlatmak
istiyorum. “CHP’nin çivisini çıkartan akla bir el ‘dur’ dedi” şeklindeki
ifadenizin ne anlama geldiğini sormuştum. Yani siz de aslında devleti
yönetenlerin bir siyasi partiye ve aslında seçmenin iradesine doğrudan müdahale
ettiğini söylemiş olmuyor musunuz? Soru şu; bu devlet topluma neden
güvenmiyor?
Şimdi ben size soru soruyorum; Türkiye’de
ilk defa mı bir belediye başkanı yargılanıyor? Bu isim, bagajının çok dolu
olduğunu çok iyi biliyor. İstanbul'da belediye başkanlarının hepsinin yanında
bir mutemedi vardır. İlçe belediye başkanlarının da mutemetleri vardır. Bu
kişinin belediye başkanlığı döneminde o mutemetlerin önemli bir kısmı
Saraçhane'nin nezdinde iradesizleştirilerek yönetildi. Hedef neydi? Tüm
belediyelerin kaynakları üzerinden Saraçhane'nin kendi cumhurbaşkanlığı
hedefine yönelik merkezi bir kaynak sistemi kurmak. Bunun ifadeleri var,
bilgisi var, delili var. MASAK’ın raporları var. Şimdi böyle bir süreçte
“Efendim bu niye tutuklu yargılanıyor?” diye soruluyor. Bir kere üzerinde
kuvvetli şüphe bulunan ve delil bulunan bir ismin tutuksuz yargılanması,
toplumun çok önemli bir kesimin vicdanını yargılar. İkincisi, bu isim kendisi
hakkında başlatılmış bütün süreçlerden haberdar edildi. Ve bir panik atak
halinde çıktı “Ben cumhurbaşkanı adayıyım” dedi. Daha seçim falan yokken
ortada. Bütün bunlar aynı sürecin parçasıydı. CHP’nin 2023 yılındaki
kurultayında Kemal Kılıçdaroğlu'nu devirenlerin planı buydu.
Metin Külünk
“2023 seçimlerinden sonra ‘Eyvah’ dedim
çünkü AK Parti sosyolojisinin eridiğini gördüm”
-Bu anlattığınız şey aslında siyaset
yapmanın tam da kendisi değil mi? Bir partide yönetim değişikliği istemek
yasadışı bir motivasyon mu? Sizin partiniz de Fazilet Partisi’nin içinden
çıkmadı mı?
Bakın ben Refah Partisi hareketinden
ayrılan isimlerden biriyim. Ama biz bunların hiçbirisini yaşamadık. Biz fikri
noktada, Türkiye'ye dair tezlerimiz noktasında itirazlarımızı yaptık. Ve
ayrıldıktan sonra da köklerimizle çatışmacı, köklerimize nezaketsizlik dolu
hiçbir şey yapmadık. Mahkemeye bu iş niye düşmüş? Hükümet mi mahkemeye
düşürmüş? İfadeleri verenler kim? Hepsi CHP'liler. Bu soruları, şaibeleri
delilleriyle mahkemelere sunan ve başvuruyu yapan CHP'li delegelere
soracaksınız. Bu soruların muhatabı biz değiliz.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi kendisini
nerede konumlandıracağına bir karar versin. Bu adres, bir akıl, bir güç olarak
topluma güven vermiyor. Ekrem İmamoğlu'nun zararı olduğunu görüyor. Ben 2028
yılının ekim ayında Altınbaş Üniversitesi’nde bir konuşma yaptım ve gençlere
şunu anlattım: “Ben 1989 yılını iyi hatırlıyorum. Dalan gibi bir adam var,
84-89 arasında İstanbul'da büyük hizmetleri olan bir isim ve Özal gibi güçlü
bir lider. İhtilalin izlerini silme yolunda önemli adımlar atmış, büyük işler
yapmış. İkinci döneminde Özal sokakta en ciddi tepkiyi İstanbul’da aldı. Halk
gitti İstanbul’u SHP’ye teslim etti. Rahmetli Turgut Bey milletle inatlaşmaya
başlamıştı, kibirlenmeye başlamıştı. Bunu unutmayın. Milletle inatlaşmayın.
Sokakla inatlaşmayın.” Bunu dedikten sonra Urfa’ya gittim. Milletvekili
adaylarımızın aldığı oya baktım, bir de 2018 seçimlerinde Cumhurbaşkanımızın
aldığı oyalarına baktım. Milletvekili listeleri aşağıda, Sayın Cumhurbaşkanı
yukarıda. Ne demek bu? Sayın Erdoğan'ın sosyolojisi güçlü ama Sayın Erdoğan'la
parlamentoda yol arkadaşlığı yapacakların sokaktaki karşılığı sayılıyor. Millet
de 2019’da “Bizimle inatlaşma” dedi işte. Sonra ben devam ettim, “Sokağın
istediği isimlerle yürüyün” demeye ve geldik 2023’e. Oradaki fotoğrafı da
gördüm ve “eyvah” dedim.
