-Kitabınız yaklaşık bin sayfa. Üstelik roman ve polemik değil. Baştan sona akademik bir araştırma. Kısa sürece üç baskı yapmasını nasıl karşılamak gerekir.
Bence buna iki farklı
açıdan bakabilmek mümkün olabilir. Türkiye’de geniş hacimli, çok sayıda
dipnotlu araştırma kitaplarının toplumun genelinde gördüğü ilgi göz önüne
alındığında, sizin de işaret ettiğiniz gibi, çalışmanın ortalamanın üzerinde
bir alâkaya mazhar olduğu söylenebilir. Buna karşılık, aynı verilere bakılarak,
85 milyonluk, toplum üyelerinin önemli bir bölümünün kendisini
“Kemalist/Atatürkçü” olarak kimliklendirdiği bir ülkede, gündeme gelen tüm
tartışmalarda düşüncelerine atıfta bulunulan kurucu lider üzerine kaleme alınan
ilk kapsamlı entelektüel biyografinin sadece yedi, sekiz bin okuyucuya ulaşmış
olmasının şaşırtıcı olduğu yorumu da dile getirilebilir. Müsaadenizle, bir
örnek üzerinden karşılaştırma yapmaya çalışacağım. Benim Atatürk’ün entelektüel
biyografisi üzerine 2011 yılında İngilizce olarak kaleme aldığım 232 sahifelik
kitabın Bulgarca çevirisi geçtiğimiz yıl Sofya’da yayımlandı. Kitabın ilk
baskısı basım öncesi yapılan siparişlerle tükendi ve ikinci basım
gerçekleştirildi. Bu süreçte, Bulgar Bilimler Akademisi’nin konferans salonunda
kendisi de bir akademisyen olan çevirmen ve üç profesör ile benim Zoom
aracılığıyla iştirak ettiğim bir tanıtım ve tartışma programı düzenlendi. Bu
etkinliğe o denli ilgi oldu ki, birçok kişi katılım imkânı bulamadı. Program
sonrasında yaklaşık 50 civarında okuyucudan kitap ile ilgili mesajlar aldım ve
onlarla yazıştım. Bulgaristan 6.5 milyon nüfuslu bir ülke, söz konusu kitap da
Vasil Levski veyahut Stefan Stambolov’un değil, yabancı bir ülkenin kurucu liderinin
entelektüel biyografisi. Dolayısıyla bu örnekle karşılaştırırsak, ilk bakışta
başarı olduğunu düşündüğümüz bir durumun, gerçekte, ülkemizin derinlikli
çalışmalar ve bunlara gösterilen toplumsal ilgi açısından sahip olduğu hazin
hali yansıttığını belirtmek mümkündür.
ATATÜRK KURGULARI
-Bu kadar ilgi görmesine
rağmen eleştirilmemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Belirttiğiniz gibi,
“entelektüel biyografi” ile “tarih”in farkını bilmeyen, bu nedenle kitapta
dönemin belirli tarihî olaylarının ele alınmamasını sorgulayan, bunun arkasında
art fikir arayan yazılar ile çalışmanın kaynaklara dayalı analizlerine, konu üzerine
mevcut ezberleri tekrar ederek itiraz eden sığ yorumlar dışında eleştiri söz
konusu olmadığı gibi, genel anlamda akademik değerlendirmeler de fazlasıyla
sınırlı oldu. Yakın dönem tarihi ile uğraştığım için bizzat gözlemlediğim gibi,
bu Türkiye’deki olağan süreçtir. Kapsamlı çalışmalar üzerine ancak bir ya da
iki nesil sonra ciddî değerlendirmeler -olumlu veya eleştirel- yapılıyor.
Kitabın akademik çevreler dışında yeni tartışmalar yaratmamasında ise objektif
olmaya gayret eden bir akademik çalışma niteliği taşıması ve polemiklere uzak
durmasının rol oynadığını düşünüyorum. O açıdan bakıldığında, kitap, toplum
genelindeki beklentilere uygun değil, farklı toplum kesimleri Atatürk’ün
tarihselleştirilmesini, onun entelektüel gelişimi ve siyasetlerinin içinde
oluştuğu bağlamlarda ele alınmasını istemiyor. Çünkü böylesi bir girişim, inşa
edilen değişik, örneğin “Sosyalist Atatürk” veya “İslâmcı Gazi Mustafa Kemal”
benzeri kurgulamaların gerçeklikle fazlasıyla çeliştiğini ortaya koyuyor.
