‘İsyan Hikayeleri /İtaatsizliğin Antropolojisi’nin yazarı Muhsin Altun, son dönemde yeniden gündeme gelen ‘demografik değişim’ ve ‘nüfus artış hızının düşmesi’ konularına ilişkin tartışmalara değiniyor.
Vahşi hayvanların esaret
koşullarında (kafes, kapalı barınak vb.) çiftleşme güdüsünün zayıflaması,
literatürde “üreme baskılanması” olarak adlandırılır. Kafese alınan hayvanın
vücudu sürekli bir tehdit algısıyla kronik stres üretir. Stres hormonunun (kortizol
veya kuşlarda kortikosteron) beyindeki üreme merkezlerini baskılaması,
testosteron ve östrojen gibi üreme hormonlarının üretimini durdurabilir.
Farquharson ve arkadaşlarının (2018) 44 türü kapsayan meta-analizi, esaret
altında doğan hayvanların üreme başarısının, vahşi doğadaki akranlarına kıyasla
“%42 daha düşük” olduğunu göstermiştir. Esaret, nesiller boyu sürecek bir
motivasyon kaybına yol açmaktadır.
Modern zoolojik bulgular,
İbn Haldun’un gözlemiyle uyumludur: “Yırtıcı hayvan kişilerin el ve mülküne
geçerse şehvanî münasebetlerde bulunmayı bırakır.” Literatürde “esaret etkisi”
olarak bilinen bu durumun insan toplulukları için de geçerli olduğunu savunan
İbn Haldun şöyle devam eder:
“Nesillerin türemesi ve
doğumun çoğalması, hayvani duygu ve şehvetleri harekete getiren şevk ve sevince
bağlıdır.”
Mukaddime’deki bu
açıklama, şevk ve sevinci nüfus artışının ön koşulu saymaktadır. Düşünür
burada, “ümran” olarak adlandırdığı kent uygarlığının askeri veya ekonomik
çöküşüne psikolojik çöküşün eşlik ettiğini açıklarken üreme kararlarının maddi
arka planına dair ipuçları da verir. Toplumun imarı bireylerin içindeki “şevk
ve sevince” bağlıdır. Geleceğe dair “emel ve ümit” biterse üretken faaliyetler
yavaşlar. Baskı altına alınmış toplumlarda sadece çalışma azmi kırılmaz;
bireylerin hayata karşı duyduğu ilgi de zayıflar. Bu zayıflama, doğal olarak
doğurganlığı da etkileyecektir. İbn Haldun bu süreci şöyle tasvir eder:
“Mahkûm kavimler,
sahiplerinin ağır ve mecburî hizmetleri ile uğraştıkları için sevinçleri söner,
tembelleşirler ve çalışmaları zayıflar. İş ve amele sevk eden emel, ümit ve
sevinç bittikten sonra, bunların tesiri ile yapılacak ve meydana gelecek olan
işlerde durgunluk meydana gelir. […] Bundan sonra bu kavim, üzerine her
saldırana yenilir, her yiyen kimseye yemek olur.”
Mukaddime’de çok fazla
dikkati çekmeyen tespitlerden biri, hükümdarlığın tabiatında olan “tahakküm,
tagallüp, kahır ve şiddet” pratiklerinin üreme ve nüfus üzerindeki etkisidir.
Özgürlüğü elinden alınarak savunmasız bir nesneye dönüşen insanın hayvani içgüdüleri
bile körelir. Çünkü tanrının bahşettiği “yeryüzünün halifesi” olma onuru
elinden alınmış; izzet-i nefsi kırılmıştır.
“Doğumlarda artışın şevk
ve sevince bağlı olduğu” tespiti, özellikle nüfus yaşlanması ve düşük doğum
hızları bağlamında günümüz toplumları için güçlü bir referans noktası
sunmaktadır. İnsanlar geleceği parlak görmediklerinde, ekonomik veya siyasi
baskı hissettiklerinde aile kurma ya da çocuk sahibi olma eğilimi
zayıflamaktadır. Neoliberal kemer sıkma politikaları ve 7/24 gözetim
imkânlarıyla kafese alınan modern insanın “çocuk yapmama” kararı, insan eline
düşen yırtıcı hayvanın üremeyi bırakmasıyla benzerlik gösterir.
Bu açıdan bakıldığında,
Türkiye gibi “demografik geçiş” sürecindeki toplumlarda doğurganlık hızının
düşmesini sadece ekonomik değişkenlerle açıklamak, yanlış değilse de eksik
kalacaktır. Mukaddime’de vurgulanan “şevk ve sevinç kaybı”, hemen her gün yeni bir
türünü deneyimlediğimiz siyasal ve sosyal daralma ile doğrudan ilişkilidir.
