Venezuela’da ABD’nin organize ettiği darbe ve tam bir simsar diliyle duyurduğu işgal planı, ‘1945 sonrası düzenin’ olabilecek en vulgar biçimde ve bizzat ana kurucu aktörü tarafından suikastla bitirildiğini ilan etmiş oldu. Tarih değiştiren suikastların nelere yol açtığına dair hafızamızda bir resim bulunuyor. Bu müdahaleden sonra dünyanın en az endişelendiği şeyin de Venezuela olmasının sebebi hafızalardaki resimden başkası değil. Yaşananın sıcaklığında, yeni düzenin ne olacağına dair düşünceler Trump’ın şerrinden çekinildiği için telaffuz edilmese de, herkesin bildiği bir sırdan ibaret. Evet, tarihe bir geri dönüşüm malzemesi muamelesi yapamayız. Geleceğe dair keskin tahminlerde bulunamayız. Ama bugün yaşananlara dair kafa karışıklığımızın olması için özel bir sebep de bulunmuyor. Yeni dönem, düzen, gelecek yıllar; ne derseniz deyin bir tek olgunun etrafında şekillenecek: Amerikan Sorunu.
Şimdi bu soruna bir
yandan “Make America Great Again” (MAGA) eliyle, diğer yandan Amerikan
Siyonizmi marifetiyle bir ideoloji de giydirilmiş durumda. Amerika’nın hiçbir
zaman bir ideolojiye ihtiyacı olmadı. Zira Amerika’nın kendisi zaten bir
ideolojiydi. Gelinen noktada, tarihinde ilk kez, bu denli keskin bir ideolojik
eksene -üstelik hiçbir ideolojik tutarlığı veya inandığı değer seti bulunmayan
bir yönetim altında- oturan Amerika’nın hem ülke içerisinde hem de dünyada
‘Amerikan Sorunu’nu büyütmekten başka istikameti görünmüyor.
Bu bağlamda, geride kalan
2025 tam anlamıyla bir Amerikan Sorunu yılı olarak tamamlandı. Sene sonunda
yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin Trump’ın sebep olduğu krizlerin
aynası olması gibi, küresel jeopolitik risklerin neredeyse tamamına yakını da
Amerikan Sorunu’nun aynası haline geldi. Dünya artık Amerikan Sorunu’nun
dinamikleri ve neticeleri içerisinde jeopolitik ve ekonomik riskleri yönetmek
zorunda kalacağı bir döneme girmiş oldu. Amerika’nın ve dünyanın ciddi bir
kısmının 2010’larla içine girdiği siyasal, ekonomik ve jeopolitik bunalım;
Trump’ın ikinci kez seçilmesiyle küresel bir rejim değişikliğinin ilanı haline
geldi. Bilinen haliyle 1945 sonrası düzenin artık sona geldiği fikri, yaygın
bir şekilde kabul edilmeye başlandı. Oysa bugün nihayete erecek oluşu sorumsuz
bir hazla tartışılan bu 80 yıl, Roma’dan bu yana, büyük güçler arasında
“doğrudan” savaşın çıkmadığı en uzun dönem olarak yaşandı. Üstelik bugün ana
gerilim ekseni olan ticaret savaşları da ilk kez 1945 sonrası dönemde, öncesinde
olduğu gibi askeri savaşlara dönüşmedi. Ancak gelinen noktada, öngörülebilir
bir gelecekte, savaş(lar)ın çıkmama ihtimalinin azalmaya başladığı bir döneme
girmiş bulunuyoruz.
