Türkiye’de bir ekonomik kriz var. Üstelik bu kriz yapısal nitelikte ve süreğen bir şekilde devam ediyor. Veriler bunu açıkça teyit ediyor. Yaşanan krizin gerçekten bir kriz olduğunu ispatlamaya çalışmak gibi absürt bir uğraşa enerji harcamak yerine, onun doğrudan ve dolaylı maliyetleri üzerinde durmakta fayda var. Çünkü krizin varlığını manipüle eden dil, aynı zamanda yaşanan krizin etkilerini hafifleten, anlamsızlaştıran ve doğallaştıran bir işlev görüyor; meseleyi çarpıtıp işin içinden sıyrılıveriyor.
Küçük bir parantez açarsak; Türkiye’de
asgari ücretle çalışmak artık açlık sınırının altında bir yaşama mahkûmiyet
demek. Çalışan nüfusun neredeyse yarısının (%43-47) bu ücret düzeyinde olduğu
ve ezici bir çoğunluğun (%90) yoksulluk sınırının altında kaldığı düşünülürse,
ülkemizde artık sadece işsizler değil, düzenli çalışanlar da sistemik bir
yoksulluğun öznesidir.
Enflasyon verileri, ekonomi yönetiminin
performansı, hükümetin süreç yönetimi ve kullandığı dil (“Vatandaşımızı
ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz!” gibi) bir araya getirildiğinde, esasında üzerinde
konuşacak bir şey kalmıyor. Çünkü bu türden bir politik hamaset ve onu takip
eden teknik açıklamalar, apaçık olanı tevil etmeye çalışarak meselenin
ağırlığını aşındırıyor. Enflasyon rakamları açıklanıyor, hedefler yeniden
revize ediliyor, büyüme oranları tartışılıyor, yoksulluk ve açlık sınırları
güncelleniyor. Kriz hakkında sürekli konuşuyoruz fakat tam da bu konuşma biçimi
bizi krizin kendisine yabancılaştırıyor.
Önemli bir husus da ekonomik krizin,
hayatımızı kuşatan bir gerçeklik olmasına rağmen teknik bir meseleye
dönüştürülmesidir. Ekonomiyi teknik bir dil üzerinden konuştukça mesele
gizemlileşiyor ve hayatla olan bağlarını kaybediyor. İstatistikler, endeksler,
grafikler ve oranlar üzerinden konuşulan bir alanda insan ve hayat
görünmezleşiyor. Ekonomi, bir toplumun kaynaklarını nasıl ürettiği kadar nasıl
paylaştığıyla; hangi hayatları mümkün, hangi hayatları imkânsız kıldığıyla da
ilgilidir. Ekonomi-politik yalnızca üretimle değil, bölüşüm ve paylaşım
süreçleriyle de ilgilidir. Bunun nasıl yapıldığı, hangi hassasiyetlerin
gözetildiği ve kimden yana tavır alındığıyla bağlantılıdır.
İnsanlar derin bir krizin cenderesinde
hayata tutunmaya çalışırken üzerinde durmamız gereken önemli hususlardan biri
de şudur: Yaşadığımız kriz bir yol kazası, bir doğa kanunu ya da mahkûmu
olduğumuz bir kader değildir. Yürürlükteki ekonomi-politiğin doğal sonucudur.
Bu durum, hükümetin tercih ve iradesinin bir sonucudur; sistemin bu şekilde
işlemesi de bununla bağlantılıdır. Çoğunlukla ekonomi-politik tercihler teknik
zorunluluklar gibi sunuluyor. Böylece belirli tercihlerin sonucu olan
eşitsizlikler, kaçınılmaz gerçeklikler gibi görünmeye başlıyor. Bölüşüm
mekanizmaları tartışma konusu olmaktan çıkıyor; geriye yalnızca bu
mekanizmaların ürettiği sonuçlara uyum sağlama çabası kalıyor.
Asıl kıyametin koptuğu yer ise yoksulluğun
çoğu zaman gelir eksikliği olarak ele alınıp tanımlanıyor olmasıdır. Oysa gelir
eksikliği, çok daha derin bir yoksunluğun yalnızca görünen yüzüdür. Mesele
yalnızca satın alınabilecek ürünlerin azalması değildir. İnsan; hayal kuran,
anlam üreten, ilişki kuran ve geleceğini tasarlayan bir varlıktır. Bu nedenle
yoksulluk yalnızca cebimizdeki paranın azalması değil, hayat üzerinde etkide
bulunabilme kapasitemizin aşınması anlamına gelir.
Önemli olan insanların neye sahip olduğu
değil, ne yapabildiği ve ne olabildiğidir. Bugün durum, Amartya Sen’in
belirttiği kapasite yoksunluğunun da ötesine geçmiş görünmektedir. Uzun süreli
yoksullaşma yalnızca insanların imkânlarını değil, kendileriyle kurdukları
ilişkiyi de dönüştürmektedir. Sürekli daralan imkânlar dünyasında insan olmak
giderek zorlaşmaktadır. Bu süreç, insanın kendisine olan inancını da
aşındırmaktadır. Bu yüzden yaşanan, aynı zamanda varoluşsal bir yoksullaşmadır.
