Savaş ve barış üzerine çalışmalarıyla tanınan siyaset bilimci Karl W. Deutsch (1912-1992), toplumların ve hükümetlerin, çok çeşitli davranış kurallarına tahammül etme kapasitelerini geliştirebileceğini öngörmüştü. Buna karşın nerdeyse tüm geleneksel toplumlar ve günümüzdeki çoğu küçük gruplar da dâhil olmak üzere birçok etnik-dini topluluk, farklı inanç sistemlerine karşı çok az hoşgörüye sahiptir. Araştırmalar, insanların “grup içi süreklilik” duygusunu korumak istediklerini ve örneğin göçle artan kültürel çeşitlilik bu duyguya meydan okuduğunda, onu sürdürmek için daha çok çaba harcadıklarını ya da daha fazla endişe duyduklarını göstermektedir.
Bu tür endişeler, biraz da çevremizdeki
gelişmeleri kontrol etme eğilimimizle ilişkilidir. Kötü algılanan ya da
istenmeyen gelişmeler (düzensiz göçmen sayısında artış gibi) üzerindeki kontrol
duygusu, onlara karşı toleransı artırırken kontrol duygusunun yokluğu
(yetkililerin göçmenler konusundaki algılanan ihmali ya da bitişik daireye bir
yabancının taşınması gibi) çaresizlik duygusu hatta öfke yaratabilir.
Böyle olunca farklı sosyokültürel köklere
sahip gruplar arasındaki ilişkilerin tarihinin, soykırım, iç savaş, baskı ve
ayrımcılığın sayısız örneğini sunması şaşırtıcı değildir. Bu örnekler, tek
tanrılı dinler ve özellikle İslam söz konusu olduğunda tarihsel olmakla
kalmayıp, bir tür “Korkunç Gerçek” olarak karşımıza çıkabilmektedir. Hoşgörü
kavramı, Avrupa’da XVI ve XVII. yüzyıllardaki din savaşlarına son vermenin bir
yolu olarak doğarken benzer koşulların fazlasıyla yaşandığı İslam dünyasında,
Yunus’un şiirlerinde kalmış olması anlamlıdır.
Bugün otuz milyona yakın Müslümanın
yaşadığı AB ülkeleri, bu kavram yokluğunun “karşılaşmalar” üzerindeki
etkilerini gözlemek için uygun bir deneysel alandır. Batı akademisinde hoşgörü,
genellikle göçmenlerin ve özellikle Müslüman grupların entegrasyonu bağlamında
tartışılmaktadır. Siyasal alanda varlığını hissettiren ırkçı-ayrımcı
eğilimlerin dengelenmesi için seferber edilebilecek en güçlü kavram olarak
“toplumsal hoşgörü” öne çıkarılmaktadır.
***
Bununla birlikte, “öteki” hakkındaki aşırı
basitleştirilmiş ve hatalı imgeler, ulusal çoğunluklar ve Müslüman azınlıklar
arasındaki gerilimleri açıklamada yeterli değildir. Değerler düzeyinde, örneğin
kadınların şiddet görme riski ya da ailesinin “şerefini lekeleme” kaygısı
olmadan topluma eşit bireyler olarak katılımı konusunda gerçek ve derinden
hissedilen farklılıklar söz konusudur. Keza, Müslüman topluluğu belirli bir
eyleme yönlendiren ya da teşvik eden vaazların hukuk düzeniyle çatıştığı
durumlar nadir değildir. Değerler düzeyindeki gerilim ve çatışmalara dair
-özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından- gittikçe genişleyen bir literatür
mevcuttur.
Buna karşın Avrupa’daki Müslümanların,
“bir arada yaşama” ve “saygı” anlamında geniş bir hoşgörüden yararlandığı
yönündeki ölçüm ve tespitler ilginç bir tezat oluşturmaktadır. Müslümanların
kendilerini nasıl tanımladıklarına dair çalışmalar, bu tezadı kısmen
açıklayabilir.
Siyaset bilimci J. Cesari’nin 2008-2009
yıllarında Paris, Londra, Amsterdam ve Berlin’de yürüttüğü odak grup
çalışmaları, farklı etnik kökenlerden 500 Müslümanın İslam’a dair çok esnek
yaklaşımları savunduklarını ve Batı toplumuna uyum sağlamak için uzlaşmaya
istekli olduklarını gösterdi. Odak grupların tamamına yakınında, bir insanı
Müslüman yapan şeyin ne olduğu ya da İslam’ın hangi yönlerinin “en önemli”
olduğuna dair soruları yanıtlarken hemen İslam’ın beş şartına atıf yapan
katılımcılar, ayrıntı vermeye zorlandıklarında Müslüman olmayı “iyi bir insan
olmak” veya “hoşgörülü olmak” gibi daha genel niteliklerle tanımlıyorlardı.