Ortadoğu’dan
Asya-Pasifik’e, Avrupa’dan Latin Amerika’ya uzanan geniş jeopolitik yelpazede
uluslararası sistem, aynı anda birçok krizin iç içe geçtiği bir “birleşik
türbülans” döneminden geçerken; Washington’un küresel ölçekte çoklu cephelere
yayılmış, ekonomik ve askeri zeminlerde baskıcı ve öngörülemez bir angajman
tarzını ortaya koyuyor. Bu tablo, dünya siyasetinde tekil krizlerin değil,
birbirini tetikleyen bölgesel kırılmaların egemen olduğu bir döneme kapı
aralıyor. Trump kaynaklı istikrarsızlık ‘sistemik’ hâle geliyor. Washington’un
artık iyice yerleşen “karmaşa doktrini” açık bir şekilde sistemsel istikrar
krizi inşa etmiş durumda. Yeni normal olarak Amerika dışındaki aktörler bu
duruma uyum sağlama kabiliyetlerini de artırmaya başladılar. Gelinen noktada
Trump'ın ikinci dönem dış politikası; herhangi bir süreklilik iddiasını terk
ederek, ABD'nin ‘küresel garantör’ rolünden ‘hesaplı bir bozguncu’ rolüne
geçişini temelden yeniden tanımlayan radikal bir ‘stratejik tasfiye programı’na
dönüşmüş durumda.
Bu durum, kurumsal
ittifak ve siyasal tutarlılığın erozyona uğramaya devam ettiği bir süreçte ABD
gücünü kullanarak her ilişkiyi, süreci ve muhataplığı kısa dönem kazançlar
dünyasına hapsetmektedir. Bütün bu akış da daha fazla kişiselleştirilmiş,
alverci ve stratejik olarak tutarsız bir hâle gelmiş düzlemde; kurumsal
mantıktan çok ABD Başkanı’nın içgüdüsü tarafından şekillendirilmektedir. Bu
kişiselleşme ise iki yapısal sonuç üretti: Birincisi, politika değişken hâle
gelmektedir. Dünya artık Amerika’nın birkaç hafta sonra nerede duracağını
öngöremez durumdadır. Ortaya çıkan belirsizlik, farklı aktörleri seçeneklerini
çeşitlendirmeye zorlamaktadır. Ancak bu da sahici süreçler veya alternatifler
ortaya çıkarmamaktadır. Zira Washington’un yarın eski pozisyonuna hiçbir şey
olmamış gibi dönme ihtimali bulunmaktadır. İkincisi, aktörler artık tavizleri
sistemik baskının sonucu değil, ‘yönetilebilir provokasyonla elde edilebilecek
müzakere edilebilir ayrıcalıklar’ olarak görmeye başladılar.
Trump yönetimi bu
dinamiği açıkça benimsemektedir. Öngörülemezliği stratejik kaldıraç olarak
görmektedir. Bu yaklaşım Nixon’ın “çılgın adam teorisi”ne benzemektedir. Ancak
kurumsal güvenlik tamponlarından yoksundur. Nixon’dan farklı olarak Trump,
öngörülemezliği bir güç göstergesi olarak açıkça dile getirmektedir.
Müttefiklerinin ve rakiplerinin “kendisinin ne yapacağını asla bilemediklerini”
söylemekte ve belirsizlik sayesinde taviz kopardığını varsaymaktadır. Ancak
öngörülemezlik yalnızca güvenilir kurumlar tarafından desteklendiğinde kaldıraç
işlevi görür. Kurumsal süreklilik olmadan öngörülemezlik, güvenilmezlikten
ayırt edilemez hâle gelir. Sonuçta, Washington ile bugün ilişkileri yönetme ve
sorunları çözmek için diplomasi yapmak yerine Trump’ın da sık sık telaffuz
etmekten özel bir haz aldığı “anlaşma” yapmak gerekmektedir. Bu anlaşmalara
tarafların güveni de, sadakati de sınırlıdır. Zira en başta Washington, bu
anlaşmalar vesilesiyle uzun vadeli ve elverişli bir ortam inşa etme veya
sorunları çözme hedefi yerine, spesifik etkileşimlerden maksimum fayda
sağlamaya gayret etmektedir. Bu durum, Çin’le ticaret anlaşmasından Ukrayna’da
savaşı bitirmeye, İsrail saldırganlığını durdurmaktan Suriye’de sağlıklı bir
geçişi sağlamaya varıncaya kadar kriz bölgelerini doğrudan etkilemektedir.
