26 Ağustos 2026 Çarşamba

‘Kültürel iktidar’ mı, pasif devrim mi? Hasan Bülent Kahraman/21 Ağustos 2026

Diğer yanda söz konusu tespit 25 yıl sonra geliyor. Hani meşhur şarkıdaki gibi ‘daha önceleri neredeydiniz’ demek geliyor insanın içinde, soruyu soranlar açısından bakınca. Böyle bir soru daha erken bir dönemde sorulabilirdi ama bunca zamanın ardından gündeme getirilmesi biraz işlevsiz kalıyor. ‘İlk gün kurulamayacağına göre bugün sorulması makuldür’ yaklaşımına da ‘geç’ diye kısa bir yanıt verelim. Bunca geç sorulması sorunun dahi, o iktidarın neden kurulamadığını açıklamaya yeterldir. Ama bir onunla yetinmeyip irdelemeyi genişletelim.

***

Önce bazı saptamalarda bulunayım.

Birincisi bu tartışmayı başlatanlar kavramlara ne kadar hakimdir, emin değilim. Çünkü, kavram, ‘kültürel iktidar’, tıpkı kültürle ilgili diğer tüm kavramlar gibi sola aittir. Arkasında gelmiş geçmiş en önemli ve üretken, en yaratıcı Marksist düşünürlerden Antonio Gramsci’nin meşhur Hapisahane Defterleri’ durur.

Gramsci’ye göre egemen sınıf, kültürel açıdan farklılıklara sahip toplumdaki çeşitli kesimleri belli bir ideolojik kurgunun etkisi altına alıyor, o kurguyu hiç zora başvurmadan tamamen dolayımsal olarak kurumlar aracılığıyla üretiyor ve ortak söylem, giderek herkesi birleştiren, insanların farkında olmadan benimseyip kullandığı bir söyleme dönüşüyorsa kültürel hegemonya kurulmuştur.

Temel mesele, belli bir çevrede/merkezde üretilen söylemin zıt kutuplar tarafından bile nasıl benimsendiği ve yeniden üretildiğidir. O gelişmeyi daha sonra Althusser’in çok bilinen radyo, televizyon, hatta okul gibi ‘devletin ideolojik araçları’ sağlayabilir ya da Gramsci’nin vurguladığı üzere okul, aile, kimlik, aidiyet gibi dolaylı araçlar aynı sonucu üretebilir. Ne olursa olsun, öylece, toplum çok ciddi bir kontrol altına girer. Kültürel iktidarla hegemonya arasındaki ilişki kesindir ve kimse kusura bakmasın zorunludur. Dolayısıyla da hegemonik ve totaliterdir.

***

Kültürel iktidar kavramını öne sürenler hiç böyle bir niyetleri bulunmadığını söyleyebilir, çok daha özgürlükçü, demokratik bir tutum ve tavırdan söz edebilir, doğrudur, ama ne yapalım ki, kavramların bazen dikkatimizden kaçan kökenleri ve iç örüntüleri vardır ve bir siyasal iktidara neden kültürel iktidarını veya kültürel hegemonyasını kurmadığı, kuramadığını sormak hayli sorunludur.

Nedenini tek bir basit cümleyle açıklayayım: kültürel iktidar/hegemonya totaliter rejimlerde söz konusudur. Dünyada, Fransız Devrimi dahil olmak üzere kendi kültürel iktidarını inşa etmek için çalışmamış tek bir otoriter yapı gösterilemez. Başlangıçta avangart sanatla bütünleşen, büyük bir kültürel açılım, zenginlik ve çeşitlilik içeren Rus Devrimi kültürel hareketinin Stalinci dönemde Sosyalist Realizme ve Proletkult’a (proleterya kültürü) dönüşmesi, Faşizmin kendi kültürel değerlerini örmesi, Maocu Devrimin, Kültürel Devrimi yapmak adı altında olmadık şeyleri yapması kültürel iktidar kurma çabasının çok dramatik, tarihsel ve çok somut örnekleridir.