Modern dünyada bir çocuk dünyaya getirmek, geleceğe yönelik en büyük iyimserlik
yatırımıdır. Buna karşılık, siyasal baskıların arttığı, ifade özgürlüğünün
kısıtlandığı ve bireyin kendisini sürekli gözetim altında hissettiği koşullar,
“günü kurtarma” çabasını desteklerken biyolojik üreme arzusunu “kendini koruma”
moduna geçirir. Birey sadece hayatta kalmak, İbn Haldun’un deyimiyle “ciğerinin
ateşini söndürmek” için çalışır.
“Yırtıcı hayvanın mülk
altına girince şehvetten kesilmesi” benzetmesi sarsıcıdır. Modern toplumda
siyasal baskı ve dijital gözetim, bireyler üzerinde bir tür “kafes etkisi”
yaratır. Her adımının izlendiği, her sözünün risk taşıdığı bir ortamda, birey
özgürlük duygusunu kaybeder. Bu durum, insanın en temel biyolojik motivasyonunu
baskılayan bir stres kaynağına dönüşebilir.
***
“Demografik Geçiş” temalı
ana akım çalışmalar, genellikle refah artışı ile doğurganlığın azalması
arasında doğrusal bir ilişki kurar. Buna karşılık yeni nesil ampirik
çalışmalar, İbn Haldun’un “zulüm ve umutsuzluk” eksenli analizini destekleyen
bulgular sunmaktadır. Örneğin bu çalışmalarda kullanılan “Jeopolitik Risk
Endeksi” (GPR) ile doğum oranları arasında negatif bir korelasyon saptanmıştır.
Buna göre, bireyler sadece ekonomik kriz dönemlerinde değil siyasal
istikrarsızlık, çatışma riski veya yoğun siyasal baskı dönemlerinde de çocuk
sahibi olmayı ertelemekte, hatta tamamen iptal etmektedirler.
“Makine öğrenmesi”
algoritmaları ve GPR yardımıyla İskoçya’daki doğum oranı istatistiklerini
analiz eden Tzitiridou-Chatzopoulou ve arkadaşlarının (2024) çalışması bu
kapsamda sayılabilir. Jeopolitik istikrarsızlığın doğum oranları üzerindeki
etkisine odaklanan çalışma, savaş, iç karışıklık ve siyasal belirsizliklerin,
ekonomik zorluk ve güvensizlik duygusu yaratarak üreme kararlarını negatif
yönde etkilediğini göstermiştir. Keza, farklı gelir kategorisindeki ülkeler
arasında doğurganlık geçişini inceleyen Wang ve Sun’un (2016) çalışması,
siyasal özgürlüklerin özellikle orta-üst gelir grubundaki ülkelerde doğurganlık
algısını şekillendirdiğini ve bu özgürlüklerdeki değişimin doğurganlık üzerinde
aşağı yönlü bir baskı oluşturduğunu saptamıştır. Ebeveynlerin çocuklarını
koruyamayacakları veya onlara özgür bir gelecek sunamayacakları korkusu, bir
tür “sessiz grev” olarak doğum oranlarına yansımaktadır.
Adsera ve Menendez’in
(2012) “ekonomik ve politik belirsizliğin doğurganlık üzerindeki etkileri”
konulu çalışması ise görece yüksek işsizlik dönemlerinin daha düşük
doğurganlıkla ve anneliğin (ve bir ölçüde ikinci ve üçüncü doğumların)
ertelenmesiyle sonuçlandığını saptamıştır. Genel olarak, kadınlar ekonomik
durgunluğa tepki olarak çocuk doğurmayı ertelemekte ya da doğumları
azaltmaktadır. Emek piyasasındaki belirsizlik ve artan beceri talepleri
karşısında ebeveynler, çocuk sayısını sınırlamayı ve onların gelecekteki
işsizlik riskini azaltmak için çocuk başına daha fazla yatırım yapmayı tercih
edebilirler.
Gauthier (2013), Avrupa
ülkelerinde doğurganlık oranlarını etkileyen en önemli, ancak açıklanamayan bir
faktör olarak “çocukların geleceği” hakkındaki endişeyi belirlerken Helm ve
arkadaşlarının (2021) çalışması, yaklaşan felaket duygusunun, hem maddi kaygılarla
hem de diğerkâm değer sistemleriyle örtüşerek “gelecek yoksa çocuk da yok” (No
future, no kids) mantığını güçlendirdiğini göstermiştir. Doğurganlık niyeti,
büyük ölçüde yaşadığımız sosyal ortama duyulan güven tarafından
şekillendirilmekle; makro-çevresel ve sosyo-politik sorunların tetiklediği
geleceğe dair karamsarlık doğurganlık niyetini azaltabilir.
