Geçen haftaya damgasını vuran konulardan biri hiç şüphesiz Avrupa Parlamentosu’nun (AP) bu seneki Türkiye raporu oldu. Türkiye gelmekte olanı, raporun AP Genel Kurulu’nda oylanmasından beş gün önce bu köşede yayımladığımız Slovenyalı Parlamenter Vladimir Prebilic’in açıklamalarıyla öğrendi. Avrupa Parlamentosu’nun Adalet Bakanı Akın Gürlek’e Avrupa Birliği’nin “Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi” kapsamında yaptırım uygulanması çağrısı doğrudan sonuç doğuracak bir şey olmamakla birlikte Birlik içinde sessiz ve derinden yürüyen bir tartışmaya seviye atlatma potansiyeli taşıyor. Hükümet cenahı sürpriz olmayan biçimde Prebilic’i şahıs olarak itibarsızlaştırma ve Gazze soykırımı konusunda kifayetsiz kalan AB’nin ahlaki pozisyonunu sorgulama yoluna giderek asıl tartışmayı perdeleme çabasına girişti.
Oysa Prebilic Avrupa’nın daha ziyade
seçilmişleri arasında uzundur kapalı kapılar ardında süren “Türkiye
tartışmasının” ülkemiz içindeki otoriter rejimin el arttırmasıyla birlikte
artık gizlenemez biçimde ortalığa dökülmekte olduğunun haberini veriyordu.
Brüksel, Türkiye ile AB arasında 2016’ta imzalanan “18 Mart Mutabakatı”nı
Suriye’deki iç savaş nedeniyle doğudan AB içine yönelen göç ve terör
dalgalarıyla baş etmenin hızlı yöntemlerinden biri olarak gördü. Bu açıdan
bakıldığında bizim kamuoyundaki adıyla “Mülteci Anlaşması” Avrupa Birliği’nin
sınır kontrol sorumluluklarının dışsallaştırdı.
Vladimir Prebilic ile
Türkiye’nin Doğu’dan AB içine gelen
sığınmacıların döndürüldüğü bir çeşit “taşeron ülke” olarak kullanılabiliyor
olması Avrupa göç politikası açısından bir dönüm noktasıydı. Böylesi bir
“kıyak” karşılığında Erdoğan’ın kendi ülkesi içinde yöneldiği antidemokratik
rotaya karşı sessiz kalmayı çok da büyük bir bedel olarak görmediler. Üyelik
görüşmelerinin zaten bir yere gittiği yoktu, iki taraf da bunun bilinciyle
sadece kağıt üzerinde devam eden müzakere sürecini başka türlü pazarlıkların
paravanı olarak kullanma konusunda sessizce uzlaştı. Avrupa Birliği’nin kuruluş
felsefesiyle çelişen bu “al-ver”in karar alıcılar tarafından içeride nasıl
meşrulaştırılıp aklandığını Prebilic şöyle anlatıyor:
“Avrupa Birliği belli bir noktaya kadar bu
oyunu Erdoğan’la siyasi oportünizm nedeniyle oynadı. Çünkü Türkiye’ye ihtiyaç
vardı. Bir mülteci akını vardı, Suriye’de istikrarsızlık vardı, IŞİD ile
mücadele vardı. Avrupa Birliği açısından Erdoğan ve Türkiye Ortadoğu’da bir
çeşit ‘istikrar’ unsuru olarak görüldü. ‘Demokrasinin bazı unsurları
zedeleniyor olsa da istikrar önemli’ diye bakıldı. Bana kalırsa kesinlikle
yanlış bir yaklaşımdı. İkincisi, Trump öncesinde Amerika Birleşik Devletleri ve
Avrupa Birliği'nin benzersiz bir ilişki vardı. Biz Avrupa tarafı olarak
güvenlik konusunda biraz bedavacıydık. Amerikalılar güvenliği sağlardı, biz de
onların güvenlik şemsiyesi altında olacağımızı bilirdik. Türkiye de NATO üyesi
olarak bu şemsiyenin önemli bir üyesiydi. Bu yüzden de ‘demokratik sorunlara
rağmen Türkiye’nin içerde olması gerekiyor’ diye bakıldı. ‘Hoş olmayan
dosyaları açmayalım’ denildi.”
Vladimir Prebilic’in sözünü ettiği Avrupa
oportünizminin Türkiye’de ve Batı Balkanlar’daki Sırbistan gibi bazı diğer AB
üyeliğine aday ülkelere bakışı özetleyen bir kavram buldu bazı Avrupalı
akademisyenler; “stabilitokrasi.”
“İstikrar” ve “otokrasi” kelimelerinin bir
araya gelmesiyle türetilen bu kavram, siyasi istikrar vaat ederek dış meşruiyet
elde eden rekabetçi otoriter rejimler için kullanılıyor.
