Diğer yanda söz konusu tespit 25 yıl sonra geliyor. Hani meşhur şarkıdaki gibi ‘daha önceleri neredeydiniz’ demek geliyor insanın içinde, soruyu soranlar açısından bakınca. Böyle bir soru daha erken bir dönemde sorulabilirdi ama bunca zamanın ardından gündeme getirilmesi biraz işlevsiz kalıyor. ‘İlk gün kurulamayacağına göre bugün sorulması makuldür’ yaklaşımına da ‘geç’ diye kısa bir yanıt verelim. Bunca geç sorulması sorunun dahi, o iktidarın neden kurulamadığını açıklamaya yeterldir. Ama bir onunla yetinmeyip irdelemeyi genişletelim.
***
Önce bazı saptamalarda bulunayım.
Birincisi bu tartışmayı başlatanlar
kavramlara ne kadar hakimdir, emin değilim. Çünkü, kavram, ‘kültürel iktidar’,
tıpkı kültürle ilgili diğer tüm kavramlar gibi sola aittir. Arkasında gelmiş
geçmiş en önemli ve üretken, en yaratıcı Marksist düşünürlerden Antonio
Gramsci’nin meşhur Hapisahane Defterleri’ durur.
Gramsci’ye göre egemen sınıf, kültürel
açıdan farklılıklara sahip toplumdaki çeşitli kesimleri belli bir ideolojik
kurgunun etkisi altına alıyor, o kurguyu hiç zora başvurmadan tamamen
dolayımsal olarak kurumlar aracılığıyla üretiyor ve ortak söylem, giderek
herkesi birleştiren, insanların farkında olmadan benimseyip kullandığı bir
söyleme dönüşüyorsa kültürel hegemonya kurulmuştur.
Temel mesele, belli bir çevrede/merkezde
üretilen söylemin zıt kutuplar tarafından bile nasıl benimsendiği ve yeniden
üretildiğidir. O gelişmeyi daha sonra Althusser’in çok bilinen radyo,
televizyon, hatta okul gibi ‘devletin ideolojik araçları’ sağlayabilir ya da
Gramsci’nin vurguladığı üzere okul, aile, kimlik, aidiyet gibi dolaylı araçlar
aynı sonucu üretebilir. Ne olursa olsun, öylece, toplum çok ciddi bir kontrol
altına girer. Kültürel iktidarla hegemonya arasındaki ilişki kesindir ve kimse
kusura bakmasın zorunludur. Dolayısıyla da hegemonik ve totaliterdir.
***
Kültürel iktidar kavramını öne sürenler
hiç böyle bir niyetleri bulunmadığını söyleyebilir, çok daha özgürlükçü,
demokratik bir tutum ve tavırdan söz edebilir, doğrudur, ama ne yapalım ki,
kavramların bazen dikkatimizden kaçan kökenleri ve iç örüntüleri vardır ve bir
siyasal iktidara neden kültürel iktidarını veya kültürel hegemonyasını
kurmadığı, kuramadığını sormak hayli sorunludur.
Nedenini tek bir basit cümleyle
açıklayayım: kültürel iktidar/hegemonya totaliter rejimlerde söz konusudur.
Dünyada, Fransız Devrimi dahil olmak üzere kendi kültürel iktidarını inşa etmek
için çalışmamış tek bir otoriter yapı gösterilemez. Başlangıçta avangart
sanatla bütünleşen, büyük bir kültürel açılım, zenginlik ve çeşitlilik içeren
Rus Devrimi kültürel hareketinin Stalinci dönemde Sosyalist Realizme ve
Proletkult’a (proleterya kültürü) dönüşmesi, Faşizmin kendi kültürel
değerlerini örmesi, Maocu Devrimin, Kültürel Devrimi yapmak adı altında olmadık
şeyleri yapması kültürel iktidar kurma çabasının çok dramatik, tarihsel ve çok
somut örnekleridir.
Annem 90 yaşında 2015 yılında vefat etti,
babam ondan yedi yıl önce, 2008’de. İkisi de 1925 doğumluydu. Ölene kadar ikisi
de biraz abartarak söyleyeyim Atatürk’ü Ebedi, İnönü’yü Milli Şef saydı. İkisi
de Halkevinden yetişmişti ve bizim evde felsefe, politika ve edebiyat dışında
bir şey konuşulmadığı gibi, her ikisinin de Kemalist kültür devrimine, içerdiği
tüm unsurlarla, sıkı sıkıya bağlı kaldıklarını ayrıca belirtmek gereksizdir.
