YPG/SDG’li teröristler Halep’in birkaç mahallesinde gerçekleştirdiği saldırılarda çok sayıda sivili katletmiş ve kısa süreli bir ‘iç savaş’a sebep olmuştu. Suriye ordusunun karşı harekâtıyla birkaç gün içinde püskürtüldükten sonra yıllardır elinde tuttuğu kasaba ve şehirleri kaybederek geri çekilmişti.
Bunlar Fırat’ın batısında
olmuştu. Oysa Türkiye ve Suriye YPG/SDG’yi Fırat’ın batısı şöyle dursun
doğusunda bile görmek istemiyordu. Ama sahadaki durum Türkiye için de Suriye
için de beklentilerin zıddına, YPG/SDG lehine bir görüntü veriyordu. IŞİD örgütlenmesini
gerekçe gösteren ABD’nin desteğini alan YPG/SDG, bölgenin kontrolünü yaklaşık
10 yıldır elinde tutmuştu. ABD, 2014’ten itibaren Suriye’de IŞİD ile mücadelede
YPG/SDG’yi en önemli müttefiki olarak görmüş, muazzam silah desteği vermişti.
Suriye’deki iç savaş ve
istikrarsızlık da onların işini kolaylaştırmıştı. Uluslararası konjonktürün
Türkiye ve Şam karşıtı, ABD, Rusya, İsrail destekçisi olması da cabasıydı…
BAĞIMSIZLIK BEKLERKEN…
BBC’nin hatırlattığı
gibi, Mayıs 2017’de dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı
Jonathan Cohen, ülkesinin YPG ile ilişkilerini “geçici, ortak çıkarlara bağlı
ve taktiksel” olarak nitelendirmiş ve “YPG’ye hiçbir şey vadetmedik. Bu
mücadelede yer almak istedikleri için savaşıyorlar” demişti!
Trump etkisinin yeni yeni
hissedilmeye başladığı dönemdeki bu sözlerin benzerleri ilerleyen süreçte
fazlasıyla sarf edilecekti; üstelik sadece Kürtler için değil kriz
bölgelerindeki bütün ülkeler için. Çünkü Trump sadece öngörülemez ve çılgın bir
siyasetçi değil aynı zamanda iyi bir ‘satıcı’ idi!
Son olaylardan sonra
Kürtleri satmakta bir an bile tereddüt etmeyecekti. 20 Ocak’ta yaptığı
açıklamada, “Kürtleri seviyorum” diyecek ama ardından, “Onlara muazzam paralar
ödendi. Petrol ve başka şeyler verdik. Bunu bizim için yaptıklarından daha
fazla kendileri için yapıyorlardı” ifadelerini kullanmakta beis görmeyecekti.
Suriyeli Kürtlerin
bölgedeki istikrarsızlıktan istifade ederek ABD desteğiyle bağımsızlık elde
etme hayallerine kapılması bir kez daha boşa çıkacaktı.
(PYD’li Salih Müslim
Eylül ayında bu hayalini dışa vuran şu açıklamayı yapmıştı: “Yeni Suriye
hükümeti adem-i merkeziyetçiliği tanımayı reddederse, bağımsızlık talep etmek
zorunda kalacağız!” Aralık sonlarında bianet’e yaptığı açıklamada ise
Ankara’nın Şam hükümeti üzerindeki etkisini çözüm odaklı kullanması için çağrı
yapmıştı. Aynı açıklamada “Türkiye’nin ‘PKK’lılar, PYD’ye katılır’ kaygısı
bitmeli, bizim gücümüz bize yetiyor!” sözleriyle adeta meydan okumuştu.
Benzer bir şekilde 10
Mart mutabakatına imza atan Mazlum Abdi de sahadaki durumun kendi lehlerine
olduğunu düşünmüş ve Suriye ordusuna entegre olmak yerine Kuzey’de kendi
devletlerini kurabilecekleri zehabına kapılmıştı. Entegrasyona razı olmayan,
başka hedefler peşine düşen, bunun için son olarak Halep ve çevresinde bir kere
daha silaha başvuran Mazlum Abdi ve çevresindekiler, bağımsızlık bir tarafa
Fırat’ın batısındaki yerlerinden olmakla kalmayıp Fırat’ın doğusundaki küçücük
bir alana sıkıştırıldı.)
Arap aşiretlerin Suriye
ordusu ile birlikte hareket etmesi, -yine BBC’nin bir ABD’li yetkiliden
aktardığına göre- ABD’nin NATO müttefiki Türkiye ile karşı karşıya gelmekten ve
gelecekte Suriye’nin iç yapısına müdahale etmekten kaçınması, Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan’ın kararlı duruşu ile YPG/SDG elindekilerini de kaybetti.