-Neden “eyvah” dediniz?
Çünkü AK Parti'nin sosyolojisinin
eridiğini gördüm. Eriyen AK Parti sosyolojisinin ortaya çıkardığı parlamento
aritmetiği, Cumhurbaşkanlığı sistemi olsa dahi Sayın Erdoğan'ın gücünü eritir.
Eritir!
“Cumhurbaşkanlığı sisteminin yenilenmesi
lazım, yarı başkanlık sistemine geçmeliyiz, bütün yüklerin Erdoğan’ın üzerinde
odaklandığı modelin sıkıntılarını konuşmalıyız”
-Esas Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin
kendisi o gücü eritmeye başlamış olamaz mı?
O ayrı bir tartışma.
-Neden ayrı bir tartışma olsun?
Parlamentodaki vekillerinizin gücünü azaltan tam da sistemin kendisi değil
mi?
Tabii orayı da sistemi de konuşmalıyız.
Cumhurbaşkanlığı sisteminin yenilenmesi lazım. Bana göre Türkiye'de yarı
başkanlık sistemine geçmeliyiz. Yürütmenin bütün yükününün Sayın
Cumhurbaşkanımız üzerinde odaklandığı bir modelin sıkıntılarını konuşmalıyız.
Onun üzerinden birtakım yükleri alacak, aşağıda parlamentonun güçlendirildiği,
bu anlamda yürütmenin sorumluluğunun daha güçlü olduğu bir dönemin kapısını
açmadık.
Bakın ben şuna inanan bir adamım; eğer
şartlar yerine getirilirse Sayın Erdoğan'ın liderliğinin sosyolojik zemininin
yüzde yetmiş aralığındadır. AK Parti'nin de -eğer şartlar yerine getirilse-
aynı aralıkta olduğuna inanıyorum, halen daha da buna inanıyorum. Ama şartları
var. Dipten gelen dalgalara yanıt verilecek. Liyakat, ehliyet, gelir
dağılımında adaletten kaynaklanan, toplumdaki ekonomik dengesizliklerden
kaynaklanan algılar tersine çevrilecek.
“2024’ten beri ‘Sadece AK Parti
sosyolojisi değil, Erdoğan sosyolojisi de eriyor’ diyorum, bugün artık iş
erimenin de ötesine geçti”
-Siz bir sonraki seçime kadar, yani bir
iki sene içinde tüm bunların yapılabileceğine hala inanıyor musunuz?
İpuçları, işaretleri verilir ve bu verilen
işaretlerle sahada güven tekrar inşa edilir. Hepsi bir çırpıda olmaz ama güven
verecek işaretler verilebilir. Bir önceki izlekten devam ederek ben 2024’ten
itibaren “Sadece AK Parti sosyolojisi değil Erdoğan sosyolojisi de eriyor,
eritiliyor” demeye başladım. İki senelik sürecin sonunda bugün en son geldiğim
noktada diyorum ki; bu iş artık erimenin de ötesine geçti. Sokak kim olursa
olsun…bakınız CHP'nin iktidar ümidini güçlendiren CHP'nin ürettikleri ve başardıkları
değildir. 2023’ten sonra CHP üzerinde iktidar ümidinin güçlenmesinin sebebi
CHP'nin tarih okuması değil, CHP'nin zaman okuması değil, CHP'nin Türkiye'nin
meselelerine çözüm üretecek bir paradigma, bir felsefesi, bir doktrini olması
değil. Bu bizim boşalttığımız alanlar üzerinden önce eleştirel, sonra tepkisel
ve arkasından da “biz cezalandırmak istiyoruz psikolojisi” oluştu. Bu psikoloji
kim üzerinden olursa olsun…Bakınız o yüzden 1989 örneğini veriyorum. ANAP gibi
bir siyasi hareket, Özel gibi bir lider ve bana göre başarılılar. Ve 1986
seçimlerinden sonra bir anda toplumla aralarındaki mesafeyi açmaya başlıyorlar
ve millet “Ben Özal’ı ve ANAP’ı döveceğim” dedi ve dövdü. Hem de seçilme ümidi
çok zayıf olan isimler üzerinden dövdü. Yani SHP doktriner olarak çok başarılı
olduğu için değildi. Bugün de CHP muhteşem bir fotoğraf çizdiği için değil.