Annem 90 yaşında 2015 yılında vefat etti, babam ondan yedi yıl önce, 2008’de. İkisi de 1925 doğumluydu. Ölene kadar ikisi de biraz abartarak söyleyeyim Atatürk’ü Ebedi, İnönü’yü Milli Şef saydı. İkisi de Halkevinden yetişmişti ve bizim evde felsefe, politika ve edebiyat dışında bir şey konuşulmadığı gibi, her ikisinin de Kemalist kültür devrimine, içerdiği tüm unsurlarla, sıkı sıkıya bağlı kaldıklarını ayrıca belirtmek gereksizdir. Evet, Halkevleri, Tercüme Bürosu, tıpkı Köy Enstitüleri gibi, tıpkı Halk Hatipleri müessesi gibi (babam Halk Hatipliği de yapmıştı) o kültürel iktidarın kurumları arasındaydı. Radyoda yasaklanan Osmanlı Müziği, yerine önemsenen ve önerilen çok sesli müzik, Divan Edebiyatının lanetlenmesi (okullarda müfredattan çıkarılması bizzat Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından Maarif Şurasında önerilmiştir) gibi unsurlar o oluşumun bir parçasıydı. Söylemek istediğim gençliklerinde büyük bir iştah ve iştiyakla benimsedikleri kültürün 85-90 yaşlarında kadar devam etmesiydi. Bu kültür yüksek kültürdü. Batı kökenliydi. İkinci Mahmut devrinden beri devam eden bir oluşumun son halkasıydı. Ve bir kültürel iktidarın anlamını da boyutlarını da sonuna kadar sergiliyordu.

Birincisi bu.

***

İkincisi, kültürel hegemonya kavramı Gramsci’de pasif devrim (passive revolution) kavramından bağımsız değildir. Birbirini bütünlemez ve Gramsci asla öyle bir şey söylememiştir ama yine Hapishane Defterleri’nde çok çeşitli yerlerde ve çok çeşitli işlevler yükleyerek kavramı kullanmıştır, büyük Marksist düşünür. Maksadı bellidir. Gramsci’ye göre hakim sınıf/kadro/iktidar, toplumu, Fransız Devrimindeki Jakobenizm türünden radikal, sert bir hamleyle değiştirip kendi düşüncesini egemenleştiremediği zaman, yine iktidarını sürdürmek için küçük dönüştürümler sağlar ve toplumun bilincini, temel davranış kalıplarını, değer sistemini farklılaştırır. Bir yandan iktidarının devamını temin eder, diğer yandan toplum bambaşka bir noktaya gelmiş olur.

AKP’ye atfedilen, kültürel iktidarı kurdu/kurmadı tezlerini bu doğrultuda nereye oturtmak gerekir?

Son 25 yıllık iktidarın bir pasif devrim gerçekleştirdiğinden pek kuşku duymamak gerekir. Tam Gramscigil manâda mıdır yoksa daha ötede boyutları var mıdır, bu ‘devrim’ neleri içerir tartışmasının yeri bu yazı değil, ama hiç değilse Kemalist devrimin radikal bazı tezlerinin ve uygulamalarının dönüştürüldüğü muhakkaktır. Hiç değilse laiklik konusunda varılan yer itibariyle bu söylenebilir. Kaldı ki, kültür sadece resim, opera ve edebiyat değildir, esas itibariyle toplumsal kültürdür ve evet o yönde toplumsal dönüşüm çok geniş ölçüde sağlanmıştır.

***

Bu koşullarda neden yakınılıyor, yakınılan nedir?

Çok büyük olasılıkla Türkiye’de muhafazakârların içselleştirmediği elitist, yüksek bir Batı kültüründen söz edilmektedir. Biraz daha genişletirsem muhafazakârların büyük bir kültür sentezi kuramadıkları şimdi şikayet konusudur.

Bu, sentez ve yeniden üretim tartışması Türkiye’de yeni değil. Türkiye’nin kültürel konular açısından en dinamik dönemlerinden biri olan 1970’lerde enine boyuna tartışılmıştı. Nasıl tartışılmasın? Modernleşme tarihimiz doğrudan doğruya bu olguya bağlıdır. Meşhur Ziya Gökalp formülü bütün Cumhuriyet boyunca ve bugün de bizi takip eden gölgedir. Batının teknolojisini alacağız, için yerli kültürle (o ‘hars’ diyor) dolduracağız. Gökalp’in yaklaşımı dışına çıkılmaz bir demir kafestir ama bir yandan da sadece gölgedir. Formülün nasıl işletileceği konusunda daha ileri bir adım atılmamıştır.