YENİ İLAVELER
-Yeni kitabınızda
ilaveler var. Nedir bunlar?
Kitabın ilk baskısının
piyasa sunulmasından hemen sonra ATASE’deki Atatürk Koleksiyonu araştırmacılara
açıldı. Bu koleksiyondaki, bâzıları bizzat Atatürk tarafından kaleme alınan
veya dikte ettirilen vesikalar, şüphesiz, onun entelektüel biyografisi konulu
bir çalışmada kullanılması gereken bilgiler sunuyor. Bu nedenle, söz konusu
koleksiyonu dikkatle inceledim; bunu yaparken ilk basımda kitabın hacminin
genişlemesi endişesiyle kullanmadığım yaklaşık beş bin fişi de elden geçirdim.
Bunlara ilâveten, ilk baskı sonrasında yayımlanan önemli çalışmalardan da
istifade etmeye çalıştım. Bunun neticesinde, kitabın belirgin bir bölümüne
değil, tümüne eklemeler yapıldı. Bu ilâveler, kitabın temel tezlerini ve
ulaştığı neticeleri değiştirmiyor; ama onları daha iyi delillendiriyor ve
açıklığa kavuşturuyor.
YENİ BELGELER
-Yeni baskıya ilaveler
konusunda bir örnek verir misiniz?
Tabii. Kitapta, Mustafa
Kemal’in, Enver Paşa ile olan ilişkisi ele alınıyor. Anılan Atatürk
koleksiyonundaki bir telgraf, bunun niteliğini uzun açıklamalardan daha iyi
ortaya koyuyor. Mustafa Kemal’in bu telgrafta kullandığı “Taraf-ı devletinizden
tensib buyurulacak her vazifenin menafi‘-i ‘aliyye-i vataniyeye ma‘tuf olduğuna
iman etdiğim için ... irade buyurduğunuz anda emr buyurulacak mahalle harekete
müheyyâ bulunduğum ma‘rûzdur” ifadesi, bilhassa da Enver Paşa’nın memleketin
yüksek menfaatlerini koruyacağına yönelik “iman” vurgusu, şüphesiz kitabın söz
konusu ilişki hakkındaki değerlendirmesini daha muhkem hale getiriyor. Benzer
şekilde, Âfet Uzmay’ın sunmasını istediği bir tebliğe ilişkin olarak dikte
ettirdiği notlarda, Atatürk’ün “din kurumu”na yaklaşımını ile “peygamberlik” ve
“dinlerin evrimi” hakkındaki kanaatlerini daha net biçimde görebilmek mümkün
olabiliyor. Bu gibi belgeleri kullanmanın yanı sıra, bâzı konularda, örneğin,
Montesquieu’den hareketle “cumhuriyet-fazilet” ilişkisi kurmanın içerdiği
sorunları ele alan bölüme konuyu detaylandıran eklemeler yaptım.
İÇSELLEŞTİRİLMİŞ
ORYANTALİZM
-Kitabınızda sıkça
kullandığınız “içselleştirilmiş oryantalizm” kavramını nasıl tanımlarsınız.
İçselleştirilmiş
Oryantalizm (Internal Orientalism), Edward Said’in değerlendirmelerinden yola
çıkarak geliştirilmiş bir kavramsallaştırmadır ve literatürde Kemalist
modernleşme projesinin analizi amacıyla kullanılmaktadır. Örneğimizde söz
konusu olan, karar alma tekelini elinde bulunduran bir grubun, “ilkel, geri,
modernlikle bağdaştırılması imkânsız” bir “Doğu” algısı inşa etmesi ve bunun
yıkılmasını Sosyal Darwinist bir zorunluluk olarak göstermesidir. Bu modernlik
ve medenilik karşıtı “Doğu (kavramsal anlamda Orient)” Türkiye’de yerleşik
kültür, değerler, inançlar, kültür araçları ve yaşam tarzı unsurları üzerinden
inşa edilmiş, bu yapılırken, iddia olunan bir “üstünlük” üzerinden
“Ötekileştirme” icra olunmuştur. Bu ise anılan projenin radikal karakter
kazanması ve her türlü bağdaştırmayı reddetmesinde etkili olmuştur.
