Emevîler, Şam merkezli bir hanedan olarak İslam dünyasını yaklaşık doksan yıl yönetti. Hicrî 132’de (miladî 750) Abbâsîler bir ihtilalle bu hanedanı devirdiğinde, intikamlarını yaşayanlarla sınırlamadılar. Yeni halifenin amcası Abdullah b. Ali, Şam ve çevresindeki Emevî halifelerinin mezarlarını tek tek açtırdı. Çoğundan geriye birkaç kemik ya da bir avuç toz kalmıştı. Muâviye’nin kabrinde neredeyse hiçbir iz bulunamadı. Ama Rusâfe’deki Hişâm’ın cesedi bozulmadan duruyordu. Onu çıkarıp kırbaçladılar, sonra yakıp küllerini rüzgâra savurdular. Rivayete göre Emevî kabristanı öyle yerle bir edildi ki, sürülmüş tarla gibi üzerine ekin ekildi.
Bu vahşetin ardında yalnızca bir iktidar
kavgası değil, bir meşruiyet davası da vardı. Abbâsîler ihtilallerini
“Peygamber ailesinin hakkını geri almak” iddiasıyla yürütmüş, Emevîleri
hilafeti Ehl-i beyt’ten gasp edip saltanata çeviren bir zorbalar soyu olarak
resmetmişlerdi. Kerbelâ’da Peygamber’in torunu Hüseyin’in öldürülmesi, altmış
yıl boyunca minberlerden Hz. Ali’ye okutulan lânet, Arap olmayan Müslümanların
ikinci sınıf sayılması; bütün bunlar yeni hanedanın elinde devirdiği düzeni
ahlaken mahkûm eden delillere dönüşmüştü. Mezarları tahrip etmek, bu
mahkûmiyetin en uç ifadesiydi ve bir devrin hatırasını yeryüzünden silip yerine
kendi meşruiyetini koymaktı.
Ama bir mezara, Ömer b. Abdülaziz’inkine
dokunmadılar. Çünkü o, Abbâsîlerin Emevîlere yönelttiği suçlamaları boşa
çıkaran tek halifeydi. Gasp edilen malları iade eden, minberlerdeki lâneti
kaldıran, Fedek’i Peygamber’in soyuna geri veren, mevâlîyi Araplarla eşitleyen
bir halifeyi mahkûm etmek, iddia ettikleri davaya ihanet olurdu.
Bu istisnanın asıl sebebini, bir hanedanın
doksan yıllık hükümranlığında değil, tek bir kişinin iki buçuk yılında aramak
gerekir. Hicrî 99’da (717) halife olan Ömer, hicrî 101’de (720) henüz kırk
yaşına varmadan hayata gözlerini yumdu. Bu kısacık hükümdarlığı, birçok uzun
saltanattan daha derin izler bıraktı. Çünkü onu farklı kılan, adaleti
başkalarından istemesi değil, önce kendi iktidarına uygulamasıydı. Üstelik işe,
kendi hanedanının haksız yere ele geçirdiği malları sahiplerine geri vermekle
başlamıştı. Sonraki gelenek bunu öyle büyüttü ki, Emevî hanedanının sekizinci
halifesini “beşinci râşid halife” ilan etti. Bu ünvana neden layık görüldüğünü
anlamak için önce onun kimden kime dönüştüğüne bakmak gerekir.
ZARİF GENÇTEN ZÂHİD HALİFEYE
Ömer’in annesi, Hz. Ömer’in torunuydu.
Kendisi Medine’de, şehrin önde gelen âlimleri arasında yetişti. Sağlam bir
hadis ve fıkıh terbiyesi aldı. Fakat kaynakların anlattığı genç Ömer, bir
zâhidden çok hanedanın en zarif gençlerinden biriydi. Rivayetler, giydiği bir
kaftana dört yüz dirhem verdiğini, buna rağmen kumaşı kaba bulduğunu; kokuya,
kıyafete ve ata düşkünlüğünün öteki Emevî gençlerini bile geçtiğini anlatır.
Onu Medine’de gören biri, “insanların en iyi giyineni, en güzel kokanı ve
yürüyüşünde en mağruru” diye tarif eder.
Ne var ki daha Velîd döneminde Medine,
yani Hicaz valiliğine getirildiğinde, Emevî geleneğinde pek rastlanmayan bir
adım attı. Şehrin on tanınmış fakihinden bir istişare heyeti kurdu ve “Sizin
görüşünüzü almadan hiçbir işe karar vermeyeceğim” diyerek kendini onların
görüşüyle bağladı.
