11. Yüzyıldaki Gregoryen Kilise Reformundan 16. yüzyıla kadar geçen sürede, Katolik Kilisesi'nin engizisyon, dini azınlıklara soykırım, aforoz, yasaklama, iktidarları din adına devirme gibi, insanlığın yüz karası, suçlar işlediğini “Modern Dünyanın Kökenleri” adlı kitaptan öğrenmiş ve bu köşede yorumlamıştık.
Fakat
bu Katolik Reform, aynı zamanda;
a)
siyasi istikrara,
b)
sermaye birikimi ve zenginleşmeye,
c)
bilimsel gelişmelerin artmasına,
d)
Rönesans’a
e)
keşiflere, (diğer kıtalardaki katliam ve sömürüye)
f)
endüstri devrimine,
g)
yeni savaş teknolojilerinin gelişmesine ve
h)
demokratik süreçlerin önünü açan olgulara da yol açmıştır.
Bugün,
Avrupa’da 11. Yüzyıldan itibaren “tesadüfi” olarak gelişen iktisadi dönüşümün
kökenlerini irdeleyeceğiz.
AVRUPA'DA
SİYASİ FETRET DEVRİ
11.
Yüzyılda Avrupa’da cumhuriyet, krallık, derebeylik, kontluk, markizlik vs, gibi
ünvanlarla 400 civarında “devletçik” bulunuyordu.
Sadece
İtalya’da bir dönem, 11’i cumhuriyet olmak üzere 52 ayrı “devletçik” (bağımsız
siyasi özne) oluşmuştu.
Bu
devletçikler birbirleriyle ne zaman ve nasıl sonuçlanacağı belli olmayan
savaşlara tutuşuyor ve her gün biraz daha bölünerek çoğalıyorlardı.
Siyasi
istikrar ve ticari güven kaybolmuştu.
Tüccarlar,
İtalya’nın limanlarından Baltık Denizi limanlarına veya Baltık Denizi
limanlarından herhangi bir Akdeniz limanına veya İberya’dan bir orta avrupa
şehrine, bir malı aktarmak için 10-15 devletin sınırlarını geçmek zorunda
kalıyorlardı.
Rota
üzerindeki ticaret yolları hiç güvenli değildi.
Yol
üstündeki 10 -15 devlete yol güvenliği ücreti, gümrük vergisi veya transit
geçiş ücreti ödemek “işlem maliyetlerini çok yükselttiği” için ticaretin hacmi
her geçen gün daralıyordu.
11.
Yüzyılda “uzaydan Dünyaya bakan bir yabancı” yakın zamanda Avrupa’nın yok
olabileceğini düşünebilirdi.
Papalar,
900 -1050 yılları arasında, Alman İmparatorları tarafından “atanan ve
yönetilen” yüksek dereceli bir memur durumundaydı.
Bu
dönemde dini değerlerle ilişkisi zayıf ve liyakatsiz pek çok kişi de din adamı
olarak atanmıştı.
İşte
böyle bir dönemde, yani 1050’li yıllardan sonra, “Gregoryen Reformu” denilen
“Papalık Kararları” ortaya çıktı ve bazı şeyler kökten değişti:
1)
Papalar Krallarla eşit statüye sahiptir,
2)
Sadece Papalık, üst düzey din adamları atayabilir ve
3)
Bir ülkedeki en yüksek dini otorite Papalığa mensup din görevlileridir.
Bu
kararlarla güç kazanan Papalık, kısa sürede “Kralların Papa tarafından
kutsanmasını” da (dolaylı olarak atanmasını) herkese kabul ettirdi.
Böylece
“Papa tarafından kutsanmayan her kral gayrimeşrudur” kuralı da Gregoryen
Reformunun en önemli maddesi haline geldi.
Çok
güçlenen Kilise, bu dönemle birlikte, haçlı seferleri düzenlemeye, katolik
olmayan dini azınlıkları imha etmeye, engizisyona, kral atamaya veya görevden
almaya yetkili “devletlerüstü tanrısal bir süper güç” niteliği kazandı.
Görüldüğü
gibi konunun, iktisadi gelişme dinamikleriyle veya demokratik bir toplumun
evrilmesi süreciyle doğrudan bir alakası yoktur; olan biten, kabaca Kilise-Kral
çatışmasının yansımalarıdır.
Fakat
bu siyasi ortamın iktisadi süreçlerin oluşum ve gelişimine etkisi çok büyük
olacaktır.
