Avrupa bilindiği ve izlendiği için bugünden geriye doğru bakınca: “Sermaye ve mülkiyet haklarına hukuki ve kesin güvenceler verelim; sonra da özel sektörü, işletmeler kurması için teşvik edelim” önerisi en makul çözüm yöntem olabilirdi.
Rahat zamanlarda dikkate
alınmamış bu ve benzeri reform öneriler, yumurtanın gelip kapıya dayandığı bir
dönemde gündeme alınması çok zordu.
Doğrusu bu minvalde bir
reform önerisi de gelmedi.
En yaygın çözüm önerisi:
“17. yüzyılın sonundan itibaren ortaya çıkmış olan mahalli otoritelerin
(Ayanlar ve Hanedanlar) tasfiye edilmesi ve bu bölgelerde toplanan vergi
gelirlerinin merkeze aktarılması” görüşü olmuştur.
Bu, Anadolu ve Rumeli’de
Ayanlarının, Musul, Bağdat ve Libya gibi bölgelerde hanedanlığa dönüşmüş
mahalli idarelerin tasfiye edilmesi ve İstanbul’dan yönetilmesi anlamına
geliyordu.
II. Mahmut Rumeli’de
Tepedelenli Ali Paşa, Yozgat ve çevresinde Çapanoğulları, Ege’de
Karaosmanoğulları başta olmak üzere bütün Ayanlıklara son verip mal
varlıklarını müsadere etti.
Bu gelişme, Avrupa’da
“Magna Carta”ile başlatılan kralların sermaye ve mülk sahipleri tarafından
denetlenmesi ve dengelenmesi sürecinin tam tersidir.
Tam tersi sonuçlar
oluşturacağını da beraber göreceğiz.
Devlet, Musul, Bağdat,
Libya gibi yerlerde oluşan hanedanlıkları da tasfiye etti ve bu bölgeleri de
merkezden atadığı bürokratlarla yönetmeye çalıştı.
Bu bilinen, geçmişte
denenmiş ve başarılı olmuş en risksiz çözüm yöntemiydi.
Geçmişte başarı getirmiş
uygulamalar niçin bugün de başarılı olmasın?
Devletler de şirketler
gibidir; devleti (şirketi) kuran ve büyüten ilke ve yöntemlerden, vazgeçmek
(patika bağımlılığı) çok riskli kabul edilir.
Halbuki tecrübeyle
sabittir ki; devletlerde ve şirketlerde büyüme ve gelişmeyi sağlayan temel
ilkeler; zaman içinde, kurumsal dinamikler değiştiği için dönüştürülmezse, bu
ilkeler “gerileme hatta yok olma süreçlerine evrilir.”
Ara Özet: Avrupa’daki
sermaye sahipleri, kendi devletlerini, kendileri için çalışan bir aygıta
dönüştürürken; Osmanlı’da devlet, sermaye sahiplerinin servetini yutmaya ve
mülkiyet haklarını kısıtlamaya devam etmiştir.
Sermaye ve mülkiyet aleyhine alınan kararlar, Devleti, “destekleme, denetleme ve dengeleme” yetenekleri olan özel, özerk ve güçlü finansal zümrelerin varlığından mahrum etmiştir.
VERGİ YOKSA ÇÖZÜM NE
Çözüm olarak ortaya
atılan görüş ve uygulamalar da vergi gelirlerini artıramayınca; Küçük Kaynarca
Antlaşmasından sonra “devleti kurtarmak adına atılan her adım” ya başarısız
oluyordu ya da yarım kalıyordu.
1839 yılında yayınlanan
Tanzimat Fermanıyla, “Muhassıllık Kurumu” oluşturuldu ve Ayanlık Kurumu tarihe
karıştı.
Fakat beklenen gelirler
gelmedi.
Devlet, tarımsal
arazilerininin gelirlerini “malikane sistemi”* ve bazı gümrük vergisi
gelirlerini de “esham satışı”** yöntemleriyle satıp parasını peşin aldığı için
finansal açıdan adeta tükenmişti.
Tek çare iç veya dış borç
bulmaktı.
Ancak yurt içinde devlete
borç verecek kadar hacimli bir sermaye birikimi yoktu ve olamazdı.
Müsadere tehdidi sermaye
birikimini imkansızlaştırmıştı.
Borç verebilecek
durumdaki Levanten ve Yahudi Galata Bankerleri de Devlete güvenmedikleri için
çekimser davranıyorlardı.
Arayışlar bir sonuç
vermiyordu; finansal tıkanıklıklar had safhaya ulaşmıştı.
1840 yılındaki Devletin
bir fotoğrafını çekelim: 1840 yılında Devletin vergi gelirleri ve giderleri
yaklaşık olarak beş (5) milyon Osmanlı Lirasıydı (OL).
