NATO’nun Ankara Zirvesi, ABD Başkanı Donald Trump’un son aylardaki konuşmalarından ve ittifaka yönelik eleştirilerinden sonra rutin bir liderler toplantısı olmanın ötesine geçecek gibi görünüyor. İran’la savaş sürecinde ABD Başkanı sık sık NATO’ya sitem eden, hatta ittifakı suçlayan açıklamalar yaptı. NATO’dan ve istediği desteği temin edemediği İngiltere başta olmak üzere üye ülkelere ağır eleştirilerde bulunmuştu. ABD’nin İngiliz üslerini kullanmasına ilk aşamada izin vermemesini, İngiltere Başbakanı Starmer’ın geçmişteki kadar kararlı olmadığını, ABD-İngiltere ilişkilerinin geçmişteki kadar güçlü olmadığını, Londra’nın İran konusunda diğer müttefikler kadar istekli davranmadığını dile getiren Trump diğer ülke liderlerine de açık açık tehditler savurmuştu kendine has üslupsuzluğuyla…
MÜJDE DEDİĞİ SATIŞ!
Tehditleri, tepkileri, şovları ve diğer
tuhaflıklarıyla ekranlarda kendinden bahsettirmeyi başaran ABD Başkanı, bu
süreçte Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında genellikle güzel sözler
söylemeye itina gösterdi. Erdoğan’ın harika liderliğinden, aralarındaki
dostluktan, ordusunun büyük ve güçlü olduğundan bahsetti. Geçen hafta kurduğu
“müjde”li cümlelerle bu övgüsünü en ileri seviyeye taşıdı…
Böyle bir ortamda Türkiye’nin ev
sahipliğinde toplanacak olan NATO Zirvesinin Türkiye’nin ittifak içindeki
stratejik konumunu yeniden öne çıkaracak olması, Rusya-Ukrayna Savaşı devam
ederken Avrupa güvenliğinin yeniden şekillenmesi, savunma harcamaları ve yük
paylaşımı (ABD’nin Avrupalı müttefiklerinden daha fazla katkı beklentisi bu
bağlamda önem arz ediyor) bakımından ‘tarihî’ olduğu değerlendiriliyor.
Türkiye’nin bu zirveden beklentileri ise
üç başlık altında toplanıyor: Savunma sanayii alanındaki kısıtlamaların
kaldırılması, Türkiye’nin Avrupa güvenliğindeki rolünün daha fazla tanınması,
terörle mücadelede müttefiklerden daha güçlü destek beklentisi bulunuyor.
Bunlar Erdoğan’ın hem hafta başında hem de çeşitli ortamlarda dile getirdiği
hususlar aynı zamanda…
Böylesine önem atfedilen zirve, doğal
olarak medya ve siyaset çevrelerinde yoğun bir şekilde tartışılıyor.
Tartışmaların ilginç birkaç boyutu
bulunuyor:
NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında öneminin
azaldığı, yeni konseptte ‘düşman’ın İslam/İslam dünyası olduğu tezini özellikle
1990’lı yıllarda sık sık gündeme taşıyan İslamcı çevreler, zirvenin Ankara’da
yapılacak olmasından ve Trump’ın Türkiye ve Erdoğan övgülerinden dolayı eski
konumlarından uzakta durmayı, büyük bir strateji olarak pazarlıyorlar… İslamcı,
İslamcı olduğundan daha çok rijit tavrıyla bilinen bir gazete, NATO’yu
reddettiklerini ama müttefik olmaktan dolayı yapacak bir şeyin olmadığını
belirtiyor, NATO’ya ve zirveye, daha fazla olarak da zirve dolayısıyla alınan
önlemlere tepki gösteren sosyalistlere ve ulusalcılara tepki gösteriyor! Bu
mantık, kendileri dışında başkalarının NATO’yu dışlamasını, NATO’yu
reddetmesini, NATO’ya ve yaptıklarına karşı çıkmasını kabul etmiyor! NATO’yu,
Trump’ı ve zulüm ve katliam destekçisi diğer liderleri değil onlara tepki
gösterenleri suçluyor…
GEÇMİŞİN NATO KARŞITLARI
Bu çizginin AK Parti ve Erdoğan
öncesindeki dönemde kendi içinde daha tutarlı, daha hakkaniyetli, daha insancıl
olan tutumu, AK Partili yıllarda epeyce değişim geçirdi ve bazılarında NATO’cu
olmaya kadar vardı! Bunda -yukarıda işaret edildiği gibi- Trump’ın Türkiye ve
Erdoğan hakkındaki sözleri çok etkili oldu şüphesiz. ABD Başkanının çoğu
birbiriyle çelişik, tutarsız ve geçersiz sözleri uğruna hem “ABD emperyalizmi”
söyleminden hem de bizatihi kötülüğü temsil eden Trump’ın özelde Müslümanlar
genelde tüm mazlumlar için tehdit ve tehlike olduğu gerçeğini ifade etmekten
uzak duruyor.
