Hicrî 75 (694) yılında Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervân'ın Irak umumî valisi Haccâc b. Yûsuf, Medâin valisi Mutarrif b. el-Mugîre'ye görünüşte basit, gerçekte ise son derece ağır bir soru yöneltti. "Sizin peygamberiniz mi daha şereflidir, yoksa halifeniz mi?" Bir başka rivayette soruyla yetinmedi, cevabı da kendisi verdi. "Abdülmelik Allah'ın halifesidir ve Allah katında elçilerinden daha değerlidir." Emevî döneminin önde gelen tarihçilerinden Belâzürî'nin aktardığına göre Mutarrif'in dili bir an tutuldu. Ardından şu hükmü verdi: "Vallahi o kâfirdir."
Bu kısa karşılaşma, hicrî birinci yüzyılın
sonunda İslâm dünyasını kasıp kavuran temel soruyu bütün açıklığıyla ortaya
koyuyordu. İktidar, peygamberin bile üstüne çıkarılan, eleştirilemez ve kutsal
bir mevkiye mi yükselecek, yoksa hukukun ve ümmetin önünde hesap veren bir
emanet olarak mı kalacaktı? Bu soruya cevap veren bir teorisyen değil,
yönetimin içinde olan tecrübeli bir valiydi. Mutarrif, hicrî 77 (696) yılında
Abdülmelik ve Haccâc'a biatını geri çekerek bu itirazı bir siyasal programa
dönüştürdü. Ortaya koyduğu şey, yalnızca bir siyasî tavır değil, bir meşruiyet
ölçüsüydü.
EMEVÎ DÜZENİNİN MEŞRUİYETİ
İslâm'ın ilk asrı, dönemin dilinde fitne
denen iki büyük iç savaşla sarsıldı. İlki, Hz. Osman'ın katlinin ardından Hz.
Ali ile Muâviye arasında başladı ve hilafetin Emevî saltanatına dönüşmesiyle
sonuçlandı. İkincisi ise Yezîd'in veraset yoluyla halife tayin edilmesi ve Hz.
Hüseyin'in Kerbelâ'da şehid edilmesinin ardından baş gösterdi. Abdullah b.
Zübeyr, Emevî saltanatına karşı Mekke'de hilafetini ilan etmiş ve geniş kabul
görmüştü. Ancak Haccâc'ın Mekke'yi kuşatıp mancınıklarla dövdüğü, Kâbe'nin
zarar gördüğü ve İbnü'z-Zübeyr'in katledildiği Hicrî 73 (692) yılıyla birlikte
ikinci fitne sona erdi; meşruiyet sorusu da fiilen tegallüb lehine karara
bağlandı.
Fakat yaşanan yalnızca bir iktidarın
tahkimi değildi; daha derinde bir medeniyet kırılmasıydı. Tegallüb (fiilî
hâkimiyeti zorla ele geçirenin meşru sayılması), cebr doktriniyle
meşrulaştırıldı, verasetle hanedanlık düzenine dönüştü, halifetullah iddiasıyla
kutsallaştırıldı. Böylece şûrâ, rızâ, biat ve emanet gibi kurucu ilkelerin
yerini yeni bir siyasal paradigma aldı. Kevâkibî bunu istibdadın kökeni olarak
çözümledi; Malik bin Nebi ise bir medeniyetin kendi kurucu fikirlerinden kopuşu
olarak yorumladı.
ŞÛRÂYA DÖNÜŞ ÇAĞRISI
Mutarrif'in teklifi, rızâ ve şûrâya bir
dönüş çağrısıydı. Bu fikir boşlukta doğmadı; arkasında tarihî öncüller vardı.
İlki, dört halife dönemi (Râşidûn) tecrübesiydi. Mutarrif teklifini doğrudan
Hz. Ömer'in mirasına bağlar; hilafet, Ömer'in bıraktığı gibi Müslümanların
şûrâsıyla ve razı oldukları kişinin seçimiyle belirlenmeliydi. Hz. Ömer'in
halefini tayin etmeyip seçimi bir şûrâ heyetine bırakması, Mutarrif için
hilafetin aslî biçiminin en güçlü deliliydi.
