Elimden geldiğince, özellikle Medyascope, Perspektif, Karar ve Fikir Coğrafyası gibi dost platformlarda arşivlik nitelikte programlar yapmaya, yazılar yazmaya gayret ediyorum. İzlenme oranları, ele alınan konuların ağırlığına rağmen umut verici. Yorumlar ise zaman zaman biraz kırıcı olabiliyor. Buna rağmen sokakta farklı kesimlerden seyrek ama süreklilik arz eden, merhum Ahmet Yüksel Özemre’nin veya Marcel Jouhandeau’nun kısa hikâyelerini andıran sürpriz geri dönüşler, bu konudaki kararlılığımı daha da güçlendiriyor.
Geçtiğimiz günlerde sanat tarihçisi Dr.
Nusret Polat ile “Pisagor’dan Hegel’e Estetik: Güzel Nedir?” başlıklı bir
program gerçekleştirdik. Bana göre oldukça önemli bir program oldu. Uzun
yıllardır kapalı zihin, açık ve gizli köylülük, kimliğin geleneksizleşmesi,
mahalle, politik kabile ve büyük grup kimliği gibi kavramlar üzerinden geçmişi
ve bugünü birlikte okuyarak toplumsal olayları çok disiplinli bir yaklaşımla
anlamaya çalışıyorum. Bütün bu kavramların merkezinde ise görgü, ahlak ve
estetik arasındaki ilişki yer alıyor. Bu üç alanın birbirine ne ölçüde bağımlı
olduğu, hangi noktalarda ayrıştığı başlı başına uzun araştırmaları hak eden bir
konu. Kişiselde bugün içine düştüğümüz anlam ve refah krizinin aşılabilmesi
için bu ilişkinin yeniden keşfedilmesi gerektiğine inanıyorum.
Estetik tartışmaları, öncelikle
Yaratıcı’nın sonsuz varlığı ile mükemmellik, ahlak ve güzellik arasında
ayrılmaz bir bağ bulunduğunu kabul etmekle başlıyor. Bazı selefi radikal dinî
akımlar veya farklı inanç gelenekleri, “Tanrı güzel ya da iyi olmak zorunda
değildir; O’nun iradesi sorgulanamaz, bize düşen yalnızca kurallarına
uymaktır.” deseler de Kur’an’a baktığımızda Allah’ın her şeyi ölçü, denge ve
güzellik içinde yarattığını görüyoruz. Kâinatta anlam büyük ölçüde semboller
üzerinden kuruluyor; bu sembollerin dili ise matematikte ve ilahî düzende
karşılığını buluyor.
İşte bu kusursuz matematik, yaratılışın en
ince ayrıntısına kadar sınırları ve ölçüleri belirliyor; karşımıza estetik ve
güzellik olarak çıkıyor. Bu ilahî ölçünün ihlali ise hangi açıdan bakılırsa
bakılsın çirkinliği veya “edepsizliği” doğuruyor.
Ahlak da aslında bu ilahî ölçüye,
estetiğin insana açtığı güzel ve dengeli alana uygun davranmakla oluşuyor ve
olgunlaşıyor. Bu yaklaşım bizi insanın yaratılışına, yani naturasına uygun
davranmaya; eskilerin “şeriat-ı fıtriye”dedikleri anlayışa kadar götürüyor. Bu
bakımdan estetik yalnızca sanatla sınırlı değildir; insan davranışlarından
görgü ve nezakete, mimariden şehir kültürüne, sanat ve edebiyattan gündelik
hayata kadar uzanan bütüncül bir varoluş düzenidir. Bu ilişkiyi tarih boyunca
en güçlü biçimde matematik, hikmet ve hermetik düşünce geleneği yorumlamaya
çalışmıştır.
