MEDENİYET KRİZİ
Yaklaşık üç yüz yıldır İslam dünyasının,
özelde ise Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz artık inkâr edilemeyecek bir
gerçekliktir. Bu kriz çoğu zaman ekonomik geri kalmışlık, siyasal
istikrarsızlık veya sosyal refah eksikliği üzerinden okunuyor. Oysa bunların
tamamı daha derinde yatan bir medeniyet krizinin belirtileridir. Ne yazık ki bu
krizi sloganların ve günlük siyasetin ötesine geçerek rasyonel ve entelektüel
bir zeminde tartışabildiğimizi söylemek zor. Koçi Bey’den Kâtip Çelebi’ye,
Tanzimat ve Meşrutiyet aydınlarından Cumhuriyet’e kadar bu muhasebe zaman zaman
yapılmaya çalışıldı; ancak çoğu kez askerî yenilgilerin, ideolojik
kamplaşmaların ve politik hesapların gölgesinde kaldı.
İlginç olan ise bizim kendimize sormakta
geciktiğimiz “Hata neredeydi?” sorusunu Batı’nın yaklaşık üç asırdır bizim
adımıza sormasıdır. Oryantalistlerden diplomatlara, tarihçilerden din
araştırmacılarına kadar birçok Batılı isim bu soruya kendi perspektifinden
cevap aradı. Biz ise çoğu zaman bu sorgulamaları ya kötü niyet olarak gördük ya
da tamamen görmezden geldik. Oysa hiçbir kriz, kendi sebepleriyle dürüstçe
yüzleşmeden aşılamaz.
Bu yüzleşmenin merkezinde ise bana göre,
iki yüz yıldır reformlar, devrimler ve karşı devrimler arasında giderek
geleneksizleşen kimlik meselesi bulunmaktadır.
KİMLİK VE HAFIZA
“Ben kimim?” ve “Biz kimiz?” soruları
yalnızca bireysel değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal sorulardır. Kimlik;
ailemizden, yaşadığımız coğrafyadan, kültürümüzden ve ortak hafızamızdan
beslenir. Bunda Freud insanın iç dünyasını anlamaya çalışırken, Jung bu tabloya
kolektif bilinçdışını, sembolleri ve tarihsel hafızayı ekledi. Bana göre bu iki
yaklaşım birbirini tamamlar. Çünkü insan kimliği yalnızca bugünün değil, aynı
zamanda geçmişinin ve ortak hafızasının ürünüdür.
Kimliği ayakta tutan yalnızca aidiyet
değildir. En az aidiyet kadar önemli olan, insanın kendisini değerli
hissedebilmesidir. Francis Fukuyama’nın dikkat çektiği gibi modern siyasetin
merkezinde artık yalnızca ekonomik çıkarlar değil, tanınma ve değerlilik
arayışı bulunmaktadır. Dijital çağ bu ihtiyacı daha da görünür hâle getirdi.
Sosyal medya ve görünürlük ekonomisiyle birlikte insanlar artık yalnızca var
olmak değil, sürekli görünmek, onaylanmak ve değer görmek istiyor. Bana göre
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin zirvesine bugün “değerlilik” ihtiyacı
yerleşmiştir.
KİMLİK KAPANI
Tam da bu noktada “kimlik kapanı” dediğim
olgu ortaya çıkıyor.
Yascha Mounk’un işaret ettiği gibi sorun,
insanların etnik, dinî, mezhepsel veya ideolojik kimliklere sahip olmaları
değildir. Sorun, bu kimliklerin bireyin dünyayı anlamlandırmasının ve
siyasal-ahlaki değerlendirmelerinin tek belirleyici ekseni hâline gelmesidir.
Böylece ortak yurttaşlık fikri, evrensel hukuk ve ortak kamusal akıl
zayıflarken toplum birbirini anlamayan kapalı kimlik kümelerine ayrışmaktadır.
Ben ise bu süreci psikolojik bir boyutla
tamamlıyorum. Vamık Volkan’ın “büyük grup kimliği” yaklaşımı burada önemli bir
anahtar sunuyor. Toplumsal travmalar, güvensizlik ve değerlilik kaybı
arttığında insanlar bireysel kimliklerinden çok ait oldukları büyük grubun
kimliğine veya karizmatik otoritelere sığınmaya başlıyor. Kimlik artık güven
veren doğal bir aidiyet olmaktan çıkıyor; hakikati filtreleyen, eleştirel
düşünmeyi sınırlayan bir zihinsel kapan hâline geliyor.