İkinci öncül, birkaç yıl önce yenilgiye
uğrayan İbnü'z-Zübeyr hareketiydi. İbnü'z-Zübeyr de hilafeti Emevî verasetine
karşı Kureyş'in rızâ ve biatına dayandırmıştı. Mutarrif, yenilmiş bu çizgiyi
farklı şartlarda yeniden dile getiriyordu. Aynı dönemde Hâricîler de verasete
ve zorla ele geçirilen iktidara karşı çıkıyor, meşruiyeti cemaatin seçimine
bağlıyor; ancak soy ayrımını bütünüyle reddediyordu.
Son olarak, iktidarın zulmünü ilâhî
kaderin kaçınılmaz sonucu sayan cebr anlayışına yönelen itiraz da aynı fikrî
iklimin bir parçasıydı. O yıllarda Hasan-ı Basrî ve Kaderiyye çizgisi, insanın
fiillerinde irade sahibi olduğunu ve zulmün ilâhî takdire havale
edilemeyeceğini savunuyordu. Hâricîlerin yönetimin zorbalığa dayandığı
eleştirisi de farklı bir yerden aynı sonuca ulaşıyordu. Mutarrif'i bu damara
bağlayan ortak ilke şuydu: Zulüm, galip gelmekle meşru olmaz.
Emevîlerin hilafeti kendi hanedanlarına
hasretmesine üç farklı itiraz yükseldi. Biri, hakkı Kureyş'in tamamına açan
İbnü'z-Zübeyr çizgisiydi. İkincisi, hilafeti Peygamber'in soyundan gelen
Hâşimoğullarına bağlayan Şiî çizgiydi. Üçüncüsü ise soy şartını bütünüyle
reddeden Hâricî çizgiydi. Mutarrif ilkine yakındı; verasete karşı çıkıyor,
fakat Kureyş çerçevesini koruyor ve onun içinde şûrâ ile seçimi savunuyordu.
Onun özgünlüğü, bu çerçeveyi bir hânedan imtiyazı olarak değil, rızâ ve
istişâre usulü içinde yeniden yorumlamasında yatıyordu.
ADALET VE HUKUKLA SINIRLI İKTİDAR
Mutarrif'in meşruiyet anlayışı yalnızca
yöneticinin nasıl seçildiğiyle değil, nasıl yönettiğiyle de ilgiliydi. Bunu en
açık biçimde Medâin valiliğine başlarken verdiği hutbede dile getirdi. Taberî
ve Belâzürî'nin aktardığına göre yöneticiyi hak ve adaletle kayıtlı, hesap
verebilir ve istişâreye açık bir emanetçi olarak tanımladı. Halkı sabah akşam
dinleyeceğini, yanlış gördüklerinde kendisini uyarmalarını istediğini,
emredilen adaleti yerine getirmezse kendi helâkini hazırlamış olacağını
söyledi. Bu, yetkisini hukuk ve adaletle sınırlı gören, toplumun denetimini
meşru kabul eden bir yönetici tasavvuruydu.
Aynı ilke, o dönemde Irak'ta ciddi bir
askerî tehdit oluşturan Hâricî lider Şebîb b. Yezîd'in taraftarlarının dile
getirdiği şikâyetlerde de görünür. Ganimetin hukuka aykırı biçimde
gasbedilmesi, had cezalarının keyfî biçimde uygulanması ya da uygulanmaması ve
yönetimin kaba kuvvete dayanması… Bu itirazların ortak paydası, hukukun
yöneticiyi de bağlaması talebiydi. Mutarrif bu talebi reddetmedi; aksine
meşruiyet anlayışının bir parçası hâline getirdi. Ona göre yönetici yalnız
ümmetin rızâsıyla iş başına gelmemeli, aynı zamanda hukukun sınırları içinde
kalmalıydı.
RIZÂ ÖLÇÜTÜ VE KUREYŞ SINIRI
Mutarrif'in tekrar tekrar kullandığı
kavram er-rızâdır; razı olunan, üzerinde uzlaşılan kişi. Bu, dönemin temel
siyasî kavramlarından biriydi. Hânedan dışı muhalefet hareketleri bir aday
çağırırken genellikle bu ifadeyi kullanıyor, toplumun rızâsı ve biatıyla iş
başına gelen meşru imamı kastediyordu. Bunun karşıtı ise dayatılan yöneticiydi.
