26 Haziran 2026 Cuma

Gündüz Vassaf ve yeni kitabı 'Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü' Elif Soyseven/26 Haziran 2026

Gündüz Vassaf'ı ilk okuduğumda siyaset bilimi birinci sınıf öğrencisiydim, çok sarsılmıştım. Cehenneme Övgü, yerleşik kabulleri tersyüz eden dili ve insan doğasına başka bir yerden bakma cesareti gösteren bir kitaptı ve okuyan üzerinde derin izler bırakıyordu.

Yıllar sonra onu tanıma şansı bulduğumda, kitaplardaki o sesin gerçek hayatta da aynı olduğunu gördüm. Vassaf, meraklı, kışkırtıcı, sıcak ve hep biraz beklenmedik. Sizi zorlar, güldürür, ardından düşündürür. Bazen aynı anda üçünü birden yapar. Hayata hep başka bir pencere açar, gidilmedik bir yolu işaret eder.

Gündüz Vassaf ile İngiltere’den döner dönmez Boğaz'a bakan evinde buluştuk. Beklenenin aksine sohbete aşkla başladık. Konuşma ilerledikçe babalığa, gençlere, korku toplumlarına, yapay zekâya, ölüm fikrine ve insanın neyi koruyarak insan kalabileceğine uzandı.

Yeni yayımlanan kitabı Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü'de okuru yavaşlamaya, hayatın içindeki küçük mutlulukları fark etmeye davet eden Vassaf, yine bize çivisi çıkmış dünyada ezber bozan yollar tarif ediyor. Ona göre dünyanın büyük sistemleri değişiyor olabilir ama sevgiyi, güveni ve sorgulama cesaretini korumadan geleceğe dair bir hikâye kurmak mümkün değil.

Gündüz Vassaf ile aşkı, neşeyi, gençliği, yapay zekâyı ve insan kalmanın imkânlarını konuştuk.

- Sizinle hep totalitarizmi, siyaseti konuşuyorlar. Ben bu güzel Haziran gününde bu sefer keyifli şeylerle başlayalım istiyorum. Size aşkı sormak istiyorum. Sizin için aşk nedir?

Babamın bir anısı var aşkla ilgili bunu anlatmaktan hoşlanıyorum. Evimizin çatı katında, yıllar önce günlük hayatımızdan kaldırılmış ama önemli görülmüş ki saklanmış gazete kupürleri vardı. O kupürlerin bir tanesinde, 50'li yıllardan, babam psikiyatrist fotoğrafı birinci sayfada. Gazeteci soruyor: 'Doktor Bey, bu aşk hastalığı ne menem şeydir?' Cevap: 'Âşık olmamak hastalıktır.' Ben size bu sözü söylerken, beş dakika içinde âşık olabilirim. Bir sofra hazırlayarak, sevişerek, sokakta da o heyecanı yaşarım. O heyecan beni mutlu kılar. Ama üstüne de gitmem. Sık sık âşık olduğum oluyor, ama ilk bakışta değil, hep sohbetlerde.

- Nasıl bir aşıksınız? Bazıları yerlere yapışır, aşkından ölür...

Âşık olduğumda perişan olduğum oldu tabii ki. Yerlere yapıştım. Şöyle bir örnek vereyim, âşık oldum birisine, nerede onun saçına, kolyesine benzer bir şey görsem aklıma o geliyor. Algıda seçicilik nereye baksam o. Lakin doğacak oğlumuzun annesi hamileyken de bu sefer gözüm hep hamile kadınların bedenindeydi. Başka bir heyecan türü. Ama beni çarpan bir güzellik tanımı olmadı hiç. Hep sohbetlerle gelişti.

- Bir konuşmanızda 'Babamın sevgisinden kaçtım' diyorsunuz. Siz nasıl bir babasınız?

