1 Ağustos 2026 Cumartesi

Egemenlik mi, dokunulmazlık mı?: ABD’nin UCM’yi ‘tuğla tuğla sökme’ harekâtı Levent Baştürk 01/08/2026

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) karşı başlattığı taarruz, sıradan bir yetki tartışmasının ötesine geçiyor. Rubio, Mahkemeyi Amerikan egemenliğine yönelmiş siyasî bir tehdit olarak tanımlıyor ve gerekirse “tuğla tuğla” sökeceklerini söylüyor. Mahkeme üyelerine ekonomik yaptırımlar, vize yasakları, UCM görevlileriyle iş birliği yapan kuruluşların hedef alınması ve üye devletlere baskı uygulanması bu politikanın araçları arasında. Amacın yalnızca belirli kararları durdurmak olmadığı açık: Washington, denetleyemediği bir uluslararası yargı kurumunu sistemli biçimde işlemez hâle getirmek istiyor.

UCM’NİN YETKİSİ VE WASHİNGTON’UN İTİRAZI

1998 tarihli Roma Statüsü’yle kurulan UCM; soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından sorumlu bireyleri yargılar. ABD, İsrail, Rusya, Çin ve Türkiye Statü’ye taraf değildir. Ancak taraf olmamak mutlak dokunulmazlık sağlamaz; iddia edilen suç bir taraf devletin toprağında işlenmişse Mahkeme, failin vatandaşlığına bakmaksızın yetki kullanabilir. Afganistan soruşturması bu nedenle Amerikan askerleri ve CIA personeline ilişkin iddiaları da kapsadı. Bununla birlikte UCM’nin Amerikalılar üzerinde sınırsız bir yetkisi yoktur; taraf devlet toprağı, vatandaşlık veya BM Güvenlik Konseyi sevki gibi somut bir bağ gerekir. Tamamlayıcılık ilkesi uyarınca öncelik gerçek ulusal soruşturmalardadır.

Washington’un UCM’ye mesafeli tavrı yeni değildir. Clinton yönetimi Roma Statüsü’nü imzaladı ama Senato’ya sunmadı; George W. Bush yönetimi ise taraf olma niyetinden vazgeçti. 2002 tarihli Amerikan Askerî Personelini Koruma Yasası UCM’yle iş birliğini sınırladı. Birinci Trump yönetimi Afganistan soruşturması nedeniyle Başsavcı Fatou Bensouda’ya yaptırım uyguladı. Biden bu yaptırımları kaldırsa da ABD ve İsrail üzerindeki UCM yetkisini reddetti. Rubio’nun farkı, bu köklü Amerikan istisnacılığını Mahkemeyi kurumsal olarak tasfiye etmeyi amaçlayan daha saldırgan bir projeye dönüştürmüş olmasıdır.

İSRAİL, RUBİO’NUN DÜNYA GÖRÜŞÜ VE ÇİFTE STANDART

Girişimin doğrudan katalizörü, UCM’nin 21 Kasım 2024’te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında çıkardığı yakalama kararları oldu. Mahkeme, Gazze’de savaş yöntemi olarak aç bırakma, katliam ve diğer insanlık dışı eylemler bakımından makul gerekçeler bulunduğunu açıkladı. Filistin’in Roma Statüsü’ne taraf olması nedeniyle UCM, Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki suçları inceleyebileceğini savunuyor. Trump’ın Şubat 2025 tarihli kararnamesi ise UCM’nin ABD ve İsrail’e yönelik işlemlerini ulusal güvenlik tehdidi ilan etti.

Rubio’nun İsrail yanlısı çizgisi Dışişleri Bakanlığı göreviyle başlamadı. Siyasete adım attığından beri İsrail yanlısı çevrelerin desteğine sahip olan Rubio, senatörlüğü döneminde de UCM’nin girişimlerini “siyasî hedef alma” ve “yetki aşımı” olarak niteledi. İsrail’i Yahudi-Hristiyan Batı medeniyetinin Ortadoğu’daki ileri karakolu olarak gören Rubio, Netanyahu hükümetine yönelik soruşturmayı Amerikan güvenlik düzenine yönelmiş bir saldırı olarak görüyor.