Bu kavram, daha sonra ehl-i hall ve'l-akd, biat ve icmâ ekseninde gelişecek
imamet teorisinin henüz kurumsallaşmamış ilk ifadesiydi. Mutarrif de
meşruiyetin temel ölçüsünü burada görüyordu; ancak bu ilkeye önemli bir sınır
ekliyordu. Rızâ gösterilen kişi, Kureyş'ten olmalıydı.
Bu sınır onu Hâricîlerden ayırıyordu.
Hâricîlerin eşitlikçi anlayışına göre liyakat sahibi her Müslüman, Arap olsun
olmasın, Kureyşli olsun olmasın yönetebilirdi. Mutarrif ise Kureyş çerçevesini
koruyor, fakat veraset yerine şûrâ ve rızâyı esas alıyordu. Bu tercih ona daha
geniş bir toplumsal meşruiyet zemini sağlayabilirdi. Öte yandan teklifini
siyaseten uygulanması güç bir konuma da sürüklüyordu. Çünkü etrafında üzerinde
uzlaşılabilecek somut bir Kureyşî aday yoktu; kendisi de Kureyşli değil,
Sakîfliydi.
MUTLAK OTORİTENİN REDDİ
Müzakere sonuçsuz kalınca Mutarrif en
yakın adamlarını toplayıp niyetini açıkladı. "Oldum olası bu zalim
adamların işlerini tasvip etmem ve içten içe reddederim" dedi; Hâricîler
şûrâ teklifini kabul etseydi onlarla birlikte Abdülmelik ve Haccâc'ı
azledeceğini söyledi. Ardından biatını alenen geri çekti. "Sizi şahit
tutuyorum ki ben Abdülmelik b. Mervân'ı ve Haccâc b. Yûsuf'u hal' ettim."
Arkasından yalnızca zulme karşı cihad niyeti taşıyanların gelmesini istedi.
Son çarpışmada Mutarrif'in adamları karşı
saftaki Müslümanları şahitliğe çağırdı. Abdülmelik ve Haccâc'ın
"hevâlarına tâbi olan, haktan ayrılan, zanla hareket eden ve öfkeyle kan
döken" zorbalar olduğunu kabul etmelerini istediler. Karşı taraf ise
"Yalan söyledin ey Allah'ın düşmanı!" diye bağırdı. Bu kısa
karşılaşma, Mutarrif'in bütün davasını özetler. O, iktidarı hakikat ve adalet
ölçüsü önünde hesaba çağırıyordu; karşısındakiler ise bu çağrının kendisini
düşmanlık sayıyordu.
Aynı çarpışmada Mutarrif'in son ana kadar
dilinden düşürmediği âyet, Âl-i İmrân sûresinin 64. âyetiydi: "Gelin,
aramızda eşit olan bir söze gelelim; yalnız Allah'a kulluk edelim, O'na hiçbir
şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp birbirimizi rabler edinmeyelim."
Bu âyetin seçimi tesadüf değildi. "Birbirimizi rabler edinmeyelim"
çağrısı, halifeyi peygamberlerin üstünde gören söyleme doğrudan bir cevaptı.
Yönetici bir rab değildi; ona kulluk derecesinde itaat, şirke yaklaşırdı. Mutarrif'in
ölüm anında dilinden düşmeyen bu âyet, hutbesindeki adalet anlayışı ve şûrâ
çağrısıyla aynı istikameti gösteriyordu. Hepsi tek bir ilkeye çıkıyordu:
Mutlaklaştırılmış otoritenin reddi.
SİYASET DÜŞÜNCESİNDEKİ YERİ
Bu itirazın kimden geldiği de anlamlıdır.
Mutarrif, rejimin kendi atadığı, Sakîf eşrâfından bir valiydi. Babası Mugîre b.
