Gündüz Vassaf'ı ilk okuduğumda siyaset bilimi birinci sınıf öğrencisiydim, çok sarsılmıştım. Cehenneme Övgü, yerleşik kabulleri tersyüz eden dili ve insan doğasına başka bir yerden bakma cesareti gösteren bir kitaptı ve okuyan üzerinde derin izler bırakıyordu.
Yıllar sonra onu tanıma şansı bulduğumda,
kitaplardaki o sesin gerçek hayatta da aynı olduğunu gördüm. Vassaf, meraklı,
kışkırtıcı, sıcak ve hep biraz beklenmedik. Sizi zorlar, güldürür, ardından
düşündürür. Bazen aynı anda üçünü birden yapar. Hayata hep başka bir pencere
açar, gidilmedik bir yolu işaret eder.
Gündüz Vassaf ile İngiltere’den döner
dönmez Boğaz'a bakan evinde buluştuk. Beklenenin aksine sohbete aşkla başladık.
Konuşma ilerledikçe babalığa, gençlere, korku toplumlarına, yapay zekâya, ölüm
fikrine ve insanın neyi koruyarak insan kalabileceğine uzandı.
Yeni yayımlanan kitabı Günlük Yaşam
Felsefesi: Şimdiye Övgü'de okuru yavaşlamaya, hayatın içindeki küçük
mutlulukları fark etmeye davet eden Vassaf, yine bize çivisi çıkmış dünyada
ezber bozan yollar tarif ediyor. Ona göre dünyanın büyük sistemleri değişiyor
olabilir ama sevgiyi, güveni ve sorgulama cesaretini korumadan geleceğe dair
bir hikâye kurmak mümkün değil.
Gündüz Vassaf ile aşkı, neşeyi, gençliği,
yapay zekâyı ve insan kalmanın imkânlarını konuştuk.
- Sizinle hep totalitarizmi,
siyaseti konuşuyorlar. Ben bu güzel Haziran gününde bu sefer keyifli şeylerle
başlayalım istiyorum. Size aşkı sormak istiyorum. Sizin için aşk nedir?
Babamın bir anısı var aşkla ilgili bunu
anlatmaktan hoşlanıyorum. Evimizin çatı katında, yıllar önce günlük
hayatımızdan kaldırılmış ama önemli görülmüş ki saklanmış gazete kupürleri
vardı. O kupürlerin bir tanesinde, 50'li yıllardan, babam psikiyatrist fotoğrafı
birinci sayfada. Gazeteci soruyor: 'Doktor Bey, bu aşk hastalığı ne menem
şeydir?' Cevap: 'Âşık olmamak hastalıktır.' Ben size bu sözü söylerken, beş
dakika içinde âşık olabilirim. Bir sofra hazırlayarak, sevişerek, sokakta da o
heyecanı yaşarım. O heyecan beni mutlu kılar. Ama üstüne de gitmem. Sık sık
âşık olduğum oluyor, ama ilk bakışta değil, hep sohbetlerde.
- Nasıl bir aşıksınız? Bazıları
yerlere yapışır, aşkından ölür...
Âşık olduğumda perişan olduğum oldu tabii
ki. Yerlere yapıştım. Şöyle bir örnek vereyim, âşık oldum birisine, nerede onun
saçına, kolyesine benzer bir şey görsem aklıma o geliyor. Algıda seçicilik
nereye baksam o. Lakin doğacak oğlumuzun annesi hamileyken de bu sefer gözüm
hep hamile kadınların bedenindeydi. Başka bir heyecan türü. Ama beni çarpan bir
güzellik tanımı olmadı hiç. Hep sohbetlerle gelişti.
- Bir konuşmanızda 'Babamın
sevgisinden kaçtım' diyorsunuz. Siz nasıl bir babasınız?