Babam öldüğünde hastanenin yakınında bir dere vardı. O derenin başına gittim. Ve birden kendimi Asya steplerinde koşan özgür bir tay gibi hissettim. Onun sevgisi karışan bir sevgi değildi. Kazağımı giymem için uyaran ihtimam sevgisi değildi ama sevgiydi. Sesinde, çaldığı ıslıkta vardı. O sevgi beni boğmuyordu ama o kadar çokmuş ki, öldüğünde sanki bir yük kalkmış oldu üzerimden. Ama üç ay içinde de saçlarım döküldü. Oğlumla ilişkimde sevgi konusunda... Keşke ona sorsaydım nasıl sevgimi gösterdiğimi. O lisede, Boston’dayız matematiği iyi değildi. Eyalet çapında sınavlar vardı ve o sınavı geçmezse mezun olamayacaktı. Olmasa da olmazdı benim için, dert değildi. Ama kendisi inat etti, daha çok çalıştı. Özel hoca bulundu ve geçti. Bir seferinde dedi ki: 'Daha çok baskı yapsaydınız.' Hiç baskı yapmıyordum çünkü. Fazla soru sormamayı da oğlum öğretti bana. Üç beş yaşındayken 'Rüya gördün mü?' diye sordum. 'Görmedim' dedi. Birkaç gün sonra meraklı baba yine sordum. 'Gördüm' dedi. 'Ne gördün?' 'Kedi.' ‘’Eee,’’ dedim. ‘’Kedi rüyasında beni görüyordu,’’ deyip kesti. Demek istiyordu ki: Artık bana böyle bir soru sorma. Geçen gün annemin günlüğünü buldum, ilk defa okudum. "Gündüz’ü anlayamıyorum ne düşündüğünü bilmiyorum, geçen gün din hakkında ne düşünüyorsun diye sordum, güldü, cevap vermedi, " diye yazmış. Çok üzüldüm anneme cevap vermediğime, nerdeyse ömrü boyunca ona kapalı kutu olduğuma. Ben oğlumun dilinde konuşuyorum, o Tao, Seneca sever, onunla hayattan konuşuruz, kitap, yaşam felsefesini, seyahatleri konuşuruz. Doğan maça gitmekten hoşlanır, ben de onunla maça gitmekten hoşlanıyorum. Tiyatroya gideriz, satranç oynardık eskiden. Bir gün sofrada, "Bugün ne öğrendik?" diye sordu, Beyrut’ta dronların bombaların patlamasıyla yaşayan bir arkadaşım da "Bizi bugün ne mutlu etti? " diye sordu. Şimdi ara sıra sofrada bu soruları sorup tartışıyoruz.

- Sizi ne mutlu eder?

Düşüncelerde birbirini bulabilmek. Sorabilmek, sorgulayabilmek. Yazdıktan sonra kendimi iyi hissetmek. Vaktimi boşa harcamak kendimi çok kötü hissettiriyor. Geçen gün Floransa’da 90 yaşında bir heykeltraş arkadaşımla yemek yedik, yemekten sonra ona lokum ikram ettim. Tozu genzine takıldı, öksürdü, sonra kendine geldiğinde bize baktı, o öksürdüğü 30 saniye için, "Ne büyük zaman kaybıydı"dedi. Dolayısıyla vakti boşa harcamak beni çok kötü hissettiriyor.

- Babanız Demokrat Parti milletvekiliydi ama dayınız Tan Gazetesi’nin sahibi Zekeriya Sertel? Başına gelenlere hiç kızmadınız, öfkelenmediniz mi?