ÖZEL
MÜLKİYET VE KİLİSE
Kilise
kazandığı siyasi gücü, kralların gücünü azaltma veya dengeleme yolunda da
kullandı.
Kilise,
Krala karşı çıkabilecek kadar özerk ve güçlü, kişi ve kurumları her fırsatta
destekleyerek kralları dengeleme çabalarını sürekli sürdürdü.
Bunun
yolu da iktisadi ve ticari hayatı etkilemekten geçiyordu.
1)
Kilise kendi mal ve servetini, “Tanrı’nın Malı ve Serveti” olarak kutsadı ve
dokunulmaz ilan etti.
2)
Özel sermaye birikimini onayladı ve “dini caiziyet” tanıdı.
3)
Yağmayı, müsadereyi ve zorbalığı “suç ve din dışı” saydı ve yasakladı.
4)
Sözleşme hukukunu tanıdı ve geliştirdi.
5)
Kişilerarası veya kişi ve devlet arasında yapılan sözleşmelerdeki ahde vefa
uygulamasını da destekledi ve dolaylı olarak sahiplendi.
6)
Kurduğu olağanüstü yetki ve itibara sahip “Papalık Mahkemeleri”, adeta
“uluslarüstü birer tahkim mahkemesi” gibi çalışmaya başladı.
(Alınan
bu kararların asıl amacının din-devlet (Papalık - Krallık) çatışması olduğunu
aklımızda tutmaya devam ediyoruz.)
7)
Aslında Avrupa’da, Roma döneminden beri kişiden bağımsız, alınıp satılabilen ve
teminat gösterilebilen “özel mülkiyet” ilkesi vardı; fakat Avrupa’da hukuki
koruma kalmayınca “gücü gücü yetene” durumu oluşmuştu.
Kilise,
Roma’dan beri var olan “mülkiyetin hakları”nın üzerine “dinen caizdir” mührünü
basarak tartışılmaz hale getirdi.
8)
Gerçek kişilere ait mülkiyetin koruma altına alınmasından sonra kurumsal
mülkiyet (corporasyon) ilkesini de tanıdı.
Vakıfların,
loncaların, belediyelerin, üniversitelerin ve “commenda” denilen şirket benzeri
oluşumların da mülkiyet edinebileceği ve sermaye biriktirebileceği kuralı da
Avrupa ülkelerinin çoğunda kabul gördü.
Böylece
kralların dokunamayacağı ve nesilden nesile geçebilen, kurumsal sermayeler de
oluştu
9)
Özel sermaye düşmanı müsadereci ve vergici Krallardan sonra sermaye
biriktirmenin ikinci en büyük düşmanı “miras”la ilgili “ekber evlat” ilkesi de
kabul edildi ve pekiştirildi.
Buna
göre ölen kişinin mirası ailedeki en büyük erkek evlada kalıyordu.
Diğer
erkek evlatların, babalarından kalma işletme ve çiftliklerde ücretli olarak
çalışma hakkı vardı.
Kız
çocukları da mirastan “drahoma”larını (çeyiz) alabiliyorlardı.
Böylece
hukuki korumaya alınmış özel servetler nesiller boyu hiç bölünmeden varlığını
sürdürme imkanı buldu.
(NOT:
“Ekber Evlat” uygulamasını ilk olarak Fransa 1804 yılında kaldırmış ve diğer
Avrupa ülkeleri de onu takip etmiş. Kaynak: Timur Kuran, Yollar Ayrılırken)
Bir
köşe yazısı için bu kadar delil yeter.
Bütün
bu olgular, Güçlü Papaların, kralları dengeleyip boyunduruk altında tutma
kararlılığının göstergesidir.
Asla
“iktisadi ve ticari hayatımız nasıl daha iyi olur” veya “Katolik müminlerin
refah ve saadeti nasıl temin edilir” amaçlı değildir.
Bu
dönemde de irili ufaklı pek çok savaş yapıldı ve çatışma çıktı fakat hiçbiri
din-kral çatışmasının benzeri bir etki yaratamadı.
Ara
özet: Katolik Kilisesi, uluslarüstü bir otorite olarak özel sermayeyi koruma
altına alınca iktisadi, siyasi ve ticari öngörülebilirlik arttı.
Bu
gelişmelerden sonra aileler, tüccarlar, bankerler, loncalar, belediyeler,
vakıflar ve diğer sermaye sahipleri hukuki korunma hakkı altında servetlerini
ve nakdi sermayelerini artırmaya başladılar.