Babam öldüğünde hastanenin yakınında bir
dere vardı. O derenin başına gittim. Ve birden kendimi Asya steplerinde koşan
özgür bir tay gibi hissettim. Onun sevgisi karışan bir sevgi değildi. Kazağımı
giymem için uyaran ihtimam sevgisi değildi ama sevgiydi. Sesinde, çaldığı
ıslıkta vardı. O sevgi beni boğmuyordu ama o kadar çokmuş ki, öldüğünde sanki
bir yük kalkmış oldu üzerimden. Ama üç ay içinde de saçlarım döküldü. Oğlumla
ilişkimde sevgi konusunda... Keşke ona sorsaydım nasıl sevgimi gösterdiğimi. O
lisede, Boston’dayız matematiği iyi değildi. Eyalet çapında sınavlar vardı ve o
sınavı geçmezse mezun olamayacaktı. Olmasa da olmazdı benim için, dert değildi.
Ama kendisi inat etti, daha çok çalıştı. Özel hoca bulundu ve geçti. Bir
seferinde dedi ki: 'Daha çok baskı yapsaydınız.' Hiç baskı yapmıyordum çünkü.
Fazla soru sormamayı da oğlum öğretti bana. Üç beş yaşındayken 'Rüya gördün
mü?' diye sordum. 'Görmedim' dedi. Birkaç gün sonra meraklı baba yine sordum.
'Gördüm' dedi. 'Ne gördün?' 'Kedi.' ‘’Eee,’’ dedim. ‘’Kedi rüyasında beni
görüyordu,’’ deyip kesti. Demek istiyordu ki: Artık bana böyle bir soru sorma.
Geçen gün annemin günlüğünü buldum, ilk defa okudum. "Gündüz’ü
anlayamıyorum ne düşündüğünü bilmiyorum, geçen gün din hakkında ne düşünüyorsun
diye sordum, güldü, cevap vermedi, " diye yazmış. Çok üzüldüm anneme cevap
vermediğime, nerdeyse ömrü boyunca ona kapalı kutu olduğuma. Ben oğlumun
dilinde konuşuyorum, o Tao, Seneca sever, onunla hayattan konuşuruz, kitap,
yaşam felsefesini, seyahatleri konuşuruz. Doğan maça gitmekten hoşlanır, ben de
onunla maça gitmekten hoşlanıyorum. Tiyatroya gideriz, satranç oynardık
eskiden. Bir gün sofrada, "Bugün ne öğrendik?" diye sordu, Beyrut’ta
dronların bombaların patlamasıyla yaşayan bir arkadaşım da "Bizi bugün ne
mutlu etti? " diye sordu. Şimdi ara sıra sofrada bu soruları sorup
tartışıyoruz.
- Sizi ne mutlu eder?
Düşüncelerde birbirini bulabilmek.
Sorabilmek, sorgulayabilmek. Yazdıktan sonra kendimi iyi hissetmek. Vaktimi
boşa harcamak kendimi çok kötü hissettiriyor. Geçen gün Floransa’da 90 yaşında
bir heykeltraş arkadaşımla yemek yedik, yemekten sonra ona lokum ikram ettim.
Tozu genzine takıldı, öksürdü, sonra kendine geldiğinde bize baktı, o öksürdüğü
30 saniye için, "Ne büyük zaman kaybıydı"dedi. Dolayısıyla vakti boşa
harcamak beni çok kötü hissettiriyor.
- Babanız Demokrat Parti
milletvekiliydi ama dayınız Tan Gazetesi’nin sahibi Zekeriya Sertel? Başına
gelenlere hiç kızmadınız, öfkelenmediniz mi?
Türkiye’nin özelliği bu bence, çünkü bir
aileden birçok farklı görüş çıkabilir. Aynı aileden yalılardan komünistte
çıktı, iş adamları, paşalar da çıktı. Ama o yıllarda aileler bölünmüyordu.
Ailelerin görüşmemecesine bölünmesi son 20 yılda oldu, ABD’de, Fransa’da,
Türkiye’de. Milli Şef İnönü’nün gençleri galeyana getirip komünistlere hücum
diye yıktırttığı Tan Gazetesi kapandıktan sonra, dayım reklam ajansı kurdu.
Babam Demokrat Parti milletvekili ve doktor, muayenehanesi var, bir kısmı
dayımın reklam ajansı oldu. Adnan Bey ile babam çocukluk arkadaşıydı.