Evet, Halkevleri, Tercüme Bürosu, tıpkı Köy Enstitüleri gibi, tıpkı Halk Hatipleri
müessesi gibi (babam Halk Hatipliği de yapmıştı) o kültürel iktidarın kurumları
arasındaydı. Radyoda yasaklanan Osmanlı Müziği, yerine önemsenen ve önerilen
çok sesli müzik, Divan Edebiyatının lanetlenmesi (okullarda müfredattan
çıkarılması bizzat Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından Maarif Şurasında
önerilmiştir) gibi unsurlar o oluşumun bir parçasıydı. Söylemek istediğim
gençliklerinde büyük bir iştah ve iştiyakla benimsedikleri kültürün 85-90
yaşlarında kadar devam etmesiydi. Bu kültür yüksek kültürdü. Batı kökenliydi.
İkinci Mahmut devrinden beri devam eden bir oluşumun son halkasıydı. Ve bir
kültürel iktidarın anlamını da boyutlarını da sonuna kadar sergiliyordu.
Birincisi bu.
***
İkincisi, kültürel hegemonya kavramı
Gramsci’de pasif devrim (passive revolution) kavramından bağımsız değildir.
Birbirini bütünlemez ve Gramsci asla öyle bir şey söylememiştir ama yine
Hapishane Defterleri’nde çok çeşitli yerlerde ve çok çeşitli işlevler
yükleyerek kavramı kullanmıştır, büyük Marksist düşünür. Maksadı bellidir.
Gramsci’ye göre hakim sınıf/kadro/iktidar, toplumu, Fransız Devrimindeki
Jakobenizm türünden radikal, sert bir hamleyle değiştirip kendi düşüncesini
egemenleştiremediği zaman, yine iktidarını sürdürmek için küçük dönüştürümler
sağlar ve toplumun bilincini, temel davranış kalıplarını, değer sistemini
farklılaştırır. Bir yandan iktidarının devamını temin eder, diğer yandan toplum
bambaşka bir noktaya gelmiş olur.
AKP’ye atfedilen, kültürel iktidarı
kurdu/kurmadı tezlerini bu doğrultuda nereye oturtmak gerekir?
Son 25 yıllık iktidarın bir pasif devrim
gerçekleştirdiğinden pek kuşku duymamak gerekir. Tam Gramscigil manâda mıdır
yoksa daha ötede boyutları var mıdır, bu ‘devrim’ neleri içerir tartışmasının
yeri bu yazı değil, ama hiç değilse Kemalist devrimin radikal bazı tezlerinin
ve uygulamalarının dönüştürüldüğü muhakkaktır. Hiç değilse laiklik konusunda
varılan yer itibariyle bu söylenebilir. Kaldı ki, kültür sadece resim, opera ve
edebiyat değildir, esas itibariyle toplumsal kültürdür ve evet o yönde toplumsal
dönüşüm çok geniş ölçüde sağlanmıştır.
***
Bu koşullarda neden yakınılıyor,
yakınılan nedir?
Çok büyük olasılıkla Türkiye’de
muhafazakârların içselleştirmediği elitist, yüksek bir Batı kültüründen söz
edilmektedir. Biraz daha genişletirsem muhafazakârların büyük bir kültür
sentezi kuramadıkları şimdi şikayet konusudur.
Bu, sentez ve yeniden üretim tartışması
Türkiye’de yeni değil. Türkiye’nin kültürel konular açısından en dinamik
dönemlerinden biri olan 1970’lerde enine boyuna tartışılmıştı. Nasıl
tartışılmasın? Modernleşme tarihimiz doğrudan doğruya bu olguya bağlıdır.
Meşhur Ziya Gökalp formülü bütün Cumhuriyet boyunca ve bugün de bizi takip eden
gölgedir. Batının teknolojisini alacağız, için yerli kültürle (o ‘hars’ diyor)
dolduracağız. Gökalp’in yaklaşımı dışına çıkılmaz bir demir kafestir ama bir
yandan da sadece gölgedir. Formülün nasıl işletileceği konusunda daha ileri bir
adım atılmamıştır.
1970’lerde bu tartışma yeniden üretim
çerçevesine oturtulmuştur. Yeniden üretim Marksist bir terimdir. Belli bir
tarihsellik ve onunla bütünleşmiş bir altyapı/üstyapı etkileşimi kurmadan ele
alınamaz. Mesele, Osmanlının feodal dönem aristokratik kültürünü Batılı bir
model içinde nasıl yoğuracağımızdır. İşin ilginç yanı, bu konuyu bu anlayışla
gerçekten de soldaki insanlar dert edinmiştir. Sağ kesim, muhafazakârlar ise
geçmişin kültürünü aynen yaşatmaktan daha öteye giden bir şey dile
getirmemiştir. Ve yine işin ilginç yanı, muhafazakâr camianın, İslamcı kesimin
daha yenilikçi kültürel üretiminin tamamen Batılı kalıplar içinde cereyan
etmesidir.