Türkiye’nin özelliği bu bence, çünkü bir aileden birçok farklı görüş çıkabilir. Aynı aileden yalılardan komünistte çıktı, iş adamları, paşalar da çıktı. Ama o yıllarda aileler bölünmüyordu. Ailelerin görüşmemecesine bölünmesi son 20 yılda oldu, ABD’de, Fransa’da, Türkiye’de. Milli Şef İnönü’nün gençleri galeyana getirip komünistlere hücum diye yıktırttığı Tan Gazetesi kapandıktan sonra, dayım reklam ajansı kurdu. Babam Demokrat Parti milletvekili ve doktor, muayenehanesi var, bir kısmı dayımın reklam ajansı oldu. Adnan Bey ile babam çocukluk arkadaşıydı. Dayımlaysa solun Demokrat partiyi desteklemesi için Celal Bayar’la birlikte anlaşmış, ikisi son anda korkmuş, girişimi inkâr etmişti. Ama babam ve dayım bir arada olabiliyorlardı. Ben üniversitedeyim, toplumdaki haksızlığa eşitsizliğe karşıyım, parti üyesi değilim ama solu destekliyorum, Moskova’ya bağlı solun ABD maşası diye baktığı Uluslararası Af Örgütündeyim, babamın Demokrat partili olduğunu saklamıştım sol cenahtan. Babam parlamentodan bir heyetle Washington’a gitmiş anti komünizm konuşması yapmıştı hiç hoşuma gitmemişti. 13 yaşında yatılı okula gittim, babam bana şiir yazardı ancak Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde çalışıyordu, yan yana gelecek tartışacak çok zamanımız olmadı.

- Babanız Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu Mazhar Osman’ın yanında yetişmiş, babanız annenizle evlenmeden önce ona danışmış. Mazhar Osman, eğitimli kadınla evlenilmez demiş?

Mazhar Osman babama ‘’Gelinimiz kim?’’ diye sormuş, babam da ‘’İstanbul Üniversitesi felsefe mezunu,’’ deyince, o da ‘’Okumuş kadınla evlenilmez deyivermiş. Mazhar Osman Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu, ama zamanın kadın telakkisi buydu. Annemle babam 1936’da evlenmişler, annem bir duruş olarak gelinlik bile giymemiş evlenirken, 6 ay sonra da annem Amerika’dan burs kazanıyor ‘’Ben gidiyorum,’’ diyor babama. Babamın parası yok, nasıl gidecek, orada ne yapacak bilmiyor, annem gidiyor. O da bir ilaç edip patentini satıyor, peşinden gidiyor.

- Çocukluğunuzda bir gün ağaca tırmanıyorsunuz, anneniz klasik anneler gibi yapma düşersin yerine oraya çıktın ama başına ne geleceğini düşündün mü diyor, sizin düşünce dünyanızın temel taşlarını anneniz mi oluşturdu?

Galiba yoğun sevgiyi babamdan aldım, zeybek oynuyor, türkü söylüyor, şiir yazıyor, bunları yaparken o yoğun aşkı, heyecanı görüyordum. Sevgiyi babamdan, düşünmeyi annemden aldım sanırım.

- Son kitabınız Şimdiye Övgü’de mutlu bir hayat için diktatörleri görmezden gelin diyorsunuz, nasıl yapacağız bunu?

Bunu Borges’den ilhamla söylüyorum, onları sivrisinekleştirmek, adam televizyona çıkmış, yalan söylüyor yine, ben evde küplere biniyorum, bağırıp çağırıyorum, terliğimi televizyona fırlatıyorum, oysa o beni duymuyor, dinlemiyor ki, ha buluta kızmışım niçin yağmur yağdırıyorsun diye ha ona kızmışım, hiçbir etkim yok, tabii ki onları görüyoruz ama rejimlerin en büyük korkusu ciddiye alınmamaktır. Onları görmezden gelirseniz, eğer onlarla dalga geçebilirseniz çöküşleri başlar, iktidarı kaybetme korkusundan kâğıttan kaplana dönüşürler.

- Gençler artık lidersiz bir toplum istiyor diyorsunuz?

Türkiye’de 68 kuşağının liderleri vardı, kimi postallıydı, silahlı kimi çiçek çocuktu, şarkı söylüyordu. Gezi mesela lidersiz, provoke edilene kadar dünyaya örnek olan bir hareketti. Ama liderleri yoktu, bu yönde beklentileri de yoktu. Düzen içinde topa girmeleri beklendi, aslında uzak durarak, oyuna girmeyerek daha da politikler, düzeni gıdım gıdım gayri meşrulaştırıyorlar. Bir ağaç için toplumu sarstılar. Kolay mı? Başka ülkelere gitmeleri de bunun ifadesi.

