Gazetemiz Turning Points ekiyle, 2026’nın dünya için bir “dönüm noktası” olup olmadığını tartışıyor. Peki 2026 Türkiye için de bir dönüm noktası olur mu? Muhtemelen yine yüksek tansiyonlu, hararetli ve gerilimli bir yıl geçireceğiz. Ancak bu tartışmalar, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu toplumsal uzlaşmayı ve geleceğe dair ortak bir umudu üretir mi? Strateji, kurum ve kural düzeyinde gerçekten hayati değişiklikler görür müyüz? Yanılmayı isterim ama iyimser değilim.
Türkiye’nin geleceği
önündeki en ağır zihinsel ve ruhi ambargolardan biri Kürt meselesi. 2024
Ekim’inden bu yana, adına “açılım” ya da “süreç” denilen yeni bir evredeyiz.
Yine iddialı sözlerle başladık. Meclis’te komisyon kuruldu. Bu gök kubbe
altında Kürt meselesine dair söylenmedik söz kalmamışken, her şey bir kez daha
tekrarlandı. Umut, en azından meselenin tanımı ve topluma vaat edilenler
konusunda bir ortaklaşma sağlanmasıydı. Ancak 16 aylık toplantılar ve İmralı
ziyaretleri ardından partilerin komisyona sundukları önerilerle görüldü ki
herkes hâlâ kendi pozisyonuna aşık. Ruhen, zihnen ve politik olarak yerinden
kımıldayan yok.
Tüm bunlar konuşulurken,
Roboski katliamının 14’üncü yılını geride bıraktık. 28 Aralık 2011’de,
Uludere’ye bağlı Roboski köyünde 19’u çocuk 34 yurttaş, kendi uçaklarımızdan
atılan bombalarla yaşamını yitirdi. Aradan geçen 14 yılda “Ne oldu, kim
sorumluydu, hangi hatalar yapıldı” sorularına hâlâ yanıt verilmedi. Kayda değer
bir soruşturma yapılıp yapılmadığını bile bilmiyoruz. Pek çok hayati meselede
olduğu gibi, kamuoyuna açıklama yapma gereği de duyulmadı. Roboski anmasında Sezgin Tanrıkulu’nun
sözleri meselenin özünü hatırlattı: “Kürt meselesi tam da budur. Roboski’dir.
Gerçekleşmeyen adalettir. Yüzleşmedir. Hakikattir.”
Bireylerden değil
toplumdan, meseleden, düzenden bakmak
Kürt meselesi, bazen
gündemin merkezinde, bazen arka planda ama her zaman hayatın içinde akmaya
devam ediyor. Siyasi tartışmaların ötesinde, hafızanın, adalet duygusunun,
demokrasinin, aidiyetin ve birlikte yaşama iradesinin tam ortasında duruyor.
Veri Enstitüsü’nün Kasım
Veri Pusulası araştırması da bu meseleye odaklanıyor. Bulgular, yıllardır süren
belirsizliğin toplumda aynı anda yorgunluk, temkin ve zayıf da olsa bir umut
ürettiğini gösteriyor. Bir yandan adalet ve güvenliği birlikte tutma çabası
sürerken, diğer yandan çözümün kimle, nasıl ve hangi zeminde mümkün olacağına
dair ortak sezgi giderek zayıflıyor.
Toplum bir türlü
tamamlayamadığı bir hikayenin yükünü taşıyor. Her seferinde yeniden başlayan
ama sonuna gitmeye cesaret edilemeyen bir hikaye bu. Kürt meselesi artık
yalnızca siyasi bir başlık değil. Devlet ile toplum, Türklerle Kürtler,
güvenlik ile özgürlük, korku ile umut arasında sıkışmış geniş bir toplumsal
psikoloji alanı.
Veri bize toplumun bu
meseleye aynı anda hem yakın hem mesafeli olduğunu söylüyor. Çözmek istiyor ama
sonuçlarından korkuyor. Doğru adresi bildiğini düşünüyor ama güvenemiyor. Bu
yüzden Kürt meselesi siyaset meselesi olmaktan çıkıp, varoluşsal ve duygusal
bir meseleye dönüşmüş durumda.
Toplumda baskın duygu
tehdit, en büyük ihtiyaç adalet, en yaygın tutum temkin. Hâlâ aranan şey ise
umut. Toplum bugün bu dört duygunun gölgesinde konuşuyor ve karar veriyor. Bu
nedenle meseleyi toplumsal psikoloji ve
davranış perspektifinden ele almak kaçınılmaz. Çünkü çözümün anahtarı da kilidi
de tam burada duruyor.
Tehdit algısının
çökerttiği ortak dil
Araştırmada meselenin
nasıl çözülebileceğine dair soruya verilen yanıtlar, toplumun meseleyi iki
farklı perspektiften okuduğunu gösteriyor. Türklerde sorun algısı ağırlıkla
“Terörü yok ederek” (% 34) ve “Kürt sorunu yoktur” (% 33) ekseninde
şekillenirken, Kürtlerde çözüm beklentisi “Kürt kimliğinin anayasal tanınması”
(% 37) ve “demokratikleşme” (% 18) etrafında toplanıyor.