“Bu ülke Cumhurbaşkanımızı yeniden seçer
ama parlamentoyu olabildiğince parçalı hale getirir ya da sandığa gitmezler”
-Siz şu tabloda, yani mahkemeler eliyle
parti ikiye böldürülmüşken, CHP’nin bir sonraki seçimi kazandığı bir senaryo
görüyor musunuz hala?
Hayır, o yok.
-Toplum Adalet ve Kalkınma Partisi’ni
dövmek istiyor ama bunu üzerinden yapabileceği en güçlü merkez dağıtıldığı için
bunu yapamayacak. Söylediklerinizden bu sonuç çıkıyor. O halde toplum iktidarı
nasıl cezalandırabilir size göre?
Bu ülke Sayın Cumhurbaşkanımızı seçer.
Yani Türkiye'nin bir istikrarsızlık hakkına teslim olmaması için yürütmede
istikrarı seçer. Parlamentoyu ise alabildiğince parçalığı hale getirir.
-“Dayak” dediğiniz bu mu?
Bir tarafı bu. Bir diğer tarafı da şu;
sandığa gitmezler.
“Ben bu sürecin Sayın Cumhurbaşkanımızla
geçirileceğini görüyorum, dünya sistemi yeniden tanımlanırken Türkiye kaldıraç
güç”
-Yine de 21 Mayıs 2026’ta çıkan “mutlak
butlan” kararından sonraki siyasi denklemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir
sonraki seçimi kazanma ihtimalinin kuvvetli olduğunu düşünüyorsunuz. Değil
mi?
Ben bu sürecin Sayın Cumhurbaşkanımızla
geçileceğini görüyorum.
-Hangi süreçten bahsediyorsunuz?
Yani bu dünya sisteminin yeniden
tanımlanırken. Türkiyesiz dünya sistemi olmaz. Türkiye kaldıraç bir güçtür. Ve
gelişmelerin de o periyotta olduğunu görüyorum. Ancak burada dikkat edilmesi
gereken şu; Sayın Erdoğan’ın seçilme oranının 50.05'ler, 51'ler, 52’ler
olmamalı, yüzde 60’tan aşağı düşmeyecek bir formülü konuşuyorum. Elbette ki
başarılamayan şeyler var, eksikler de var, toplumun kızdığı hatalar da var.
Bugün toplumun en belirgin gündemi mutfak, sofra, cep. Liyakat ve ehliyet
gençlerin en çok tartıştığı konu, bu alanlardaki yanlışlardan dolayı ümitsizlik
girdabına düşen gençlerimiz.
-Ülkeyi 24 senedir sizin partiniz
yönetmiyor gibi konuşuyorsunuz.
Ama son 5 senede dünyanın geçirdiği büyük
türbülansları da unutmayalım.
-Bahsettiğiniz
ehliyet, liyakat ve ülkeden umutsuzluk meselesinin küresel türbülanslarla ne
ilgisi var? Ayrıca zaten bizim ülkemize özgü sorunlar nedeniyle seçimin
kaderinin de değişmeyeceğini söylediniz biraz önce yanlış anlamadıysam.
Çünkü milletin, devlet noktasındaki
basireti ve feraseti çok güçlü.
Metin Külünk
“CHP tabanının da basiret ve ferasetinin
çok güçlü olduğunu biliyorum”
-Sizin mantığınıza göre Cumhurbaşkanı
Erdoğan ile Devlet Bahçeli ortaklığına oy vermeyen toplum kesimlerinin feraseti
zayıf mı oluyor? Yani ülkeyi bir tek Cumhur İttifakı seçmeni mi düşünüyor?
Ben öyle bir şey demiyorum ki. Ben CHP'nin
tabanının da basiret ve ferasetinin çok güçlü olduğunu biliyorum. Ve açıktan
söylemediklerini özelde çok rahat bir şekilde söylüyorlar, CHP'nin adı geçen bu
modellemeyle Türkiye'yi yönetme kabiliyetinin olmadığını CHP'nin içindeki
yurtseverlerin çok önemli bir kısmı söylüyor. Bakın şu an Sayın Cumhurbaşkanı
yolu açsın CHP'nin içerideki o dolu bagajına tutsak olmuş pek çok belediye
başkanı AK Parti'ye geçer. Çünkü bu kadar basiretsizliğin olduğu bir yerde,
Türkiye'yi yönetme kabiliyetlerinin olmadığını görüyorlar. Yoksa Sayın
Erdoğan'a oy vermeyen vatandaşlarımızın çok önemli bir kısmının temel
değerlerimiz noktasında benimle hiçbir çelişkisi yok. Benim gibi düşünmüyor
diye vatandaşlarımızı itibarsızlaştıracak bütün yaklaşımları reddediyorum. Biz
vatanseverlik temelli bir sosyolojik barış inşa etmek zorundayız. Farklı
yaşayabiliriz, farklı düşünebiliriz, farklı bakabiliriz, farklı siyaset
yapabiliriz ama vatanseverlik hepimizin ortak değeridir. Bu temel değerler etrafında
benim gibi düşünmeyen her vatandaşımın düşüncesinden etkilenmeliyim.
