Adalet ancak gerçekle, mutluluk ancak adaletle mümkündür” (Emile Zola). “Dreyfus Davası” hukukçuların ve biraz aydın birikimi olan herkesin az çok bildiği, Dünya hukuk tarihine geçen bir davadır. O dava kadar, bu davadaki hak ve adalet mücadelesi, bu mücadelede bazı aydınların duruşu da önemlidir. Bunların başında Emile Zola gelmektedir. Abbas Bilgili’nin “Dreyfus Davası ve Yassıada Yargılamasıyla Benzerlikleri” kitabı aslında bu konu üzerinde yeniden düşünmeyi sağlayan bir kitap. Kitap, konuyu hem belgesel hem roman kıvamında kaynaklarıyla aktarırken, bu konuda Dünya’da ve Ülkemiz’de yapılan çalışmaları, eserleri, filmleri, tartışmaları ilk andan itibaren aktarmakta ve yakın tarihimizdeki bir hukuk utancıyla, Yassıada Yargılamaları ile de karşılaştırmaktadır. Kitaptan öğreniyoruz ki, bu dava konusunda ilk sayılacak eserlerden biri Ülkemizde yayınlanmış, keza II. Abdulhamit de davayla ilgili gelişmeleri günü gününe takip etmiştir.
Dava, Fransız ordusunda Yahudi kökenli
yüzbaşı olan Alfred Dreyfus’un 1894 yılında, asılsız iddialarla, sahte
delillerle Almanya lehine casusluk yapmakla suçlanıp mahkûm edilmesi davasıdır.
Bir adada tecritle zindanda geçirdiği süreç sonunda, birden fazla yargılamanın
on yıldan fazla sürdüğü dava sonunda Dreyfus’un masumiyeti anlaşılır ve itibarı
iade edilir. Dava Fransa’yı da kutuplaştıran ciddî bir hukukî ve siyasî krize
yol açmış, sonunda istifa edenler, intihar edenler olmuştur. Bu gerçek ve hak
mücadelesinde, kendisi de ayrıca yargılanan, bir süre yurt dışına çıkmak
zorunda kalan Emile Zola en önde yer almaktadır. Bu dava Zola’dan ayrı
düşünülemez. Davada hukukun ve yargının, devletin âli menfaatleri, din ve
milliyetçilik perdesi arkasında, birilerinin amacına, menfaatine hizmet etmesi
çok net görülmektedir. Süreç “gerçeğin” ön yargılara ve bu menfaatlere kurban
edilip toplumun nasıl manipüle edilebileceği, adalet, insan onuru, basın ve
ifade özgürlüğü, aydın sorumluluğu ve ahlâkı konusunda birçok ders çıkartılacak
hak mücadelesidir.
Dreyfus Davası çok farklı yönlerden ele
alınabilir. Ancak Dreyfus Davası ve Emile Zola’nın mücadelesi merkezinde,
gerçek arayışının, gerçeğin, doğrunun, adaletin bazı dokunulmazlar öne
sürülerek tahrif ve tahribi yer almaktadır. Gerçek ve hakikat konusundaki
farklı tartışmalara girmiyoruz. Nereden bakılırsa bakılsın insanlığın ilk
anından itibaren kavgası, gerçek, doğruluk ve adalet kavgasıdır. İnsan, gördüğü
ve görmediği gerçeği aramış, kavramaya çalışmış, izini takip etmiştir. Adalet,
ancak gerçek üzerine inşa edilebilir. Adalet ancak gerçeğin rayı üzerinde
ilerleyebilir; ray bozulursa adalet katarı devrilir. Mülkün temeli adalettir,
adaletin temeli ise gerçektir/hakikattir. Yalan üzerine inşa edilen hukuk ve
adalet, temelsizdir, bir gün çöker; adalet çökünce mülk de, düzen de çöker,
“Iustitia est fundamentum regnorum”. Zola’nın en baştaki sözü buna işaret eder.
Zola, Dreyfus Davası’na ilişkin bir
yazısını “Gerçek yürüyor, onu hiçbir şey durduramayacak” diye bitirir. Çünkü,
gerçeğin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Hukukun görevi, o
gerçeği, olması gerektiği zamanda, olması gerektiği gibi dosdoğru, ne pahasına
olursa olsun bulmak, çıkarmak, ona göre adaleti tecelli ettirmektir. Zamanında
bulunmayan gerçek, sonradan ortaya çıkan gerçek, insan hayatları mahvedilip,
toplumlar çürüdükten sonra ortaya çıkan gerçek, kokuşmuş bir cesettir,
mezarından kalkan hayalettir; mevcut ve mevzu hukukun değil, artık tarihin
konusu olabilir. İşte gerçeği gömen, onun üzerine adalet tesis eden de hukukçu
değil, ancak mezarcı, tetikçi, hatta gerçeği diri diri gömen gerçeğin ve
adaletin katilidir.