Rubio, neo-muhafazakâr müdahalecilik ile Trumpçı “Önce Amerika” egemenlikçiliğini birleştiren bir dünya görüşüne sahip. 2026 Münih Güvenlik Konferansı’nda ortaya koyduğu “Yeni Batı Yüzyılı” tasavvurunda Batı’nın yeniden askerî, ekonomik ve kültürel üstünlük kurması çağrısını yaptı. 1500’den 1945’e uzanan dönemi Batı’nın güç sayesinde dünyaya yön verdiği bir yükseliş çağı olarak niteleyen bu anlatı, 1945 sonrasında kurulan uluslararası hukuk düzenini Batı’nın kendi gücünü bağlayan bir gerileme süreci gibi sunuyor. Rubio’nun yeni yüzyılında eşit devletlerin ortak hukuku yok; Washington’un liderliğinde yeniden hiyerarşik hâle getirilen bir Batı var. Avrupa’dan beklenen de stratejik özerklik değil, Amerikan çizgisine bağlılık.

Bu çerçevede ABD küresel düzeni kurma hakkına sahip olduğundan, aynı kuralların Amerikan yöneticilerini ve müttefiklerini sınırlaması düşünülemez. Rubio’nun 2022’de Rusya’nın Ukrayna’daki suçlarının UCM’ye taşınmasını desteklemesi de bu seçiciliğin göstergesi: Rusya hedef alındığında Mahkeme bir hesap verebilirlik aracı, İsrail hedef alındığında yok edilmesi gereken bir tehdit! Ölçüt UCM’nin hukukî niteliği değil, yargılanmak istenen kişinin rakip mi yoksa müttefik mi olduğudur. Rubio’nun CIA’in ağır sorgulama yöntemlerini belgeleyen 2014 tarihli Senato raporunun yayımlanmasına karşı çıkması da aynı hesap vermeme çizgisinin eski bir örneği.

TASFİYE STRATEJİSİ

Trump yönetiminin uluslararası kuruluşlara bütünüyle karşı olduğunu söylemek doğru olmaz. NATO, ikili ittifaklar ve yaptırım koalisyonları korunmakta; kabul edilmeyen şey ise Washington’dan bağımsız karar verebilen bir otoritedir. Kurumlar Amerikan gücünü genişlettiklerinde meşru, ABD’yi veya İsrail’i sınırladıklarında “küreselci” sayılır. “Lawfare” söylemi de bu çerçevede kullanılır: ABD için Gazze veya Afganistan’daki eylemler yerine, bunları soruşturma girişimi suç gibi gösterilir.

“Tuğla tuğla sökme” tehdidi şimdiden somut sonuçlar doğurdu. Karim Khan’ın yaptırım listesine alınmasının ardından resmî Microsoft hesabı kapatıldı, Birleşik Krallık’taki banka hesapları donduruldu ve UCM bilişim altyapısını Amerikan şirketlerinden uzaklaştırmaya başladı. Mahkemeye bilgi sağlayan bazı Amerikan kuruluşları da ceza korkusuyla iş birliğini durdurdu.

Rubio’nun UCM’yi yalnızlaştırma stratejisi somut adımlarla ilerliyor. Amerikan büyükelçilikleri, diplomatları ve üst düzey Dışişleri yetkilileri, üye devletleri Mahkeme’den çekilmeye veya en azından UCM’nin Amerikan vatandaşları üzerindeki yetkisini reddetmeye çağırıyor. ABD’nin askerî varlığına ev sahipliği yapan, Amerikan kolluk kuvvetleriyle çalışan ya da Washington’ın yardım ve güvenlik şemsiyesinden yararlanan ülkeler, bu talebe uymamaları hâlinde ilişkilerinin daha sıkı biçimde inceleneceği tehdidiyle karşılaşıyor. Henüz askerî yardım ve silah satışını otomatik olarak kesen genel bir şart açıklanmış değil; ancak bu baskı, Bush döneminde yardımın Amerikan vatandaşlarını UCM’ye teslim etmeme taahhüdüne bağlandığı ikili dokunulmazlık anlaşmalarının mantığını yeniden canlandırıyor. Bu anlaşmaların önemli bir bölümü zaten yürürlükte.

Washington ayrıca Güvenlik Konseyinde yeni dosyaların UCM’ye sevkini veto edebilir. Fakat Filistin gibi Güvenlik Konseyi kararıyla açılmamış mevcut soruşturmalar bu yolla durdurulamaz. Bu nedenle asıl strateji, yabancı hâkim ve savcıları, insan hakları kuruluşlarını ve Mahkeme’ye hizmet sağlayan aktörleri yaptırımlarla hedef alarak ödeme kanallarını, bankacılık hizmetlerini, yazılım ve teknolojik desteği, hukukî yardımı, delil iş birliğini ve siyasî desteği aşındırmak üzerine kurulu.

UCM’yi resmen kapatmaktan çok, onu soruşturma yürütemez ve kararlarını uygulatamaz hâle getirmek asıl amaç.