AVRUPA’NIN SÖNÜMLENİŞİ,
PAX-SİNİCA’NIN İMKÂNSIZLIĞI
Amerikan Sorunu’nun
doğrudan şekillendirdiği iki bölge ve aktör Avrupa ve Çin’dir. On yıllardır
birçok maliyeti kendisi dışında aktörlerin (Güvenliği Amerika’nın, enerji
talebini jeopolitik maliyet olmaksızın Rusya’nın) ödediği bir liberal çok
taraflılığın normlarını içselleştirmiş olan Avrupa, bu düzeni hukukun değil
gücün sonuçlarının belirlediği bir çağa kurumsal ve ideolojik olarak
hazırlıksızdır. Kuvveden fiile kimin geçireceğinin belli olmadığı kurallar
manzumesine -gelinen noktada karmaşasına- referans veren Avrupa’nın yaygın
jeopolitik kelime dağarcığını oluşturan “risk azaltma”, “dijital egemenlik”,
“stratejik özerklik”, “stratejik bağımlılıklar”, “stratejik sabır” gibi
kavramsallaştırmalar kıtanın yaşadığı bunalıma veya yüzleşmekten duydukları korkulara
işaret etmektedir.
Bu kavram setinin altında
bağımlılığın gerçeği yatmaktadır: Rusya’ya bağlı enerji, ABD’ye bağımlı
güvenlik ve teknolojiler, Çin’le iç içe geçmiş pazarlar. Sonuç olarak, Avrupa
muazzam düzenleyici güce sahip ama ortak vizyonu olmayan ‘minimal jeopolitik güce
sahip bir orta güçler topluluğu’ hâline gelmiştir. Başka bir ifadeyle,
şartların her geçen gün zorlaştığı ve sertleştiği bir dünyada “normatif güç”
safhasında kalmış olmanın çaresizliğini yaşamaktadır. Zira Venezuela’ya karşı
Washington’un başlattığı darbe ve korsanlığı daha sonra işgalle sürdüreceğini
ilan etmesine karşın, Avrupa’nın “durumu izliyoruz” yaklaşımı tam da normatif
güç düzeyine tekabül etmektedir. Trump’ın bu durumu olabilecek en vulgar
şekilde dünyanın gözünün önünde Avrupa’ya hissettirmesi de yaşanan felç
hâlinden kaynaklanmaktadır.
Diğer yandan, ABD
hegemonyasını uzun süre ayakta tutan liberal uluslararası düzen zayıflarken, bu
boşluğu Çin’in doldurabileceği hâlâ şüpheli bir iddiadır. Pekin’in küresel
liderliğe yönelik bir iştahı görünmüyor. Çin’e dair matbuatta değişmez görselin
konteynır resimleri olması aslında durumu özetliyor. Çin istikrar arıyor ama
“imparatorluğun yüklerini” üstlenmek istemiyor. Bir “Pax Sinica” (Çin Barışı)
peşinde değil; önceliği içeride kalarak rejim meşruiyetini korumak, ekonomik
yeniden dengelenmeyi sağlamak ve toplumsal istikrarını sürdürmek. ABD ile
yaşanan ticaret savaşı, Çin’in ihracata bağımlılığı azaltma, iç talebi
canlandırma ve yarı iletkenler ile yapay zekâ gibi kritik sektörlerde
teknolojik özerklik kurma ihtiyacını daha da acil hâle getirdi. Çin’in
“kalkınma”, “güvenlik” ve “medeniyet” başlıkları altında geliştirdiği küresel
girişimler, yeni bir dünya düzeni inşa etmekten ziyade ekonomik nüfuz
projeksiyonu yapma amacını taşıyor. Özetle, Çin’in yükselişi ideolojik veya
dünyaya bir vizyon sunan yaklaşımla değil, pragmatik bir zeminde durmaya devam
ediyor. Muhataplarına sahici ve (siyasi, ekonomik ve güvenlik) derinliği olan
ittifaklar yerine ancak Pekin’in avantajına olacak alverci ilişkiler öneriyor.
