Ahbap etrafında yürüyen tartışma giderek Haluk Levent’i aşan bir yere evriliyor. Başlangıçta mesele, bir kişi hakkındaki iddialardı. Sonra iktidar yanlılarının iktidar karşıtlarıyla, hatta tüm seküler kesimle hesaplaşmasına dönüştü.
Bugün ise farkında olarak ya da olmayarak
tartışma bambaşka bir noktaya taşındı. Sanki yaşananlar Türkiye’de sivil
toplumun kendisinin sorunlu olduğunun kanıtıymış gibi konuşuluyor.
Elbette güçlü sivil toplum, denetimsiz
sivil toplum demek değildir. Tam tersine, sivil toplumun meşruiyeti
şeffaflıktan ve hesap verebilirlikten gelir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, daha zayıf
değil, daha güçlü bir sivil toplum alanıdır. Çünkü mesele Ahbap değil. Mesele,
bu ülkenin vatandaşlarının hayatlarına ne kadar dahil, memleketlerinin
meselelerine ne kadar müdahil olabildiğidir.
Türkiye’de sivil toplum denildiğinde hâlâ
çoğu zaman köy güzelleştirme, cami yaptırma ya da yardım kuruluşları akla
geliyor. Mahalle ilişkilerini diri tutmaya çalışan, okul ya da cami çatısını
tamir eden, yoksula erzak dağıtan, burs veren, okul yaptıran, afet zamanlarında
yardım toplayan yapılar...
Bunların hepsi elbette sivil toplumun bir
parçası. Ancak sivil toplum bundan ibaret değil. Demokrasilerde sivil toplum;
insanların kendi rızaları ve çabalarıyla yalnızca seçimlerde oy veren bireyler
olmaktan çıkıp ortak hayatın öznesi haline gelmesini sağlayan örgütlerdir:
Sendikalar, vakıflar, dernekler ve ağlar...
Onurlu yaşam hakkı için mücadele etmek;
çevre sorunlarına, kadın cinayetlerine ve çocuk haklarına müdahil olmak; kent
hakkını, mahalledeki parkı, hayvanların ve engellilerin yaşam hakkını savunmak;
afet anlarında dayanışmayı örgütlemek... Bütün bunlar ortak bir fikrin farklı
tezahürleri. Sivil toplum dediğimiz şey, hayatla ve memleketle meselesi olan
insanların bu meseleye tek başlarına değil, birlikte müdahil olabilme arzu ve
gayretlerinin yolu, yöntemidir.
Bu topraklarda öyle sanılsa da demokrasi
yalnızca sandık değildir. Demokrasi, seçimler arasında da yaşayan bir rejimdir.
İşte seçimler arasındaki hayatın en önemli aktörlerinden biri de sivil toplum
örgütlenmeleri. Bu nedenle Ahbap etrafındaki tartışmayı bir dolandırıcılık ya
da siyasi hesaplaşma meselesinin ötesinde, yeniden sivil toplum ve örgütlenme
hakkı tartışmasına çevirmeliyiz.
Dayanışma için örgütlüyüz peki ya
hak savunuculuğu?
Aslında bu toprakların sivil toplum
hafızası sanıldığından çok daha eski. İmeceyi icat etmiş bir toplumuz. Ahilik
geleneğini kurmuşuz. Vakıf kültürüyle yüzyıllar boyunca eğitimden sağlığa kadar
pek çok kamusal ihtiyacı karşılamışız.
Dayanışma ve dayanışma için örgütlenme
konusunda önemli bir birikime sahibiz. Türkiye’de faal dernek sayısı 2025 yılı
sonu itibarıyla 101 bin 823’e ulaşmış durumda. Kabaca bakıldığında bunların 38
bini mesleki dayanışma, 18 bini dini hizmetlerin gerçekleştirilmesine yönelik,
7 bini insani yardım, 6 bini eğitim ve araştırma, 6 bini kültür, sanat ve
turizm, 5 bini ise sporla ilgili dernekler. Buna karşılık yalnızca 1544 hak
savunuculuğu, 1115 de düşünce temelli dernek var.
Sorunumuz tam da burada. Dayanışmayı
biliyoruz; ancak hak temelli örgütlenmeyi yeterince geliştiremedik. Hayır
yapmayı meşru görüyoruz ama hak talep etmeyi çoğu zaman huzursuzluk kaynağı
olarak algılıyoruz.
Bunun tarihsel nedenleri var. “Örgüt”
kelimesinin bile olumsuz çağrışımlar taşıdığı bir toplumsal hafızamız
bulunuyor. Özellikle 12 Eylül’den bugüne uzanan güvenlikçi siyaset dili,
örgütlenmeyi çoğu zaman tehdit olarak tanımladı.