Gelecek
yüzyıllardaki başarılı iktisadi ve ticari sonuçların kök sebebi olan bu
gelişmeler, görüldüğü gibi tamamen “dışsal ve tesadüfi”dir.
ÖZEL
MÜLKİYET VE KRALLAR
Geçen
yazımızdan bir alıntı: “Özel Sermaye kendine has bazı özyasalar içerir: Hukuki
güvence, sürekli büyüme, serbest dolaşım, yasalarla kayırılma, pazarlara sahip
olma ve kayıtsız şartsız korunma.
Sermayenin
istediği bütün hukuki koruma tedbirleri uygulama imkanı bulunca; kişiler,
kurumlar ve devletler arasında tatlı bir iktisadi rekabet ve yarışma dönemi de
başlamış oldu.
Belli
başlı pek çok devlet, sermaye sahibi vatandaşlarına “mallarını müsadere
etmeyecekleri”, “haksız yere ve aniden yüksek vergiye maruz kalmayacakları” ve
“serbest ticaretin önündeki bütün kısıtlamaları kaldıracaklarına dair” garanti
üstüne garanti veriyor ve bunu ispatlamaya çalışıyorlardı.
Krallar,
İngiltere’de Magna Carta, Fransa’da Estate General ve İspanya/Portekiz de
Cortes toplantılarıyla yetkilerinin kısıtlandığını kabul etmiş ve özel
sermayeye alan açmışlardır.
(Magna
Carta, Estate General, Cortes güçler ayrılığı niteliğindeki parlamentoların ilk
örnekleri)
Peki
krallar bu sözlerini tuttu mu?
Bazı
Krallar, bazen “çamura yatıp” vatandaşları olan tüccar ve sermaye sahiplerinin
mal ve sermayelerine el koymayı denediler.
Müsadere
ve yüksek vergi durumlarında sermaye sahipleri ve tüccarlar, derhal en güvenli
komşu devlete göç ettiler.
Ve
kralları pişman ettiler.
Çünkü
Avrupa’da iltica edip servetlerini koruyabilecekleri çok sayıda ülke, aynı
anda, onları davet ediyordu.
Özel
sermaye sahipleri, tarihin her döneminde ve her yerde “hukuki güvenceleri
sahih” olan devletlere göç etmeyi tercih etmişlerdir.
Kendi
vatandaşları olan tüccar ve sermaye sahiplerinin başka ülkelere göçlerini
azaltmak için bu defa, pek çok kral, gerçekten verdiği sözleri tuttu.
Böylece,
Avrupa’da müsadere, haksız vergi ve diğer her türlü iktisadi engel büyük ölçüde
ortadan kalktı.
(Hatırlatma:
Unutmayalım, bu dönemde bütün dini azınlıklar soykırımla yok edildiği için
herkes dini açıdan eşitti; katolikti.)
KREDİ
DENİLEN MUCİZE
Soru:
Peki krallar yeterince vergi toplayamadıkları zaman ne yapıyorlardı?
Vergileri
yükseltmek yerine, kendi vatandaşları olan banker ve sermaye sahiplerinden
“faizli kredi” alıyorlardı.
Borç
almanın müsadere ve yüksek vergilerden daha “verimli iktisadi döngüler”
oluşturduğu görülünce, finansal piyasalara verilen önem arttı:
1)
Öncelikle borçlananın, Kralın şahsı değil, Kraliyet Kurumu olduğu kabul edildi.
Böylece Kralın ölmesiyle verilen krediler batmadı, borçlanmalar devletin borcu
olarak kabul edildi.
2)
Bir sonraki adımda Krallar (bilhassa savaş dönemlerinde) daha fazla kredi
alabilmek için gelecek dönem vergi gelirlerini teminat gösterip temlik etmeye
başladılar.
3)
Zamanla finansal piyasalar o kadar gelişti ki Krallar, artık, başka ülkelerdeki
bankerlerden de borçlanmaya başladılar. Mesela İngiltere ve İspanya kralları
İtalyan bankerlerinden kredi aldılar.
Sermaye
sürekli ve verimli olarak artmaya can atar; dolayısıyla risklerini minimize
edip kredi niteliğindeki işlere girmekten çekinmez.
Bu
ve benzeri gelişmeler her geçen gün özel finansal piyasaları da biraz daha
sofistike hale getirip uluslararasılaştırdı.
Fakat
hayat hiç kimse için, sonsuza kadar, dikensiz gül bahçesi olamaz.