Baskının devletler düzeyindeki ilk sonuçlarından biri Venezuela’nın 24 Temmuz 2026’da Roma Statüsü’nden çekilme bildiriminde bulunması oldu. Caracas, UCM’yi Afrika ve Latin Amerika’ya karşı “coğrafi yanlılık” göstermekle suçladı. Bu eleştirinin tümüyle temelsiz olduğu söylenemez. İşin gerçeği Venezuela da çekilme sürecini Rubio’nun kampanyasından önce başlatmıştı. Buna rağmen kararın Rubio’nun hamlesinden hemen sonra resmileşmesi ve bunun Washington tarafından UCM’yi parçalama girişimine destek olarak alkışlanması, ona yeni bir siyasî işlev kazandırdı.

Küresel Güney adına dile getirilen seçicilik eleştirisi, Mahkemeyi daha evrensel kılmaktan ziyade ABD ve İsrail’in hesap verebilirlikten korunmasına hizmet eden tasfiye çizgisine bağlandı.

SONUÇ: EMPERYAL DOKUNULMAZLIK

Rubio’nun UCM’yi etkisizleştirme arayışı; Amerikan askerleri ve yöneticileri için önleyici dokunulmazlık yaratmayı, İsrail’i hesap verebilirlikten korumayı ve Trumpçı yürütmenin önündeki dış sınırları kaldırmayı amaçlıyor. Savunulan egemenlik tek yönlüdür. Amerikan egemenliği mutlak dokunulmazlık kaynağı sayılırken, Roma Statüsü’ne katılan devletlerin kendi topraklarında işlenen ağır suçları uluslararası yargıya taşıma yönündeki egemen tercihleri değersizleştiriliyor.

UCM’nin kusursuz bir kurum olmadığı açık. Afrika’ya aşırı yoğunlaşması, güçlü devletler karşısındaki yavaşlığı ve devlet iş birliğine bağımlılığı nedeniyle eleştiriyi hak ediyor. Fakat reform ile tasfiye aynı şey değildir. Rubio daha tarafsız bir mahkeme önermiyor; ABD ve İsrail’e yaklaşamayan bir hukuk düzeni istiyor. Bu saldırı,1998’de kurulmuş bir mahkemeden ziyade, Nürnberg’den bu yana devlet egemenliğinin savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar için mutlak sığınak oluşturamayacağı düşüncesini hedef alıyor. Asıl hedef, uluslararası hukukun ABD’ye ve onun koruduğu müttefiklere uygulanmasını engelleyen kalıcı bir dokunulmazlık düzeni kurmaktır.

Kimlik kapanında biz: Hata neredeydi? Tarık Çelenk+31/07/2026

MEDENİYET KRİZİ

Yaklaşık üç yüz yıldır İslam dünyasının, özelde ise Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz artık inkâr edilemeyecek bir gerçekliktir. Bu kriz çoğu zaman ekonomik geri kalmışlık, siyasal istikrarsızlık veya sosyal refah eksikliği üzerinden okunuyor. Oysa bunların tamamı daha derinde yatan bir medeniyet krizinin belirtileridir. Ne yazık ki bu krizi sloganların ve günlük siyasetin ötesine geçerek rasyonel ve entelektüel bir zeminde tartışabildiğimizi söylemek zor. Koçi Bey’den Kâtip Çelebi’ye, Tanzimat ve Meşrutiyet aydınlarından Cumhuriyet’e kadar bu muhasebe zaman zaman yapılmaya çalışıldı; ancak çoğu kez askerî yenilgilerin, ideolojik kamplaşmaların ve politik hesapların gölgesinde kaldı.

İlginç olan ise bizim kendimize sormakta geciktiğimiz “Hata neredeydi?” sorusunu Batı’nın yaklaşık üç asırdır bizim adımıza sormasıdır. Oryantalistlerden diplomatlara, tarihçilerden din araştırmacılarına kadar birçok Batılı isim bu soruya kendi perspektifinden cevap aradı. Biz ise çoğu zaman bu sorgulamaları ya kötü niyet olarak gördük ya da tamamen görmezden geldik. Oysa hiçbir kriz, kendi sebepleriyle dürüstçe yüzleşmeden aşılamaz.

Bu yüzleşmenin merkezinde ise bana göre, iki yüz yıldır reformlar, devrimler ve karşı devrimler arasında giderek geleneksizleşen kimlik meselesi bulunmaktadır.