Muhalefetin söylediği her şeyi yok hükmünde görmemeliyiz.
-Ankara bir ay sonra NATO zirvesine ev
sahipliği yapacak. Bu konuyu sizin burada şu ana kadar yaptığınız dış politika
yorumları ışığında soracağım. Zira siz Erdoğan’ın Ukrayna-Rusya ve İran-İsrail
krizlerinde taraf tutmadan denge politikası sürdürebildiğini hatırlattınız. Ve
aslında bu zaten Cumhuriyet dönemi dış politikasına genel hatlarıyla uyumlu bir
çizgi. Cumhuriyet zaten kimseyle kavga etmeden, ağırlığını koruyan bir Türkiye
hedefledi.
Doğru.
“Hükümet vatandaşın Tom Barrack’la ilgili
sorularına yanıt vermeli, Barrack bir eyalet valisi gibi konuşup sübliminal
mesaj veremez”
-Fakat bir yandan da dış politikada kıble
belirleyen şey aslında Türkiye’nin NATO üyeliğidir. Hal böyleyken ve Erdoğan
iktidarı ABD Başkanı Donald Trump ile Temsilcisi Thomas Barrack’ın bölge
politikalarıyla çok uyumlu bir çizgi izlerken, siz dönüp dolaşıp yine de
İmamoğlu ile Özgür Özel’i “dış mihraklarla” iş tutmakla suçluyorsunuz. Oysa
ülkemizin idari sınırlarına dair fütursuzca konuşmaya devam eden bir ABD
Büyükelçisi görev yapıyor bugün Türkiye’de. Ve biz kendisine hükümetin bir
yanıt verdiğini hiç duymadık, duymuyoruz. Dolayısıyla da toplumda Erdoğan
hükümetinin Trump’ın İsrail’in akıl hocalığında yürütülen politikalara hizmet
ettiğini düşünen hayli kalabalık kesimler var. Bana gazeteci olarak sokakta
devamlı bunu soruyorlar, size sormuyorlar mı?
Aynen böyle. Bana da aynen soruyorlar.
Vatandaşın bu sorusuna hükümet cevap vermeli. Bu sorunun yanıtı henüz
verilmedi. Arkadaşlarımızın bir kısmında şöyle bir anlayış var; “Biz
konuşmuyorsak kimse konuşmaz.” Oysa bugün Filipinler'in Mora Adası'nda konuşulan
bir şey anında burada da konuşuluyor. Elbette sosyal medya hayatımızı
kilitlememeli ama sosyal medyaya baktığımız zaman Türkiye'de sokağın her şeyin
farkında olduğunu da görüyoruz. Kül yutmuyor sokak. Hiç ummadığınız bir
hesaptan birisi, öyle bir soru soruyor ki bütün süreci deşifre ediyor. Şimdi bu
arkadaşlardan bana eleştiri geliyor “Niye konuşuyorsun?” diye. Ya kardeşim, ben
konuşuyorum!
“Arkadaşlarımız ben konuşuyorum diye
eleştiriyor ama sokakta insanlar bana ‘Susma, konuş’ diyor, Barrack’ın
sembolleştirdiği o aklı tanıyoruz”
-O halde benimle konuştunuz diye de
kızacak herhalde Adalet ve Kalkınma Partisi’nde aktif siyaset yapan
dostlarınız.
Şimdi bakın, ben hep sokaktayım ve her
gittiğim yerde “Susma, konuş” cümlesini duyuyorum halktan. Ve evet ben
konuşuyorum çünkü benim konuştuklarım sosyal medyada da konuşuluyor. Kahvede
konuşuluyor, evde konuşuluyor, makalelerde konuşuluyor, yurt dışında
konuşuluyor, otobüste konuşuluyor, metrobüste konuşuluyor. Ben de diyorum ki
“Bak sokak bunları konuşuyor, buraları derleyip toparlayalım. Sokağın bu
anlamda hassasiyetleri var.” Yani ben eleştirel bir akılla pozitif davranmanın
önünü açmanın derdindeyim. İsmi lazım değil bir arkadaş beni aradı,
tanıyorsunuz. Dedi ki, “Ya sen eleştiriyorsun, bir yere getiriyorsun ama Sayın
Erdoğan’ı eleştirinin dışında bırakıyorsun.” Ben de ona dedim ki; “Kendisi bu
ülkenin Cumhurbaşkanı. Türkiye istikrarsızlaşsa bundan ben de etkilenirim, sen
de.” Topyekûn etkileniriz.