GELENEKSİZ MODERNLEŞME
Türkiye’nin yaklaşık iki yüz yıllık
modernleşme tecrübesi de bugünkü süreci besledi. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e
uzanan reform çizgisi yeni bir kimlik inşa etmeye çalışırken geleneği yeniden
üretemedi. Buna karşılık sonraki karşı devrimci söylemler de geçmişi anakronik
ve popülist biçimde kutsadı. Sonuçta ne gelenek sağlıklı biçimde ihya
edilebildi ne de modernleşme ortak bir toplumsal rıza üretebildi. En büyük
kayıp ise ortak hafızamız oldu.
MAHALLEDEN ALGORİTMAYA
Uzun yıllardır kullandığımız “mahalle”
kavramı da bu dönüşümü anlatıyor. Mahalle artık coğrafi bir mekân değil; ortak
hafıza, ortak değerler ve ortak zihniyet üreten bir aidiyet alanıdır.
Çocukluğumuzun mahallesi aynı zamanda ortak bir vicdan üretirdi. Renos
Papadopoulos’un “ortak ev” kavramı tam da bunu anlatır. İnsanın anlam dünyası
yalnızca yaşadığı eve değil, kendisini güvende hissettiği ortak bir manevi eve
de ihtiyaç duyar.
Bugün ise fiziksel mahalle çözülürken
dijital mahalle güçleniyor. Algoritmalar aynı kimliklere sahip insanları
sürekli birbirleriyle buluşturuyor; farklılıklarla karşılaşma ihtimali giderek
azalıyor. Böylece ortak vicdan üreten mahalle, kendi doğrularını sürekli teyit
eden kapalı bir kimlik evrenine dönüşüyor.
KÖYLÜLÜK ZİHNİYETİ
Bu noktada kullandığımız “köylülük”
kavramı da çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Ben köylülüğü sosyolojik bir sınıf
değil, bir zihniyet olarak kullanıyorum. Bu zihniyet; ötekini merak etmeyen,
eleştiriye kapalı, gösterişi-statüyü otorite aracı sayan ve değişime direnen
bir dünyayı ifade eder. Bugün bu zihniyet yalnızca taşrada değil, büyük
şehirlerde ve eğitimli çevrelerde de farklı biçimlerde -kapalı köylülük
varlığını sürdürüyor.
ESTETİK VE ETHOS
Bu nedenle Türkiye’nin krizi yalnızca
ekonomik veya siyasal değildir; aynı zamanda estetik, görgü ve ethos krizidir.
Estetik benim için güzel binalar yapmak değil, hayatı hikmet üzerinden
yorumlayabilme kabiliyetidir. Görgü ise bu hikmetin gündelik hayattaki dilidir.
Ortak bir ethos üretilemediğinde etik zayıflar; etik zayıfladığında hukuk ve
demokrasi de sağlam bir kültürel zemin bulamaz.
TEKKE VE ŞEHİR KÜLTÜRÜ
Osmanlı tekkeleri bu bakımdan yalnızca
dinî kurumlar değildi. Aynı zamanda şiirin, musikinin, sohbetin, zarafetin ve
şehir kültürünün üretildiği medeniyet kurumlarıydı. Edep, incelik ve birlikte
yaşama kültürü büyük ölçüde bu şehirli gelenek içinde gelişmişti. Cumhuriyet
döneminde bu kurumlar ortadan kalkarken yerlerini aynı kültürel derinliği
üretemeyen yapılar aldı. Hakikat arayışı giderek kimlik üretimine, estetik ise
gösterişe dönüştü.
Bugün İslam dünyasının yaşadığı medeniyet
krizinin önemli sebeplerinden biri de budur. Sorun inanç değil; inancı yeniden
evrensel düşünce, hikmet ve ahlak üretiminin merkezine yerleştirememektir.
ORTAK EVİ KURMAK
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kimlik
dayatması değildir; kimliksizleşmek de çözüm değildir. İhtiyacımız olan şey,
ortak aidiyet üreten yeni bir kültürel zemin kurabilmektir. Hakikati
kimliklerin üzerine çıkarabilen, geleneği yeniden ihya edebilen, estetiği,
hikmeti, görgüyü ve vicdanı yeniden kamusal hayatın merkezine taşıyabilen bir
ortak ethos inşa edebilmeliyiz.
Gerçek mesele Batılılaşmak ya da geçmişe
dönmek değildir. Asıl mesele zihinlerde ortak evimizi yeniden kurabilmektir.
Çünkü bir toplum ancak ortak hafızasını, ortak vicdanını ve ortak aidiyetini
yeniden inşa edebildiği ölçüde kimlik kapanından çıkabilir; farklılıklarını
tehdit değil zenginlik olarak görerek geleceğe güvenle yürüyebilir.
*A. Tarık Çelenk, Ekopolitik Sivil Toplum
Kuruluşu kurucusu ve araştırmacı yazar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.