Artık hepimizin başına geliyor. Bir tweet yazıyoruz, sonra siliyoruz. Tamamen barışçıl bir yürüyüşe, gösteriye katılmak istiyoruz; ya görüntüm alınırsa ya gözaltı olur da sicilime yansırsa diye hesap yapıyoruz.
Eskiden “korkaklık” ya da “orta
yolculuk” olarak tanımlanan bu durumun hukuk dilinde yeni ve teknik bir adı
var: “Chilling Effect”. Türkçesiyle, “Caydırıcı Etki”. Caydırıcı etki,
demokrasiyi, sivil toplumu sessizce, içten içe oymakta.
İçinde bulunduğumuz dönem, ifade
özgürlüğünün, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının, basın özgürlüğünün
-kısacası bireyin sahip olduğu en temel hak ve özgürlüklerin- kullanılırken iki
kez düşünüldüğü ve başıma bir şey gelir korkusuyla bu haklardan kendiliğinden
vazgeçildiği bir dönem. Bizlere Anayasa’da tanınan ve hiçbir şekilde devlet
tarafından müdahale edilmeyeceği taahhüt edilen yani devletin negatif
yükümlülüğü kapsamında olan bu hakları kullanan insanları cesaretle andığımız
ve sonrasında onlara neler olduğunu izlediğimiz bir dönem.
TEMEL HAKLARI KULLANMAKTAN KORKMAK
Önce kavramı netleştirelim. Her
hukuki yaptırımın içinde doğası gereği caydırıcılık fonksiyonu vardır. Bir ceza
normu der ki: “Şu suçu işleyen kişi şu yaptırımla karşılaşır.” Kişi de “ceza
almayayım” düşüncesiyle suç işlemekten uzak durur. En azından teorik düzlemde
işleyiş bu şekildedir. Caydırıcı etkinin mevcut olduğu durumda ise ortada bir
suç yoktur. Fakat bu yasal duruma rağmen kişi, hukuken tamamen meşru olan,
Anayasa ile korunan temel haklarını kullanmaktan geri durur.
Örnek olaylarla anlatmak gerekirse:
Bir kişi barışçıl bir gösteriye katılıyor; görüntüsü çekiliyor, gözaltına
alınıyor, belki yargı sürecinde damgalanıyor. Bunu gören bir başkası aynı
konuda sokağa çıkmaktan, konuşmaktan, yazmaktan vazgeçiyor. Cezadan çok,
belirsizliğin kendisi baskı yaratıyor. Medya dünyasında da tablo farklı değil.
Bir gazeteci, hukuka ve meslek etik ilkelerine uygun olarak hazırladığı bir
haber nedeniyle ev hapsiyle karşılaşabiliyor. Bunu izleyen meslektaşları aynı
konuda yazmak için iki kez düşünüyor. Kimse açıkça “yazma” demiyor; fakat
yaşanan bir olay, diğerlerinin zihninde görünmez bir duvar oluşturuyor.
Bugün birçok kişinin hissettiği şey
doğrudan bir tehditten çok, başkasının yaşadığını izledikten sonra içeriye
doğru çöken bir tedirginlik. Yanındakinin tökezlediğini gören, adımını
düzeltiyor.
Caydırıcı etki kavramı, ilk olarak
Amerikan Federal Yüksek Mahkemesinin içtihatlarıyla ortaya çıktı. Mahkeme,
özellikle ifade özgürlüğü davalarında, yasaların ve uygulamaların
muğlaklığının, yargılanan kişi ile birlikte toplumu da ürküttüğüne karar verdi.
Sonrasında AİHM de kavramı kendi kararlarında uygulamaya başladı. Gazetecilere
verilen cezaların sadece o gazeteciyi değil, tüm medya dünyasını sindirdiği
kabul edildi. Barışçıl gösterilere yapılan müdahalelerin, sadece o gün orada
bulunanları değil, gelecekte demokratik hakkını kullanarak sokağa çıkmayı
düşünen herkesin kararını etkilediğine hükmedildi.
Türkiye’de ise Anayasa Mahkemesi,
tazminat kararlarından ceza soruşturmalarına kadar birçok dosyada caydırıcı
etkiyi özellikle vurguladı. Öyle ki mahkeme, cezanın fiilen uygulanmasına bile
gerek olmadığını, yalnızca soruşturma ve yargılanma ihtimalinin bile insanları
kendi haklarından caymasına yettiğini ifade etti.
Bu yönüyle caydırıcı etki, bireyin
henüz herhangi bir eylemde bulunmadan önce, adli sürece dahil olma ya da
tehdit, saldırı veya karalama gibi hukuk dışı müdahalelere maruz kalma
endişesiyle, temel hak ve özgürlüklerini kullanmaktan caydırılması şeklinde
ortaya çıkan dolaylı fakat etkili bir baskı mekanizmasına karşılık gelmektedir.
OTO-SANSÜR: “ONA NE OLDUĞUNU
GÖRDÜM.”
Caydırıcı etkinin en tehlikeli
sonucu, içselleştirilmiş oto-sansür. Kimsenin doğrudan “konuşursan seni
cezalandırırım” demesine gerek yok. Çevresindeki bir kişinin yasada suç olarak
tanımlanmayan, tam tersine bireye hak olarak verilen bir davranışı yapması
sonucunda başına gelenleri gören insan, bir kez “başım ağrır mı?” diye
düşünmeye başladı mı, gerisini kendi getiriyor.
Tarih boyunca hukuk, güç
ilişkilerinin içinde sınandı. Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele ise daha
ince bir dönüşümün işareti. Geçtiğimiz yüzyılda büyük mücadeleler sonucunda
elde ettiğimiz sosyal, siyasi ve insani haklarımızın kolayca kaybı, insanlık için
umut iklimini dağıtan, tarihin akışını geriye döndüren bir gelişme! olmaktadır.
*Remzi Çağrı Uzun, avukat, kamu
hukuku üzerine doktora çalışması yapıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.