18 Ağustos 2026 Salı

Silah ortadan kalkınca mazeretler de azalacak; peki Kürt meselesinin çözümü nasıl toplumsallaşacak? Bekir Ağırdır /18 Ağustos 2026

Türkiye yine zor bir eşikte. Yaklaşık iki yıldır adına “Terörsüz Türkiye” denilen süreç, Meclis’in çerçeve yasayı çıkarmasıyla yeni bir aşamaya geldi. Çok yalın bakarsak, silahlı mücadeleyi ve terörü yöntem olarak seçmiş bir örgüt silah bırakıp kendisini feshediyor. Devlet de örgüt üyelerinin hukuki durumunu bazı koşullar altında düzenliyor.

Fakat mesele bu kadar yalın ve teknik değil. Çünkü bugün yasanın eksiklerini söyleyen, yöntemini eleştiren ya da iktidarın niyetlerinden kuşkulanan herkes neredeyse savaşın sürmesini istiyormuş gibi anlaşılıyor. Tersinden, silahların bırakılmasını, dağdan dönüş için hukuki düzenlemenin veya açılan kapının kapanmamasını savunan da iktidarın siyasi hesabına destek vermekle suçlanabiliyor.

Kutuplaşmış siyasal iklim üçüncü bir pozisyona pek izin vermiyor: Ya yapılanları destekleyeceksiniz ya da karşı çıkacaksınız. Oysa böylesine tarihsel bir mesele, aynı anda birkaç gerçeği görebilmeyi, gelişmenin önemini teslim ederken eksiklerini tartışabilmeyi, niyetlerden kuşkulanırken imkânları küçümsememeyi gerektiriyor.

Fakat tartışmayı öfkeli ve güvensiz bir toplum psikolojisi içinde yapıyoruz. Hayat uzun süredir ağır ilerliyor. Umutsuzluk ve çaresizlik duygusu güçlü, toplumun geniş bir kesimi gidişattan rahatsız ve iktidarın gündelik hayata dair tercihlerinden dolayı kendisini baskı ve tehdit altında hissediyor.

O nedenle bugün ihtiyacımız olan ilk şey, yasayı kolayca “doğru” ya da “yanlış” olarak etiketlemeden biraz daha serinkanlı düşünmek ve bu noktaya nasıl geldiğimizi hatırlamak.

Süreç neden başladı?

Ekim 2024’ten beri bu soruya tek bir cevap vermenin mümkün olmadığını yazıyorum. Küresel siyasi ve ekonomik güç mücadelesinin sertleştiği, Orta Doğu’nun yeniden kurulduğu bir dönemden geçiyoruz. Suriye’den İran’a, İsrail’den ABD’nin yeni pozisyonuna ve Kürtlerin bölgesel konumuna kadar bütün dengeler hareket halinde. Kürt meselesi de artık yalnız Türkiye’nin iç meselesi değil, bölgesel ve küresel güç mücadelesinin unsurlarından biri.

Böyle bir ortamda devletin PKK’nın silahlı varlığının sona ermesini ve Türkiye’deki Kürtlerle ilişkinin yeniden düzenlenmesini stratejik ihtiyaç olarak görmesi anlaşılır. PKK açısından da Türkiye’de varlığını sürdürememesi ve bölgedeki yeni denklemlerin dışında kalması nedeniyle bir çıkış aramak kaçınılmazdı. Nitekim sürecin başlangıcından beri en güçlü açıklama zemini bölgesel mecburiyetler oldu.

Fakat bu, başka ihtimalleri ortadan kaldırmıyor. İktidar bu süreci seçim hesapları, Kürt seçmenin desteği, yeni anayasa arayışı veya kendi siyasi meşruiyetini yeniden üretmek için bir fırsat olarak da görüyor.

Kamuoyundaki temel kuşku da burada: “Tarihsel bir çözüm mü geliyor, yoksa iktidarın yeni bir siyasi manevrası mı?”

Belki gerçeklik bu iki seçenekten yalnızca biri değil. Bölgesel zorunluluklarla başlayan süreç iktidarın siyasi ihtiyaçlarıyla örtüşüyor. Kürt siyaseti açısından ise Öcalan’ın devlet ve siyaset zemininde baş müzakereci olarak kabul edilmesi bu aşamada önemli bir kazanım sayılıyor olabilir.

Siyasette zorunluluklarla niyetler, ilkelerle çıkarlar çoğu zaman birbirinden steril biçimde ayrılmıyor. Bu nedenle süreci yalnızca “Erdoğan Kürtlerin oyunu istiyor” diye açıklamak ne kadar yetersizse, yalnızca tarihsel bir barış iradesinin sonucu saymak da o kadar eksik.