Ben meselelere Türkiye odaklı bakarım. Ve
ben olmayan bir şeyi söylemiyorum ki, sokak Tom Barrack üzerinden bunları
soruyor. Bana göre İletişim Başkanlığı bu konuları milletimizle çok açık
konuşmalı. Tom Barrack bir eyalet valisi gibi konuşamaz. Dedeleri Lübnan’dan
gitme bir adamın verdiği sübliminal verdiği mesajla bu işler olmaz. Tom Barrack
bu söyledikleriyle hangi aklı sembolleştiriyor? Hani o Netanyahu'nun danışmanı
Siyonist haham diyor ya “Sykes-Picot döneminden daha önemli bir dönem
başlayacak” diye. Bakın, burası önemli. Ne demek bu? Tom Barrack’ın aslında
“Osmanlı milletler sistemi” diyerek üstü örtülü dillendirdiği şey şu; parçalı,
küçültülmüş, her mezhebe bir özerklik, her dile bir özerklik verilmiş bir
coğrafya. Tom Barrack’ın verdiği sübliminal mesaj budur. Bu bizim kabul
edebileceğimiz bir şey değil ki. Biz bu senaryoyu iyi tanıyoruz. Nereden
tanıyoruz? İmparatorlukları parçalayan akıl ne yaptı? Bir devletten 24’e yakın
devlet çıkardı. Şimdi aynı akıl Tom Barrack üzerinden üstü örtülü şekilde bu
coğrafyayı yeniden dizayn etme mesajı veriyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
küresel ölçekte sistemi inşa eden akıl Türkiye'yi ısrarla yükselen Asya'ya
konumlandırmak istiyor.
“Erdoğan’ın bu senaryoya ‘tamam’
dediğinden emin değilim”
-Diyelim ki bu dediğiniz doğru, o zaman
karşımızda bu akılla kavga etmeyen ve hatta bu plana müdahil olan bir Erdoğan
yok mu?
Ben Sayın Erdoğan’ın buna “tamam”
dediğinden emin değilim.
Tom barrack ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve
Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack
“Dışişleri Bakanı’nın bu konuda tavır
koyması lazım, Barrack’ın bu konularda konuşma hakkı yok”
-Ama açıktan itiraz ettiğini de duymadık
ki genelde dünya liderlerinin ismini vererek açıktan söz söylemesine çok
alışığız. Daha önceki ABD Başkanı Biden’a söz söylemekten hiç imtina etmezdi
mesela.
Her şeye Sayın Erdoğan’ın söz söylemesini
bekleyemeyiz. Sayın Dışişleri Bakanı'nın bu konuda tavır koyması lazım. Açıkça
söylüyorum, bakın. Hükümetin içerisinde Tom Barrack’ın karşılığı kimse, o
yanıtını vermeli. İletişim Başkanlığı yanıtını vermeli. Tom Barrack’ın iç
işleriyle ilgili konuşma hakkı yok.
-Daha ileriye gidiyor aslında. Üzerine
konuştuğu şey ülkenin idari yapısının nasıl olması gerektiği!
Böyle bir hakkı yok. Bu bizim kararımız
kardeşim. Onun için sokağın, sokakta eleştirel yaklaşanların bu anlamda
söylediklerine bizim pozitif cevap vermemiz lazım. “Ya size ne?”
diyemeyiz.
“Topluma ‘Sizi ilgilendirmez, bu hükümetin
kararı’ diyemeyiz”
-Epey bir zamandır hükümet topluma pek çok
konuda bunu diyor ama; “Biz hallediyoruz, siz karışmayın.”
Bunu diyemeyiz. “Sizi ilgilendirmez. Bu
hükümetin kararı” diyemeyiz. Bu hepimizi ilgilendiren bir karar. Bu kararda
benim de reyim çok önemli, benim gibi düşünmeyenin de reyi çok önemli. Bir
Büyükelçi olan Tom Barrack yarın buradan çekip gidecek ama atacağı adımların
sebep olacağı içinden çıkılmaz sıkıntılarla biz bize kalacağız. Buna hakkı yok.
Biz iç işlerimize müdahale edilmesini sevmeyen bir milletiz. Yani Tom Barrack o
cümleyi söylediğinde siyaseten benimle aynı yerde duran da siyaseten başka
yerde duran da aynı tavrı koyar. Haddini bildiririz.