Bu da, Çin’i son tahlilde emperyal bir düzen vizyonuna sahip güç olarak değil;
adeta arz, kalite, hizmet ve fiyat avantajı sunduğu sürece ilişki kurulması
gereken “tek-uluslu bir kamu şirketi” konumuna oturtuyor.
Sonuç olarak Çin, kendi
çıkarlarını önceleyen, ekonomik olarak güçlü ama stratejik açıdan ihtiyatlı bir
aktör olarak küresel düzen vizyonu olmadan küresel ticareti şekillendiren bir
güç olmayı arzuluyor. ‘Uyuyan Çin’den duyulan tedirginliği ve beklentiyi
‘Uyanmış Çin’e dair tepkilere ve hazırlıklara tercih ediyor. ABD’nin
ağırlığının azalmasıyla dünya, baskın ama çekingen bir Çin’in merkezinde yer
aldığı kırılgan bir ‘çok kutupluluğa’ doğru sürükleniyor.
Ancak Pekin’in son
tahlilde ana ekseni içe dönük bir realizm içinde yol almaktadır. Yakın dönemde
krizlerle test edilen bu durum aslında bizlere bir fikir de verdi. Pekin’in
küresel kamu malları sağlayıcısı olarak davranma isteksizliği, vizyon
yoksunluğu, cari sisteme alternatif kurallar manzumesi sunmaması yumuşak
gücünü, jeopolitik derinliğini ve muhatabını da tatmin eden iş birliklerini
sınırlamaktadır. Çin alternatif bir düzen öncüsü olmak yerine; kredi, gözetim
ve kaynak çıkarma yoluyla devletleri bağlayan paralel bağımlılıklar inşa
etmektedir. Kaldı ki sistemden müşteki olup da Çin’le ilişkilerini nispeten
derinleştiren aktörlerin tamamı da, Pekin ilişkisini cari sistem içindeki
pozisyonlarına bir alternatif olarak değil, ABD ile ilişkilerinde kaldıraç
olarak ele almaktadırlar. Sonuçta sistemin eksiklerini düzeltmek, sorunlarını
gidermek için çaba sarf etmeyi reddeden Çin, küresel kırılganlığın
derinleşmesine katkı vermektedir. Bu yaklaşım Çin’in en dar manada ve kısa
vadede çıkarlarını korumasına yardım etmektedir. Ancak dünyanın geriye
kalanının, iş birliği yapmayı reddeden biri ‘cezalandırıcı’, diğeri ise
‘kayıtsız’ iki güçlü aktör arasında sıkışmasına yol açmaktadırlar.
Dünya’nın içine düştüğü
bu sıkışma, milenyumla birlikte güçlü işaretlerini vermeye başlayan küresel
jeopolitik bunalımın kaçınılmaz bir sonucu aslında. Trump, bu bunalımı en
dramatik şekilde yaşayan Amerika’nın tabiî olarak ürettiği bir figür sadece.
Daha sarih bir ifadeyle, Trump liberal iflasın mezatından siyasal sermaye
devşirmekte ciddi davranamayan Cumhuriyetçilerin açtığı alanda siyasi
doğruculuğa savaş açarak var olan bir isim. Venezuela’da gerçekleştirilen darbe
ve devlet başkanının kaçırılması bir yönüyle Amerika’nın paranoyak siyasal
damarının inşa ettiği siyasal aklın yansıması olduğu kadar, küresel jeopolitik
çaresizliğin de bir neticesi.