Burada, İslam’ı “Batılı” normlar üzerinden
tanımlamaya teşvik eden sosyoekonomik entegrasyon kaygıları ile göçmen-azınlık
statüsü altındaki kültürel karşılaşmaların etkisi açıktır. Bu koşullarda,
evrensel değerlere yapılan referanslar şaşırtıcı olmasa da İslam’ın beş
şartının önemsiz ya da ikincil önemde gösterilmesi anlamlıdır. Bu konudaki
tartışmalar, çoğunlukla namaz, oruç gibi pratiklerin insanı “iyi bir Müslüman”
yapmayacağı; evrensel değerleri benimsemedeki samimiyetin gerçek bir Müslümanın
en önemli özelliği olduğu konusunda genel bir mutabakatla sona ermektedir.
Bu gibi bulguları, Müslümanların,
azınlıkta oldukları ülkelerdeki karşılaşmalarda “bir arada yaşama” anlamında
hoşgörü sergileme olasılığının daha yüksek olacağı şeklinde yorumlamak
mümkündür.
***
Müslümanların çoğunlukta olduğu koşullarda
ise tümüyle zıt bir manzara karşımıza çıkmaktadır. Ortadoğu ve Kuzey
Afrika’daki 13 İslam ülkesinde dini aidiyet, inanç ve davranışların sosyal
hoşgörü üzerindeki etkisini araştıran sosyolog N. Spierings’in (2019)
bulguları, İslamcı güçlerin iktidarda olduğu birkaç durum dışında, insanların
dinleriyle özdeşleşme derecesinin “sosyal hoşgörü” üzerinde olumsuz bir etkisi
olmadığını gösterdi. Burada sosyal hoşgörü kavramı, “bir arada var olmaya hazır
olma, sevilmeyen grubun üyesiyle -onunla komşu olmak gibi- kişisel teması
sürdürme istekliliği” anlamında kullanılmaktadır.
Buna karşılık Spierings, camiye ve toplu
ibadetlere devamın “etnik-dini hoşgörü” (farklı etnik-dini köklere sahip
insanlarla temas isteği) üzerinde olumsuz bir etkisi olduğunu saptadı. Dahası,
İslamcı hükümetlerin hutbe ve vaazların içeriğini resmi olarak belirlediği
koşullarda, bu etki özellikle güçlü görünüyordu.
Spierings’in 2001-2014 yılları arasındaki
32 Arab Barometer ölçümü ve Dünya Değerler Araştırması verilerine dayandırdığı
çalışması, İslam ülkelerinde sosyal hoşgörü derecesinin büyük ölçüde din-devlet
ilişkileri üzerinden belirlendiğini ima etmektedir. İslam’ın dışlamacı
formlarının devlet yapısına nüfuz etme derecesine bağlı olarak, iktidarların
dini hizmetleri siyasi gündemlerine hizmet edecek şekilde yönlendirme
kabiliyeti de gelişmektedir.
Türkiye açısından da durum çok farklı
değildir. En son Dünya Değerler Araştırması’na (2017-2022) göre, 2.415
katılımcının %41,4’ü farklı dinlerden insanlarla; %41,2’si farklı ırklardan
insanlarla; %48,1’i göçmenlerle/yabancı işçilerle komşu olmak istemediğini
belirtmiştir. LGBT bireyler söz konusu olduğunda bu oran %75,8’e çıkmaktadır.
Tabloyu sosyal hoşgörü açısından anlamlı kılan veri, katılımcıların %66’sının
kendisini “dindar” olarak tanımlarken %43,7’sinin “tek doğru din benim
dinimdir” görüşünü güçlü biçimde savunuyor olmasıdır.
Burada, bireyin -aidiyet, inanç ve
davranış anlamında- din ile özdeşleşme keyfiyetinin rolüne de dikkat çekmek
gerekiyor: Güven, güç ve üstünlük duygusu veren bir gruplaşma sağladığı için
bir dine bağlanmak, otoriter bir karakterin işareti olarak hoşgörüsüzlüğü
destekleyebilir. Buna karşılık, temel kardeşlik ilkesi bireyin içtenlikle
inandığı idealleri temsil ettiği için bir dine bağlanmak, saygı anlamında
hoşgörü ile ilişkilidir. Dinin “kurumsallaşmış” ve “içselleştirilmiş” formları,
sosyalleşme ve kişilik gelişimi üzerinde zıt etkilere sahiptir.