Bu yüzden birey olmayı öğrenirken yurttaş
olmayı ihmal ettik. Yardım etmeyi öğrendik ama ortak hayatın kurucu öznesi
olmayı yeterince öğrenemedik.
Yurttaşlık yalnızca devlete karşı
yükümlülük değil
Sivil toplumu yeniden düşünmek için önce
yurttaşlığı yeniden tanımlamamız gerekiyor. Türkiye’de yurttaşlık uzun yıllar
boyunca devletle kurulan hukuki ilişki üzerinden tarif edildi. Vergisini
ödeyen, askerliğini yapan, kanunlara uyan, seçim zamanı oyunu kullanan kişi
“iyi vatandaş” sayıldı. Yurttaşlığın ölçüsü, devlete karşı yükümlülükleri
yerine getirmekti.
Bu tanım, devletin ortak hayatın neredeyse
tek öznesi, toplumun ise yönetilecek edilgen bir bütün olarak görüldüğü bir
döneme aitti. Oysa bugünün karmaşık meselelerini yalnızca merkezi devletin
bilgisi ve kapasitesiyle çözmek mümkün değil. İklim krizinden depreme,
eğitimden kadınların güvenliğine, kentlerden dijital dünyaya kadar alınan her
karar doğrudan insanların hayatına dokunuyor.
Böyle bir dünyada yurttaşlık yalnızca
görevlerini yerine getirmekten ibaret olamaz. Yeni yurttaşlık; ortak hayat
karşısında sorumluluk üstlenmek, yalnızca oy vermek değil kararlara katılmak,
yalnızca şikayet etmek değil çözümün parçası olmak, yalnızca kendi hakkını
değil başkasının hakkını da savunmak, devletten talep etmenin yanı sıra bilgi,
emek, zaman ve dayanışma üretmek.
Yani mesele yalnızca “Beni kim yönetecek”
sorusu değil; “Birlikte yaşadığımız hayatı ben nasıl etkileyebilirim”
sorusudur. Sivil toplum, bu soruya verilen örgütlü cevap. Bireyin kaygısını
ortak talebe, bilgisini ortak çözüme, vicdanını ortak harekete dönüştüren;
insanları yalnızca seçimden seçime ortaya çıkan seçmenler olmaktan çıkarıp
hayatın her gününde söz ve sorumluluk sahibi yurttaşlara dönüştüren alan. Bu
nedenle sivil toplumu yalnızca yardım kuruluşları üzerinden anlamak eksik
kalır. Hayırseverlik, ihtiyacı olana el uzatır; hak temelli sivil toplum ise
insanları sürekli yardıma muhtaç bırakan düzeni sorgular. Biri yaranın acısını
azaltır, diğeri yaranın neden sürekli açıldığını sorar. Demokratik toplumun
ikisine de ihtiyacı var.
Aktif yurttaş, devletin rakibi ya da onun
eksik bıraktığı her işi üstlenen gönüllü bir kamu görevlisi değil. Kendi
bilgisini, deneyimini ve talebini devlete, yönetime ve siyasete taşıyan;
gerektiğinde iş birliği yapan, gerektiğinde itiraz eden bağımsız bir aktör. Bu
yüzden sivil toplum, demokratik düzenin süsü ya da güç sahiplerinin yancısı
değil; bilgi ve çözüm üreten asli unsurlardan biri. Yurttaşların yalnızca
yönetilen değil, ortak hayatın kurucu aktörleri olmasının zemini ve okulu.
Türkiye’nin siyasal kültürü de, devlet
geleneği de, bugünkü iktidar da böylesi bir yurttaşlığı kabullenmekten hâlâ
uzak. Yurttaşı ortak hayatın yetişkin ve eşit öznesi olarak değil; yönetilecek,
denetlenecek ve gerektiğinde sınırlandırılacak bir unsur olarak görüyor.
Kriminalize edilen sivil toplum
Son on beş yılda bu sorun yeni bir boyut
kazandı. Özellikle Gezi’den sonra iktidarın sivil topluma bakışı köklü biçimde
değişti. Eskiden en azından biçimsel olarak karar alma süreçlerine davet edilen
sivil toplum aktörleri giderek sistemin dışına itildi.
Öte yandan hemen her alanda iktidara yakın
simetrik yapılar oluşturuldu. Böylece yalnızca siyaset değil, sivil alan da
kutuplaşmanın sahnesine dönüştü. Bugün çevreden kadın haklarına,
kültür-sanattan insan haklarına kadar birçok alanda artık yalnızca farklı
görüşler değil, birbirinden kopuk sivil toplum evrenleri de var.
Sivil toplumun önemli bir bölümü de
zamanla kendi toplumsal kümelerinin sınırları içine sıkıştı. Farklı kesimlerle
ilişki kurma kapasitesi zayıfladı. Kimi zaman temsil ettiği toplumu dönüştürmek
yerine kendi mahallesinin onayını korumaya öncelik verdi. Böylece sivil toplum
yalnızca kutuplaşmanın öznesi değil, aynı zamanda sahnesi haline de geldi.