‘DONROE’NUN’ YARIMKÜREYİ
KEŞFİ
İki asırlık bir kavramsal
yaklaşımın Trump gibi simsar bir müteahhidin dilinde yeni bir işgalin gerekçesi
olarak sunulması tam anlamıyla sürreel bir tablonun ortaya çıkmasını sağladı. 3
Ocak 2026'da Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun ABD Özel Kuvvetlerince
alıkonularak ülkeden çıkarılması, Başkan Trump tarafından ukala bir üslupla ve
güncellenmiş hâliyle ‘Donroe Doktrini’nin uygulanması olarak tanımlandı. Trump,
"Orjinalini çok aştık, artık buna Donroe Doktrini diyorlar. Batı
Yarımküre'de Amerikan hâkimiyeti bir daha sorgulanmayacak" diyerek, devlet
eliyle yapılan korsanlığa kılıf bulmuştur. Trump’ın yeni doktrin söyleminden
sadece bir ay önce yayımlanan Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik
Stratejisi, Washington tarafından erken Soğuk Savaş döneminden bu yana
üretilmiş en sonuç doğurucu potansiyele sahip dış politika belgesi olarak
okundu. Metin, 1945 sonrası liberal uluslararası düzeni resmen mahkûm etmiş ve
bunun yerine medeniyetçi realizm, katı egemenlik, ekonomik milliyetçilik, yarım-küresel
öncelik ve alverci ittifaklara dayalı açık bir doktrine işaret etmekteydi.
Strateji belgesinde, Batı Yarımküre tüm diğer sahaların üzerine
çıkarılmaktaydı. Belgede Batı Yarımküre, Amerika Birleşik Devletleri'nin
birincil hâkimiyet alanı olarak konumlandırılmıştır.
Batı Yarımküre artık
“birinci önceliktir” ve Amerika Birleşik Devletleri: 1) Yarımküre dışı tüm
güçlerin (Çin, Rusya, İran) ekonomik veya askerî tutunmalarını engelleyecektir.
2) Karteller ve insan kaçakçılığı ağlarına karşı gümrük tarifeleri, yaptırımlar,
denizden engelleme ve ölümcül güç kullanacaktır. 3) Kritik tedarik
zincirlerinin (yarı iletkenler, nadir toprak elementleri, ilaçlar) yakın
bölgelere kaydırılmasını zorlayacaktır. 4) Yasa dışı göçü Amerikan anavatanına
karşı bir “hibrit savaş” eylemi olarak ele alacaktır. Bu, dili kasıtlı olarak
kışkırtıcı olan ve 1823’ten bu yana bir ABD yönetimi tarafından yapılan en net
nüfuz alanı siyaseti ilanı olarak tanımlanabilir. İşte Maduro’nun ABD destekli
bir darbe ile teslim edilip Washington’a teslim edilmesinin ardından Trump’ın
yaptığı konuşmada sık sık vurgu yaptığı “Yarımküre”, bir ay önce Strateji
Belgesi’nde şekillendirilen eksenden başkası değildi.
LATİN AMERİKA: “TANRI’YA
UZAK, ABD’YE YAKIN”
Latin Amerika için ABD
müdahaleleri izole olaylar değildir; bunlar askeri işgaller, darbeler, ekonomik
baskılar ve gizli operasyonlar gibi en görünür ifadeleri yalnızca daha derin
bir sistemin parçası olan yüzyıllık bir egemenlik modelinin parçasıdır. Eduardo
Galeano’nun hatırlattığı gibi, tarih asla elveda demez; “daha sonra görüşürüz”
der. Latin Amerika’nın ABD ile bitmez çilesinin özetidir “daha sonra
görüşürüz”. 1954’te Guatemala’dan günümüzde Venezuela’ya kadar, ABD siyasi,
ekonomik veya askeri güçle müdahale ederek Latin Amerika’nın istikrarsızlığı
bizatihi düzenin kendisi hâline getirmiştir. ABD müdahaleleri sadece
saldırganlık değil, siyasi ve ekonomik yapıları, hatta ulusların belleğini
şekillendiren yapısal bir müdahaleler bütünü hâlini almıştır.