- Seçilmiş kralların içinde nasıl yaşayacağız?

Yapay zekâ yavaş yavaş geliyor 4-5 yıl sonra işsizlik konuşacağız, bambaşka siyasi anlayışları, akımları konuşacağız. Tahayyül edilecek gibi değil yapay zekâ türümüzün sonunu da getirebilir. Şimdiki kuşaklar topa girmiyor artık, zaten rejimlerin çivisi çıkmış durumda. Bugün dünyada Fransa’da Amerika’da seçimlere katılım ortalama yüzde 40larda, halkın yüzde 60’ı seçimde oy kullanmıyor. O yüzde 40’ın yüzde 20’si iktidar partisinden, yani dünyada bütün iktidarlar azınlık iktidarı aslında ama algılamamız öyle değil. Bu seçilmişleri hepimizin temsilcisi gibi algılıyoruz. Düzen meşruiyetini yitirdi. Yasama, yürütme ve yargının dengesi bozuldu. Bütün bu ülkelerde yürütmenin yani başkanın gücü son 10-15 yılda arttı, yasama yani meclisler artık kukla haline geldi, yargı yürütmenin kontrolünde. Amerika’da da böyle her yerde durum böyle artık. Artık dünya ekonomisi büyük şirketlerin, dev bankaların kontrolünde, sosyal medyayı, algoritmaları şirketler yönetiyor. Devletler kendilerini çok uluslu şirketlere beğendirmek için uğraşıyor. Şirketler devletlerle pazarlık yapıyor şartları sağlamazsan başka ülkeye giderim diyor. Ulus devletin dil, din, bayrak birliği kalmadı eskisi gibi, bütün Paris, Londra, Madrid, Amsterdam gibi başkentler göçmenler topluluğu oldu ve siyasi davranışları da bambaşka, büyük kozmopolit şehirlerin başkanları artık göçmenlerden, azınlıklardan da çıkıyor. Son örnek New York. İstanbul’un kültürü Londra’nın kültürüne Adıyaman’ın kültüründen çok daha fazla benziyor. Ortak değerler bitti. Şimdi bunun içinde yaşayan gençler farkındalar bayrak, din topuna girmiyorlar. Geleceğin, işsizliğin endişesini yaşıyorlar. Ama bizim gençliğimiz şanslıydı, iş bulur muyuz diye düşünmezdik aklımızdan geçmezdi, şimdi genç Harvard mezunu yüz yere başvuruyor işe alınmayacak mıyım diye korkuyor. Üstelik bir de yapay zekâ baskısı yaşıyorlar.

- Biz matbaayı 200 yıl sonra kullanmaya başladık şu anda yapay zekâ trenini de kaçırıyoruz?

Dünyada birçok genç yazılım okudu, Türkiye'de gelecek yazılım dediler. Bitti yazılım. Yapay zekaya yapıyor artık yazılımı. 4 yıllık eğitim boşa gitti. Biz burada matbaayı 200 yıl geriden aldık hayatımıza. Yapay zekayı da kaçırdık. O treni de kaçırdık, yakalamamız zaten mümkün değildi. Matbaa önemliydi o dönemde. Türkiye, bırakın treni, kay kayda, tramvayda bile değil.

- Bir diktatöre kızmak yerine onu yok saymak gerekir dediniz. Ama bu bir lüks değil mi?

Şuurunu kaybetmiş düzenin temsilcileriyle karşılaştığımızda gülemediğimiz her an zulmün gücüne katkıda bulunuyoruz. Gülmek bir direniş biçimidir. Ama haklısınız, ekmek parası için o düzene muhtaç olan biri için bu kolay değil. Yine de içsel özgürlük alanlarını korumak mümkün. O alanlar hiç tamamen kapanmıyor. En totaliter rejim bile total değildir.

- Bunun çıkışı yok mu?