Dayımlaysa solun Demokrat partiyi desteklemesi için Celal Bayar’la birlikte
anlaşmış, ikisi son anda korkmuş, girişimi inkâr etmişti. Ama babam ve dayım
bir arada olabiliyorlardı. Ben üniversitedeyim, toplumdaki haksızlığa
eşitsizliğe karşıyım, parti üyesi değilim ama solu destekliyorum, Moskova’ya
bağlı solun ABD maşası diye baktığı Uluslararası Af Örgütündeyim, babamın
Demokrat partili olduğunu saklamıştım sol cenahtan. Babam parlamentodan bir
heyetle Washington’a gitmiş anti komünizm konuşması yapmıştı hiç hoşuma
gitmemişti. 13 yaşında yatılı okula gittim, babam bana şiir yazardı ancak
Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde çalışıyordu, yan yana gelecek tartışacak çok
zamanımız olmadı.
- Babanız Türkiye’de psikiyatrinin
kurucusu Mazhar Osman’ın yanında yetişmiş, babanız annenizle evlenmeden önce
ona danışmış. Mazhar Osman, eğitimli kadınla evlenilmez demiş?
Mazhar Osman babama ‘’Gelinimiz kim?’’
diye sormuş, babam da ‘’İstanbul Üniversitesi felsefe mezunu,’’ deyince, o da
‘’Okumuş kadınla evlenilmez deyivermiş. Mazhar Osman Türkiye’de psikiyatrinin
kurucusu, ama zamanın kadın telakkisi buydu. Annemle babam 1936’da evlenmişler,
annem bir duruş olarak gelinlik bile giymemiş evlenirken, 6 ay sonra da annem
Amerika’dan burs kazanıyor ‘’Ben gidiyorum,’’ diyor babama. Babamın parası yok,
nasıl gidecek, orada ne yapacak bilmiyor, annem gidiyor. O da bir ilaç edip patentini
satıyor, peşinden gidiyor.
- Çocukluğunuzda bir gün ağaca
tırmanıyorsunuz, anneniz klasik anneler gibi yapma düşersin yerine oraya çıktın
ama başına ne geleceğini düşündün mü diyor, sizin düşünce dünyanızın temel
taşlarını anneniz mi oluşturdu?
Galiba yoğun sevgiyi babamdan aldım,
zeybek oynuyor, türkü söylüyor, şiir yazıyor, bunları yaparken o yoğun aşkı,
heyecanı görüyordum. Sevgiyi babamdan, düşünmeyi annemden aldım sanırım.
- Son kitabınız Şimdiye Övgü’de
mutlu bir hayat için diktatörleri görmezden gelin diyorsunuz, nasıl yapacağız
bunu?
Bunu Borges’den ilhamla söylüyorum, onları
sivrisinekleştirmek, adam televizyona çıkmış, yalan söylüyor yine, ben evde
küplere biniyorum, bağırıp çağırıyorum, terliğimi televizyona fırlatıyorum,
oysa o beni duymuyor, dinlemiyor ki, ha buluta kızmışım niçin yağmur
yağdırıyorsun diye ha ona kızmışım, hiçbir etkim yok, tabii ki onları görüyoruz
ama rejimlerin en büyük korkusu ciddiye alınmamaktır. Onları görmezden
gelirseniz, eğer onlarla dalga geçebilirseniz çöküşleri başlar, iktidarı
kaybetme korkusundan kâğıttan kaplana dönüşürler.
- Gençler artık lidersiz bir toplum
istiyor diyorsunuz?
Türkiye’de 68 kuşağının liderleri vardı,
kimi postallıydı, silahlı kimi çiçek çocuktu, şarkı söylüyordu. Gezi mesela
lidersiz, provoke edilene kadar dünyaya örnek olan bir hareketti. Ama liderleri
yoktu, bu yönde beklentileri de yoktu. Düzen içinde topa girmeleri beklendi,
aslında uzak durarak, oyuna girmeyerek daha da politikler, düzeni gıdım gıdım
gayri meşrulaştırıyorlar. Bir ağaç için toplumu sarstılar. Kolay mı? Başka
ülkelere gitmeleri de bunun ifadesi.
