Amerikalı iktisatçı ve siyaset bilimci Mancur Olson’a (1932-1998) göre, insanoğlunun anarşiden medenî hayata geçişinin hikâyesi, “başıboş haydutlar”dan “yerleşik haydutlar”a geçişin hikâyesi olarak özetlenebilir. Buna göre, devletin henüz ortaya çıkmadığı çağlarda toplumlar yağmalama ve yakıp-yıkma saikiyle hareket eden serseri haydutların tasallutu altındaydılar. “Medeniyet”le birlikte bunun yerini, iyilikseverliklerinden değil de sömürebilecekleri zenginliğin üretimini artırmak saikiyle toplumu başıboş haydutlardan korumaya çalışan “yerleşik haydutlar”ın düzeni, yani devlet almıştır.
Mancur Olson’ın bu tezini sosyal ve
siyasal felsefede devletçi romantizme karşı çıkan görüşler için bir hareket
noktası olarak alabiliriz. “Devletçi romantizm” terimiyle, hem devletin
kökeninin rızaya dayandığı, yani insanlar tarafından gerçek veya hipotetik bir
sözleşmeyle kurulmuş olduğu görüşünü, hem de devletin topluma hizmet için var
olduğuna ilişkin yaygın “hüsnükuruntu”yu kastediyorum. “Romantizm”, çünkü bu
devletçi varsayımların her ikisi de akla ve tecrübeye olmaktan çok duygulara ve
temennilere dayanmaktadır. Oysa tarihsel olarak devletler, romantiklerin
sandığı gibi insanlar arasında yapılmış olan sözleşmelerden değil, gerçekte
zapt ve müsadereden doğmuştur. Ünlü İskoç filozofu David Hume’un (1711-1776)
yazdığı gibi, “(h)alihazırda mevcut olan veya tarihte kaydı olan hemen hemen
bütün devletler başlangıçta halkın rızası veya gönüllü tabiiyeti olmaksızın ya
gasp ya fetih ya da her ikisiyle kurulmuşlardır.’’
Devlete ilişkin liberteryen felsefenin
temelinde de aynı romantizm karşıtı düşünce yatmaktadır. Nitekim, 20. yüzyılın
önde gelen bireyci-anarşist düşünürü Murray Rothbard (1926-1995) devletin “asla
bir toplum sözleşmesiyle yaratılmış” olmadığını, aksine onun “her zaman fetih
ve sömürüden doğmuş” olduğunu savunmuştur. Başka bir liberteryen düşünür
Chandran Kukathas (d. 1957) da devletin kökeninin adalet veya özgürlük, hatta
düzen arayışı değil, şiddet aracılığıyla güç ve zenginlik arayışı olduğuna
dikkat çekmiştir.
Devletin zapt ve müsadereden doğduğu
tezinin güçlü bir anlatımını Alman sosyolog Franz Oppenheimer’da (1864-1943)
buluyoruz. Ona göre de devletin kökeni sosyal sözleşme değil, yağmadır:
“İnsanların geçimlerini sağlamak için ihtiyaç duydukları araçları elde etmek
için başvurdukları birbirine tamamen karşıt olan iki yöntem vardır. Bunlar
çalışma ve yağmadır; ilkinde kişi geçimini kendi emeğiyle sağlar (ekonomik
yöntem), ikincisinde ise başkalarının emeğinin ürününe el koyar (siyasî
yöntem). Bu bağlamda devlet tipik olarak siyasî yöntemin, yani yağmanın
örgütlenmesidir. Devlet başlangıçta, bir grubun yendiği topluluk üzerinde
hakimiyetini kurarak iç isyana ve dış saldırılara karşı kendisini güvence
altına aldığı bir kurum olarak doğmuştur.
Devletin bir yağma aracı olduğu görüşü
daha önce Fransız düşünür Frederic Bastiat (1801-1850) tarafından
savunulmuştur. Ünlü ‘’Hukuk’’ (1850) adlı denemesinde Bastiat da insanların
hayat ve mutluluk için zorunlu olan malları elde etmelerinin iki yolunu tespit
etmişti: çalışmak, yani kendi yeteneklerini doğal kaynakların geliştirilmesi
için kullanmak veya başkalarının emeğinin ürünlerine el koymak. Yağmayı
önleyecek bir hukukun olmadığı yerde devlet tipik olarak bir yağma aracı veya
mekanizması olarak işler.
Devletçi romantizmin ikinci yönünü
oluşturan devletin topluma hizmet için var olduğu görüşü de birçok düşünür
tarafından dayanaksız bulunmaktadır: Devlet aslında topluma hizmet eden değil,
toplum karşıtı bir kurumdur. Amerikalı liberteryen düşünür Albert Jay Nock’ın
(1870-1945) anlatımıyla: ‘’Devlet toplum karşıtı olarak yönetilen bir kurum
değil, bizatihi anti-sosyal bir kurumdur. Devletin herhangi bir sosyal amaca
hizmet etmek için doğduğu fikri tarihsel temelden tamamen yoksundur.’’