Bugünkü asıl soru ise başka. Başlangıçtaki motivasyon ne olursa olsun, açılan bu imkân bizi nereye götürecek?

Peki neden toplumsallaşamadı?

Sürecin yaklaşık iki yıllık en temel zaaflarından biri toplumsallaşamaması. Önceki iki denemede de benzer bir psikolojik eşikte kalmıştık. Başlangıçta yükselen destek, sürecin hedefi ve vaatleri topluma anlatılamadıkça bir noktadan sonra gerilemeye başlıyor.

Bu kez toplum hiçbir aşamada gerçekten sürecin içine çağrılmadı. Bahçeli’nin çıkışlarını, Öcalan’ın mesajlarını, Kandil’in açıklamalarını, İmralı ziyaretlerini, Meclis Komisyonu’nu izledik. Fakat topluma üzerinde konuşabileceği ortak bir hedef, yol haritası ve en önemlisi ortak bir vaat sunulmadı.

Baştan beri “Terörsüz Türkiye” dendi. Elbette kırk yılı aşkın süredir binlerce insanın hayatına, çok daha fazlasının yaralanmasına ve yerinden yurdundan olmasına, büyük ekonomik ve toplumsal maliyetlere yol açmış silahlı çatışmanın sona ermesi başlı başına önemli bir vaat. Ama terörün olmadığı Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağı anlatılmadı.

PKK silah bıraktığında Kürt meselesine ne olacak? Devletin Kürt yurttaşlarıyla ilişkisi değişecek mi? Demokratikleşme sürecin parçası mı, sonucu mu, yoksa hiç konusu değil mi? Eşit yurttaşlık, yerel yönetimler, anadil, siyasi temsil, kayyumlar ve hukuk devleti gibi başlıklarda yeni bir yaklaşım var mı? Bilmiyoruz.

Meclis’in sürece dahil olması önemliydi, hatta başından beri olması gereken buydu. Fakat Meclis’e gelmek toplumsallaşmak demek değil. Nitekim kurulan komisyon partileri ve uzmanları dinledi ama sonuçta ortaya yeni bir bakış veya uzlaşma üretmeyen, bilinen çözüm perspektiflerinden pek de farklılaşmayan bir rapor çıktı. Bu ara adımdan toplumsallaşmayı besleyecek yeni bir enerji ve ortak vaat de üretilemedi.

Çünkü toplumsallaşma, yurttaşın yalnızca sonucu öğrenmesinden ibaret değil; neyin neden yapıldığını, hangi bedellerin göze alındığını, kendisinden ne beklendiğini ve sonunda nasıl bir ortak hayat vaat edildiğini bilmesi demek.

En güçlü duygu güvensizlik

Belki asıl düğüm burada. Daha önce bu köşede değindiğim Veri Enstitüsü araştırmasında, toplumun Kürt meselesine ve sürece bakışında öne çıkan en güçlü duygulardan biri güvensizlikti.

Toplum çözüm fikrine bütünüyle karşı değil, silahların susmasını istiyor. Fakat çözümün nasıl ve kim tarafından yürütüleceği söz konusu olduğunda güvenmiyor. Her iki kişiden biri adalet sistemine güvenmediğini, yüzde 43’ü hiçbir siyasi aktörün ülkenin sorunlarını çözebileceğine inanmadığını söylüyor. Sürecin seçim kazanma hedefiyle yürütüldüğü algısını bir engel olarak görenlerin oranı ise yüzde 59.

Güven, Türkiye’nin en kıt toplumsal kaynaklarından biri. Üstelik bugünkü süreç boş bir hafızanın üzerinde yürümüyor. Türkiye daha önce de reform, demokratikleşme, Avrupa Birliği, yeni anayasa ve çözüm vaatleri duydu. Toplumun bir bölümü “eksik ama ileriye doğru bir adım” diyerek siyasi risk aldı. “Yetmez ama evet” sözü bu hafızanın simgelerinden birine dönüştü.

Sonrasında yaşananlar da hafızada. Önceki çözüm sürecinin çöküşü, çatışmaların geri dönüşü, güvenlikçi siyasetin güçlenmesi, kayyumlar, hukuk devletindeki gerileme, AYM ve AİHM kararlarının uygulanmaması, muhalif siyaset üzerindeki yargı baskısı... Dolayısıyla bugün muhalif seçmenin “Bir dakika, bu nereye gidiyor?” demesini yalnızca iktidar karşıtlığıyla açıklamak kolaycılık olur. Bu, aynı zamanda geçmiş deneyimlerden öğrenilmiş bir siyasal risk algısı.