- Seçilmiş kralların içinde nasıl
yaşayacağız?
Yapay zekâ yavaş yavaş geliyor 4-5 yıl
sonra işsizlik konuşacağız, bambaşka siyasi anlayışları, akımları konuşacağız.
Tahayyül edilecek gibi değil yapay zekâ türümüzün sonunu da getirebilir.
Şimdiki kuşaklar topa girmiyor artık, zaten rejimlerin çivisi çıkmış durumda.
Bugün dünyada Fransa’da Amerika’da seçimlere katılım ortalama yüzde 40larda,
halkın yüzde 60’ı seçimde oy kullanmıyor. O yüzde 40’ın yüzde 20’si iktidar
partisinden, yani dünyada bütün iktidarlar azınlık iktidarı aslında ama
algılamamız öyle değil. Bu seçilmişleri hepimizin temsilcisi gibi algılıyoruz.
Düzen meşruiyetini yitirdi. Yasama, yürütme ve yargının dengesi bozuldu. Bütün
bu ülkelerde yürütmenin yani başkanın gücü son 10-15 yılda arttı, yasama yani
meclisler artık kukla haline geldi, yargı yürütmenin kontrolünde. Amerika’da da
böyle her yerde durum böyle artık. Artık dünya ekonomisi büyük şirketlerin, dev
bankaların kontrolünde, sosyal medyayı, algoritmaları şirketler yönetiyor.
Devletler kendilerini çok uluslu şirketlere beğendirmek için uğraşıyor.
Şirketler devletlerle pazarlık yapıyor şartları sağlamazsan başka ülkeye
giderim diyor. Ulus devletin dil, din, bayrak birliği kalmadı eskisi gibi,
bütün Paris, Londra, Madrid, Amsterdam gibi başkentler göçmenler topluluğu oldu
ve siyasi davranışları da bambaşka, büyük kozmopolit şehirlerin başkanları
artık göçmenlerden, azınlıklardan da çıkıyor. Son örnek New York. İstanbul’un
kültürü Londra’nın kültürüne Adıyaman’ın kültüründen çok daha fazla benziyor.
Ortak değerler bitti. Şimdi bunun içinde yaşayan gençler farkındalar bayrak,
din topuna girmiyorlar. Geleceğin, işsizliğin endişesini yaşıyorlar. Ama bizim
gençliğimiz şanslıydı, iş bulur muyuz diye düşünmezdik aklımızdan geçmezdi,
şimdi genç Harvard mezunu yüz yere başvuruyor işe alınmayacak mıyım diye
korkuyor. Üstelik bir de yapay zekâ baskısı yaşıyorlar.
- Biz matbaayı 200 yıl sonra
kullanmaya başladık şu anda yapay zekâ trenini de kaçırıyoruz?
Dünyada birçok genç yazılım okudu,
Türkiye'de gelecek yazılım dediler. Bitti yazılım. Yapay zekaya yapıyor artık
yazılımı. 4 yıllık eğitim boşa gitti. Biz burada matbaayı 200 yıl geriden aldık
hayatımıza. Yapay zekayı da kaçırdık. O treni de kaçırdık, yakalamamız zaten
mümkün değildi. Matbaa önemliydi o dönemde. Türkiye, bırakın treni, kay kayda,
tramvayda bile değil.
- Bir diktatöre kızmak yerine onu
yok saymak gerekir dediniz. Ama bu bir lüks değil mi?
Şuurunu kaybetmiş düzenin temsilcileriyle
karşılaştığımızda gülemediğimiz her an zulmün gücüne katkıda bulunuyoruz.
Gülmek bir direniş biçimidir. Ama haklısınız, ekmek parası için o düzene muhtaç
olan biri için bu kolay değil. Yine de içsel özgürlük alanlarını korumak
mümkün. O alanlar hiç tamamen kapanmıyor. En totaliter rejim bile total
değildir.
- Bunun çıkışı yok mu?