“Terörsüz Türkiye”
sürecinin önündeki engellere dair algılarda ise güçlü bir tehdit çerçevesi öne
çıkıyor. Toplumun büyük bölümü en önemli engeli dış güçlerin Türkiye üzerindeki
çıkarları olarak görüyor (% 69). Bunu ülkenin bölünme ihtimali (% 61), demokrasinin
zayıflaması (% 60), sürecin seçim odaklı yürütüldüğü algısı (% 59) ve adalet
sistemine güvensizlik (% 57) izliyor.
Bu başlıkların her biri
birer tehdit anlatısına işaret ediyor. Üstelik tehdit algısı tek bir kaynaktan
değil, dışarıdan, içeriden, devletten, siyasetten ve belirsiz bir gelecek
hissinden besleniyor. Böyle bir psikolojik zeminde toplum değişime daha kapalı,
risk almaya daha isteksiz ve farklı fikirlere daha mesafeli hale geliyor.
Kutuplaşmanın niteliği
değişti, artık ideolojik değil, duygusal
Uzun süredir siyasal ve
kültürel kutuplaşmanın şekillendirdiği bir toplumsal psikoloji içinde
yaşıyoruz. Hayat pahalılığı ve işsizlik gibi sınıfsal meseleler kültürel
gerilimi zaman zaman gölgede bıraksa da kutuplaşmanın esiri olan toplumsal
kümelerde tutumların sertleştiği görülüyor. Kasım Veri Pusulası bulguları ise
daha derin bir gerçeğe işaret ediyor. Bugün yaşadığımız kutuplaşma artık
ideolojik değil, duygusal bir kutuplaşma.
Bu durum, aynı verinin
farklı gruplarda bambaşka sonuçlara yol açmasında, aynı mesajın zıt duygular
üretmesinde ve tartışmaların fikirden çok duygu ekseninde yürümesinde açıkça
görülüyor. Türkler için meselenin merkezinde güvenlik ve bölünme korkusu varken,
Kürtler için adalet ve eşit yurttaşlık talebi öne çıkıyor. Bu iki duygu
örtüşmediği için, aynı sorunu konuşuyor gibi görünsek de aynı hikayeyi
paylaşmıyoruz.
Kürtler uğradıkları
haksızlık ve eşitsizlikleri görünür kılmaya çalışırken, Türkler ülkenin
bütünlüğünü korumaya odaklanıyor. Bu nedenle bir tarafın “hak” olarak gördüğü
şey, diğerine “tehdit” gibi görünebiliyor. Ana dilde eğitim bu ayrışmayı
somutlaştırıyor örneğin. Türklerin yarıdan fazlası bu talebe karşı çıkarken,
Kürtlerde destek yüksek. Siyasi tercihler ayrışmayı daha da derinleştiriyor;
DEM Parti seçmeni çözüm arayışlarına açık destek verirken, CHP’de karşıtlık
artıyor, AK Parti ve MHP seçmenlerinde ise karşıtlık ve kararsızlık
baskınlaşıyor.
Araştırma bulgularına
göre, her dört kişiden üçü güçlü liderliği adaletle tanımlarken, her iki
kişiden biri adalet sistemine güvenmediğini söylüyor. Toplumun yüzde 43’ü ise
hiçbir siyasi aktörün ülkenin sorunlarını çözebileceğine inanmıyor. Bu tablo,
Türkiye’de güvenin ve özellikle de siyasete güvenin en kıt kaynak haline
geldiğini gösteriyor.
Toplumsal psikolojide
güven yoksa insanlar risk almıyor, çözüm önerilerine mesafeli duruyor ve en
iyimser cümleler bile şüpheyle karşılanıyor. Bugün yaşanan tam da bu. Kürtler
çözümün adaletle mümkün olduğuna inanıyor ama adalet sistemine güvenmiyor. Türkler
ise çözümün güçlü liderlik ve güvenlikle geleceğini düşünüyor, fakat sürecin
siyaseten manipüle edileceğinden kaygı duyuyor. Bu nedenle toplum çözüm fikrine
ilkesel olarak karşı değil, ancak çözümün kim tarafından ve nasıl
yürütüleceğine dair güveni yok.
Öte yandan, tüm gruplarda
Kürt meselesinin bıraktığı derin izler var. DEM Parti seçmeninin neredeyse
yarısı, Kürtlerin ise % 39’u çatışmalardan doğrudan etkilendiğini söylüyor. Bu
yüksek travma oranı, toplumsal hafızanın nasıl ayrıştığını da açıklıyor. Türklerin
travması güvenlik ve “yeniden olur mu” kaygısı etrafında şekilleniyor. Farklı
travmalar, siyasete farklı anlamlar yüklüyor ve ortak bir duygusal zemini
zorlaştırıyor.
Toplumun yalnızca % 21’i
PKK’lıların silah bırakmasının ardından eve dönüşü desteklerken % 41’i
kesinlikle karşı çıkıyor. Bu oran bize şunu söylüyor, toplum barışı istiyor ama
barışın sonuçlarını henüz kabule hazır değil. Eve dönüş fikri, toplumun önemli
bir kesiminde henüz “kabul edilebilir” değil. Ama bu, sürecin başlatılamayacağı
anlamına gelmiyor. Aksine sürecin doğru temellere oturmasının ne kadar önemli
olduğunu gösteriyor.
