28 Temmuz 2026 Salı

Dayanışma ve örgütlü hak talebi: Sivil toplum, yeni bir yurttaşlık anlayışının örgütlü ifadesi hâline gelmelidir Bekir Ağırdır/28 Temmuz 2026

Ahbap etrafında yürüyen tartışma giderek Haluk Levent’i aşan bir yere evriliyor. Başlangıçta mesele, bir kişi hakkındaki iddialardı. Sonra iktidar yanlılarının iktidar karşıtlarıyla, hatta tüm seküler kesimle hesaplaşmasına dönüştü.

Bugün ise farkında olarak ya da olmayarak tartışma bambaşka bir noktaya taşındı. Sanki yaşananlar Türkiye’de sivil toplumun kendisinin sorunlu olduğunun kanıtıymış gibi konuşuluyor.

Elbette güçlü sivil toplum, denetimsiz sivil toplum demek değildir. Tam tersine, sivil toplumun meşruiyeti şeffaflıktan ve hesap verebilirlikten gelir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, daha zayıf değil, daha güçlü bir sivil toplum alanıdır. Çünkü mesele Ahbap değil. Mesele, bu ülkenin vatandaşlarının hayatlarına ne kadar dahil, memleketlerinin meselelerine ne kadar müdahil olabildiğidir.

Türkiye’de sivil toplum denildiğinde hâlâ çoğu zaman köy güzelleştirme, cami yaptırma ya da yardım kuruluşları akla geliyor. Mahalle ilişkilerini diri tutmaya çalışan, okul ya da cami çatısını tamir eden, yoksula erzak dağıtan, burs veren, okul yaptıran, afet zamanlarında yardım toplayan yapılar...

Bunların hepsi elbette sivil toplumun bir parçası. Ancak sivil toplum bundan ibaret değil. Demokrasilerde sivil toplum; insanların kendi rızaları ve çabalarıyla yalnızca seçimlerde oy veren bireyler olmaktan çıkıp ortak hayatın öznesi haline gelmesini sağlayan örgütlerdir: Sendikalar, vakıflar, dernekler ve ağlar...

Onurlu yaşam hakkı için mücadele etmek; çevre sorunlarına, kadın cinayetlerine ve çocuk haklarına müdahil olmak; kent hakkını, mahalledeki parkı, hayvanların ve engellilerin yaşam hakkını savunmak; afet anlarında dayanışmayı örgütlemek... Bütün bunlar ortak bir fikrin farklı tezahürleri. Sivil toplum dediğimiz şey, hayatla ve memleketle meselesi olan insanların bu meseleye tek başlarına değil, birlikte müdahil olabilme arzu ve gayretlerinin yolu, yöntemidir.

Bu topraklarda öyle sanılsa da demokrasi yalnızca sandık değildir. Demokrasi, seçimler arasında da yaşayan bir rejimdir. İşte seçimler arasındaki hayatın en önemli aktörlerinden biri de sivil toplum örgütlenmeleri. Bu nedenle Ahbap etrafındaki tartışmayı bir dolandırıcılık ya da siyasi hesaplaşma meselesinin ötesinde, yeniden sivil toplum ve örgütlenme hakkı tartışmasına çevirmeliyiz.

Dayanışma için örgütlüyüz peki ya hak savunuculuğu?

Aslında bu toprakların sivil toplum hafızası sanıldığından çok daha eski. İmeceyi icat etmiş bir toplumuz. Ahilik geleneğini kurmuşuz. Vakıf kültürüyle yüzyıllar boyunca eğitimden sağlığa kadar pek çok kamusal ihtiyacı karşılamışız.

Dayanışma ve dayanışma için örgütlenme konusunda önemli bir birikime sahibiz. Türkiye’de faal dernek sayısı 2025 yılı sonu itibarıyla 101 bin 823’e ulaşmış durumda. Kabaca bakıldığında bunların 38 bini mesleki dayanışma, 18 bini dini hizmetlerin gerçekleştirilmesine yönelik, 7 bini insani yardım, 6 bini eğitim ve araştırma, 6 bini kültür, sanat ve turizm, 5 bini ise sporla ilgili dernekler. Buna karşılık yalnızca 1544 hak savunuculuğu, 1115 de düşünce temelli dernek var.

Sorunumuz tam da burada. Dayanışmayı biliyoruz; ancak hak temelli örgütlenmeyi yeterince geliştiremedik. Hayır yapmayı meşru görüyoruz ama hak talep etmeyi çoğu zaman huzursuzluk kaynağı olarak algılıyoruz.

Bunun tarihsel nedenleri var. “Örgüt” kelimesinin bile olumsuz çağrışımlar taşıdığı bir toplumsal hafızamız bulunuyor. Özellikle 12 Eylül’den bugüne uzanan güvenlikçi siyaset dili, örgütlenmeyi çoğu zaman tehdit olarak tanımladı.