(Türkiye’deki İslamcı çevrelerde Trump’a
yönelik yaklaşım, evet, tamamen destekleyici değildir şüphesiz. Ama iktidarı
körü körüne desteklemeyi strateji diye pazarlayanların yaklaşımı tamamen
reddedici de değildir. İktidar destekçisi İslamcı medya daha çok jeopolitik ve
devlet çıkarları açısından değerlendirdiği görüntüsü vermeye çalışırken, ikinci
grupta yer alan ve geçmişteki NATO/ABD/Batı karşıtlığının öncülüğünü yapan
ideolojik İslamcı gruplar/yayınlar Filistin, İsrail ve ABD’nin Orta Doğu
politikalarını daha belirleyici ölçüt olarak öne çıkarmaya ve buralarda olan
bitenlerden dolayı Trump’ın yönlendirdiği ABD/Batı politikalarını bütünüyle
reddediyor.)
Zirve dolayısıyla alınan -en hafif
deyimiyle- abartılı önlemlerin devlet kanallarında (TRT, AA, DMM) ve iktidar
yanlısı medyada normalleştirildiği de dikkatlerden kaçmıyor. Bu kanallara göre
Ankara cadde ve sokaklarının brandalarla, panolarla, tabela ve görsellerle
kapatılması güvenlik tedbirinden ibaret ve bu da sadece iki günlük bir tedbir!
Kendilerini muhalif mecralarda yapılan haber ve yorumları yalanlamakla görevli
sayıyor bu kanallar… Oysa gösteri ve yürüyüş yasağı zirveden 15 gün önce
başladı. Yollarda kontroller de yerine ve semtine göre günlerdir sıkı bir
biçimde sürüyor. Ayrıca “branda ile güvenlik” de oldukça sıkıntılı bir durum
değil mi? Maksat bir şeyleri gözlerden saklamak değil de gerçekten iddia
edildiği gibi güvenlik ise bu nasıl olacaktır? Brandalar fakirliği,
düzensizliği, çirkinliği sakladığı gibi kötü niyetlileri de saklamaz mı mesela?
Yolları, bulvarları, caddeleri, sokakları
bütünüyle brandalarla kaplamak, gereksizdir, abartıdır, israftır. Yazıktır,
günahtır. Bunu çok mahir ve çok hızlı bir şekilde başarmış olan Ankara
Büyükşehir Belediyesi, bu başarısıyla kimsenin gözüne de girecek değildir
ayrıca…
TUTUKLAMA VE AKREDİTASYON
Yüzlerce insanın gözaltına alınması, 200’e
yakınının tutuklanması da iktidar sözcülüğüne hevesli medya mensuplarına normal
geliyor! Zirve’yi takip edecek gazetecilerin akreditasyonu da gözlerden
kaçırılıyor; kimin haberci olduğuna NATO’nun mu İletişim Başkanlığının mı karar
verdiği anlaşılamıyor. Mesela dış politika ve NATO, Avrupa, ABD konularına en
fazla yer veren Cumhuriyet gazetesine Zirve’yi takip etme izni verilmiyor ve
bunda bir beis görülmüyor!
