22 Haziran 2026 Pazartesi

Türk tipi otokrasiyi besleyip semirten iki kavram: Dışarıda ‘stabilitokrasi’, içeride ‘devlet aklı’ Cansu Çamlıbel/22 Haziran 2026

Geçen haftaya damgasını vuran konulardan biri hiç şüphesiz Avrupa Parlamentosu’nun (AP) bu seneki Türkiye raporu oldu. Türkiye gelmekte olanı, raporun AP Genel Kurulu’nda oylanmasından beş gün önce bu köşede yayımladığımız Slovenyalı Parlamenter Vladimir Prebilic’in açıklamalarıyla öğrendi. Avrupa Parlamentosu’nun Adalet Bakanı Akın Gürlek’e Avrupa Birliği’nin “Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi” kapsamında yaptırım uygulanması çağrısı doğrudan sonuç doğuracak bir şey olmamakla birlikte Birlik içinde sessiz ve derinden yürüyen bir tartışmaya seviye atlatma potansiyeli taşıyor. Hükümet cenahı sürpriz olmayan biçimde Prebilic’i şahıs olarak itibarsızlaştırma ve Gazze soykırımı konusunda kifayetsiz kalan AB’nin ahlaki pozisyonunu sorgulama yoluna giderek asıl tartışmayı perdeleme çabasına girişti.

Oysa Prebilic Avrupa’nın daha ziyade seçilmişleri arasında uzundur kapalı kapılar ardında süren “Türkiye tartışmasının” ülkemiz içindeki otoriter rejimin el arttırmasıyla birlikte artık gizlenemez biçimde ortalığa dökülmekte olduğunun haberini veriyordu. Brüksel, Türkiye ile AB arasında 2016’ta imzalanan “18 Mart Mutabakatı”nı Suriye’deki iç savaş nedeniyle doğudan AB içine yönelen göç ve terör dalgalarıyla baş etmenin hızlı yöntemlerinden biri olarak gördü. Bu açıdan bakıldığında bizim kamuoyundaki adıyla “Mülteci Anlaşması” Avrupa Birliği’nin sınır kontrol sorumluluklarının dışsallaştırdı.

Vladimir Prebilic ile

Türkiye’nin Doğu’dan AB içine gelen sığınmacıların döndürüldüğü bir çeşit “taşeron ülke” olarak kullanılabiliyor olması Avrupa göç politikası açısından bir dönüm noktasıydı. Böylesi bir “kıyak” karşılığında Erdoğan’ın kendi ülkesi içinde yöneldiği antidemokratik rotaya karşı sessiz kalmayı çok da büyük bir bedel olarak görmediler. Üyelik görüşmelerinin zaten bir yere gittiği yoktu, iki taraf da bunun bilinciyle sadece kağıt üzerinde devam eden müzakere sürecini başka türlü pazarlıkların paravanı olarak kullanma konusunda sessizce uzlaştı. Avrupa Birliği’nin kuruluş felsefesiyle çelişen bu “al-ver”in karar alıcılar tarafından içeride nasıl meşrulaştırılıp aklandığını Prebilic şöyle anlatıyor:

“Avrupa Birliği belli bir noktaya kadar bu oyunu Erdoğan’la siyasi oportünizm nedeniyle oynadı. Çünkü Türkiye’ye ihtiyaç vardı. Bir mülteci akını vardı, Suriye’de istikrarsızlık vardı, IŞİD ile mücadele vardı. Avrupa Birliği açısından Erdoğan ve Türkiye Ortadoğu’da bir çeşit ‘istikrar’ unsuru olarak görüldü. ‘Demokrasinin bazı unsurları zedeleniyor olsa da istikrar önemli’ diye bakıldı. Bana kalırsa kesinlikle yanlış bir yaklaşımdı. İkincisi, Trump öncesinde Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği'nin benzersiz bir ilişki vardı. Biz Avrupa tarafı olarak güvenlik konusunda biraz bedavacıydık. Amerikalılar güvenliği sağlardı, biz de onların güvenlik şemsiyesi altında olacağımızı bilirdik. Türkiye de NATO üyesi olarak bu şemsiyenin önemli bir üyesiydi. Bu yüzden de ‘demokratik sorunlara rağmen Türkiye’nin içerde olması gerekiyor’ diye bakıldı. ‘Hoş olmayan dosyaları açmayalım’ denildi.”

Vladimir Prebilic’in sözünü ettiği Avrupa oportünizminin Türkiye’de ve Batı Balkanlar’daki Sırbistan gibi bazı diğer AB üyeliğine aday ülkelere bakışı özetleyen bir kavram buldu bazı Avrupalı akademisyenler; “stabilitokrasi.”

“İstikrar” ve “otokrasi” kelimelerinin bir araya gelmesiyle türetilen bu kavram, siyasi istikrar vaat ederek dış meşruiyet elde eden rekabetçi otoriter rejimler için kullanılıyor.