Asıl dönüşüm hilafetiyle başladı. Aynı
adam, gösterişli kaftanları bırakıp öyle sade keten ve pamuk kıyafetlerle
yetinir oldu ki görenler onu bir hizmetçi sanabiliyordu. Sarayın lüksünü ve
binekleri beytülmale devretti. Hutbede halife adına okunan duayı herkes için
umumî bir duaya çevirerek saltanat görüntüsüne son verdi. Onu bir zamanlar
“mağrur yürüyüşlü” diye anan aynı tanık, sonra onu bütün azametinden sıyrılmış,
çekingen bir hâlde yürürken gördüğünü anlatır.
HESABI ÖNCE KENDİ HANEDANINDAN
SORMAK
Ömer’in adaleti bir vaaz değil, açık bir
hesaplaşmaydı. Üstelik bu hesaplaşmayı önce kendi ailesiyle yaptı. Önceki
halife Velîd b. Abdülmelik, yazılı bir emirle Hıms’ta bir Müslümanın dükkânına
el koydurmuş, mülk hanedan mensubu Revh b. Velîd’in eline geçmişti. Ömer,
Revh’e tek bir emir yolladı: Dükkânı sahibine iade et, yoksa boynunu vururum.
Revh boyun eğdi. Rivayetler, halifenin gasp edilen hakları sahiplerine iade
etmekte öylesine kararlı olduğunu anlatır ki, bu iş için Irak hazinesi
tükenmiş, Şam hazinesinden katkı sağlanmıştır.
Bu hesaplaşma tek bir dükkânla sınırlı
değildi. Muâviye’den beri hanedanın elinde tuttuğu mülkleri geri verdi.
Kendisine tahsis edilen saray imkânlarını ve halifelik ödeneğini reddetti. Eşi
Fâtıma, hüküm süren hanedanın kızıydı ve sarayın en değerli mücevherlerini
taşıyordu. Ömer bu mücevherlerin de beytülmale iadesini sağladı. Yakınları önce
direndi, sonra tehdit etti. O daha da ileri gidip gerekirse hilafeti hanedanın
elinden alıp bir şûraya, ortak bir karar meclisine devredeceğini söyledi. Onun
gözünde hilafet, sahip çıkılacak bir imtiyaz değil, hesabı verilecek bir
emanetti.
Bu, kuru bir zühd değil, somut bir yeniden
dağıtımdı. Bunun nasıl işlediğini, Irak valisiyle yaptığı yazışmalar açıkça
gösterir. İlk mektubunda valisinden, zorunluluktan borçlanan herkesin borcunun
hazineden ödenmesini istedi. Emir yerine getirildi; borçlar ödendi. Buna rağmen
hazinede mal arttı. Dahası evlenmek isteyip mehri olmayanların evlendirilmesini
emretti. O da yerine getirildi; hazine yine büyüdü. Son olarak toprağını
işleyecek gücü olmayan zimmîlere ödünç verilmesini istedi. Zulmün kaldırıldığı
yerde hazine boşalmamış, taşmıştı.
EŞİTSİZLİK DÜZENİNE DOKUNMAK
En radikal icraatı, imparatorluğun
eşitsizlik temeline dokunmasıydı. Emevî düzeninde Arap olmayan Müslümanlar,
yani mevâlî, ikinci sınıf sayılıyordu. İhtida edenlerden bile cizye alınmaya
devam ediyordu, çünkü kitlesel Müslümanlaşma hazineyi zayıflatıyordu. Ömer
cizyeyi kaldırdı, mevâlîyi Araplarla eşitledi. Bu karar sahada sert bir
dirençle karşılaştı. Horasan valisi, halifenin emri doğrultusunda cizyenin
kaldırıldığını ilan edince eşraf telaşa kapıldı. İhtida edenlerin yalnızca
vergiden kaçtığını öne sürerek Müslümanlaşmayı zorlaştıracak şartlar dayattı.
Vali bu baskıya boyun eğdi ama Ömer geri adım atmadı. Valisine gönderdiği sert
mektup, onun bütün ölçüsünü tek bir cümlede ortaya koyuyordu: “Allah,
Muhammed’i bir davetçi olarak gönderdi; bir vergi tahsildarı olarak değil.”
Haksızca el konmuş kiliseleri ve zimmî
mülklerini iade etti. Onların can ve mal güvenliğini bir hukuk meselesi saydı.
Bununla birlikte aynı dönemde yeni mabet yapımına ve gayrimüslimlerin kılık
kıyafetine ilişkin bazı sınırlamalar da görüldü. Sonraki yüzyıllarda derlenip
“Ömer Şartları” diye anılan kapsamlı zimmî sınırlamalarının önemli bir kısmının
ise büyük ihtimalle sonradan, haksız biçimde ona nispet edildiği bugün büyük
ölçüde kabul edilmektedir.
Elbette onu çağının dışına taşıyıp bugünün
eşitlik diliyle konuşturmak doğru olmaz. Ömer, kendi asrının katı hiyerarşisini
adalet lehine zorlayan bir yöneticiydi.