Bu yüzden birey olmayı öğrenirken yurttaş olmayı ihmal ettik. Yardım etmeyi öğrendik ama ortak hayatın kurucu öznesi olmayı yeterince öğrenemedik.

Yurttaşlık yalnızca devlete karşı yükümlülük değil

Sivil toplumu yeniden düşünmek için önce yurttaşlığı yeniden tanımlamamız gerekiyor. Türkiye’de yurttaşlık uzun yıllar boyunca devletle kurulan hukuki ilişki üzerinden tarif edildi. Vergisini ödeyen, askerliğini yapan, kanunlara uyan, seçim zamanı oyunu kullanan kişi “iyi vatandaş” sayıldı. Yurttaşlığın ölçüsü, devlete karşı yükümlülükleri yerine getirmekti.

Bu tanım, devletin ortak hayatın neredeyse tek öznesi, toplumun ise yönetilecek edilgen bir bütün olarak görüldüğü bir döneme aitti. Oysa bugünün karmaşık meselelerini yalnızca merkezi devletin bilgisi ve kapasitesiyle çözmek mümkün değil. İklim krizinden depreme, eğitimden kadınların güvenliğine, kentlerden dijital dünyaya kadar alınan her karar doğrudan insanların hayatına dokunuyor.

Böyle bir dünyada yurttaşlık yalnızca görevlerini yerine getirmekten ibaret olamaz. Yeni yurttaşlık; ortak hayat karşısında sorumluluk üstlenmek, yalnızca oy vermek değil kararlara katılmak, yalnızca şikayet etmek değil çözümün parçası olmak, yalnızca kendi hakkını değil başkasının hakkını da savunmak, devletten talep etmenin yanı sıra bilgi, emek, zaman ve dayanışma üretmek.

Yani mesele yalnızca “Beni kim yönetecek” sorusu değil; “Birlikte yaşadığımız hayatı ben nasıl etkileyebilirim” sorusudur. Sivil toplum, bu soruya verilen örgütlü cevap. Bireyin kaygısını ortak talebe, bilgisini ortak çözüme, vicdanını ortak harekete dönüştüren; insanları yalnızca seçimden seçime ortaya çıkan seçmenler olmaktan çıkarıp hayatın her gününde söz ve sorumluluk sahibi yurttaşlara dönüştüren alan. Bu nedenle sivil toplumu yalnızca yardım kuruluşları üzerinden anlamak eksik kalır. Hayırseverlik, ihtiyacı olana el uzatır; hak temelli sivil toplum ise insanları sürekli yardıma muhtaç bırakan düzeni sorgular. Biri yaranın acısını azaltır, diğeri yaranın neden sürekli açıldığını sorar. Demokratik toplumun ikisine de ihtiyacı var.

Aktif yurttaş, devletin rakibi ya da onun eksik bıraktığı her işi üstlenen gönüllü bir kamu görevlisi değil. Kendi bilgisini, deneyimini ve talebini devlete, yönetime ve siyasete taşıyan; gerektiğinde iş birliği yapan, gerektiğinde itiraz eden bağımsız bir aktör. Bu yüzden sivil toplum, demokratik düzenin süsü ya da güç sahiplerinin yancısı değil; bilgi ve çözüm üreten asli unsurlardan biri. Yurttaşların yalnızca yönetilen değil, ortak hayatın kurucu aktörleri olmasının zemini ve okulu.

Türkiye’nin siyasal kültürü de, devlet geleneği de, bugünkü iktidar da böylesi bir yurttaşlığı kabullenmekten hâlâ uzak. Yurttaşı ortak hayatın yetişkin ve eşit öznesi olarak değil; yönetilecek, denetlenecek ve gerektiğinde sınırlandırılacak bir unsur olarak görüyor.

Kriminalize edilen sivil toplum

Son on beş yılda bu sorun yeni bir boyut kazandı. Özellikle Gezi’den sonra iktidarın sivil topluma bakışı köklü biçimde değişti. Eskiden en azından biçimsel olarak karar alma süreçlerine davet edilen sivil toplum aktörleri giderek sistemin dışına itildi.

Öte yandan hemen her alanda iktidara yakın simetrik yapılar oluşturuldu. Böylece yalnızca siyaset değil, sivil alan da kutuplaşmanın sahnesine dönüştü. Bugün çevreden kadın haklarına, kültür-sanattan insan haklarına kadar birçok alanda artık yalnızca farklı görüşler değil, birbirinden kopuk sivil toplum evrenleri de var.

Sivil toplumun önemli bir bölümü de zamanla kendi toplumsal kümelerinin sınırları içine sıkıştı. Farklı kesimlerle ilişki kurma kapasitesi zayıfladı. Kimi zaman temsil ettiği toplumu dönüştürmek yerine kendi mahallesinin onayını korumaya öncelik verdi. Böylece sivil toplum yalnızca kutuplaşmanın öznesi değil, aynı zamanda sahnesi haline de geldi.