Şu'be, erken İslâm'ın en pragmatik siyasetçilerinden biri olarak iktidarla
uzlaşmayı neredeyse bir sanata dönüştürmüştü. Kardeşleri Urve ve Hamza da
Haccâc'ın valileri olarak görev yaptı. Urve'nin âkıbeti, içinde yaşadıkları
siyasî zeminin ne kadar sert olduğunu gösterir. Abdülmelik'e yazdığı bir
mektupta Haccâc'ı zorbalık ve çabucak kan dökmekle suçlamış, Haccâc da bunu
öğrenince onu ölünceye kadar dövdürmüştü. Hafif bir eleştiri bile ölümle
karşılanırken Mutarrif, meşruiyetin kökünü tartışmaya açıyordu. Onu babasından
ve kardeşlerinden ayıran da buydu. Onlar maslahatçı bir uyum siyasetini
sürdürürken Mutarrif meşruiyet sorusunu merkeze aldı.
Mutarrif'in kim olduğu kaynaklarda bile
tam yerine oturmaz. Taberî, onun isyanını Hâricî lider Şebîb'in anlatısı içinde
aktarır; bu tercih onu okuyucunun gözünde Hâricî hareketin bir parçası gibi
gösterir. Oysa metnin içeriği bu yerleştirmeyi doğrulamaz. Belâzürî bunu açıkça
düzeltir: "Bazıları Mutarrif'in Hâricîlerin görüşünü benimsediğini
söyledi, ama bu doğru değildir; o, İbnü'l-Eş'as ile birlikte ayaklanan kurrânın
görüşünü benimsiyordu." Bu düzeltme önemlidir. Mutarrif, birkaç yıl sonra
Kûfe'nin önde gelen âlim ve kurrâlarının Haccâc'a karşı topluca ayağa kalktığı
İbnü'l-Eş'as isyanının erken habercisidir. Ne saraya itaat eden bir memurdur ne
de herkesi tekfir eden bir Hâricî; zulme itiraz eden, fakat tekfir ve keyfî
şiddetten kaçınan, meşruiyeti rızâ ve adalette arayan bir çizgiyi temsil eder.
Bu çizginin neden güçlenemediği de
öğreticidir. Mutarrif iki güçlü kutup arasında sıkışmıştı; bir yanda
cezalandıran saray, öte yanda katılım dayatan Hâricî kılıcı. İkisinden de uzak
duran bu çizgi, ikisinin de gücünden mahrum kaldı. Rızâ ve şûrâ ilkesini
yeniden hayata geçirecek zemin yoktu. Mutarrif bir siyasal program ortaya
koydu; fakat onu taşıyacak güç yoktu. Tarihsel olarak galip gelen, tegallüb ve
veraset modeli oldu.
Fakat bu çizgi Mutarrif'le sona ermedi.
Onun ölümünden yalnızca birkaç yıl sonra dünyaya gelen Ebû Hanîfe (ö. 150/767),
aynı meşruiyet ölçüsünü hem sözüyle hem de bedel ödeyerek savundu. Hem Emevî
valisi İbn Hübeyre'nin hem Abbasî halifesi Mansûr'un kadılık teklifini
reddetti; dövüldü, hapsedildi ve hapiste öldürüldü. Dört Sünnî mezhep imamı
arasında tegallübe en açık itirazı yükselten oydu. Çünkü meseleyi maslahat veya
sabır çerçevesinde değil, doğrudan meşruiyet ilkesi üzerinden ele alıyordu.
Bu tarihsel kırılmayı çağdaş dönemde en
derin biçimde çözümleyen isimlerden biri Muhammed Âbid el-Câbirî'dir. Ona göre
fitne sonrasında akîde, iktidarı sınırlayan bir ilke olmaktan çıkıp onu
meşrulaştıran bir araca dönüşmüş; böylece özellikle Arap siyasî aklında zorba
iktidar kalıcı hâle gelmiştir. Muhammed İkbal ise aynı kırılmayı farklı bir
açıdan okur. İslâm'ın siyasî idealini "ruhanî demokrasi" olarak
tanımlar; bu idealin özünü eşitlik, dayanışma ve özgürlük oluşturur. Ona göre
Emevî ve Abbasî halifeleri, ictihadı bireysel müctehidlerin uhdesinde tutup
kalıcı bir yasama geleneğinin doğmasına bilinçli olarak izin vermediler.