Üstelik mesele yalnız geçmiş de değil. Bugünün pratiği de güveni artıracak güçlü işaretler üretmiyor. Demirtaş hâlâ cezaevinde, seçilmiş belediye başkanları görevlerine dönmüş değil. CHP ve diğer muhalif siyasetçiler üzerindeki yargı baskısı, siyaset dışından sanatçı Deniz Göktaş’ın tutukluluğu sürüyor.

O halde şu soru son derece meşru: Bu süreci demokratikleşmenin ya da Kürt meselesinin çözümünün başlangıcı olarak okumamızı sağlayacak işaretler var mı? Ne yazık ki muhalefete, belediye başkanlarına, medyaya, sanatçılara, hatta sokak röportajlarına uzanan yargı pratiğine baktığımızda, şimdilik bu işaretleri görmek kolay değil.

Bir taraf hak diyor diğeri tehdit algılıyor

Veri Enstitüsü araştırmasının belki de en çarpıcı bulgusu, Türklerle Kürtlerin aynı meseleyi farklı duygusal dünyalardan okuduklarını göstermesiydi. Türkler için meselenin merkezinde güvenlik ve bölünme korkusu, Kürtler için adalet, eşit yurttaşlık ve kimliğin tanınması var. Bir tarafın “hak” dediğini diğeri “tehdit” olarak algılayabiliyor.

Üstelik tehdit algısı Kürt meselesiyle sınırlı değil. Dış güçlerin çıkarları, bölünme korkusu, demokrasinin zayıflayacağı endişesi, iktidarın seçim hesabı yaptığı kuşkusu ve adalet sistemine güvensizlik yüksek oranlarda. Toplum aynı anda devletten, siyasetten, dış dünyadan, karşı taraftan ve gelecekten kuşkulanıyor.

Yasa tartışması tam da bu psikolojik zeminin üzerine geliyor. Bir yanda toplumsallaşamamış, diğer yanda hedefi yalnızca silah bırakmaya odaklanmış bir süreç var. Ayrıntıları dar bir çevrenin bildiği, yurttaşın bilgilendirilme ihtiyacının bile yeterince gözetilmediği bir ortamda herkes doğal olarak başka bir yasa okuyor.

Birisi “Devlet teröriste ne veriyor?” diye bakıyor, diğeri “Kürtlerin hayatında ne değişecek?” diye soruyor. Muhalif seçmen “Erdoğan bunun karşılığında ne kazanacak?” diye düşünürken, bir başkası “Devletin bir bildiği vardır” diyor. Birisi kaybettiği yakınını, diğeri köy boşaltmalarını, cezaevlerini, Roboski’yi hatırlıyor.

Sonuçta yasa, daha içeriği tartışılmadan hafızalarımızın, korkularımızın ve siyasi aidiyetlerimizin filtresinden geçiyor.

Eleştiri savaş talebi değildir

Bugün özellikle hatırlamamız gereken basit bir demokratik ilke var. Toplumsal uzlaşma ya da barış süreci eleştiriden korunarak değil, eleştiriyi taşıyabildiği ölçüde güçlenir ve kurumsallaşır.

“Bu yasa eksik” demek “PKK silah bırakmasın”, “bu yöntem yanlış” demek “çatışma devam etsin”, “iktidarın niyetine güvenmiyorum” demek barış istememek değildir. “Demokratikleşme olmadan süreç eksik kalır” demek ise silahlı mücadeleyi savunmak hiç değildir.

Tersi de doğru. Silahların kalıcı biçimde susmasını istemek iktidarı desteklemek, silah bırakanların hukuki durumunun düzenlenmesini gerekli görmek terörü meşrulaştırmak değildir. Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisinin silahsızlanma amacıyla kullanılmasını gerçekçi bulmak da onun siyasi fikirlerini benimsemek anlamına gelmez.

Belki demokratik olgunluk tam da şu iki cümleyi aynı anda kurabilme becerisidir. Bu süreç tarihsel olarak değerlidir. Ama sürecin ve yasanın yöntemi, kapsamı, niyetleri ve vaatleri eleştirilebilir.

Murat Somer, açılan barış kapısının kapanmamasını istemenin iktidardan iyi niyet ya da demokratikleşme beklemek anlamına gelmediğini; asıl meselenin bu kapının siyasal denklemleri değiştirme ihtimalini önemsemek olduğunu söylüyor. Ama bunun bir “eğer” olduğunun, iktidarın başka planları bulunabileceğinin de altını çiziyor. Tam da mesele bu “eğer”de düğümleniyor.

