10 Ağustos 2026 Pazartesi

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, iktidarın yeniden yönünü Ortadoğu’ya çevirmesi anlamına mı geliyor? Hakan Okçal/10 Ağustos 2026

Üçlü ittifakın ortak savunma maddesi

7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan liderleri tarafından Mekke’de imzalanan “Ortak Savunma Anlaşması” yurt içinde olduğu kadar dış dünyada da ses getirdi. Henüz anlaşmanın metni yayınlanmadığı için  içeriği hakkında yeterli bilgi sahibi değiliz ama, Suudi Arabistan tarafından yapılan açıklamaya göre anlaşmanın taraflarından birine gerçekleştirilecek bir saldırının diğerlerine de yapılmış sayılacağı hükmünü içermesi nedeniyle, alışılmış bir savunma işbirliği anlaşması olmadığı kesin.

NATO ittifakının meşhur 5. maddesini hatırlatılan bu hükmün fiiliyatta işleyip işlemeyeceği, işlerse hangi koşullara göre ve nasıl işleyeceği hakkında anlaşmanın metni görülmeden yapılacak yorumlar spekülasyondan öteye gitmeyecektir.

Ancak NATO üyesi Türkiye’nin Ortadoğu’da da benzer bir yükümlülüğün altına girmesi, Ankara’nın odaklandığı esas coğrafyanın neresi olduğu ve hangi kültürü kendine daha yakın hissettiğine dair önemli bir ipuçları veriyor.

NATO’nun tarihinde sadece bir kez devreye giren 5. maddenin işlemesi için Konsey kararı gerekir. Ancak Konsey kararının alınması her üyenin otomatik olarak savaşa  girmesi anlamına gelmez.  Her üye ülke saldırgana karşı katkısını kendisi belirleme şansına sahiptir. Bu, esasen NATO’nun dışındaki Batı operasyonlarında da geçerli bir kuraldır. Örneğin 1950’deki Kore Savaşı’nda bazı ülkeler Türkiye’nin yaptığı gibi BM Komutanlığı emrine askeri birlik yollayıp bilfiil savaşa katılırken bazı ülkeler sıhhiye taburları veya lojistik katkı sunmuşlardır.

Üçlü ittifak üyeleri ciddi risk ve sorunlarla karşı karşıya

Dolayısıyla bazılarının ileri sürdüğü gibi üçlü ittifakın “hepimiz birimiz için” maddesinden otomatik olarak savaşa asker göndermek anlamı çıkarmak doğru olmaz. Buna rağmen söz konusu hükmün anlaşmada yer almasının imzacıların her biri açısından önemli tehlike ve riskler içerdiği de aşikar.  Zira her bir imzacı ülkenin taraf olduğu ciddi çatışma ve krizler söz konusu.

Suudi Arabistan şu anda birden çok cephede savaşın içinde. Yemen’de ve Kızıldeniz’de Husilerle çarpışıyor. Irak’da ise İran yanlısı Haşdi Şabi güçleri daha geçenlerde Suudi Arabistan’a füzelerle saldırdı, Suudiler de Şii milis karargahlarına karşı kuzey Irak’ta misilleme yaptı. Suudi Arabistan enerji ve altyapı tesisleri ayrıca İran tarafından ara ara füze ve SİHA saldırılarına maruz kalıyor.

Üçlü ittifak üyelerinden en tehlikeli krizlere taraf olan ülke Pakistan. Nükleer silahlara sahip Pakistan yine kendi gibi nükleer silahlara sahip  Hindistan’la uzun süredir Keşmir sorunu nedeniyle çok tehlikeli kısa savaşlar yaşıyor. Hint-Pakistan savaşlarından en kanlılarından biri Mayıs 2025’te vuku buldu.

Pakistan ayrıca Afganistan’la ve İran ve Afganistan’da konuşlanan Beluç ayrılıkçı örgütleriyle sürekli çatışma halinde.

“Üçlü İttifaka” girmekle Türkiye yukarıdaki krizlerde doğrudan savaşan taraf olmasa da, diplomatik ve lojistik bakımdan taraf olmayı kabul etmiş bulunuyor.

En az sorun Türkiye’de

Ama Türkiye, yukarıdaki iki ittifak üyesinden, taraf olunan sıcak çatışmalar bakımından ayrılıyor.

PKK-PYD ile çatışmalı ortam bir süredir sona erdi. “Süreç” başarılı şekilde yönetilebilirse güneydoğu sınırlarımız kalıcı olarak huzur ve istikrara kavuşabilir.