Bugün kullandığımız “estetik” kavramını
18. yüzyılda Baumgarten felsefeye kazandırmış olsa da estetik düşüncesinin
kökleri çok daha eskiye uzanır. Tarih boyunca estetiği yalnızca sanatın değil,
varoluşun matematiği, metafiziği, görünümü ve sınırları olarak yorumlayan güçlü
bir düşünce geleneği oluşmuştur. Bu çizgi Pisagor’un sayı, ölçü ve armoni
anlayışıyla başlar; Platon’un iyi, güzel ve doğru arasındaki ayrılmaz ilişkiyi
kurması, Plotinos’un güzelliği Tanrısal varlığın yeryüzündeki tecellisi olarak
yorumlamasıyla derinleşir. İslam düşüncesinde İbnü’l-Arabî ve Sühreverdî
güzelliği ilahî isimlerin ve hikmetin yansıması olarak ele alırken, modern
dönemde Schiller estetik eğitimin özgür ve ahlaklı insanın ön şartı olduğunu;
Viktorya döneminde John Ruskin ile Matthew Arnold ise estetik, kültür, mimari,
sanat ve ahlakın birlikte bir medeniyet ve ortak ethos ürettiğini
savunmuşlardır. Ortak kanaat şudur: Estetik yalnızca sanatın konusu değildir;
insanın, toplumun ve medeniyetin ahlaki olgunluğunu görünür kılan, ortak
hayatın dilini ve ölçüsünü belirleyen temel bir ilkedir.
Estetik her ne kadar hakikatle bir anlam
ve ifade ilişkisinden çıkmış ise de insanlık tarihi boyunca güzel algısı gibi
amacından kopartılarak yerel veya merkez otoritelerin simgesel güç ve gösteriş
enstrümanları haline de getirilmişlerdir. Konaklar, saraylar bu durumun sayısız
örnekleri ile doludur.
Aydınlanma, Endüstri Devrimi ve insanın
kendisine, tabiata ve kutsala yabancılaşmasıyla birlikte estetik de ciddi bir
kırılma yaşamıştır. Dijital çağda ise giderek daha fazla karşı-estetik veya
kaos estetiği diyebileceğimiz eğilimler popülerleşiyor. Karşı Estetik, hakikati
görünür kılan bir dilden çok, dikkat çekmeyi amaçlayan bir gösteriye; bazen de
kitlesel bir demonik kaos büyüsüne dönüşüyor.
Gördüğüm kadarıyla kastedilen estetik
yalnızca güzeli üretmek değildir; hakikatin, ahlakın ve hikmetin görünür hâle
gelmesidir. Görgü bu estetiğin gündelik hayattaki dili, ahlak ise onun vicdani
omurgasıdır. Estetik olmadan görgü, görgü olmadan ortak bir ethos, ethos
olmadan da bir uygarlık inşa edilemez. Kanaatimce İslam dünyasının yaşadığı
medeniyet krizinin temelinde de bu zincirin kopması yatmaktadır.
Belki de bugün “kapalı zihin”, “açık ve
gizli köylülük” diye tanımlamaya çalıştığımız zihniyetin en belirgin özelliği
de tam burada ortaya çıkıyor. Köylülük veya daha doğru tanımla taşralılık benim
için coğrafi değil, estetik bir yoksullaşmadır; merakın, inceliğin ve anlam
duygusunun kaybıdır. Estetikten kopan zihin, zamanla görgüsünü; görgüsünü
kaybeden toplum ise ortak vicdana ilgisizleşir. O noktadan sonra güç,
hakikatin; gösteriş ise güzelliğin yerine geçer. Yıllarca ahlakı savunduğunu
söyleyen toplumlar, estetiği ihmal ettikleri için farkında olmadan ahlakın
üzerinde yükseleceği zemini de kaybettiler. Çünkü güzeli kaybetmek aslında
iyiyi kaybetmektir.
*A. Tarık Çelenk, Ekopolitik Sivil
Toplum Kuruluşu kurucusu ve araştırmacı yazar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.