“Erdoğan öyle bir damardan gelmiyor,
Anadolu dindarlığı temelli bir düşünce ikliminin adamıdır”
-Geçen hafta atanmış CHP Genel Başkanı
Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekibinden önemli bir isimle yaptığım mülakat çok
tartışma yarattı. Zira kendisi olduğuna inandığı bir “devlet aklı”ndan bahsetti
ve bu aklın aslında hala İttihatçı bir çizgide olduğunu savundu. Dahası bu
aklın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da bugünkü çizgisine getirdiğine emin Bülent
Kuşoğlu. Erdoğan artık eskisi kadar ya da eskisi gibi bir İslamcı olmadığını,
bu devletin onu dönüştürdüğünü iddia ediyor. Sizce Erdoğan eskisi kadar İslamcı
değil mi?
Bir kere, Beyefendi Sayın Kuşoğlu'nun
söylediği anlamda bir damardan gelmiyor. Sayın Cumhurbaşkanımız Anadolu
dindarlığı temelli bir düşünce ikliminden geliyor. Beslendiği kaynakların
sembollerini söyleyeyim; 1071, 1453, 1915 Çanakkale ve Cumhuriyet.
“Bülent Kuşoğlu gibi arkadaşlar bu camiayı
pek tanımıyorlar, dışardan bir okuma yapıyorlar; Beyefendi hiçbir zaman uçlarda
olmadı, ben mesela Akıncılar’dan geliyorum, daha sert bir hatta durdum”
-Sizce Bülent Kuşoğlu “İslamcılığı eskisi
gibi değil” derken neyi kastetti?
Bu arkadaşlar bu camiayı pek tanımıyorlar.
Dışardan bir okuma yapıyorlar. Bakın ben Akıncılar Hareketi'nden geliyorum. MSP
Hareketi'nin içindeyim, Refah geleneğinden geliyorum. Benim tarihsel seyrim,
Beyefendi'den daha sert bir hatta duruyordu. Beyefendi daha stabil bir hatta
durdu. Ve bunu nereden görüyoruz? MSP hareketi içinde Necip Fazıl'dan
besleniyor. Dolayısıyla Bülent Kuşoğlu’nun o cümlesi aslında Sayın
Cumhurbaşkanımızı çok iyi anlatmıyor. Ama şunu diyebiliriz; Beyefendi devleti
tanıdıkça, devleti anlama noktasında başladığı yerden çok daha güçlü bir
noktaya geldi. Beyefendi uçlarda olmadı hiçbir zaman. Ben onu bunca yıldır
tanıyan biri olarak hukukunu korumak zorundayım. Bülent Bey bana sorsa,
anlatırım ona. Beyefendinin hangi kitapları okuduğunu söylerim ona, nereden
beslendiğini söylerim, kimleri dinleyerek yetiştiğini söylerim. Beyefendinin
yetiştiği yer itidalli bir Anadolu dindarlığı çizgisidir.
“Bürokratsal oligarşi Türkiye için çok
büyük risk”
-Kuşoğlu’nun devletin güncel haline
ilişkin bir yorumu daha var size sormak istediğim. Aslında Etyen Mahçupyan’ın
“Yeni İttihatçılık” tezlerini kabul eden bir okuma yapıyor. Mahçupyan’a göre
yeni rejim kurgulanırken siyaset daha da devre dışına çıkartılacak, güçlü bir
cumhurbaşkanının yanında kuvvetli bir bürokratik oligarşiyle ülke yönetilecek.
Eğer gidişat böyleyse bu bence Türkiye için büyük risk.
Çok büyük risk.
“Kamu bürokrasisi içindeki bazı unsurlar
hiç olmadıkları kadar güçlü, kendilerini siyaset tanımaz görüyorlar”
-Siz böyle bir gidişat görüyor
musunuz?
Herkesin Erdoğan sonrası dönem için hesap
yaptığı bir dönemde, belli noktalardaki arkadaşların siyasetin sokakla
ilişkisinin zayıflamasından kaynaklı açıkları kendileri için güce dönüştürüp
kamu bürokrasisi üzerinden etkinleşme sürecinde. Bunu ben de görüyorum. Bugün
kamu bürokrasisi içindeki bazı unsurlar, AK Parti iktidarının 24 yıllık
sürecinde daha önce hiç olmadıkları kadar güçlü ve siyaset tanımaz olarak
görüyorlar kendilerini. Bu neden kaynaklanıyor? Bir boşluk görüyorlar.
Siyasetle millet arasındaki mesafe açıldığı zaman, ortaya çıkan boşluğu kamu
yönetimi gücü doldurur.
“Siyasetçi arkadaşlarımızın bıraktığı
boşluğu bürokratlar doldurdu, sorunları derinleştiren işler yapıyorlar”
-O boşluğu Adalet ve Kalkınma Partisi
içindeki sessiz sedasız siyaset yapıp yoluna bakmakta bir beis görmeyen
arkadaşlarınız yaratmadı mı nihayetinde?