1970’lerde bu tartışma yeniden üretim çerçevesine oturtulmuştur. Yeniden üretim Marksist bir terimdir. Belli bir tarihsellik ve onunla bütünleşmiş bir altyapı/üstyapı etkileşimi kurmadan ele alınamaz. Mesele, Osmanlının feodal dönem aristokratik kültürünü Batılı bir model içinde nasıl yoğuracağımızdır. İşin ilginç yanı, bu konuyu bu anlayışla gerçekten de soldaki insanlar dert edinmiştir. Sağ kesim, muhafazakârlar ise geçmişin kültürünü aynen yaşatmaktan daha öteye giden bir şey dile getirmemiştir. Ve yine işin ilginç yanı, muhafazakâr camianın, İslamcı kesimin daha yenilikçi kültürel üretiminin tamamen Batılı kalıplar içinde cereyan etmesidir.

Nuri Pakdil’den Sezai Karakoç’tan İsmet Özel’e kadar (ki son dönemin en önemli şairidir) yazılan şiir, o şairlerin Batılı kaynaklara yönelmesinden, onları benimsemesinden sonradır. İkinci Yeni gibi ‘alafranga’ bulunarak kendi şairlerinin bile bir süre sonra reddettiği akım, bu şairlerin (bilhassa Özel’in) şiirinde devam etmiştir. muhafazakâr çevrelerde çok benimsenen Erol Akyavaş ise bütün eğitimini (mimardır) Amerika’da tamamlamış bir ressamdır. Attila İlhan’ın bu sentezi öngören ve ulusal bireşim dediği yaklaşım, Ziya Gökalp’ten mülhemdir ve İlhan, evet, 1968 sonrasında o bireşimci şiire yönelmiştir, Osmanlı/Divan şiirini çok kullanmıştır ama sonuna kadar Batılı bir şiir yazmıştır.

***

Buradaki kritik eşik Osmanlı birikimin önce kabulü sonra yeniden üretilmesidir.

Doğrudur, Cumhuriyet radikalizmi o kültürü kökünden yok saymıştır. Bugün kabullenilmesi başlı başına bir aşamadır. Fakat son dönemdeki kabullenme ve önerme iki yaklaşımla perçinleniyor. Bunların ilki kiçtir. Kiç, gerçekliği olmayan, karşılığı bulunmayan boş bir taklittir (mimesis). Yapay olduğu kadar abartılı ve karikatüraldir. Aynı zamanda da, teatraldir. ‘Tiyatrosallık’ denen yaklaşımın bile bir gerçekliği olabilir. Ama kiçe dönük bir tiyatro bilinci tamamen boştur. Bir örnek vereyim: bugün Osmanlı’ya ait sanılan mesela şu altın yaldızlı, oymalı, işlemeli mobilyaların hiçbirisinin Osmanlıyla ilişkisi yoktur. Son derecede çağcıl ve güncel olan (hele son dönemde büsbütün öyle) Osmanlı hanedanı o mobilyaları Fransa’dan almıştır. Tamamı XV., XVI. Louis mobilya tarzıdır. Fakat bizim sanıyoruz ve o gerçeklik duygusu içinde kullanıyoruz. Kiç ve tiyatrosallık bakımından yeteri kadar bir işaret değil midir?

Bir başka örnek vereyim, ikinci kavram ve olgu budur, birçok kereler vurguladığım gibi, bugünün muhafazakârları muhayyel bir Osmanlı geçmişi yaratıyor. Osmanlı’yı sadece Kanuni döneminden ibaret sanıyorlar. Hatta babası Yavuz Selim bile bu manzumede yer almıyor. Büyük Fatih, Türk İslami muhafazakârlığının kurucu figürüyken sonrada ‘Rönesans insanı’ kabul edilince terk edildi. III. Selim ve sonrası ise tümden yok sayılıyor. Sadece, Abdülhamit Han o dönemden tek isim olarak geliyor. Bu çerçevenin bir anlamı var: Batılılaşma demek olan Osmanlı modernleşmesinin 19. Yüzyılı Türk muhafazakârlığının bilincinde yer almıyor. Nasıl olacak? Osmanlı eşsiz güçte bir imparatorluktu ve muazzam bir kültür/medeniyet yarattı. Ama kendi içinde dönüşerek modernleşme ihtiyacını duydu ve yine büyüklüğünün bir uzantısı olarak onu Batılılaşmayla bütünleştirdi. O aşamayı, evreyi nasıl yok sayacağız?

akp 25. yıl mitingi boyutsuz dikkat

***

O zaman sorun başka bir düğüm atıyor kültürel süreklilik. Gerçekten de Fransa’da, İngiltere’de veya İtalya’da ya da İsveç’te kültürel kopuş Türkiye’deki kadar radikal olmadığı için geçmişin birikimi kendi sürekliliğini dönüşerek sağlamıştır. Yahya Kemal’in ortaya attığı Tanpınar’ın da her zaman olduğu gibi ondan devralarak ilerlettiği ‘imtidat’ (süreklilik, temadi etmek, mütemadi olmak, müddete dayanmak) ‘değişerek aynı kalmak, aynı kalarak değişmek’ bizim için değil andığım o ülkeler için geçerlidir. Çünkü, o kültürel geçmişi kendi ‘klasikleri’ olarak benimsemişlerdir ve onu kullanmaya devam etmişlerdir.