Bir yönüyle Díaz’ın,
Latin Amerika’yı kestirmeden anlatmak için adeta atasözüne de dönüşen “Tanrı’ya
uzak, ABD’ye yakın” yakınması (Pobre México, tan lejos de Dios y tan cerca de
los Estados Unidos) bir zamanlar ulusal bir gözlemken, bugün bölgesel bir teşhis
olarak işlev görmektedir. Kıta genelinde egemenlik, ABD etkisine yakınlık
nedeniyleçoğu zaman koşullu bir hal almış sınırların ötesine uzanan ticaret
anlaşmaları, borç yükümlülükleri ve siyasi baskılar tarafından
şekillendirilmiştir. Demokratik umutların veya sosyal reform çabalarının olduğu
anlarda bile, bu güçler yüzeyin altındaki akıntılar gibi görünmez bir şekilde
etkin olur; bağımsız çabaları altüst etme ve eski hiyerarşileri yeniden üretme
tehdidini taşır.
Bugün dünyanın ana
meselesine dönüşen ve önümüzdeki yılları şekillendirecek olan Amerikan Sorunu,
Latin Amerika’nın en yakından bildiği bir çiledir. Ancak bu durum Latin
Amerika’nın veya Venezuela’nın durumunu açıklayan tekil sorun değildir elbette.
Son tahlilde kendileri de bir sömürge düzeninin ürünü olan bu kıtanın yapısal
sorunları da en az Amerikan Sorunu kadar büyüktür. Venezuela, sömürge
döneminden miras kalan toplumsal yapı, rantiyeci (petrol rantına dayalı)
siyasal ekonomi, zayıf sermaye birikimi, dış baskı (ABD gücü dâhil)
unsurlarının birleşerek uzun süreli bir kurumsal “tıkanma” üretebildiğine dair
çarpıcı bir örnektir. Merkezinde enerji sektörünün siyasal ATM makinasına
dönüştüğü bir politik ekonominin etrafında şekillenen siyasal, toplumsal ve
kurumsal ekosistem uzun yıllardır felç olmuş bir yönetimin oluşmasına yol açtı.
Dolayısıyla, Venezuela’da
mesele “ya sömürge mirası, ya ABD emperyalizmi ya da ekonomi” değildir; bu
katmanların birbirini pekiştirme biçimidir. Sonuçta oldukça düşük devlet
kapasitesi ağır demokrasi açığıyla birleşince, Irak’ta ve Afganistan’da fiili
savaş ve işgal girişimine rağmen yaşanmayan, devlet başkanını bir saldırgan
güce teslim edecek kof devlet kapasitesi ortaya çıktı. Bu kofluğa yıllardır
ağır bir cehaletle övgüler düzenler üzerine belki ayrıca düşünmek ve yazmak
gerekiyor. Ancak bugün için Venezuela’daki kofluğu oluşturan yapısal
başlıkların Amerikan Sorunu karşısında savunma kapasitesine sahip olmak
isteyenlerin birinci meselesi olması gerektiği de aşikârdır.
Venezuela’yı yıllar
içerisinde tam bir iflasın eşiğine getiren iç ve dış sebeplerin artık fazlaca
bir anlamı bulunmuyor. Amerika’nın açıkça kaynaklarını gasp edeceği ve
yöneteceğini söylediği bir ülkeyi derin belirsizlik bekliyor. Ancak buna
rağmen, Venezuela’da Maduro’nun darbeyle indirilmiş olması, onu da iktidara
taşıyan Chavismo hareketinin de ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Trump’ın
sahne şovuna dönüştürdüğü Maduro’nun ABD’ye getirilmesi ve yaptığı
açıklamaların Chavismo damarına basmış olması da muhtemeldir. Dolayısıyla
Washington’un kibirli açıklamaları ve aşağılamaları şu an için tartışmayı
şekillendirse de, Venezuela işgalinin daha birçok komplikasyonu içinde
barındırdığını da görmek gerekiyor. Bu noktada, Trump’ın elinde sonuçsuz bir
hiperaktivite içerisine girmiş ABD dış politikasının, Venezuela’da da hangi
u-dönüşlerini yapacağını göreceğiz.