Population Reference
Bureau (2019) tarafından yayınlanan “çatışmanın doğurganlık üzerindeki uzun
süreli maliyeti” konulu rapora bakılırsa, son 40 yılda sivil çatışma yaşayan
bazı Latin Amerika (1970-1980’li yıllardaki Arjantin, Şili ve Uruguay) ve
Ortadoğu (Lübnan ve Suriye) ülkelerindeki istikrarsızlık dönemlerinde
doğurganlık 1/3 oranında düşmüştür. Buna karşılık, istikrarsızlık bittikten
sonra bir “patlama” (rebound) yaşansa da uzun süreli baskı rejimleri toplumsal
psikolojiyi kalıcı olarak deforme ederek doğum oranlarının “kalıcı düşük”
seviyelerde seyretmesine yol açabilmektedir. Çünkü uzun süreli baskı veya
ekonomik belirsizlik altında yetişen bir nesil, “küçük aile” normunu
içselleştirir. Baskı rejimi sona erse de toplumsal değerler ve ideal aile büyüklüğü
algısı kalıcı olarak değişmiş olmakla; Toplam Doğurganlık Hızı bir daha asla
“ikame seviyesi” olan 2.1’e çıkmaz. Doğurganlıkla ilgili davranışların uzun
süreli değişimini inceleyen Billari ve Kohler (2004), doğurganlık hızının 1.3
veya 1.5’in altına düştüğü durumları “düşük doğurganlık tuzağı” (low-fertility
trap) olarak adlandırmıştır.
Örnek kabilinden
zikrettiğimiz çalışmalar, artan otoriterleşmenin doğurganlığı nasıl düşürdüğüne
dair önemli bulgular içermektedir. Bulguların ortak mesajını şöyle özetlemek
mümkündür: Siyasal baskının yoğunlaştığı ve hukukun üstünlüğünün zayıfladığı
dönemlerde, bireyler, onları devletin keyfi müdahalelerinden
koruyamayacaklarını düşünerek çocuk yapmaktan vazgeçerler. Bu durum psikolojik
bir “içselleştirme” yaratır. Siyasal istikrar nihayet sağlandığında dahi
toplumsal psikolojideki kırılma (deformasyon) nedeniyle biyolojik kapasiteye
hemen yansımaz. Güven duygusunun yıkılması hızlı; inşası ise çok yavaştır ve
bazen nesiller boyu sürebilir.
İbn Haldun’un “şevk ve
sevinç” dediği şeyi, Freud’un “libido” kavramıyla karşılaştırmak ilginç olurdu.
Baskıcı rejimler altında izzet-i nefsini kaybeden insan hayata karşı edilgen
hale gelir. Bu edilgenlik, üretimin yavaşlamasına, sanatta yaratıcılığın gerilemesine
ve nihayet neslin devamı için gereken o “yaşam enerjisinin” (libido)
çekilmesine neden olur. Türkiye’de, 2000 yılında 2.49 olan doğurganlık hızının
2024’te 1.48’e gerilemesi, benzer koşulların bir sonucudur; refah artışının
değil. Buna rağmen ebeveynlerden “en az üç çocuk” isteyen birine verilecek en
kibar yanıt şu olabilir: “Ben diyorum hadımım; sen diyorsun çoluk çocuk nasıl.”
SONUÇ
İbn Haldun, toplumların
üreme başarısını ana akım analizlerin göz ardı ettiği bir çerçevede
değerlendirmiştir. Türkiye’nin demografik manzarasına bu çerçeveden
baktığımızda, bir “uçurumdan düşme” değil, son çeyrek yüzyıla yayılan
istikrarlı bir gerileme görürüz. Toplumun şevk ve sevinci bir anda değil, yavaş
yavaş sönümlenmekle; tedrici bir “izmihlal” (çöküş) söz konusudur.
Doğurganlıktaki kritik
gerileme, toplumun biyolojik olarak verdiği bir “dur” ihtarıdır. Bu gerileme,
ekonomik krizden daha derin bir şeye; bireyin özerkliğinin yok edildiği,
geleceğe dair “emel ve ümidinin” rasyonel zeminini yitirdiği bir evreye işaret
etmektedir. Mukaddime’deki “her yiyen kimseye yemek olma” uyarısı, toplumsal
çöküşün ekonomik nedenlerine psikolojik bir savunmasızlık halinin eşlik
ettiğine dair çok güçlü bir ders niteliğindedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.