Nuri Pakdil’den Sezai Karakoç’tan İsmet
Özel’e kadar (ki son dönemin en önemli şairidir) yazılan şiir, o şairlerin
Batılı kaynaklara yönelmesinden, onları benimsemesinden sonradır. İkinci Yeni
gibi ‘alafranga’ bulunarak kendi şairlerinin bile bir süre sonra reddettiği
akım, bu şairlerin (bilhassa Özel’in) şiirinde devam etmiştir. muhafazakâr
çevrelerde çok benimsenen Erol Akyavaş ise bütün eğitimini (mimardır)
Amerika’da tamamlamış bir ressamdır. Attila İlhan’ın bu sentezi öngören ve
ulusal bireşim dediği yaklaşım, Ziya Gökalp’ten mülhemdir ve İlhan, evet, 1968
sonrasında o bireşimci şiire yönelmiştir, Osmanlı/Divan şiirini çok
kullanmıştır ama sonuna kadar Batılı bir şiir yazmıştır.
***
Buradaki kritik eşik Osmanlı
birikimin önce kabulü sonra yeniden üretilmesidir.
Doğrudur, Cumhuriyet radikalizmi o kültürü
kökünden yok saymıştır. Bugün kabullenilmesi başlı başına bir aşamadır. Fakat
son dönemdeki kabullenme ve önerme iki yaklaşımla perçinleniyor. Bunların ilki
kiçtir. Kiç, gerçekliği olmayan, karşılığı bulunmayan boş bir taklittir
(mimesis). Yapay olduğu kadar abartılı ve karikatüraldir. Aynı zamanda da,
teatraldir. ‘Tiyatrosallık’ denen yaklaşımın bile bir gerçekliği olabilir. Ama
kiçe dönük bir tiyatro bilinci tamamen boştur. Bir örnek vereyim: bugün
Osmanlı’ya ait sanılan mesela şu altın yaldızlı, oymalı, işlemeli mobilyaların
hiçbirisinin Osmanlıyla ilişkisi yoktur. Son derecede çağcıl ve güncel olan
(hele son dönemde büsbütün öyle) Osmanlı hanedanı o mobilyaları Fransa’dan
almıştır. Tamamı XV., XVI. Louis mobilya tarzıdır. Fakat bizim sanıyoruz ve o
gerçeklik duygusu içinde kullanıyoruz. Kiç ve tiyatrosallık bakımından yeteri
kadar bir işaret değil midir?
Bir başka örnek vereyim, ikinci kavram ve
olgu budur, birçok kereler vurguladığım gibi, bugünün muhafazakârları muhayyel
bir Osmanlı geçmişi yaratıyor. Osmanlı’yı sadece Kanuni döneminden ibaret
sanıyorlar. Hatta babası Yavuz Selim bile bu manzumede yer almıyor. Büyük
Fatih, Türk İslami muhafazakârlığının kurucu figürüyken sonrada ‘Rönesans
insanı’ kabul edilince terk edildi. III. Selim ve sonrası ise tümden yok
sayılıyor. Sadece, Abdülhamit Han o dönemden tek isim olarak geliyor. Bu
çerçevenin bir anlamı var: Batılılaşma demek olan Osmanlı modernleşmesinin 19.
Yüzyılı Türk muhafazakârlığının bilincinde yer almıyor. Nasıl olacak? Osmanlı
eşsiz güçte bir imparatorluktu ve muazzam bir kültür/medeniyet yarattı. Ama
kendi içinde dönüşerek modernleşme ihtiyacını duydu ve yine büyüklüğünün bir
uzantısı olarak onu Batılılaşmayla bütünleştirdi. O aşamayı, evreyi nasıl yok
sayacağız?
akp 25. yıl mitingi boyutsuz dikkat
***
O zaman sorun başka bir düğüm atıyor
kültürel süreklilik. Gerçekten de Fransa’da, İngiltere’de veya İtalya’da ya da
İsveç’te kültürel kopuş Türkiye’deki kadar radikal olmadığı için geçmişin
birikimi kendi sürekliliğini dönüşerek sağlamıştır. Yahya Kemal’in ortaya
attığı Tanpınar’ın da her zaman olduğu gibi ondan devralarak ilerlettiği
‘imtidat’ (süreklilik, temadi etmek, mütemadi olmak, müddete dayanmak)
‘değişerek aynı kalmak, aynı kalarak değişmek’ bizim için değil andığım o
ülkeler için geçerlidir. Çünkü, o kültürel geçmişi kendi ‘klasikleri’ olarak
benimsemişlerdir ve onu kullanmaya devam etmişlerdir.