AMERİKA’YI VE DÜNYAYI NE
BEKLİYOR?
1945 düzeninin cinayet
mahalli Venezuela olabilir. Ancak bu suikastin yakın ve orta vadede bütün
dünyada ve tabiî ki Amerika’da sonuçlar üretmesi ilk senaryo olmaya devam
ediyor. Amerika son tahlilde bugüne kadar doğrudan ve tek başına başka bir
büyük güçle savaşmış bir ülke değil. Hâlâ en büyük askeri kaybı kendi iç
savaşında yaşamış bir ülke. 19. Yüzyılın sonundan itibaren gerileme dönemindeki
Britanya ve İngiltere ile yaşadığı savaşlardan 20. Yüzyıl boyunca dahil olduğu
savaşların tamamında ya bir ittifakla beraber savaşlara girdi, ya başka bir
gücün desteğiyle ayakta durdu ya da Irak ve Afganistan gibi tükenmiş ülkelerle
savaştı. Amerikan askeri gücünün dünyanın geriye kalanından açık bir şekilde
üstün olduğuna şüphe yok. Yıllık 1.5 trilyon dolar harcama kapasitesine sahip
bu gücün en büyük sorunu; öncelikle Amerika içerisinde finansal desteğin
yanında siyasal ve psikolojik desteği teminat altına alma ihtiyacı. Bu teminat
bugün ciddi kırılganlıkları içinde barındırıyor.
Trump’ı iktidara taşıyan
dalga ile kişisel veya zihinsel herhangi bir ünsiyeti bulunmuyor. Hatta bu
dalganın tiksindiği ‘Amerikan Psikopatı’ prototipiyle tasvir edilen kuzeyli,
şehirli, hedonist ve aç kapitalist karakteri temsil ediyor Trump. Hâsılı kelam,
Trump’ı iktidara taşıyan kitle ile yaptığı Faustçu “anlaşma”, zannedilenin
aksine oldukça kırılgan bir ünsiyete dayanıyor. Venezuela gibi maceralara
gireceğinin net bir şekilde işaretlerini veren Trump’ın (geçmişte Kanada’ya
yönelik dillendirdiği arzuları, İran’a yönelik tehditleri, Venezuela işgal
planını ilan ettikten bir gün sonra da “Grönland’a kesinlikle ihtiyacımız var”,
“Meksika’ya bir şeyler yapmamız lazım” açıklamaları) Amerika içerisindeki
kırılganlıkları daha da derinleştirmesi anlamına geliyor. 7-8 ay sonra tam bir
seçim havasına girecek olan ABD’de Cumhuriyetçilerin ciddi bir baskı altına
girmesi kaçınılmaz olacaktır. Ancak buna rağmen Trump ve ekibi mezkûr
politikalarında ısrar edebilirler. Zira dünya için oldukça tehlikeli ve
maliyetli adımlar, geçmişinde altı (6) kez iflas yaşamış Trump’ın zihninde
ekonomik fırsatlar olarak şekilleniyor. Rusya ile jeopolitik bir anlaşma
yapması beklenirken, ailesinin de dahil olduğu enerji taşımacılığı görüşmeleri,
Ukrayna’da maden işletmeciliği, Venezuela’ya petrol şirketlerinin dönüşü,
Gazze’nin turizm merkezi olması gibi.