Gerçeği, yüce değerler maskesi ve sahte
gerekçelerle kendi menfaatleri için gizlemeye çalışanların bilmediği ise,
Zola’nın dediği gibi “Gerçeğin kendisinde her türlü engeli ortadan kaldıran bir
güç vardır. Ve gerçeğin yolu kesildiği, uzun veya kısa süre yer altına
gömülmesi başarıldığı zaman gücü birikir, şiddetle patlayacak hale gelir, o
kadar ki, patladığı gün, her şeyi kendisiyle birlikte havaya uçurur”. Ve bundan
o gerçeği gizleyenler başta olmak üzere tüm toplum zarar görür. Bu kadim ve
evrensel bir tecrübedir. Çünkü, gerçek gizlendikçe adaletten uzaklaşılır, zulüm
artar, zulme karşı öfke de artar, o gerçek patladığı zaman öfkenin de nasıl
karşılık bulacağı bilinemez. O sebeple Fransız İhtilali sırasında, yaptıkları
İhtilâlin amacını unutan isyancılar, büyük bir zulme imza atmış, Marie
Antoinette’in avukatı “Ben mahkemeye iki şey sunuyorum: Gerçeği ve kellemi.
Birinciyi dinledikten sonra ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar
verebilirsiniz.” dese de dinlenmemiştir. Gerçeğin örtülmesinin, bunun sonucu ortaya
çıkan zulüm ve acının büyüklüğünü ve buna engel olmanın yolunu BM İnsan Hakları
Beyannamesi’inin Giriş kısmında insanlığın ortak acı ve tecrübesi ile bulmak
mümkündür: “İnsan haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın
vicdanında infial uyandıran barbarca eylemlere yol açtığını ve insanların korku
ve yoksunluktan kurtulması, konuşma ve inanma özgürlüğüne sahip olacağı bir
dünyanın ortaya çıkmasının sıradan insanların en yüksek özlemi olarak ilan
edilmiş bulunduğunu, insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak
başkaldırmak zorunda kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle
korunmasının önemli olduğunu…”. Çünkü, gerçek yürür, onu hiçbir şey durduramaz,
derine gömdükçe enerjisi artar ve patlar. Zola’nın dediği gibi, toplumun
varlığı ve mutluluğu adalete, adalet ise gerçeğe dayanır. Gerçek göçerse,
adalet de göçer.
Gerçeği arayış ne kadar eski ve güçlü ise,
onu gizlemek, gömmek, kendi menfaatleri için manipüle etmek çabası da o kadar
eskidir. Bunun çok basit, kirli, açık yöntemleri olduğu gibi, sıklıkla bir
takım yüce (âli) menfaatler, kutsallarla da üzeri örtülmeye, kamufle edilmeye
çalışılmıştır. Kendi menfaatlerini korumak, ahlâksızlık, günah ve
hukuksuzluklarını gizlemek isteyen güç sahipleri tarafından, tartışılmazlık ve
kutsallık zırhı içinde âli menfaatler, din, milliyetçilik, ideoloji örtüsü ile
gerçek, o yolla da adalet örtülmüştür.
Dreyfus Davası’nda bunların tümü birlikte
kullanılmıştır. Dreyfus, Yahudidir, ailesi savaşta Almanlar’a kalan Alsace
Lorriane bölgesinden gelmektedir, Almanlar lehine casusluk yaptığı
söylenmektedir, Fransa’ya ve yaptığı göreve ihanetle suçlanmaktadır. Oysa
gerçek öyle değildir. O sırada bir suçlu aranmaktadır, yeterli delil olmayınca
toplumun o sıradaki din, milliyetçilik, askerlik hassasiyetleri kaşınarak uygun
bir kurban bulunmuştur. Kendi kusurlarını örtmek isteyen, makam ve
ikballerinin, ön yargılarının esiri olan ordunun üst yönetiminin, politikacı ve
bürokratların, devleti ve bu kutsalları da arkasına alarak yönlendirmesi, göz
yumması, hatta kendilerinin düzenledikleri sahte delil, çelişkili ve yalan
bilirkişi raporları, gerçek dışı, bilgiye değil kanaate dayanan tanıklarla suçu
ispat edilmeden Dreyfus ağır bir cezaya mahkûm edilmiştir. Her iki yargılamada
da bunları görmesine rağmen, toplumsal linç, basının toplumu tahrik eden
şehveti, din, milliyetçilik, devlet, devletin âli menfaatleri, devlet görevlilerinin
manipülasyonlarının örtüsüyle, hâkimler kendilerini de kurtarmak adına gerçeği
görmemezlikten gelerek bu cezayı vermiştir.
