Geride bıraktığımız 2025 yılına ticaret savaşları ve belirsizlik damga vurdu. ABD Başkanı Trump’ın ilk döneminde başlayan ve Biden yönetiminde de devam eden Çin’e yönelik ithalat kısıtlamaları, 20 Ocak 2025’te başlayan ikinci başkanlık döneminde daha net ve sistematik bir siyasi söylem haline geldi. Bu süreç, Trump’ın kapsamlı gümrük tarifelerini açıkladığı ve “Kurtuluş Günü” olarak adlandırdığı 2 Nisan’da, tüm dünyayı etkisi altına alan ticaret savaşlarıyla birlikte açık bir Çin–ABD gerilimine dönüştü.
Ancak bu gerilimi
yalnızca Trump dönemine özgü bir politika sapması olarak okumak eksik kalır.
Zira Çin’e yönelik sertleşen tutum, tekil bir lider tercihinin ötesinde, İkinci
Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde kurulan entegrasyona dayalı küresel ekonomik
düzenin artık kendi sınırlarına dayanmasının da bir sonucu.
Serbest ticaret,
uluslararası işbirliği ve sermaye hareketlerinin serbestliği üzerine inşa
edilen bu düzen, on yıllar boyunca ABD’ye hem ekonomik büyüme hem de küresel
liderlik sağladı. Ancak aynı süreç, zamanla sistemin içinden yeni ve güçlü bir
rakibin yükselmesine de zemin hazırladı: Çin Halk Cumhuriyeti.
Çin’in yükselişi, ABD’de
belirgin bir politika değişikliğini beraberinde getirirken, bu entegrasyona
dayalı iktisadi yapıdan uzaklaşıldığını da ortaya koyuyor.
Küresel güç dengeleri
yeniden şekillenirken, tartışma “ABD mi kazanacak, Çin mi?” sorusuyla sınırlı
kalmıyor. iktisadi modeller kadar, değerler ve kurumlar da tartışmaya açılıyor.
Ekonomi politikalarının,
kurumların ve bunların dayandığı değerlerin fiilen sınandığını; büyümenin hangi
kurumsal yapı altında mümkün olduğunun tartışıldığını görüyoruz. Bir yanda
fırsat eşitliği, bireysel özgürlük ve kapsayıcılık iddiasıyla şekillenmiş,
ancak pratikte bu değerlerden önemli ölçüde uzaklaşmış bir sistem; diğer yanda
büyümede etkileyici sonuçlar üretmiş, fakat bireysel özgürlükler ve siyasal
temsil açısından ciddi soru işaretleri barındıran bir model bulunuyor.
Bu karşıtlık, tartışmayı
küresel düzenin hangi değerler ve kurumlar etrafında şekilleneceğine getiriyor.
Bireysel özgürlükleri ve
girişimciliği öne çıkaran, “Amerikan Rüyası”nı merkeze alan sisteme karşılık;
Çin modeli, tek parti yönetimi, güçlü bir merkezi devlet kapasitesi ve kolektif
öncelikler üzerine kurulu bir alternatif sunuyor.
Amerika’nın, 1492’den
itibaren görece kısa tarihine rağmen, iki yüzyıl içinde ekonomik, teknolojik,
kültürel ve bilimsel alanlarda liderliğe yükselmesinde bu “rüyanın” önemli bir
payı olduğu genel kabul görüyor. Avrupa’nın hiyerarşik yapılarından kaçan göçmenlerin,
eşit fırsat umuduyla geldiği bu ülkede, çalışmanın, bireysel çabanın ve
yaratıcılığın ödüllendirildiği bir sistem idealize edildi. Amerikan rüyası,
bireyin kendini gerçekleştirmesini mümkün kılan ve aynı zamanda ülkenin
ekonomik ve teknolojik üstünlüğünü besleyen bir toplumsal sözleşme olarak
sunuldu.
Çin ise bambaşka bir
gelenekten besleniyor. Binlerce yıllık tarihi, kolektif kimliğin bireysel
kimliğin önüne geçtiği bir toplumsal zemini beraberinde getiriyor. Özgürlükler
ve bireysel tercihlerin ön planda olduğu bir modelden çok, toplumun ve devletin
çıkarlarının öncelendiği; ekonomi ve siyasette merkezi bir aklın belirleyici
olduğu bir yapı söz konusu.
Bugün ekonomi
literatüründe, Acemoğlu ve arkadaşlarının Nobel’le de taçlanan araştırmalarında
vurgulandığı üzere; inovasyon ve sürdürülebilir büyümenin, bireysel hakların
korunduğu kapsayıcı kurumlarla mümkün olduğu savunuluyor. Ancak Çin örneği, bu
teze karşı güçlü bir ampirik karşılık sunuyor: Merkezi kararların, tek parti
yönetiminin ve sınırlı özgürlüklerin olduğu bir model, en azından belirli bir
tarihsel kesitte, hızlı büyüme ve hızlı sanayileşmeyle üretebiliyor. Bu
performansın uzun vadede ne ölçüde kalıcı olacağı ise açık bir soru.