Dünya açısından yeni bir
dönemin açıldığını söylemek mümkün. Global rejim değişikliği, Venezuela darbesi
ve işgal planıyla artık herkesin ikna olacağı bir gelişmeye dönüşecek. Zira
Venezuela’da sahne alan saldırganlık, Dünya’nın Nazi’lerden bildiği modern bir
Lebensraum ve Anschluss anlayışının daha geniş bir kampanyasının açılış
salvosuna dönüşebilir. Kaldı ki yıllarca Venezuela’nın hamisi olarak görünen
Rusya’nın daha Trump’ın ilk döneminde Ukrayna ile bir takas fikriyle
Washington’a yaklaştıklarını duymuştuk. Zaten ABD’nin geçen ay başında
yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi’nde abartılı “Yarımküre”
vurgusuyla bütün dünyaya yeni “arka bahçeler ve tampon bölgeler düzeni” önermiş
oldu. ABD kendi arka bahçesini (Latin Amerika) ve muhtemelen ön bahçesini
(Kanada ve Grönland) tam bir tahakküm altına alacak, diğer aktörlerin de benzer
girişimlerine karşı umursamaz davranacak.
Bütün bu gelişmeler çok
açık bir şekilde üç dinamiği güçlendiriyor. Birincisi, savaş(lar)ın çıkma
ihtimali ciddi şekilde artacaktır. Zira devam eden deglobalizasyon ve ticaret
savaşları asgari düzeyde uluslararası hukukun işlemediği bir düzende savaş ihtimalini
kaçınılmaz olarak besleyecektir. İkincisi, çöken sistemin kurumlarının artık
ayakta kalma ihtimali de zayıflamaktadır. Ne güvenlik ne düzenleyici ne de
siyasal kurumların böylesi bir “yönetilen kaos” düzeninde eski formlarını
korumaları zorlaşacaktır. Üçüncüsü şimdilik “yönetilen kaos” safhasında olan
krizimizin orta vadede “yönetilen” vasfını da kaybetmesi muhtemeldir. Böylesi
bir durumda, dünyanın ciddi anlamda alıştığı ve hatta bağımlı hâle geldiği
küresel/bölgesel üretim ve iş birliği ağının ciddi hasar görmesi mümkündür.
Ticaretin, finansal altyapının, ham maddelerin, nadir elementlerin kaçınılmaz
olarak silahlandırılacağı bu senaryoya dair hiç kimsenin boyutlarını
hesapladığı bir kıyamet senaryosu bulunmuyor.
Bütün bu iç karartıcı
tablo içerisinde ülkelerin savunma kapasitesi konvansiyonel askeri ve ekonomik
gücün yanında ülke içerisindeki istikrarla da şekillenecektir. Hatta savunma
kapasitesinin son hattı ülkelerin siyasal istikrarı olacaktır. Burada özellikle
nükleer gücü olmayan ve güçlü bir ittifak haritasında güvenceleri olmayan
ülkelerin siyasal istikrarlarını korumalarının kaçınılmaz yolu demokratik
kapasiteleri ve ülke içerisindeki insicam olacaktır. Venezuela örneğinin açıkça
gösterdiği durumlardan birisi de, ABD darbesi ve saldırganlığının bizzat ülke
içerisindeki iş birliği ile hayata geçtiğidir. Özellikle demokratik açık veren
orta güçlerin ne jeopolitik fazla vermesi ne de sürdürülebilir bir savunma
kapasitesine sahip olamayacağı artık açık bir şekilde görülmüş oldu. Amerikan
Sorunu’na, dolayısıyla bu sorunun fırsat vereceği diğer tehditlere de karşı
alınacak tedbirlerin başında tartışmasız bir meşruiyet duvarının inşa edilmiş
olması gelmelidir.
TAHA ÖZHAN
Ankara Enstitüsü’nde
araştırma direktörü olan Özhan, 2019-2020’de Oxford Üniversitesi’nde misafir
akademisyen olarak görev yaptı. 2014-2016 yılları arasında Başbakan
başdanışmanlığı, 25 ve 26. Dönem milletvekilliği ve TBMM Dış İşleri Komisyon
Başkanlığı yaptı. 2005’te kurucu direktörlerinden olduğu SETA’nın 2009-2014
yılları arasında başkanlığını yürütmüştür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.