KİMLİK VE HAFIZA

“Ben kimim?” ve “Biz kimiz?” soruları yalnızca bireysel değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal sorulardır. Kimlik; ailemizden, yaşadığımız coğrafyadan, kültürümüzden ve ortak hafızamızdan beslenir. Bunda Freud insanın iç dünyasını anlamaya çalışırken, Jung bu tabloya kolektif bilinçdışını, sembolleri ve tarihsel hafızayı ekledi. Bana göre bu iki yaklaşım birbirini tamamlar. Çünkü insan kimliği yalnızca bugünün değil, aynı zamanda geçmişinin ve ortak hafızasının ürünüdür.

Kimliği ayakta tutan yalnızca aidiyet değildir. En az aidiyet kadar önemli olan, insanın kendisini değerli hissedebilmesidir. Francis Fukuyama’nın dikkat çektiği gibi modern siyasetin merkezinde artık yalnızca ekonomik çıkarlar değil, tanınma ve değerlilik arayışı bulunmaktadır. Dijital çağ bu ihtiyacı daha da görünür hâle getirdi. Sosyal medya ve görünürlük ekonomisiyle birlikte insanlar artık yalnızca var olmak değil, sürekli görünmek, onaylanmak ve değer görmek istiyor. Bana göre Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin zirvesine bugün “değerlilik” ihtiyacı yerleşmiştir.

KİMLİK KAPANI

Tam da bu noktada “kimlik kapanı” dediğim olgu ortaya çıkıyor.

Yascha Mounk’un işaret ettiği gibi sorun, insanların etnik, dinî, mezhepsel veya ideolojik kimliklere sahip olmaları değildir. Sorun, bu kimliklerin bireyin dünyayı anlamlandırmasının ve siyasal-ahlaki değerlendirmelerinin tek belirleyici ekseni hâline gelmesidir. Böylece ortak yurttaşlık fikri, evrensel hukuk ve ortak kamusal akıl zayıflarken toplum birbirini anlamayan kapalı kimlik kümelerine ayrışmaktadır.

Ben ise bu süreci psikolojik bir boyutla tamamlıyorum. Vamık Volkan’ın “büyük grup kimliği” yaklaşımı burada önemli bir anahtar sunuyor. Toplumsal travmalar, güvensizlik ve değerlilik kaybı arttığında insanlar bireysel kimliklerinden çok ait oldukları büyük grubun kimliğine veya karizmatik otoritelere sığınmaya başlıyor. Kimlik artık güven veren doğal bir aidiyet olmaktan çıkıyor; hakikati filtreleyen, eleştirel düşünmeyi sınırlayan bir zihinsel kapan hâline geliyor.

GELENEKSİZ MODERNLEŞME

Türkiye’nin yaklaşık iki yüz yıllık modernleşme tecrübesi de bugünkü süreci besledi. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan reform çizgisi yeni bir kimlik inşa etmeye çalışırken geleneği yeniden üretemedi. Buna karşılık sonraki karşı devrimci söylemler de geçmişi anakronik ve popülist biçimde kutsadı. Sonuçta ne gelenek sağlıklı biçimde ihya edilebildi ne de modernleşme ortak bir toplumsal rıza üretebildi. En büyük kayıp ise ortak hafızamız oldu.

MAHALLEDEN ALGORİTMAYA

Uzun yıllardır kullandığımız “mahalle” kavramı da bu dönüşümü anlatıyor. Mahalle artık coğrafi bir mekân değil; ortak hafıza, ortak değerler ve ortak zihniyet üreten bir aidiyet alanıdır. Çocukluğumuzun mahallesi aynı zamanda ortak bir vicdan üretirdi. Renos Papadopoulos’un “ortak ev” kavramı tam da bunu anlatır. İnsanın anlam dünyası yalnızca yaşadığı eve değil, kendisini güvende hissettiği ortak bir manevi eve de ihtiyaç duyar.

Bugün ise fiziksel mahalle çözülürken dijital mahalle güçleniyor. Algoritmalar aynı kimliklere sahip insanları sürekli birbirleriyle buluşturuyor; farklılıklarla karşılaşma ihtimali giderek azalıyor. Böylece ortak vicdan üreten mahalle, kendi doğrularını sürekli teyit eden kapalı bir kimlik evrenine dönüşüyor.

KÖYLÜLÜK ZİHNİYETİ

Bu noktada kullandığımız “köylülük” kavramı da çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Ben köylülüğü sosyolojik bir sınıf değil, bir zihniyet olarak kullanıyorum. Bu zihniyet; ötekini merak etmeyen, eleştiriye kapalı, gösterişi-statüyü otorite aracı sayan ve değişime direnen bir dünyayı ifade eder. Bugün bu zihniyet yalnızca taşrada değil, büyük şehirlerde ve eğitimli çevrelerde de farklı biçimlerde -kapalı köylülük varlığını sürdürüyor.