Çıkış aşk gibi, sevgi gibi, birbirimize güven gibi bildiğimiz değerler koruyabilmek. Çünkü sosyal medyada dostlaştıkça kimle konuştuğunu bilmiyorsun. İnsanlar diz dize göz göze konuşmaya devam etmeli. Güvensiz korkak bir toplum olmaya başladık. Hele burjuva çocuklarını, site çocuklarını, dizi kanadığında acil yardıma götürüyorlar. Bu kadar korkak kuşaklar hayatı tanımaz, tavşanı okşamaktan korkar, yeni diktatörleri sorgulamaz. Gene de müzikle, şarkıyla özgür bir alanı koruyorlar.

Gündüz Vassaf

- Uyum sağlamanın zehrinden bahsediyorsunuz!

Evet Almanlar faşizme uyum sağladı, Sovyetler diktatörlere Hitler kadar olmasa da uyum sağladılar. Ama şimdi mesela bakıyoruz, Harvard da uyum sağladı Trump'a. Akademi’nin bir sesi vardı. Kimseden ses çıkmıyor. Üniversiteler korku toplumları. Ağızlarını açmaktan korkuyor hocalar, öğrenciler. ABD, yerleşkelerinde Yahudi düşmanı diye damgalanmaktan korkuyorlar. Dünya Amerika’ya, Amerika Amerikalılara bırakılmayacak kadar önemli. Türkiye’de, ABD’de kimi tanıyorsa hangi meslek örgütlerin ABD’yle teması varsa, tanıdıklarını ABD’nin gidişatı hakkında uyarmalı. ABD yerine Türkiye’nin yeri Çin ve Rusya diyenlerin seslerinin yükseldiğini duyuyorum. Mesele totaliter düzenlerden yana mı olmak yoksa kendine özgü bir totalitarizmin eşiğinde olan ABD’yi dizginlemek mi? Moskova ve Bejing’e, ‘’Aman halkına bu kadar insafsız davranma,’’ diyecek olsak güler geçerler. ABD’de sesimizi dinleyecekler var.

- Türkiye Sen Kimsin? adlı kitabınızda Mark Zuckerberg'e teşekkür vardı. Niye?

Dünya çok değişti. Facebook'ta hepimiz arkadaş olacağız, küresel buluşmalarla dünya vatandaşı olabileceğimizi sandık. Ben de uçtum o sırada. Birbirimizi tanıyacağız. Aracıya ihtiyaç kalmadı sandık. Olmadı. Sonraki edisyonlarda bu teşekkürü geri aldım tabii. Zuckerberg İngiltere'de Facebook verilerini sattı. Seçimlere dahil oldu. Göçmenler geliyor, Türkler geliyor diye, halkı korkuttu. Brexit geçti. Zuckerberg kandırdı, bir tür tekno-faşizmin öncüsü. Facebook kullanan bizler de besledik sistemi.

- Gençliği nasıl görüyorsunuz?

Yaşlı genç makası, gelir dengesi müthiş açılıyor. Yani bir yanda evde oturan emekliler, öbür tarafta bu kadar oku oku denmiş gençlik. Zorla liseyi bitirmiş belki. Büyük fedakarlıkla üniversiteyi bitirmiş. Ve şimdi işsizlikle karşı karşıya. Ne yapacağını bilemiyor. Gelir, adaletsizliğini görüyor. Ama bir İngiliz yaşlı grubu turist olarak ülkene geliyor bastonlu hatta tekerlekli sandalyede. Otobüsten iniyorlar. Para harcıyorlar onu buna. Ben bir simidin parasını hakikaten hesaplıyorum. Otobüse binmeyeyim iki durak yürüyeyim diyorum. Ve bu adaletsizlik artıyor. Korkum, yaşlılara karşı saldırıların geleceği, yaşlıların sokağa çıkmaktan korkacağı.

- İnsanlar daha neşeliydi, daha barış istiyorlardı, yan yanaydılar. Hani şimdi sene 2026 tekrardan başa mı dönüyoruz?