Din, milliyetçilik ve ideolojinin
kutsallığı ve dokunulmazlık zırhının, devletin âli menfaatleri ve devlet
görevlilerinin yalan söylemeyeceği ön kabulünün arkasına sığınarak iş
çevirenler, şahsî menfaatlerini korumaya, suçlarını gizlemeye çalışanlar, devlet
gücünü de ellerine tutuyorsa, gerçeği perdeleyip aslında kendi amaç ve
menfaatlerini kolayca yürütürler. O güçle toplumu manipüle etme, güç
merkezlerini ve basını yanına alma, karşı geleni hain, suçlu ve günahkâr ilân
etme kolaylaşır; o çukura atılanın, çukurdan çıkması oldukça zordur ve zaman
alır. Oysa, “Basının görevi halka hizmet etmektir, halkı yönetenlere değil…
Belirli bir hükümetin itibarının zarar görmesini vatana ihanet olarak görmek
‘Ben Devletim’ demekle eşdeğerdir” (The Post Filmi’nden). Din, Yaradan’a ve
iyiliğe; milliyetçilik vatana ve millete, ideoloji bir ideale hizmet etmeyi
gerektirir; yalanlara hizmet etmeye değil.
Gerçek dindarlık, milliyetçilik,
vatanseverlik aslında gerçeği aramak, adaleti sağlamakla olur. Hiçbir din ve
peygamber, zenginlik, büyüklük, kudret değil, önce ahlâk ve adaleti, toplum
içinde denge ve kurtuluşu vadetmiş, ona çalışmıştır. Makul her ideolojinin
amacı budur. Adaleti yok ederek, gerçeği gizleyerek vatanseverlik de olmaz;
bilakis vatana ihanet edilmiş olur. Kendi menfaatlerini, makam, mevki, ikbal,
servet ve güçlerini sürdürmek isteyenler, bu dokunulmazlarla gerçeği ve adaleti
örterler. Ama bir gün o ateş dönüp dolaşır ve yakar.
Celal Bayar, bir zulüm ve utanç
yargılaması olan Yassıada Yargılamaları’nda, kendi yargılamalarının Dreyfus
Davasından daha vahim olduğunu, ama bir Zola çıkmadığından şikâyet etmiştir.
Haklıdır!… Bu topraklarda Emile Zola çıkması her zaman zor olmuştur. Ancak,
Bilgili’nin kitapta da dediği gibi, seksen yaşındaki gazetecilerin bile haksız
yere mahkûm edildiği, alternatif seslere, eleştiriye tahammül edilmediği,
Tahkikat Komisyonlarıyla hükümete muhalefetin ihanet sayıldığı yerde fikir ve
basın özgürlüğü kalmayınca, savunacak kimse de kalmamıştır. Çünkü, ya bendensin
ya hain ayrımcılığı, toplumu ve aydınları kutuplaştırmıştı. Devrilen hükümetten
olanları, zaten hukuksuz yeni güç “sizi buraya tıkan irade öyle istiyor”
diyerek susturmuştu; eski muhalifler ise gördükleri haksızlık karşısında ya bu
yeni güçle yeni bir haksızlığa taraf olmuş veya sessiz kalarak intikam almıştı.
Üç beş gerçek ve adalet sözcüsünün de sezi cılız çıkmıştı. Ama bir Zola çıkacak
iklim yoktu, yok edilmişti. Mazlumlar çoktu hep, Zola’lar ise az bu iklimde…
Ama her şeye rağmen gerçek yürür… Güç
geçicidir, gücün enerjisi sonunda tükenir; gerçeğin ve adaletinse sonsuzdur.
Güç, gerçek ve adalet karşısında mutlaka yıpranır. Gerçekle ve adaletle
zamanında yüzleşmeyip engel olanlar, mezarından çıkan bir hayaletle acı şekilde
yüzleşmek zorunda kalırlar. Er ya da geç….
*Prof. Dr. Muhammet Özekes, Hukuk
Mahkemeleri (HMK) mimarlarından ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Öğretim Üyesi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.