Bazı
krallar aldıkları kredileri geri ödeyemediler ve kredi veren bankerler iflas
etti. Bankerlerin iflası başka iflasları da tetikledi ve piyasalarda büyük
krizler yaşandı.
Fakat
bu tip finansal krizler sermaye birikimi ve kredi verme sisteminin çökmesine
yol açmadı.
Katolik
Kilisesinin gücü zayıflayınca İspanya ve Hollanda arasında 80 yıl savaşları
(1568 -1648) ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu içinde Vestfalya Barışı ile
sonuçlanan 30 yıl savaşları (1618 -1648) yaşandı.
Özel
sermaye, Avrupa toplumlarında o kadar kök salmıştı ki savaşlar ve sonraki
süreçler bile sermaye birikimi hakkını ortadan kaldırmadı.
ÖZEL
MÜLKİYET VE COMMENDA
Başta
İtalyanlar olmak üzere pek çok tüccar, İslam fıkhında “mudaraba sözleşmesi”
olarak bilinen “commenda sözleşmeleri”yle uluslararası ticareti de artırmaya
başladılar.
Commenda,
bir nevi emek-sermaye ortaklığıdır.
Her
ortağın sorumluluğu koyduğu veya taahhüt ettiği para kadardır.
İtalya’dan
kalkan gemilere tüccarlar toplam sermayelerinin %1’i ile %5’i oranında sermaye
koyarlardı.
Böylece
geminin batması veya korsanlar tarafından ele geçirilmesi durumunda bütün
servetlerini kaybetmemiş oluyorlardı.
Bu
gemilerin çoğu İstanbul, İzmir ve İskenderiye gibi limanlara giderdi. Mallarını
sattıktan sonra aynı parayla bu defa, çoğu Hindistan ve Asya’nın diğer
köşelerinden gelmiş malları satın alıp dönerlerdi.
Böylece
çift yönlü ticaret ve karlılık oluşurdu.
Sadece
malların değil sermayenin de serbest dolaşıma girmesiyle Avrupa’daki ticaret
yolları ıslah edilip geliştirildi ve yeni yollar yapıldı.
İmalathaneler
ve depolar arttı; taşımacılık araçları ve ekipmanları iyileştirildi; yollar her
bakımdan güvenli hale getirildi.
İşler
bu kadar gelişirken nitelikli eleman ihtiyacı da her geçen gün artıyordu.
ÖZEL
MÜLKİYET VE ÖZEL EĞİTİMİ
Ticaretin
gelişmesi ve sofistike bir hal almasıyla Kilisenin kontrolündeki mevcut eğitim
sistemi, piyasanın istediği kalifiye eleman ihtiyacını artık karşılayamıyordu.
Taşıma
uzmanları, lojistikçiler, depolama uzmanları, mühendisler, kadastro uzmanları,
sözleşme hukuku uzmanları, muhasebeciler, vergi uzmanları, bankerlik
elemanları, kredi tahsilatçıları, noterler, sigortacılar vs. gibi nitelikli
eleman ihtiyacı her geçen gün artıyordu.
Piyasada
oluşan bu nitelikli eleman ihtiyacını gidermek için önce Bologna’da sonra da
diğer bazı Avrupa ülkelerinde Kilise dışı özel üniversiteler açıldı.
Tabi
ki üniversitelerden önce, ilk ve orta öğretim okullarının sayısı çok arttı.
Nitelikli
eleman ihtiyacı ve ardından gelen eğitim faaliyetleri o kadar hızlanmıştı ki
16. yüzyılda Hollanda’da okuma yazma bilenlerin oranı %60’a ulaşmıştı.
Zamanla,
özel üniversiteler, ara eleman yetiştirmek amacını aştı ve doğaları gereği
bilimsel devrimlerin ve epistemik gelişmelerin merkezi oldular.
Hollanda'nın
bazı bakımlardan en erken gelişen ülke olması, bu nitelikli eleman yetiştirme
yeteneğiyle doğru orantılı görünüyor.
Her
yeni hukuki, iktisadi ve ticari gelişme, başka alanlardaki yeni gelişmeler için
mutlaka bazı dışsallıklar içeriyordu.
Avrupa’da
o kadar çok sermaye birikti ve bankacılık o kadar gelişti ki 17. yüzyılda
İngiltere ve İsveç gibi bazı devletler merkez bankaları kurmak zorunda
kaldılar.
Elbette
öncesinde banka ve şirketler hukukunda devrim niteliğinde gelişmeler yaşandı.