E onları bıraktı tabii. Siyasetin, bizim
arkadaşlarımızın bıraktığı boşlukta bir kamu bürokratının milletin bir
meselesinde sorun çözücü değil sorunu derinleştirici işler yaptığını gördüğümüz
örnekler var.
“Ekranlarda AK Parti adına konuşanlar tam
olarak neye denk geldiğini bilmediğimiz insanlar”
-Biraz önce AKP içinde aktif siyaset yapan
arkadaşlarınızın siz bu eleştirileri kamuoyu önünde dile getiriyorsunuz diye
siz kızdığını söylediniz. Buna şaşırmadım çünkü medyada da konuşmuyorlar uzun
zamandır. Onların yerine kendilerine “AK Partiliyim” diyen birtakım gazeteciler
ya da yorumcular konuşuyor ekranlarda ve hükümetin ne yapacağını ya da ne
düşündüğünü sadece onlardan dinliyoruz. Burada bir tuhaflık yok mu?
Çok güzel bir noktadan girdiniz. Siyaset
yok ortada. Ortada olanlar hiçbir siyasi riski olmayan birtakım kişiler.
Ekranlar il başkanları çıkmıyor, milletvekilleri çıkmıyor, AK Parti'de siyaset
yapmışlar çıkmıyor. Kim çıkıyor? Neye denk geldiğini tam olarak bilmediğimiz
insanlar. Hangi referanslar üzerinden o kanallara çıkıyorlar o da belli değil.
Kim bunları parlatmak istiyor ekran üzerinde? Ekranları kimse izlemiyor zaten
bundan dolayı da. Çünkü siyaset yapıcı da ekranda yok. Halbuki siyaset yapıcı
ekranda olacak, tartışacak, kendi kararını ifade edecek, eleştiriler alacak.
İşte siyaset alanı boşaltırsa, o boşluk farklı şekillerde dolduruluyor.
-Tabii Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu tercih
etmese böyle olur muydu diye sormak lazım herhalde. Siz demin “Bu sistemde
bütün yük Erdoğan’ın omuzlarında, onu dağıtmak lazım” dediniz. Ama Erdoğan
değil mi tam da bunu tercih eden, her konudaki tek ve mutlak karar merciinin
kendisi olmasını istemedi mi?
Bu da kendi liderlik psikolojisi. Saygı
duyarım.
Erdoğan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı
Recep Tayyip Erdoğan
“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi tabii ki
Erdoğan’ın arzu ve talepleri doğrultusunda yazıldı”
-Bu sizin şimdi “değişmeli” dediğiniz
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Erdoğan’ın arzu ve talepleri doğrultusunda
yazılmadı mı?
Tabii ki öyle yazıldı.
“Bence Erdoğan sistemin yenilenmesi
üzerinde çalışıyor”
-Dolayısıyla da sizin bu eleştirdiğiniz
siyasetin alan dışına itildiği, kamu bürokratlarının siyasetin üzerinde kudrete
sahip olduğu bu sistem bugün de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pek canını sıkıyormuş
gibi gözükmüyor. İstese müdahale edemez mi bu denkleme?
Bence çok öyle değil. Bence canını sıkıyor
da sürecin buradan nereye evrilmesi gerektiği noktasında çalıştığı
kanaatindeyim. Sistemin yenilenmesi noktasında bizden farklı düşünmediğini
düşünüyorum.
“Bu şartlarda yeni anayasa bir anayasa
mümkün mü çok emin değilim çünkü milletle siyaset arasındaki mesafe çok açık”
-Yeni bir anayasa gündeme gelebilecek mi
sizce şu ortamda?
Bence Türkiye'nin yeni bir anayasa
ihtiyacı var.
-İhtiyacı olup olmadığını değil, bu
değişikliğin bugünkü şartlar altında mümkün olup olmadığını sordum.
Bu şartlarda çok mümkün mü emin değilim.
Daha önce sorsaydınız “evet” derdim. Milletle siyaset arasındaki mesafe
kapalıydı. Şimdi çok açık.
“Şu anda aklım ve iradem özgür, eğriye
eğri demekten daha güçlü siyaset yapma biçimi mi var?”
-Net soracağım. Siz Adalet ve Kalkınma
Partisi’nden tasfiye mi edildiniz?
Hayır! Tasfiye ne demek? Bir kere
siyasetçinin tasfiyesi olmaz. Bir siyasetçi hayatın ta merkezinde durduğu
müddetçe siyasetin de içindedir.