Bizdeki çıkmaz klasiğimizin olmadığını
düşünmektir. Bu hazin bir görüştür. Elbette klasiklerimiz vardır. Osmanlı
klasiğimizdir. O klasiği, klasikleri öğrenmek başlı başına bir zorunluluktur.
Klasik her ülkede zordur, fakat aşılmaz bir zorluktan söz etmiyoruz.
Shakespeare’i de sözlük ve yardımcı kitap olmadan okuyamazsınız, zannedilenin
aksine Baki’nin veya Fuzuli’nin zorluğu da en fazla ‘The Bard’ın (Shakespeare’e
tesmiye edilen bir lakaptır, ‘büyük ozan’ manasına gelir) zorluğu
mesabesindedir. Tartışma herhalde onları öğretelim mi-öğretmeyelim mi,
benimseyelim mi benimsemeyelim mi çekişmesidir. Herhalde ‘kültürel iktidar’
kurulmadığını söyleyenler dile getirmeye çalıştığı gerçek de budur.
***
Kültürel yeniden üretim mevcut iktidarın
ve muhafazakârların sadece muhafazakârlıklarıyla gerçekleştirmekte
zorlanacakları bir iştir. Muhafazakârlık, belirttim, Avrupa’da aristokrasinin
ideolojisidir. Bizde feodaliteyle ve kent göçerleriyle ilişkilidir. Henüz bir
ideoloji düzeyine çıkamamıştır. Daha çok bir weltenschauung (dünya görüşü)
mertebesindedir. Kültürel İslam’la siyasal İslam arasındaki ayrım da bu bu ara
kesitte şekillenir. Kültürel İslam daha yumuşak bir tercihtir ve kabullerinde
daha kavrayıcıdır. Siyasal İslam ise o kökenin ideolojik hale getirilmesi
kaygısını taşır. Siyasal İslam bahsettiğim pasif devrimi tamamlamak
çabasındadır.
Burada dikkat edilmesi gereken iki husus
var. Birincisi, Kemalist devrimle yapılacak mukayeseler. Unutmayalım ki, o
devrim bütünüyle kültürel ve sembolikti. Oysa Türk muhafazakârlığı daima
altyapıyla ilgilidir ve ilişkilidir. O kadar böyledir ki, zaman zaman iktidarı
tayin etmekte güç kazanan, öncü olan Aydınlar Ocağı gibi kurumların çabaları
kendileriyle sınırlı kalmıştır. Bir dönemde devletin resmi ideolojisi haline
gelen Türk-İslam Sentezi bile bir noktadan daha ilerisine (kültürel planda)
geçememiştir. İkincisi, muhafazakârlık sabit bir sınıfsal yapıyı gereksinir. Bu
ya aristokrasidir ya da kısmen burjuvazidir. Türkiye’de siyasal İslam’ın
dayandığı muhafazakâr kanatlar ise çok değişken, çok hareketli ve işin ihmal
edilen ama can alıcı yanını belirtirsem, modernleşmeci, geleceklerini o sularda
arayan sınıflardır. Onların muhafazakârlıkla ilişkisi sadece din kültürünün
temel değerleri ve kabulleriyle sınırlıdır.
Türkiye’deki kültürel iktidar pasif
devrimin içine saklanmıştır, önce pasif devrim gerçekleştirilmek istenmiş,
kültürel iktidarın daha sonra teşekkül edeceği varsayılmıştır. O iktidarın ise
elitist, yüksek kültüre dayanacağı, ondan kuvvet alacağı çok şüphelidir. Yüksek
kültür derken sadece Batılı yüksek kültürü değil, bihakkın öğrenilmiş Osmanlı
kültürünü de kastediyorum. AK Parti aradan geçen 25 yılda kültürel iktidara
yönelmedi. Erdoğan, siyaseti, kendisine akıl verenlerden bin kere daha iyi
bildiği için onun yerine pasif devrimi gerçekleştirme çabasına girdi. Bir yere
kadar da getirdi.
Gerisi entellektüellerin tartışmasıdır...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.