Bizdeki çıkmaz klasiğimizin olmadığını düşünmektir. Bu hazin bir görüştür. Elbette klasiklerimiz vardır. Osmanlı klasiğimizdir. O klasiği, klasikleri öğrenmek başlı başına bir zorunluluktur. Klasik her ülkede zordur, fakat aşılmaz bir zorluktan söz etmiyoruz. Shakespeare’i de sözlük ve yardımcı kitap olmadan okuyamazsınız, zannedilenin aksine Baki’nin veya Fuzuli’nin zorluğu da en fazla ‘The Bard’ın (Shakespeare’e tesmiye edilen bir lakaptır, ‘büyük ozan’ manasına gelir) zorluğu mesabesindedir. Tartışma herhalde onları öğretelim mi-öğretmeyelim mi, benimseyelim mi benimsemeyelim mi çekişmesidir. Herhalde ‘kültürel iktidar’ kurulmadığını söyleyenler dile getirmeye çalıştığı gerçek de budur.

***

Kültürel yeniden üretim mevcut iktidarın ve muhafazakârların sadece muhafazakârlıklarıyla gerçekleştirmekte zorlanacakları bir iştir. Muhafazakârlık, belirttim, Avrupa’da aristokrasinin ideolojisidir. Bizde feodaliteyle ve kent göçerleriyle ilişkilidir. Henüz bir ideoloji düzeyine çıkamamıştır. Daha çok bir weltenschauung (dünya görüşü) mertebesindedir. Kültürel İslam’la siyasal İslam arasındaki ayrım da bu bu ara kesitte şekillenir. Kültürel İslam daha yumuşak bir tercihtir ve kabullerinde daha kavrayıcıdır. Siyasal İslam ise o kökenin ideolojik hale getirilmesi kaygısını taşır. Siyasal İslam bahsettiğim pasif devrimi tamamlamak çabasındadır.

Burada dikkat edilmesi gereken iki husus var. Birincisi, Kemalist devrimle yapılacak mukayeseler. Unutmayalım ki, o devrim bütünüyle kültürel ve sembolikti. Oysa Türk muhafazakârlığı daima altyapıyla ilgilidir ve ilişkilidir. O kadar böyledir ki, zaman zaman iktidarı tayin etmekte güç kazanan, öncü olan Aydınlar Ocağı gibi kurumların çabaları kendileriyle sınırlı kalmıştır. Bir dönemde devletin resmi ideolojisi haline gelen Türk-İslam Sentezi bile bir noktadan daha ilerisine (kültürel planda) geçememiştir. İkincisi, muhafazakârlık sabit bir sınıfsal yapıyı gereksinir. Bu ya aristokrasidir ya da kısmen burjuvazidir. Türkiye’de siyasal İslam’ın dayandığı muhafazakâr kanatlar ise çok değişken, çok hareketli ve işin ihmal edilen ama can alıcı yanını belirtirsem, modernleşmeci, geleceklerini o sularda arayan sınıflardır. Onların muhafazakârlıkla ilişkisi sadece din kültürünün temel değerleri ve kabulleriyle sınırlıdır.

Türkiye’deki kültürel iktidar pasif devrimin içine saklanmıştır, önce pasif devrim gerçekleştirilmek istenmiş, kültürel iktidarın daha sonra teşekkül edeceği varsayılmıştır. O iktidarın ise elitist, yüksek kültüre dayanacağı, ondan kuvvet alacağı çok şüphelidir. Yüksek kültür derken sadece Batılı yüksek kültürü değil, bihakkın öğrenilmiş Osmanlı kültürünü de kastediyorum. AK Parti aradan geçen 25 yılda kültürel iktidara yönelmedi. Erdoğan, siyaseti, kendisine akıl verenlerden bin kere daha iyi bildiği için onun yerine pasif devrimi gerçekleştirme çabasına girdi. Bir yere kadar da getirdi.

Gerisi entellektüellerin tartışmasıdır...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.