ESTETİK VE ETHOS

Bu nedenle Türkiye’nin krizi yalnızca ekonomik veya siyasal değildir; aynı zamanda estetik, görgü ve ethos krizidir. Estetik benim için güzel binalar yapmak değil, hayatı hikmet üzerinden yorumlayabilme kabiliyetidir. Görgü ise bu hikmetin gündelik hayattaki dilidir. Ortak bir ethos üretilemediğinde etik zayıflar; etik zayıfladığında hukuk ve demokrasi de sağlam bir kültürel zemin bulamaz.

TEKKE VE ŞEHİR KÜLTÜRÜ

Osmanlı tekkeleri bu bakımdan yalnızca dinî kurumlar değildi. Aynı zamanda şiirin, musikinin, sohbetin, zarafetin ve şehir kültürünün üretildiği medeniyet kurumlarıydı. Edep, incelik ve birlikte yaşama kültürü büyük ölçüde bu şehirli gelenek içinde gelişmişti. Cumhuriyet döneminde bu kurumlar ortadan kalkarken yerlerini aynı kültürel derinliği üretemeyen yapılar aldı. Hakikat arayışı giderek kimlik üretimine, estetik ise gösterişe dönüştü.

Bugün İslam dünyasının yaşadığı medeniyet krizinin önemli sebeplerinden biri de budur. Sorun inanç değil; inancı yeniden evrensel düşünce, hikmet ve ahlak üretiminin merkezine yerleştirememektir.

ORTAK EVİ KURMAK

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kimlik dayatması değildir; kimliksizleşmek de çözüm değildir. İhtiyacımız olan şey, ortak aidiyet üreten yeni bir kültürel zemin kurabilmektir. Hakikati kimliklerin üzerine çıkarabilen, geleneği yeniden ihya edebilen, estetiği, hikmeti, görgüyü ve vicdanı yeniden kamusal hayatın merkezine taşıyabilen bir ortak ethos inşa edebilmeliyiz.

Gerçek mesele Batılılaşmak ya da geçmişe dönmek değildir. Asıl mesele zihinlerde ortak evimizi yeniden kurabilmektir. Çünkü bir toplum ancak ortak hafızasını, ortak vicdanını ve ortak aidiyetini yeniden inşa edebildiği ölçüde kimlik kapanından çıkabilir; farklılıklarını tehdit değil zenginlik olarak görerek geleceğe güvenle yürüyebilir.

*A. Tarık Çelenk, Ekopolitik Sivil Toplum Kuruluşu kurucusu ve araştırmacı yazar.

Kanunun yetmediği yer: Barışın ahlaki zemini Adnan Boynukara+30/07/2026

PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesine ilişkin süreçte artık yasal düzenleme aşamasındayız. TBMM önümüzdeki günlerde bu konuyu görüşecek. Ama bu satırları yazarken asıl kafamı meşgul eden, kanun maddeleri değil. Çünkü önümüzdeki süreçte tartışılacak konulardan biri, hiç kuşkusuz, geçmişte yaşananların nasıl değerlendirileceği olacak. Geçmişte yaşananların nasıl değerlendirileceği sorusu, bizi doğal olarak “yüzleşme” kavramına götürüyor ve bu çerçevede dile getirilen taleplerin çoğu da anlaşılır. Fakat burada durup sormak gerekiyor: Yüzleşme bizim gibi toplumlarda gerçekten işe yarıyor mu? Daha önemlisi, elimizde bu kavramın yerini alabilecek daha kadim, daha güçlü bir ahlaki çerçeve var mı?

Bana sorarsanız, evet, var. Bugün ihtiyacımız olan şey aslında tek bir kelimeyle özetlenebilir: Sağduyu. Gücü olduğu hâlde öfkesini yönetmeyi, cezalandırma imkânı varken ölçülü davranmayı ve geleceği geçmişin önüne koymayı esas alan bir olgunluk. Bizim geleneğimizde bu sağduyunun kadim bir adı var: Hilm. Sözlükte yumuşaklık, teenni ve sabır anlamına gelen, ama güç sahibiyken affetmeyi, cezalandırma imkânı varken ölçülü davranmayı esas alan bir erdem. Bunu değerli kılan, adalet ile merhamet, hakikat arayışı ile birlikte yaşama iradesi arasında bir denge kurabilmesi. Ve belki de bu sürecin ihtiyaç duyduğu ahlaki çerçeveyi en iyi bu sağduyu sunuyor.