Toplumsal katılım yoluyla dini
sosyalleşmenin hoşgörü üzerinde genel olarak olumsuz bir etkisi vardır.
Bulgular, bu etkinin baskıcı İslam devletlerinde daha güçlü olduğunu
göstermektedir. Buna karşın din esinli “davranışlar” akademide çok az
incelenmiş; daha ziyade aidiyet veya inançların bir öncülü ya da sonucu olarak
görülmüştür. Oysa örneğin siyaset bilimci S. Sleijpen ve arkadaşlarının (2020)
yerli Hollandalılar arasında yaptığı deneysel anket, Müslümanca davranışlara
(kurban kesimi, kadın sünneti, cami inşası vs.) gösterilen tepkinin kendi
başına Müslümanlarla çok az ilgisi olduğunu; daha ziyade bu davranış ve
pratiklerin algılanan normatif sapkınlığı ile ilgili olduğunu göstermektedir.
Davranışlar soyut inançların basitçe somut
ifadesinden fazlası olup, özellikle ötekilerden sadır olduğunda -arka plandaki
inançtan bağımsız olarak- özel bir ilgiyi hak etmelidir. Davranışlar, genel
olarak çoğunluğun ortak kimliğini karakterize eden temel değerler ve etik
normlarla ne kadar çok çatışırsa o kadar az tolerans kazanacaktır.
Dinin davranış boyutuyla ilgili olarak,
İslam ülkelerinde namaz, oruç gibi etkinliklere katılımın aynı zamanda bir
“sosyalleşme” aracı olarak kabul edildiğini ve kişinin yerel normlara
sadakatinin bir göstergesi olduğunu da not etmeliyiz. Dolayısıyla, örneğin
vakit namazlarını camide kılmak veya “cumaya gitmek”, salt dindarca bir eylem
ya da minberden aktarılan mesajlara destek beyanı olarak görülmemelidir.
Keza, sosyalleşme açısından bakıldığında,
örneğin dini ritüel ve ayinlere katılmak, hoşgörüyü bağımsız olarak azaltan bir
eylemdir. Katılımcılar, minberden aktarılan dışlayıcı ya da önyargılı mesajları
tüketir ve bu mesajlarla sosyalleşirler. Nitekim siyaset bilimciler Ben-Nun
Bloom ve G. Arıkan’ın (2012) bulguları, bu tür mesajların, “dini hizmetler”
formunda aktarıldıklarında, öteki etnik-dini gruplara karşı olumsuz tutumları
beslediğini göstermiştir. Buradan, dini etkinliklere ne kadar çok insan katılırsa
özellikle baskıcı İslam devletlerindeki müminlerin o kadar az hoşgörülü
olacakları sonucuna varmak mümkündür. Geleneksel İslam fıkhının, namazları
camide cemaatle kılmanın fazileti ve hutbeyi dinlemenin farziyeti konusundaki
ısrarı bu açıdan anlamlıdır.
***
Bilimsel bulgular, sosyal hoşgörüyü
destekleyen koşullarla çoğunluğun “kimlik” temelli kaygıları arasındaki
sürtüşme noktalarını işaretlemektedir. Burada hoşgörünün yapısal kırılganlığı
açıktır: İlkesel tutumlar değerli olsa da hoşgörü, ötekini özgür ve özerk bir
varlık olarak tanımanın çoğunluk için kabul edilemez olduğu momentte gerçek
anlamını bulmaktadır.
Bu momentte, Müslümanlar, “bizi
dışlıyorlar” diye yakınmak ya da yapmacık bir hoşgörü elçisi pozu takınmak
yerine, “mümin” öznelliklerini -hoşgörünün engelsizce içinden geçebileceği
şekilde- yeniden yapılandırmak zorundadır. Fas-İspanya sınırındaki (Ceuta)
trajik hareketlilik, komplo iddiaları bir yana, ötekinden sürekli hoşgörü talep
eden Müslüman toplumları kendi iç çelişkileriyle yüzleşmeye götüren etken ve
ahlaki bir öznelliğin miladı olmalıdır.
Muhsin Altun, araştırmacı ve
siyaset bilimci.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.