Çıkış aşk gibi, sevgi gibi, birbirimize
güven gibi bildiğimiz değerler koruyabilmek. Çünkü sosyal medyada dostlaştıkça
kimle konuştuğunu bilmiyorsun. İnsanlar diz dize göz göze konuşmaya devam
etmeli. Güvensiz korkak bir toplum olmaya başladık. Hele burjuva çocuklarını,
site çocuklarını, dizi kanadığında acil yardıma götürüyorlar. Bu kadar korkak
kuşaklar hayatı tanımaz, tavşanı okşamaktan korkar, yeni diktatörleri
sorgulamaz. Gene de müzikle, şarkıyla özgür bir alanı koruyorlar.
Gündüz Vassaf
- Uyum sağlamanın zehrinden
bahsediyorsunuz!
Evet Almanlar faşizme uyum sağladı,
Sovyetler diktatörlere Hitler kadar olmasa da uyum sağladılar. Ama şimdi mesela
bakıyoruz, Harvard da uyum sağladı Trump'a. Akademi’nin bir sesi vardı.
Kimseden ses çıkmıyor. Üniversiteler korku toplumları. Ağızlarını açmaktan
korkuyor hocalar, öğrenciler. ABD, yerleşkelerinde Yahudi düşmanı diye
damgalanmaktan korkuyorlar. Dünya Amerika’ya, Amerika Amerikalılara
bırakılmayacak kadar önemli. Türkiye’de, ABD’de kimi tanıyorsa hangi meslek
örgütlerin ABD’yle teması varsa, tanıdıklarını ABD’nin gidişatı hakkında
uyarmalı. ABD yerine Türkiye’nin yeri Çin ve Rusya diyenlerin seslerinin
yükseldiğini duyuyorum. Mesele totaliter düzenlerden yana mı olmak yoksa
kendine özgü bir totalitarizmin eşiğinde olan ABD’yi dizginlemek mi? Moskova ve
Bejing’e, ‘’Aman halkına bu kadar insafsız davranma,’’ diyecek olsak güler
geçerler. ABD’de sesimizi dinleyecekler var.
- Türkiye Sen Kimsin? adlı
kitabınızda Mark Zuckerberg'e teşekkür vardı. Niye?
Dünya çok değişti. Facebook'ta hepimiz
arkadaş olacağız, küresel buluşmalarla dünya vatandaşı olabileceğimizi sandık.
Ben de uçtum o sırada. Birbirimizi tanıyacağız. Aracıya ihtiyaç kalmadı sandık.
Olmadı. Sonraki edisyonlarda bu teşekkürü geri aldım tabii. Zuckerberg
İngiltere'de Facebook verilerini sattı. Seçimlere dahil oldu. Göçmenler
geliyor, Türkler geliyor diye, halkı korkuttu. Brexit geçti. Zuckerberg
kandırdı, bir tür tekno-faşizmin öncüsü. Facebook kullanan bizler de besledik
sistemi.
- Gençliği nasıl görüyorsunuz?
Yaşlı genç makası, gelir dengesi müthiş
açılıyor. Yani bir yanda evde oturan emekliler, öbür tarafta bu kadar oku oku
denmiş gençlik. Zorla liseyi bitirmiş belki. Büyük fedakarlıkla üniversiteyi
bitirmiş. Ve şimdi işsizlikle karşı karşıya. Ne yapacağını bilemiyor. Gelir,
adaletsizliğini görüyor. Ama bir İngiliz yaşlı grubu turist olarak ülkene
geliyor bastonlu hatta tekerlekli sandalyede. Otobüsten iniyorlar. Para
harcıyorlar onu buna. Ben bir simidin parasını hakikaten hesaplıyorum. Otobüse
binmeyeyim iki durak yürüyeyim diyorum. Ve bu adaletsizlik artıyor. Korkum,
yaşlılara karşı saldırıların geleceği, yaşlıların sokağa çıkmaktan korkacağı.
- İnsanlar daha neşeliydi, daha
barış istiyorlardı, yan yanaydılar. Hani şimdi sene 2026 tekrardan başa mı
dönüyoruz?
Bu 68 kuşağından çok daha olgun bir kuşak.
Bu kuşak topa girmiyor ve topa girmenin maliyetinin farkında. Biz şımarık
kuşaktık. Türkiye'deki değil ama dünyadaki 68 kuşağı sadece savaş karşıtıydı.