Bu 68 kuşağından çok daha olgun bir kuşak. Bu kuşak topa girmiyor ve topa girmenin maliyetinin farkında. Biz şımarık kuşaktık. Türkiye'deki değil ama dünyadaki 68 kuşağı sadece savaş karşıtıydı. Buradaki kuşak canını feda ederek bir devrim yapmak istedi. Rusların, Amerikalıların, Çinlilerin, hatta Arnavutluk’un bile oyununa kurban gittiler maalesef. Uğur mumcu yazmıştı. Sağ, sol, bütün silahlar Bulgaristan’da Kintex adlı bir şirketten geliyordu. Yani bu kuşak topa girmemek tamam fakat temel değerleri korumak lazım değil mi? Çok basit şeyler ama o sevgiyi, güveni, ihtimamı onu korumak lazım. Tarih değişiyor ama değişirken, yapay zekayla, bizi göz göze, ten tene gelmekten uzaklaştıran sosyal medya yabancılaşmasıyla bu değerleri kaybedersek, bu çatıyı kuramayacağız. Yani şöyle bir tezim var, yapay zekanın topladığı veriler, dünya nüfusunun belki yüzde üçünün dördünün yazdığı ve çoğu egemen kültürlerin, egemen sınıfların yazdıklarından, yayın organlarından falan toplanan bilgiler. Bayağı da dışlayıcı ve ona dur demek mümkün değil. Yani bir sonraki kuşak oradan beslenecek artık. Ve faşistsin diyemeyecekler. Çünkü sizin koruduğunuz değerleri bilmeyecekler. Onun için herkesin günlük tutması lazım. Yüzyılların, bin yılların kültürünün son temsilcileri bu kuşaklar ama yapay zekâ geldikten sonra başka bir masal kuracak. Yapay zekâ ile yeni büyük masalcı, büyücü geldi. O günlüğü tutalım ki, o aşklardan bahsedelim ki, sevgiden, yalan söylemekten, utanmaktan, yüzlerin kızarmasından bahsedelim. Böyle bir insanlık olduğu kâğıda geçsin, kayda geçsin ki bir sonraki kuşaklar bunu görebilsin, bunu aktarabilelim. Tek yapabileceğimiz bu. Yürüyüşler gösteriler bitti artık. Teknolojinin gönüllü kulları olduk. Sanata, edebiyata çok iş düşüyor.

- Şimdi bir genci nasıl motive edeceğiz?

ABD'de üniversiteler krizde, sadece devletin baskısından ve fonları kesmesinden değil orta halli beyazlar artık eskisi gibi başvurmuyor, sayıları düşüyor. Artan Hispanikler, Meksika asıllar. Çünkü onlar için hala üniversiteyi bitirmiş olmak, analarının babalarının gözünde çocukları için bir ideal, bir rüya. Türkiye’de hala böyle, her yerde para basan gecekondu üniversiteleri. ABD’de üniversiteye gitmeyi reddeden beyaz çocuk işsiz kalacağını biliyor. Üniversitede dört yıl okuyacak sonra işe girmeye çalışacak liseyi bitiren kıdem kazanmış olacak. Bitti. Yani üniversite cevap veremiyor. Üniversitenin amacı araştırma yapmak, bilgi öğretmek, soru sormak, yeni yaratmak, ama iş bulma konumuna dönüştü zaten. Korkak hocaların bile soru soramadığı, irdeleyemediği şeyler karşısında gençler ne yapacak?

- Gençlere ne söylersiniz? Dünyayı nasıl okumalılar?

'Nereden biliyorsun?' diye sormayı öğrensinler. Bu en temel soru. Annem öğretmendi, 'Her şeyi bilemeyiz ki' dediği için okuldan kovulmuştu. 'Nereden biliyorsun?' diye sorabilmek şart.

- Mutluluğun yolu yavaşlanmaktan geçiyor diyorsunuz. Ve yavaşlarsak belki yeni üretim biçimleri buluruz. Yeni yollar açarız. Yapabilir miyiz? Ne dersiniz? Bilmem. Yavaşlayabilir miyiz? İstanbul'da yaşıyoruz.