[ BİLGİ: OSMANLI LİRASI
(OL): 1844 yılında yapılan “Tashihi Ayar” (Para Reformu) kanunuyla bir Osmanlı
Lirası’nın (OL) 22 ayar altından ve 7,216 gram olması kararlaştırılmıştı.
Böylece bir Osmanlı
Lirasındaki (OL) saf altın miktarı da 6,614 gram olmaktaydı.
Aynı zamanda Osmanlı
Lirası (OL) 100 kuruşa endekslenmişti.
100 kuruşluk gümüş para
içindeki saf gümüş miktarı da yaklaşık 100 gramdı.]
Önemli Not: Bundan sonra
her bir milyon OL, yukarıdaki veriler kullanılarak “bir milyar dolar” olarak
belirtilecektir.
KIRIM SAVAŞI
Allah'ın Lütfu Yıllar:
1854-1855-1856
Son yazılarımın hepsi
Osmanlı ve Doğu dünyasının Batı’ya karşı göreli olarak geri kalmışlığını
“işletme sermayesi ve özel mülkiyetin” hukuki güvencelere sahip olamama
dinamiklerine bağlamıştım.
Acaba Kırım Savaşının
öncesi ve sonrasında “sermaye birikimi ve özel mülkiyete hukuki güvence” ne
durumdaydı?
1854 yılında Kırım Savaşı
başladığında, devletin iç borçları (faizli ve faizsiz kaime dahil) 2 Milyon OL
(2 Milyar Dolar) ve devletin bütçesi de 9 milyon OL’ydı. (9 Milyar Dolar)
Savaş ilanına rağmen,
Osmanlı Devletinin savaşta harcayabileceği doğru dürüst bir parası yoktu.
“Esham-ı Mümtaze” adında
bir tahvil satışına çıkılmış ve sadece 300.000 OL (300 Milyon Dolar) karşılığı
bir satış yapılabilmişti.
Böylece Devletin piyasaya
sürdüğü 1,7 milyar dolarlık, “faizli ve faizsiz kaime” ve sattığı 300 milyon
dolarlık tahville toplam borçlanma tutarı 2 milyar dolara yükselmişti.
Savaşta harcamalarını
karşılamak için satılan 300 milyon dolarlık “Esham-ı Mümtaze” tahvilinin vadesi
3 yıl ve faiz oranı da %10’du.
[Önemli Not:
Rakamların önce altına
sonra da dolara çevrilmesi yönteminin “aşırı genelleme ve yuvarlamalar
oluşturacağı” açıktır.
Müsamahalı bakılması
gerekiyor çünkü amacımız muhasebe kayıtlarını ezberlemek değil, bakış açısı
kazanmak.]
Rus saldırganlığına karşı
dönemin iki askeri süper gücü olan İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devletinin
yanında Ruslarla karşı savaşa girme kararı almıştı.
Yeni müttefikler, Osmanlı
Ordusundaki silah ve teçhizatı yetersiz bulup Osmanlı Devletine reddedemeyeceği
bir teklifte bulundular: “İngiltere ve Fransa’nın finans piyasalarından
borçlanabilirsiniz.”
“Körün istediği bir göz
Allah verdi iki göz”
Bu davet sayesinde
Osmanlı Devleti 3 Milyar dolar borçlanmaya çıktı.
Devlet, Bu borçlanmanın
teminatı olarak Mısır’ın vergi gelirlerini teminat gösterdi.
Vade 33 yıl ve yıllık
faiz oranı %6’ydı.
100 dolarlık tahviller,
80 dolara satılabilmişti.
Bu işlemin yorumu:
Devletin eline 3 milyar dolar değil 2,4 milyar dolar geçmişti; reel faiz oranı
da yıllık %7,5’e yükselmişti.
Olumsuz gibi görünen oran
ve tutarlara rağmen; 33 yıl vade ve %7,5 faiz oranı, iç borçlanma şartlarıyla
(3 yıl vade ve %10 faiz) karşılaştırılamayacak kadar uygundu.
Osmanlı Devletine,
rüyasında bile göremeyeceği bir “imkan kapısı” açılmıştı.
Devlet bu defa Beyrut ve
İzmir limanlarının vergi gelirlerini de teminat gösterdi; İngiltere ve Fransa
da Osmanlı Devletinin borçlarına kefil oldu ve 5 milyar dolarlık tahvil
ihracına çıkıldı.
Bu tahvil ihracının
vadesi 42 yıl ve faizi yıllık %4’tü; teminatlı bu 5 milyar dolarlık tahviller
çok kolay satıldı.