Bunun en büyük zararını ise toplum gördü. Çünkü sivil toplum, devlet ile toplum arasındaki güven köprüsüyken giderek siyasi kutupların uzantısı gibi algılanmaya başlandı.

Sivil toplum da siyasi kültürden bağımsız değil

Elbette sivil toplumun kendisinin de ciddi sorunları var. Türkiye’deki birçok sivil toplum kuruluşu, eleştirdiği siyasi partiler kadar merkeziyetçi bir yapıya sahip. Birçoğunda lider değişimi gerçekleşmiyor. Şeffaflık sorunları yaşanıyor. Demokratik yönetim kültürü zayıf. Yeni kuşaklara alan açmakta zorlanıyorlar. Bazıları ise zamanla toplumsal meselelerle kurduğu ilişkiyi kaybederek yalnızca kendi kurumsal varlığını sürdürmeye odaklanıyor.

Hiçbir sivil toplum kuruluşu dokunulmaz değil elbette. Tam tersine güçlü bir sivil toplum ancak denetlenebilir, şeffaf ve hesap verebilir olduğu ölçüde güven kazanabilir.

Ama dikkat edilmesi gereken nokta şu: Şeffaflık talebi başka şeydir; sivil toplumun tamamını itibarsızlaştırmak başka bir şey. İlki demokrasiyi güçlendirir, ikincisi ise zayıflatır.

Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı daha az değil, daha çok ve daha güçlü bir sivil toplum. Ancak mesele yalnızca dernek ve vakıf sayısını artırmak değil. Asıl ihtiyaç; kendi içinde demokratik, şeffaf ve hesap verebilir; devletten, siyasi partilerden ve sermayeden bağımsızlığını koruyabilen; toplumun farklı kesimleriyle ilişki kurabilen bir sivil toplum kültürü.

Bunun için yeni bir devlet anlayışı kadar yeni bir yurttaşlık anlayışına da ihtiyacımız var. Devleti her meselenin tek sahibi, yurttaşı ise yalnızca hizmet bekleyen ve devlete karşı uslu olması gereken bir özne olarak gören anlayışla ortak bir hayat kurmak mümkün değil. Aynı şekilde devleti bütünüyle dışlayan, her sivil girişimi kendiliğinden doğru ve erdemli sayan romantik yaklaşımla da olamıyor.

Yeni yurttaşlık ne itaatkârlıktır ne de sürekli itiraz hâlinde kalmak. Ortak hayatın sorunlarının çözümü için sorumluluk almaktır. Gerektiğinde devleti ve iktidarı denetlemek, gerektiğinde devletle iş birliği yapmak; ama hiçbir zaman devletin ya da herhangi bir siyasi partinin arka bahçesine dönüşmemektir.

Ahbap ve Haluk Levent hakkında yürüyen süreç sonunda suç varsa ortaya çıkarılmalı, sorumlular hesap vermeli. Fakat bu olaydan “Kimseye güvenilmez, kimse örgütlenmesin” sonucu çıkarılırsa Türkiye yalnızca bir derneği ya da yardım ağını kaybetmez. Yurttaşların ortak hayata katılma cesaretini, dayanışma kapasitesini ve demokratik enerjisini de kaybeder. Daha da önemlisi, toplumun vicdanı ve merhamet duygusu yara alır.

Yeni kahramanlar değil güçlü sivil toplum

Sivil toplum, bu topraklarda yeni bir yurttaşlık anlayışının örgütlü ifadesi hâline gelmelidir. Kendi hayatının sorumluluğunu alan ama yalnızca kendisini düşünmeyen; ortak sorunlara müdahil olan, başkasının onurlu yaşam hakkını da kendi hakkı kadar önemseyen; itiraz ederken çözüm üretmeyi, yardım ederken adalet talebini unutmayan yurttaşlar...

Çünkü ne devlet tek başına bugünün karmaşık sorunlarını çözebilir, ne siyasi partiler toplumun bütün bilgisini üretebilir, ne de yazılı kurallar ortak hayatı tek başına düzenleyebilir.

Sivil toplum; devletin yapamadığını üstlenen bir yedek kuvvet ya da muhalefetin arka bahçesi değil, toplumun kendi hayatına sahip çıkma iradesinin örgütlü temsilcisidir. Güvenilir ve etkin devlet, demokratik siyasi partiler ve güçlü sivil toplum birbirinin alternatifi değil, demokratik ortak hayatın üç vazgeçilmez ayağıdır. Bunlardan biri zayıfladığında diğer ikisi güçlenmez; zayıflayan ortak hayatın kendisi olur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.