Ne var ki barış süreçlerinin tarihi, bize başka bir şey söylüyor. Silahların susması barışın eşiğidir. Asıl mesafe ondan sonra alınır. Kalıcı barış, ancak toplumun birlikte yaşama iradesini yeniden üretebildiği ölçüde mümkündür. Yani toplumsal barış, çatışmanın ötesinde bir şey ister. Aslında asıl barış, tüm kesimlerle birlikte, aynı siyasal topluluğun eşit üyeleri olarak geleceği birlikte kurabilmektir. Bu anlamıyla barış, hukuki olduğu kadar ahlaki ve psikolojik bir inşa sürecidir. Hukuk bu sürecin çerçevesini çizer, siyaset yönünü belirler, fakat toplumun bu yeni dönemi benimsemesini sağlayan şey, ahlaki zemindir. Çünkü insanlar sadece yasalarla değil, adalet, merhamet ve güven duygusuyla da yeni bir ortak gelecek kurarlar.

Bu nedenle bugün asıl tartışılması gereken soru, yalnızca geçmişle yüzleşilip yüzleşilmeyeceği değildir. Asıl soru, bunun hangi ahlaki ve kültürel çerçeve içinde yapılacağıdır. Her toplum, kendi tarihinden ve medeniyet birikiminden beslenen bir barış dili üretmek zorundadır. Dışarıdan alınan modeller yol gösterebilir, ancak hiçbir model toplumların kendi ahlaki hafızasının yerini tutamaz.

YÜZLEŞME MODELİNİN SINIRLARI

Batı’nın çatışma çözümü literatürü büyük ölçüde yüzleşme ve hesaplaşma üzerine kuruludur. Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, Nürnberg yargılamaları, Arjantin’in geçiş dönemi adaleti modeli, bunların hepsi Batı’nın hukuki ve bireyci geleneğinden besleniyor. Bu modellerde geçmişin açılması, faillerin teşhir edilmesi ve kurumsal hesap sorma mekanizmaları belirleyici rol oynuyor. Bu yaklaşımın temel amacı, geçmişin üzerini örtmek değil, yaşananların görünür kılınması yoluyla yeni bir toplumsal düzen kurmaktır.

Bununla birlikte hakkaniyetli olmak gerekir. Modern çatışma çözümü literatürü yalnızca hesaplaşmadan ibaret değildir. Aynı literatür içinde toplumsal uzlaşma, onarıcı adalet, bağışlama ve güven inşası üzerine geliştirilen önemli yaklaşımlar da bulunmaktadır. Bu modeller değersiz değil elbette. Sadece her toplumun dokusuna aynı ölçüde oturmuyor olabilir. Çünkü bu modeller her toplumda aynı sonucu üretmiyor. Zorla yüzleştirme, çoğu zaman savunma refleksini tetikler ve inkâr derinleşir. Taraflar içine kapanır ve savunmaya geçer. “Sen ne yaptın?” sorusu kaçınılmaz olarak karşı taraftan aynı soruyu doğurur ve bu kısır döngü barışı değil yeni çatışmaları tetikleyebilir. Toplumsal yarılma kapanmak yerine büyür. Özellikle kolektif kimlik ve onur duygusunun güçlü olduğu toplumlarda bu kırılganlık çok daha derin hissedilir.

Uzun süre devam eden siyasal çatışmalarda toplumlar yalnızca farklı siyasal görüşler geliştirmez, farklı hafızalar da üretirler. Her kesim kendi acısını merkeze yerleştirirken karşı tarafın acısını görme kapasitesi zayıflar. Böyle dönemlerde yüzleşme, ortak bir hakikati bulma çabasından çok mağduriyetlerin yarıştırıldığı bir zemine dönüşebilir. Oysa mağduriyet rekabeti, toplumsal barışı güçlendirmez, kimlikleri daha da sertleştirir. Geçmişle bir biçimde yüzleşmek elbette gereklidir. Hiçbir toplum yaşadıklarını bütünüyle unutarak sağlıklı bir gelecek kuramaz. Fakat yüzleşmenin amacı yeni mağduriyetler üretmek değil, ortak geleceğin önündeki engelleri kaldırmaktır. Bu nedenle asıl mesele yüzleşmenin kendisi değil, onun hangi ruh hâliyle yapılacağıdır. Bizim geleneğimizde bu soruya cevap verebilecek bir sağduyu var.