Kriz, yoksulluk, yoksunluk sarmalında
büyüyen belirsizlik, güvensizlik; insanın gelecek duygusunu, özsaygısını ve
kendisine olan inancını da aşındırıyor. Karakter aşınması çözümlemelerinin
zemin bulduğu yer tam da bu gerçekliktir. İnsanlar yoksullaştıkça yalnızca daha
az tüketmeye başlamıyor; aynı zamanda daha az hayal kuruyor, daha az talep
ediyor ve daha az itiraz ediyorlar. Bu nedenle yoksulluk, maddi olduğu kadar
ahlaki ve siyasi sonuçları da ağır olan bir olgudur.
Siyaset temelde insanların hayatları
üzerinde söz sahibi olabilmeleriyle ilgilidir. Bunun için gerekli imkânlara ve
seçeneklere gerçekten sahip olabilmeleri gerekir. Süreklileşen yoksullaşma,
insana bir tür “insan olamama” hâli dayatır. Bu açıdan yoksulluk, insanın insan
olmasının engellendiği büyük bir kriz durumudur.
Bir de yoksulluğun dayattığı
bağımlılaştırmaya değinmemiz gerekiyor. Çeşitli yardım ve destek mekanizmaları
üzerinden işletilen bağımlılaştırma politikası, yalnızca statükoyu sürdürmekle
kalmıyor, aynı zamanda yaşanan insani krizi de derinleştiriyor. Bağımlılaştırma
yaygınlaştıkça özerk yurttaşlık darbe alıyor. Çünkü yurttaşlık, hak sahibi olma
bilinci üzerine kurulur. Bağımlılık ilişkileri yaygınlaştığında hak talebi
güçleşiyor; yerini kişiliği ezen, karakterleri aşındıran bir minnet duygusu
alıyor. Kamusal katılımın yerini ise hayatta kalma telaşı dolduruyor.
Ekonomik krizin ele alınış biçiminin
yapısal nedenleri görünmez hâle getirerek sorumluluğu bireyin omuzlarına
yüklemesi de son derece önemlidir. Başarısızlık kişisel bir kusura
dönüştürülüyor, yoksulluk toplumsal bir sorun olmaktan çıkarılıp bireysel bir
zaaf gibi sunuluyor. Bauman’ın “yoksulluğun mücrimleştirilmesi”, Beck’in ise
“yapısal sorunların biyografikleştirilmesi” dediği süreç tam olarak budur.
Bu yaklaşımın yaptığı en büyük
kötülüklerden biri de ekonomik krizin hayatın diğer alanları üzerindeki derin
tahribatı görünmez hâle getirmesidir. Yoksulluk; eğitimi, kültürü, sanatı,
sağlığı, aile ilişkilerini, siyaseti ve geleceği, kısacası hayatın bütününü
etkiliyor. Eğitimde sürekli konuşulan başarısızlık meselesinin temelinde de
çoğu zaman sosyo-ekonomik düzey bulunmaktadır. Bu gerçeklik karartıldığı için
başarısızlık, okul denilen sınırlı alanın dört duvarı arasındaki bir sorun gibi
ele alınmakta ve kronikleşmektedir. Benzer şekilde kültürel hayattaki
çoraklaşma, sosyo-kültürel çözülme ve kamusal alandaki zayıflama da ekonomik
gerçeklikten bağımsız değildir. Biz sonuçları konuşuyor, sebepleri ise teknik
tartışmaların sisleri arasında kaybediyoruz.
Bu yüzden ekonomik krizi yerli yerine
oturtacak bir kavrayışa ihtiyacımız var. Ne yazık ki en temel
yoksunluklarımızdan biri de budur. Süreğen hâle gelen ekonomik kriz ve
derinleşen yoksulluk karşısında yaşadığımız asıl kayıp, insanların sahip
oldukları imkânların, yeteneklerin ve potansiyellerin körelmesidir. Bunlar aynı
zamanda toplumun kaybettiği imkânlardır. Bu nedenle bugün ekonomik
göstergelerin ne söylediğinin yanında şu soruyu da sormamız gerekiyor: Bir
toplum, insanlarının yapabilecekleri şeylerden, olabilecekleri kişilerden ve
yaşayabilecekleri hayatlardan mahrum bırakılmasını ne kadar süre normal
karşılayabilir?
Yoksulluğun en yıkıcı tarafı aç bıraktığı
insanlar değil, eksilttiği insanlık ihtimalleridir. Bir toplumun gerçek
yoksullaşması da tam burada başlıyor.
*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen
Genel Başkanı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.