Aynı ölçüyü yargıya da taşıdı. Kadılığı
devletin temel işlerinden biri saydı. Bu göreve kabile aidiyetine değil,
yalnızca fıkıh bilgisi ve takvâya bakarak atama yaptı. El-Cezîre’ye tayin
ettiği tâbiîn âlimi Meymûn b. Mihrân’a verdiği talimat, onun yargı anlayışını
tek cümlede özetliyordu: Öfkeliyken hüküm verme, iki tarafı da eşit dinle.
Valilerin keyfî ceza vermesini ve kendi izni olmadan had cezası uygulamasını
yasakladı. Haccâc’ın kurduğu devasa Irak valiliğini böldü. Ganimeti hazineye
göndermeyen valisini görevden aldı. Ayrıca herkesin, Müslüman olsun olmasın,
doğrudan halifeye şikâyette bulunabileceğini ilan etti. Kurduğu ilke açıktı:
Yöneten, yönettiği hukukun üstünde değil, içindedir.
KURUMA DÖNÜŞEMEYEN BİR ARAYIŞ
Ömer’in başarısını da başarısızlığını da
ancak çağının kendi ufkuna bakarak değerlendirebiliriz. Ona bugünün kurumsal
adalet beklentisini yüklemek anakronizm olur. O çağda zulüm uzak bir kaygı
değil, herkesin dilindeki bir sorundu. Emevî döneminin neredeyse bütün
Müslümanları tiranlığın nasıl önleneceğine bir çözüm arıyordu. Fakat çağın
ürettiği çözümlerin hemen hepsi bir kişinin yahut bir teolojik tavrın etrafında
dönüyor, kurumsal bir çözüme dönüşmüyordu.
Hâricîler en liyakatliyi halifeliğe
seçmeyi, saparsa azletmeyi, hatta öldürmeyi savundu. Fakat sapmaya kimin, hangi
usulle karar vereceği sorusuna cevap veremediler. Ehl-i beyt’e bağlı çevreler
çözümü doğru soydan gelen imamda aradı. Sonradan Sünnîliğe evrilecek geniş
kesim ise günahkâr bir yönetici altında bile birliği bozmamayı, sabrı seçti.
Herkes zulmü sınırlamak istiyordu, fakat bunu kurallarla işleyen bir yapıyla
değil, doğru insanı bularak başarmayı umuyordu.
Bu tablonun en öğretici anı, iktidarı bir
yapıyla sınırlama fikrinin belirip reddedildiği andır. İbâdîlerin bir kolu,
imamın tek başına hüküm vermesini önlemek için onun bir ileri gelenler
heyetiyle birlikte hükmetmesini, kararlarının bu heyetin onayına bağlanmasını
istedi. Bu, imamın yetkisini kişisel değil, yapısal bir sınıra bağlayan özgün
bir öneriydi. Fakat İbâdî ana gövdesi bu fikri kabul etmedi. Onların tercihi,
yöneticiyi bağlayıcı kurallarla değil, âlimlerin ve ileri gelenlerin ahlakî
nüfuzuyla, gerektiğinde itaatten çekilme tehdidiyle dizginlemekti. Bir sınır
vardı; fakat bu sınır kişilerin vicdanına ve nüfuzuna bırakılmış, kurumsal
güvenceye bağlanmamıştı. Adaletsizliğe karşı bağımsız bir yargı fikri de bu
zeminde gelişmedi. Yöneticiyi seçmenin yolu olan şûrâ ise küçük, yüz yüze bir
cemaatin usulü olarak kaldı, temsilî ve süreklilik taşıyan bir kuruma
dönüşmedi.
Ömer’in ölümünden çeyrek asır sonra
Horasan’da Hâris b. Süreyc, validen yönetimi şûrâya bırakmasını, alt valilerin
liyakate göre atanmasını, adaletin gözetilmesini istedi. Onun bu talebi de
kılıçla bastırıldı.
Ömer, o çağın adaleti bir kuruma değil,
bir insanın vicdanına ve dirayetine bağlayan adalet arayışının en yüksek
örneğidir. Aynı zamanda çağının en keskin tartışmasının, yani kader meselesinin
de tam merkezindeydi: insanın işlediği fiilin, özellikle zulmün, Allah’ın
önceden takdir ettiği bir şey mi, yoksa kendi tercihi mi olduğu sorusu. Bunun
doğrudan siyasî bir yüzü vardı. Emevî valileri döktükleri kanı, gasp ettikleri
malı çoğu zaman “Allah’ın takdiri” diye savunuyordu; insanı kendi fiilinden
sorumlu tutan görüş ise bu savunmayı ellerinden alıyordu. Ömer’in bu
tartışmadaki tavrı ise başlı başına ilginçtir. Bir yandan insanın fiillerini
kendi hür seçimine bağlayan Kaderiyye’ye karşı bir reddiye kaleme aldığı
rivayet edilir. Öte yandan aynı görüşü en tutarlı biçimde savunan Gaylân
ed-Dımaşkî’yi yönetiminde önemli görevlerde tuttu; onu yalnızca fikirleri
sebebiyle eleştirmekle yetindi, cezalandırmadı. Aynı Gaylân, bir kuşak sonra
Hişâm’ın emriyle ve âlim Evzâî’nin fetvasıyla idam edilecekti; tam da Ömer’in
hoş gördüğü o fikir yüzünden.