Buradaki kuşak canını feda ederek bir devrim yapmak istedi. Rusların,
Amerikalıların, Çinlilerin, hatta Arnavutluk’un bile oyununa kurban gittiler
maalesef. Uğur mumcu yazmıştı. Sağ, sol, bütün silahlar Bulgaristan’da Kintex
adlı bir şirketten geliyordu. Yani bu kuşak topa girmemek tamam fakat temel
değerleri korumak lazım değil mi? Çok basit şeyler ama o sevgiyi, güveni,
ihtimamı onu korumak lazım. Tarih değişiyor ama değişirken, yapay zekayla, bizi
göz göze, ten tene gelmekten uzaklaştıran sosyal medya yabancılaşmasıyla bu
değerleri kaybedersek, bu çatıyı kuramayacağız. Yani şöyle bir tezim var, yapay
zekanın topladığı veriler, dünya nüfusunun belki yüzde üçünün dördünün yazdığı
ve çoğu egemen kültürlerin, egemen sınıfların yazdıklarından, yayın
organlarından falan toplanan bilgiler. Bayağı da dışlayıcı ve ona dur demek
mümkün değil. Yani bir sonraki kuşak oradan beslenecek artık. Ve faşistsin
diyemeyecekler. Çünkü sizin koruduğunuz değerleri bilmeyecekler. Onun için
herkesin günlük tutması lazım. Yüzyılların, bin yılların kültürünün son
temsilcileri bu kuşaklar ama yapay zekâ geldikten sonra başka bir masal
kuracak. Yapay zekâ ile yeni büyük masalcı, büyücü geldi. O günlüğü tutalım ki,
o aşklardan bahsedelim ki, sevgiden, yalan söylemekten, utanmaktan, yüzlerin
kızarmasından bahsedelim. Böyle bir insanlık olduğu kâğıda geçsin, kayda geçsin
ki bir sonraki kuşaklar bunu görebilsin, bunu aktarabilelim. Tek
yapabileceğimiz bu. Yürüyüşler gösteriler bitti artık. Teknolojinin gönüllü
kulları olduk. Sanata, edebiyata çok iş düşüyor.
- Şimdi bir genci nasıl motive
edeceğiz?
ABD'de üniversiteler krizde, sadece
devletin baskısından ve fonları kesmesinden değil orta halli beyazlar artık
eskisi gibi başvurmuyor, sayıları düşüyor. Artan Hispanikler, Meksika asıllar.
Çünkü onlar için hala üniversiteyi bitirmiş olmak, analarının babalarının
gözünde çocukları için bir ideal, bir rüya. Türkiye’de hala böyle, her yerde
para basan gecekondu üniversiteleri. ABD’de üniversiteye gitmeyi reddeden beyaz
çocuk işsiz kalacağını biliyor. Üniversitede dört yıl okuyacak sonra işe
girmeye çalışacak liseyi bitiren kıdem kazanmış olacak. Bitti. Yani üniversite
cevap veremiyor. Üniversitenin amacı araştırma yapmak, bilgi öğretmek, soru
sormak, yeni yaratmak, ama iş bulma konumuna dönüştü zaten. Korkak hocaların
bile soru soramadığı, irdeleyemediği şeyler karşısında gençler ne yapacak?
- Gençlere ne söylersiniz? Dünyayı
nasıl okumalılar?
'Nereden biliyorsun?' diye sormayı
öğrensinler. Bu en temel soru. Annem öğretmendi, 'Her şeyi bilemeyiz ki' dediği
için okuldan kovulmuştu. 'Nereden biliyorsun?' diye sorabilmek şart.
- Mutluluğun yolu yavaşlanmaktan
geçiyor diyorsunuz. Ve yavaşlarsak belki yeni üretim biçimleri buluruz. Yeni
yollar açarız. Yapabilir miyiz? Ne dersiniz? Bilmem. Yavaşlayabilir miyiz?
İstanbul'da yaşıyoruz.