Ne istediğimize bağlı. Neyi daha az, neyi daha çok yapacağımıza bağlı. Birçok kişide yetişememe derdi. Sinemaya gitmek istiyorsa konsere yetişememe, maçı kaçırma. Anne babanın çocuğunun mezuniyetini bile görmeye vakti olamıyor. Hep bir yetişememe hali var. Bazen fişi çekmek gerekiyor. Ayıp olur diye cenazeye gidiyoruz. Yani gitmesem ayıp olur diye. O zaman vakit ayırma. Öncelikler koy. Hepsine gidemezsin. Hepsini yapamazsın. Her yerde görülmeye çalışma. Ayıp olmasın diye bir yere gitmek bizatihi ayıbın ta kendisi. Kendine hakaret.

- Yazmanın dışında ne yaparsınız?

Düşünüyorum. Okumak, yürümek, tiyatroya gitmek. Tiyatro az. Bazen film seyrediyorum.

- Siz hep seçilmemiş yollardan gitmeyi seçiyorsunuz.

Tesadüfleri takip ediyorum. Tesadüf de seçilmemiş bir şey zaten. Hiç bilmediğiniz bir ülkeye gidin, hiç dilini bilmeseniz de oturun birkaç gün orada yaşayın. Bilmediğiniz bir sokağa gidin. O bilmedik şeyin içinde kalın bu insana yeni yollar açar.

- Siz iyi edebiyat terapidir diyorsunuz.

En iyisidir edebiyat. Edebiyatla katil oluyorum, âşık oluyorum, hırsız oluyorum, depresyona gidiyorum. Eğer o edebiyat güçlüyse, ana karakteri veya karakterlerin hepsini bana hissettirebiliyorsa, ne büyük bir lükstür. Kaç hayat yaşatıyor bana. Lakin günümüz edebiyat kahramanları toplumdan kopuk, dünyada yaşadıkları toplumlarda ne oluyor bilmiyorlar, zelzele olsa farkında değiller. Yazarlamız, ben politikayla ilgilenmem vurdumduymazlığında sahte dünyalar yaratıyor.

- Herkes terapiye gitmeli mi?

Kendini tanımak istiyorsan. Önce başkalarını tanı, başka canlıları da tanı. Yani sincapları tanı, balinaları tanı, yengeçleri tanı. Onlardan da öğreneceğimiz çok şey var. Çünkü şöyle bir ukalalığımız var, kültürden kültüre, yüzyıldan yüzyıla, yüzyıllardan yüzyıla tekrarlıyoruz. İnsan doğası şöyledir diye. Ve hemen kafa sallarız ama öyle değil. İnsan doğasında, genlerimizde bin bir muhtemeliyat var. Ama hangisi ortaya çıkacak? Bunda çevrenin, iklimin, siyasetin rolü var, ekonominin çok önemli faktör. Özellikle iklim ve teknolojinin de. İnsan doğası diye mutlak bir şey yok. Değişkeniz. Yoksa evrimleşemezdik, kaybolup giderdik, yok olurduk. İnsanda saldırganlık da var, özveri de var, yalan söylemek de barıştan yana olmak haksızlığa karşı çıkmakta. Ama savaşlar çıktığında insan doğasıdır, kaçınılmazdır diyorsak insanı tanımıyoruz. Çünkü dünyada savaşsız toplumlar olmuş. 400-500 yıl sürmüş, Japonya'da, İspanya'da, Güney Amerika'da olabiliyor. Çatalhöyük'te eşit toplumu buldular, liderleri bile yok.

- Boğaziçi Üniversitesi'nden 12 Eylül sonrası istifa ettiniz. O günden bu yana Türkiye'de neler değişti?

Üniversitede özgürlük alanı kalmaması üzerine ayrıldım. Baskı altında düşünce üretilemez. Öğrencilerini aldatmış olursun. Bugün bu mesele çok daha derinleşmiş durumda. Ama şunu da söyleyeyim, her dönemde, baskı altında bile insanlar düşünmeyi, üretmeyi, sevmeyi sürdürdü. Toplama kamplarında bile küçük demlerde sevgiyi yaşattılar.

- Ölümden hiç korktunuz mu?