Türkiye’ye savaşın başladığı ilk günlerde İran’dan bir iki füze atışı olduğu iddia edildi ama, İran’la ilişkilerimizde diyalog kanalları hep açık tutuldu. İranlılar serbestçe sınırlarımızdan geçebiliyorlar.

Karadeniz’de vurulan ticaret gemilerimiz  başta olmak üzere, sahillerimizde ve iç bölgelerimizde düşen insansız hava araçlarından dolayı Ukrayna Savaşı’ndan ciddi olarak etkileniyoruz. Fakat  bu savaşın savaşın tarafı değiliz.  Tam tersine, Rusya’yla son zamanlarda yaşanan soğukluğa rağmen, zaman zaman taraflar arasında arabuluculuk yapabildik.

Yunanistan’la ilişkilerimizde devrevi krizler ortaya çıkabilse de, genel kural olarak ilişkilerimizde diyalog ve işbirliği söz konusu.

Türkiye’nin şu anda karşı karşıya olduğu en önemli sınama Suriye, Lübnan, Gazze ve Filistin sorunları nedeniyle İsrail’le potansiyel bir çatışma riskinin bulunması. İsrail’in Yunanistan’la yakınlaşması ve kıyılarımıza yakın bazı Yunan adalarına kısa menzilli İsrail füzelerinin yerleştirilmesi de iki ülke arasındaki gerilimi artırıyor.

Ancak İsrail’le çatışma riski her şeye rağmen düşük ve böyle bir olasılığı önlemek için kurulan diyalog ve güvenlik  mekanizmaları işliyor. Aklı başında hiç kimse Türkiye’nin İsrail’le sıcak bir  çatışmanın içine girmesini beklemiyor. Esasen Türkiye ve İsrail son Gazze krizi çıkmadan önce işbirliği olanaklarını her zaman bulabilmişlerdi. Böyle bir şans Netanyahu iktidarı sonrası yeniden ortaya çıktığında her iki taraf da çatışma yerine diyalog yoluna dönecektir.

Türkiye’nin ‘Üçlü İttifak’a girmesinin nedeni ideolojik olabilir mi?  

O halde bu üçlü mekanizmanın içine Türkiye niye girdi? Konuyu yakından takip edenler geçen yıl imzalanan Pakistan-Suudi Arabistan savunma işbirliği anlaşmasından sonra Türkiye’nin de bu gruba katılmak için çaba harcadığını bileceklerdir. Söz konusu ikili anlaşma Suudi Arabistan’a Pakistan’ın güçlü askeri yapısından, Pakistan’a ise Suudilerin zengin mali kaynaklarından yararlanma olanakları sunmuştu. Pakistan’ın bir nükleer güç olması Suudi Arabistan için İran’a karşı ayrı bir güvence oluşturmuş olabilir.

Bu ikili, Türkiye’nin dahil olmasıyla onun NATO kural ve standartlarına göre işleyen büyük askeri gücünden, birikimlerinden ve giderek gelişen savunma sanayiinden öğrenme ve yararlanma  olanağı bulacaklar. Suudi mali olanaklarının Türk savunma sanayii için kullanma olanağı ve Pakistan’ın nükleer silahlarının İsrail’le olası bir çatışmada caydırcı güç olarak devrede tutulma olanağı da Türkiye’nin kazancı olarak düşünülmüş olabilir.

Ancak ittifakın diğer iki üyesinin bulaşmış olduğu sorunlar nedeniyle, üçlü ittifakın Türkiye’ye avantajdan çok sorun ve dezavantaj getirdiği de bir gerçek. Türkiye’nin Şii alemini ve Hindistan’ı karşısına almaktan özenle kaçınması gerekirken bunun yapılmamış olması, AKP iktidarının son 15-16 yılında dış politikada esir düştüğü ideolojik hastalığın yeniden nüksetme olasılığını akla getiriyor.

Davutoğlu’nun 2009 yılında Dışişleri Bakanı olarak atanmasıyla beraber Türkiye Batı’dan hızla uzaklaşarak hesapsızca Ortadoğu’nun liderliğine soyunmuştu. Yanlış hesap Şam’dan döndü, Türkiye o tarihten sonra hem Ortadoğu girdabında aradığını bulamayarak yalnızlaştı hem de Batı’dan uzaklaştı.

Türkiye Batı’ya ancak askerî katkı yoluyla dönebildi

Türkiye ancak Trump iktidara ikinci kez geldikten sonra Ukrayna krizinde gönüllüler koalisyonuna katkı sağlayarak ve Gazze’de Hamas’ı ateşkese razı ederek Batı ile ilişkilerini düzeltme şansı elde edebildi.