Amerika’nın bugün geldiği
noktada tartışmayı asıl önemli kılan, Çin benzeri karşıt bir modelin hangi yolu
izlediğinden çok, Amerika’nın kendi vaadiyle arasındaki mesafenin açılmış
olması. Sorun, Amerikan rüyasının tarihsel olarak işe yarayıp yaramadığı değil;
bu rüyayı mümkün kılan değerler ve kurumsal çerçevenin —daha da önemlisi bu
çerçeveyi besleyen düşünsel ve ahlaki zeminin—zaman içinde aşınmış olması.
İkinci Dünya Savaşı
sonrası hem bireylerin potansiyellerini gerçekleştirmesine imkân tanıyan hem de
ABD’nin küresel liderliğinin temelini oluşturan bu rüya, bugün hâlâ aynı işlevi
görüyor mu? Yoksa bir dönem toplumsal hareketliliği ve refah artışını mümkün
kılan bu anlatı, günümüz Amerika’sında giderek daha sınırlı bir kesim için
geçerli hale geldi?
WASHİNGTON’DA BİR MÜZE:
AMERİKAN RÜYASI’NIN VİTRİNİ
Ekim ayında Washington’da
IMF ve Dünya Bankası’nın Yıllık Toplantıları sürerken, başkentte alışılmadık
bir sahne yaşanıyordu. Trump’ın güvenlik gerekçeleriyle şehre sevk ettiği
askerler kent merkezinde devriye gezerken, borç krizi nedeniyle ABD hükümeti kısmen
kapalıydı. Bu nedenle normalde ücretsiz gezilebilen birçok devlet müzesi
kapılarını açamıyordu. Ancak tam da bu sırada, yeni bir müze ziyarete
açılmıştı: Milken Enstitüsü’nün Amerikan Rüyası temalı müzesi.
Beyaz Saray’a, hükümet
binalarına ve uluslararası finans kuruluşlarına yürüme mesafesindeki bu müzede
farklı katlarda eğitim, finans, teknoloji ve girişimcilik gibi temalar
işleniyor. Ana eksen ise, adından da anlaşıldığı gibi Amerikan rüyası.
Müzede, rengi, dini,
cinsiyeti, sınıfsal kökeni ne olursa olsun herkese fırsat eşitliği tanındığı;
çalışanın, risk alanın ve yenilik yapanın yükselebildiği bir toplum ideali
görseller ve metinlerle anlatılıyor. Kilometrelerce öteden ABD’ye göç edenlerin
kendi Amerikan rüyasını gerçekleştirme hikâyeleri, gençlere ilham vermek üzere
başarı öyküleri aktarılıyor.
RÜYANIN GÖLGESİNDE:
EŞİTSİZLİK, YOKSULLUK VE ÇATLAKLAR
Müzeyi gezerken Amerikan
rüyasının ve kapitalizmin iç içe geçmiş ruhu güçlü biçimde hissediliyor.
Yapının 19. ve 20. yüzyılın başlarında bankacılık faaliyetleri için kullanılmış
olması, bu hissiyatı daha da pekiştiriyor. Bir dönem “başkanların bankası” olarak
anılan, siyasi ve finansal gücün merkezinde yer almış yapılarda Amerikan
rüyasının sergilenmesi güçlü bir sembolizm barındırıyor. En alt katta yer alan
eski para kasalarına açılan tüneller, Amerikan rüyası anlatısının para ve
sermaye ile kurduğu sıkı bağı somut biçimde hatırlatıyor.
Ancak müze galerilerinde
ilerlerken, bu anlatının günümüz Amerika’sıyla ne ölçüde örtüştüğü sorusu
kaçınılmaz olarak akla geliyor. Zira müzeden çıkar çıkmaz, devriye gezen
askerlerle ve Beyaz Saray çevresinde zaman zaman “temizlenen”, ancak kentin
başka noktalarında varlığını sürdüren evsiz çadırlarıyla karşılaşmak hâlâ
mümkün.
Eş zamanlı, medyada
göçmen karşıtı söylemler, Trump’ın sert dili eşliğinde yer bulurken, ICE’nin
sınır dışı etme operasyonlarına ait rahatsız edici görüntüler ekranlara
yansımaya devam ediyor. Tüm bu görüntüler eşliğinde, Milken Enstitüsü müzesinde
sergilenen “renk, dil, ırk gözetmeyen fırsat eşitliği” vaadinin bugün hâlâ
toplumsal gerçekliğin bir parçası mı olduğu, yoksa Amerikan rüyasının giderek
yalnızca müze duvarları arasında kalan sembolik bir anlatıya mı dönüştüğünü
sormadan edemiyorsunuz.
Dünyanın en büyük
ekonomisinin başkentinde görünür bir mesele hâline gelen güvenlik sorunu,
nüfusun yaklaşık %4’ünün aşırı yoksullukla mücadele ediyor olması ve Dünya
Bankası’nın tanımına göre nüfusun yaklaşık beşte birinin yoksulluk sınırının
altında yaşaması, Amerikan Rüyası’nın bugün kimin için geçerli olduğu sorusunu
daha da yakıcı kılıyor. Üstelik bu tablo yalnızca göçmenleri ya da en
alttakileri değil, üniversite mezunu olup on binlerce dolarlık eğitim borcunu
ödeyemeyen, diplomasına rağmen orta sınıf güvencesine ulaşamayan milyonlarca
Amerikalıyı da kapsıyor.