Ömer öldüğünde halefi II. Yezîd birkaç ay
içinde cizyeyi mevâlîden yeniden almaya başladı. İade edilen arazilere yeniden
el konulmaya başlandı. Kısa sürede Haccâc döneminin yöntemlerine geri dönüldü.
Yatıştırılmaya çalışılan mevâlî öfkesi ise birkaç on yıl sonra Abbâsî
ihtilaline giden toplumsal zeminin en önemli unsurlarından biri hâline geldi.
DOKUNULMAYAN MEZARIN İRONİSİ
Ömer hakkındaki başlıca anlatılar,
ölümünden yaklaşık bir asır sonra, çoğu Abbâsî döneminde yazıya geçti. O
kalemler için “tek iyi Emevî” imgesi çok işe yarıyordu. Çünkü bu imge hem diğer
Emevîleri örtük biçimde mahkûm ediyor hem de onları deviren ihtilali ahlakî bir
düzeltme gibi gösteriyordu. Yine de bütün bu temkin ve eleştiri Ömer’i efsanevi
bir karaktere indirgemez. O, menâkıb kitaplarının kusursuz azizi değildir.
Aksine, iktidarın kendini adaletle sınırlayabileceğini, kısa bir süre için de
olsa fiilen kanıtlamış gerçek bir yöneticidir. Asıl önemi, bunun mümkün
olduğunu göstermiş olmasındadır.
Bin üç yüz yıl sonra Ömer b. Abdülaziz’i
hâlâ tartışılır kılan, iyi bir yöneticinin ne yapabileceğinden ziyade iyi bir
yöneticinin bile ne yapamayacağıdır. Onun iki buçuk yılı, “âdil kişi” çözümünün
tavanını gösterir. Bu çözüm kişinin ötesine geçemez; çünkü ardında onu
taşıyacak bir yapı bırakmaz. Başındaki insanın erdemine bağlı adalet, tanımı
gereği geçicidir. Bir sonraki insanın vicdanını hiçbir şey garanti etmez.
Ömer’in trajedisi adaletsizliğe değil, adaleti tek bir vicdana emanet etmiş
olmaya dairdir. Bu yüzden yüzyıllar boyunca sorulan “Bize ne zaman âdil bir
yönetici çıkacak?” sorusu baştan yanlıştır. Âdil yönetici çıksa bile, onu
bağlayacak ve o gittikten sonra da sistemi yerinde tutacak bir düzen yoksa,
adalet de o yöneticiyle birlikte gidiyordu.
Bugün aynı arayış sürüyor. Batı’dan
kuvvetler ayrılığını değil, daha çok merkeziyetçi devlet aygıtını devralan
birçok Müslüman çoğunluklu modern devlette iktidar sahipleri, tarihteki
halifelerin hayal bile edemeyeceği bir güce kavuştu. Adalet ise hâlâ o gücü
elinde tutanın vicdanına havale ediliyor. Oysa siyaset düşüncesinin gerçek
ilerlemesi de, hukuk devletinin asıl anlamı da adaleti yöneticinin vicdanından
alıp her yöneticiyi bağlayan kurumlara taşımaktır.
Çünkü adaleti bir insanın iyi niyetine
bırakan toplum, onu kaybettiğinde adaleti de kaybeder.
Dokunulmayan mezarın asıl ironisi budur.
Abbâsîler Ömer’in kabrine dokunmadı ve biz de on üç asırdır onu yüceltiyoruz.
Ama yücelttiğimiz şey aslında bir eksikliğin örtüsüdür. Onun yerini tutacak
düzeni kuramadığımız için, o boşluğu tek bir âdil hükümdarın hatırasıyla
dolduruyoruz. Ömer’in o kısacık iki buçuk yılının bize bıraktığı iki soru,
bugün de güncelliğini koruyor: Bir iktidarın âdil olması için başında âdil bir
insanın bulunmasını beklemek zorunda mıyız? Yoksa asıl mesele, adaleti tek bir
vicdanın insafından kurtarıp herkesi, en başta iktidarı bağlayan bir düzene
dönüştürmek midir?
*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul
milletvekili.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.