Türkiye Batı nezdindeki kendine kullanışlı bir konum bulabilmişken yönünü yeniden Ortadoğu’ya çevirmesi çelişkili bir durum  sayılmamalı. Zira hem ABD, hem Batı  tarafından ona biçilen rol esas olarak Ortadoğu’da. Bu kez Gazze’de Hamas’ın, güney Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılmasında Türkiye’den yeni görevler bekleniyor.

Bunun dışında Suriye’nin İsrail’i rahatsız etmeyecek şekilde yeniden şekillendirilmesinde, ABD’nin İran savaşı sonrası daha az rol almak istediği Ortadoğu’da İsrail’le uyumlu bir şekilde işleyecek bir Ortadoğu’nun oluşmasında Türkiye’den değerli katkılar bekleniyor.

Böyle bir Ortadoğu’da İran’ın mollalarına ve Husiler, Hizbullah ve Hamas gibi İran’ın vekil güçlerine yer yok.

İsrail kendini Netanyahu’dan kurtarabilirse İsrail’in varlığını esasen fiilen kabul etmiş bulunan Arap rejimlerinin İsrail’in hukuken de varlığını kabul edecekleri bir siyasi mimari oluşturulabilecek. Bazıları buna Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak adlandırabilirler.  İşin özü, yeni sınırlar ve yeni rejimlerle şekillendirilmiş, İsrail’in kabul göreceği yeni bir Ortadoğu’nun yaratılması.

Türkiye’ye bu konuda roller biçiliyor. Türkiye böylesi rollere kendini hapsederse bir Ortadoğu gücü olmaktan öteye gidemez.

O hâlde üçlü ittifak kime karşı kuruldu ve kimin eseri?

Üçlü ittifakın Washington’dan basılan düğme ile gerçekleştiği gerçekçi bir analiz olarak kabul edilemez. Siyasî açıklamalarda denildiği gibi, burada bölgesel bir sahiplenme olması daha büyük bir olasılık.  Buna rağmen bu konuda ABD’nin bilgi ve teşvikinin olduğunu da kabullenmek gerekiyor.

Her şeyden önce üçlü ittifakın her bir üyesi ABD’nin en yakın bölgesel müttefiki. Hiçbiri temel tutum itibarıyla İsrail’in karşıtı değil. Esasen Türkiye İsrail’i kurulduğundan bu yana tanıyor. Diğer ikisinin de Netanyahu sonrası İsrail’i İbrahim anlaşmaları benzeri anlaşmalarla tanımaları büyük bir olasılık.

Üçlü ittifak üyelerinin Sünni halklarını temsil etmeleri doğrudan onların Şii karşıtı olduklarına işaret etmez. Ama İran rejimine yakın olmadıkları (Türkiye ve Pakistan) veya düşman kampta oldukları da (Suudi Arabistan) bir gerçek.

Bu ülkelerin tümü Şii vekil güçlerlerin bölgedeki faaliyetlerinden rahatsızlar. Husi, Hizbullah ve Haşdi Şabi karşıtlığı üçlü ittifak ülkelerini İsrail ve ABD ile aynı çizgide buluşturuyor.

Dolayısıyla yukarıdaki soruya dönersek üçlü ittifakın esas hedefi, farklı ölçülerde olmakla beraber, şimdiki İran rejimi ve onun vekil güçleri.

Üçlü ittifak aynı zamanda Netanyahu gidene kadar İsrail karşıtlığında da buluşuyor. ABD’nin İsrail’le sıcak bir çatışmanın içine girmedikçe buna bir itirazı yok.

Üçlü ittifaka Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öngördüğü şekilde, ileride Mısır, BAE gibi yeni üyelerin katılımını beklemek lazım. Sudan, Somali, Libya gibi krizler aşıldıkça üçlü ittifaka katılım artabilir. Gazze krizinin çözümü bu konudaki kritik halka olacak.

Türkiye’nin yönü batı olmalı

Türkiye’nin Ortadoğu’da yeni roller üstlenmesine kategorik olarak karşı çıkmak, Türkiye’nin evrildiği mevcut konumu ve dünyadaki değişimi görmemek anlamına gelir. Türkiye kendi gücü ve nüfuzuna uygun şekilde elbette bölgesinde yeni roller ve insiyatifler üstlenecektir. Ancak bu, ideolojik hedefler uğuna yapılmamalı, Türkiye kuruluşundan bu yana yöneldiği Batı’dan koparılmamalıdır.

Türkiye Batı içindeki konumunu güçlendirdikçe, Ortadoğu’da daha fazla sözü dinlenen bir aktör olacaktır. Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin ancak demokrasi, hukuk devleti ve çağdaş değerleri kucaklamaktan geçtiğini herkesten önce iktidarın bilmesi gerekiyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.