Avrupa Birliği’nin kendi stratejik çıkarları için mevzu bahis aday ülkedeki otokratlaşma eğilimlerini kabul etmeye başlamasıyla birlikte bu ülkelerle ilişki dinamiği “stabilitokrasi” kavramı üzerinden şekilleniyor. Avrupa Birliği’nin öz anlayışında ve kimliğinde radikal bir değişim anlamına gelen bu durum Suriye iç savaşı, Ukrayna-Rusya savaşı, Gazze soykırımı, İsrail-İran savaşları nedeniyle neredeyse kalıcı hale gelmiş durumda. Bu politikanın yüzlerinden biri kuşkusuz 2019’dan beri (iki dönemdir) AB Komisyonu Başkanı olarak görev yapan Ursula von der Leyen.

Prebilic’e göre ‘siyasi istikrar vaat ederek dış meşruiyet elde eden otoriter rejimler’ arasında Türkiye işi en ileri götüren olduğu için 2016’da Avrupa liderliğinden sığınmacılar karşılığında satın aldığı sessizliği kaybetmek üzere. 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla başlayan ve 21 Mayıs 2026’da CHP’ye mahkeme tarafından el konulmasıyla tahkim edilen yargı darbesinin Türkiye’de artık seçim yoluyla iktidar değiştirme ihtimalini ortadan kaldırmak üzere olduğunun en azından Avrupa Parlamentosu içinde net biçimde görülmekte olduğunu savunuyor.

Durumun onun anlattığı kadar sarih olduğunu hiç düşünmüyorum. Velev ki öyle… Yine de çok geç ve pek manasız!

Birincisi, Avrupa Parlamentosu AB içindeki karar alma mekanizmaları arasında hala en zayıf olanı ve AB Komisyonu hala biraz önce izah etmeye çalıştığım jeopolitikçi kafayla yönetiliyor. İkincisi, kendi çıkarları için dış meşruiyet hediye ettikleri Erdoğan nezdinde pek bir hükümleri kalmadı. Çünkü artık şantaj yaptığında sonuç alabildiğini, kapalı kapılar ardında el sıkışabildiğini biliyor. Üçüncüsü de AB kurucu değerlerinden kalan kırıntıları da Gazze’de harcayarak “insan hakları” konusundaki ahlaki otoritesini kaybetti.

Türk tipi otokrasiyi besleyip semirten batının “stabilitokrasi” perspektifinin tek suçlusu Avrupa Birliği değil muhakkak ki. Brexit’le 2020’de Avrupa Birliği’nden resmen ayrılan Britanya, yüzyıllardır çok mahir olduğu otokratlarla iş tutma geleneğini coşkuyla devam ettiriyor. Ha bir de tabii “stabilitokrasi” gibi bir kavramsallaştırmaya dahi ihtiyaç duymadan doğrudan tek adamlara hayranlığı ve her koşulda parayı önceleyebildiği için Erdoğan’ın tercih ettiği ilişki şeklini hiç ikiletmeden ilk günden tesis eden Donald Trump var. Ne demişti Trump’ın Ortadoğu’ya temsilci olarak atadığı dört trilyoner kankasından biri olan Büyükelçi Thomas Barrack eylül 2025’te Erdoğan’ın Oval Ofis randevusunun arifesinde?

“Başkan Trump ilişkilerdeki tartışmalı başlıklardan bıktığını, cüretkar bir adım atmamız ve ona ihtiyacı olanı vermemiz gerektiğini söyledi. Erdoğan’ın neye ihtiyacı olduğunu sorduğumda ise Başkanımız bana ‘meşruiyet’ dedi. Yani mesele sınırlar, S-400’ler ya da F-16’lar değil, meşruiyet!”

Türk tipi otokrasiye dışardan sağlanan meşruiyeti bir kenara not ettikten sonra dönüp bir de içerdeki taşıyıcı kolonlara bakalım. Milat yine 2015-2016 dönemi. 2015 Haziran’ındaki ilk ve hala tek genel seçim yenilgisinden sonra Erdoğan’ın imdadına yetişen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, başkanlık sisteminin getirilmesi ve yerleştirilmesi için “beka” söylemini içi boşalıncaya kadar ziyadesiyle kullandı. Memleket yedi düvele karşı bir varoluş savaşı veriyordu ve varoluşumuz ancak tek bir kişi etrafında kenetlenilirse korunabilirdi. 2024’e geldiğimizde Devlet Bahçeli, varoluş krizimizi boyutlandırırsak “iç barış ülküsü”nü de bohçaya ekledi. Türkiye’nin varoluşu için Erdoğan gibi Abdullah Öcalan da kilit bir aktör olarak tarif edilmeye başlandı Bahçeli tarafından. Kimsenin kaygılanmasına lüzum yoktu çünkü “devlet aklı” konuşuyordu. Başta bu anlatının alıcısı çok oldu belki ama geldiğimiz noktada projenin bu kısmının yalpalamakta olduğu aşikar.