Ne istediğimize bağlı. Neyi daha az, neyi
daha çok yapacağımıza bağlı. Birçok kişide yetişememe derdi. Sinemaya gitmek
istiyorsa konsere yetişememe, maçı kaçırma. Anne babanın çocuğunun mezuniyetini
bile görmeye vakti olamıyor. Hep bir yetişememe hali var. Bazen fişi çekmek
gerekiyor. Ayıp olur diye cenazeye gidiyoruz. Yani gitmesem ayıp olur diye. O
zaman vakit ayırma. Öncelikler koy. Hepsine gidemezsin. Hepsini yapamazsın. Her
yerde görülmeye çalışma. Ayıp olmasın diye bir yere gitmek bizatihi ayıbın ta kendisi.
Kendine hakaret.
- Yazmanın dışında ne yaparsınız?
Düşünüyorum. Okumak, yürümek, tiyatroya
gitmek. Tiyatro az. Bazen film seyrediyorum.
- Siz hep seçilmemiş yollardan
gitmeyi seçiyorsunuz.
Tesadüfleri takip ediyorum. Tesadüf de
seçilmemiş bir şey zaten. Hiç bilmediğiniz bir ülkeye gidin, hiç dilini
bilmeseniz de oturun birkaç gün orada yaşayın. Bilmediğiniz bir sokağa gidin. O
bilmedik şeyin içinde kalın bu insana yeni yollar açar.
- Siz iyi edebiyat terapidir
diyorsunuz.
En iyisidir edebiyat. Edebiyatla katil
oluyorum, âşık oluyorum, hırsız oluyorum, depresyona gidiyorum. Eğer o edebiyat
güçlüyse, ana karakteri veya karakterlerin hepsini bana hissettirebiliyorsa, ne
büyük bir lükstür. Kaç hayat yaşatıyor bana. Lakin günümüz edebiyat
kahramanları toplumdan kopuk, dünyada yaşadıkları toplumlarda ne oluyor
bilmiyorlar, zelzele olsa farkında değiller. Yazarlamız, ben politikayla
ilgilenmem vurdumduymazlığında sahte dünyalar yaratıyor.
- Herkes terapiye gitmeli mi?
Kendini tanımak istiyorsan. Önce
başkalarını tanı, başka canlıları da tanı. Yani sincapları tanı, balinaları
tanı, yengeçleri tanı. Onlardan da öğreneceğimiz çok şey var. Çünkü şöyle bir
ukalalığımız var, kültürden kültüre, yüzyıldan yüzyıla, yüzyıllardan yüzyıla
tekrarlıyoruz. İnsan doğası şöyledir diye. Ve hemen kafa sallarız ama öyle
değil. İnsan doğasında, genlerimizde bin bir muhtemeliyat var. Ama hangisi
ortaya çıkacak? Bunda çevrenin, iklimin, siyasetin rolü var, ekonominin çok
önemli faktör. Özellikle iklim ve teknolojinin de. İnsan doğası diye mutlak bir
şey yok. Değişkeniz. Yoksa evrimleşemezdik, kaybolup giderdik, yok olurduk.
İnsanda saldırganlık da var, özveri de var, yalan söylemek de barıştan yana
olmak haksızlığa karşı çıkmakta. Ama savaşlar çıktığında insan doğasıdır,
kaçınılmazdır diyorsak insanı tanımıyoruz. Çünkü dünyada savaşsız toplumlar
olmuş. 400-500 yıl sürmüş, Japonya'da, İspanya'da, Güney Amerika'da olabiliyor.
Çatalhöyük'te eşit toplumu buldular, liderleri bile yok.
- Boğaziçi Üniversitesi'nden 12
Eylül sonrası istifa ettiniz. O günden bu yana Türkiye'de neler değişti?
Üniversitede özgürlük alanı kalmaması
üzerine ayrıldım. Baskı altında düşünce üretilemez. Öğrencilerini aldatmış
olursun. Bugün bu mesele çok daha derinleşmiş durumda. Ama şunu da söyleyeyim,
her dönemde, baskı altında bile insanlar düşünmeyi, üretmeyi, sevmeyi sürdürdü.
Toplama kamplarında bile küçük demlerde sevgiyi yaşattılar.
- Ölümden hiç korktunuz mu?