(Geçmişin İslamcıları, bugünün iktidar
destekçileri, ilginçtir, Trump gibi gerçekten, bizatihi zalimler için bu ve
benzeri sıfatları kullanmaktan da imtina ediyor. ABD/Batı emperyalizmi üzerine
bir literatür oluşturmuş olan bu çizginin, baba ve oğul Bush’un Irak’ta,
Clinton ve Obama’nın hem Ortadoğu’da hem de başka coğrafyalarda milyonlarca
masumun kanına girmiş olmalarına isyanı takdirle hatırlanırken onlardan hiçbir
farkı bulunmayan Trump’a laf etmemeleri çok tuhaf… Oysa zalim zalimdir, kötü
kötüdür, katil katildir! Birkaç gönül alıcı söz, bu gerçeği değiştiremez,
değiştirmemelidir! Hak edenlere karşı hak ettikleri durumda bu sıfatları
hatırlatmak, masum ve mazlum insanların sesi olması gereken medyanın
görevidir.)
İktidarın ve muhalif-muvafık
politikacıların ‘siyaseten’ durumu idare edecek eylem ve söylem geliştirmeleri
-hoş görülebilir değil ama- anlaşılabilirdir belki ama İslamcı medyanın,
aydınların, düşünürlerin ‘siyasî’ davranma hakkı ve sorumluluğu yoktur! Kendisini
politikanın, siyasetin, günlük politik didişmelerin parçası sayıp onlara
takılıp gidenlerin yaptığı gazetecilik değil maskaralıktır, dalkavukluktur.
Böyleleri zaman zaman peşine takıldıklarının farklı bir manevrasıyla boşa
düşmektedir.
(Bu arada, NATO’nun öneminin,
büyüklüğünün, gerekliliğinin bolca ve her yönüyle tartışıldığı bir ortamda bir
ilkesi, hassasiyeti, tutarlılığı kalmamış bir kanalda Batı/Avrupa karşıtı
yayınlara rastlamak da oldukça ironik geldi! Her konuda konuşabilme kabiliyetine
sahip 5-10 kişiden Coşkun Başbuğ, İsmail Dükel, Fulya Öztürk ve son zamanların
yükselen yıldızı Oytun Erbaş, Batı hayranlığının gereksizliğini, Rusya’nın
büyüklüğünü, Avrupa’nın ne kadar kötü ve tabii Türkiye’nin ne kadar iyi
olduğunu, Batı’ya gidenlerin pişmanlığını filan tartışıyorlar kendilerinden
emin bir şekilde!)
MEDYAYA DÜŞEN…
NATO, Türkiye’nin güç bela dahil olduğu,
bunun için dünyanın öbür ucundaki Kore’de 721 şehit verdiği, dahil olduktan bir
süre sonra ikinci büyük ordusu olduğu bir savunma paktı… Kimi, kimden
savunduğu, olası bir savaşta Türkiye’yi savunup savunmayacağı, karşısındaki
Varşova Paktı çöktükten sonra yeni ‘düşman’ının kim olduğu çokça tartışıldı;
bundan sonra da tartışılmaya devam edecek tabii ki… Ankara Zirvesi, Avrupa’da
ve Ortadoğu’da savaşların yaşandığı bir döneme denk geldiği için önemli bir
zirve olacak şüphesiz… Bütün bunlara tamam! Ama abartılı yorumlar, bağlamından
koparılan sözler, geçmişte dile getirilen hususlar unutulmadan…
Masumların mazlumların mağdurların sesi
olma sorumluluğu taşıması gereken medyaya düşen, özellikle İslamcı medyaya
düşen Zirve’yi de NATO’yu da Trump’ı da diğer ülkeleri ve liderleri de
gerektiği gibi takip etmek, sorgulamak ve haberleştirmektir.
*Prof. Dr. Hakan Temiztürk, Atatürk
Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.