Ocak 2026’da ABD’nin Venezuela’ya yönelik gerçekleştirdiği doğrudan askeri müdahale, uluslararası hukukun fiilen askıya alındığı tarihsel bir kırılma noktasıdır. ABD’nin Karakas’ı bombalaması, onlarca vatandaşını katletmesi ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i zorla kaçırarak ABD’ye götürmesi; yalnızca bir devletin egemenliğine yönelik ağır bir saldırı değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulduğu iddia edilen uluslararası hukuk düzeninin açık bir inkârıdır. Aslında bu müdahale ne ani ve beklenmedik ne de istisnaidir; aksine ABD’nin iki yüzyılı aşan Latin Amerika müdahaleciliğinin, günümüz koşullarında daha pervasız ve daha açık bir biçimde yeniden üretilmiş biçimidir. Tufts ve Harvard Üniversiteleri gibi kurumların araştırmalarına göre, ABD son 200 yılda Latin Amerika’da en az 40 ile 56 arasında başarılı “rejim değişikliği” operasyonu yürütmüştür.
Son iki yıldır Gazze’de
yaşanan soykırımla birlikte Venezuela müdahalesiyle yaşanan süreç “hukukun
sonu” ve eski BM yetkilisi Craig Mokhiber’in kavramsallaştırmasıyla “cezasızlık
çağı” kavramlarıyla açıklanabilir. Günümüz uluslararası sisteminde özellikle
ABD ve müttefikleri, uluslararası hukuku bağlayıcı bir normlar bütünü olarak
değil, çıkarlarına göre uygulanan veya askıya alınan bir araç olarak
görmektedir. BM Şartı, Roma Statüsü, savaş hukuku ve insan hakları hukuku gibi
metinler, güçlü devletler söz konusu olduğunda işlevsizleştirilmiş,
Uluslararası Ceza Mahkemesi ABD baskıları karşısında etkisiz kıldırmış,
Uluslararası Adalet Divanı ise siyasi tehdit ve sindirme kampanyalarına maruz
bırakılmıştır. BM Güvenlik Konseyi’nin ABD vetoları nedeniyle felç olmuş ve
Batılı devletler yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmak yerine fiilen suç ortağı
hâline gelmiştir. Bu küresel cezasızlık ortamı, Venezuela gibi hedef ülkeler
için doğrudan askeri müdahaleyi “mümkün” ve “bedelsiz” kılan zemini
hazırlamaktadır.
MÜDAHALENİN TARİHİ
DNA’SI: MONROE DOKTRİNİ’NDEN BOLİVARCI KOPUŞA
ABD’nin Venezuela’ya
yönelik mevcut saldırganlığı anlık bir tepki değil, kökleri 19. yüzyıla dayanan
ve sistematik hale gelmiş bir emperyal doktrinin ürünüdür. Venezuela’ya yönelik
saldırganlığın, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde şekillenen Monroe Doktrini’nin
(1823) ve jeopolitik tahakkümün güncellenmiş bir tezahürüdür. Başlangıçta
Avrupa sömürgeciliğine karşı savunmacı bir söylemle ortaya çıkan bu doktrin,
Theodore Roosevelt’in ekleriyle (Roosevelt Corollary, 1904) birlikte ABD’ye
Latin Amerika’da “düzeni sağlama” bahanesiyle müdahale hakkı tanıyan açık bir
hegemonya aracına dönüşmüştür. 20. yüzyıl boyunca Guatemala, Küba, Şili,
Nikaragua, El Salvador ve Panama gibi örneklerde görülen darbeler, işgaller ve
vekâlet savaşları; ABD’nin “komünizmle mücadele”, “istikrar” ya da
“uyuşturucuyla savaş” söylemleri ardında yürüttüğü yapısal müdahaleciliğin
kilometre taşlarıdır. Yıllar sonra “sona erdiği” iddia edilen Monroe doktrini,
Trump yönetimi tarafından “Yeni Monroe Doktrini/Trump Corollary” olarak agresif
bir şekilde yeniden canlandırıldı.
Venezuela da bu uzun
müdahaleler tarihinde özel bir yere sahiptir. Ülke, Hugo Chávez’in 1998’de
iktidara gelişiyle birlikte ABD açısından “itaatsizlik” örneğine dönüşmüştür.
Chávez liderliğindeki Bolivarcı Devrim; petrol ve doğal kaynakların
millileştirilmesi, sosyal harcamaların artırılması, ABD’ye bağımlı dış
politikadan kopuş ve Rusya, Çin, İran gibi aktörlerle ilişkilerin
derinleştirilmesi gibi adımlarla Washington’un bölgesel çıkarlarına doğrudan
meydan okumuştur. Ayrıca ABD ile askeri iş birliğinin sonlandırılması,
Pentagon’la kurumsal temasların kesilmesi ve DEA’nın (Uyuşturucuyla Mücadele
Dairesi) ülkeden kovulması, Venezuela’yı ABD’nin kara listesinin tepesinde yer
alan ülkeler arasına yerleştirmiştir. 2002’de Chávez’e karşı düzenlenen ve
ABD’nin dolaylı desteğini almış başarısız darbe girişimi, iki ülke arasındaki
kopuşu geri döndürülemez hâle getirmiştir.