Hem de 100 dolarlık
tahviller 102,5 dolara satıldı.
Böylece devletin eline 5
milyar dolar 125 milyon dolar geçti.
Sonuçta devlet, Kırım
Savaşı için yurt dışından 7 milyar 525 milyon dolar borçlanabilmişti.
Bu sayede ordu
mensuplarının ödenmemiş maaşları ödendi, giyecek, yiyecek, silah ve mühimmat
tedarik edildi, vs.
Siyasi ve iktisadi başarı
açısından rüya gibi 1854-55-56 yıllarının özeti:
1) Devlet iç ve dış borç
bulabilmişti.
2) Fransa ve İngiltere
müttefik olmuştu.
3) Güçlü Düşman Rusya
yenilmişti (Finansal olarak çöken saldırgan Rusya’nın tekrar toparlanması 20
yıl sürdü)
4) Islahat Fermanı
yayınlanmıştı.
Sanki her şey Osmanl
Devletinin lehine gelişiyordu.
En çok sorulan soru:
Osmanlı Devletinin “makus talihi” gerçekten değişiyor muydu?
Bütçe rakamları ve
finansa erişim kısıtları başka hikayeler de anlatıyor.
Savaş Bütçeleri:
İngiltere 165 milyar dolar, Fransa 145 milyar dolar ve Rusya da 144 milyar
dolar para harcamış. (1852 -1856 dönemi harcamaları toplamı) (Wikipedia)
Fransa’nın yardımına
gelen Sardunya Krallığı bile 9 milyar dolar harcamış.
Osmanlı Devletinin
finansal açıdan ne kadar yetersiz olduğunu bu mukayeseden daha iyi
anlatabilecek başka bir veriye gerek var mı bilmiyorum.
Osmanlı Devletinin, Kırım
Savaşı sonundaki toplam borçları: 3 milyar doları iç borç ve 8 milyar doları da
dış borç olmak üzere toplam 11 milyar dolar.
Savaş bitmişti fakat
devletin finansal ihtiyaçları bitmiyordu.
Savaş sonrası dönemde de
gelirler, giderlere yetmiyordu.
Devlet, mecburen, hem iç
borçlanmayı hem de dış borçlanmayı artırmaya başladı.
ISLAHAT FERMANI’NDAN
MEŞRUTİYET’E 1856 -1876
Finansal borçlanmanın
zirve yaptığı ve sonunda, devletin finansal olarak iflas ettiği bir dönem.
1875 yılına gelindiğinde
devletin iç ve dış borçlanması o kadar çok arttı ki; devlet, bu borçların
faizini bile ödeyemez hale geldi.
Sonunda Devlet, 1875
yılında Devlet, yayınladığı Ramazan Kararnamesiyle borç anapara ve faiz
ödemelerini beş yıllığına durdurmaya karar verdi.
Kararnamenin yayımlandığı
tarihte, devletin iç borçları 125 Milyar dolara ve dış borçları da 95 milyar
dolara yükselmişti.
Aynı yıl Devletin
Gelirleri de 15 milyar dolar civarındaydı.
İflas kaçınılmazdı.
Devletin borçları,
devletin gelirlerinin 14,7 katına çıkmıştı.
Bu 14,7 kat oranı bize ne
söylüyor?
Devletin 2026 yılında
gelirleri 600 milyar dolar; borçlar gelirlerin 14,7 katı olsa, toplam borç 8
trilyon 820 milyar dolar olur.
Şükür ki 2025 yıl sonu
itibarıyla devletin borçları sadece 310 milyar dolar civarındadır.
DÜYUN-I UMUMİYE
Batmış alacaklarını
kurtarmak isteyen alacaklılar, Osmanlı Devletini Düyun-ı Umumiye idaresi
kurulması konusunda ikna etmek için 240 milyar dolara yükselmiş alacaklarından
tam 100 milyar dolar sildiler.
Faiz oranı da %4 olarak
belirlendi.
Geriye kalan borçların
kabataslak yaklaşık 100 milyar doları yurtdışı ve 40 milyar doları da yurtiçi
yerleşiklere aitti.
Yurtdışı borçlar
alacaklıların isteği üzerine Fransız Frangına çevrildi.
[Bilgi: 25 Fransız Frangı
bir Sterlin ve bir Sterlin de 1,1 Osmanlı Lirası ediyordu.]
Yurtiçi yerleşiklerin
Osmanlı Lirası cinsinden alacakları savaş yıllarındaki hiper enflasyon
sayesinde adeta buharlaştı. Bu konuya girmeyeceğim.
Düyun-ı Umumiye idaresi
kendisine tahsis edilen vergilerden, yıllık ortalama 5,5 milyar dolar vergi
topladı.