GÜÇ SAHİBİYKEN AFFETMEK

Bahsettiğimiz sağduyunun adı hilm, İslam ahlakının temel kavramlarından biridir. Sözlük anlamı yumuşaklık, teenni ve sabırdır. Ama terim olarak çok daha derin bir anlam taşır. Kişinin gücü yettiği hâlde öfkesini yenmesi, aceleci davranmaması, cezalandırmaktan kaçınması. Kısaca “güç sahibiyken affetmek ve sabırlı olmak.” Bu tanımın içinde üç unsur bir arada bulunuyor: güç, irade ve merhamet. Güç şarttır. Çünkü güçsüzün sabrettiği, mecburiyetten boyun eğiştir. İrade gereklidir. Öfkeyi bastırma ve tepkiyi tecil etmek. Merhamet ise ahlakın ana unsurudur. Karşıdakine anlayışla yaklaşmak, onun zayıflığını ve sınırlılığını görebilmek.

Aslında bu tutum, yalnızca bireysel bir karakter özelliği değil, aynı zamanda siyasal bir erdemdir. Devletlerin ve toplumların en zor zamanlarda sergiledikleri sahici olgunluk, onların gerçek gücünü ortaya koyar. Gücün asıl sınavı, yaptırım uygulayabilmekten çok, gerektiğinde öfkeyi hukukla, intikam duygusunu adaletle sınırlayabilmektir. Hilm, aslında otoritenin olgunlaşmış hâlidir ve meşruiyetini gücünü kullanmaktan değil, kullanmayı seçmemekten alır. Bunu merhametten ayıran şey, onun güçle kurduğu ilişkidir. Merhamet çoğu zaman duygusal bir yakınlığı ifade eder, bağışlama ise verilmiş bir kararı. Bu erdem ise karar anındaki iradeyi anlatır. Gücü olduğu hâlde öfkesini yönetebilmek, cezalandırma imkânı varken ölçülü davranabilmek ve geleceği geçmişin öfkesine teslim etmemek. İşte, barış süreçlerinde ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur.

Bu nedenle devletin gücü yalnızca yaptırım kapasitesiyle değil, adalet, itidal ve toplumsal rızayı koruyabilme becerisiyle de değerlendirilir. İbn Haldun’un devletin bekasına, gücün kullanımına, ölçülü davranmaya ve adalete ilişkin tespitleri bu anlayışın teorik ifadesidir. İbn Haldun’a göre zulüm ve aşırılık, gücü içeriden çürütüp devletin ömrünü kısaltırken, adalet ve ölçülü olmak onu ayakta tutar. Aynı çizgide, Hz. Yusuf’un kardeşlerine söylediği “Bugün size kınama yok” sözü de geçmişi inkâr etmeden geleceği kurabilmenin sembolüdür. Yani istenen, unutmak değil. Hakikati kabul etmek, ama öfkenin geleceğe karar vermesine izin vermemektir. Affı hakikatin yerine değil, hakikatin üzerine inşa etmektir. Aslında barış süreçlerinin en zor tarafı da, hatırlamak ile hatırda tutulan öfke arasında bir denge kurabilmektir.

HİLM, YÜZLEŞMEYE ENGEL DEĞİL

Hilm, yüzleşmeyi reddetmez, onun tonunu değiştirir. Geçmişi konuşmayı engellemez. Fakat bunu yeni düşmanlıklar üretmeden yapmanın imkânını arar. Hakikati inkâr etmez, ancak hakikatin yalnızca hesap sormak için değil, birlikte yaşamanın şartlarını yeniden kurmak için de gerekli olduğunu hatırlatır. Bu tutumu yüzleşmeden ayıran temel fark şu: yüzleşme doğal olarak geçmişe, sorumlulukları görünür kılmaya yönelirken, o geçmişi inkâr etmeden, bu hakikatin toplumsal bütünlüğü yeniden kuracak bir zemine taşınmasını amaçlar. Bu nedenle hilmin sunduğu çerçeve, bizim gibi toplumlar için çok daha işlevsel bir zemin sunuyor. Çünkü buradaki mesele artık kimin ne yaptığını tek tek tespit etmek değil, bu topraklarda birlikte yaşayabilmenin zeminini yeniden kurmaktır, yani demokratik eşitlikçi entegrasyonu, herkesin eşit vatandaş olarak kabul edildiği bir birlikte yaşama modelini sağlamak.

Devlet açısından hilm, hukuktan vazgeçmek ya da işlenen suçları görmezden gelmek değildir. Devletin kendi gücüne güvenerek, güvenlik ile özgürlük, adalet ile toplumsal barış arasında sağlıklı bir denge kurabilmesidir. Gücünü sürekli cezalandırarak değil, toplumun tamamını yeniden siyasal topluluğun parçası hâline getirerek göstermesidir. Güçlü olduğunu bilen bir devletin gücü yettiği hâlde affetmesi, ertelemesi, mazide kalanı mazide bırakması, sivil siyasete katılmak isteyenlere kapı açmasıdır. Bence güçlü devletin en belirgin göstergesi de bu. Çünkü güçlü devletler yalnızca cezalandırma kapasiteleriyle değil, toplumu yeniden bütünleştirebilme becerileriyle ayakta kalırlar. Senfonik milletleşme için bu tutum ön şart.