Katolik
Avrupa, biriktirdiği bu yüksek sermaye, yüksek nitelikli işgücü ve denizcilik
alanındaki gelişmeler sayesinde, bu dönemin sonunda, Osmanlı Devletini bypass
ederek Hindistan’a ulaşmanın yollarını aramaya başladı.
Keşifler
diye tanımlanan bu süreç başta Kuzey ve Güney Amerika Halkları, olmak üzere
Afrika, Asya ve Avustralya halklarının soykırımları ile sonuçlandı.
MUKAYESENİN
ANLAMSIZLIĞI
Sonuçtan
önce: Daha önce 11. Yüzyılda “uzaydan Avrupa’ya bakan bir yabancı”nın
Avrupa’nın yakında yok olabileceği kanaatine ulaşabileceğini söylemiştik.
11.
yüzyılda uzaya çıkardığımız yabancıyı bu defa 1530 yılında uzaya çıkarıp hem
Avrupa hem de Osmanlı İmparatorluğu siyasi haritasına bakmasını isteyelim.
Acaba
ne görürdü?
Yüzlerce
devleti gösteren bir Avrupa haritası ve Avrupa’daki bütün devletlerin
toprağından daha fazla toprağa sahip bir Osmanlı imparatorluğu.
Bir
tarafta Pers, Emevi, Abbasi Selçuklu ve Bizans imparatorluklarının mirasını
sıkı sıkıya sahiplenmiş, kadiri mutlak bir hükümdarın ülkesi; diğer tarafta
tarihi gelenek ve mirasını uygulamaktan mahrum Kilisenin boyunduruğu altına,
din-devlet çatışması ve iç çekişmelerle kıvranan bir devletler yığını.
Geleceği
hiç bilmeyen birisi için, gelecek zamanlarda, Osmanlı İmparatorluğunun bütün
Avrupa’yı fethetmesi hiç sürpriz bir gelişme olmazdı.
Acaba
Osmanlı ve İslam Dünyası niçin başaramadı ve Avrupa nasıl başardı sorusu
anlamlı bir soru mu?
Konuyla
ilgisi olmayan “karikatür bir soru” soralım: Sovyetler Birliği niçin başaramadı
ve Amerika nasıl başardı?
Başaramayan
Sovyetler Birliği ve İslam Dünyası, Başarmış Batı’nın sistemine dönmeye
çalışıyorlar; peki başarabilirler mi?
1530
öncesi dönemi tam anlaşılmadan 1530 -2025 arası dönemle ilgili yapılmış ve ikna
gücü yüksek bütün analizler, Max Weber ve Daron Acemoğlu analizleri dahil,
temellendirme, tutarlılık ve kapsayıcılık bakımından pek çok eksik ve önyargı
içerir.
Son
Çıkarım: Avrupa Kıtası hiç planlamadığı, öngörmediği ve ummadığı bir gelişme
sayesinde, yani Katolik Kilisesinin Gregoryen Reformları sayesinde, dünyanın en
gelişkin finans ve ticaret merkezi oldu.
Bu
500 yıllık dönemde de Avrupa’da savaşlar ve sorunlar hiçbir zaman bitmedi.
Kudüs’e
yapılan haçlı seferleri, dini azınlıkların ve isyankar hıristiyanların
soykırıma maruz kalması, yüzyıl savaşları, engizisyon, veba salgını ve akla
hayale gelmeyecek onlarca felaket ve savaş da yaşandı.
Biriken
sermaye sanatsal faaliyetleri de canlandırdı ve Rönesans’ı doğurdu.
Hukuki
güvenceye sahip “gelişkin ve güçlü bir özel sermaye”nin ne kadar belirleyici
olduğu apaçık değil mi?
Bir
köşe yazısının “iktisadi gelişmişliğin temelleri”ni aramayı amaçlayan tek
boyutlu bir yazı olsun istedim ve diğer konulara girmemeyi tercih ettim.
SONUÇ
Osmanlılar
dahil bütün eski dünya; Avrupa ile o kadar farklı yollardan evrilip bugüne
gelmiş ki mukayese edilmeleri, neredeyse mümkün değildir; bence gerekli de
değildir, anlaşılması ve ders çıkarılması yeterlidir.
Doğrusu
yapılmış mukayeselerin çoğu isabetsiz ve tutarsız olduğu için herkesi yordu.
Bayat
ve “yorgun mukayeseler”den, yeni ve “olgun analizler” sadır olmaz
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.