Bu vergi tahsilatları ile
yurtdışı borçların faizleri ve Düyun-ı Umumiye’nin genel giderleri karşılandı.
Süreç 1914 yılına kadar
sürdü.
1914 yılında Osmanlı
Devleti Birinci Dünya Savaşına girdi ve ikinci kez borç anapara ve faiz
ödemelerini durdurdu.
Düyun-ı Umumiye idaresi
de mecburen her tür dış ödemeyi durdurdu.
İstiklal savaşından sonra
toplanan Lozan Barış Antlaşmasında, Türkiye’nin bütün dış borçlarının 160
milyar dolar ve Türkiye’ye kalan kısmının da (%62,5) yaklaşık olarak 100 milyar
dolar olduğu kabul edilmişti.
(Hatırlatma: Bu yazıda
rakamlar aşırı ölçüde yuvarlanmış olabilir)
Bu borçların taksitleri
de 80 yıla yayılmıştı.
Bu dış borç ödenecek gibi
görünmüyordu.
Fakat ekonomik gelişmeler
beklenmedik sonuçlara yol açtı.
1928 yılında Fransız
Frangı %80 oranında devalüe edildi.
Böylece Türkiye’nin
borçları da kağıt üzerinde 100’den 20’ye düştü.
Fakat Fransızlar “bizim
alacağımız ‘Altın Fransız Frangı’dır” deyip 100 milyar dolar karşılığı Frang
istiyordu fakat Türkiye’de, “sözleşmede Frang yazıyor; Frangın değerindeki
oynamalar beni ilgilendirmez” mealinde itirazlar oluşturdu.
Devalüasyon tartışmaları
sürerken bu defa 1929 ekonomik krizi patladı.
1929 krizi döneminde bu
alacakları temsil eden tahviller Fransız borsasında 5-6 milyar doları ima eden
fiyatlardan işlem gördü.
Taraflar 1933 yılında
masaya oturdu ve yeni bir anlaşma imzaladı.
Sonuç: Fransızlar
yaklaşık 100 milyar dolarlık alacaklarının 8 milyar dolar olmasına razı
oldular.
Türkiye’de vadeyi 80
yıldan 50 yıla düşürmeye ve faizleri de %4’ten %7,5’e yükseltmeyi kabul
etmişti.
Türkiye 1954 yılına kadar
bu 8 milyar dolarlık borcu faizleriyle beraber yaklaşık olarak 18 milyar dolar
olarak ödedi ve kapattı.
Genç ve yoksul Türkiye,
yıllık ortalama 800 bin dolar tutan taksitleri öderken çok zorlandı.
Bazı yıllarda bu parayı
bile ödeyemedi ve para yerine Fransızlar Türkiye’den mal ithal etti.
23 yıl boyunca Türkiye
Cumhuriyeti her yıl bütçesinin yaklaşık olarak %20’sini Düyun-ı Umumiye
borçları için tahsis etmişti.***
[Bilgi: Türkiye’de Genel
Devlet bütçeleri toplamı bu yıl 600 milyar dolar tahmin ediliyor.]
SONUÇ YERİNE BİRAZ
TEFEKKÜR
İktisadi ve finansal
tarihimizin kök sebepleri doğru teşhis edilirse tarih, “ders alınacak ibretlik
derslere” dönüşür.
Osmanlı Devletinin
borçları 1881’de 240 milyar dolardı; 1881 yılında 140 milyar dolara düşürüldü
ve Düyun-ı Umumiye’ye aktarıldı.
Düyun-ı Umumiye’den kalan
borçlar 1933 yılında 100 milyar dolardı, 8 milyar dolara düşürüldü.
Biliyoruz ki bu borç
indirimleri iyilik olsun diye yapılmamıştı.
Sorunlu krediler için
yüksek indirim her zaman vardı; bugün de bankalar, tahsil etmekte zorlandıkları
alacaklarını yüksek iskontolarla satıyorlar.
Borç silmenin
açıklanmayan bir ilkesi var: “Ne tahsil edilse kardır.”
Yazının başlığına da bir
cevap verelim:
Osmanlı’nın iflasına yol
açan olgu, aldığı krediler ve verdiği yüksek faizler değildi; yüksek
borçlanmayı kaçınılmaz kılan çarpık iktisadi ve kurumsal yapıydı.
İktisadi ve finansal
olgulardan haberi olmayan tarih anlatıları (tahkiyeleri) masal sayılır.
*Erol Özvar, Osmanlı
Maliyesinde Malikane Sistemi
** Esma Gül Yetiş Doğan,
Osmanlı İç Borçlanma Sisteminde Modernleşme 1839 -1881
***Biltekin Özdemir,
Osmanlı Devleti Dış Borçları
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.