Tarihe bakınca şunu görüyorum: Kalıcılığı sağlayan savaşı kazanmak değil, savaş sonrasını yönetebilmek. Çünkü zafer, çatışmayı bitirebilir, ama yalnızca hikmet ve hilm barışı kalıcı hâle getirebilir. Bu noktada, silahı bırakanlar için bu erdemin ne anlama geldiğini de düşünmek gerekir. Geçmişin ağırlığını taşımak ama intikamı değil normalleşmeyi öncelemek. Farklı tarihlerde yaşanmış olayların tümünü, bir daha olmaması için akılda tutmak, ders almak. Yaşanılanları suçlama zeminine değil, bir iç muhasebe ve arınma sürecine dönüştürmek. Silahı merkeze alan hafızadan sivil siyaseti merkeze alan hafızaya geçmek. Bu aynı zamanda mağduriyet dilinden vatandaşlık diline geçiştir. Çatışma dönemlerinde kimlikler çoğu zaman yaşanan acılar üzerinden tanımlanır. Barış dönemlerinde ise ortak vatandaşlık, ortak hukuk ve ortak gelecek duygusunun yeniden güçlenmesi gerekir. İşte bu geçişi mümkün kılan iklimi oluşturan da tam olarak bu tutumdur.

HESAP SORMAK KOLAY, AFFETMEK ZOR

Bunun için affetmekten söz ederken dikkatli olmak gerekir. Affetmek unutmak değil. Meşrulaştırmak da değil. Daha zor bir şey. Affetmek, adalet ihtiyacını yok saymadan geçmişin bugünü rehin almasına izin vermemektir. Sağduyu ve hilm tam da burada devreye girer. Geçmişi inkâr etmeden geleceği inşa edebilme iradesi olarak. Çünkü güçlü toplumlar hesap sorabilme iradesi kadar, gerektiğinde affedebilme olgunluğunu da gösterebilen toplumlardır. Hesap sormak kolaydır. Bir öfke, bir meclis kürsüsü, bir slogan, bir sert bakış, bir dava dosyası yeterlidir. Ama affetmek, içsel bir olgunluk gerektirir. Geçmişi kapatabilmek için önce onu tam görmek, sonra onu aşmayı seçmek gerekir. Erdemli tutum bu seçimi mümkün kılan ahlaki kapasitedir. Bu kapasite, bizim coğrafyanın geleneğinde zaten var. İthal etmemize gerek yok. Yapılması gereken, onu siyasal bir dile ve toplumsal bir pratiğe dönüştürmek.

Bugün Türkiye’nin önünde yalnızca yeni bir hukuki süreç değil, yeni bir toplumsal dil kurma sorumluluğu bulunmaktadır. Yasalar silahları susturabilir. Toplumda biriken öfkeyi ancak güven, adalet ve ortak gelecek duygusunu güçlendiren bir siyasal dil dönüştürebilir. Bu nedenle önümüzdeki dönemin başarısı, yalnızca çıkarılacak kanunlarla değil, o kanunların hangi ruhla uygulanacağıyla da ölçülecektir. PKK’nın feshi, bu ülkenin yarım asra yaklaşan acılı tarihinin sona erebilmesi için önemli bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatın kalıcı bir barışa dönüşmesi ise yalnızca siyasi iradeye değil, toplumsal olgunluğa da bağlıdır. Hilm ve sağduyu, tam da bu olgunluğun adıdır. Çünkü mesele, geçmişi unutmadan geleceğe inanabilme cesaretidir.

Barış süreçlerini ayakta tutan da bu cesarettir. Güç sahibiyken öfkesini yönetebilmek, geçmişi inkâr etmeden geleceği kurabilmek ve adalet arayışını intikam duygusuna teslim etmemek. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur. Tam olarak nasıl olacağını ben de bilmiyorum açıkçası. Ama biliyorum ki kalıcı barışlar yalnızca hukuki metinlerle değil, toplumların benimsediği ortak ahlakla inşa edilir.

ADNAN BOYNUKARA

25 ve 26. dönemlerde Adıyaman milletvekili olarak TBMM’de bulundu. Boynukara, Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olarak görev yapmaktadır.