“Devlet aklı biziz” diyerek kendilerine sahip olduklarından hayli fazla bir ehemmiyet yükleyen Bahçeli ve kurmayları, yanıtı bugünkü “devlet”in asıl ve mutlak sahibinden türlü biçimlerde aldılar ve almaya devam ediyorlar.

Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Behlül Özkan

Bir de kendini “devlet aklı”nın sahibi görmese de “devlet aklı”na güvenerek 78 yaşında siyasete dönen, CHP’nin AKP yargısı tarafından atanmış Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun durumu var. Kılıçdaroğlu ekibinin büyük çoğunluğunun kendilerine “devlet” tarafından tevdi edilen bu görevi, bir intikam, bir güç devşirme ve hatta ilerde belki iktidara ortak olma aracı olarak gördüğünü esefle izliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun durumu ise biraz başka, bir tür paralel evrende yaşıyor sanki. 19 Haziran akşamı Sözcü TV yayınında Kemal Bey’i izlerken, Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Behlül Özkan’ın 2024 tarihli “Erdoğan ile rekabet etmek, devletle işbirliği yapmak: Kılıçdaroğlu Türkiye’de ana muhalefet lideri olarak neden başarısız oldu?” makalesindeki tespitleri hatırladım.

Behlül Özkan’ın Kılıçdaroğlu ile de mülakat yaparak hazırladığı İngilizce makaledeki temel argümanı şu; “Kılıçdaroğlu aslında hiçbir zaman otoriterliğin bir kurbanı değil, olmadı. Tersine otoriter rejim içinde stratejik fırsatlar arayan bir siyasi aktör olageldi.”

Yani aslında Kemal Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın kurduğu otoriter rejimle hakiki bir mücadeleye girmek yerine yeri geldiğinde uzlaştı ve siyasi varlığını bu dinamik üzerinden tahkim etti. Rejimin karşılaştığı her krizde, düzeni ve istikrarı koruma adına en az yüzde 50’lik muhalif bloğu dizginlemeyi üzerine aldı. Sivil toplumun muhalefet enerjisini harekete geçirerek siyasi alana taşımak yerine sönümlendirip ehlileştirdi.

Peki Kılıçdaroğlu bunu neden yaptı ve neden yeniden yapabilsin diye kendisine biçilen son rolü kabul etti?

Behlül Özkan

Doç. Dr. Özkan muhalif kesimde popüler olan “truva atı” teorisine prim vermiyor, Kılıçdaroğlu’nun hakikaten de bir gün devletin topu kendisine getireceğine körü körüne inandığını düşünüyor:

“Nasıl ki koşullar uygun hale geldiğinde (Baykal’ın kasedi patladığında) genel başkanlık ona nasip olmuştu, uygun koşullar oluştuğunda devlet içindeki güç merkezleri cumhurbaşkanlığının önünü açardı. 2023’te tam da buna inandı. Kaybedince bu sefer de koşullar uygun olmadığı için kaybettiğine inandı. Bugün ise artık tekrar aday olamayacağını ya da kazanamayacağını biliyor. Ama hükümetin desteğiyle zamana oynayarak CHP Genel Başkanlığında oturabileceğini görüyor. Bu da ona yetiyor çünkü şu düşünceyle yaşıyor: ‘Kriz anında devletin güvenebileceği muhalefet odağı benim. Dolayısıyla top benim.’”

Özkan’a göre Kemal Kılıçdaroğlu-Bülent Kuşoğlu ikilisi bu saplantılı “devlet aklı” okuması üzerinden izledikleri siyaset ile Fransa’nın 1940’ta Alman ordularının işgali sırasında Nazilerle iş birliğine giden Vichy hükümeti gibi bir pozisyona düşürdüler kendilerini. Yani kendi çıkarları için “rejim işbirlikçisi” oldular.

Özkan’ın tarif ettiği yerden bakıldığında, bu yazının başında detaylı biçimde pozisyonuna yer verdiğim Avrupa Birliği de Erdoğan tarafından tesis edilen Türk tipi otokrasinin işbirlikçisi durumundadır. Neyse ki Türkiye toplumunun demokrasi mücadelesinde artık ne Kemal Kılıçdaroğlu’ndan ne de Avrupa Birliği’nden bir beklentisi var. Buna mukabil giderek daha net görünüyor ki dışarda “stabilitokrasi” diyenlerle, içerde “devlet aklı” diye diye kendini sisteme eklemleyenler olmasaydı bugün “Şu koşullar altında yapılacak bir seçim gerçek bir seçim midir?” diye soruyor olmazdık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.