Bunun en büyük zararını ise toplum gördü.
Çünkü sivil toplum, devlet ile toplum arasındaki güven köprüsüyken giderek
siyasi kutupların uzantısı gibi algılanmaya başlandı.
Sivil toplum da siyasi kültürden
bağımsız değil
Elbette sivil toplumun kendisinin de ciddi
sorunları var. Türkiye’deki birçok sivil toplum kuruluşu, eleştirdiği siyasi
partiler kadar merkeziyetçi bir yapıya sahip. Birçoğunda lider değişimi
gerçekleşmiyor. Şeffaflık sorunları yaşanıyor. Demokratik yönetim kültürü
zayıf. Yeni kuşaklara alan açmakta zorlanıyorlar. Bazıları ise zamanla
toplumsal meselelerle kurduğu ilişkiyi kaybederek yalnızca kendi kurumsal
varlığını sürdürmeye odaklanıyor.
Hiçbir sivil toplum kuruluşu dokunulmaz
değil elbette. Tam tersine güçlü bir sivil toplum ancak denetlenebilir, şeffaf
ve hesap verebilir olduğu ölçüde güven kazanabilir.
Ama dikkat edilmesi gereken nokta şu:
Şeffaflık talebi başka şeydir; sivil toplumun tamamını itibarsızlaştırmak başka
bir şey. İlki demokrasiyi güçlendirir, ikincisi ise zayıflatır.
Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı daha az
değil, daha çok ve daha güçlü bir sivil toplum. Ancak mesele yalnızca dernek ve
vakıf sayısını artırmak değil. Asıl ihtiyaç; kendi içinde demokratik, şeffaf ve
hesap verebilir; devletten, siyasi partilerden ve sermayeden bağımsızlığını
koruyabilen; toplumun farklı kesimleriyle ilişki kurabilen bir sivil toplum kültürü.
Bunun için yeni bir devlet anlayışı kadar
yeni bir yurttaşlık anlayışına da ihtiyacımız var. Devleti her meselenin tek
sahibi, yurttaşı ise yalnızca hizmet bekleyen ve devlete karşı uslu olması
gereken bir özne olarak gören anlayışla ortak bir hayat kurmak mümkün değil.
Aynı şekilde devleti bütünüyle dışlayan, her sivil girişimi kendiliğinden doğru
ve erdemli sayan romantik yaklaşımla da olamıyor.
Yeni yurttaşlık ne itaatkârlıktır ne de
sürekli itiraz hâlinde kalmak. Ortak hayatın sorunlarının çözümü için
sorumluluk almaktır. Gerektiğinde devleti ve iktidarı denetlemek, gerektiğinde
devletle iş birliği yapmak; ama hiçbir zaman devletin ya da herhangi bir siyasi
partinin arka bahçesine dönüşmemektir.
Ahbap ve Haluk Levent hakkında yürüyen
süreç sonunda suç varsa ortaya çıkarılmalı, sorumlular hesap vermeli. Fakat bu
olaydan “Kimseye güvenilmez, kimse örgütlenmesin” sonucu çıkarılırsa Türkiye
yalnızca bir derneği ya da yardım ağını kaybetmez. Yurttaşların ortak hayata
katılma cesaretini, dayanışma kapasitesini ve demokratik enerjisini de
kaybeder. Daha da önemlisi, toplumun vicdanı ve merhamet duygusu yara alır.
Yeni kahramanlar değil güçlü sivil toplum
Sivil toplum, bu topraklarda yeni bir
yurttaşlık anlayışının örgütlü ifadesi hâline gelmelidir. Kendi hayatının
sorumluluğunu alan ama yalnızca kendisini düşünmeyen; ortak sorunlara müdahil
olan, başkasının onurlu yaşam hakkını da kendi hakkı kadar önemseyen; itiraz
ederken çözüm üretmeyi, yardım ederken adalet talebini unutmayan yurttaşlar...
Çünkü ne devlet tek başına bugünün
karmaşık sorunlarını çözebilir, ne siyasi partiler toplumun bütün bilgisini
üretebilir, ne de yazılı kurallar ortak hayatı tek başına düzenleyebilir.
Sivil toplum; devletin yapamadığını
üstlenen bir yedek kuvvet ya da muhalefetin arka bahçesi değil, toplumun kendi
hayatına sahip çıkma iradesinin örgütlü temsilcisidir. Güvenilir ve etkin
devlet, demokratik siyasi partiler ve güçlü sivil toplum birbirinin alternatifi
değil, demokratik ortak hayatın üç vazgeçilmez ayağıdır. Bunlardan biri
zayıfladığında diğer ikisi güçlenmez; zayıflayan ortak hayatın kendisi olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.