VENEZUELA’YA KARŞI HİBRİT
SAVAŞ
Chávez sonrası dönemde
Nicolás Maduro yönetimine karşı yürütülen strateji “hibrit savaş” niteliği
arzetmektedir. Bu savaş; askeri, ekonomik, hukuki ve enformasyonel araçların eş
zamanlı ve koordineli kullanımını içermektedir. Özellikle ekonomik yaptırımlar,
bir “toplumsal cezalandırma” ve “ekonomik kuşatma silahı” olarak
kullanılmıştır. 2017’den itibaren ağırlaşan yaptırımlar Venezuela’nın krediye
erişimini kesmiş, devletin petrol şirketi PDVSA’yı ve üçüncü taraf şirketleri
hedef alarak petrol gelirlerini fiilen durma noktasına getirmiş ve bunun
sonucunda yapay bir insani kriz yaratılmıştır. ABD’nin, bizzat kendi yarattığı
bu krizi daha sonra “insani müdahale” gerekçesi olarak kullanması bir
ikiyüzlülük örneğidir. Maduro döneminde meşruiyet krizi içine giren ve giderek
otoriterleşen Bolivarcı Rejim’in baskıcı politikaları Amerikan baskısını ve
müdahalesini meşrulaştırmada gerekçe kılınsa bile Trump’ın ABD müttefiki
despotik rejimlerin liderlerine yapmış olduğu övgüler bize Venezuela ile ABD
arasında yaşanan problemin ülkedeki rejimle bir alakası olmadığını
göstermektedir.
Bu ekonomik kuşatmaya
paralel olarak Maduro Yönetimi’ne karşı bir “hukuk savaşı” da yürütülmüştür.
2019’da Juan Guaidó’nun seçilmediği hâlde “geçici devlet başkanı” olarak
tanınması, Venezuela’nın yurt dışındaki milyarlarca dolarlık varlığına el
konulmasının hukuki kılıfı olmuştur. 2020’de Maduro hakkında “narko-terörizm”
suçlamalarıyla açılan davalar ve başına ödül konulması da bu gayri
meşrulaştırma stratejisinin bir parçasıdır. Venezuela uyuşturucu ticaretinin
ana güzergâhı olan ülkeler arasında yer almamaktadır.
Hibrit savaşın son
aşaması, doğrudan askeri tırmanıştır. Karayipler’de “uyuşturucuyla mücadele”
gerekçesiyle yapılan askeri yığınaklar ve fiili bir deniz ablukası tipik bir
devlet eliyle modern korsanlık pratiğidir. Nihayetinde bu süreç, Karakas’ın
bombalanması ve devlet başkanının kaçırılmasıyla sonuçlanan ve ABD’nin
isteklerine boyun eğilmemesi halinde açık rejim değişikliğine evrilecek bir
operasyon olacaktır.
ASIL MESELE: KAYNAKLAR,
HEGEMONYA VE ÇOK KUTUPLU DÜNYA
Demokrasi ve insan
hakları söylemleri, Venezuela bağlamında gerçekte stratejik kaynaklar ve
küresel hegemonya mücadelesini gizleyen ideolojik örtüler olmaktan ibarettir.
Venezuela stratejik zenginliği olan bir ülkedir: Sadece dünyanın en büyük
petrol rezervine (303 milyar varil) sahip değildir; aynı zamanda yüksek
teknolojide kullanılan Koltan (Mavi Altın), altın ve nadir toprak elementleri
gibi kritik kaynaklara sahip olması, ülkeyi emperyal rekabetin merkezine
koymaktadır. Bu kaynaklara el konulması veya bunlar üzerinde doğrudan denetim
ve işletme hakkına sahip olunması ABD için hayati önemdedir.
Bunun yanı sıra Çin ve
Rusya’nın Latin Amerika’daki artan etkisi, ABD’nin tarihsel “arka bahçe”
anlayışını tehdit etmektedir. Ayrıca Venezuela’ya yönelik müdahalenin özellikle
Çin’in Venezuela’nın kaynaklarına erişimini engellemek amacını da taşımaktadır.
Venezuela’nın petrolünü dolar dışı para birimleriyle satma ihtimali de ABD
tarafından sistemik bir tehdit olarak değerlendirilmiştir.
KÜBA FAKTÖRÜ
ABD’nin Venezuela’yı etki
ve denetimi altına alma çabasında Küba faktörün de özel bir yeri vardır.
ABD’ye göre, Küba,
Nicolas Maduro üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Ayrıca Küba, enerji
ihtiyacının büyük kısmını Venezuela’dan gelen sübvansiyonlu petrolle
karşılamaktadır. ABD, Venezuela’da bir rejim değişikliği yaparak veya yönetimin
elini kolunu bağlayarak Küba’ya olan petrol akışını kesmeyi ve böylece Küba
ekonomisini çökerterek adada da bir rejim değişikliğini tetiklemeyi (domino
etkisi) hedeflemektedir. Küba, petrol karşılığında Venezuela’ya binlerce
doktor, öğretmen ve askeri danışman göndermiştir. ABD, bu kişileri “beyaz
elbiseli ajanlar” olarak nitelendirmekte ve nüfuz operasyonu olarak
görmektedir.
ABD dış politikasında
(özellikle Cumhuriyetçi yönetimler döneminde), Küba, Venezuela ve Nikaragua
birbirine ayrılmaz şekilde bağlı bir “şer ekseni” olarak tanımlanır. ABD, Batı
Yarımküre’de Rusya ve Çin etkisini kırmak için de önce “ana merkez” olarak gördüğü
Küba-Venezuela ittifakını hedef almaktadır. Ocak 2026’daki müdahale sonrası ABD
Başkanı Donald Trump ve Senatör Lindsey Graham gibi isimler, “Küba’nın
günlerinin sayılı olduğunu” belirterek, Venezuela’daki operasyonun aslında
Küba’ya yönelik bir hazırlık olduğunu açıkça ifade etmişlerdir.
Sonuç olarak, ABD’nin
Venezuela’ya müdahalesi emperyal kibirin ve zayıflayan bir hegemonun
çaresizliğinin bir ifadesidir. Washington’un dünyaya verdiği mesajın açıktır:
Uluslararası hukuk ve diplomasi, hedef alınan ülkeleri koruyamayacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.