Bu sürecin sonu onu başlatanların niyetinden daha büyük olabilir mi?

Siyasette niyet önemlidir ama sonuç yalnızca niyetlerden oluşmaz. İktidar bu süreci seçim kazanmak, Kürt seçmenin desteğini almak veya yeni anayasa hesabı için başlatmış olabilir. Bölgesel gelişmeler devleti yeni bir güvenlik değerlendirmesine zorlamış; PKK’nın silahlı varlığının artık Türkiye’nin güvenliğine yönelik yeni riskler ürettiği sonucuna varılmış olabilir. ABD ile bölgenin geleceğine dair yeni hesaplarda PKK’nın eski işlevini yitirdiğine dair bir mutabakat da oluşmuş olabilir.

Bunların birkaçı, hatta hepsi aynı anda doğru olabilir. Ama bir siyasi sürecin yaratacağı sonuçlar, onu başlatan aktörlerin niyetlerinden ibaret değildir. PKK gerçekten silahlı varlığını sona erdirirse Türkiye’nin önünde nesnel olarak yeni bir alan açılır.

Çünkü Türkiye kırk yıldır Kürt meselesini terörün gölgesinde konuşuyor, daha doğrusu çoğu zaman konuşamıyor. Kürtlerin hak talepleri güvenlik filtresinden geçiyor, demokratikleşme terör gerekçesiyle erteleniyor, Türklerin ülkenin bütünlüğüne dair korkuları tartışmaları bloke ediyor. Kürt siyaseti ise silahlı örgütün yarattığı gölgeden kurtulamıyor.

Önceki yazılarımda farklı biçimlerde aynı şeyi söylemeye çalıştım: Kürt meselesi teröre, Türkiye’nin demokratikleşmesi de Kürt meselesine rehin kaldı. Şimdi silah gerçekten denklemden çıkıyorsa, tarihsel imkân belki de tam burada.

Terörün bitmesi Kürt meselesinin çözülmesi anlamına gelmiyor

PKK’nın silahlı varlığının sona ermesini, “Kürt meselesi hâlâ çözülmedi” diyerek küçümsemek ne kadar yanlışsa, buradan “Kürt meselesini çözdük” sonucuna varmak da o kadar yanlış.

İki gerçeği aynı anda görebilmeliyiz. PKK’nın silahlı varlığının sona ermesi Kürt meselesinin çözümü değildir. Fakat meseleyi ilk kez teröre rehin olmadan konuşabilmek olağanüstü önemli bir imkândır. Belki bugünkü yasanın tarihsel anlamını da burada aramalıyız.

Öte yandan yasanın hukuki ayrıntılarına, Anayasa’ya uygunluğuna, tanımlarına ve yetki sınırlarına dair hukukçuların uyarılarını, hatta ciddi itirazlarını da dikkate almamak doğru değil.

Benim merak ettiğim ise başka bir şey: Bu yasa neyin başlangıcı?

Artık önümüzde iki ayrı soru var. Silahların ardından neyi konuşmamız gerekiyor ve iktidar neyi konuşmayı düşünüyor?

Birincisi hakkında epey fikrimiz var. Kürt meselesini, demokratikleşmeyi, hukuk devletini, siyasi temsili, yerel yönetimleri, anadili ve ortak aidiyeti konuşmamız gerekiyor. Türklerin güvenlik kaygısıyla Kürtlerin adalet talebinin birbirinin alternatifi olmadığını, geçmişin acılarını ve en önemlisi Türk’üyle Kürt’üyle nasıl bir ortak gelecek istediğimizi konuşmamız gerekiyor.

İktidar bunları konuşmayı düşünüyor mu? Bugüne kadar gördüğümüz daha çok silahsızlanma, örgütün tasfiyesi, hukuki çerçevesi ve bölgesel güvenlik mimarisi. Silahlı dönemden sonraki Türkiye’nin siyasi ve toplumsal mimarisine dair aynı açıklıkta bir tasavvur henüz görmedik.

Bahçeli’nin geçen yıl açıkladığı önerilerde de dikkatimi çeken buydu. “PKK sonrası dönemi nasıl yöneteceğiz” sorusuna dair bir tasarım vardı ama “sonrasında nasıl bir Türkiye” sorusunun cevabı aynı açıklıkta değildi. Bugün de belki devletin silahların bırakılmasına ilişkin bir planı var. Fakat silahların bırakılmasından sonraki Türkiye’ye ilişkin görünür bir plan yok.