Eş zamanlı olarak,
kamuoyunun gözleri önünde sergilenen aşırı servet yoğunlaşmasını görünür kılan
milyarder yaşam tarzları dikkat çekiyor. Haziran ayında Venedik’te gerçekleşen
Jeff Bezos’un düğününe ait görüntüler hafızalardayken, bu kez Trump’ın Mar-a-Lago’daki
davetlerinden kareler sosyal medyada yer buluyor.
Bu karşıtlık, Amerikan
rüyasının herkes için geçerli bir anlatı olmaktan çıktığını, bazıları için hâlâ
bir “rüya”yı temsil ederken, milyonlar için giderek güvencesizlikle özdeşleşen
bir “kâbus”a dönüştüğünü açık biçimde gösteriyor. Bu tablo, Amerikan rüyasının
bugün kendi vaadini ne ölçüde yerine getirebildiği sorusunu kaçınılmaz kılıyor.
Ancak bu sorgulama, siyasal söylemde büyük ölçüde dışsallaştırılıyor.
Servetin ve piyasa
gücünün dar bir kesimde toplanması, artan tekelleşme, vergi sisteminin yeniden
dağıtım kapasitesinin zayıflaması ve üniversiteye erişimin giderek
pahalılaşması gibi toplumsal refahın yaygınlaşmasını sınırlayan yapısal
sorunlar, son seçim sürecinde açık biçimde Çin’e fatura edildi. Bu söylem,
Amerikan rüyasını mümkün kılan içsel toplumsal ve kurumsal zemindeki aşınmayı
arka planda bırakıyor.
Amerikan rüyasının bugün
geldiği nokta, yalnızca küresel güç dengelerine dair bir tartışma değil; refah
vaat eden toplumsal sözleşmenin, kendi değerleriyle ne ölçüde uyumlu kaldığına
dair daha genel bir soruyu da beraberinde getiriyor. Bu soru, Amerika’yla
sınırlı olmaktan uzak.
2026’DA ABD EKONOMİSİ
HALA GÜÇLÜ ANCAK…
Bugün, 2026 yılında,
Amerikan ekonomisi hâlâ güçlü; büyümesini sürdürmüş ve küresel etkisini
koruyor. Ancak bu büyüme, Amerikan Rüyası’nı anlamlı kılan refah artışı, fırsat
eşitliği ve yukarı doğru hareketlilik gibi temel değerlerden giderek kopuyor.
Mesele, Amerika’nın ekonomik olarak güçlü olup olmadığından çok, bu gücün hâlâ
ortak bir toplumsal vaade ne ölçüde dayandığı. Eşit fırsatlar ve kapsayıcı
refah iddiasından uzaklaşmış bir büyümeye “rüya” demek ise giderek zorlaşıyor.
Bu içsel aşınma yalnızca
Amerika’nın toplumsal dokusunu değil, küresel düzeni de etkiliyor. Toplumsal
huzursuzluğun ve güvencesizlik hissinin derinleştiği bir ortamda, entegrasyon
giderek refah aracı olmaktan çıkıp siyasi bir gerilim alanına dönüşüyor. Ticaret
savaşlarının yükselişi, bu anlamda yalnızca dış rakiplere karşı alınmış
iktisadi önlemler değil, içeride zayıflayan toplumsal mutabakatın dışa vurumu
olarak da okunabilir.
Son günlerde yaşanan
gelişmeler, enetgrasyona dayalı sistemdeki çözülmenin ötesinde uluslararası
hukukun, kurumsal sınırların ve müttefiklik ilişkilerinin de geri plana
itildiği; gücün daha doğrudan ve daha az örtük biçimde kullanıldığı bir evreye
girildiğini gösteriyor.
İkinci Dünya Savaşı
sonrasında küresel büyümeyi, istikrarı ve öngörülebilirliği mümkün kılan
entegrasyona dayalı sistemden uzaklaşıldıkça, yalnızca Amerika için değil,
dünya ekonomisi için de daha belirsiz ve kırılgan bir döneme giriyoruz.
Ticaretin ve finansal akımların siyasallaştığı, kuralların yerini güç
ilişkilerinin almaya başladığı bu yeni evre, gelişmekte olan ülkeler açısından
da riskler barındırıyor. Bugün yaşananlar, yalnızca Amerikan rüyasının
sorgulanması değil; aynı zamanda savaş sonrası küresel ekonomik düzenin
çözülmeye başladığının güçlü bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Savaş
sonrası dönemin görece istikrarlı ve öngörülebilir düzeninden uzaklaşıldıkça,
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için dış şoklara açık, belirsizliğin yüksek
olduğu bir döneme girildiğini söylemek abartı olmayacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.