-2021’den beri size aktif bir görev
verilmemiş olmasından bahsediyorum “tasfiye” derken…
Hiç önemli değil. Ben şu anda son derece
özgürüm. Aklım ve iradem özgür. Eğriye eğri, doğruya doğru demekten daha güçlü
siyaset yapma biçimi var mı?
“Erdoğan ameliyatımdan sonra geçmiş olsun
demek için aradı, hastalığımız aynı değil”
-Cumhurbaşkanı Erdoğan ile en son ne zaman
görüştünüz?
Geçen aralık ayında bir ameliyat oldum.
Ben 25 Aralık’ta ameliyatı oldum, 27 Aralık’ta “geçmiş olsun” için aradı beni.
“Ne ameliyatı oldun?” diye sordu. “Bağırsaklardan oldum. Otuz santim kesip
aldılar” deyince, “Oo, fazlaymış” dedi.
-Sizinki de benzer hastalık mı?
Hayır, bende yok. Benzer hastalık
değil.
-Sizinki kanser değildi yani, öyle
mi?
Kanser olduğunu zannettiler de değil.
Deminki mevzuya dönersek…siyasette tasfiye olmaz. Bakın Beyefendi için “Muhtar
bile olamaz” manşetleri atılmıştı. Ne oldu? Beyefendi hala Cumhurbaşkanı.
Siyasette tasfiye olmaz. Nice isimler var böyle. Merhum Erbakan Hoca siyaseten
yasaklandı, döndü geldi Başbakan oldu.
“Siyasette ‘tasfiye’ cümlesinin hükmü
yok”
-Aynı şey Ekrem İmamoğlu için de söz
konusu olamaz mı?
Kaderin insana nerede ne zaman ne biçeceği
belli olmaz. Bütün bunları tarih diyalektiği içinde değerlendirmek lazım. Kimse
kimseye hüküm biçemez. Biz analiz yaparız. Sonuçta herkes kendi kaderini
yaşar.
-Siz Türkiye Cumhuriyeti'nin sonraki 10-20
senesinde Ekrem İmamoğlu'nu bir siyasi karakter olarak görüyor musunuz?
Ben adı geçen ismin açık ve seçik bu
topraklara ait olmadığını çok net anlıyorum. Bu milletin iradesi kendi
bağımsızlığı üzerinde ipotek kurmak isteyen hiç kimseye izin vermez. Ben kimse
hakkında hüküm veremem, kendi durduğum yeri söylerim. Kimler geldi, kimler
geçti. İşte AK Parti'den ayrılan nice isimler ne heveslerle neler yaptılar,
Cumhurbaşkanlığı Başbakanlık hayalleri kurdular. Sonuçta gittiler duvara
tosladılar. Adı geçen isim de kendini çok fazla süsledi sonra gitti hukukun
duvarına tosladı. Özgür Özel de kendine göre çok büyük hayaller kurmuştu, o
başka bir yere savruldu. Kemal Bey gitti, “Bir daha gelemez” dendi, döndü
geldi. O yüzden de bence siyasette “tasfiye oldu” gibi cümlelerin hükmü yok.
“Bu soruya son kez yanıt cevap veriyorum,
benim hayatımda öyle bir şey yok!”
-Son bir soru soracağım; sizin Sedat
Peker’le ilişkinizi. Kendisinden 10 bin dolar ya da daha fazlasını alan AKP’li
siyasetçi siz miydiniz?
Bunun cevabını verdim ben.
-Verdiniz ama bir kez de benim soruma
yanıt verirseniz sevinirim.
Benim hayatımda böyle bir şey yok. Zaten
Sedat Peker avukatı marifetiyle bunu açıkladı. Tam bir kirli psikolojik
operasyondu bu. Habertürk’te bir eski Bakan üç gazeteciyle konuşuyor.
-Süleyman Soylu.
Evet, Sayın Soylu. İki gazeteci ısrarla
benim ismim üzerinden sürgit yapıyor. Bakanın bu konudaki son cümlesi şu;
“Sizin burada söylediğiniz ismi tenzih ederim.” Yani “O değil” diyor. Sonra
Sedat Peker’in avukatı çıkıp söylüyor doğru olmadığını. Ben de Babala TV’de
söyledim; “Benim hayatımda böyle bir şey yok” dedim. Ben bir şeye bir kere
cevap veririm, size hürmeten ikinci kez cevap verdim şimdi. Ve ben bir daha bu
soruya, bana soran hiç kimseye cevap vermem de. Benim hayatımda öyle bir şey
yok, olmaz da. Öyle bir dünyanın insanı değiliz biz. Ailem de değil ben de
değilim. Bu kirli psikolojik operasyonu yapan hangi adresin kimler olduğuna
bakacaksınız. Bunu yapanlar hep FETÖ’cü hesaplardır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.