Bilmiyorum. Ben onu tanımadım. Yaklaşınca anlayacağım. Yaklaştığını hissetmiyorum ama yaklaşmakta olduğunu biliyorum. Lisede ölümden korkma diye bir şey okumuşum, sınıf gülmüştü. Yetişkin yaşlarda da anketlerde 'Uykumda ölmek isterim, hissetmeden' diyenleri biliyorum. Ama şimdi düşünüyorum: Bunu da bir yaşayayım, göreyim bakalım ne imiş. Hayatın tadına varmak gerekiyor hazır hayattayken. Ama boş laflar bunlar. Büyük konuşmamalı.

- Ne olacak dünyanın hali?

Devletler, uluslararası sistemler çöküyor. Kapitalizm çöküyor. Bayraklar çöküyor. Ama içimizdeki güzelliği korumalıyız, sorgulamalıyız. Türümüzün masallarından kurtulmanın zamanı çoktan geçti. İnsan şöyledir böyledir diye atıp tutuyoruz, insanın doğası kaçınılmazdır diyoruz. Mesela eşitsizlik. Marx'ın rüyası dışında tarih boyu ezen ezilen olmuştur diyoruz. Burnumuzun dibinde Çatalhöyük'te arkeolojik kazılar yerleşim mekanlarında eşitliği, herkesin aynı büyüklükte mekanlarda oturduğunu gösterdiği gibi saldırganlığın izleri de yok. Büyük masalları varsayan sosyal bilimcilerin bütün ölçüde görmezden geldiği David Graeber ve David Wengrow’un Her Şeyin Şafağı kitabı tarihimizde nice uzun nefesli eşitlikçi, lidersiz toplumların olduğuna işaret ediyor. Gezi, belki böyle bir toplumun böyle bir özleyişin ifadesiydi. Yaşa bakmadan herkesin canı gönülden katıldığı, hiçbir ideolojinin olmadığı, lidersiz bir toplum arayışıydı.

- 90'lı yıllarda da İran-Irak savaşı vardı, Çekoslovakya parçalanmıştı, yine savaşlar vardı. Ama sosyal medya olmadığı için her an yıkıcı haberlere maruz kalmıyorduk. Şimdi her dakika kötü bir haber geliyor. Kaybettik neşemizi, ne diyorsunuz?

Benim aşkla değil, savaşla ilk tanışmam. 1956 yılı. Annemle Ankara'da radyo başındayız. Budapeşte Radyosu. Sovyetlerin Macaristan'daki baskısına karşı ayaklanma. On binlerce, yüz binlerce Sovyet tankı giriyor. Radyodan bir ses haykırıyor: 'Kurtarın bizi, kurtarın bizi.' İlk defa orada bir devlet saldırısından korktum. Sonra Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın asılmasına, 6-7 Eylül’e, olaylardan çok toplumun çanak tutmasına, ama o zamanlar savaşın acısı yaşatılırdı. Allende'nin CIA darbesiyle gitmesi dünyada büyük yankı uyandırdı. Şarkıcılar, gruplar çıkıp dünyayı dolaştılar. Filistinli folklor grupları Gazze’den çıkıp dünyayı turlarlardı. Şimdi gazete manşeti yok. Sosyal medyada her haber aynı büyüklükte, aynı puntolarda. O önem algısı azalmış oluyor. Bir de benim gündelik ihtiyaçlarımla, kişisel doyumsuzluğumla o savaş haberi birbirine karışıyor. Uzaktaki savaş değil artık. Onun için ilgisizlik bence. Tüketim patolojisine maruz türümüz tarihinin en bencil, en şımarık dönemini yaşıyor. Kapımızda iklim krizi, nükleer savaş tehlikesi, yapay zekânın olası Frankenştaylaşması yokmuş gibi yaşıyoruz. Hepimizi birleştirecek, dünyaca söylenecek bir şarkı sözü arıyorum.

*Gündüz Vassaf, Şimdiye Övgü, Günlük Yaşam Felsefesi, Tuhaf Yayınları, 2026.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.