Silah ortadan kalkınca mazeretler de azalacak

Tam da bu nedenle sürecin, iktidarın niyetlerinden bağımsız tarihsel bir potansiyeli var. Silah ortadan kalkarsa herkesin mazereti azalacak.

Devlet demokratik alandaki sınırlamaları eskisi kadar kolay terörle gerekçelendiremeyecek. Kürt siyaseti silahlı örgütün gölgesinden çıkacak. Türk toplumu her hak talebini güvenlik tehdidi olarak görmekte eskisi kadar rahat olamayacak. Kürt toplumunda ise devletin samimiyetine dair kuşkuların aşılması için yeni bir zemin doğacak.

Ve mesele daha çıplak haliyle önümüzde duracak. Bu ülkenin farklı kimlikleriyle yaşayan yurttaşlarının eşit, özgür ve onurlu ortak hayatını nasıl kuracağız?

Belki asıl zor süreç o zaman başlayacak. O nedenle yasaya ne taşıyamayacağı kadar büyük anlam yüklemeli ne de taşıdığı tarihsel ihtimali küçümsemeliyiz.

Yasa kendi başına barış getirmiyor ama barışa geçişin eşiklerinden biri olabilir. Kürt meselesinin çözümü değildir ama meseleyi silahsız ve demokratik zeminde konuşmanın önünü açabilir. Toplumsal uzlaşma değildir ama siyasetin uzlaşma üretme kapasitesinin sınavı olabilir.

Murat Sevinç’in ifadesiyle yasa “bir mucize de değil dünyanın sonu da.” Asıl mesele, hangi Türkiye’ye geçişin eşiği olacağı. Terörün olmadığı ama bugünkü siyasal düzenin ve demokratik sorunların sürdüğü bir Türkiye’ye mi, yoksa silahların ortadan kalkmasının yarattığı imkânla hukuk devletini, eşit yurttaşlığı ve ortak geleceğimizi yeniden konuşabileceğimiz bir Türkiye’ye mi?

Cevabı bilmiyoruz. Üstelik iktidarın son yıllarda siyasi alanı daraltan uygulamalarına, belediye başkanlarına yönelik operasyonlara ve muhalif siyaseti baskılayan politikalara bakınca iyimser olmak da mümkün değil.

Ortak ihtiyaç güven, adalet ve gelecek

Veri Enstitüsü araştırmasının söylediği en önemli şey hâlâ aynı. Toplum çözümden vazgeçmiş değil. Kararsız, yorgun ve kuşkucu ama hâlâ tedirgin, ikircikli bir umut taşıyor.

Türklerle Kürtlerin farklı duygusal dünyalarına rağmen ortak ihtiyaçları da var: güven, adalet ve gelecek duygusu. İktidar “bana güvenin”, muhalefet “önce demokratikleşme”, Kürt siyaseti “önce eşit yurttaşlık”, milliyetçiler “önce güvenlik” diyebilir. Ama toplumsal barış bu “önce”lerin savaşıyla kurulamaz. Güvenlik ile özgürlük, adalet ile huzur, Türklerin korkuları ile Kürtlerin talepleri aynı siyasi cümleye girebildiğinde kurulabilir.

Üstelik bunu iktidarın hesabına ve tercihine bırakamayız. Meclis, muhalefet, Kürt siyaseti, medya, sivil toplum ve toplumun kendisi sürecin öznesi olmak zorunda. İki yıldır temel eksiklik de buydu: Süreç iki üç kişi arasında ilerledi ama toplumun ortak hikâyesine dönüşemedi.

Şimdi yine kimin kazanıp kimin kaybettiğini tartışarak bu eşiğe takılabiliriz. Ya da eleştirenleri savaş yanlısı, destekleyenleri iktidar yanlısı ilan etmeden, açılan kapının değerini teslim ederken nereye çıktığını da sorarak ilerleyebiliriz.

Çünkü artık asıl soru, PKK’nın silah bırakıp bırakmayacağından çok, silahların ardından bizim ne yapacağımız. Türkiye kırk yıldır Kürt meselesini silahların gölgesinde konuştu. O gölge gerçekten çekiliyorsa önümüzde hem büyük bir fırsat hem daha zor bir sorumluluk var.

Silahların ardından ne konuşacağımız, nasıl bir Türkiye’de yaşamak istediğimizin cevabı olacak. Başta Yeni Parti ve DEM Parti olmak üzere muhalefetin yeni bir gelecek hikâyesi ve toplumla yeni bir güven ilişkisi kurabilmesinin yolu da bu cevabı yalnız Meclis’te ya da iktidarın çerçevelediği siyasi zeminde değil, toplumla beraber aramasından geçiyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.