Türkiye ve Suriye ile
anlaşmak, coğrafyanın yerlileri ile bir arada yaşamanın çarelerini aramak
yerine müstemlekelerden ve müstemleke valisi gibi hareket eden ABD’li
elçilerden ve sırtlarını sıvazlayan ABD’li askerlerden medet ummak kaybettirdi.
Kürt sanatçı Şivan Perver’in ağlamaklı bir şekilde ABD’ye tepki göstermesi işe
yaramayacak; zira Suriyeli bir Kürdün dediği gibi “Amerika müttefiklerini,
barbarlara ve teröristlere karşı güç bir savaş verip binlerce şehit veren
müttefiklerini ilk kez terk etmiyor”du. Bu, hep olan şey… Bundan sonra daha
kötülerini de yapacaktır ABD hiç şüphesiz. Ve bunu sadece Kürtlere değil
herkese yapacaktır; zira artık ABD en tehlikeli siyasi tipin yönetiminde…
Yaşanan son gelişmelerin
‘terörsüz Türkiye’ sürecini etkilememesi lazım. Ama bunun bir temenniden öteye
geçmesi zor görünüyor. Çünkü süreç bugüne kadar ağır aksak bir şekilde ve MHP
lideri Devlet Bahçeli’nin dışında kimsenin risk almaktan kaçındığı bir düzlemde
yürüyor. İktidar temsilcilerinin çekingen tavrı, DEM yöneticilerinin yüksek
beklentileri, buna karşılık sonuncusu Nusaybin’de olmak üzere yer yer kendini
dışa vuran provokasyonlar süreci bir çıkmaza sürüklüyor gibi… Medyanın
ikircikli, tutarsız, provokatif yaklaşımları da süreci tehdit ediyor.
Suriye’de, Halep ve
çevresinde son olayların yaşandığı günlerde Diyarbakır’da bir gazete patronu
ile sözlerinden DEM’li olduğu anlaşılan bir siyasetçinin olayları
değerlendirirken sarf ettikleri sözler ve takındıkları tavır Türkiye’deki bazı
Kürt grupların da Suriye’de olan bitenden nemalanmaya, kendilerine pay
çıkarmaya çalıştıklarını gösteriyordu. Türkiye’deki siyaset ve medya
çevrelerinin Halep’teki olayları aktarma ve yorumlama tarzından rahatsız
olduklarını dile getiren siyasetçinin “Bu süreç son şans. Başarıya ulaşmazsa
haritalar yeniden çizilir. Suriye’deki durum (o günlerde YPG/SDG lehine görünen
durumu kastediyor) Türkiye’yi de etkiler ve buradaki Kürtler de harekete geçer”
şeklindeki sözleri dikkat çekiciydi.
(Gazete patronu ve söz
konusu siyasetçinin medyadaki “Suriye ordusu YPG’yi süpürüyor” söylemini
kendileri açısından rahatsız edici bulmaları anlaşılabilir bir şey. Zira
sorunlar, olaylar ve genel anlamda süreç medyanın merkezinin bulunduğu
İstanbul’dan göründüğü gibi değil; bölgenin dinamikleri, tecrübeleri,
hassasiyetleri Türk medyası tarafından çoğunlukla göz ardı ediliyor.
Aslında Türk medyasının
bu süreçteki dili, üslubu ve genel tavrı çok sıkıntılı. Kimi zaman Abdullah
Öcalan’a ‘terörist, cani, bebek katili’ diyenleri sürece ihanet etmekle
suçlayan bir yaklaşım, kimi zaman CHP’li siyasetçileri ya da mesela Karar
gazetesini “‘SDG’ mi dedi, ‘YPG’ mi?” sorgulamasına tabi tutan kibirli dil, her
adımda, her gelişmede, her olayda kendilerinden saymadıkları yorumcunun,
siyasetçinin, habercinin niyetini hedefe koyan kirli üslup.. bunların hepsi
hatalı, yanlış, kötü ve haksız…)
Suriye’nin kuzeyine
yerleştiğinden beri hem Türkiye için hem Suriye için ama belki en çok da
bölgenin Türkmen, Kürt ve Arap halkı için sorun çıkaran, şiddet ve terör üreten
YPG/SDG varlığı/tehdidi artık sadece Türkiye ve Suriye için değil, Kürtler için
de önemli bir kötülük. Onların kötülüklerinden kahramanlık öyküsü çıkarmaya
çalışmak abesle iştigal. Gelinen noktada sırtını ABD ve/veya İsrail gibi
kötünün kötüsü güçlere dayayanların kaybettikleri bir kere daha görüldü. Bunu
gören Suriyeli ve Türkiyeli Kürtlerin, Kürt grupların, Kürt siyasi
hareketlerinin ABD ve/veya İsrail’den medet ummak yerine bu coğrafyada ilelebet
birlikte yaşayacakları halklarla birlik beraberlik içinde bölgenin huzur ve
refahı için mücadele etmesi tek çıkar yoldur…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.