Literatürde
İçselleştirilmiş Oryantalizm kavramsallaştırmaları, zikrettiğimiz “üstünlük”
yaklaşımı nedeniyle, daha ziyade, toplumsal veya bölgesel azınlıklara yönelik
dönüştürme girişimlerini ele almaktadır. Örneğimizde ise bu temelde
geliştirilen proje, medenileştirici ve modernleştirici olma vasfının altını
çizen, bu alanda öncülük, yol göstericilik ve medenileştirme misyonu iddiasını
sahiplenen bir seçkinler grubu, Atatürk’ün ifadesiyle “akall-i kalîl”
tarafından, toplumun büyük çoğunluğuna yönelik olarak gerçekleştirilmeye
çalışılmıştır.
Bu açıdan bakıldığında,
Erken Cumhuriyet “modernleşme” projesi, bir aktarıcı veya ikameci Batılılaşma
hareketinin ötesine geçmektedir. Buna ek olarak, “bilimci (scientist
anlamında)” ve “Sosyal Darwinist” karakteri nedeniyle onun Osmanlı
Batılılaşmasının nihâî halkası olarak görülmesi de yanıltıcıdır. Dolayısıyla,
bu projenin, özgün bir düşünce hareketi olan İkinci Meşrutiyet Garbçılığı’nın
geliştirdiği ütopyanın radikallik dozu artırılarak siyasete dönüştürülmesi
olarak ele alınması daha doğrudur.
İTTİHATÇILIK FAKTÖRÜ
-“Tek şefli İttihat ve
Terakki” diyorsunuz, nedir bu?
Bir Jön Türk ve daha
sonra Terakki ve İttihad ve İttihad ve Terakki Cemiyetleri mensubu olarak
kazandığı deneyimler, Mustafa Kemal’in siyasete yönelik yaklaşımlarını ve
tasavvurunu derinden etkilemiştir. Kendisi ilerleyen yıllarda da İttihad ve
Terakki Cemiyeti’nin ideolojisi ve siyasetlerini eleştirmemiş, onun en önemli
kusurunun bir “Şef”e sahip olmaması olduğunu belirtmiştir. Temel eseri Nutuk’ta
milletin emellerini, “en yüksek kudretle ve selâhiyetle yapabilecek zümre-i
siyasiyenin, umûr-i devletin idaresini der‘uhde etmesi ve bunu en yüksek
liderinin dûş-i mes’ûliyetine tevdi‘ etmesi”nin gerekliliğine işaret
etmektedir. Bu değerlendirmenin “en yüksek lider” dışındaki içeriği İttihad ve
Terakki’nin siyaset yaklaşımının özeti gibidir. Ancak, kendisi, şahıs kültüne
karşı çıkarak “örgüt kültü” çerçevesinde siyaset icra eden, bu anlamda lider
değil “liderler”i olan eski örgütünden farklı olarak, “tek şefli” bir model
geliştirmiştir. Bu tercihte, siyasî tekel hedeflemesi ve iki savaş arası
dönemin “liderlik” modelleri de etkili olmuştur. Bu anlamda kurmaya çalıştığı
yapı, “Şefli İttihad ve Terakki” niteliği arzetmiştir. Bunun, devamlılığı
sağlama ve siyasî kadrolarca benimseme alanında avantajlara sahip olduğu da
unutulmamalıdır. Nitekim, ideolojik yaklaşımları, kadroları, siyaset anlayışı
ve hedef kitlesi göz önüne alındığında (Cumhuriyet) Halk Fırkası/Partisi,
İttihad ve Terakki’nin ulus-devlet ölçeğine uyarlanmış biçimini andırmaktadır.
Bunun ötesinde, idareci kadrosu ve üye tabanı açısından geçişkenlik ve
devamlılık söz konusudur. Yeni partide de umumî reisten yerel örgüt
yöneticilerine ulaşan alanda eski İttihadçı kadrolar iş başında olmuştur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.