“Kürtlerin kazanımları
hepimizin kazanımıdır” ifadesine toplumun 3’te1’i katıldığını beyan
ediyor. Bu oran Türklerde % 28’e
düşerken, Kürtlerde % 56’ya yükseliyor.
Tüm bulgulara
baktığımızda gördüğümüz, bugün topluma aynı mesaj dört farklı anlam üretiyor.
Türkler “güvenlik” , Kürtler “adalet”
duygusuyla okuyor. CHP seçmeni “kurumsallık ve şeffaflık” penceresinden, AK
Parti ve MHP seçmeni “ülke bütünlüğü” perspektifinden okuyor. Böyle bir tabloda
tek bir siyasi iletişim dili artık mümkün değil. Her grubun duygusu başka,
korkusu başka, beklentisi başka. Bu tablo, meseleyi siyaset üstü bir yerde
yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.
Gelecek umudu
daralmasının sonucu kötümserlik salgını
Türkiye’nin genel
gidişatına dair iyimserlik oldukça sınırlı. Toplumun yalnızca % 23’ü ülkenin
beş yıl sonraki geleceğine dair umutlu. Bireysel hayat beklentileri görece daha
iyimser olsa da (% 36) hâlâ düşük düzeyde. Kürt sorununun on yıl sonraki durumuna
ilişkin beklentiler de benzer bir tablo çiziyor, % 36 “çözülür”, % 22
“kötüleşir” derken, en yaygın yanıt % 42 ile “aynı kalır”. Siyasi kutuplaşma
umut düzeyini etkilese de durağanlık beklentisi toplumun ortak duygusu haline
gelmiş durumda.
Kürt meselesinin 10 yıl
sonraki olası durumuna dair soruya çözüleceği umudunu en yüksek oranda taşıyan
kesim DEM Parti seçmenleri (% 63). Onları AK Parti (% 53) ve MHP (% 48)
seçmenleri izliyor. Kürtlerin yarıdan biraz fazlası (% 52) sorunun iyiye gideceğini
düşünüyor.
Ortaya çıkan tablo, basit
bir siyasi umutsuzluğun ötesinde, bir “gelecek yoksulluğuna” işaret ediyor.
Geleceğe güveni zayıf bireyler, toplumsal kesimler değişim talebinde
bulunmuyor, reformlara mesafeli duruyor ve statükoyu daha güvenli görüyor. Bu
nedenle umut üretilmeden çözüm sürecinin toplumsal karşılık bulması zor
görünüyor.
Buna karşın toplum, Kürt
sorununun çözümünde TBMM (% 49) ve Cumhurbaşkanlığı’nı (% 43) hâlâ en etkili
kurumlar olarak görüyor. Kürtlerin % 40’ı ise Demirtaş’ın etkili olacağını
düşünüyor. Bu veriler, çözümün kurumsal ve demokratik bir zeminde yürütülmesine
dair toplumsal beklentinin tamamen kaybolmadığını da söylüyor.
Veri Pusulası
araştırmasının bulguları bize bir şeyi daha yüksek sesle söylüyor. Türkiye bu
meseleyi çözebilir. Ama bu çözümün yolu siyasetin gücü kadar toplumsal duygunun
onarımından geçiyor. Korkularımızı yatıştırmadan, adalet duygumuzu
ortaklaştırmadan, birbirimizin hikayesini duymadan, travmalarımızı tanımadan,
kurumlara güveni yeniden tesis etmeden çözüm mümkün olamıyor.
Türklerin, Kürtlerin,
farklı toplumsal gruplarının hikayeleri birbirinden uzaklaştıkça, çözümün dili
de zorlaşıyor. Yine de umutsuz değiliz. Çünkü her krizin içinde bir ortaklaşma
imkanı da saklı. Bu mesele, ancak birbirimizi duymaya yeniden razı olduğumuzda,
adalet duygusunu ortaklaştırabildiğimizde, korkular yerine cesareti, ayrışma
yerine ortak geleceği konuşabildiğimizde çözülebilir.
Kürt meselesi, bir yandan
Türkiye’ye ayna tutuyor. Diğer yandan hem Türkiye’nin geleceğinin önündeki en
kritik eşik hem de ortak geleceği inşa etme kapasitesinin de en önemli
göstergesi. Toplum çözümden tamamen vazgeçmiş değil. Kararsız, temkinli, yorgun,
ama hâlâ bir ihtimali saklıyor. Ve bugün elimizdeki veri bize gösteriyor ki,
“adalet”, “güven” ve “gelecek hayali” hâlâ güçlü bir ortak talep. Bu hayali
kurabildiğimiz ölçüde korkular cesarete, ayrışma ortaklığa, şüphe güvene
dönüşebilir. Yeni yılda ancak böylesi bir toplumsal güven eşiğini aşabilirsek
dönüm noktasına geldik diyebiliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.