Avrupa Birliği’nin kendi stratejik
çıkarları için mevzu bahis aday ülkedeki otokratlaşma eğilimlerini kabul etmeye
başlamasıyla birlikte bu ülkelerle ilişki dinamiği “stabilitokrasi” kavramı
üzerinden şekilleniyor. Avrupa Birliği’nin öz anlayışında ve kimliğinde radikal
bir değişim anlamına gelen bu durum Suriye iç savaşı, Ukrayna-Rusya savaşı,
Gazze soykırımı, İsrail-İran savaşları nedeniyle neredeyse kalıcı hale gelmiş
durumda. Bu politikanın yüzlerinden biri kuşkusuz 2019’dan beri (iki dönemdir)
AB Komisyonu Başkanı olarak görev yapan Ursula von der Leyen.
Prebilic’e göre ‘siyasi istikrar vaat
ederek dış meşruiyet elde eden otoriter rejimler’ arasında Türkiye işi en ileri
götüren olduğu için 2016’da Avrupa liderliğinden sığınmacılar karşılığında
satın aldığı sessizliği kaybetmek üzere. 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun
tutuklanmasıyla başlayan ve 21 Mayıs 2026’da CHP’ye mahkeme tarafından el
konulmasıyla tahkim edilen yargı darbesinin Türkiye’de artık seçim yoluyla
iktidar değiştirme ihtimalini ortadan kaldırmak üzere olduğunun en azından
Avrupa Parlamentosu içinde net biçimde görülmekte olduğunu savunuyor.
Durumun onun anlattığı kadar sarih
olduğunu hiç düşünmüyorum. Velev ki öyle… Yine de çok geç ve pek manasız!
Birincisi, Avrupa Parlamentosu AB içindeki
karar alma mekanizmaları arasında hala en zayıf olanı ve AB Komisyonu hala
biraz önce izah etmeye çalıştığım jeopolitikçi kafayla yönetiliyor. İkincisi,
kendi çıkarları için dış meşruiyet hediye ettikleri Erdoğan nezdinde pek bir
hükümleri kalmadı. Çünkü artık şantaj yaptığında sonuç alabildiğini, kapalı
kapılar ardında el sıkışabildiğini biliyor. Üçüncüsü de AB kurucu değerlerinden
kalan kırıntıları da Gazze’de harcayarak “insan hakları” konusundaki ahlaki otoritesini
kaybetti.
Türk tipi otokrasiyi besleyip semirten
batının “stabilitokrasi” perspektifinin tek suçlusu Avrupa Birliği değil
muhakkak ki. Brexit’le 2020’de Avrupa Birliği’nden resmen ayrılan Britanya,
yüzyıllardır çok mahir olduğu otokratlarla iş tutma geleneğini coşkuyla devam
ettiriyor. Ha bir de tabii “stabilitokrasi” gibi bir kavramsallaştırmaya dahi
ihtiyaç duymadan doğrudan tek adamlara hayranlığı ve her koşulda parayı
önceleyebildiği için Erdoğan’ın tercih ettiği ilişki şeklini hiç ikiletmeden
ilk günden tesis eden Donald Trump var. Ne demişti Trump’ın Ortadoğu’ya
temsilci olarak atadığı dört trilyoner kankasından biri olan Büyükelçi Thomas
Barrack eylül 2025’te Erdoğan’ın Oval Ofis randevusunun arifesinde?
“Başkan Trump ilişkilerdeki tartışmalı
başlıklardan bıktığını, cüretkar bir adım atmamız ve ona ihtiyacı olanı
vermemiz gerektiğini söyledi. Erdoğan’ın neye ihtiyacı olduğunu sorduğumda ise
Başkanımız bana ‘meşruiyet’ dedi. Yani mesele sınırlar, S-400’ler ya da
F-16’lar değil, meşruiyet!”
Türk tipi otokrasiye dışardan sağlanan
meşruiyeti bir kenara not ettikten sonra dönüp bir de içerdeki taşıyıcı
kolonlara bakalım. Milat yine 2015-2016 dönemi. 2015 Haziran’ındaki ilk ve hala
tek genel seçim yenilgisinden sonra Erdoğan’ın imdadına yetişen MHP Genel
Başkanı Devlet Bahçeli, başkanlık sisteminin getirilmesi ve yerleştirilmesi
için “beka” söylemini içi boşalıncaya kadar ziyadesiyle kullandı. Memleket yedi
düvele karşı bir varoluş savaşı veriyordu ve varoluşumuz ancak tek bir kişi
etrafında kenetlenilirse korunabilirdi. 2024’e geldiğimizde Devlet Bahçeli,
varoluş krizimizi boyutlandırırsak “iç barış ülküsü”nü de bohçaya ekledi.
Türkiye’nin varoluşu için Erdoğan gibi Abdullah Öcalan da kilit bir aktör
olarak tarif edilmeye başlandı Bahçeli tarafından. Kimsenin kaygılanmasına
lüzum yoktu çünkü “devlet aklı” konuşuyordu. Başta bu anlatının alıcısı çok
oldu belki ama geldiğimiz noktada projenin bu kısmının yalpalamakta olduğu
aşikar.