Bilmiyorum. Ben onu tanımadım. Yaklaşınca
anlayacağım. Yaklaştığını hissetmiyorum ama yaklaşmakta olduğunu biliyorum.
Lisede ölümden korkma diye bir şey okumuşum, sınıf gülmüştü. Yetişkin yaşlarda
da anketlerde 'Uykumda ölmek isterim, hissetmeden' diyenleri biliyorum. Ama
şimdi düşünüyorum: Bunu da bir yaşayayım, göreyim bakalım ne imiş. Hayatın
tadına varmak gerekiyor hazır hayattayken. Ama boş laflar bunlar. Büyük
konuşmamalı.
- Ne olacak dünyanın hali?
Devletler, uluslararası sistemler çöküyor.
Kapitalizm çöküyor. Bayraklar çöküyor. Ama içimizdeki güzelliği korumalıyız,
sorgulamalıyız. Türümüzün masallarından kurtulmanın zamanı çoktan geçti. İnsan
şöyledir böyledir diye atıp tutuyoruz, insanın doğası kaçınılmazdır diyoruz.
Mesela eşitsizlik. Marx'ın rüyası dışında tarih boyu ezen ezilen olmuştur
diyoruz. Burnumuzun dibinde Çatalhöyük'te arkeolojik kazılar yerleşim
mekanlarında eşitliği, herkesin aynı büyüklükte mekanlarda oturduğunu
gösterdiği gibi saldırganlığın izleri de yok. Büyük masalları varsayan sosyal
bilimcilerin bütün ölçüde görmezden geldiği David Graeber ve David Wengrow’un
Her Şeyin Şafağı kitabı tarihimizde nice uzun nefesli eşitlikçi, lidersiz
toplumların olduğuna işaret ediyor. Gezi, belki böyle bir toplumun böyle bir
özleyişin ifadesiydi. Yaşa bakmadan herkesin canı gönülden katıldığı, hiçbir
ideolojinin olmadığı, lidersiz bir toplum arayışıydı.
- 90'lı yıllarda da İran-Irak
savaşı vardı, Çekoslovakya parçalanmıştı, yine savaşlar vardı. Ama sosyal medya
olmadığı için her an yıkıcı haberlere maruz kalmıyorduk. Şimdi her dakika kötü
bir haber geliyor. Kaybettik neşemizi, ne diyorsunuz?
Benim aşkla değil, savaşla ilk tanışmam.
1956 yılı. Annemle Ankara'da radyo başındayız. Budapeşte Radyosu. Sovyetlerin
Macaristan'daki baskısına karşı ayaklanma. On binlerce, yüz binlerce Sovyet
tankı giriyor. Radyodan bir ses haykırıyor: 'Kurtarın bizi, kurtarın bizi.' İlk
defa orada bir devlet saldırısından korktum. Sonra Menderes, Zorlu ve
Polatkan’ın asılmasına, 6-7 Eylül’e, olaylardan çok toplumun çanak tutmasına,
ama o zamanlar savaşın acısı yaşatılırdı. Allende'nin CIA darbesiyle gitmesi
dünyada büyük yankı uyandırdı. Şarkıcılar, gruplar çıkıp dünyayı dolaştılar.
Filistinli folklor grupları Gazze’den çıkıp dünyayı turlarlardı. Şimdi gazete
manşeti yok. Sosyal medyada her haber aynı büyüklükte, aynı puntolarda. O önem
algısı azalmış oluyor. Bir de benim gündelik ihtiyaçlarımla, kişisel
doyumsuzluğumla o savaş haberi birbirine karışıyor. Uzaktaki savaş değil artık.
Onun için ilgisizlik bence. Tüketim patolojisine maruz türümüz tarihinin en
bencil, en şımarık dönemini yaşıyor. Kapımızda iklim krizi, nükleer savaş
tehlikesi, yapay zekânın olası Frankenştaylaşması yokmuş gibi yaşıyoruz.
Hepimizi birleştirecek, dünyaca söylenecek bir şarkı sözü arıyorum.
*Gündüz Vassaf, Şimdiye Övgü,
Günlük Yaşam Felsefesi, Tuhaf Yayınları, 2026.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.