Böylece şûrâ ve rızâ, siyasî hayatı düzenleyen fiilî ilkeler olmaktan çıkıp
daha çok normatif teorinin ve muhalefetin dili hâline geldi.
Bu tartışma yalnız İslâm siyaset
düşüncesine ait değildir. Mutarrif'in yedinci yüzyılın sonunda sorduğu soru
(iktidarın meşruiyetini güç mü sağlar, yoksa yönetilenlerin rızâsı mı?) siyaset
felsefesinin en eski ve en evrensel sorularından biridir. Antik Yunan'dan beri
güç ile hak arasındaki gerilim siyaset düşüncesinin merkezinde yer alır.
Thukydides'in Melos Diyaloğu'nda Atinalıların dile getirdiği "güçlü olan
yapar, zayıf olan katlanır" anlayışı ile Emevî sarayının tegallüb
anlayışı, aynı siyasî mantığın iki farklı tarihî tezahürüdür. Buna karşılık
iktidarın hukukla sınırlandırılması ve meşruiyetinin yönetilenlerin rızâsına
dayanması fikri, hem İslâm hem Batı düşüncesinde uzun ve çetin bir tarihsel
mücadelenin ürünü oldu. Batı'da Aquinas adaletsiz yasanın bağlayıcı olmadığını
savundu; on altıncı yüzyılda Kalvinist direniş doktrini zalim hükümdara karşı
direnme hakkını temellendirdi; Locke (1689) yönetimin meşruiyetini
yönetilenlerin rızâsına bağladı, Montesquieu ise iktidarın ancak kuvvetler
ayrılığıyla sınırlandırılabileceğini gösterdi. Bu ilkeler ancak on sekizinci
yüzyılın sonunda anayasal bir zemine kavuştu. Amerikan Anayasası (1787) ile
Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi (1789), yönetilenlerin rızâsına
dayalı meşruiyet anlayışını modern anayasal düzenin temel ilkelerinden biri
hâline getirdi.
Bu tarihsel karşılaştırmanın gösterdiği
şey açıktır. İktidarın sınırlandırılması ve meşruiyetinin rızâya bağlanması
belirli bir medeniyete değil, insanlığın ortak siyasî tecrübesine ait evrensel
bir ilkedir. İslâm düşünce geleneği bu ilkeyi şûrâ, biat, rızâ, adalet ve
emanet kavramlarıyla ifade etti. Mutarrif ise onu yalnızca savunmakla kalmadı;
biatını geri çekerek siyasî bir tavra dönüştürdü. Bu bakımdan onun tutumu,
modern anayasacılıkta yönetilenlerin rızâsının geri çekilebileceği fikriyle
dikkat çekici bir paralellik taşır.
Mutarrif b. el-Mugîre'nin önemi, kurduğu
bir sistemde ya da kazandığı bir zaferde değil, sorduğu sorunun isabetinde ve
onu sorduğu tarihî anda yatar. O yeni bir şey icat etmiyordu. Savunduğu ölçü,
vahyin adalet ve şûrâ emrinde, Peygamber'in istişâreye dayanan yönetiminde ve
ilk halifelerin seçimle iş başına gelmesinde zaten vardı. Onun yaptığı,
tegallübün, zorla alınan biatın ve kutsallaştırılmış iktidarın hâkim olduğu bir
düzende bu ölçüyü yeniden ve yüksek sesle dile getirmekti. Yenilgisi, savunduğu
ilkenin yanlışlığını değil, tegallübün artık siyasî düzeni belirleyen meşruiyet
ölçüsü hâline gelmiş olduğunu gösteriyordu. Rızâya dayanan ve hukukla
sınırlandırılmış iktidar anlayışı, Mutarrif'te erken, açık ve bedeli ödenmiş
bir ifadeye kavuşmuştur. Tegallübün hâlâ meşruiyet iddiasında bulunduğu bir
dünyada, onun itirazı güncelliğini korumaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.