“Devlet aklı biziz” diyerek kendilerine
sahip olduklarından hayli fazla bir ehemmiyet yükleyen Bahçeli ve kurmayları,
yanıtı bugünkü “devlet”in asıl ve mutlak sahibinden türlü biçimlerde aldılar ve
almaya devam ediyorlar.
Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi
Doç. Dr. Behlül Özkan
Bir de kendini “devlet aklı”nın sahibi
görmese de “devlet aklı”na güvenerek 78 yaşında siyasete dönen, CHP’nin AKP
yargısı tarafından atanmış Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun durumu var.
Kılıçdaroğlu ekibinin büyük çoğunluğunun kendilerine “devlet” tarafından tevdi
edilen bu görevi, bir intikam, bir güç devşirme ve hatta ilerde belki iktidara
ortak olma aracı olarak gördüğünü esefle izliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun durumu ise
biraz başka, bir tür paralel evrende yaşıyor sanki. 19 Haziran akşamı Sözcü TV yayınında
Kemal Bey’i izlerken, Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Behlül
Özkan’ın 2024 tarihli “Erdoğan ile rekabet etmek, devletle işbirliği yapmak:
Kılıçdaroğlu Türkiye’de ana muhalefet lideri olarak neden başarısız oldu?”
makalesindeki tespitleri hatırladım.
Behlül Özkan’ın Kılıçdaroğlu ile de
mülakat yaparak hazırladığı İngilizce makaledeki temel argümanı şu;
“Kılıçdaroğlu aslında hiçbir zaman otoriterliğin bir kurbanı değil, olmadı.
Tersine otoriter rejim içinde stratejik fırsatlar arayan bir siyasi aktör olageldi.”
Yani aslında Kemal Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın
kurduğu otoriter rejimle hakiki bir mücadeleye girmek yerine yeri geldiğinde
uzlaştı ve siyasi varlığını bu dinamik üzerinden tahkim etti. Rejimin
karşılaştığı her krizde, düzeni ve istikrarı koruma adına en az yüzde 50’lik
muhalif bloğu dizginlemeyi üzerine aldı. Sivil toplumun muhalefet enerjisini
harekete geçirerek siyasi alana taşımak yerine sönümlendirip ehlileştirdi.
Peki Kılıçdaroğlu bunu neden yaptı ve
neden yeniden yapabilsin diye kendisine biçilen son rolü kabul etti?
Behlül Özkan
Doç. Dr. Özkan muhalif kesimde popüler
olan “truva atı” teorisine prim vermiyor, Kılıçdaroğlu’nun hakikaten de bir gün
devletin topu kendisine getireceğine körü körüne inandığını düşünüyor:
“Nasıl ki koşullar uygun hale geldiğinde
(Baykal’ın kasedi patladığında) genel başkanlık ona nasip olmuştu, uygun
koşullar oluştuğunda devlet içindeki güç merkezleri cumhurbaşkanlığının önünü
açardı. 2023’te tam da buna inandı. Kaybedince bu sefer de koşullar uygun
olmadığı için kaybettiğine inandı. Bugün ise artık tekrar aday olamayacağını ya
da kazanamayacağını biliyor. Ama hükümetin desteğiyle zamana oynayarak CHP
Genel Başkanlığında oturabileceğini görüyor. Bu da ona yetiyor çünkü şu
düşünceyle yaşıyor: ‘Kriz anında devletin güvenebileceği muhalefet odağı benim.
Dolayısıyla top benim.’”
Özkan’a göre Kemal Kılıçdaroğlu-Bülent
Kuşoğlu ikilisi bu saplantılı “devlet aklı” okuması üzerinden izledikleri
siyaset ile Fransa’nın 1940’ta Alman ordularının işgali sırasında Nazilerle iş
birliğine giden Vichy hükümeti gibi bir pozisyona düşürdüler kendilerini. Yani
kendi çıkarları için “rejim işbirlikçisi” oldular.
Özkan’ın tarif ettiği yerden bakıldığında,
bu yazının başında detaylı biçimde pozisyonuna yer verdiğim Avrupa Birliği de
Erdoğan tarafından tesis edilen Türk tipi otokrasinin işbirlikçisi
durumundadır. Neyse ki Türkiye toplumunun demokrasi mücadelesinde artık ne
Kemal Kılıçdaroğlu’ndan ne de Avrupa Birliği’nden bir beklentisi var. Buna
mukabil giderek daha net görünüyor ki dışarda “stabilitokrasi” diyenlerle,
içerde “devlet aklı” diye diye kendini sisteme eklemleyenler olmasaydı bugün
“Şu koşullar altında yapılacak bir seçim gerçek bir seçim midir?” diye soruyor
olmazdık.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.