Chandran Kukathas da devletin anti-sosyal
karakterini şu şekilde ifade etmektedir: ‘’Devlet, kendi otoritesi altındaki
grup ve bireylerin çıkarları arasında uyum sağlayan değil, kendi ayrı çıkarları
olan bir kurumdur. Devlet, hiç değilse bir dereceye kadar, [insana] yabancı bir
güçtür; o insan yapımı olsa da [bir kere ortaya çıktıktan sonra] artık insanın
kontrolünde değildir.’’ Kukathas başka bir yerde aynı görüşü şöyle dile
getiriyor: ‘’Devlet ortak iyiliğe değil fakat belirli çıkarlara, özellikle de iktidardakilerin
çıkarlarına hizmet eden bir aktördür. Onun esas derdi kendini idame ettirmek,
temel araçları da eğitim, yeniden-dağıtım vaadi ve şiddettir (…). Devletin
güvenlik endişesi de öncelikle toplumun güvenliği için değil fakat kendi
güvenliği içindir.’’
Ancak, liberteryen düşünürlerin devletçi
romantizme karşı çıkmaları öylesine bir siyasî tercih meselesinden ibaret te
değildir; bunun tarihsel-sosyolojik dayanakları da vardır. Nitekim, eserleri
modern devletin ortaya çıkışı ve doğası üzerinde odaklanmış olan sosyal tarihçi
Charles Tilly’nin (1929-2008) gösterdiği gibi, devlet gerçekte topluma hizmet
etmek için var olan değil, aksine toplumun sırtından geçinen parazitik bir
kurumdur.
Devletin kökeni ve işleyişi bakımından
dayanaksız olan romantik görüşün özellikle ikinci unsuruna akademyadan
yöneltilmiş olan en büyük ve sistematik itiraz Kamu Tercihi Okulu’ndan
gelmiştir. ‘’Romantizmden arınmış siyaset’’i (politics without romance) savunan
Kamu Tercihi Okulu iktisatçı James Buchanan (1919-2013) ve Gordon Tullock
(1922-2014) tarafından 60’lı yıllardan itibaren geliştirilmiştir. Buchanan,
kendi ifadesiyle, ‘’anarşiye düşme tehlikesini önleyecek kadar güçlü olan, ama
[aynı zamanda] Leviathan gibi davranmasını önleyecek, işler bir anayasal
‘denetler ve dengeler’ mekanizmasıyla sınırlanmış yönetim’’ peşinde olan, 20.
yüzyılın önde gelen klasik liberal düşünürlerinden biridir. Kamu Tercihi
bağlamında ‘’romantik’’ nitelemesi devlet başta olmak üzere siyasî kurumlara
ilişkin idealize edilmiş, akla ve olgulara direnen bir dürtü ve duyguya işaret
etmektedir.
Gerçekten de 1950’ler ve1960’larda Avrupa
ve Kuzey Amerika’da bilim dünyası, siyasetçiler, kamu politikası uzmanları ve
bürokratlar arasında politikaya ilişkin olarak romantik bir görüş hâkimdi;
devletin sosyal problemleri diğerkâmcı bir şekilde çözen bir kolektif karar
alma mekanizması olduğuna inanılıyordu. Seçilmiş -dolayısıyla ‘’halkı temsil
eden’’- siyasetçiler ile kamu politikalarını uygulayan bürokratlar kişisel
çıkar gütmeyen ve sadece ‘’kamu yararı’’na hizmet eden seçkin insanlarmış gibi
tasarlanıyordu. Buna karşılık, özel alanlarında ve piyasada iş ve işlem yapan
bireyleri motive edenin kişisel çıkar güdüsünden başka bir şey olmadığı
düşünülüyordu. Kişisel çıkar ise zaten ‘’kötü’’ bir şeydi.
Oysa, Kamu Tercihi Okulu iktisatçılarına
göre, siyasetçiler ile bürokratların sırf kamu görevinde oldukları için her
zaman kamu yararını artıracakları kuşkuludur; çünkü anlar da faaliyetlerini
özel sektördeki insanları motive eden aynı kişisel çıkarın yönlendirdiği
bireylerden oluşmaktadır. Buchanan ve Tullock ile onları izleyen diğerleri
yarım asırdan fazla bir süredir kamu görevlilerini de önemli ölçüde piyasada
işlem yapan özel kişiler gibi kişisel çıkar güdüsünün yönettiğini gösteren
zengin bir akademik literatür ortaya koydular. Böylece, ‘’devlet
başarısızlığı’’nın (government failure) bir nedeni seçilmişlerin genellikle bir
sonraki seçimi düşünerek kendi popülaritelerini artıracak şekilde hareket
etmeleridir. Bunun gibi, bürokratlar da çoğu zaman maaşları ve diğer
avantajları ile kurumlarının bütçelerini artırma saikiyle karar alırlar.
Öte yandan, Buchanan ve takipçileri
piyasanın başarısızlığının kendiliğinden devlet faaliyetinin başarılı olacağı
anlamına gelmeyebileceğine dikkat çektiler. Piyasanın genel yarara değil de
sadece özel çıkara hizmet ettiği görüşüne karşı çıktıkları gibi, devletin
kamusal mal ve hizmetlerin üretiminde de her zaman başarılı olmadığını
savundular. Onun için, ‘’kamu tercihi’’ perspektifi açısından, kaynakların
üretken tahsisi söz konusu olduğunda, kusurlu reel piyasayı ideal devletle
değil de ancak kısmen başarılı olan gerçek devletle karşılaştırmak gerekir.
Sonuç olarak, hem daha müreffeh bir hayat
için hem de siyasî olarak hayal kırıklığına uğramamak için, en başta devletin
hayırhah bir kurum olduğunu vazeden romantizmden kurtulmamız ve ona gerçekçi
olarak bakmamız gerekiyor.
*Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, hukukçu
ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Aslî Üyesi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.